PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Parlak Fikirler


quixsoul
10-12-2004, 19:44
ENFAL
13. Bu böyledir. Çünkü onlar Allah''a ve resulüne kafa tuttular. Kim Allah''a ve resulüne kafa tutarsa kuşkusuz ki, Allah''ın azabı şiddetli olur.

14. İşte gördünüz! Hadi tadın onu! Küfre sapanlar için ateş azabı da var.

15. Ey iman edenler! İnkâr edenlerle savaşmak üzere karşılaştığınızda, sakın onlara arkalarınızı dönmeyin!

16. Her kim böyle bir günde, savaşmak için başka bir yer tutmak yahut başka bir birliğe katılmaya gitmek dışında onlara arkasını dönerse, Allah''tan bir gazaba çarpılmış olur. Varacağı yer cehennemdir onun. Ne kötü varış yeridir o!


17. Siz öldürmediniz onları, Allah öldürdü onları. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı. İnananları kendisinden güzel bir imtihanla denemek için yaptı bunu. Allah; işitendir, bilendir.


1)- Öfke kusan bu ayetler inanan insanları nasıl aydınlığa kavuşturduğu bilinmez.Yaptıklarından sonra azap veren bunda öğünen ve insanları savaşa sürükleyen bir varlık evreni yarattığını iddia eden bir yaratıcı ile çelişir.Çünkü koskoca bir denge sırf yaşam için yaratılmış (ki bu yaşamın içinde imtihan var yada yok) ve yaratıcıda hiç bir zaman kendini insanlara göstermemiştir.Bunun yüzlerce sebebi olabilir.Ancak uzun bir süredir sürekli madde kavramında uzak kalan insanlarla iletişim kurmayan bir yaratıcı sabrın,öfkenin ve diğer insani duyguların çok ötesindedir.

2)-Küfre sapanlar iki defa cezaya uğratılıyor.Birinci si insanlar tarafından (ki onuda Allah emrediyor ve kendine pay çıkarıyor) diğeride cehennem.

3)-İnkar edenlerle savaşmak..Kelimeden bir şey çıkarmak zor.Çünkü tarih bilgimizin kesin olduklarına dair elimizdeki yetersiz kanıtlar bu savaşların nasıl ve neden yapıldığını pek açıklayamıyor.Ancak Allahın insanlara arkanızı dönmeyin diye verdiği emir gösteriyorki burası bir harb alanı.Ve bu harb alanında bir savaş veriliyor.Peki bu savaşın nefsi müdafaa olması beklenebilirmi ?

İnkâr edenlerle savaşmak üzere karşılaştığınızda, sakın onlara arkalarınızı dönmeyin!

Hiçde öyle görünmüyor.Çünkü insanlar savaşmak zorunda kaldıklarında mutlaka savaşmak zorundadırlar.Arkalarını dönme ihtimali olamaz çünkü saldırı hemen peşindedir.Eğer böyle bir ihtimal varsa yani seçenek varsa bu savaşın "inkar edenler" ile yapılan siyasi yada dini bir savaş olduğunu gösterir.Yani saldıran ve saldırıya uğrayan olmayan bir harb savaşı.

İşte Allah böyle bir savaşta insanların arkalarını dönme/savaştan kaçma eğilimlerine karşı hüküm veriyor.Allah arkasını dönenleri tehdit ediyor ve cehenneme atacağını iddia ediyor.

Çözüm ne kadar da basit ! ve ne kadar da el altında..Cehennemi koz olarak kullanan Allah her konuda olduğu gibi müslümanlarıda bazı konularda tehdit ediyor.Sağı solu belli olmayan bir yaratıcı..

Savaşın tümü kötü, tümüde çirkindir..Ancak kendi canımızı korumak adına kaçınılmaz bir illetdir..


4)-İnsanların hayrına dokunan her şeyde kendine pay çıkaran , ancak iş zulmediciliğe gelince insanların üstüne atan Allah buradada kazanılan savaşlarda kendine pay çıkarıyor.Ve koskoca bir yaratıcı kendi yarattığı bir varlığı aynı özellikde yarattığı başka varlığa karşı savaştırmakla kalmıyor.Savaştaki galibiyeti kendisine çıkarıyor..

Ol deyince olan herşeyde nedense Allah savaşta insanların ellerini vasıta olarak kullanıyor.

Ebu Süfyan
28-12-2004, 12:23
Doğal afetler hakkında

Güney Asya’da meydana gelen deprem üzerine, deprem hakkında yazılar yazılmaya başlandı. Ben de bu konuyla ilgili bildiğim kadarıyla bir şeyler yazmak istiyorum. Ancak sadece depremi değil tüm doğal afet kapsayacak şekilde.

İslamiyet’e göre evrendeki her olay, sebep sonuç ilişkisi içinde gerçekleşir. Yani her olayın bir sebebi vardır. Dolayısıyla depremin ve diğer doğal afetlerin de bir sebebi vardır. Fakat bunun sebebini sadece Allah bilir. Bizler ancak şunu söyleyebiliriz. “Allah günahlarından dolayı istediği kişilere istediği bir şekilde bir ceza verme hakkına sahiptir.” Ancak kesin olarak “ceza vermiştir” yada “ceza verecektir” diyemeyiz. Dolayısıyla bu doğal afetler de insanlara bu şekilde bir ceza olabilir. Kesin olarak böyledir diyemeyeceğimiz gibi “Bu afet şu kişilerin şu günahları işlediklerinden dolayı olmuştur” da diyemeyiz. Çünkü kimin ne kadar günahının yada sevabının olduğunu ancak Allah bilir. Sonuç olarak bir Müslüman, herhangi bir doğa olayı karşısında “Şu kişiler şu günahları işlediler de bu yüzden bu afet başlarına geldi.” Deyip suçu başkalarına atmamalıdır. “Sebebini ancak Allah bilir, ben kendi günahlarıma bakayım, beklide benim günahlarımın da etkisi var” Demelidir. Yani herkes kendine bakmalıdır.

Saygılar
Ebu Süfyan.

11-01-2005, 00:07
Orijinal cikis yeri iran olmakla beraber daha sonralari mezopotamyadan avrupa iclerine, sudandan sibiryaya kadar yayilmis bir ogretidir, temelinde herseyin icinde kendi ozunun bulunacagi felsefesine dayanir, ozu aramanin kabugu kirmaktan gectigini kabugu kirmak icin ise ondan seklen bagimsiz vede daha kuvvetli bir darbeye ihtiyac oldugunu bu darbenin ise ozude icine alan akbuk butunun disinda oldugunu savunan ilginc bir dusuncedir.

Dahada enteresan sonuclari olan zengiyu felsefesine gore, ozu hangi isleme tabi tutarsaniz tutun gene onun kabugunu andiran seyin benzerinin elde edilecegini, bu ugrasin ise sonucta kabuk icindeki ozu verecegini en azindan ona yaklasilacagini soyler.

Ama asla tam manasi ile oze olusmak mumkun olmasada ozun tum parlakligi ile durdugu zirvenin yuksek eteklerine cikmanin mumkun olacagini soyler, oz bulundugu zirveden latinda uzanan ovaya nur sacmakla beraber zaman zaman dain zirvesine cikamasada eteklerine tutunan bu bulutlar bu nurun ovaya yayilmasini engeller, iste zengiyu felesfesindeki temel amac bulutlari dagitmak nuru ovaya yaymaktir.

Hiristiyanligin ise bu konuyla uzaktan yakindan bir ilgisi yoktur, konunun gectigi kaynakta yanlis bir irtibatlandirma yapilmis, ve bu yanlsi irtibatlandirma, hiristiyan alimlerince ovaya nurun yayilmasini onleyen bulutlara benzetilmisdir.

SIZINTI

14-01-2005, 20:23
su son bir kac gundur gundemde onemli bir olay var arkadaslar

sizinde mutlaka ilginizi cekmisdir, bu konudaki fikirlerinizi almak istedim.

kirkit

************************************************** **********
‘Eyvah, eyvah! Yanlış adam vurduk’
Tekin ATAY- Enis YILDIRIM/TRABZON, (DHA)

İsmet Meral ve Burak Reis, Trabzon''da Prof. Dr. Sadettin Güner ve 3 yaşındaki oğlu Selçukhan''ın "yanlışlıkla" öldürdüklerini itiraf etti.


Trabzon''da geçen hafta gerçekleştirdikleri saldırılarda önce Karadeniz Teaknik Üniversitesi (KTÜ) öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Güner ve 3 yaşındaki oğlu Selçukhan''ı otomobilinde, bir gün sonra da Engin Bayramoğlu''nu çapraz ateşe tutup öldürdükleri iddiasıyla sıkı takip sonucu yakalanan İsmet Meral ve yeğeni Burak Reis, suçlarını itiraf etti.



Trabzon''da geçen hafta gerçekleştirdikleri saldırılarda önce KTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Güner ve 3 yaşındaki oğlu Selçukhan''ı otomobilinde, bir gün sonra da Engin Bayramoğlu''nu çapraz ateşe tutup öldürdükleri iddiasıyla sıkı takip sonucu yakalanan İsmet Meral ve yeğeni Burak Reis, suçlarını itiraf etti.



İsmet Meral''in dinlenen telefon kayılarında, ilk saldırıdan sonra olay yerine gönderdiği bir arkadaşının ‘profesörü öldürnmüşsünüz’sözleri üzerine, “eyvha, eyvah! Yanlış adamı vurduk” dediği saptandı.



Kentin Boztepe Mahallesi''nde 7 ve 8 Ocak''ta işlenen, 3 kişinin öldüğü ve 2 kişinin de yaralandığı silahlı saldırıların faili olarak aranan İsmet Meral ile yeğeni Burak Reis, Ankara''dan gönderilen özel bir ekibin de görev aldığı operasyonlar sırasında dün akşam yakalandı.



Meral ve Reis, Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nde sorgulandı. Suçlarını itiraf ettiği belirtilen İsmet Meral, 7 Ocak gecesi Prof. Dr. Sadettin Güner''in otomobilinin taranmasından sonra, bir arkadaşına olay yerine gidip bakmasını söylediğini anlattı.



İsmet Meral, “arkadaşım olay yerine gidip, kısa süre sonra telefon etti. Ölen kişinin Engin Bayramoğlu değil, bir profesör olduğunu söyleyince, yanlışlığı farkettim” dedi.



TELEFONDA "PİŞMAN OLDUĞUNU" SÖYLEDİ



Bu arada dinlenen telefon kayıtlarında da İsmet Meral''in, hedef alınan Engin Bayramoğlu yerine Prof. Dr. Sadettin Güner ve ailesinin bulunduğu otomobilin hedef alınmasına "üzüldüğü" ortaya çıktı.



Telefon kaydına göre İsmet Meral, olay yerine gönderdiği arkadaşının "taranan araç profesöre ait. Ölen bir profesör" demesi üzerine “eyvah eyvah! Yanlış adamı vurduk” dediği saptandı.



Trabzon Emniyet Müdürlüğü’nde sorgusu süren İsmet Meral ve Burak Reis’e can güvenliği nedeniyle olay yerinde tatbikat yaptırılmadı.



ZANLILAR ADLİYEDE


Trabzon Emniyet Müdürlüğü''nden yoğun güvenlik önlemleri altında çıkarılan İsmet Meral ve Burak Reis ile zanlılara “yardım ve yataklık” yaptığı gerekçesiyle gözaltına alınan S.G, emniyet güçlerince kordon oluşturularak yaya olarak adliye binasına götürüldü.

Adliye binasının mahkum kapısından içeri alınan zanlılar, Adli Tıp''a getirilerek sağlık kontrolünden geçirildi.


OLAY NASIL MEYDANA GELDİ



Trabzon''un Boztepe Mahallesi’nde 7 Ocak Cuma gecesi aile ziyaretinden dönen KTÜ Rektör Danışmanı ve Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sadettin Güner’in kullandığı otomobil, kurşun yağmuruna tutuldu. Prof. Dr. Güner ile ön koltukta annesinin kucağında oturan 3 yaşındaki oğlu Selçukhan yaşamını yitirdi.

Profesörün eşi ve diğer 2 çocuğu ise yara almadan kurtuldu.



Prof. Dr. Güner''in otomobilini yanlışlıkla taradıklarını farkeden katil zanlıları, bir gün sonra yine aynı semtte asıl hedef seçtikleri Engin Bayramoğlu''na saldırı düzenledi. 8 Ocak gecesi, ayın mahallede bu kez Engin Bayramoğlu''nun kullandığı otomobil, çapraz ateşe tutuldu. Engin Bayramoğlu yaşamını yitirirken, otomobilde bulunan Azeri sevgilisi Gülşen Kalaycı ile 3 yaşındaki kızı Sevgi Kalaycı yaralandı.



Katil zanlılarının, asıl hedef seçtikleri Engin Bayramoğlu''nun Volkswagen Passat marka siyah renkteki otomobiline, Audi marka yine siyah renk otomobili benzediği için Prof. Dr. Güner''in otomobilini kurşunladıkları saptandı.


Kaynak:Hurriyet Gazetesi
************************************************** ***********

14-01-2005, 20:26
bizlerinde artik neyseki dunyada gururlanacak seylerimiz var, bunlar kah bilimde kah sanatta kah spor alaninda ortaya cikmakta, elbette bu tip basarilar bizleri hep gurulandirmakta, en son bir turk kizimiz almanyada enguzel secildi, gercekten hepimizin gurulanacagi bir olay, herkese hayirli olsun.

kirkit

************************************************** ***********
Almanya''nın Aachen kentinde düzenlenen "Miss Deutschland 2005" güzellik yarışmasında, Türk asıllı Aslı Bayram, Almanya güzeli seçildi. Almanya''da toplam 2800 kişinin katıldığı yarışmada finale kalan 22 kişi arasında birinci seçilen Aslı Bayram, 50 bin euro değerinde çeşitli ödüller ve Çin Halk Cumhuriyeti''nde tatil kazandı.
************************************************** ***********

Eger sizlerde bu tip milli basarilarla tuyleri diken diken olanlardansaniz, lutfen birseyler ekleyin.

14-01-2005, 20:42
Mevlana ile ilgili turlu olaylar anlatilir, herkes bir parca biseyler bilir bu konuda, ama gecen bir baska forumda denk geldigim yazi ise en ilginc olani, simdi onu asiyorum buraya, siz de onu kesiniz lutfen.

kirkit


************************************************** ***********
Mevlana''nın babası ölür. Mevlana o zamanlar gezidedir. Babasının ölüm haberini alınca Konya''ya döner. Bilgili, kültürlü , yüksek bir zat olarak tanınan Mevlana babasının tabutunu görmeye gider.
Tabuta yaklaştığında garip bişey olur ve tabut yatay vaziyetten dikey vaziyete gecer. Gören herkez şaşkına dönmüştür. Babası Mevlana''ya duydugu saygı nedeniyle ayaga kalktı denilmiştir.

Bu olay yıllar boyunca bu şekilde anlatıldı sanırım duymuşsunuzdur.
Fakat gecen yıl tarihciler eski kitaplardaki bazı acıklamaları buldu. Olayın aslı şu şekilde. Tabutu koyacak yer sıkıntısından dolayı dikey vaziyette bırakılmış.
************************************************** ***********

bu konuda bir bilginiz varmi, acaba.....

ali oktay
04-02-2005, 13:15
Halifetto, ABD de besiye alindigi ciflikten vaazlarina devam ediyor.Son vaazlarindan birinde Nitekim pasaya dualarini esirgememis.
-Netekim pasa 12 eylul 80 darbesi ile din egitimini zorunlu hale getirdigi icin cennekliktir.Buyurmus.
Hoppalaaa diyebilirsiniz tabi bu hayir dualari icin.
ABDnin dunyanin gobegine dolamak istedigi yesil kusak projesinin alt yapisini kurmak icin gorevlendirdigi Netekim pasa ve evanesi,ayaklarini emir komuta zincirine bagladigi anli sanli anayasa profesorlerine aba altindan babayasayi gosterterek hazirlattigi fasist cuntayasanin ilk DİNgilsel yasasi bilindigi gibi din egitiminin zorunlu hale getirilmesi idi.Darbeyi ilk yaptiklari gun Washingtona dogru domalip tekmil verdikten sonra elhamdurillah Ataturkcu oldugunu da nakarat babindan ekledikten sonra kollari sivamis ve onsekiz yasin altindaki hukumlunun yasini buyuterek –asmayalim da besleyelim mi-diye muselman cemaate sorma nezaketini gosterdikten sonra,cemaatin de
-vaciptir,vaciptir yanitini alarak fasizminin zaferini- kurban asarak-ilan etmisti.
O gunlerde darbenin birinci gerekcesinin ;Seriat isteruk! naralari altinda yesil bayraklar sallayan DİNgillerin Konya bulvarlarindaki remi gecitleri oldugunu soylemelerinin ustunden daha bir kac ay gecmis olmasi museman belleginin kapasitesinin pek de onemli olmamasini kanitlar nitelikteydi. Ve yine ayni niteliktedir.
Halifettonun bu hayir dualarinin ardindan,o gunku liderleri DİNgil-i azam Necm ne ettin’in Zincirbozana tikip partisinin de darmadagin edilmesinin ne onemi kalmistir.DİNgiller bunu animsamak icin yakin-cag tarih kitaplarini karistirmak zorunlulugundadir artik.Onlara dusen Halifettonun bu hayir duasinin ardindan –Amiiinnnnn! Cekmektir artik.
Hep dusunur dururdum bu Kuranin nesi evrenseldir diye?
Simdi anlamaktayim artik.Gercekten Kuranin Evrensel oldugu ve hatta netekimsel oldugu su goturmez bir gercekliktir.
Yillarca kardes kani dokulmesini kilini kipirdatmadan izleyip ABD den gelen emirle hazirola gecen ve simdilerde kamerara bakarak pimi cekilmemis kahkaha bombasi gibi siritan bu halk dusmani kendine layik bir Halifetto bulmus ne mutlu ona.
Siz iki tane zibidinin AB ye basvurup din derslerinin zorunlu olamiyacagi,bu durumun insan haklarina insan aklina bir tecavuz oldugu yolundaki savlarina bakmayin.
Size dusen simdilerde Namazdan sonra yonunuzu cıbildak kari resimleri cizen Netekim pasanin yuzme havuzlu villasinin icindeki studyosuna cevirip iki rekat da onun icin kilmanizdir.Nasil olsa domalmaya alisiksiniz.
Kuran Evrenseldir evrensel,netekim…..

05-02-2005, 22:47
Ganimet kelimesinin manasını hepimiz biliriz.. Sözlük anlamına baktığımız zaman, Savaşta düşmandan alınan mal şeklinde olduğu görülür.. Cariye ise kadın köle demektir. Peki, insandan ganimet olurmu..? Kadın da bir insansa, kadından ganimet olur mu ?

Ahzab 50, İslam''ın, kadınlar hakkında belli bir kafa yapısı ve anlayışını yansıtması açısından çok önemlidir.. Bu nedenle bu ayet tek başına incelenmelidir..
Bu ayet, “Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri..” ifadesiyle başlar.. Bu tanıma göre, Kuran''daki Allah, gece baskınlarında elde edilen kızları bile bir mal olarak görmekte ve ganimet olarak nitelemektedir..

Buna benzer bir ifade biraz daha farklı olmakla birlikte Tevrat''da vardır.
Tesniye 21/ 10-14
Esirler içinde güzel bir kadın görür, onu arzu edip evlenmek istersen, onu evine getirip saçlarını ve tırnaklarını kestirecek, senin evinde oturacaktır. Savaşta ölmüş babasına, anasına tam bir ay ağlayacaktır ve ondan sonra ona yaklaşacaksın, kocası olacaksın, şayet hoşlanmazsan o zaman canı nasıl isterse salıvereceksin.

Tevrat''da görüldüğü gibi düşmanların karılarını almak İslam öncesinde de vardır. Burada savaşta kocası ölen kadının ortada kalmaması için, böyle bir uygulamaya gidildiği düşünülebilir. Ancak, dikkatli okunacak olursa ayet, savaşta kocaları ölen kadınlara sahip çık, dememektedir, erkek savaşta kocası ölen kadından hoşlanmazsa o kadını bırakabilir.

Kuran''da ise, ganimet olarak elde edilen kadınların, o kadını esir edenler tarafından istenildiği gibi kullanılmaları Allah tarafından onaylanmaktadır.
Allah yücedir, Allah kullarını esirger, korur... Allah merhametlidir.. Kuran bu ifadelerle doludur.. Ancak, o masum kızlar Allah’ın kulları değilmidir ki Allah bu hiç suçu olmayan masum kızları mal gibi ona buna verir ve helal eder..?

Devam ..
http://www.geocities.com/islampencereleri/kadin_ganimet.htm

SAYGILAR

reel
06-02-2005, 12:23
insanların DNA''larının % 95 oranında da olsa şempanzelerinkine benzemesi ne anlama geliyor? Bu soruyu cevaplamak için, insan ile başka canlılar arasında yapılan diğer bazı karşılaştırmalara da bakmak gerekiyor.

Bu karşılaştırmalardan biri, insan ile nematod filumuna bağlı solucanlar arasında yapılmış ve % 75 benzerlik gibi ilginç bir sonuç ortaya çıkmıştır. (4) Öte yandan bazı proteinler üzerinde yapılan analizler de, insanı çok daha farklı canlılara yakın gibi göstermektedir. Cambridge Üniversitesi''ndeki araştırmacıların yaptığı bir çalışmada, kara canlılarının bazı proteinleri karşılaştırılmaktadır. Hayret verici bir şekilde, yaklaşık bütün örneklerde insan ve tavuk, birbirlerine en yakın akraba olarak eşleşmişlerdir. Bir sonraki en yakın akraba ise timsahtır. (5)

09-02-2005, 22:30
Eskiden Diyanette görev almisti adi Arif Tekin bugün neler diyor :?: ondan okuyun !!

Kuran''ın Kökeni - Giriş / Arif Tekin
İslam inancına göre Kuran, hayat nizamını belirleyen bir kitaptır, o halde çok zor ve bulmaca şeklinde değil, gayet açık ve net ifadelerle topluma sunulması gerekir. Nitekim Kuran diliyle müteşabih diye tabir edilen bazı ayetler hariç ( örneğin, Ali İmran Suresi’nin 7. ayetinde değinildiği gibi ) onun her şeyi apaçık bir Arapçayla ifade edilmiştir. Bunu zaten Kuran’ın kendisi de defalarca dile getirmiştir. Örneğin, Şuara Suresi’nin 195, 198 ve 199. ayetlerinde özetle, ‘Uyarıcılardan olasın diye Cebrail Kuran’ı apaçık Arap diliyle senin kalbine indirdi. Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de o bunu okusaydı, o zaman ona iman etmezlerdi’ deniyor. Yine Fussilet Suresi’nin 44. ayetinde özet olarak, ‘ Eğer biz Kuran’ı yabancı bir dille sana gönderseydik, onlar, ‘Ayetleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmalı değilmiydi, muhatapları Arap olduğu halde Arapça olmayan bir kitap mı geldi ? ‘ diyeceklerdi’ denilip Kuran’ın çok fasih/anlaşılır bir Arapçayla indiği belirtiliyor. Hatta Kuran’ın isimlerinden biri ‘el-Mübin’dir. Yani olayları üstü kapalı değil, apaçık, net anlatan kitap demektir. Dolayısıyla, ‘Kuran’ın içerdiği anlam çok derindir, herkes bilmiyor’ demek, pek itibar görmeyen abartılı bir söylemdir, genelde Kuran’ın anlamını bilmeyenler/şartlanmışlar bunu öne sürerler. Bir zamanlar ben de bu tür savunmaların etkisinde kalıyordum. Çünkü herşeyden önce Arapça bilgim eksikti, onunla Kuran’ı çözecek durumda değildim. Arapça bilgimi geliştirince, bu sefer de az önce açıklamaya çalıştığım olumsuzluklara, ( cennet-cehennem, çevrem, radikallerin tehditleri, bağlı olduğum dini kurum vb. ) ek olarak. Kuran’ın anlamını kavramaya yönelen bir insana karşı engel teşkil eden çok abartılı bir koşullar listesiyle karşı karşıya kaldım. Bu, Kuran’a karşı eleştirel yaklaşım gösteren hocaların elini kolunu bağlayan bir liste. Mesela, meşhur olan hocalarımız bize şunları anlatıyorlardı : ‘Her insan Kuran’ın manasını açıklayamaz, ona müdahale edemez, aksi taktirde günaha girer. Bir insanın, Müfessir, ( Kuran’ı açıklayan hoca ) olabilmesi için, birçok şeyler bilmesi gerekir. Bunlar şifahi olarak bize söylendiği gibi, tefsir usulü kaynaklarında da vardı. Mesela, İmam Suyuti, El-İtkan adlı tefsir usulü yapıtında, bu konuda 80 maddelik bir koşullar listesini öne sürüyor. Keza, İmam Zerkeşi, El-Burhan fi Ulumi’l Kuran adlı dört ciltlik tefsir usulü eserinde bu listeyi 46 madde şeklinde açıklıyor. Ayrıca, asrımızın meşhur yazarlarından Vehbe-z Züheyli otuziki ciltlik et-Tefsir’ül Münir fi’l Akideti ve Şeriati ve’l Menhec adlı tefsirinde bu sayıyı 30 maddeye indirgemiştir. Tabi ki ‘Usulü’t Tefsir ilminde uzman olanlar, bu maddeler hakkında farklı belirlemelerde bulunmuşlardır.

devami icin..
http://www.geocities.com/islampencereleri/arif_tekin.htm

SAYGILAR

Russell
21-03-2005, 14:38
Kuranın Temelleri Işığında İslamın Ütopyası ; Cennet

Ütopya kavramını ilk defa, lise son öğrencisiyken duymuştum. Felsefe öğretmenimiz, Platon''un Devlet''i, F. Bacon''un Yeni Atlantis''i, T. More''un Ütopya''sı, T. Campanella''nın Güneş Ülkesi''ni anlatırken, çok heyecanlanmıştı. Gözlerinde, bugün bile anımsadığım bir ışıltı vardı. Aslında durgun, ciddi, heyecansız ve çok akılcı görünen birisiydi. Kimileri onun komünist ve dinsiz birisi olduğunu söylerdi. Dindar hocaların, hem felsefe öğretmenimize, hem de felsefeye karşı bizi uyarmaları, onun akılcı kişiliğinin ardındaki etkileyiciliği gözlemlemelerinden kaynaklanmış olmalı. Dindarlar onun bir alkolik olduğunu söylerler, ahlaksızlığından dem vururlardı. Ama ben onun, ne alkollü derse geldiğini, ne de bize en ufak bir saygısızlık yaptığını gördüm. Onun ütopyaları anlatışını ve heyecanını hâlâ anımsadığıma ve neredeyse tüm önemli felsefe klasiklerini okuduğuma göre, onun hakkında yapılan olumsuz propagandalar beni etkilememiş olmalı.

Peygamberlerin ütopyaları

Felsefe öğretmenimizin, "ütopyaları" anlattığı derslerden sonra, "din dersi" (bugünkü adı din kültürü ve ahlak bilgisi) öğretmenimize, "ütopyalarla dinlerdeki cennetin" bir ilişkisinin olup olmadığını sormuştum. Bu soruya öğretmenimiz çok kızmıştı. Filozofların dinsizliğinden dem vurmuştu. Daha o zamanlar günlüğüme, "Tanrı, cennet ve ölümsüzlük mutluluk veren kurgular" diye yazmıştım. Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi''nde okurken, felsefe tarihi derslerinde ütopyalar yeniden gündeme geldi. Felsefe tarihi profesörü öğretmenimiz dindar olduğu için, ütopyalara hayal deyip geçmiş; üzerinde neredeyse hiç durmamıştı. Ona dinlerin cenneti de öyle değil mi diye sormayı çok istemiştim; ama not korkusundan soramamıştım. İslam felsefesi öğretmenimiz dogmatizmin kör zincirlerini kırmış bir bilim insanı olduğu için, Farabi''nin el-Medîne el-Fâzıla ve es-Siyâse el-Medenî adlı eserlerinde kurguladığı ütopyayı öğrendikten sonra, onunla bu konuda konuşmak için odasına gitmiştim. Beni dinleyip, anlamaya çalıştıktan sonra, "dinle hayal gücü arasındaki ilişki" üzerine beni çok etkileyen şeyler söylemişti. Aynı öğretmenimin, ileriki yıllarda beni Bilim ve Ütopya dergisi ile tanıştırması benim için çok anlamlıdır. Bilim ve Ütopya dergisi ile birlikte, ütopyalar konusundaki anlayışım engin bir dönüşüme uğradı. Artık bilimin, siyasetin ütopyasız olamayacağını; gelişmelerin önemli tutamaklarından birisinin de ütopyalar olduğunu biliyorum. Dinler de ütopyasız olmuyor. Peygamberler de, öğretilerini ortaya koyarken ütopyalara dayanıyorlar. Hatta ütopya üretiyorlar.

Her şeyden önce şunu belirtmeliyim ki, lisedeki din dersi öğretmenimiz cennetle ütopya arasında kurulan bağlantıya çok kızmış olsa da, cennet benim zihnimde hâlâ ütopya ile ilişkili bir kavram. Ama, filozofların ütopyalarından oldukça farklı bir ütopya.

Görebildiğim kadarıyla farklar şunlar:

a) Filozofların ütopyaları bu dünyaya ilişkin. Oysa dinlerin cenneti, öte dünyaya ait.

b) Filozoflar ütopyalarının bireyselliğini, kendi ürünü olduklarını açıkça belirtirler. Dinlerin kurucusu peygamberler ise, kendi deneyimlerini yadsıyıp, ütopyalarını (cennetlerini) Tanrı''ya bağlarlar.

c) Filozofların ütopyaları, toplumsal, siyasal, hukuksal, bilimsel, teknik, vb. alanlarda güçlü etkiler yaratıp, uygarlığın gelişimine yol açabilirler. Ama dinlerin, yani peygamberlerin ütopyaları, salt, teselli aracıdırlar. Acılara, yaşamın kırılganlıklarına karşı dayanma gücü verseler de, bu dünyayı imara, toplumsal yaşamı geliştirmeye ciddi bir katkı sağlamazlar. Çünkü, onlar mutluluğu "öte dünya"ya ertelerler. Cennet ütopyasının, cehennemle birlikte insanların ahlaki yaşamlarına katkı sağladığı söylense de, dindarlar arasında yapılan basit bir gözlem, bunun pek de doğru olmadığını gösterebilecek niteliktedir.

Dinlerin (peygamberlerin) ütopyaları, filozoflarınkinden daha çok kabul görmüştür. Bu nedensiz değildir. Kanımca bunun en önemli nedeni, az önce sözünü ettiğim, yaşamın kırılganlığı ve acılar karşısında, dinlerin (peygamberlerin) ütopyalarının, insana teselli sunması, edilginliğin rahatlığını duyumsatması, ölümsüzlüğü, sonsuz mutluluğu vaat etmesi ve ütopyanın kendisinin Tanrı''ya bağlanmasıdır. Bir yanda mutluluğu bu dünyada arayan, bunu sağlamak için insanı mücadeleye çağıran, insani bir ütopya; diğer yanda, mutluluğu hem de sonsuz mutluluğu öte dünyaya erteleyen ve Tanrısal olduğu söylenen bir ütopya. Kuran''ın da dediği gibi, bu dünya ahiret karşısında nedir ki: Sadece bir oyun ve eğlence. Buna rağmen, Kuran diğer kutsal kitaplar gibi bu dünyaya ilişkin yargılar ortaya koymayı da ihmal etmez.

Cennet ütopyası Arap toplumunun bakışını aşabilmiş mi?

Acaba, dinlerde ortaya konan cennet ütopyası, Tanrısal olduğu söylense de, o ütopyayı ortaya koyan peygamber ve seslendiği toplumun hayal dünyasını aşabilmiş midir? Gelin bu sorunun yanıtını Kuran''da arayalım. Sorumuzun yanıtını bulabilmek için, önce, cennetin Kuran''a göre ne olduğunu, oranın kimlere vaat edildiğini, orada nelerin olduğunu araştırmamız gerekmektedir.

Cennet sözcüğü Arapça''dır ve ağaçlarla örtülü, gizli bahçe demektir. Kuran sadece cennet sözcüğünü kullanmaz; na''îm (zevkler-nimetler), adn (bahçe), me''vâ (konak, durak), firdevs gibi sözcükler de kullanır. Son sözcük büyük bir ihtimalle, Yunanca paredeisos sözcüğü ile bağlantılıdır. Arapça''ya da, sözcüğün asıl kaynağı olan Farsça''dan geçmiş olmalıdır. İslam bilginleri, na''îm, and, me''vâ ve firdevsi, cennetin dereceleri olarak kabul etmişlerdir. Kuran kimi ifadeleri ile böyle bir derecelendirmeden söz etse de, yer yer dilsel biçemin (üslûb) uyaklılığını koruma kaygısının, söz konusu kavramların kullanımında etkili olduğu görülür. Nitekim cennet sözcüğü hem Mekkî, hem Medenî bildirilerde kullanılmasına rağmen, diğerleri daha çok Mekkî bildirilerde geçmektedir; Mekkî bildiriler ise şiirseldir. Cennete ait betimlemeler Mekkî bildirilerde yoğunlaşır; Medenî bildirilerde ise pek cennet betimine yer verilmez. Bunun nedeni; Mekke döneminde, İslam''a çağrının yoğun olarak yapılmasında ve inananlara yapılan işkenceler karşısında onları teselli etme çabasında aranmalıdır. Cennet, Araplar''ı İslam''a inandırmada ve inananları tesellide güçlü bir motif olarak kullanılır. Oysa Medine döneminde, inananlar toplumu kurulmuş, işkenceler bitmiştir; artık cennet betimi teşvikine ve tesellisine baş vurmaya pek gerek yoktur. Sadece, arada bir herhangi bir dinsel eyleme güdüleme gereği ortaya çıkınca, cennet anılır. Ayrıca, Adem ve Havva öyküsü, yani yasak meyve, cennetten kovulma, şeytanın Adem ve Havva''yı kandırması olayı da, Mekkî bildirilerde sık sık yinelenir. Medeni bildirilerde ise sadece birkaç kez değinilir.

Burada, bir noktanın altını çizmek gerekir. Kuran cennet motifini Mekke''de sık sık kullansa bile, inanmayan Araplar''ı daha çok, kıyamet ve cehennemle korkutma yöntemini tercih eder. Sanırım bu, Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed''e yaptıkları işkenceler ve itirazlarla ilgili bir olgudur. İşkence ve itiraza cehennem tehditiyle karşı konmuştur.

Cennet şu anda var mı?

Birkaç ayette cennetin kapılarından ve bu kapılarda inananları karşılayan melek bekçilerden söz edilir. Kuran cennetin nerede olduğunu açıkça söylemese de, 7. semada olduğunu ima ile, bazılarına göre de Cebrail''le görüşmesini ima eden pasajlarda, cennetin gökte olduğu anlayışı yer alır. İslam düşünürleri, cennetin şu an var olup olmadığı konusunda ayrılığa düşmüş olsalar da, Kuran, onun şu an mevcut olduğuna işaret eder. Hatta cennetin, yer ve gök var olduğu sürece var olacağını, yer ve gök yok olunca yok olacağını ima eden bir ifadeye yer verir. Şehitlerin ölü olmadıklarını belirten ayet, onların Allah katında olduğunu ifade eder. Bu İslam bilginleri ve hadislere göre cennette oldukları anlamına gelir. Ancak Kuran''ın genel kanısına göre, ölen insanlar çürüyüp toprak olurlar; bu ve benzeri ifadeler Kuran''ın ruhsal ölümsüzlüğe yer vermediği anlamına alınabilir. Kıyamet sonrası sûra üflenince insanlar mezarlardan, bitkilerin topraktan çıkması gibi çıkarlar ve terazi kurulur; Tanrı mahşer yerine, sekiz meleğin taşıdığı taht üzerinde getirilir. Meleklerce tutulan eylem tutanakları açılır; şahitler dinlenir, yazılanlara bakılır. Terazide eylemler tartılır. Bu yargılama sonunda, yargılamada aklananlar cennete gidebilir. Bir ayete göre, hiç kimse cehenneme gitmeden cennete gidemeyecektir.

Kuran''a göre cennete kimler gidebilir? Kuran cennete gideceklerin niteliklerini pek çok ayette sıralar. Ama, cennete gideceklerle ilgili bir gelişim evresi gözlenir. Kurani bildiriler yaklaşık 23 yılda ortaya konduğu için, bu oldukça doğaldır. Çünkü her bir dinsel, ahlaksal, hukuksal yükümlülük getirildiğinde, uyanlar cennetle teşvik edilmiş; uymayanlar cehennemle korkutulmuştur. İnananlar, Tanrıya inanan iyi eylem sahipleri (inançsız, iyi eylemde bulunsa da cennete gidemez), Tanrıya ortak koşmayanlar, günahlarından tevbe edenler, Tanrı yolunda savaşanlar, namaz kılanlar, zekat verenler, Allah''a güzel bir borç verenler (sadaka verenler) vb. cennete gider. Bazı ayetler, cennete girmenin tek şartı olan Tanrıya ortak koşmamayı ileri sürerler. Mekke dönemi ile Medine döneminin ilk yıllarına ait kimi ayetler, Yahudi, Hıristiyan ve Sabiiler''in de cennete girebileceğini ima eder. Bunun için İslami öğretileri uygulamalarını şart koşmaz. Daha ileri giderek, Yahudiler''i Tevrat''a, Hıristiyanlar''ı İncil''e uymaya çağırır. Gelenekçi İslam bilginleri bu ayetlerin yürürlükten kaldırıldığına (nesh) inanırlar. Kuran''ın bazı ifadeleri cennete girmeyi, insanların kazanımlarına bağlarken, bazıları ise, bunu Tanrının lütfuna, hidayetine, iradesine ve emrine bağlar. Genel kanı, Tanrının dilediğinin cennete gireceği yolundadır. Hatta kimi ayetlerde, kimin cennete kimin de cehenneme gideceklerinin Tanrı katında bir kitapta yazılı olduğu belirtilir. Zaten, Kuran''a göre, Tanrının saptırdığını kimse doğru yola iletemez. Doğru yola ilettiğini de, kimse saptıramaz. Dünya bir sınav olarak sunulsa bile, bu sınavın sonucu Tanrının nesnesini zorunlu kılan bilgisi sayesinde önceden belirlidir. Bunu sadece insanlar bilmez. Oysa Tanrı bilir.

''Acaba Kuran''ın inananlara vaat ettiği cennette neler var?''

Kuran''ın cennet betimlemelerinde kullandığı en başat deyiş, altlarından ırmaklar akan bahçe deyişidir. Bu anlatım çöl koşullarına oldukça uyumludur. Orası, bir sonsuzluk ve ölümsüzlük yeridir. Orada günah, yasak, kin, nefret, üzüntü, yorgunluk, bıkkınlık, kötü söz, boş lakırdı, yoktur. Orada, gönlün ve gözün istediği her şey vardır. Bunlar inananların ödülüdürler. Kuran''da sunulan bu ödüller dört grupta toplanabilir.

A) Cinsel ödüller:

Kuran en çok, cinsel arzuların tatminine ilişkin ifadelere yer verir. Bu bağlamda, huriler, eşler ve oğlanlar (gilmân-vildân) sık sık gündeme gelir. Huriler ve eşlerin farklı oldukları ifade edilir. İslam bilginlerine göre, eşlerden kasıt, bu dünyadaki eşlerdir. Huriler, yaşıt, yeniden yaratılmış, bakire, iri gözlü, beyaz tenli, inci, mercan ve örtülü yumurta gibi, iyi huylu, çadırlara kapanmış, yeşil yastıklara ve güzel döşeklere uzanmış, ince ipekten elbiseler giymiş, takılarla süslenmiş, göğüsleri yeni tomurcuklanmış, daha önce ne bir insan ne de bir cin dokunmuş, gözleri sadece erkeklerine bakan, sadık eşlerdir. Erkeklerin dünyadaki eşleri de, tıpkı kendileri gibi yaşıt olarak yeniden diriltilmişlerdir. Yataklar, serilmiş yaygılar, atlas kaplı yastıklar daima hazırdır. Pınar başlarında, gölgelerde hep erkeklerle huriler ve eşleri beraberdir. Oğlanlar (gılmân) ise bilezikli, küpeli, yaşıt, genç, ölümsüz, saçılmış inciler gibi, cennettekilerin etrafında dolaşıp onlara hizmet eder. Oğlanlarla (gılmân) ilgili, farklı yorumlar yapılmıştır. Kimilerine göre, Arap aristokratlarının eşcinsel eğilimine vurgu yapmaktadır. Kuran oğlanları (gılmân), kadınlarla ilişkili olarak görmez. Erkeklerin eşlerinin dışında hurileri vardır. Ama kadınların eşlerinin dışında sapih oldukları cariyelere karşılık gibidirler. Oğlanlar (gılmân) da, erkek kölelere karşılık gelebilir. Belki kimi genç, yakışıklı köleler, eşcinsel eğilimli aristokratlarca kullanılıyor olabilir. Durum eğer böyleyse, Kuran''daki oğlan (gılmân) deyişi, bunun bir yansıması olarak düşünülebilir. Kuran''da eşcinselliğin yasaklılığı, böyle bir yorum için engel olarak sunulamaz. Çünkü, dünyada içki yasağına rağmen cennetteki en temel ödüllerden birisi içkidir.

B) Yiyecek ve içecekler

İnsanın canının istediği meyveler, dalları sarkık ağaçlar, üzüm, kiraz, nar, muz, hurma, et, kuş eti, bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içince lezzet veren şarap ırmakları, süzme baldan ırmaklar, içimi günah olmayan, testilerde, kadehlerde sunulan, baş ağrısı yapmayan, aklı uyuşturmayan, mühürlü halis, içildiğinde misk kokusu bırakan şaraplar, tesnimden, selsebil diye adlandırılan kaynaklardan akan içkiler, gümüş kaplar, billur kaseler, zencefil karışımı kadehlerden içilirler. Orada hesapsız bir rizık ve büyük mutluluk vardır.

C) Kullanılan eşyalar

İçinde hurilerin yattığı çadırlar, köşkler, oğlanların (gılmân) hizmet ederken kullandığı testiler, gümüş kaplar, güzel nesneler, giyilen ipekler, atlaslar, kalın atlastan yataklar, sedirler, inciler, parlak atlas elbiseler, döşekler, ibrikler, konulmuş kadehler, billur kaseler, gümüş kaseler, serilmiş yataklar, yeşil yastıklar, üstlerine oturulan tahtlar, vb. cennet betiminde kullanılan başlıca nesnelerdir.

D) Tanrıyı görme

Kuran cenneti bir zevk ve eğlence yeri olarak sunar. Orada, sevinçli meşguliyetlerden söz eder. Anlatım tamamen maddidir. Bu maddi anlatıma, Tanrıyı görmeyi de ekler. Cennettekilerin en büyük nimetlerinden birisi de Tanrıya bakmaktır. Hadislerin deyişiyle ayın 14''ü gibi Tanrı görülecektir. Kimi İslam düşünürleri, bu görmenin manevi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kimileri de Tanrının görülmesi olayını, reddetmişlerdir.

Kuran''ın inananlara sunduğu cennet ütopyası görüldüğü gibi, oldukça maddi ifadelerle betimlenmiş; 7. yüzyıl Arap aristokratlarının ve Hz. Muhammed''in hayal dünyasını aşamamıştır. Ayrıca, Arap toplumunun ataerkil yapısını aştığını da söylemek zordur. Araplar''ın çok eşliliği, kadın tutkusu, bekârete yaptıkları vurgu, beyaz tenli kadınlara ve ergenliğe henüz girmiş, göğüsleri yeni kabarmış kızlara düşkünlükleri, kadını tek eşe mahkûm eden anlayışları, içki alemleri, süslü oğlanların hizmetlerinden duydukları zevk ve tembellikleri, cennet betimlemelerinin ana konusu olmuştur. Yörelerinde çok az bulunan, muz, nar, kiraz gibi meyveler ile, çölde hasret kalınan soğuk su ve içinden ırmaklar akan bahçe özlemleri, Arap coğrafyası ve iklimin cennet betimindeki iz düşümleridir. Cennette sahip olunacağı söylenen nesneler, özellikle taht, atlas elbiseler, atlas yataklar, gümüş ve altın kaseler, ibrikler, ipek giysiler vb. özlemlerini duydukları İran ve Doğu sarayları ile ilişkili olmalıdır. Tanrının görülmesi olgusu da, Hz. Muhammed''e yapılan, "bize Tanrıyı göstermedikçe sana inanmayacağız" gibi deyişlere bir yanıt olarak düşünülebilir. Bu dünyada Tanrıyı görmek olursuz olunca, ahirete ertelenmiş, sadece inananlara özgü kılınmıştır. Bu veriler, Kuran''da sunulan cennet betiminin hem insansal, hem tarihsel hem de yerel olduğunu göstermektedir. Böylesi bir betimin bugünün insanına hitap ettiğini söylemek ve postmodern Kuran yorumcularının yaptığı gibi evrensel yani her dönemde geçerli olduğunu iddia etmek için insanın aklını bir kenara itmesi, ve de zihninin dogmatizmin zincirleriyle kuşatılmış olması gerekmez mi?

Hasan Aydın / Bilim ve Ütopya 06.02

dmxads
24-03-2005, 15:13
GAZVELER BÖLÜMÜ|Gazveler - Bedir|müslimbuharitirmiziebu davud|İbnu Abbas|Bana Ömer İbnu''l-Hattab (ra) anlattı. Dedi ki: "Bedir günü olunca, Aleyhissalatu vesselam müşriklere bir baktı. Onlar bin kişiydiler. Halbuki ashabı üçyüzondokuz kişi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle dua etmeye başladı: "Ey Allahım! Bana vaadettiğin (zaferi) yerine getir, Allahım! Bana zafer ver! Ey Allahım, eğer ehl-i İslam''ın bu bölüğünü helak edersen artık yeryüzünde sana ibadet edilmeyecek!" Ellerini uzatmış olarak yakarmalarına öyle devam eti ki, rıdası omuzundan düştü. Bunu gören Ebu Bekr (ra) yanına gelerek rıdasını aldı omuzuna attı, sonra arkasından yaklaşıp: "Ey Allah''ın Resulü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allah Teala Hazretleri sana vaadini mutlaka yerine getirecek!" dedi. O sırada aziz ve celil olan Allah şu vahyi inzal buyurdu: "Hani siz Rabbinizden imdad taleb ediyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi ile) imdad ediciyim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (Enfal 9). Gerçekten Hak Teala Hazretleri o gün meleklerle yardım etti." |Müslim, Cihad 58, (1763); Buhari, Megazi 4; Tirmizi, Tefsir, Enfal (3081); Ebu Davud, Cihad 131, (2690)|423

Muhammed''in her şeyi bilen Allah''a: Ey Allahım, eğer ehl-i İslam''ın bu bölüğünü helak edersen artık yeryüzünde sana ibadet edilmeyecek!".....
diyerek.... onu uyarması benim çok garibime gitti...... Siz ne dersiniz???

Russell
27-03-2005, 15:03
Gerçekte "din"le "demokrasi" bağdaşabilir mi?
Bilindiği gibi, "demokrasi"nin bir sözlük anlamı vardır: "halk egemenliği", "halkın kendi kendini yönetmesi".
Ama nasıl bir halk egemenliği?
Çağdaş dünyada yüklendiği özel bir anlamı da vardır. Bu anlam içinde de, "insan", "insanın aklı ile, inancı ile tam özgür olması", insan olmasından doğan her türlü hakka sahip bulunması temeldir.
Bugün, insanlığın vardığı bir aşama vardır. Bu aşama ile bağdaşmayan şeyler, demokrasi ile bağdaşamaz.
İnsanlığın ilerleyip bir aşamaya gelmesine karşılık, "din" için ne söylenebilir? En azından aynı aşamaya ulaşmıştır denemez. Aynı aşamaya ulaşması için dinin dogmaları izin vermez. Kalıpları vardır, kuralları vardır. Bunları, katı bir "değişmezlik" ve "kesinlik" biçimiyle içine alan Kitab"ı, "sünnet"I (hadisler) vardır. "Akıl yürütmeler"le "yorum" katma çabaları olmuyor değil. Ama bunlar, "iman"ıyla prangalıdır ve dogmalarının sınırını aşamaz. Aşamayınca da insanlığın gelişmesinin gerisinde kalır her zaman. Öyle olunca da demokrasi ile bağdaşması beklenemez.
"Din", kökü daha çok binlerce yıllık Yahudilik şeriatına dayalı olan islam şeriatı ele alındığında, yaşamın her kesimine el attığı görülür. Bir "miras hukuku" ile, bir "ceza hukuku" ,ile..bir "ahlak sistemi" ile, bir "iman esasları" ile, ve "ibadet" kurumları ile karşılaşılır. Hukuku ilkel, anlayışı ilkel..Tevrattan çok önceki yüzyılların ürünü.."Hammurabi Yasaları"nı alıp bakıyoruz, birçok hükümlerini Tevrat''ın çeşitli bölümlerinde yer almış buluyoruz. Oradan da Kur''an''da. Örneğin bu yasaların, "kısas"la (göze göz, dişe diş..) ilgili 196., 197. Maddeleri, Tevrat''ın çeşitli bölümlerinde yer alıyor. (Bkz.Tevrat, Çıkış, 21:23; Levililer, 24:20; Tesniye, 19:21.) Tevrat''taki biçimi de hemen hemen aynen Kur''an''da var. (Bkz. Kur''an, Maide, ayet :45) Daha başka örnekler de verilebilir. (Karşılaştırmak için, bkz. Hayrullah Örs, "Musa ve Yahudilik", İst.1966, s.161-180.)
Şeriat''ın "demokrasi" ile neden bağdaşmadığını ve hiçbir zaman da bağdaşmayacağını geniş boyutları ile görebilmek için, değerli ve gerçek anlamda aydın bir bilim adamı Prof. Dr.İlhan Arsel''in incelemelerine başvurulabilir. Arsel''in "Teokratik Devlet Anlayışı''ndan Demokratik Devlet Anlayışı''na" adlı 800 sayfayı aşkın kitabı, bu alanda benzeri olmayan bir kılavuz değerindedir.
Kısacası: "Din"in "demokrasi"yle bağdaşmayacağı bir gerçek. Bu gerçeği görmek için, "din"in, özellikle "islam" gibi, "dünya hükümlerini" de kapsamı içine almış olanların ne olduğunu ve ne olamayacağını bilmek yeterli.
"Din", hele Islam Şeriatı, "demokrasi"yle bağdaşmayacağı gibi, savunanları ne derse desinler, "demokrasi"nin tam bir karşıtıdır da. Yani, Islam Şeriatı''nın olduğu, hele egemen olduğu bir yerde, "demokrasi" yaşayamaz. Yaşamaması için, "cihad" bile yeterli. "Cihad"sız islam ve "cihad"la birlikte "demokrasi" düşünülebilir mi? "Vurun, öldürün!!" buyruklarıyla..?

Günümüzde de medya sayesinde, hatta odamızın içinde TV ekranlarından izliyoruz: Afganistan''da kırbaçlanan insanlar, Iran''da toplu asılan insanlar, Cezayirde boğazlanan kadın ve çocuklar, Suudi Arabistan''da kafaları kesilenler, Türkiye''de öldürülen Kubilay''lar, Sivas''ta yakılan insanlar, "cihad" edebiyatı yapan islamcı siyasetçiler..Dünya haritasına bakıldığında, demokrasi fakiri olan ülkelerin başında islam ülkelerinin gelmesi..

İslam ve Demokrasi

İslam 1 milyara yakin insan tarafindan cesitli mezhep ve mizacta benimseniyor.O yüzden Dünyanin önemli dinlerinden oldugu gibi kurucusu Hz.muhammed sadece bir din önderi olarak degil fakat devlet kurucusu oldugu icin din ve siyaset islamdan her zaman önemli olmustur.Bu yüzden islam ve demokrasi arasindaki iliskisi günümüz Türkiyesinde ve tüm Islam aleminde yakici bir sorundur.Ancak bu konuda Trürkiyede son derece ciliz calismalar var.Bu calismalar da cogu polemik olup ciddiyetten uzaktir.Islami savunanlari cogu Islam allahin en son ve tek dinidir en demokrattir ,en adildir ,en cevreyi koruyucudur ,en kadinlara esitlik saglayicidir en bariscidir,en dürüsttür ve saire diyerek kendini savunmakta bu islam aleminde tartisma kültürünü artirmadigi gibi islami toplumlarin geri kalmasina da sebeb oluyor.cagimizdan 1400 yil evvel dogan Islam caginin cocugu olarak Caginin görüslerini yansitiyor.Islam ne esitligi ,ne demokrasiyi ne de insan haklarini savunuyordu.

Islamda insanlar esit kabul edilmedigi gibi esit firsat da kabul edilmez. Islamda kadin erkek esitligi yoktur.Kadinlar ikinci sinif insan olarak kabul edilir.Teoride bu böyle oldugu gibi Islam ülkelerinin pratiginde de böyledir.Demokrat bir toplumda Kadin erkek esitsizligi benimsenemez. Islam kadin erkek ayrimindan ötede islam hukukunda müslüman ve müslüman olmiyanlari da sadece ahirette degil bu dünyada da Esit kabul etmemektedir.Islam dünyayi hak dinin savunucusu ve üstün insan müslümanlar,tolere edilmesi gereken ehli kitap mensuplari(müslümanlik öncesi bölgede var olan ibrahimi dinler yahudilik hiristiyanlik ) putpersetler ve islamdan vazgecenler olarak dört kategoriye bölmekte.

İslamdan vazgeçenlerin katli vaciptir simdiye kadar hicbir ciddi islam alimi bu tezden vazgecmemistir.Her gizli veya acik müslümanligi terkedenin öldürülmemis olmasi bu hukmi yok oldugunu göstermez.Türkiye acisindan Aleviler bu kategoriye girdigi icin isin vahemeti bellidir,.Nitekim hicbir ciddi sünni islam temsilcisi türkiyede ne gecmis ne de günümüzdeki Alevi katliamlarindan kendini tenzih edip özür dilememistir.farkli düsünenlerin öldürülmesini savunan bir görüs demokrat olamaz.Salman rüstü ,aziz nesinle ilgili görüsler malum. Putperestler ise kafir telakki edilip islama davet edilir kabul etmezlerse katilleri vacip karilari helal mallari da müslümanlara dagitilir.,Islam ülkelerinde islamin putperest diye tarif ettigi animist din taraftarlarinin yokolusu da bunu gösteriyor.Bügün sudanda kanli bir diktatörlük bu hukuku kullanarak güney sudanda hiristiyan ve animist afrikalilari katletmekte ehli kitaba gelince bunlarin durumu en iyi ihtimalla varliklarina müsaade etme ancak bunlar devlet yöneticisi olamaz.ve ayrica fazladan vergi vermesi gerekir.Politik duruma göre daha fazla baski veya daha az baskiya maruz kalirlar.Ehli kitabtan kadinlari müslümanlar es olarak alabilir Müslüman bir kadin ehli kitabtan biriyle evlenirse ve erkek müslümanliga gecmezse her ikisinin de katli vaciptir.Simdiye kadar islam alimleri bu imtiyazlari reddetmemistire tersine liberal diye pazarlanan misirin mübarek yönetimi farkli islam yorumu yapan bir profesörün islamdan ciktigini ve dolayisiyla karisinin bos oldugunu iddia ederek polis marifetiyle tutuklamak istemis adamcagiz Hollandaya kacip canini zor kurtarmis..

Islamiyet köleligi reddetmemistir bu gün bile kölelerin alinip satildigi islam ülkeleri var sudan sieere leone vesaire savunmaktadir.Denebilirki hiristiyanlikta da benzeri görüsler vardir kadin erkek esitsizligi kölelik hiristiyan olmiyanlari öldürme ve saire ve saire bunlar da dogrudur ancak bugün hiristiyanlik alemi bunlari geride birakmis.Islamiyet ise bunlari savunmakla kalmayip bu esitsizlikleri uyguluyor. Islam toplumu tarihini ve hukukunu elestiri süzgecinden gecirmekmecburiyetindedir.El hal hüvel islam veya Erbakanin askerlerden korktugu icincözüm islamdir yerine cözüm milli görüstür demesi islam toplumlarina cözümaramiyoruz demektir.

Gelelim müslüman ülkelerin durumuna Türkiyeden basliyalim kürtlerle savassürüyor,alevi sünni sorunu cözülmemis enflasyon %100 devlet asker vesivillerden olusan bir katil cetesine dönüsmüs susurluk depremi budur.Cezayirde islam adina bebeleri yatirip koyun gibi bogazliyorlar ,iranda islam devrimi irani zayiflatmis 5 milyon kisi ülkesini terketmis halk daha az islamci olur umuduyla ehveni ser hatemiyi secmis.afganistanda islam devrimi savunucusu rabbani ,hikmetyar taliban ceteleriyle bogazlasiyor misir ,sudan irak pakistan ve saire ve saire bu durum görüp üzülmemek mümkün mü kabahati kendinde görmeyip kafirler ,müsrikler diye bagirmap ciddi olamaz.

http://www.turandursun.com/din_ve_demokrasi.htm

Russell
28-03-2005, 17:51
ARABIN ESKİ GELENEKLERİNDEN BAZILARINI
KENDİ YAŞAM GEREKSİNİMLERİNE UYDURMAK ÜZERE
KUR''AN ''A AYETLER KOYAR

Muhammed''in "Cahiliye" diye adlandırıp kötü göstermeye çalıştığı İslam öncesi dönemde Arapların olumlu ve ahlaki nitelikte pek çok gelenekleri vardı. Muhammed bunları Tanrı''dan vahiy indi diyerek kendi özel çıkarları doğrultusunda değiştirmekten geri kalmamıştır. Sadece bir iki örnekle yetinelim. "Cahiliyye" döneminde Araplar oğulluklarının eşleriyle evlenemezlerdi, çünkü bu haram sayılırdı. Muhammed bu güzel ve ahlakiliğe pek yatkın geleneği, kendi oğulluğu Zeyd''in eşi güzel Zeyneb ile evlenebilmek için ortadan kaldırmıştır. Yine bunun gibi eskiden süt akrabalık tesisi, emzik çağındaki çocuklar hakkında geçerli sayılırdı; Muhammed bunu da kendi kişisel gereksinimleri adına değiştirmiştir.

A) Eski Arap Geleneğinde Hiç Kimse, Oğulluğunun Eşiyle Evlenemezdi; Çünkü Oğulluğunun Eşi Ona Haram Sayılırdı. Böyle Olduğu Halde Muhammed, Kendi Oğulluğunun Eşi Zeyneb''le Evlenebilmek İçin Kur''an''a Ayetler Koyarak Bu Geleneği Değiştirir (K. 33, Ahzab Suresi, Ayet 36-53)

İslam öncesi Arap geleneklerine göre "oğulluk", oğul edinen kişinin "öz oğlu" sayılır, onun adını taşır, hukuken ona mirasçı olurdu. Bu nedenle oğul edinen kişi için oğulluğun eşiyle evlenmek ha-
ramdı. Ne var ki, Muhammed bu yasaya rağmen kendi oğulluğu Zeyd''in karısı Zeyneb''le evlenmiş ve bu evliliği Tanrı''dan geldiğini söylediği ayetlerle meşru kılmıştır. Konuyu daha önce birçok vesileyle ele almış olmakla beraber, burada, başka açıdan tekrar incelememiz gerekiyor. Şöyleki:

Zeyd bin Harise, İslam öncesi dönemde köle olarak satılığa çıkarılan ve 400 dirhem karşılığında Hatice tarafından satın alınan bir kimsedir. Hatice, bu kölesini Muhammed''e hibe eder. Söylendiğine göre Zeyd, Müslümanlığı ilk kabul edenlerden olduğu için, Muhammed onu azatlayarak kendisine oğul edinir ve halkın önünde:

"(Ey ahali!) Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur; bana varis olacak ben de ona varis olacağım"

şeklinde konuşur ve ona kendi adını verir. Böylece Zeyd, o zamana kadar kendi öz babasına izafeten Zeyd bin Harise (Harise''nin oğlu Zeyd) diye çağrılırken bu kez Zeyd İbn-i Muhammed (Muhammed''in oğlu Zeyd) adıyla çağrılır. Muhammed onu, azatlı cariyelerinden Ümmi Ey-menle ve daha sonra da halasının kızı olan Zeyneb b. Cahş ile evlendirir. Hatice''nin ölümünden ve Medine''ye hicretten bir hayli sonrasına gelinceye kadar (ki hicretin 5. yılına rastlar) Zeyd, hep Zeyd İbn-i Muhammed (yani "Muhammed''in oğlu") adını taşıyarak ve Zeyneb''in kocası olarak yaşayıp gider. Fakat günlerden bir gün, Muhammed, görüşmek maksadıyla Zeyd''in evine gittiğinde kapıyı Zeyneb açar; aceleye geldiği için üstüne pek bir şey örtemediğinden yarı çıplak vaziyettedir. Onu bu şekilde görmek Muhammed''in pek hoşuna gider.1 Kapıdan ay-

1 Kimi yorumculara göre Muhammed, eskiden beri, daha doğrusu Zeyneb''i çocukluğundan beri bilir olduğu için ona bu .şekilde aşık düşmemiştir, bkz. Elmalılı, age, c.V, s.3901. Bu tür iddiaların geçerli bir yönü yoktur, çünkü bir kere Muhammed, daha henüz Mekke''de bulunduğu dönemde halasının kızı olan Zeyneb''le evlenmek istemiş ve fakat isteği hoş karşılanmamıştı. Daha sonra Hatice ile evlenince muhtemelen Zeyneb''in çevresinde bulunmak düşüncesiyle onu Zeyd ile evlendirmişim Medine''ye hicretten sonra sık sık Zeyd''i ziyaret için evine giderdi. Ve işte bu gidişlerinden birinde yukarıda belirttiğimiz gibi Zeyneb''i yarı çıplak vaziyette görmekle gönlünde birtakım duygular uyanmış ve bu duygularını Zeyneb''in işiteceği bir şekilde dile getirmiştir. Nitekim İsn İshak, Taberi, Vakidi, vs. gibi kaynakalardan bunun böyle olduğunu anlamaktayız.

rılırken "Kalbleri değiştiren Tanrı kutludur" şeklinde bir şeyler mırıldanır.2 Söylediklerini Zeyneb duymuştur; duyduklarını o akşam kocası Zeyd''e anlatır. Bunun üzerine Zeyd derhal Muhammed''in yanına giderek Zeyneb''i boşayacağını söyler; Muhammed kendisine neden dolayı Zeyneb''i boşamak istediğini, ondan şüpheye düşüp düşmediğini sorar ve "eşini boşama" der. Derken de bilir ki, Zeyd artık Zeyneb ile bir arada yaşamak istemeyecektir. Nitekim öyle olur ve Zeyd karısını boşar. Böylece Muhammed için Zeyneb''le evlenme fırsatı doğmuş olur. Ne var ki, bunu yapabilmek için birtakım engelleri ortadan kaldırmak gerekmektedir. Bu engellerin başında, oğullukların eşleriyle evlenmeyi haram kılan Arap geleneği vardır. Bu geleneği değiştirmedikçe Zeyneb''i haremine katması mümkün değildir. Diğer bir engel de halkın böyle bir olay nedeniyle kendisi hakkında kötü şeyler düşünmesi ve söylemesidir. Nitekim durumun anlaşılması üzerine etrafta: "Muhammed bir peygamber gibi hareket etmedi, şehvetinin itişine yenildi" şeklinde konuşmalar başlamıştır. Kuşkusuz ki, bütün bu engelleri gidermenin Muhammed için kolay bir yolu vardı ki, o da her şeyin Tanrı tarafından düzenlendiğini ve Tanrı''nın iradesi gereğince oluştuğunu söylemek ve bu doğrultuda Tanrı''dan vahiy indiğini bildirmekti. Her şeyden önce Zeyd''in yuvasını yıkanın kendisi olmadığı kanısını yaratmak ister. Bu maksatla Kur''an''a şu ayetleri koyar:

"Ey Muhammed! Allah''ın nimet verdiği senin de nimetlendir-diğin kimseye (Zeyd''e) ''Eşini bırakma, Allah''tan sakın'' diyor, Allah''ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekmiyordun. Oysa Allah''tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 37.)

Görülüyor ki, Zeyd gelip Muhammed''e: "(Ey Muhammed) eşimi boşamak istiyorum" diyor. Bunun üzerine Muhammed ona: "(Zeyneb) hakkında bir şüpheye mi düştün?" diye soruyor ve buna karşı-

2 Vakidi''ye ulaşan senede dayalı rivayet için bkz. Taberi, age, 1966, c.II, .461-2; aynca bkz. İlhan Arsel, Şeriat ve Kadın.


lık Zeyd: "Hiç bir hususta ondan şüphelenmedim, ondan hayırdan başka bir şey görmedim" diye yanıt veriyor. Bu yanıta karşılık olarak da Muhammed Zeyd''e "Eşini hoş tut" tavsiyesinde bulunuyor.3 Buna rağmen Zeyd Zeyneb''i boşuyor ve Muhammed Zeyneb''le evleniyor. Başka bir deyimle bütün bunlar Tanrı''nın kurduğu plan gereğince oluşmuş oluyor. Böyle olunca da ortada Muhammed''e yüklenebilecek bir suç kalmıyor! Öte yandan yukarıdaki ayetle, bir de Tanrı''nın:

"Ey Muhammed! Allah''ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun, insanlardan çekiniyordun. Oysa Allah''tan çekinmen daha uygundu..."

diye konuştuğu yazılı. Yani güya Tanrı, Muhammed''in Zeyneb''le evlenmesine önceden karar vermiş ve Muhammed''i bundan haberdar etmiştir. Fakat Muhammed insanlardan çekindiği için, bu haberi kendi içinde saklamıştır!4

Ve işte Kur''an''a yukarıdaki ayetleri koymak suretiyle Muhammed, Zeyd''in Zeyneb''le olan evliliğinin sona ermesinde kendisinin herhangi bir sorumluluğu olmadığı kanısını yaratmış olmaktaydı. Zeyneb''le evliliğinin Tann tarafından "helal" kılındığını, yani Zeyneb''i nikahına almakla hiçbir günah işlemediğini anlatmak üzere Kur''an''a ayrıca şunu ekler:

"Allah''ın, kendisine helal kıldığı şeyde Peygamber''e herhangi bir vebal yoktur. Önce gelip geçenler arasında Allah''ın adeti böyle idi. Allah''ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 38 ).

Fakat bir de bu olay dolayısıyla halk arasında dolaşan sözleri, örneğin: "Hiç oğulluğun karısı ile evlenilir mi?" şeklindeki söylentileri etkisiz kılmak gerekirdi. Bunu sağlamak maksadıyla kendisinin sade-

3 Bu konuda bkz. Taberi, age, 1966, c.II, s.463 vd.
4 Nitekim Taberi''nin Aliyy İbni Huseyn''den rivayetine göre Muhammed, Tanrı''nın kendisine Zeyneb''le evleneceği haberini verdiğini söylemiştir. Bkz. Elmalılı H. Yazır, age, c.V, s.3902.


ce Tanrı emrine uymuş olduğunu ve Tanrı''dan başkasından korkmadığını ve Tanrı''dan gayrı hiç kimseye hesap vermekle sorumlu bulunmadığını, yine Tanrı''dan geldiğini söylediği şu ayetle bildirir:

"O Peygamberler ki, Allah''ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah''tan korkarlar ve O''ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter" (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 39).

Görülüyor ki, Muhammed bu ayetleri koymak suretiyle kendisini bu olayda temize çıkarmak, günahsızınış gibi tanıtmak istemiştir. Zira Kur''an''a koyduğu ayetlerden anlaşılacağı gibi, Zeyneb''e aşık düşmesine sebep olan güya Tanrı''dır. Öte yandan Zeyd''in yuvasını yıkmamak için ona "Eşini boşama, hoş tut" dediği halde, Tanrı işe karışmış ve Zeyd''in Zeyneb''i boşamasını ve Zeyneb''in Muhammed''le evlenmesini sağlamıştır. Halktan kişilerin: "Neden dolayı Tann böyle yapmıştır?" şeklindeki konuşmalarını karşılamak için Kur''an''a bir de şunu eklemiştir:

"...Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde (Zeyneb''i) seninle evlendirdik ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda müminlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah buyruğu yerine gelecektir..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 37.)

Yani Muhammed''in söylemesine göre Tanrı, oğullukların eşleriyle evlenmelerini haram sayan Arap geleneğinin kötü bir şey olduğunu düşünmüş ve bu geleneği ortadan kaldırmak istemiştir. Kaldırdığım belli etmek için Muhammed''i, kendi oğulluğu Zeyd''in eşiyle evlendirmiş, böylece bütün Müslümanlara bu şekilde davranmanın "helal" olduğunu bildirmiştir.

Fakat Muhammed bununla da yetinmez; bir de ister ki, Tanrı bu eski Arap geleneğinin kötü bir şey olduğunu ortaya vursun. Bu maksatla şu ayeti koyar:

"Allah... evladlıklarmızı... oğullarınız gibi tutmanızı meşru kılmamıştır. Bunlar^izin dillerinize doladığınız boş sözlerdir. Allah gerçeği söylemektedir; doğru yola O eriştirir. Evladlıkları babalarına nispet edin, bu Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 4.)

Böylece artık .oğulluklar "gerçek oğul" durumunda tutulmayacaklar, örneğin kendilerini oğul edinenlerin adını taşıyamayacaklardır. Böyle olunca da hiç kimse: "Muhammed oğlunun karısı ile evlendi" diye ileri geri konuşamayacaktır.

Bütün bu hususları açıklığa kavuşturmak "maksadıyla Muhammed, her ne kadar yıllar önce: "(Ey ahali!) Şahid olun, Zeyd benim oğlumdur, bana varis olacak ben de ona varis olacağım" demiş olmakla beraber, şimdi Zeyneb''le evlendikten sonra fikir değişirir ve Zeyd''in babası olmadığım belirtmek üzere Kur''an''a şu ayeti koyar:

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değil(dir). Fakat o, Allah''ın Resul''ü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir" (Ahzab Suresi, ayet 40).

Bu hususu biraz daha açıklığa kavuşturmak için oğullukların kendi babalarına göre çağrılmaları gerektiğine dair ayrıca şu ayeti koyar:

"Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin..." (K. 33, Ahzab Suresi, ayet 5.)

Görülüyor ki, Muhammed''in söylemesine göre Tanrı, oğullukların, kendi öz babalarına nispetle çağrılmalarım emretmektedir. Pek güzel ama bunu yapmak için neden Tanrı on beş yıl beklesin ve il-
le de Muhammed''in Zeyneb''i yarı çıplak vaziyette görüp aşık olmasını istesin? Neden dolayı bu işi daha önce yapmasın? Başka bir deyimle neden Zeyd''in on beş yıla yakın bir süre boyunca kendi öz babasına nispetle değil de Muhammed''e nispetle (yani "Zeyd İbn-i Muhammed" olarak) çağrılmasına gerek görsün? Söylemeye gerek yoktur ki, bunları gerekli gören Tanrı değil fakat Muhammed''in kendisidir.

Fakat her ne olursa olsun Muhammed, yukarıdaki ayetleri koyduktan sonra Zeyd''in adını değiştirir: Yıllar boyu Zeyd''i "Zeyd İbn-i Muhammed" (yani "Muhammed''in oğlu Zeyd") şeklinde çağırtırken, o andan itibaren "Zeyd İbn-i Harise" diye çağırtır, çünkü yukarıda dediğimiz gibi, Zeyd''in öz babası Harise adında biridir.

***

Görüldüğü gibi Muhammed, Zeyd''in karısı Zeyneb''le evlenebilmek için, oğullukların eşleriyle evlenme yasağını içeren eski Arap geleneğini kökünden geçersiz kılmıştır. Oysa bu eski Arap geleneği "kötü" bir gelenek değil, aksine çok ahlaki nitelikte bir gelenekti. Bir insanın, kendisine "evlad" (oğul) edindiği ve adını verdiği bir kimsenin karısına aşık olmasının ve yuvasını yıkıp onun boşadığı kadınla evlenmesinin "uygun" bir davranış olacağını savunmak, kuşkusuz ki güçtür. Şu hale göre Tanrı''nın, akılcı ahlak anlayışına yatkın bir geleneği kaldırıp, buna ters düşen bir başka geleneği koymak isteyebileceğini düşünmek de güçtür. Pek doğaldır ki, akılcı düşünce insanları böyle bir güçlük karşısında kendilerini: "Bütün bu yukarıdaki ayetleri Muhammed, sırf kendi çıkarları uğruna Kur''an''a koymuş değil midir?" şeklindeki bir soru ile karşı karşıya bulacaklardır!

***

Şimdi tekrar, biraz önce sormuş olduğumuz bir soruya dönelim: "Eğer oğullukların kanlarıyla evlenmek kötü bir şeyse, neden acaba Tanrı, kötü olduğunu bildiği bir geleneği kaldırmak için 15 yıl
beklesin?" Gerçekten de Muhammed''in Zeyneb''le evlenmesi olayı hicretin 5. yılına rastlar. Şu durumda Tanrı, Araplara "peygamber" gönderdiği tarihten on beş yıl sonrasına gelinceye kadar, oğul edinenlerin kendi oğulluklarının eşleriyle evlenmelerini haram sayan Arap geleneğini değiştirmeyi düşünmemiş olmaktadır. On beş yıl boyunca "oğul edinen" ile "oğul edinilen" arasında "baba-oğul" ilişkisinin sürmesini uygun bulmuşken, Muhammed''in Zeyneb''e aşık olduğunu gördüğü zaman mı bu ilişkileri değiştirmeyi düşünmüştür? Hiç "Yüce" olduğu kabul edilen bir Tanrı böyle bir şey yapar mı?

Görülüyor ki, olaya hangi açıdan bakarsak bakalım varacağımız sonuç şudur ki, yukarıda söz konusu olan ayetler, sırf Muhammed''in günlük yaşamının gereksinimleri ve onun kendi sözleri olarak Kur''an''a alınmıştır.

B) "Süt" Akrabalığı İlişkileri Konusundaki Eski Arap Gelenekleri, "Takiyye" Yoluyla Muhammed''in Yaşam Gereksinimleri Doğrultusunda Ayarlanıyor (K. 4, Nisa Suresi, Ayet 23)

İslam öncesi Arap gelenekleri arasında süt akrabalarıyla ilgili olanları vardı ki, "sebep cihetiyle nikahı haram" sayılırlardı. Bunlardan bazılarını Muhammed, İslamı kural şekline sokup sürdürmüş, bazılarını da "takiye yolu" ile değişik bir uygulamaya dönüştürmüştür. Çünkü böyle yapmayı kişisel çıkarları bakımından yararlı görmüştür. Örneğin İslam öncesi dönemlerde Araplar sütanala-rı''m, sütnineleri''ni (ki süt emziren kadınların yukarı doğru yükselen analarıdır) ve süthemşireleri''ni (ki süt ananın emzirdiği kız kardeşlerdir) "sebep cihe tiyle nikahı haram olanlar" sınıfından sayarlardı.5 Ve işte Muhammed, bu gelenek doğrultusuda olmak üzere Kur''an''a (Nisa Suresi''ne) şu ayeti koymuştur:

5 "Süt analar: Esna-yı radada süt emziren kadınlar ve hu süt anaların -yukarı doğru yükselen- analarıdır ki, hil''umum süt ninelerdir...", bkz. Sahih-i..., c.XI, s.275-277.


"... Sizi emziren analarınız, sütbacılannız... size haram kılındı..." (K. 4, Nisa Suresi, ayet 23.)

Yine bunun gibi, aralarında "süt ilişkisi" bulunan kişileri, İslami kural olarak yerleştirmiş bulunduğu yasaklar ve haramlar sistemine bağlamıştır. Örneğin kadınları, yabancı erkeklerle bir arada bulunmaktan yasaklarken, "süt akraba" sayılan erkekleri bu yasak dışında tutmuştur. Örneğin bir gün Ayşe''nin odasına geldiğinde orada bir erkeğin oturmakta olduğunu görür; hoşlanmadığını açığa vuracak şekilde davranınca Ayşe kendisine: "Bu benim sütkardeşimdir" der. Buna karşı Muhammed:

"Sütkardeşinizin kim olduğuna iyi dikkat ediniz, rada''a ancak mecaadandır"

diye yanıt verir. Arapçada "rada" (ya da "reda") sözcüğü "süt em-me" ve "mecaa" sözcüğü "açlık" anlamına geldiği için yukarıdaki sözleriyle anlatmak istediği şey şudur:

"Kendisiyle hürmet sabit olan rada, yalnız açlığını sütle telafi edebilen emzik çağındaki nevzad (çocuk) hakkında muteberdir. "6

Diğer bir deyimle "neşv''ü nemasını" ve "bedeni teşekkülünü" (yani "fiziki gelişmesini, büyümesini") sütle temin eden çocuk ile "süt veren kadın" arasında "sütanalık" ve "sütevlatlık" ilişkisi kurulmuş olur. Yani "rada" (yani "süt emme") müddeti içinde bulunan bir kadının sütünü emen ve böylece açlığını gideren çocuk "süt çocuğu" durumundadır velev ki, bir kere emmek söz konusu olmuş olsun.

Yine aynı şekilde "süt emme" süresi içinde bulunan bir kadından çocuk olarak süt emmiş olanlar arasında sütkardeşliği teessüs etmiş olur ve dolayısıyla bu gibi kişiler arasında nikah haram sayılır. Muhammed''in getirdiği hükmü tekrar okuyalım:

6 Ayşe''nin rivayet ettiği bu hadis için bkz. Sahih-i..., c.XI, s.273, Hadis No: 1799.


"Vaktiyle sizi emzirmis olan sütanalarınız (in nikahı) da (kendi analarınız gibi) haram kılınmıştır. "7

Ne var ki, Muhammed "süt akrabalığı" konusunda koyduğu bu kuralları da, Zeyneb''le evlenmesinden sonra, yiıie kendi günlük çıkarlarına uydurmaktan geri kalmamıştır. Ebu Huzeyfe''nin oğulluğu olan Salim''le ilgili bir olay bunu kanıtlayan örneklerden biridir ve şöyledir:

Ashab''dan Ebu Huzeyfe''nin Sübeyte ve Sehle adında iki karısı vardır. Bu karılarından Sübeyte, bir gün Salim (İbn-i Ma''kıl) adında Fars''tan gelme birini köle edinir ve az sonra bunu kocasına hediye eder. Ebu Huzeyfe de, köle olarak kendisine hediye edilen Salim''i azat edip "oğul" edinir ve kendi adına nispetle onu Salim İbn-i Huzeyfe (Huzeyfe''nin oğlu Salim) diye çağırır. Böylece Salim, aynı zamanda Huzeyfe''nin karılarının "oğulluğu" durumuna girmiş olur. Bu nedenle, birtakım medeni ve sosyal haklara sahip sayılır; örneğin Huzeyfe''nin mirasçısı durumuna girer. Aynı zamanda evin öz oğlu sayıldığı için Huzeyfe''nin evine ve kadınlarının yanına serbestçe girip çıkmaya başlar. Huzeyfe, kendisine oğulluk edindiği Salim''i o derece sever ki, daha sonra onu Velid İbn-i Utbe İbn-i Ra-bia adındaki kendi kardeşinin kızı Hind''i ile evlendirir.8

Fakat ne var ki, günün birinde Muhammed biraz yukarıda belirttiğimiz gibi, Zeyneb olayı vesilesiyle oğullukların gerçek anlamda "oğul" sayılmayacaklarına dair Kur''an''a ayet (Ahzab Suresi, ayet 4 ) koyunca iş değişir; şu bakımdan ki, "oğul" edinmiş olanlar, oğulluklarını "öz oğul" olarak kabul etmeme durumunda kalırlar. Başka bir deyimle Salim üzerinde ne Ebu Huzeyfe''nin babalığı ve ne de Sübeyte ile Sehle''nin "analığı" kalır. Bu nedenle Huzeyfe ve karıları ile Salim arasındaki ilişkiler çıkmaza girer. Çünkü bir kere Huzeyfe ve iki karısı uzun yıllar boyunca öz evlat gibi kabul ettikleri ve sevdikleri Salim''e son derece düşkün ve bağlıdırlar. Onu kendi

7Sahih-i..., c.XI. s.273; ayrıca bkz. Elmalılı H. Yazır, açe, c.ü. s. 1323.
8 Sahih-i..., c.Xl, s.259.


öz evlatları olarak görmek ve hukuki ve sosyal haklardan yararlandırmak (örneğin mirasçı kılmak) arzusundadırlar. Öte yandan Salim, evin çocuğu gibidir ve Ebu Huzeyfe''nin kadınlarının yanına serbestçe girip çıkmaktadır. Oysa ki, "evladlık" (oğulluk) sıfatını yitirince bütün bu haklardan yoksun kalacaktır. Ne mirasçı olabilecektir, ne Ebu Huzeyfe''nin evine adımını atabilecektir ve ne de Şubeyle ile Sehle''nin yanlarına girip çıkabilecektir. Bu nedenle Ebu Huzeyfe ve kanlan son derece üzgündürler. Buna bir çözüm bulmak umudu ile Sehle, bir gün Muhammed''in yanına çıkar ve üzüntüsünü belirtir; şöyle der:

"(Bu koyduğun ayetle) Salim evladlıktan çıkıyor. Halbuki o, erlik çağında olduğu halde biz kadınların yanma girip çıkıyor(du). Öyle sanıyorum ki, Ebu Huzeyfe de bundan müteessirdir. "9

Bunu söyledikten sonra şunu ekler ki, kocası Huzeyfe de durumdan şikayetçi ve üzüntü içerisindedir. Muhammed Sehle''nin sözlerini dinlerken, Huzeyfe''yi bu yüzden huzursuz kıldığı için telaşlanır. Çünkü Huzeyfe kendisine çok yararlı bir kimsedir. Onu hoşnut kılıcı bir çözüm bulmakta yarar olacağını hesaplar ve Seh-le''ye, şu yanıtı verir:

"Salim''i emzir, sen de ona sütana olup haram olursun; zevcin Ebu Huzeyfe''de de bir endişe kalmaz."10
Ne var ki, Salim yıllarca önce emzik çağından çıkmış, yaşını başını almış bir kimsedir; öyle emzirilecek gibi değildir. Bu nedenle Sehle sorar:

"Ya Resulallah, koca adamı ben nasıl emziririm?"
Bu soruya Muhammed şu yanıtı yapıştırır:

"Salimin koca bir adam olduğunu ben de biliyorum."

9 Sahih-i..., c.Xl, s.258-261, Hadis No: 1791.
10 Sahih-i..., c.XI, s.261-2.


Anlatmak istediği şey "Ne yaparsan yap, onu emzirmiş gibi görün" gibi bir yoldur. Oysa daha önce koymuş olduğu hükme göre, ancak "süt emme" (rada) müddeti içinde bulunan bir kadının sütünü emen ve böylece açlığını gideren çocuklar "süt çocuğu" durumundadırlar velev ki, bir kere süt emmiş olsunlar. Oysa Salim''in "süt emme" zamanı çoktan geçmiştir. Başka bir deyimle Muhammed, çözüm yolu olarak "takiyye"yi seçmiş ve Sehle''yi bu yoldan iş görmeye sürüklemiştir.'''' Ve işte Muhammed''in tavsiyesine uyularak Sehle''nin sütü bir çanağa sağılır, sonra Salim bu sütü içer. Böylece sütü emerken Sehle ile temas etmemiş olur.12 Sehle''nin sütünü emmekle "sütakraba" durumuna girmiş olur.

Görülüyor ki, Muhammed sırf Ebu Huzeyfe''yi darıltmamak, yani kendi kişisel çıkarlarını tehlikeye sokmamak için sütanalık konusunda koyduğu kuralı "takiyye" usulleriyle esnekleştirmiştir. Zira, biraz yukarıda işaret ettiğimiz gibi sütanalığının koşullarını belirtirken ancak emzik çağındaki çocuğun emzirilmesi koşulunu öngördüğü halde, Salim olayında, yaşını başını almış bir adamın çanak içine sağılan sütü içmesini, "oğulluk" durumunun devamı için yeterli saymıştır.

11 "Takıye" uygulmasmı sağlamak maksadıyla Muhammed''in Kur''an''a, koyduğu ayetler konusunda bkz. Kur''an''ın Eleştirisi l, s. 195 vd.
12 Sahih-i..., c.XI, s.262.

Prof.İlhan Arsel-Kuran Eleştirisi

dmxads
28-03-2005, 20:46
Kur''ân''daki çesitli anlamli âyet''lerin yorumunun ancak Tanri tarafindan bilindigini öngören âyet''lerin yarattigi çeliskiler (K. Al-i Imrân Sûresi, âyet: 7).





Sik sik belirttigimiz gibi Islâmci''lar, Kur''an''da çeliski oldugunu öne sürenleri bilgisizlikle, fitnecilikle, kötü niyetle ve dinsizlikle suçlarlar, ve Kur''ân''daki çelismeleri göz ardi etmeye çalisirlar. Ve yukarda belirttigimiz hususlardan gayri bir de âyet''ler arasinda çesitli anlamlara gelenler oldugunu, ve bunlarin herkes tarafindan anlasilamayacagini, hattâ bazilarinin Tanri tarafindan özellikle anlasilmasin için gönderildigini ve bunlarin yorumunu sadece Tanri''nin bildigini söylerler. Dayanak''lari yine Kur''ân''dir; çünkü Kur''ân''da su var :"(Kur''ân''da) Kitab''in temeli olan kesin anlamli âyetler vardir; digerleri de çesitli anlamlidirlar. Kalblerinde egrilik olan kimseler, fitne çikarmak, kendilerine göre yorumlamak için onlarin çesitli anlamli olanlarina uyarlar. Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir" (K. 3 Imrân 7). Dikkat edilecek olursa, Kur''an''da çeliski yokmus ve olamazmis, sadece çesitli anlamlara gelen hükümler bulundugu kanisini yaratmak için kullanilan bu âyet, bizzat kendi içerisinde çeliskilidir; hem Kur''ân''daki “anlasilmazliklari” gidermek için yol gösteriyormus gibidir, ve hem de “anlasilmazliklar” yaratmaktadir. Su bakimdan ki Kur''ân''i “apaçik” ve “anlasilsin” diye gönderdigini söyliyen Tanri, Kur''ân''daki âyet''ler içerisinde herkes tarafindan anlasilir (“kesin”) olanlar yaninda “çesitli” anlamlara gelenler oldugunu, ve çesitli anlamlara gelen âyet''lerin yorumunun kendisinden baska hiç kimse tarafindan bilinemeyecegini söylemek sûretiyle yeni çeliskilere vesile yaratmis olmaktadir! Simdi geliniz bu çeliskilerin ve anlasilmazliklarin nedenlerini arastiralim:




Daha önce de degindigimiz gibi Muhammed, ilk baslarda Kur''ân''in, daha önce kendilerine kitap verilmemis bir ümmet olan Arap''lara gönderildigini, ve Araplar tarafindan kolaylikla okunup anlasilabilmesi için, Arapça olarak, ve “apaçik” nitelikte indirildigin, okunmasinin dahi Arab kavimlerinin çesitli lehçe''leriyle (yedi lehçe''de) ayarlandigini söylemistir. Bu maksatla koydugu âyet''ler arasinda:"Apaçik Kitab''a and olsun ki akledesiniz diye Kur''an''i Arabça okunan bir kitab kilmisizdir" (K. 43 Zuhruf 2-3), ya da: "Ey Muhammed! Apaçik arab diliyle uyaranlardan olman için onu Cebrail senin kalbine indirmistir" (K. 26 Suara 195) seklinde olanlari vardir. Ayrica Zümer Sûresi''ne sunu eklemistir:"O egriligi olmayan Arabca bir Kur''ân''dir..." (K. 39 Zümer 29) Öte yandan Kur''ân âyet''lerinin kesin ve apaçik kilindigini belirtmek üzere Hûd sûresi''ne: "Bu Kitab... Allah tarafindan... âyetleri kesin kilinmis, sonra da uzun uzadiya açiklanmis bir kitabdir..." (K. 11 Hûd, 1-3) seklinde âyet''ler de koymustur. Bununla beraber, çesitli zamanlarda ve çesitli olaylar vesilesiyle Kur''ân''a koydugu âyet''ler arasinda çeliskiler belirdikçe, ve bunlari fark ettikçe, bir kisim âyet''lerin “kesin”, ve bir kisim âyet''lerin “mütesabih” (süpheli) nitelikte bulundugunu söylemistir. Ancak ne var ki, biraz yukarda degindigimiz gibi, “mütesabih” âyet''ler içerisinde hiç kimselerin anlayamayacagi nitelikte olanlari çoktur. Ve iste bu âyet''lerin varligini geçerli kilabilmek için Kur''ân''a, biraz önce belirttigimiz âyet''i koymustur: "(Kur''ân''da) Kitab''in temeli olan kesin anlamli âyetler vardir; digerleri de çesitli anlamlidirlar. Kalblerinde egrilik olan kimseler, fitne çikarmak, kendilerine göre yorumlamak için onlarin çesitli anlamli olanlarina uyarlar. Oysa onlarin yorumunu ancak Allah bilir" (K. 3 Imrân 7). Görülüyor ki Tanri, Muhammed''in söylemesine göre, hiç kimselerin anlayamayacagi, hattâ yorumlansa bile anlamayacagi âyet''ler indirmistir; ve bu âyet''lerin yorumunu sadece kendisi bilmektedir! Pek güzel ama Tanri, bir yandan Kur''ân''in anlasilmasini isterken, diger yandan neden sadece kendisinin anlayabilecegi nitelikte âyet''ler koysun? Sadece kendisi anlayabilecek idiyse, âyet koymanin anlami nedir? Ve iste böyle bir soru sorulmasin diye Muhammed, âyetlerin, mü''minler tarafindan gözü kapali sekilde benimsenmesini ve su sekilde duâ edilmesini emretmistir: "Ona inandik, hepsi Rabbimizin katindandir (deyin)"" (K. 3 Imrân Sûresi, âyet: 7). Bunu yapanlarin “akil''li” kimseler olduklarini bildirmis ve Kur''ân''a sunu eklemistir: "Bunu ancak akil sahipleri düsünebilirler" (K. 3 Imrân 7). Bununla anlatmak istemistir ki, Kur''ân''in “anlasilamayan” ya da “çeliskili” görünen hükümlerini gözü kapali sekilde benimsemek, ve bunlara inanmak, “akil sahibi” kimselerden beklenen bir seydir. Oysa unutmayalim ki “akil”, “anlasilamayan” seylerin karsisina “soru” yolu ile çikan bir öge''dir; fakat ne var ki kur''ân''daki Tanri, soru sorulmasini da yasaklamistir.

İlhan Arsel Kuran Eleştirisi

dmxads
28-03-2005, 20:47
X) Muhammed''in Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara (Kitabli''lara) karsi izledigi siyâset''deki degisikliklerden dogma çeliskiler:




Çeliskili hükümlerin Kur''ân''da yer almasinin nedenlerinden biri de, Muhammed''in "Ehl-i Kitab"a (yâni Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara) karsi izledigi günlük siyâsetindeki degisikliklerdir. Bakiniz nasil:




Biraz önce degindigimiz gibi Muhammed, ilk baslarda her ümmete, kendi içinden peygamberler, kendi dil''lerinden Kitap''lar gönderildigini söylemis, Allah''a ve ahiret gününe inanan Yahudi''lerin, Hiristiyan''larin ve Sâbi''lerin mükafatlandirilacaklarini, onlar için artik korku ve üzüntü bulunmadigini belirtmis, ve bu maksatla Kur''ana su tür âyet''ler yerlestirmistir: "...Yahûdi olanlar, Hiristiyanlar ve Sâbiler''den Allah''a ve ahiret gününe inanip yararli is yapanlarin ecirleri Râblerinin katindadir. Onlar için artik korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir..." (K. 2 Bakara 62; ayrica bkz. 5 Mâide 69). Dikkat edilecegi gibi âyet''de “Allah''a” ve “ahiret gününe” inanan Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin, tipki Müslüman''lar gibi, Tanri tarafindan mukâfatlandililacaklari bildirilmekte.




Yine bunun gibi onlarin, kendilerine verilen Kitap''larla (yâni Yahudi''lerin “Tevrat” ile, Hiristiyan''larin “Incil” ile is görmelerinin emredildigini eklemistir. Nitekim kendisine soru soran, ve belli sorunlara çözüm bulmasini isteyen Yahudi''lere, Tevrat hükümlerine uymalarina söyler ve Tanri''dan geldigini bildirdigi su vahyi okurdu: “(Ey Muhammed!) Allah''in hükmünün bulundugu Tevrat yanlarinda iken, ne yüzle seni hakem tayin ediyorlar da sonra bundan yüz ceviriyorlar? Dogrusu biz yol gösterici ve nurlandirici olarak Tevrat''i indirdik...Yahudi olanlar onunla hükmederlerdi... (K. Mâide sûresi, âyet: 43-45). Bunu derken Tevrat''in, tipki Kur''ân gibi, dogru yolu gösteren bir kitap oldugunu ve bu iki kitap''tan daha “hidâyetkâr”, daha dogru yol gösteren bir Kitap bulunmadigini1 anlatmak maksadiyle su âyet''i Koyar: “Ey Muhammed!) De ki: Eger dogru sözlü iseniz, Allah katindan bu ikisinden (Tevrat ve Kur''ân''dan) daha dogru bir Kitap getirin de ben ona uyayim-''...” (K. 28 Kasas sûresi, âyet, 49)




Ayni seyi Hiristiyan''lara da yapar, ve Incil''e uymalarini salik verirdi. Bu maksatla Kur''ân''a koydugu âyet''lerden biri söyle: “...Tevrat''i dogrulayan Incil''i, sakinanlara ögüt ve yol gösterici olarak indirdik. Incil sâhipleri, Allah''in onda indirdikleriyle hükmetsinler... (Incil ile hükmetmeyenler) iste onlar fâsik olanlardir...” (K. Mâide sûresi, âyet 46-47).




Öte yandan her iki ümmet''e, yâni Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara sik sik sunu tekrarlardi ki Tanri onlardan, kendilerin verilen kitap''lara (Tevrat''a, Incil''e) uymalarini beklemektedir. Bu konuda Kur''ân''a koydugu âyet''lerden biri söyle: “...Ey Kitap ehl-i, Tevrat''i ve Incil''i ve Rabbinizden size indirlenleri geregince uygulamadikça bir temeliniz olamaz...” (K.Mâide, 68).




Fakat yavas yavas güçlendikten sonra, kendisini Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara “peygamber” olarak kabul ettirmege ve onlari Islâm yapmaga ve çalisir, ve bu isi basarmak için çesitli usullere basvurur. Bu usuller arasinda, Kible''yi onlarin kiblesi olan Kudüs yönüne çevirmek, ya da Yahudi''lerin yasam tarzini izlemek, örnegin saçlarini Yahudiler gibi taramak vs... gibi ödün (taviz) verici davranislardan tutunuzda, onlari kâfirlikle suçlayip korkutma siyasetine varincaya kadar her sey vardir. Daha önce onlara, Tanri''nin kendilerine verdigi Kitap''lara (Tevrat''a, Incil''e) uymalarini söylerken simdi bambaska bir agiz takinir, ve Tevrat''in ve Incil''in onlar tarafindan “tahrif” edildigini, degistirildigini ve bu nedenle Kur''ân''a uymalari gerektigini söyler. Örnegin Tanri''nin daha önce Yahudi''lere verdigi kitab''in onlar tarafindan degistirildigini anlatmak için Kur''ân''a sunu koyar: “Din konusunda onlara açik delillere verdik. Ancak onlar kendilerine ilim geldikten sonra aralarindaki cekememezlik yuzünden ayriliga düstüler...” (K. Câsiye sûresi, âyet 17). Yahudilerin Kur''ân''a uymalari için söyle der: “Dogrusu bu Kur''ân, Israilogullarina, hakkinda ihtilaf ettikleri seylerin pek çogunu anlatnaktadir” (K. Neml sûresi, âyet 76). Böylece daha önce koymus oldugu âyet''lerle çeliski yaratmis olur2.




Öte yandan Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari kazanamayacagini, muslüman yapamayacagini anlayinca, basarisiz kalmis görünmemek için, sorumlulugu Tanri''ya yüklemek istemistir. Ve bu sefer, onlarin müslüman olmamalari nedenini Tanri''nin onlari fitneye düsürmüs olmasinda aramistir. Tanri tarafindan "fitneye" düsürüldükleri için Yahudi''lerin kendisini peygamber olarak kabul etmediklerini belirtmek üzere Kur''ân''a âyet''ler koymustur. Bunlardan biri söyle: "Ey Peygamber!.... Yahûdilerden... sana gelmeyen(ler)... inkâra kosanlar seni üzmesin... Allah''in fitneye düsmesini diledigi kimse için Allah''a karsi senin elinden bir sey gelmez. Iste onlar Allah''in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyâda rezillik onlaradir..." (K. 5 Mâide 41)




Görülüyor ki yukardaki âyet''leri koyarken üç yönlü bir çelismeye yer vermis olmaktadir. Su bakimdan ki, bir kere daha önce Yahûdileri kazanmak için onlari "Rablerinin katinda" imis gibi gösterirken, simdi kazanamayacagini anlayinca, birden bire "fitneye düsmüs" kimseler" olarak tanimlayivermistir. Fakat bunu yaparken, onlarin müslümanligi kabul etmeyislerinin, Tanri''dan gelme oldugunu söylemis, ve onlari: “Allah''in kalblerini aritmak istemedigi kimselerdir. Dünyâda rezillik onlaradir...” seklinde göstermistir. Yâni Yahudileri fitneye düsürenin Tanri oldugunu bildirmis ve üstelik de Tanri''yi, fitneye düsürdügü kisileri cezalandirir duruma sokmustur. Böylece Tanri''yi, hem Yahudi''lerin kalplerini aritmayan, ve hem de onlari “rezillik”le suçlayan bir durumda kilmistir.




Yine bunun gibi, önceleri Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari, Tanri''nin kendilerine verdigi kitaplari (Tevrat''i ve Incil''i) tahrif etmekle sorumlu tutup korkutmak sûretiyle Islâm''a sokmaga çalisirken ve örnegin Kur''ân''a, biraz yukarda belirttigimiz hükümler yaninda, bir de ayrica: "Kur''ân''i islerine geldigi gibi bölerek benimseyenlere de, Yahûdi ve Hiristiyanlara da Kitab indirmistik.... hepsini yaptiklarindan sorumlu tutacagiz" (K. 15 Hicr 93) seklinde âyet''ler koyarken, onlari Islâm yapamayacagini anlayinca, bu söyledikleriyle çeliskiye düsercesine, Tanri''nin onlari dogru yola sokmadigini, Islâm yapmadigini söyleyip Kur''ân''in su tür âyet''lerine sarilmistir: “Yolun dogrusu Allah''indir. Yolun egrisi de vardir. Allah dileseydi hepinizi dogru yola iletirdi” (K. Nahl 9); "Allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini Islâmiyet''e açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar" (K. 6 En''âm 125). Daha baska bir deyimle, hem bir yandan Kitap''li''lari (yâni Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari), Tanri''nin verdigi kitap''lari tahrif etmekle ve Islâm''a girmemekle suçlarken, diger yandan onlarin bu davranislarinin, kalb''lerinin Tanri tarafindan “dar ve sikintili” kilinmasindan oldugunu söylemistir. Yâni onlari Islâm yapamamanin sorumlulugunu sirtindan atmak istemistir. Böylece taraftarlarinin kendisine: “Neden Yahudi''leri ve Hiristiyan''lari Islâm yapamadin?” seklinde sorabilecekleri sorulara: “Onlari Islâm yapamayan ben degilim; çünkü Tanri onlari dogru yola sokmadi, kalblerini Islâmiyete açmadi” seklinde karsilik verebilecek kolayligi yaratmistir. Ancak ne var ki bunu yaparken, yukarda görüldügu gibi, çeliskili âyet''lerin Kur''ân''a girmesine vesile olmustur.




Fakat bununla da kalmamis, bir de bu yukardaki çelismeleri biraz daha pekistiricesine, Islâm''dan baska gerçek bir din olmadigina (K. 48 Fetih 28); baska bir dine yönelenlerin sapik sayilacaklarina (K.3 Imran 19, 20, 85) ya da müslümanlar disinda hiçkimselere"mükâfat" olmadigina ve bu gibi kimselerin "asagilik kisiler" olduguna (K. 95 al-Tîn 5,6), ya da Yahudilerle ve Nasranîlerle dost olanlarin "kâfir" sayilacaklarina (K. 5 Maide 51; ayirca bk. 3 Imran 118; ve 4 Nisa 139 vs) ve nihayet Kitab ehline karsi "cizye verene ve asagilatilana kadar" savas açilmasi gerektigine (K. 9 Tevbe 29) dâir hükümler koymak sûretiyle çeliski üzerine çeliski yaratmistir. Çünkü hosgörüsüzlügü içeren bu âyet''ler, hosgörü havasi yaratir nitelikteki âyet''lerle çelisme halindedir




*




Muhammed''in, Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara karsi uyguladigi siyâset''teki degisiklik nedeniyle Kur''ân''da yer alan çeliskiler konusunda verilebilecek ilginç örneklerden bir digeri Ibrahim (“peygamber”) ile ilgili; daha dogrusu müslümanlikla ilk olarak emrolunan kisi''nin Ibrahim mi, yoksa Muhammed mi oldugu konusunu içeren âyet''lerle ilgilidir, ki kisaca belirtilmege deger:




Kur''an''in bazi âyet''lerinde, “ilk müslüman” olarak Muhammed''in adi geçer. Örnegin En''âm Sûresi''nde söyle yazili: "(Ey Muhammed!) ... ''Dogrusu ben ilk müslüman olmakla emrolundum'' de..." (K 6 En''âm 14). Ayni sûre''de bir baska âyet söyle:"(Ey Muhammed)! De ki... müslümanlarin ilki olarak böylece emrolundum" (K. 6 En''âm 163)




Her ne kadar Beyzavî gibi yorumcular bu âyet''lerle Muhammed''in, kendi ümmeti olan Arap''lar içinde ilk müslüman olarak atanmis oldugunun anlatildigini söylerlerse, biraz ilerde görecegimiz gibi böyle degildir. Esasen En''âm Sûresi''nin yukardaki âyet''lerinin: “Ben Islâmi ilk getirmekle emrolundum”, seklinde okunmasi daha uygundur. Nitekim Elmalili Hamdi''ye göre En''âm sûresi''nin 14.cü âyet''i söyle olmak gerekiyor: “Ben... cidden ehl-i islâm''in birincisi olmakla emrolundum...”. Ayni sûre''nin 163cü âyet''i de söyle: “... Seriki yoktur O''nun. Ben bununla emrolundum ve ben müslimînin evveliyim”. Bununla anlatmak istedigi sey su oluyor: “Ben Allah''a teslim olanlarin birincisiyim/en önündeyim” 3.




Fakat buna karsilik yine Kur''an''da (ve ayrica hadîs‘lerde) “ilk müslümanlikla emrolunan” kisi''nin Ibrahim oldugu ve Muhammed''in de onun izince gidenlerden bulundugu yazilidir. Örnegin Imrân Sûresi''nde söyle yazili: "Ibrahim ne yahudi idi, ne nasrânî (hiristiyan) ve lâkin müslim bir hanif... idi ve müsriklerden olmamisti. Dogrusu insanlarin Ibrahim''e en yakini, her halde onun izince gidenler su peygamber (Muhammned) ve iman edenlerdir...” (K. Imrân sûresi, âyet 67-68).




Hac sûresi''nde de Ibrahim''in, insanlar arasinda hacci ilân eden, ve insanlari hacca çagiran “peygamber” oldugu bildirilmistir (K. 22, Hac, 26-29)




Yine bu dogrultuda olmak üzere, Kur''ân''in Nahl Sûresi''nde, Tanri''nin Ibrahim''i seçip dogru yola “hidayet buyurdugu”, ona san ve seref verdigi ve ahirette de onu sâlih''lerden kildigi ve bütün bunlardan sonra Muhammed''e vahy eyleyip Ibrahim''in dinine uymasini emrettigi su sekilde belirtilmekte: “Ibrahim gerçekten Hakk''a yönelen, Allah''a itaat eden bir önder idi. Allah''a ortak kosanlardan degildi... Çünkü Allah onu seçmis ve dogru yola iletmisti. Ona dünyada güzellik verdik. Muhakkak ki o, ahirette de sâlihlerdendir. Sonra da sana (Ey Muhammed!): -''Dogru yola yönelerek Ibrahim''in dinine uy! O müsriklerden degildi''- diye vahyettik” (K. Nahl, 120-123).




Benzerî bir açiklamayi En''âm Sûresi''nin su âyet''inde görmekteyiz: "(Ey Muhammed) De ki-''Süphesiz Rabbim beni ... gerçek dine... yönelen... Ibrahîm''in dinine iletmistir''- " (K. 6 En''âm, 161). Yâni burada da Tanri, Ibrahim''in, Muhammed''ten önce müslüman olarak gönderildigini açikliyor, ve Muhammed''e Ibrahim''in dinine yönelmesini bildiriyor; böylece Ibrahîm''in, Muhammed''ten daha önce, yâni ilk müslümanlikla emrolunmus “peygamber” bulundugunu anlatmaktadir. Eger Muhammed “Müslümanlarin ilki” ya da “birincisi” olmus olsaydi, Ibrahim''in dinine yönelmesi gerekir miydi?




Ne ilginçtir ki bu ayni Tanri, Ibrahim''in ilk müslüman oldugunu yukardaki sekilde açikladiktan üç âyet sonra, biraz önce söyledigi ile çeliskiye düsercesine konusmakta ve ilk müslüman olarak Ibrahîm''in degil fakat fakat Muhammed''in gönderildigini söylemektedir: "(Ey Muhammed!) ... -''müslümanlarin ilki olarak böylece emrolundum-'' (de)..." (K. 6 En''âm 163). Her ne kadar bu âyet''in: “De ki: ... ‘ben müslimin evveliyim!''...” seklinde okundugu ve bununla “Ben Allah''a teslim olanlarin birincisiyim/en önündeyim-''...” seklinde anlam tasidigi belirtilirse de4, degisen bir sey yoktur. Çünkü bu âyet''lerle anlatilmak istenen sey Muhammed''in müslümanlarin ilki ve izlenmesi gerekeni oldugudur, ki Ibrahim''in “ilk müslüman peygamber” oldugu hususu ile ilgili biraz yukardaki âyet''lerle çatisir.




Öte yandan yine Kur''ân''da, Ibrahîm''den sonra gelen peygamberlerin hepsinin (örnegin Ishak, Ismail, Ya''kub, Davud, Süleyman, Musa, Harun vs... ve Isa) müslüman olduklarini bildiren âyet''ler vardir; örnegin Ibrahîm (K. Bakara Sûresi, âyet: 129-130) Ismail (K. Meryem sûresi, âyet: 54), Harun (K. 19 Meryem 52); Idris (K. Meryem sûresi, âyet: 56) vs... hep, Muhammed''ten önce müslümanlikla emrolunmus "peygamberler” olarak görünmektedirler. Ve ne ilginçtir ki bu tür âyet''ler, Muhammed''i "ilk müslüman" peygamber olarak gösteren âyet''lerle çogu kez yan yana, ya da iç içedir.




Hemen belirtelim ki bütün bu çeliskiler, Muhammed''in Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara karsi izledigi siyâsetin diger bir sonucudur. Su bakimdan ki, ilk baslarda kendisini "Arapça Kur''ân" ile Arap''lara gönderilmis olarak tanimlarken, Medîne''ye hicret ettikten sonra kendisini Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara ve diger ümmetlere de peygamberi olarak kabul ettirmek istemis, bu nedenle Ibrahim''in müslümanlikla emrolundugunu, ve onun ahfadindan olanlarin (Israilogullari''nin) daha önce muslüman olduklarini bildirmis ve kendisinin de Ibrahim''in dînini izlemekle görevli kilindigini söyliyerek yukardaki çelismelere sebeb olmustur.

Tekrar hatirlatalim ki Muhammed, kendisini “peygamber” olarak ilân ettigi ilk baslarda, Tanri''nin her ümmet''e, o ümmet''in kendi içinden peygamberler gönderdigini, kendi dillerinden kitablar verdigini ve Arap''lara da kendi içlerinden kendisini, Arapça Kur''ân ile gönderildigini söylerdi. Böylece Müslümanlikla emrolunmüs olan ilk “peygamber” olarak görünürdü. Mekke döneminin baslarinda bu fikre öylesine saplanmisti ki, farkli din ve inançta olanlara karsi : "Bizim dinimiz bize, sizin dininiz size" (K. Kafirûn 6) diye konusurdu. Yahudi''lere ya da Hiristiyan''lara daha önce Islâm''in gönderilmis oldugunu söylemek, ya da Ibrahim''i, Musa''yi, Isa''yi (ve “peygamber” diye bilinen digerlerini) müslüman olarak göstermek aklindan geçmezdi. Fakat Medîne''ye hicret ettikten sonra güçlenipte, Arap''lardan gayri bir de Yahudi''lere ve Hiristiyan''lara “peygamber” olma fikrine kapilinca, Islâm dini''nin daha önce onlara indirildigini, Ibrahim''in “ne yahudi, ne de hiristiyan olmayip “dosdogru bir müslüman oldugunu” (K. Al-i Imrân 67), Ibrahim''den sonra Isa''ya kadar gelmis geçmis bütün “peygamber”lerin hep Islâm dîninden olduklarini, kendisinin de Ibrahim''in dînini izlemekle görevli kilinip peygamberlerin dizi''sinin sonuncu halkasi oldugunu söylemis, onlari, Tevrat ve Indcil''i “tahrif” etmekle ve gönderilen “peygamber”leri inkâr etmekle suçlamis ve “Ey ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramizda müsterek olan bir söze geliniz...” (K. Al-i Imrân 64) diyerek Islâm''a çagirmistir.




Öte yandan ilk baslarda Kur''ân''i Arap dilinde, Arap''larin geleneklerine uygun olmak üzere gönderilmis bir Kitab olarak göstermis örnegin su âyet''leri koymustur:




"Bu indirdigimiz... Mekkelileri ve etrafindakileri uyaran... Kitab''dir..." (K. 6 En''am 92);




"...Bu Kitab Arab diliyle indirilmis(tir)" (K. 46 Ahkâf 12) "Biz onu, anlayasiniz diye, arapça okunmak üzere gönderdik" (K. 12 Yusuf 2);




"Bu Kitab... bilen bir millet için müjdeci olmak üzere arapça okunarak, âyetleri uzun uzun açiklanmistir." (K. 41 Fussilet 2-5);




"Bu Kitab... Allah''tan baskasina kulluk etmeyesiniz... diye âyetleri kesin kilinmis, sonra da uzun uzadiya açiklanmis bir Kitab''dir" (K.11 Hûd 1-3)




Böylece Kur''an''i, sadece Araplar için, özellikle Mekkeli''leri uyarmak üzere indirilmis gibi gösterirken, Yahudi''lere daha önce Tevrat''in, Hiristiyan''lara da Incil''in verildigini ve bu nedenle onlarin kendi kitap''larina göre is görmeleri gerektigini bildirmis ve biraz yukarda degindigimiz gibi Kur''ân''a su tür âyet''ler koymustur:




"Yahudiler Tevrat''a göre amel etsinler" (K. 5 Mâide 43);




“Tevrat''la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap tasiyan merkebin durumu gibidir. Allah''in âyet''lerini yalanlamis olan kavmin durumu ne kötüdür...” (K. 62 Cum''a sûresi, âyet 5).




"... Incil sahipleri Allah''in onda indirdikleri ile hükmetsinler. (Onunla. hükmetmeyenler), iste onlar fâsik olanlardir." (K. 5 Mâide 46-47).




Bu arada sunu da belirtmekten geri kalmamistir ki, eger Tanri istemis olsaydi: ".... sizi bir tek ümmed yapardi" (K. 5 Mâide 48)




Ancak ne var ki daha sonralari, yani güçlenipte Yahudi''leri ve Hiristiyanlari Islâma zorlama siyasetine basvurunca, Kur''ân''a koymus oldugu yukardaki âyet''lerle çeliski yaratacak nitelikte hükümlere yönelmistir. Örnegin önceleri onlara, kendi kitaplarina (yâni Tevrat''a, ya da Incil''e) göre is görmelerini söylerken, simdi bu kitaplarin asillarinin Kur''ân tarafindan onaylandigini ve fakat onlar tarafindan tahrif edilmis oldugunu ve bu nedenle Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin Kur''ân''a uymalari geregini bildirmistir. Bu vesileyle koydugu âyet''lerden bir kismi söyle:




“... Dogrusu (Kur''ân''daki) bu hükümler, ilk sahifelerde, Ibrahim ve Musa''nin sahifelerinde de vardir” (K. 87, A''lâ sûresi,m hayet 18-19).




“Ey Israilogullari!... Elinizde bulunan Tevrat''i te''yid ederek indirdigimiz Kur''ân''a inanin... âyet''lerimizi degistirmeyin...” ()K. Bakara, 41; Ayrica bkz. Nisâ 47)




"Rabbinin katindan bir belgesi olanlar... önlerinde de Musa''nin Kitab''i önder ve rahmet olarak bulunanlardir ki, iste onlar Kur''ân''a inanirlar. Hangi topluluk (Kur''ân''i) inkâr ederse yeri atestir..." (K. 11 Hûd 17).




"Ayet''lerimize inanip, yanlarindaki Incil''de ve Tevrat''ta yazili bulduklari o elçiye, o ümmî Muhammed''e uyanlar (var ya)... O peygambere''e inanip ona saygi gösteren, ona yardim eden ve onunla birlikte gönderilen nûr''a (Kur''ân''a) uyanlar var ya, iste kurtulusa erenler onlardir" (K. 7 A''râf 156-157);


Daha baska bir deyimle Tevrat''in ve Incil''in, esas itibariyle Kur''ân demek oldugunu, fakat onlar tarafindan tahrif olundugunu, bu nedenle Kur''ân''i kutsal kitap olarak kabul etmeleri gerektigini bildirmistir. Bunu yaparken, daha önce onlara kendi kitaplarina göre hareket etmelerine dair söyledikleriyle çeliski yaratmistir.

İlhan Arsel

1 Bu konuda bkz. Elmalili H. Yazir, age (Cilt V, sh. 3743).

2 Bu konuda benim “Islâm''a Göre Diger Dinler” ve “Kur''ân''daki Kitaplilar” adli yayinlarima bakiniz.

3 Elmalili Hamdi Yazir''in çevirisine bakiniz.

4 Elmalili Hamdi Yazi''nin bu âyet''lerle ilgili açiklamasina bakiniz (Cilt III, sh. 1890 ve d.; sh. 2114 ve d.)

dmxads
28-03-2005, 20:48
I) Mekke döneminin nispeten yumusak ve hösgörülü nitelikte görünen âyet''lerinin, Medîne döneminin sert, kati, savasci âyet''leriyle çeliskili bulunmasinin nedenleri:




Kirk yasinda iken kendisini “Peygamber” olarak ilân eden Muhammed, ömrünün geri kalan 23 ya da 25 yilinin asagi yukari yarisini Mekke''de, ve diger yarisini da Medine''de geçirmistir. Mekke''de bulundugu süre boyunca Kur''ân''a koydugu âyet''ler “Mekkî”, ve Medîne''ye Hicret''ten sonra koyduklari da “Medenî” deyimiyle tanimlanir. Hemen belirtelim ki Mekkî âyet''ler ile Medenî âyet''ler, yumusaklik ve sertlik, ya da hösgörülü''lük ve hosgörüsüz''lük, ya da barisçi''lik ve saldirgan''lik gibi hususlar bakimindan birbirlerinden çok farkli ve genellikle çeliskili nitelikte seylerdir. Genellikle bu farkliliklar ve bu çeliskiler, Muhammed''in Mekke döneminde henüz güçsüz iken, Medîne''ye geçtikten sonra ise giderek güçlenmis olmasindan dogmustur. Daha baska bir deyimle, henüz kendisini güçlü bulmadigi dönemlerde “hosgörülü” imis gibi davranirken, güçlendigi an saldirgan ve savasçi kesilmis olmasindandir. Mekke döneminde iken pek az taraftar toplayabildigi, yâni henüz güçsüz durumda bulundugu için. Kur''ân''a, hösgörülü, yumusak, barisci, ögüt verici (teblig edici) gibi görünümlü âyetler koymustur, ki bunlardan bazilarini yukarda gördük. Bunlar arasinda: “(Ey Muhammed!) Sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütücüsün” (K. Gasiye 21-22), ya da: “(Ey Muhammed!) Yine de yüz çevirirlerse, artik sana düsen anacak açik bir teblig''dir” (K. Nahl, 82), ya da: “(Ey Muhammed!) Ayet''lerimiz hakkinda ileri geri konusmaya dalanlari gördügünde, onlar baska bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur...” (K. En''âma 68), ya da: “Ben de sizin taptiklariniza asla tapacak degilim. Evet siz de benim taptigima tapiyor degilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadir” (K. Kâfirûn, 6) seklinde olanlari vardir. Fakat daha sonraki Medîne döneminde Kur''ân''a yerlestirdigi âyet''ler (yâni Medenî olan âyet''ler), sertlik ve siddet ifâdesi olarak bu yukardaki “Mekkî” âyet''lerle çeliski halindedir. Mekkî âyet''lerin “teblig et”, ya da “ögüt ver”, ya da “Din''de zorlama olmaz” seklindeki yumusakligi yerine, Medenî âyet''lere “siddet”, “katilik”, “savasçilik” ve “saldirganlik” gibi nitelikler egemendir. Ki bunlar arasinda: “Müsrikleri buldugunuz yerde öldürünüz” (K. Tevbe sûresi, âyet 5), ya da: “Kâfirlerle ve munâfiklarla savas (cihadda bulun. Ve onlara kati davran!...” (K. Tevbe 74), seklinde olanlari vardir. Çünkü Medîne''ye geçtikten az sonra, çete saldirilari sayesinde ele geçirdigi ganimetler ve ganimetlerden yararlanmak isteyen taraftaralrin sayisinin artmasi nedeniyle giderek güçlenmistir; artik sadece “teblig edici” ya da ‘ögüt verici” degil fakat “emredici”dir; diledigi seyleri kiliç yolu ile elde edebilicidir. Bu nedenle artik yumusak davranmak, hosgörü saçar olmak ihtiyacinda degildir; bu nedenle Kur''ân''a sert, yildirici, lâ''netleyici, ölüm saçici, savasçi nitelikte dehset saçan hükümler koymustur1. Güçsüz durumda iken Kur''ân''a: “Biz Resûl''leri, sadece müjdeciler ve uyaricilar olarak göndeririz...” (K. 18, Kehf 56), ya da: "Ey Muhammed, sen ögüt ver, esasen sen sadece bir ögütcüsün . Sen onlara zor kullanacak degilsin" (K.88 Gâsiye 22-24), ya da: "Dinde zorlama olmaz" (K. 2 Bakara 256) seklinde hosgörülü imis kanisini yaratici âyet''ler koyarken2, güçlendigi an sert ve dehset saçar nitelikte âyet''ler yerlestirmistir ki, bunlarin arasinda “Allah yolunda Kital”i öngören (K. Nisâ 84), ya da müsrik''leri Müslüman yapincaya kadar savasi emreden (örnegin: "...(kâfirlerin) boyunlarini vurun, parmaklarini dograyin" (K. 8 Enfal 12), ya da "Onlari buldugunuz yerde öldürün... Fitne kalmayip yalniz Allah''in dini ortada kalana kadar onlarla savasin" (K. 2 Bakara 191-193); seklinde olan, ya da Yahudi''lere Hiristiyan''lara karsi savas açilmasini ve Islâm''i kabul etmelerine, ya da “cizye” (kafa parasi) vermelerine kadar savasin sürdürülmesini öngören hükümler vardir ki bunlar arasinda: "(Kitab ehli''ne yani Yahudilere ve Hiristiyanlara ve Islam''i din edinmeyenlere karsi) ... boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savasin" (K. 9 Tevbe 29)), ya da:"Ey Peygamber! Kafirlerle ve munafiklarla savas. Ve onlara kati sert davran! Varacaklari yer Cehennemdir..." (K. Tevbe 73, Tahrim 9) seklinde olanlari var.




Öte yandan yine henüz yeteri kadar güçlü bulunmadigi zamanlar, özellikle Mekke döneminde, husumet celbetmemek maksadiyle, tedbirli davranmayi tercih etmis, örnegin Tanri''yi inkar edenlere ya da puta tapanlara satasilmamasini, onlarin taptiklari seylere sövülmemesini istemistir. Çünkü aksi takdirde onlarin da kendisine ve taraftarlarina saldiracaklarini ve sövmeye baslayacaklarini bilirdi. Bundan dolayidir ki Kur''ân''a: "Allah''tan baska yalvardiklarina sövmeyin ki onlar da ... Allah''a sövmesinler." (K. 6 En''am 108) der, ya da:"...onlar savasmadikça, siz de onlarla savasmayin..." (K.2 Bakara 191) seklinde yumusak ve barisci nitelikte görünen âyet''ler koymustur. Fakat Medîne''ye geçipte güçlendikten sonra artik çekingen ve barisci siyâset izlemeye gerek kalmadigi için Kur''ân''a:“Ey Peygamber! kâfirlerle ve munâfiklarla savas (cihadda bulun!). Ve onlara kati davran (Sertlik göster)! Varacaklari yer cehennemdir...” (K. Tevbe 74; ayrica: Tahrîm 9) seklinde, ya da biraz önce degindigimiz gibi, yildirici ve dehset saçici hükümler koymustur3

İlhan Ersel

1 Her ne kadar Medîne dönemine âit âyet''lerin kimi çevirisinde “uyarici” deyimleri geçmekle beraber âyet''lerin Arapca aslinda kullanilan “inzâr” ve “nezir” sözcükleri, genellikle ”korkutma” anlamini tasir. Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur''ân Ansiklopedisi, (Cilt VII, sh. 185)

2 Ayrica bkz. Imrân 20; Mâide 92, 99; Ra''d 40; Nahl 35, 82; Nûr 54; Ankebût 18; Yâ-Sîn 17. Bu konuda Turan Dursun''un Kur''ân''daki Çeliskiler baslikli yazisi için bkz. Ikibin''e Dogru, 17 Aralik 1989, sh. 49

3 Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur''ân Ansiklopedisi (Cilt IV. sh 97 ve d.);

hoara
31-03-2005, 15:08
Kuranda Kamer Suresinin l. ayetinde, anlatılan “ayın yarılması” olayı Allah’ın delil olarak sunmadığı, uydurulmuş hadislerle anlaşılmaya çalışılarak ateisler tarafından, eleştiri konusu yapılmaktadır.
Ateistlerin hadisleri eleştirmesi sadece kuranı kabul eden bir müslümanın sorumluluğu değildir. Ancak ayetlerin eleştirilmesini dikkate almalıdır. Bu yüzden eleştiri sadece kuran açısından değerlendirilmiştir.

Bu ayette geçen “saat yaklaştı , ay yarıldı” ifadesi geçmiş zaman da olan bir olayı anlatmamaktadır. Allah kuranda zaman zaman bizim için gelecekte olacak bir olayı anlatırken o güne gider ve o gün yaşanıyormuş gibi anlatır. Bunu kıyametle ilgili bir çok ayette görebiliriz. 18/49 kitab ortaya konmuştur. Suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduğunu görürsün vb. ayetler delildir. Zaten ayın yarılması ile ilgili ayetin kendisi dikkatli okunsa ayette geçen “saat yaklaştı” cümlesinden bu hadisenin kıyamet saatin yaklaştığı günde olacak bir olaydan bahsettiği görülebilir.

Ve “yarılma” kelimesi “o saat” ile bağlantılı kuranda incelendiğinde sadece ayın yarılması için değil kıyametin oluşumu anındaki diğer olaylar içinde kullanıldığı görülecektir (55/37 69/16 77/8-11)

Ayrıca yukarıda değinildiği gibi gelecekte olacak bir olayda zaman zaman geçmiş zaman kipleri kullanılması, yanlış değerlendirilmektedir. Bu konunun kuranın diğer ayetlerinde nasıl ele alındığı değerlendirilmelidir. Bir başka örnek vermek gerekirse 20/126-buyurur ki : işte böyle . çünkü sana ayetlerimiz gelDİ ve sen onları unuttun. Bugün de sen unuturluyorsun ayetinde bu konuşma gelecekte ahiret gününde geçecektir. Ancak ayetlerin o kişiye gelmesi ve onun unutması geçmiş zaman kipi ile anlatılır. Yani konunun geçtiği güne gidilir ve o gün yaşanıyormuş gibi anlatılır. Bu anlatımdan bu konuşmanın bu zamanda geçtiği düşünülemez

Unutmamak gerekir ki Allah için zaman kavramı bizim içimizde bulunduğumuz zaman kavramından farklıdır. Kaldı ki geçmiş zaman kipi kullanıldığı düşünülse bile kuranın evrenselliği dikkate alındığında, bu olayın gerçekleşeceği zamandan hemen sonraki insanlar için ayın yarılması zaten geçmişte kalmış bir olay olacaktır. Bu olayın daha önce gerçekleştiğinin delili, Allah’ın delil diye kabul etmediği, sonradan uydurulmuş hadislerdir. Allah’ın ise hadisleri delil diye sunduğu kuranda geçmez.

Ve bu olayın geçmişte olmadığının bir başka delili ise; kuranda elçi muhammedin hiç bir mucizesinin olmadığının bildirilmesidir. (6/35-37) madem kuranda elçi muhammed’in hiç bir mucize göstermediği belirtilmiştir öyleyse bu olayın onun zamanında olmuş olması kocaman bir yalandır. Böylece sadece kuranı kabul eden bir müslüman için ateistin eleştirisi bir yalanı dayanak almış olur.

Elbette ki hadislerin yanlışlıkları inkar edenlere koz vermektedir. Ve bu tip hadisler islam dinini karalamak için malesef iyi malzeme oluşturmaktadır. Ancak islam sadece ama sadece kurandan sorulmalıdır. Ne hadisler ne de kendini müslüman diye isimlendiren kişilerin yanlış yorumları ile yaptıkları eylemler Allah’a,kurana, yamanamaz. Çünkü Allah kitab olarak sadece kuranı referans gösterir (6/114) Ateisler şunu dikkate almalıdırlar ki , kendi düşünce yapıları Allah’ın yok olduğu üzerine kurulu ise ve Allah eleştiriliyor ise öyleyse sadece Allah’ın sözleri ile Allah’ı eleştirmelidirler. Allah’a ve Allah’ın elçisine iftira edilerek uydurulmuş hadisler,tesvir vb sözlerle değil.

saygılarımla

dmxads
02-04-2005, 23:04
BEYAZ SARAY''IN GİZLİ DİNİ EVANJELİZM
"FURKAN GÜMÜŞ''ÜN BEYAZ SARAY''IN GİZLİ DİNİ ADLI KİTABIN YAZARI İSMAİL VURALLA YAPTIĞI SÖYLEŞİ DEN ALINMIŞTIR.

EVANJELİZM NEDİR?
Evanjelizm, sözlük anlamı yönünden, Kutsal Kitap''a yönelmek, dönmek anlamını taşır. Evanjelizm terimi farklı protestan grupları tanımlamak için kullanılmaktadır. Kelimenin kaynağı Yunanca iyi haber veya genel olarak ‘asıl gerçek’ anlamına gelen evangelion’dan gelmektedir. Ayrıca Hz.İsa’nın gerçek öğretisi yerine de kullanılmaktadır. Reform hareketi esnasında Martin Luther kelimeyi kendi kurduğu Evanjelik Kilise hareketi için uyarlamıştır. Bugün hala Almanya’da Lutheryen Kiliseler için Evanjelik Kilise terimi kullanılmaktadır. İngilizce konuşulan dünyada, Kuzey Atlantik Anglo-Sakson dini geleneğini 18. ve 19. yüzyılda değiştiren ve farklılaştıran dini hareketler ve mezhepleri ifade etmek için kullanılmaktadır. Bugün için evanjelizm, Amerika''daki Hıristiyan toplumunun tutucu kanadını ifade etmektedir.



*Kitabın alt başlığı da büyük bir iddia: Beyaz Saray’ın Gizli Dini. Günümüz Amerikan yönetiminin üzerindeki Siyonist anlayışı ve evanjeliklerin etkisi nedir?

1970’lerden bu yana Amerikan yönetimi içerisinde, siyasi açıdan ve yönetim açısından gittikçe büyüyen bir etkiye sahipler.
Ne kadar etkili olduklarını bu süreçte başkanlık yapan insanların inançlarından sözlerinden örnekler vererek ortaya koyabiliriz.

Dönemin Amerikan başkanı Jimmy Carter New Jersey’deki Elisabeth Sinagog’unda yaptığı konuşmada şöyle sesleniyordu: “Sizinle aynı Tanrı’ya saygı duyuyorum. Bizler (babtistler) sizinle aynı Kitab-ı Mukaddes’i inceliyoruz. İsrail’in ayakta kalması siyasete bağlı değildir. Bu ahlaki bir ödevdir.”

Bir konuşmasından Reagan İsrail için şöyle diyordu: “Armagedon işaretlerini gördüğümüz tam şu sıralarda İsrail bel bağlayabileceğimiz tek sağlam demokrasidir.”

Mesela şimdiki başkan Bush bir konuşmasında inandığı misyonu şöyle izah ediyor: "Adalet ile zulüm her zaman birbirleriyle savaş halindedir. Ve Allah bunlar arasında tarafsız değildir. Biz iyiyle kötü arasında bir savaştayız. Amerika, kötülüğü iyilikten ayırt edecek."

Sağ kanat dini gruplar üzerinde uzman olan Somerville-Massachusetts Politik Araştırmalar Merkezi analisti Chip Berlet "Bush, militan Hıristiyan evanjeliklerin kıyametçi ve mesihçi düşüncesini fazlasıyla taşıyor. İyi ile Kötü arasındaki büyük mücadelenin varlığına ve bu mücadelenin büyük bir ‘son’ savaşla biteceğine dair dünya görüşüne inanıyor görünüyor. Böyle bir dünya görüşüne sahip insanlar Tanrı’nın buyruğunu taşıdıklarını düşündükleri için insanlığı tahmin edilemez ve korkunç risklerle karşı karşıya bırakabilirler."

Ayrıca 1970’lerden bu yana İsrail’e yapılan ABD yardım miktarları incelenirse desteğin finanssal boyutunun ne denli arttığı da görülebilecektir.


*Evanjelik meznebinin ne kadar bağlıları var?

11 Eylül 2001’de yaşanan ikiz kulelere uçak çarpması olayından sonar bu oranda artış gözlemlenmektedir. 2002 yılı Gallup araştırmasına göre kendisini evanjelik olarak tanımlayanların oranı %46’ya çıkmıştır. Amerika tarihinde ilk kez bu oran, Irak savaşı ve Başkan Bush’un ‘ilahi misyon’ söylemleri ile belki 2003 yılında %50’yi geçebilme ihtimaline sahiptir.

*Evanjelikler için kendileri dışındaki “öteki” insanların durumu nedir, bakışları nasıldır? Örneğin Müslümanlara?

Her dinde olduğu gibi inananlar ve inanmayanlar sınıflandırması elbette onlarda da var. Her inanmayan onlar için potansiyel düşman. Müslümanlara Armageddon savaşında kendi Deccallarının safında kendilerine karşı savaşacaklar düşüncesi ile pek sıcak yaklaştıklarını söyleyemeyiz. Ayrıca Siyonist literatürden oldukça etkilendikleri için kendilerini Tanrı’nın seçilmiş insanları görmek hissiyatı bu inanışa sahip insanlarda da mevcut. Zaten yüzyıllar önce ataları Amerika topraklarını fethederken ‘Kenan Halkı’ tanımlamasıyla bariz bir Kızılderili katliamı da yapmış bulunmaktalar. Maalesef evanjeliklerde de din eksenli bir şövenist anlayış mevcut.

*Evanjeliklerin Yahudilere ve Siyonizme bağlılıkları nereden kaynaklanıyor?

İnançlarından. Çünkü onların bakış açısı ‘kıyamet eksenli’ bir dünya görüşü. Her ilahi dinin inanç sistematiği içerisinde bir cennet kavramı mevcut ama mesela biz Müslümanlar kendimizi yaşamak ve yaşatmakla mükellef görürüz inancımız gereği. Ölüm arzusu bizim inanç sistematiğimiz içerisinde hoş durmaz. Kıyameti arzulayan bir inanmışlar kitlesinin (ki hayata bakışları bu perspektifle şekillenmekte) sağlıklı bir ruh hali içerisinde olduklarını söylemek doğru olmaz. Evanjeliklerin esasen siyonizme bir bağlılıkları yok. Sadece siyonizme ihtiyaçları var. Çünkü siyonizmin temelinde yatan hedefler onların istediği şekilde dünyayı kıyamete sürükleyecek. Bu nedenle siyonizmin destekçisi ve bağlısı görünüyorlar.

Bakın Cumhuriyetçilerden Oklahoma senatörü James Inhofe İsrail-Filistin sorunu hakkında ne diyor: “Bu bir politik savaş değildir. Tanrı’nın sözünün doğru olup olmadığı üzerine bir mücadeledir." (David Corn, Washington editor of The Nation, AlterNet, April 19, 2002)

İnançlarına göre kendilerine vaat edilmiş cennetlerine, dünya krallıklarına ulaşmak için kıyametin önündeki kilometre taşlarının döşenmesi gayreti yapmaya çalıştıkları. Ne kadar çabuk o kadar iyi anlayışlarına göre. Ortadoğu karışmadan, Armageddon savaşı olmadan istediklerine ulaşamayacaklar, çünkü inandıkları kehanetler böyle. Ve bu kehanetler de Yahudilerin vaat edilmiş topraklara kavuşması gerektiğini söylüyor, yani Nil’den Fırat’a uzanan Ortadoğu coğrafyasına…


*Kitabınızda Bush’un seçim kazanmasının arkasında evanjelik yayıncılığın büyük etkisi olduğunu iddia ediyorsunuz. Evanjeliklerin medyadaki rolü ve etkisi gerçekten bu kadar güçlü mü?

Meselenin bir diğer boyutu da fundamentalist inancın savaşa olan ihtiyacıdır. Savaşın ve gerginliğin olmadığı noktada cepheleşmenin ve radikalleşmenin önü büyük oranda tıkanacaktır. Havarisiz İsa konumuna düşmek istemeyen fundamentalist Hıristiyan liderler cemaatleri üzerindeki gerilimi muhafaza etmeye çalışmaktadırlar.
Bush’un seçilmesi bir açıdan onlar için bulunmaz nimettir. Ve şimdi tekrar seçilmesi için ellerinden geleni yapacaklarından emin olabilirsiniz. Amerika, Avrupa’ya oranla daha dindar bir topluluktur. Amerika’da haftada bir kilise ayinlerine katılma oranı neredeyse %50’dir. Ayrıca her kilise kendi çevresinde cemaatini oluşturur. Bununla beraber Evanjelik cemaatler televizyonu çok etkin olarak kullanırlar. Kendi kanalları, televizyon programları, şovları mevcuttur. Amerikan toplumunda televizyon seyretme oranlarını göz önünde bulundurursak medya ve özellikle televizyon aracılığıyla yapılan propagandanın tesirini hayal edebiliriz.
Ayrıca şunu da eklemeliyim ki, Irak savaşının Amerikan toplumunun üzerindeki bütün olumsuzluklarına rağmen (savaşta öldürülen askerler, Irak’taki işkence görüntüleri, Irak’a karşı açılan savaşın mesnetsiz olduğunun ortaya koyulan delillerin birer yalandan ibaret olduğunun ortaya çıkması, vs.) Amerikan kamuoyundaki Bush desteği yapılan araştırmalarda hiçbir zaman %45-50 civarlarının altına inmedi. Bence bu Evanjelik kamuoyunun da gücünü göstermekte. Bugün hala Bush’un seçimi kazanma ihtimalinden bahsedebiliyorsak arkasındaki en büyük neden budur.


*Armageddon savaşı nedir?

Evanjelikler, Kitab-ı Mukaddes''in bazı bölümlerini, İsrail''deki Megiddo Ovası''nda yapılacak olan son büyük savaşı önceden bildirdiği şeklinde yorumlamaktadırlar. Mezkur savaş Kitab-ı Mukaddes''te İbranice Armagedon diye geçmektedir. Armagedon ''Megiddo Tepesi'' anlamına gelmektedir. Yani bu savaş bugünkü İsrail''deki Megiddo Ovası''nda gerçekleşecektir. Armagedon ancak ve ancak Yahudilerin bir millet olarak Vadedilmiş Topraklar’da ( Ki bu topraklar Fırat ve Dicle havzasını da kapsamaktadır) yeniden bir araya gelmelerinden sonra gerçekleşecektir. ‘Milenyalist’ olarak adlandırılan bu mitsel doktrin diğer bazı kiliseler tarafından da kabul edilmektedir. Milenyalist doktrine göre Kitab-ı Mukaddes''te bu savaşın iki binli yıllarda olacağına dair işaretler bulunmaktadır. Diğer yandan, Mesih bu savaşta gökyüzünden inecek ve Deccal''ı Armagedon’da öldürecektir. Bundan sonra krallığını kuracak ve yıllar süren bir barış dönemi başlayacaktır. Fundamentalist Hıristiyanların İsrail''e olan yakın ilgileri Mesih''in ikinci kez dünyaya gelişine yol açacak olan bu savaşı bir an önce yerine getirmek için aracı olacaklarına dair inançlarından kaynaklanmaktadır


*Evanjelik misyonerliğin en çarpıcı örneği zannediyorum, işgal altındaki Irak’ta yaşanıyor şu an..

Şu anda Irak’ta ciddi bir misyonerlik faaliyeti mevcut. Evanjelizmin doğmasından bu yana incelediğimizde son dönemki kadar yoğun misyonerlik faaliyetinin önceden olduğunu söylemek zor. Bunu biraz da inançlarından kaynaklandığını söyleyebilirim. Çünkü İncil’in hükmü uyarınca kıyameti kolaylaştırmak için her milletten/kavimden müritlerinin olmasına çalışıyorlar bir bakıma… Kendi inançlarını paylaşan bir Ortadoğu toplumu da gelecek tasvirleri açısından oldukça kolaylaştırıcı aynı zamanda. Misyonerlik faaliyetlerini sırf Irak’ta yürütmüyorlar ki! Bugün bilhassa Adapazarı depremi sonrası ülkemizde cirit atan misyonerler, bugün Güney Amerika’da, mesela Brezilya’da kurulan misyonlar ki koyu Katoliktir Güney Amerika’nın çoğunluğu, yavaş yavaş emellerine ulaşmaktadır. Bizim coğrafyamız için bu aslında yeni de değildir. Osmanlı’nın son döneminde Ermeni ayaklanmalarını kışkırtan Anadolu’daki Protestan misyonları da bu inancı taşımaktaydılar.

*Hıristiyan Siyonist Örgütlerden bahseder misiniz?

Bu örgütler, inancı eyleme dönüştürmüş organizmalardır. En temel özellikleri İsrail’e açıktan maddi, manevi destek olmalarıdır. İsrail’in kehanetlerindeki yerini sıcak tutmak için bu ülkeye turistik turlar düzenlerler, bazıları topladıkları gelirler ile İsrail’e göç eden Yahudilerin finansmanını sağlarlar, Siyonist kongre tertip etmişlerdir, Süleyman Mabedi’nin inşası için plan proje hazırlatan var içlerinde, başta Amerika içerisinde olmak üzere İsrail lehine lobi çalışması yapan mevcut.. Mesela içlerinden bir tanesini örnek vereyim: Kudüs Uluslararası Hristiyan Büyükelçiliği (ICEJ). Bu örgütün düzenleyicilerinden olduğu I.Hıristiyan Siyonist Kongresi’nde (ki ne tesadüf ilk siyonist kongreden yaklaşık yüzyıl sonra aynı yerde yapılmıştır.) Alman Jan van der Hoeven, muhtemel Filistin-İsrail barışını savunan Yahudileri hedef alarak şöyle söylemiştir: “İsraillilerin ne istediği umurumuzda değil! Bizi Tanrının dediği ilgilendirir! Tanrı o toprakları Yahudilere verdi!” (Grace Halsell, Prophecy and Politics, s.133)

.................................................. ............................
.................................................. ............................


Fundamentalistler Savaşı: Amerika''da Din, Siyaset ve Terör

Dr. Sedat LAÇİNER, USAK Başkanı


Din, Amerikalılar''ın hayatında her zaman büyük bir rol oynadı. Tarih, Ronald Reagen gibi dindar, çok sayıda Amerikan başkanını da gördü. Fakat denebilir ki, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) daha kuruluşundan itibaren kilise ile siyaseti ayırmayı siyasi bir hedef olarak koymuş, dinler arasında siyasetin tarafsızlığını sağlamaya çalışmıştır. Milyonlarca insanın bu ülkeye göç etmesinin nedenlerinden biri de uzunca bir zaman din özgürlüğü olmuştur.[1] Fakat bu durum dinin siyasete etkisini hiçbir zaman azaltmamış, hatta din (Hristiyanlık ve Yahudilik) siyaseti etkileyen en önemli toplumsal kurumlardan biri olmuştur.[2] Ancak denebilir ki, Oğul Bush döneminde dinin siyaset ile ilişkisi tarihte hiç görülmediği bir noktaya ulaşmıştır. İlk defa olarak bir başkan, dinci hareketlerin lideri olarak görülmeye başlanmış, internet siteleri ve kiliseler müritlerini Bush için dua etmeye ve oruç tutmaya çağırmış, siyasi çıkarlar için kiliselerde örgütlenmeler başlamış, üstelik söz konusu başkan da kendisini bir tür ‘Mesih'' ilan edebilmiştir.[3] Kısacası George W. Bush''un başkanlığı döneminde seçim yarışıyla iç içe giren dini hareketler, bir tür çılgınlık halini almıştır. Eğer söz konusu olan ülke sıradan bir ülke olsa idi, din-siyaset ilişkisi ve Hristiyan fundamentalizmi bu kadar çok ilgimizi çekmezdi ve belki de bu yazının konusu dahi olmaz idi. Ancak söz konusu olan ABD gibi bir süper güç olunca ve Bush tarafından ilan edilen savaşın (ya da Haçlı Seferi''nin) hedefi bizim de içinde bulunduğumuz coğrafya olunca, konu hayati bir önem kazanmaktadır. Çünkü sanılanın aksine Bush''un düşman ilan ettiği Üsame Bin-Ladin ile kendisinin din anlayışı arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır ve ne yazık ki küresel terörün nedenleri bu anlayış incelenmeden tam olarak anlaşılamaz.

Bush ve Din

Eski bir alkol bağımlısı olan George W. Bush bu durumdan dinin yardımıyla kurtulmuştur. Neredeyse 20 yıl boyunca alkol kullanımında kontrolü sıkça kaçıran Oğul Bush, bir İncil Çalışma Grubu''na girmesiyle ve iki yıllık yoğun İncil okumaları sayesinde alkol sorununu geride bırakabilmiştir.[4] Din, onda sadece alkolü bırakmasına yardımcı olmamış, kendi deyimiyle, "kalbini de değiştirmiştir". Dine yoğunlaştığı bu dönemlerde fundamentalistler ve onlara yakın din adamlarıyla içli dışlı olan Bush daha sonraki görüşlerini önemli ölçüde bu yıllarda oluşturmuştur.
Bush, alkolü din ile yenerken, Reagan döneminde hız kazanan din-dış politika ilişkisi içerisinde aşırı Yahudi ve Hristiyan dinci grupları da barındıran Amerikan muhafazakar sağının siyasette etkili olma çabaları da hız kazanmıştır. Özellikle 1995''den itibaren sadece birkaç düşünce kuruluşunda ‘yuvalanan'' din-merkezli siyaset savunucuları Washington''da etkilerini arttırmaya başlamışlardır. Bu yıl içinde Reagan Yönetimi''nin etkili isimlerinden Michael Harowitz, Amerika''nın önemli gazetelerinden The Wall Street Journal''da ‘Hilal İle Haç Arasında Yeni Hoşgörüsüzlük'' adlı bir makale yayınlamıştır. Harowitz bu yazısında tüm dünyada Hristiyanlar''ın ciddi sıkıntılar ile karşılaşmasına karşın, Amerikan dış politikasının bunlara kayıtsız kaldığını savunmuştur.[5] Benzeri yazılar takip eden günlerde artmıştır ve Harowitz''in yazısı dini dış politikayı savunanlarda şaşırtıcı bir hareketlenme sağlamıştır. Harowitz''in din-siyaset ilişkisindeki bir diğer önemi ise Chuck Colson (Prison Fellowship''s) ile muhafazakar Yahudiler arasında katalizör olmasıdır. 1996 yılında ise Evangelikler Ulusal Derneği (The National Association of Evangelicals) ile bir diğer dini örgüt olan Özgürlük Evi (Freedom House) Washington''da ‘Persecution of Christians'' adlı bir konferans düzenlemiştir. Bu toplantıda tüm dünyada Hristiyanların diktatörlerin ve diğer dinden kişilerin saldırısı altında olduğu, büyük acılar çektikleri, buna karşın ABD''nin yeterince aktif olmadığı işlendi.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken George W. Bush Texas Valisi idi ve dünya olayları ile çok yakından ilgilenmiyordu. O ana kadar yurtdışına sadece üç kez çıkmıştı. Meksika ile serbest ticaret konusundaki açıklamaları bir ayana bırakılacak olur ise dış politika konusunda ciddi bir açıklaması da olmamıştı. Michael Horowitz, Chuck Colson ve diğerleri ilk etapta Bush''un yakın çevresi ile temasa geçtiler ve dini-dış politika için lobi oluşturmaya başladılar. Yine aynı tarihlerde NAE Siyasi İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Richard Cizik de Bush''un konuşmalarını etkilemeye başladı. Böylece Bush''un etrafında evangelik, muhafazakar sağ bir ağ oluşmaya başladı. Bu ağın doğal bir parçası ise muhafazakar Yahudiler''di.
Yahudi Bağlantısı

En aşırı Yahudi düşmanlığı daha çok Hristiyan toplumlarında görülmüştür. Hatta denebilir ki Filistin sorununa kadar Müslümanlar ile Yahudiler arasında ciddi sorunlar yaşanmamış, Yahudiler Müslüman toplumların adeta koruması altında yaşamışlardır. Buna karşın Hitler Almanyası ve bu dönemde tüm Avrupa''daki Yahudi karşıtı politikalar Hristiyanlar''ın Yahudiler''e karşıtlığının ırkçılık boyutuna kolayca ulaşabildiğini gözler önüne sermiştir. Ancak tüm Hristiyan mezhepleri Yahudi karşıtı değildir ve aslında her iki din bir Hristiyanlar''ın önemli bir kesimince tek bir din olarak görülür veya Yahudilik inançları Hristiyanlar''ca desteklenir. Amerika''da Hristiyan-Yahudi yakınlaşmasını sağlayan en önemli görüşler ise Anglikan bir papaz olan John Nelson Darby''e (1800-1882) aittir. Darby Yahudilerin, Hristiyan olmadan da dünyada yer alabileceklerini, hatta Hz. İsa''nın dünyaya yeniden gelebilmesinin Yahudiler''in İsrail''de yeniden toplanmasına bağlı olduğunu iddia etmiştir. Hz. İsa''nın yeniden gelebilmesi için Armegeddon Savaşı''ndan önce Yahudiler İsrail''de olmalıdır. Bu fikirler özellikle Güney''de fundamentalistler arasında yayıldı. ‘Hristiyan Siyonizm''i olarak adlandırılan bu yaklaşım günümüzde özellikle evangelikler arasında oldukça yaygındır ve bir çok evangelik lider kendisini Hristiyan Siyonist olarak tanımlar ve İsrail''in Ortadoğu''da güvende olmasına büyük önem verir. Örneğin, sadece San Antonio''da (Texas) bulunan Cornerstone Kilisesi Yahudi yerleşimcilerin Arap toprakları üzerinde yerleşimi için 1 milyon dolar bağışta bulunmuştur. Çünkü onlara göre bu İncil''in öngördüğü bir sürecin parçasıdır.
Yine Bush''a yakınlığı ile bilinen bir çok Evangelist gruba göre kıyamete götürecek süreçte büyük savaş petrol nedeniyle çıkacaktır ve Ortadoğu''da çatışmaların artması İncil''in haber verdiği bir süreçtir ve olması gerekendir.
‘Evangelist Bir Başkan''

Babasının seçim kampanyalarında radikal dinci Hristiyan mezhepleri ve grupları ile bağlantıları kuran Oğul Bush, kendi seçim kampanyalarında da bu gruplar ile olan bağlarını kuvvetlendirmiştir. Konuşma metinlerinde sıkça İncil''den ilahilerden ve diğer dini metinlerden cümleler alan George W. Bush, zaman zaman bir siyasetçiden çok, bir din adamı gibi konuşmuştur. Bush, seçimler öncesinde en favori felsefecisi sorulduğunda hiç çekinmeden "Hz. İsa" diyebilmiştir.[6] Her gün dua ve ibadet ettiğini kamuoyu ve basın önünde belli etmeye çalışan Bush bir canlı yayın konuşması öncesinde ise yardımcılarından kendisini 10 dakika yalnız bırakmalarını istemiş, bu tür hareketleriyle Tanrı ile baş başa kalmak istediğini, dua edeceğini ima etmiştir. Bush''un bu tür Hristiyan ve Evangelik yönlerinin altını çizen hareketleri çok fazladır. Bush başkanlığı döneminde söylemlerini eylemlere de dökmüştür. Örneğin bu dönemde milyarlarca dolarlık (20 milyar doları aştığı iddia ediliyor) federal kaynak dini kurumlara sosyal faaliyetlerde kullanılması için aktarılmıştır. Yine Konut ve Şehirleşme fonlarından 8 milyar dolarlık bir kaynak da kiliselere aktarılmıştır. Bu iki kaynağa ek olarak diğer federal fonlardan da çeşitli yollarla 60 milyar doları aşan bir kaynağın daha dini gruplara akıtıldığı belirtilmektedir ki bu dağılım tüm dini gruplara eşit olarak yapılmış değildir. Dini kurumlar arasında tüm dini gruplar sayılmakla birlikte aslan payı Hristiyan dini kurumlarına ve özellikle de evangelik gruplara gitmiştir.[7] Bu sayede özellikle ekonomik durumu düşük olanlara sosyal hizmetler kiliseler kanalıyla yapılmış, bu yolla din değiştirmeler ve daha dindar bir toplum oluşturma projesi uygulamaya sokulmuştur. Üstelik söz konusu yardımlar eğitim sisteminde de aynı amaç doğrultusunda uygulanmıştır: Okullara yardım çekleri dağıtımda dine daha fazla önem verenlere öncelik tanınmıştır. Nitekim Amerikan Eğitim Bakanı Rod Paige açıkça okulların Hristiyanlık değerlerini çocuklara öğretmesi gerektiğini söylemiştir. Paige''in ailelere tavsiyesi çocuklarını bu değerleri öğretmeyen okullara göndermemeleri şeklinde olmuş, bu sözlere kamuoyunda sert tepkiler gelince ise bakanlık yaptığı açıklamada bu sözleri yalanlamak yerine "söylenenler doğrudur" açıklamasını yapmıştır.[8] Ne yazık ki Bush yönetiminde dini yaklaşımları ‘fundamentalist'' denebilecek düzeye yaklaşanlar sadece George Bush ve Eğitim Bakanı değildir. Savunma Bakanı''ndan, istihbarattan sorumlu yardımcılarına kadar çok sayıda isim de Bush''un tanrı tarafından ABD''yi yönetmek için gönderildiğine inanmakta, kendilerini de kutsal bir savaşın neferleri olarak görmektedirler. İstihbarattan sorumlu General William Boykin''in Irak ve Afganistan''daki savaşları ‘Şeytan''a karşı yürütülen bir Hristiyan savaşı'' olarak nitelendirmesi örneklerden sadece bir tanesidir.[9]
Bush yönetiminin 2004 başkanlık seçimleri öncesindeki en son girişimi ise kendisini destekleyeceğini düşündüğü kiliseleri kampanyasında birleştirmeye çalışmasıdır. Sadece Pennsylavania''da 1.600 kiliseye mesaj gönderen Beyaz Saray mesajında kiliseye gelenler ve çevresinde bulunanlar arasında Bush''un destekleyebilecek kişilerin belirlenmesini ve organize hale getirilmesini talep etmiştir.[10] Koordinatörlüklere gönderilen mesajlarda şu görevler sıralanmıştır:
- Kilisenizin listesini Bush-Cheney''04 seçim merkezine gönderin,
- Bölgenizde Bush için çalışabilecek bir başka muhafazakar kilisenin adını bildirin,
- Seçmen yazım süreci için kilisenizden 5 kişi ayarlayın,
- Yeni seçmen olacak kişiler ile konuşun.[11]
Bush yönetiminin bu girişimleri dini liderler ve kiliselerden de karşılık bulmuştur. Örneğin Cumhuriyetçi Parti''ye yakınlığı ile tanınan ve evangelistlerin en önemli ruhani liderlerinden olan Rv. Jerry Falwell hiçbir seçimin 2004 seçimleri kadar Hristiyanlar''ı mobilize edemediğini belirtmiş ve Bush için desteklerini açıkça ilan etmiştir.[12]
Kısaca Bush''un dini inançlarında samimi olduğu kadar dini siyasi amaçlarına alet ettiği de rahatlıkla söylenebilir. Ne var ki Bush-din ilişkisi iç siyasetle sınırlı kalmamıştır ve adeta 11 Eylül''den sonra tüm dünyanın kaderini etkiler bir hale gelmiştir. Bu çerçevede Bush''un dindarlığı ve kişiliğinin temel özellikleri anlaşılamadan 11 Eylül sonrası Amerikan politikaları ve küresel terör anlaşılamaz.
Kesin İyi-Kesin Kötü Ayrımı

Bush''un yaklaşımın ilk özelliği dünyayı iyilik (good) ve kötülükler (evil) dünyası olarak ayırmaktır. Fakat Hristiyan inancındaki good-evil zıtlığı Türkçe''deki kelimeler ile tam anlamıyla açıklanamaz. Burada ‘kötülük'' (evil) her türlü kötülüğü, karanlığı, şeytaniliği kapsar. ‘Good'' yani ‘iyilik'' ise Tanrısal''dır, Tanrı ve Hz. İsa ve onu izleyenleri ve her türlü iyiliği kapsar. Bu cepheden bakıldığında iyi ile kötü arasında bir uzlaşma, anlaşma söz konusu olamaz. İkisi siyah ile beyaz kadar farklıdır ve bir orta yol bulunamaz. Eninde sonunda iyinin kazanacağına inanılır ve kötü ile savaştan kaçınılamaz. Çünkü iyi ile olan Tanrı ile birliktedir ve onun yardımını aldığından korkması gerekmez. Burada önemli olan ‘kötü''nün, asla ‘iyi'' olamayacağı varsayımıdır. ‘Kötü'' kötü olduğu için kötüdür ve ‘iyi''ye de iyi olduğu için karşıdır. Nitekim Bush da Üsame Bin Ladin, Saddam Hüseyin veya teröristler söz konusu olduğunda sıkça ‘evil'' ve ‘evil-doer'' kelimelerini kullanmakta, bu kişileri ‘şeytani'' olmakla suçlamaktadır. ‘Manicheism'' olarak da adlandırılan bu yaklaşımı benimseyen Bush yönetimine göre teröristler ABD''den nefret etmektedir, çünkü onlar şeytani bir şekilde kötüdürler. Bu anlamda onlarla uzlaşma sağlanamaz, çünkü onların doğası kötüdür. Bu durumda onlarla mücadele için tek bir araç kalmaktadır, o da bunları yok etmek. "Tanrı ordularımızı kutsasın"[13] sözleriyle Irak işgalini başlatan Bush''un, Irak''ı neden işgal ettiklerini açıklarken en önemli gerekçe olarak "Irak bizden nefret ediyor" açıklamasını getirmesi de bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Uluslararası teröre ‘kesin iyi'' kesin kötü'' yaklaşımından bakan bir Başkan''ın uzlaşma arayışında olmayacağı, konuyu bir kan davası olarak göreceği açıktır. Nitekim 11 Eylül sonrasında ABD de bir uzlaşıdan ziyade bir intikam peşinde olduğu izlenimini vermiştir. Fakat bilindiği üzere kan davaları öldürerek sona ermez ve her şiddet eylemi daha güçlü saldırıları davet eder.
Mesih (İlahi Kurtarıcı) ve Cezalandırıcı Anlayışı

Bush yönetimine hakim olan ikinci anlayış ise Tanrı''nın kötülük karşısında iyileri, kendisine inananları sonuna kadar desteklediğidir. Hatta Bush kendisinin ilahi bir görevle işbaşında olduğunu, ABD''nin de bu ilahi görevlerin bir parçası olduğunu düşünmektedir. Başkan olmadan önce çevresine başkan olmanın kaderinde olduğunu söyleyen Bush, "Tanrı''nın benim başkanlık için yarışmamı istediğini hissediyorum. Bunu açıklayamam, fakat ülkemin bana ihtiyacı olacağını seziyorum... Bunun benim ve ailem için kolay olmayacağını biliyorum, fakat Tanrı benim bunu yapmamı istiyor" demiştir.[14] Başkan olduktan sonra da çeşitli defalar kendisini ‘Oval Ofis''te Tanrı''nın Adamı'' olarak gördüğünü tekrarlamıştır. Sıkça Tanrı''nın kendisi ve Amerika ile olduğunu söyleyen Bush bir diğer konuşmasında ise şunları söylemektedir:
"Tanrı''ya giden tüm yolları bildiğimizi söyleyemeyiz, fakat Tanrı''ya olan sevgimizden hareketle, tarih boyunca olduğu gibi o yollara güvenebiliriz. Şimdi Tanrı bizi korusun, bize rehberlik yapsın".[15]
11 Eylül saldırılarından sonra Bush''un konuşmalarındaki dinsel motifler daha da artmıştır. Kongre''ye hitap eden Bush, ABD''nin özgürlüklerin ve insanlığın koruyucusu olduğunu ve bu konuda tüm insanlığın Amerikalılar''a güvendiğini ilan etmiştir. Eylül 2002''de ‘ABD'' ve ‘Amerika düşmanlarını'' karşılaştıran Bush''un şu sözleri de dikkat çekicidir:
"Ve nur karanlığın üzerine doğdu, ve karanlık asla onu yenemeyecek."[16]
Abraham Lincoln uçak gemisinde askerlere hitabında kullandığı dil de Bush''un Tanrı-Amerika ikilisine olan tam inancını yansıtır:
"Ve her nereye gider iseniz gidin, bir umut mesajı taşıyacaksınız, bir mesaj ki hem kadimdir ve hem de her daim yeni."
Bush bir diğer konuşmasında ise "kutladığımız bu hürriyet, Amerika''nın değil Allah''ın insanlığa sunduğu bir hürriyettir" diyerek Amerika''nın politikalarına ilahi bir boyut katmaya çalışmıştır.[17] Aynı doğrultuda Irak''taki durumu özetlerken kullandığı dil de Irak''ın işgalini bir Tanrı buyruğu olarak gördüğünü gözler önüne sermektedir:
"Ben kesin olarak inanıyorum ki özgürlük her şeye Kadir Olan Tanrı''nın insanlığa, bu dünyada yaşayan her bir kadına ve erkeğe bir armağanıdır. Saddam Hüseyin''in yakalanması Irak''taki düzeni değiştirmiştir. Adalet Her Şeye Kadir Olan tarafından Irak halkına dağıtılmıştır."[18]
Tüm bu sözler ve davranışlar da göstermektedir ki Bush kendisinin ve ekibinin özel bir misyon ile başkan olduğunu düşünmekte ve sadece kendisini değil Amerika''yı da dünyayı kötülüklerden kurtaracak bir kurtarıcı olarak görmektedir. Bu konudaki düşünceleri öylesine keskindir ki The Progressive dergisi bu tavrı, ‘mesihçilik''ten de öte ‘militarist mesihçilik'' olarak adlandırmaktadır.[19]
Kısasa Kısas Anlayışı

Bush kötülerin cezalandırılmasından yanadır ve bu göze-göz, dişe-diş olmalıdır. Bu konuda daha çok Tevrat''tan hareket eden Bush valiliği döneminde Amerikan tarihinde en çok kişinin (152) idamına onay veren vali unvanını da almıştır.[20] Bu nedenle Bush''un uluslararası terörle mücadelesinde görüşmelerin, sosyal, ekonomik vb. araçların yeri olsa da asla güç kullanımının yerini alamaz. Diğer bir deyişle Bush yönetiminin çatışmalar ve savaşlar ile dolu olması bir tesadüf değildir. O aslında kendi düşüncesine göre suçluları cezalandırmakta, dünya barışını tesis etmeye çalışmaktadır. Nitekim bir seferinde sıradan bir başkan olmayacağını, büyük hedefleri başaracağını, en büyük hedefin ise dünya barışına ulaşmak olduğunu söylemiştir.[21] Bu açıdan bakıldığında Bush''un hedeflerinde ve samimiyetinde bir sorun yoktur. Sorun onun yöntemlerinde ve saplantısal düzeydeki inançlarındadır.
Sonuç

Bush''un başkanlık kampanyası için hazırlanan ‘Tanrı''nın Sözü'' adlı video kaset de Bush''un terörle mücadelesi ile inançları arasındaki bağı ortaya koyuyor. Kasette "Onun Allah''a olan bağlılığı ona 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında ve Irak, Afganistan savaşlarında ihtiyacı olan tam gücü ve vizyonu sağladı... Abraham Lincoln''den bu yana hiçbir başkan bu kadar çok Tanrı''dan söz etmedi" deniyor.

Özetleyecek olur isek, ABD''nin 11 Eylül sonrasındaki politikaları sadece reel politik ile çizilmemiştir. Hristiyan (ve Musevi) dünyasından gelen manipülasyonlar ve inanç-merkezli uygulamalar Amerikan politikalarını önemli ölçüde belirlemiştir. Sanılanın aksine Üsame Bin Ladin görüşlerinde yalnız değildir. Onun uzlaşmaz, katı, diğer görüşleri yok etmekten başka alternatif tanımayan yaklaşımı ne yazık ki bazı devlet adamlarınca da paylaşılmıştır. Sonuçta 11 Eylül sonrasında ‘medeniyetler savaşı'' olarak veya ‘terörle mücadele savaşı'' olarak lanse edilen çatışmalar bir tür fundamentalistler savaşı olmuştur. Özellikle 11 Eylül''den sonra George Bush ve ekibi dini bir dünya görüşünü siyasi bir ajanda ile uygulamaya koymuşlardır. Newsweek''den Howard Fineman tarafından ‘inanç merkezli (faith-based) dış politika'',The Weekly Standard tarafından ‘ahlak-merkezli (morality- based) dış politika'', Cranes tarafından ‘Bush Doktirini''[22] olarak adlandırılan söz konusu yaklaşım her ne kadar uluslar arası terörü önleme savıyla ortaya çıkmışsa da aslında terörü besleyen ve meşrulaştıran en önemli kaynaklardan biri olmuştur. Tıpkı ‘düşman'' saydığı rakipleri gibi sadece kendi kutsalına odaklanan ve başkasının inançlarını düşünmeksizin reddedn bu empatiden yoksun yaklaşım, terörle mücadelede güç kullanma dışında kalan yöntemleri de adeta reddetmiştir. Sonuçta iki karşıt cephe olarak sunulan Bush ve Üsame Bin-Ladin, denebilir ki benzeri görüşleri ile birbirlerini güçlendirmişlerdir. Tüm bu örnekler bize göstermektedir ki, Amerikan politikaları artık pre-emtive (önleyici) olmaktan çıkmış, daha ziyade teolojik bir hal almıştır.[23]
Yayınlandığı Yer: Türk Harb-İş dergisi, Sayı: 210, Ekim 2004, ss. 23-27



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Dinlerin eşit düzeyde özgürlüğü ve din-devlet ayırımı ilkesi özellikle Thomas Jefferson''ın görüşlerinde en güçlü sesini bulmuştur.
[2] ABD''de dinin yeri ve geçmişi konusunda kısa, ama öz bilgi için bkz.: Okan Arslan ve Selçuk Arı, Amerika, Özgürlük Havarisi mi? Yoksa Günah Keçisi mi?, (Ankara: Platin, 2004), ss. 28-45.
[3] Dana Millbank, ‘Religious Right Finds Its Center in Oval Office'', Washington Post, 24 December 2001, p. A2.
[4] Juan Stam, ‘Bush''s Relgious Language'', The Nation, 22 December 2003.

[5] Michael Howard, ‘New Intolerance Between Crescent and Cross'', The Wall Street Journal, 5 July 1995.

[6] Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003.
[7] Robyn E. Blumner, ‘Religiosity as Social Policy'', St. Petersburg Times, 28 September 2003; Sydney H. Schanberg, ‘The Widening Crusade'', The Village Voice, 15-21 October 2003; Paul Haris, ‘Bush Says God Chose Him to Lead His Nation'', The Guardian, 1 November 2003.

[8] Jonathan Turley, ‘Raze the Church/State Wall? Heaven Help Us!'', Los Angeles Times, 24 February 2003; Alan Cooperman, ‘Paige''s Remarks on Religion in Schools Decried'', Washington Post, 9 April 2003.

[9] William M. Arkin, ‘The Pentagon Unleashes a Holly Warrior'', The Los Angeles Times, 16 October 2003.

[10] Tim Wheeler, ‘Bush''s Religious Right Target Churches'', People''s Weekly, 3 July 2004.
[11] ‘Baptists Angry at Bush Campaign Tactics'', USA Today, 4 July 2004.
[12] Jon E. Dougherty, News Max, 1 September 2004. net yoluyla.
[13] Tony Carnes, ‘The Bush Doctrine'', Christianity Today, May 2003.

[14] Juan Stam, ‘Bush''s Religious Language'', The Nation, 22 December 2003; Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003.

[15] George Bush''ta aktaran, Jill Lawrence, ‘Bush''s Agenda Walks the Church-State Line'', The USA Today, 29 January 2003.

[16] Juan Stam, ‘Bush''s Relgious Language'', The Nation, 22 December 2003.

[17] Henry Muto, ‘Amerikan Sivil Dini Semavi mi, Yoksa Yerli mi?'', Zaman, 26 Haziran 2003.

[18] David Domke, ‘Bush Weds religion, Politics to Form World View'', Seattle Post-Intelligencer, 22 August 2004.
[19] ‘Bush''s Messiah Complex'', Başyazı, The Progressive, February 2003.

[20] Graydon Carter, ‘The President? Go Figure'', Vanity Fair, December 2003; Henry A. Giroux, ‘George Bush''s Religious Crusade Against Democracy: Fundamentalism As Cultural Politics'', Dissident Voice, 4 August 2004.

[21] ‘Bush''s Messiah Complex'', Başyazı, The Progressive, February 2003.

[22] Tony Carnes, ‘The Bush Doctrine'', Christianity Today, May 2003.
[23] Tim Wheeler, ‘Bush''s Religious Right Target Churches'', People''s Weekly, 3 July 2004; Robyn E. Blummner, ‘Christian Soldiers for the Bush Campaign'', St. Petersburg Times, 13 June 2004

.................................................. .................................................. ..........
.................................................. .................................................. ..........


PROF. DR. AYTUNÇ ALTINDAL:

“MİSYONER FAALİYETLERİ ARTIŞTA”



Araştırmacı Yazar Prof. Dr. Aytunç Altındal ile özelde Türkiye’de, genelde dünyada gerçekleşen misyonerlik faaliyetleri hakkında bir röportaj yaptık. Altındal, özellikle müslümanların dikkatli olması gerektiği hususları zikrederken hoşgörünün sınırlarının kesinlikle çizilmesi gerektiğini belirtiyor.

Türkiye’de ve İslam coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri nelerdir?

Türkiye’de ve İslam coğrafyasında misyonerlik faaliyetleri dört ayrı dalda ve alanda sürdürülmektedir. Geçen yıl 18.300 olan misyoner sayısı, Irak’ın ve Afganistan’ın işgalinden sonra 23.177’ye çıkmıştır. Tüm İslam coğrafyasında ise yaklaşık 100 bin kadar misyoner aktif olarak görev yapmaktadır.

Türkiye’de misyonerlik faaliyetleri, tüm İslam coğrafyasında olduğu gibi 4 alanda yaygınlaşmış ve bu faaliyetlere yerel bazı İslami Cemaatler de ne yazık ki, alet edilmişlerdir.

Bunları şöylece sıralayabiliriz:

a) Dinlerarası dialog çalışmaları

1962-1965 yılları arasında başta Vatikan olmak üzere tüm hristiyan aleminde başlatılan bu girişim, özellikle 1993’de SSCB’nin tam olarak yıkılmasından sonra ivme kazanmıştır. Dinlerarası dialog konusunda 1960-1965 yılları arasında Türkiye, Suriye ve İran ile kısmen Irak’ta istihbarat ve demografik çalışmalar yürütmüş olan ‘Barış Gönüllüleri’ adlı misyonerler tarafından hazırlanmış olan raporlara dayandırılarak yürütülen bu faaliyetler, 1996’dan itibaren İstanbul Fener Rum Patrikhanesi’nin girişimiyle hız kazanmıştır. 1960’ta Türkiye’de 1019 barış gönüllüsü misyoner, özellikle G. Doğu Anadolu’da faaliyet gösteriyordu.



b) Ekümenizm Çalışmaları

Ekümene; hristiyan dininin ve uygarlığının egemen olduğu coğrafi alan demektir. Bu nedenle ilk ‘ekümenik’ toplantılar, hristiyan mezhepleri arasında yürütülmüştür. Dünya Kiliseler Birliği, Protestan Kiliseleriyle Ortodoks ve Anglikan Kiliselerini bir araya getirmiştir.. Diğer yanda ise Katolik ve Doğu Kiliseleri yer almışlar ve giderek belirli konularda uzlaşmalar sağlamışlardır. Diğer dinlerle ‘ekümenikal’ ilişkiler kurulmasına 1990’larda hız verilmiştir. Ekümenik hareketin iki hedefi vardır: Birincisi, Türkiye’de Fener Rum Patriği’ni ‘Ekümenik Patrik’ ilan ettirmek ve böylece Lozan Antlaşmasını delmek ve Anayasayı değiştirmektir. İkincisi ise, misyonerlik faaliyetlerini yasal kılıflar altında sürdürmektir.

2. Vatikan Konsili''nden sonra diyalog olayı başladığında Dünya Kiliseler Birliği; ki bu birlik, 1919-20 yıllarında Fener Patrikhanesi''nin yazdığı mektuplarla başladı. Anglikan, Protestan, Ortodoks kiliselerinden ve bunların çeşitli değişik alt açılım kiliselerinden oluşuyor. Vatikan girmemişti. Şimdi o da bunun içinde. Bu hareketin adı ekümenizm hareketidir. Yani bu kiliselerin biraraya gelerek, birbirlerini şu veya bu şekilde bütünleştirerek, farkı tutup aralarındaki benzerlikleri öne çıkararak yaptıkları hareketin adına ekümenizm hareketi deniliyor. “Farklılıklarınızı saklayın, benzerliklerinizi öne çıkartın”; bu, ekümenizm hareketidir.

Ekümenizm hareketinde dediler ki, “Bizim birinci vazifemiz misyonerliktir. Bu misyonerliği yaparken de bizim yapmamız gereken şudur: ''İllaki Katolik ol, illaki Ortodoks ol, illaki Anglikan ol'' demeyelim. Ne diyelim? ''Hristiyan ol da hangi kiliseden olursan ol'' diyelim. Bunun adına Evangelizasyon denir. Yani önce “Evangel” dediğimiz İncil''le tanış, İncil''i öğren. ''İncil''i bir oku. Ne çıkar?'' ''Demek ki bu konuda bizim aramızda bir kavga yok. İster ben Rus Ortodoksu olayım, siz Katolik olun, öteki Protestan olsun, öteki Ermeni olsun'' önemli değil. Bizim birinci meselemiz şudur: Biz, müslümanları önce İncil''le tanıştırmalıyız. Adam İncil''i okusun. Sorusu varsa gelsin bana sorsun. Ben kimim? Ben papazım. Bana gel sor. Beğenirsen katıl.” Dolayısıyladır ki Türkiye''de ve bütün dünyada ekümenizm, yani kiliseler arasında birlik, yani Vatikan Katolik Kilisesi, Anglikan Kilisesi, Ortodoks Kilisesi aralarında dediler ki, “Biz farklılıklarımızı koruyacağız. Benzerliklerimizi öne çıkartacağız. Nedir benzerliklerimiz? Hepimiz İncil okuyoruz. Öyleyse insanlara ''Katolik ol, Ortodoks ol'' demektense ''hristiyan ol'' demek gerekiyor. ''Gel hristiyan ol da hangimize katılırsan katıl



c) Tolerans=Hoşgörü toplantıları

Latince ‘tolare’ sözcüğünden gelen tolerans kavramı, Türkçe’ye ‘hoşgörü’ olarak çevrilmiştir ama sözcüğün Latince karşılığı, ‘Tahammül etmek, acıya katlanmaktır. Türkçe’de ‘müsamaha’ denilmesi uygundur. Tolerans toplantılarının amacı; Kiliseler’in kendi resmi yayınlarına göre, ‘Henüz İsa Mesih’i tanıyamamış olan kişilere onu tanıtmaktır’. Yoksa sanıldığı gibi İslam dininin hristiyanlarca öğrenilmesini sağlamak değildir. Kiliseler, İslam dininin ne olduğunu 1400 yıldır bilirler, şimdi mi akıllarına geldi ne olduğunu öğrenmek?

Focolare teşkilatı özel bir yerleşim alanı, bir şehir kurdu. Bu şehrin adı Marianapolis''tir. Bu şehir, tam Papa''nın yazlık sarayının bulunduğu Castelgandolfo denilen yerde bu sarayı da içine alan bir yerdir. 1992 yılında ilk defa 130 kadarının Türk vatandaşı olduğu kabul edilen çeşitli ülkelerden 4.400 müslümana yönelik burada bir mektup yayınlandı. Bu mektupta dendi ki; “Biz, sizlerin İslami inançlarınız çerçevesinde bize nasıl baktığınızı görmek istiyoruz.” Bunun için de müslümanlardan bazı şahısları seçerek “Bizlerle diyalog kurun” çağrısını yaptılar.

5 Haziran 1993 Cumartesi günü Roma''da, Vatikan''ın verdiği paralarla Focolare teşkilatı bir toplantı düzenledi. Düzenlediği toplantıda “Bizim kendi kavramımız diyalog, Koinoia ve gizli vaftiz olayını bu sinodda tartışacağız. Bu sinoddan müslümanlarla birliktelik sağlayacak bazı kararlar da çıkartmamız lazım.” dedi. Buraya davetli olanlar arasında üç kişi çok önemli idi. Bunlardan birincisi İtalya Cumhurbaşkanı Oscar Luicis Calfaro idi. Calfaro mason, büyük bir üstad ve aynı zamanda Malta şövalyesiydi. İkincisi Egont Kleptch diye bir adamdı. Avrupa Parlamentosu Başkanıydı. Üçüncüsü Henry Sokovsky diye bir şahıstı. Bu şahıs da BM aileden sorumlu bakan düzeyinde bir adamdı. Bu üçü bir başka şahsı özel olarak buraya davet ettirmişlerdi. Focolare''nin bu toplantıdaki onur üyesi Patrik Bartholomeos idi. Patrik Bartholomeos bu toplantıya katıldı. Ve müslümanlarla diyalog kurulması meselesi kendisine söylendi. Türkiye''de bu işlere girmek isteyen kim vardı? 1993 yılından itibaren kimler olduğunu siz biliyorsunuz.



d) İbrahimî Dinler toplantıları

Vatikan tarafından yayınlanan ‘Kateşizm’ belgesinde müslümanların Hz. İbrahim’in ‘inancına’ bağlı kişiler oldukları, bu nedenle de İsa Mesih’in kurtarıcılığına ‘kısmen’ mazhar olacakları yazılıdır. Nedense, Hz. Muhammed’in ve Kur’an-ı Kerim’in adı bu kitapta yer almamaktadır. İbrahimî Dinler yutturmacası, ülkemizde 1955’ten bugüne ‘dönme’ ve/veya ‘Sabataycı’ diye bilinen gruplar tarafından, Büyük Mason Locaları aracılığıyla yönlendirilmekte olan bir faaliyettir. Nihai hedefi İslam Dini’nin ‘tek ve son din’ olduğu gerçeğini müslümanlara unutturmak ve üç dinin de aynı olduğunu, dolayısıyla hristiyan olunabileceğini vurgulamaktır. Kaldı ki, onların ‘patriark’ müslümanların ise ‘peygamber’ kabul ettikleri İbrahim (Abram/Abraham) bir ve aynı kişi değildir. Müslümanların Allah’ın dostu kabul ettikleri Hz. İbrahim çok farklı bir kişiliktir.

İbrahimi din ne demektir? Teolojide İbrahimi din diye bir olay var mıdır? Yoktur. İbrahimi dinler diye bir kavram olsaydı, bu dinlerin hiçbiri ortaya çıkmazdı. Bu iş bir tek Yahudilik ve onun gelişmesi ile kalırdı. Demek ki İbrahimi din diye bir olaya biz kendi içinde çelişkili bir kavram diyoruz.

İbrahimi din dediğiniz zaman “üç din de eşittir” demek istiyorsunuz. Bir babanın üç oğlu bile eşit değildir. Nasıl oluyor da bu üç din eşit oluyor. Bir de siz buna Müslüman kesimin içinden, Müslümanlar adına konuştuğunu söyleyen, televizyonlara çıkıp ağlayarak, sızlayarak İslamiyeti anlattığını söyleyenleri ve çevresindeki insanları katarsanız, onlar da “bütün dinler eşittir” derlerse artık bu kaymaklı ekmek kadayıfı durumundadır. Kimler için? Hristiyanlar için... Yahudiler bile bu tuzağa düşmezler. Nitekim de düşmüyorlar. Yahudilerin düşmediği bu tuzağa Türkiye''de belli bir çevre angaje olmuş durumda. Niçin angaje olmuş? O beni ilgilendirmiyor. Menfaat meselesi midir, başka bir şey midir? Bilmek de istemiyorum. İlgilenmiyorum da. Zaten bu olayı biraz da patetik buluyorum. Bu olay patetik bir olay. “Biz, hepimiz kardeşiz”, “Biz hepimiz İbrahimi dinin elemanlarıyız”; bu bir patetik olaydır. 1943 senesinde Focolare, “yeni din anlayışı getirmeliyiz” diye yazılar hazırlıyordu. Focolare''nin “yeni din anlayışı” dediği işte budur.

Misyoner sayısındaki artış neyin ifadesidir? Devlet ve halk, bunların yasadışı çalışmalarını nasıl durudurabilir?

Misyoner sayısı giderek daha da artacak ve Türkiye’de belki de yüzlerce kilise açılacaktır. Bu, AB stratejisinin kaçınılmaz sonucudur. Devlet, misyonerlik faaliyetlerini önlemeye yönelik hiçbir ciddi girişimde bulunmamaktadır.



Günümüzde devletler arası inanç savaşı yaşıyor muyuz? ABD ve Avrupa devletlerinin, özelde Ortadoğu, genelde İslam ülkelerini yeniden şekillendirme gayretleri misyonerlik planlarının bir gereği midir?

Evet, gerçekte örtülü bir inanç savaşı var. Bunun görünen yüzünde ekonomik faaliyetler var. Ancak arka planda İsrail’in güvenliği ve Siyonist-Methodist dayanışması var. ABD’nin en yetkili kişilerinden John Aschcroft‘un deyişiyle söylersek; “İslam Dini’nde insan evladını kurban eder. Hristiyanlıkta ise Tanrı kendi evladını insanlar için kurban etmiştir. Fark buradadır. Her müslüman potansiyel bir ‘kitle imha silahıdır.’ Bu sözler, 21. yüzyıla şekil ve yön vermek isteyen ABD’nin en güçlü beş yöneticisinden birine aittir. Daha fazla söze gerek yok sanırım.



Ekümenlik nedir?



Ekümenik, evrensel demektir. İstanbul Fener Rum Patriği, ABD ve AB tarafından tüm dünya Ortodokslarının (yaklaşık 320 milyon) “lideri” yapılmak istenmektedir. Bu nedenle de İstanbul’daki Patrikhane’ye ‘Vatikan tipi’ bir devlet statüsü verilmeye çalışılmaktadır. Patrik, ekümenik sıfatını alırsa, bu kez de AB ve ABD, ‘tazminat ve toprak’ taleplerini gündeme getirecektir.



İstanbul Rum Patrikhanesi’nin ekümenlik maksadı var mıdır? Varsa faaliyetleri nelerdir?



Evet vardır ve yıllardır bu konuda başta Rahmi Koç olmak üzere Türkiye’deki ‘iştirakçi’ çevrenin tam desteğini almıştır. Halen AB’nin doğrudan koruması altındadır.

Bilindiği gibi siyonizm, ilk resmi toplantısını 29 Ağustos 1897’de Basel’de gerçekleştirdi. O günden bugüne siyonizmin geldiği nokta nedir?

O günden bu yana Siyonizm çok mesafe katetmiş ve/fakat kendi içinde de bölünmeler yaşamıştır. Günümüzde Siyonizm dört parçadır. Bunların arasında en etkili olan kesim ABD Yahudileri’nin çoğunluğu tarafından desteklenen “Jews for Christ” (Mesih için yahudiler) adıyla bilinen ‘ırkçı siyonist’ harekettir.

.................................................. .................................................. ..
.................................................. .................................................. ..

Bu yazıları özellikle Hristiyanlara ve Yahudilere hoşgörü ile yaklaşılması gerektiğini söyleyen, dinler arası diyalogdan bahseden Fetullah Gülen ve Harun Yahya nın zırvalıklarına inanlar için yazdım(aslında farklı birkaç siteden kopyala yapıştır yaptım :D ).... Ama derleme bana ait...........

Çünkü Bakın: SERIAT''IN, ISLAM''DAN GAYRI DIN VE INANÇ''LARA BAKIS AÇISI NASIL:



"Tanri katinda din, kuskusuz, yalnizca Islâm''dir. Kendilerine ''Kitab'' verilmis olanlar (Yahudi''ler. Hiristiyan''lar,vs...), kendilerine ''bilgi'' geldikten sonra ayriliga düstüler. Aralarindaki azginlik içeren tutku yüzünden...

(Kur''ân: 3, Imrân 19)


"...Islâm''dan baska dinlere ragbet edenler tam bir sapiklik ve ziyân içindedirler...

(Kur''ân: 3 Imrân, 85)


"Ey Muhammed! Hakka yönelerek kendini Allah''in insanlara yaratilista verdigi dîne ver. Zirâ Allah''in yaratisinda degisme yoktur, iste dosdogru dîn budur (Islâm''dir), fakat insanlarin çogu bilmezler"

(Kur''ân, 30, Rûm, 30)


"Her dogan çocuk muhakkak Islâm fitrati üzerine dogar; sonra anasiyle babasi onu yehûdî yâhud nâsranî, yâhud mecûsî yaparlar... Allah''in yarattigi bu Islâm ve tevhid seciyyesini sirk ile tebdil etmek muvâfik degildir. Bu Islâm ve tevhid dîni, en dogru bir dindir..."

(Muhammed)



"Bütün dîn''lerden üstün kilmak üzere peygamberini Kur''ân ve Hâk dîn (Islâm dini) ile gönderen O''dur..."

(Kur''ân: 48 Fetih, 28)



"O (Allah), müsrikler hoslanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kilmak için Resûlünü hidayet ve Hak Din (Islâm) ile gönderendir"

(Kur''ân: 9 Tevbe, 33)



"Allah... onlar için begenip seçtigi dini (Islâm''i) onlarin iyiligine yerlestirip koruyacagini... onlara güven saglayacagini vâdetti..." (K. 24 Nûr 55)



"...Ibrahim ne Yahudi idi, ne de Hiristiyan. Dosdogru Müslümandi..."

(Kur''ân: 3 Al-i Imrân 67)


"(Onlar)-Yahudi, yâhut Hiristiyan olun ki dogru yolu bulasiniz-'' dediler. (Ey Muhammed) de ki: -''Hayir, küfürden, sirk''ten uzak ve temiz olan Ibrâhîm''i dinindeyiz (Islâm dînindeyiz)''..."

(Kur''ân: 2 Bakara 135)


"...Ibrâhîm''e, Ismâil''e, Ishak''a, Ya''kub''a ve torunlarina... ve Musâ'' ve Isâ''ya verilene (Islâm dînine)... inandik... deyin... Yoksa Ibrâhîm, Ismâil, Ishâk, Ya''kûb ve torunlarinin yahudi veyâ hiristiyan olduklarini mi söylüyorsunuz? Peki, siz mi yoksa Allah mi daha iyi bilir? de..."

(Kur''ân: 2, Bakara,136, 140)



"Ey Müslümanlar, Yahudileri ve Hiristiyanlari dost olarak benimsemeyin; onlar birbirlerinin dostudur. Sizden kim onlara dost olursa, o da onlardandir..."

(Kur''ân: 5, Mâide 51)


"Bunlar (Yahudiler), Allah''in lânetledigi kimselerdir. Allah''in rahmetinden uzaklastirdigi (lânetli) kimseye gerçek bir yardimci bulamazsin"

(Kur''ân: 4, Nisâ 51-52).




"Yahudiler: -Uzeyr Allah''in ogludur- dediler. Hiristiyanlar da: -Mesih (Isa) Allah''in ogludur- dediler. Bu onlarin agizlariyle geveledikleri sozlerdir... Allah onlari (Yahudileri ve Hiristiyanlari) kahretsin! Nsil da (hak''tan bâtila) döndürülüyorlar ..." (Kur''ân: 9, Tevbe 30)




"...Onlarin (Yahudilerin alinlarina) zillet ve meskenet (alçaklik ve düskünlük) damgasi basildi. Allah''in gazabina da ugradilar. Çünkü Allah''in âyet''lerine küfrederler, peygamberleri haksiz olarak öldürürlerdi..."

(K. Bakara 61)



"Onlar (Yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah''in ahdine ve (mu''minlerin) himayesine siginmadikça kendilerine zillet (damgasi) vurulmustur; Allah''in hismina ugramislar ve miskinlige mahkum edilmislerdir. Çünkü onlar Allah''in âyet''lerini inkâr ediyorlar ve haksiz yere peygamberlerini öldürüyorlardi. Bu da onlarin isyan etmis ve haddi asmis bulunmalarindandir" (K. Imrân 112)



"Allah yehûd ve nasârayi (yahudileri ve hiristiyanlari) rahmetinden uzak kilsin" (Muhammed)



" Onlar (Yahudiler, Hiristiyanlar) Nerede bulunurlarsa bulunsunlar, alinlarina vurulan zillet damgasindan kurtulacaklari yoktur. Meger ki, Allah''in dinine ve müslümanlarin yoluna girmis olsunlar...

(Kur''ân, 3 Mâide 112)



"...Iste Allah, inkârlari yüzünden onlara (Yahudilere) lânet etmistir..."

(Kur''ân, 4 Nisâ 46)



"...Sebte (Cumartesi''ye) hürmet etmeyen Yahudileri tel''in ettigimiz gibi..."

(Kur''ân, 4 Nisâ 47)



"Tevrat''la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap tasiyan merkebin durumu gibidir..."

(Kur''ân: 62, el-Cum''a, 5)



"Ehl-i Kitap (Yahudiler, Hiristiyanlar, vs...) ve müsriklerden olan inkârcilar, içinde ebedî olarak kalacaklari cehennem atesindedirler. Iste halkin en serlileri onlardir".

(Kur''ân. 98 Beyyine 6)



"Kitap verilenlerden (Yahudi''lerden, Hiristiyan''lardan, vs...) (Islâm''i) din edinmeyenlerle, boyunlarini büküp kendi elleriyle cizye (Kafa parasi) verene kadar savasin..."

(Kur''ân, 9 Tevbe 29)



" Kitapli''larin (Yahudi''lerin ve Hiristiyan''larin) cizye (kafa parasi) vermege zorlanmalari... müslümanliktan imtinâlarinin (kaçinmalarinin) cezâsidir..."

(Sahih-i Buharî... Cilt VIII, sh. 451)



"Ey maymun evlâdi (Yahudiler) Tanri sizi zelîl edip size azâbini indirmedi mi?"

(Muhammed)



"...Yalniz Allah''in dini (Islâmiyet) kalana kadar onlarla savasin..."

(Kur''ân: 2 Bakara 193)



"Tanri''nin peygamber''i Muhammed ve onunla birlikte olanlar (müslümanlar), kâfirlere karsi çok kati-sert (esiddâ), birbirlerine karsi ise acimali-merhametlidirler (ruhamma) ..."

(K. Fetih, 29




"... bedevîlere de ki: -''Siz son derece satvetli, cengâver bir kavim ile (Romalilarla, Farslarla), (savasmaya) çagirilacaksiniz. Onlar Islâm oluncaya kadar vurusacaksiniz..."

(Kur''ân, 48 Fetih 16)




"Müsrikler istemeseler de dinini (Islâm''i) bütün dinlerden üstün kilmak için peygamberini hidayet ve hak (gerçek dinle) gönderen O''dur"

(Kur''ân, 61 Saff 9)

24-04-2005, 15:30
İslamda demokrasi yoktur.Çünkü kuran müşriklerin öldürülmesi gerektiğini söyleyen.kadını ve erkeği küçük gören ayetlerle doludur.Bunların isimlerini verebilirim.
Atatürk kurduğu ülkede yetişen yeni nesilin dinlerin saçmalığından arınmış,ateist bir toplum olarak yetişmesini düşlüyordu(kanıt olarak Ata nın 1930 ların başlarında ilköğretimler için yazdırdığı tarih kitabına bakılabilir)Bizde dini önce siyasi sonra sosyal yaşantımızdan çıkarabilirsek gerçek demokrasiyi yakalayabiliriz.Ancak insanlar gerçeği görebilirlerse mutlu yarınlara ulaşabiliriz.

HYB
28-04-2005, 11:08
İçinde bulunduğumuz uçsuz bucaksız evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl işledikleri her devirde insanların merak konusu olmuştur. Bilim adamları, düşünürler asırlardır bu konuyla ilgili sayısız araştırmalar yapmışlar, pek çok teoriler üretmişlerdir.

20. yüzyılın başlarına dek hakim olan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi. "Statik evren modeli" adı verilen bu anlayışa göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi.

Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, evreni sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken bir Yaratıcı'nın varlığını da reddediyordu.

Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan bu düşünce sistemi, Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle ünlenmişti.
19. yüzyıldaki durağan evren modeli, başta belirttiğimiz gibi, materyalist felsefeye zemin sağlamıştı. Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren modeline dayanarak, "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" adlı kitabında "evrenin yaratılmış birşey" olmadığını öne sürmüştü ve şöyle demişti:

Evren yaratılmış birşey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, herşeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten (yokluktan) birşeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Buysa bilimin kabul edemeyeceği birşeydir.1

Politzer evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken 19. yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Oysa 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin sağlayan durağan evren modeli gibi ilkel anlayışları kökünden yıkmıştır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla yaratıldığı modern fizik tarafından pek çok deney, gözlem ve hesapla ispatlanmış durumdadır.

Ayrıca evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve durağan olmadığı, tam tersine sürekli bir hareket ve değişim içinde olduğu, genişlediği saptanmıştır. Bugün bu gerçekler bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmektedir.

Evrenin bir başlangıcı olması kainatın yoktan var edildiği, yani yaratıldığı anlamına gelir. Eğer (daha önce yok iken...) yaratılan bir varlık varsa bunun mutlaka bir Yaratıcısı'nın da olması gerektiğini kolayca anlarız. Yoktan var olma, insan aklının kavrayamayacağı bir şeydir. Dolayısıyla, yoktan var etmek, (sanat yapıtları veya teknolojik bulgular gibi...) bir şeyleri biraraya getirerek yeni birşey oluşturmaktan çok farklıdır. Çünkü yaratılan şeyin hiçbir örneği yok iken, hatta yaratmak için zaman ve mekan dahi yok iken bir anda, bir defada kusursuzca var olması, ancak Allah'ın yaratmasının bir delilidir.

İşte evrenin yoktan var olması, onun yaratılmış olduğunun en büyük delilidir. Bu gerçek derin olarak düşünülürse çok şeyi değiştirir. İnsanların hayatın anlamını kavramalarına ve buna göre bakış açılarını ve amaçlarını belirlemelerine sebep olur. Bu yüzden, tarih boyunca birtakım insanlar -kesin olarak delillerini gördükleri halde- tam olarak kavrayamadıkları yaratılış gerçeğini görmezlikten gelmeye kalkışmışlardır. Diğer insanlar üzerinde de bir düşünce bulanıklığı yaratmak kastıyla birtakım alternatif varoluş teorileri icat etmişlerdir. Ancak bilimin ışığı altında ortaya çıkan deliller kısa zamanda bu iddialara kesin olarak son vermiştir.
Şimdi evrenin nasıl var olduğu konusundaki bilimsel gelişim sürecini kısaca görelim.


EVRENİN GENİŞLEMESİ

1929 yılında California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru yaklaşan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble'ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma fark edilmişti. Yani yıldızlar bizden sürekli olarak uzaklaşmaktaydılar.

Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha keşfetti: Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Herşeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu.

Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.


Burada değişik galaksilerin uzaklıkları ile kızıla kaçış miktarları görülmektedir. En yukarıdaki düşey ok tayfın üzerindeki belirli bir noktayı göstermektedir. Bu nokta diğer tayflarda yatay oklar kadar sağa yani kızıla kaçmaktadır. Görüldüğü hızın bir belirtisi olan bu kızıla kaçma galaksi dünyamızdan uzaklaştıkça artmaktadır.

Aslında bu gerçek daha önceden de teorik olarak keşfedilmişti. Yüzyılın en büyük bilim adamı sayılan Albert Einstein, teorik fizik alanında yaptığı hesaplamalarla evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Fakat o devrin genel kabul gören durağan evren modeliyle ters düşmemek için bu buluşunu bir kenara bırakmıştı. Einstein bu davranışını daha sonra, "kariyerinin en büyük hatası" olarak adlandıracaktı. Daha sonra Hubble'ın gözlemleriyle evrenin genişlediği kesinlik kazandı.

Peki evrenin genişliyor olmasının, evrenin varoluşu konusundaki önemi neydi?

Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, "sıfır hacme" ve "sonsuz yoğunluğa" sahip olması gerektiğini gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Evrenin başlangıcı olan bu büyük patlamaya ingilizce karşılığı olan "Big Bang" ismi verildi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı.

Bu arada belirtmek gerekir ki; aslında "sıfır hacim" bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklının kavrama sınırlarını aşan "yokluk" kavramını ancak "sıfır hacimdeki nokta" ifadesi ile tarif edebilmektedir. Gerçekte ise "sıfır hacimdeki bir nokta" "yokluk" anlamına gelir. Evren de yokluktan var olmuştur. Diğer bir deyimle yaratılmıştır.

Bilindiği gibi Big Bang teorisi, başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin birarada olduklarını ve sonradan ayrıldıklarını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de, zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde yine Kuran'da şöyle bildiriliyordu:

O küfre sapanlar görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)

Bu ayetlerde de bildirildiği gibi herşey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmişlerdir.

Ayetin ifadelerini Big Bang teorisi ile karşılaştırdığımızda tam bir uyum içinde olduklarını görürüz. Oysa Big Bang'in bilimsel bir teori olarak ortaya atılması ancak 20. yüzyılda mümkün olmuştur.

Evrenin genişlemesi, Büyük Patlama teorisinin yani evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren yaratıldığından beri süregelen bu gerçek, modern bilim tarafından ancak bu yüzyılda keşfedildiği halde Kuran bu gerçeği yine bundan 14 asır önce haber vermiştir:

Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)


BIG BANG'E ALTERNATİF ARAYIŞLAR

Açıkça görüldüğü gibi, Büyük Patlama teorisi evrenin "yoktan var edildiği"nin, yani Allah tarafından yaratıldığının ispatıydı. Bu nedenle materyalist felsefeyi benimseyen astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sabit durum teorisini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden A.S.Eddington'ın "felsefi olarak doğanın birden bire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir" sözünden anlaşılıyordu.2

Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında dünyaca ünlü astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında "sabit durum" (steady-state) adında, 19. yüzyıldaki durağan evren anlayışına benzer bir teori ortaya attı. Sabit durum teorisi, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Görünürdeki tek amacı materyalist felsefeyi desteklemek olan bu teori, evrenin başlangıcı olduğunu ortaya koyan "Big Bang" teorisiyle taban tabana zıttı.

Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndiler. Ama bilim aleyhlerine işliyordu.

1948 yılında George Gamov, Big Bang'e bağlı olarak yeni bir iddia ortaya sürdü. Buna göre evrenin Büyük Patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun da olması gerekmekteydi. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı.

"Olması gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu.


BİR BAŞKA DELİL: KOZMİK FON RADYASYONU

1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları rastlantısal olarak keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon, yerel kökenli değil, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Penzias ve Wilson, bu bulgularından ötürü Nobel Ödülü kazandılar.

1989 yılına gelindiğinde ise, Amerikan Uzay Araştırmaları Dairesi NASA, Kozmik Fon Radyasyonu'nu araştırmak üzere uzaya COBE uydusunu gönderdi. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. COBE, evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın kalıntılarını bulmuştu.

Bütün zamanların en büyük astronomik keşfi olarak adlandırılan bu bulgu, Big Bang teorisinin açık bir ispatıydı. COBE uydusunun ardından uzaya gönderilen COBE 2 uydusunun bulguları da, yine Big Bang'e dayanılarak yapılan hesapları doğruladı.

Big Bang'in diğer bir önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan ölçümlerle anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplamalarına uyuyordu. Eğer evrenin bir başlangıcı olmasaydı ve evren sonsuzdan beri var olsaydı, içindeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.
Tüm bu açık deliller Big Bang teorisinin bilim dünyasında kesin bir kabul görmesine yolaçtı. Big Bang modeli bilimin, evrenin oluşumu ve başlangıcı hakkında ulaştığı son noktaydı.

Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama, ardarda gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:

Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.3

California üniversitesinden Prof. George Abel de; "bugünkü mevcut deliller, evrenin milyarlarca yıl önce Big Bang ile başladığını gösteriyor. Big Bang teorisini kabul etmekten başka çaremiz yok" demektedir. Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist felsefenin temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış oldu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru, Arthur Eddington'ın ifadesiyle materyalistler için felsefi olarak itici gerçek, Yaratıcı'nın varlığı yerine "evrenin yaratılmış olduğunu" göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Antony Flew, bu konuda şunları söyler:

İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklama olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim.4

Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş durumdadır. Bu Yaratıcı, hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan, yani her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır. Ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross bu gerçeği şöyle açıklar:

Eğer zaman ve madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar.5

Madde ve zaman, tüm bu kavramlardan bağımsız olan sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. O Yaratıcı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.


UZAYDA HASSAS DENGELER

Gerçekte, Big Bang'in materyalistler açısından oluşturduğu sorun, ateist felsefeci Antony Flew'un yukarıda yer verilen itirafından çok daha büyüktür. Çünkü Big Bang, evrenin yalnızca yoktan var edildiğini değil, aynı zamanda çok planlı, düzenli ve kontrollü bir biçimde var edildiğini göstermektedir.

Büyük Patlama, evrenin tüm maddesini ve enerjisini barındıran noktanın patlaması ve büyük bir hızla uzaya yayılmasıyla gerçekleşmiştir. Korkunç bir hızla her tarafa dağılan maddeden; galaksiler, yıldızlar, güneş, dünya ve tüm gök cisimlerini içine alan çok büyük bir denge çıkmıştır. Dahası, insanların "fizik kuralları" olarak adlandırdığı, evrenin her yerinde aynı olan ve değişmeyen kanunlar oluşmuştur. Tüm bunlar, Büyük Patlama'nın ardından büyük bir düzen ortaya çıktığını göstermektedir.

Oysa patlamalar düzenlilik oluşturmazlar. Gözlemlediğimiz bütün patlamalar, var olan düzenliliği bozar, parçalar ve yok ederler. Örneğin, atom ve hidrojen bombalarının patlaması, grizu patlamaları, volkanik patlamalar, doğalgaz patlaması, güneşte meydana gelen patlamalar... Ne tür patlama incelenirse incelensin, etkilerinin hep yıkıcı oldukları görülür.

Eğer bir patlamanın ardından karşımıza çok detaylı bir tasarım çıkarsa, örneğin yeraltındaki bir patlama, ortaya kusursuz sanat eserleri, dev saraylar, görkemli binalar çıkarırsa, o durumda bu patlamanın ardında "doğaüstü" bir müdahale olduğu, patlamayla birlikte dağılan tüm parçacıkların gerçekte çok kontrollü bir biçimde hareket ettirildikleri sonucuna varırız.

Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıktıktan sonra hatasını kabul eden Sir Fred Hoyle'un sözleri, bu durumu güzel ifade eder:

Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir: Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir.6

Hoyle, Big Bang'in düzenlilik oluşturmasının çelişkili bir durum olduğunu söylerken, elbette Big Bang'i materyalist bir önyargıyla yorumlamakta, yani bunun "kontrolsüz bir patlama" olduğunu varsaymaktadır. Oysa, bir Yaratıcı'nın varlığını kabullenmemek için böyle bir açıklama yaparak, asıl çelişkili duruma düşen kendisi olmuştur. Zira, patlamayla birlikte ortaya çok büyük bir düzen çıkmışsa, o zaman "kontrolsüz patlama" fikrinin bir kenara atılması ve patlamanın olağanüstü bir biçimde kontrollü olduğunun kabul edilmesi gerekmektedir.

Big Bang'in ardından evrende oluşan bu olağanüstü düzenliliğin bir başka yönü ise, "yaşamaya elverişli bir evren"in oluşmuş olmasıdır. Yaşama imkan tanıyacak bir gezegenin oluşabilmesi için oluşması gereken şartlar o kadar fazladır ki, bunun rastlantısal bir oluşum olduğunu düşünmek imkansızdır.

Ünlü bir teorik fizik profesörü olan Paul Davies, sadece Big Bang sonrasındaki genişleme hızının ne kadar "hassas ayarlanmış" olduğunu hesaplamış ve inanılmaz bir sonuca ulaşmıştır. Davies'e göre, Big Bang'in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda bile farklı olsaydı, hayata imkan sağlayacak bir yıldız tipi oluşamaz ve evrende canlılık ortaya çıkamazdı. Davies şöyle demektedir:

Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket arasındaki dengenin ne kadar "iyi hesaplanmış" olduğu sorusunun cevabı çok ilginçtir. Eğer patlama hızı gerçek hızından sadece milyar kere milyarda bir oranda farklılaşmış dahi olsaydı, bu gerekli dengeyi yok etmeye yetecekti.. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur.7

Büyük Patlama ile ortaya çıkan fizik kuralları, aradan geçen 15 milyar yıllık zamanda hiç değişikliğe uğramamıştır. Üstelik bu kurallar öyle ince hesaplar üzerine kuruludurlar ki, bugünkü değerlerinden milimetrik sapmalar bile tüm evrendeki yapıyı ve düzeni ortadan kaldırabilecek hassasiyettedir.

Ünlü fizikçi Prof. Stephen Hawking de, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında evrendeki dengelerin aslında kavrayabildiğimizden çok daha ince hesaplar ve dengeler üzerine kurulduğunu belirtir. Hawking evrenin genişleme hızıyla ilgili şunları söyler:

EEvrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi.8

Paul Davies de bu akıl almaz incelikteki denge ve hesaplardan varılması gereken kaçınılmaz sonucu şöyle açıklar:

Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur... Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir.9

Aynı gerçek karşısında Amerikalı Astronomi Profesörü George Greenstein da, The Symbiotic Universe adlı kitabında şöyle yazar:

Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. (Evrenin oluşumunda) bir doğa üstü Akıl devreye girmiş olmalıdır.10


MADDENİN YARATILIŞI

Büyük Patlama'nın ardından maddenin temel yapıtaşı olan atom meydana gelmiştir. Daha sonra bu atomlar biraraya gelerek içinde yıldızlarıyla, dünyası ve güneşiyle evreni oluşturmuşlardır. Ve sonra yine aynı atomlar dünya üzerindeki yaşamı oluşturmuşlardır. Çevrenizde gördüğünüz herşey; bedeniniz, oturduğunuz koltuk, elinizde tuttuğunuz kitap, pencereden görünen gökyüzü, toprak, beton, meyveler, bitkiler, bütün canlılar ve aklınıza gelebilecek tüm maddeler, Büyük Patlama'nın arkasından var olan atomların bir araya gelmesiyle hayat bulmuşlardır.

Peki herşeyin temel taşı olan atom neden oluşmuştur ve nasıl bir yapı göstermektedir?

Atomların yapısı incelendiğinde her birinin çok üstün bir tasarım ve düzen içinde oldukları görülür. Her atomun bir çekirdeği, çekirdek içinde belirli sayıda protonları ve nötronları vardır. Ayrıca çekirdek etrafında hiç değişmeyen yörüngelerde saniyede 1000 km. hızla dönen elektronlar vardır.11 Bir atomdaki elektron ve protonların sayısı her zaman birbirinin aynısıdır, çünkü artı yüklü protonla eksi yüklü elektron her zaman birbirini dengeler. Eğer birinin sayısı farklı olursa, atomun elektromanyetik dengesi bozulacağından atom diye bir şey de oluşamaz. Atomun çekirdeği, çekirdeğin içindeki proton ve nötronları ve etrafındaki elektronları sürekli bir dönüş halindedir. Bunlar hem kendi çevrelerinde hem de birbirlerinin etrafında hiç durmadan belirli hızlarla dönerler. Bu hızlar da hep birbirlerini orantılayacak ve atomun varlığını sürdürmesini sağlayacak şekildedir. Asla bir düzensizlik, değişiklik, farklılık oluşmaz.

Yokluğun içinde meydana gelen büyük bir patlamanın ardından, bu kadar düzgün ve kararlı yapıda varlıkların ortaya çıkması insanı hayrete düşürecek bir olaydır. Çünkü Büyük Patlama'nın kontrolsüz, tesadüfi bir patlama olduğunu farz etsek, ardından doğal olarak yine kontrolsüz şeylerin oluşması, oluşan herşeyin yine büyük bir karmaşayla başka yerlere dağılması gerekirdi.

Oysa varlığın başlangıcından itibaren her noktada tam bir düzen hakimdir. Örneğin, hepsi farklı yerlerde ve zamanlarda oluşmalarına rağmen sanki birbirlerinden haberdarmış ve sanki tek bir fabrikadan çıkmış gibi çok düzgün atomlar oluşmaktadır. Önce elektronlar kendilerine bir çekirdek bulmakta ve onun etrafında dönmeye başlamaktadırlar. Sonra atomlar bir araya gelerek maddeyi oluşturmakta ve tüm bunların ardından bir anlam ifade eden, amaca yönelik ve mantıklı şeyler çıkmaktadır. Karmaşık, işe yaramayan, anormal ve amaçsız şeyler ise ortaya çıkmamaktadır. En küçük birimden, en büyük parçaya kadar herşey yerli yerinde ve çok amaçlıdır...

Bütün bunlar üstün kuvvet sahibi olan Yaratıcı'nın varlığının kesin ispatı, herşeyin O'nun dilediği şekilde ve dilediği zamanda oluştuğunun da açık bir göstergesidir. Nitekim Allah yaratmasını Kuran'da şöyle ifade etmektedir:

O, gökleri ve yeri hak olarak yaratandır. O'nun "ol" dediği gün (herşey) oluverir, O'nun sözü haktır... (En'am Suresi, 73)


BIG BANG'İN ARDINDAN

Ama evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gösteren bir olay var ki, o da evrenin şans eseri orada durmadığıdır. Bazı insanlara göre 'evren sadece oradadır işte.' Öylesine olmaya devam ediyor. Biz de kendimizi birdenbire bu şeyin içinde buluvermişiz. Bu bakış açısının, evreni anlamamızda çok verimli ya da yardımcı olacağını sanmıyorum. Bence evren ve onun varlığının altında bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler gizli.12

Evrenin kökeni ile ilgili çeşitli araştırmalar yapan fizikçi Roger Penrose'un yukarıdaki sözleri son derece önemlidir. Bu sözlerin ifade ettiği gibi, birçok insan evrenin tüm mükemmel dengesi ile öylesine var olduğu ve kendisinin de o evrenin içinde öylesine yaşadığı gibi yanlış bir fikre kapılabilmektedir.

Oysa bugün bilim çevreleri tarafından evrenin varoluş şekli olarak kabul gören Büyük Patlama'nın ardından, son derece kusursuz ve hayret verici bir düzenin oluşması aslında hiç de doğal karşılanabilecek bir durum değildir.

Atomun yapısındaki düzen kainatın tümünü etkisi altına alır. Atom ve parçacıkları belli bir düzen dahilinde hareket ettikleri için dağlar dağılmaz, karalar birbirinden ayrılmaz, gök parçalanmaz, kısacası madde birarada ve sabit durur.

Kısacası evrendeki muhteşem sistemi incelediğimizde, evrenin var oluşu ve işleyişinin tesadüfi nedenlerle açıklanamayacak kadar karmaşık bir düzen ve hassas dengelere dayandığı gerçeğiyle karşılaşırız. Açıkça anlaşılacağı gibi bu hassas denge ve düzenin muazzam bir patlamanın sonrasında kendi kendine ve tesadüfen gerçekleşmesi kesinlikle imkansızdır. Big Bang gibi bir patlamanın ardından böyle bir düzenin meydana gelmesi, ancak doğaüstü bir yaratılış sonucunda gerçekleşebilir.

Evrendeki bu eşsiz plan ve düzen, maddeyi yoktan var eden ve onun her anını kontrolü ve hakimiyeti altında bulunduran sonsuz bir bilgi, güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını ispatlamaktadır. O Yaratıcı, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Allah'tır.

Tüm bu gerçekler bize, bir 19. yüzyıl dogması olan materyalist felsefenin iddialarının 20. yüzyıl bilimi tarafından nasıl geçersiz kılındığını da göstermektedir.

Modern bilim, evrende hakim olan büyük plan, tasarım ve düzeni ortaya çıkararak, tüm varlıkları yaratan ve kontrolü altında bulunduran bir Yaratıcı'nın, yani Allah'ın varlığını ispatlamıştır.

Asırlar boyunca pek çok insanı etkileyen, hatta bir dönem "bilimsellik" maskesine bile bürünen materyalizm ise, herşeyi maddeden ibaret sayarak, maddeyi yoktan var eden ve düzenleyen Allah'ın varlığını reddetmiş ve böylelikle büyük bir yanılgıya düşmüştür. Bundan böyle, akla ve bilime aykırı ilkel ve batıl bir inanç sistemi olarak tarihe geçecektir.

Russell
01-05-2005, 00:09
BAZI AYETLERİN “MUHKEM” (KESİN) ANLAMLI, BAZILARININ DA “MÜTEŞABİH” (ŞÜPHELİ) OLDUĞU VE ÇELİŞMELİ GÖRÜNÜMÜN BUNDAN DOĞDUĞU İDDİALARINDAKİ GEÇERSİZLİKLER

Şeriatçılar, Kur’an ayetlerinin çeşitli anlamlara gelebilecek şekilde in*dirildiğini ve böyle olduğu içindir ki, hem “muğlak” (güç anlaşılır) hem de “çelişmeli”ymiş gibi göründüklerini ileri sürerler:
“Kur’an’ın bazı ayetleri herkes tarafından anlaşılabilecek nitelikte şeylerdir; bunlara ‘muhkem ayetler’ adı verilir. Bazı ayetleri ise herkesin anlayamayacağı şekilde gönderilmiştir ki, bunlara da ‘müteşabih’, yani ‘şüpheli’ ayetler deniri Tanrı ‘kesin’ ayetler ya*nında ‘şüphe’ uyandıracak nitelikte ayetler yollamıştır; çünkü, gönderdiği ayetlerin tümünün herkes tarafından anlaşılmasını is*tememiştir. Bazı ayetleri herkesin anlayamayacağı şekilde in*dirmiş olmasının nedeni, bir yandan fikir özgürlüğünü geliştirmek ve diğer yandan cahil Arabın inanç bocalamasına kapılmasını önlemek içindir. Çünkü, eğer her şey anlaşılır şekilde açıklanmış olsaydı, cahil Araplara o anda akıllarının alamayacağı bir şey söylenmiş olur, bu da onları tereddüde düşürebilir, ürkütebilirdi.”
Ve işte güya bundan dolayıdır ki, Kur’an’daki ayetler çelişkiliymiş gibi görünmektedir.

Dikkat edileceği gibi, şeriatçıların iddialarına göre Tanrı, esas iti*bariyle fikir özgürlüğünü oluşturmak amacıyla ayetleri farklı anlam*larda indirmiştir. Güya bazı ayetleri anlaşılmaz nitelikte kılmakla, bunların yorumlanmasına ve böylece çeşitli durumlara ve ihtiyaçlara uydurulmasına ve aynı zamanda Arabın inanç bocalamasında kal*mamasına olanak yaratmak istemiştir! Bununla da İslamiyette dinin temellerinin güçlenmesini sağlamıştır!2
1 Sahih-i..., c.ll,s.62 vd.
2 Cerrahoğlu, age, s. 17 vd.


Yukarıdaki iddialara sarılanlar, genellikle Kur’an’ın Al-i İmran Su-resi’ndeki şu ayeti örnek verirler:
“...Öyle bir Tanrı ki, sana kitap indirdi. Onun bir kısmı apaçık ayetlerdir ve bunlar kitabın temelidir. Diğer kısmıysa çeşitli an*lamlara benzerlik gösterir ayetlerdir. Yüreklerinde eğrilik olan*lar fitne çıkarmak ve onları tevil etmek için anlamları açık ol*mayan ayetlere uyarlar. Halbuki, onların tevilini ancak Allah bilir. Bilgide şüpheleri olmayacak kadar kuvvetli olanlarsa der*ler ki ‘biz inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir’. Bunu aklı tam olanlardan başkaları düşünemez” (Al-i İmran Suresi, ayet 7).
Hemen belirtelim ki, ne bu ayet (ve benzerleri) ne de şeriatçının yukarıdaki açıklaması, Kur’an’daki çelişmelerin gerçek nedenlerini or*taya çıkaracak yeterlilikte değildir. Ayetlerden bazılarının “ınüteşabih” (şüpheli, kapalı) nitelikte olması, ne fikir özgürlüğünü sağlamak içindir ne de cahil Arabın “tereddüde” düşmesini ya da “ürkmesini” önlemek içindir. Eğer Muhammed’in Tanrısı fikir özgürlüğünü yaratmak isteseydi, ayetleri anlaşılmaz ya da çelişmeli şekilde gönderecek yerde, anlaşılır şekilde kılar ve kişilere, özgür akıl rehberliğiyle, bunları uygulamak ya da değiştirme yeterliliğini sağlardı. Kalkıp da, “Bazı ayetlerin tevilini ancak Allah bilir” deyip, anlamını sadece kendisine sakladığı ayetleri kişilere gözü kapalı şekilde kabul ettirmez ve onlardan, anlamını bil*medikleri bir şey için “Biz inandık ona, hepsi de Rabbimizdendir” de*melerini beklemezdi. Çünkü, bunu yapmakla, fikir özgürlüğünü te*melinden yıkmış olacağını bilirdi. “Müteşabih” (şüpheli) ve çelişmeli hükümler yoluyla fikir özgürlüğünü yaratmanın mümkün olamayacağını ELBETTEKİ düşünürdü. Zira, fikir özgürlüğü, herhangi bir hükmü, sırf Tanrı’dan gelmiştir diye kabul etmekle ya da yorumlamakla değil, fakat onu akılcı yoldan değiştirebilmekle, yerine yepyenisini getirebilmekle, cerh edebilmekle oluşabilir. Oysa ki, ‘Kur’an & göre aklın rehberliği diye bir şey söz konusu değildir; vahiylerin akıl süzgecinden geçirilerek yok edilmesi mümkün değildir. Aksine, Kur’an’da Tanrı ve peygamber emirlerinin mutlaklığı, değişmezliği, öngörülmüştür. Kişinin tüm yaşantılarını en ince noktasına kadar düzenleyen ve insan aklına bunları öğrenmekten başka bir olanak vermeyen bu emirleri insan iradesiyle ‘
değiştirmek, ilga etmek mümkün değildir; çünkü yasaklanmıştır: Bakara Suresi’ndeki “Ayetlerimi değiştirmeyin” (Bakara Suresi, ayet 4J) şeklin*deki hükümden tutunuz da, “Kitabı batıl kılacak hiçbir şey olmadığına” (Fussilet Suresi, ayet 41-42) ya da kitabı ciddiye almayıp reddedenlerin cehennemlik sayılacaklarına (Bakara Suresi, ayet 113-115) varıncaya kadar, Kıranda yer alan buyruklar, fikir özgürlüğünü kökünden ku*rutacak nitelikte şeylerdir.

Arapları “tereddüde” düşürmemek ya da “ürkütmemek” için bazı ayetlerin “nıüteşabih” nitelikte gönderildiği iddiasına gelince... Böyle bir iddia, Tanrı’yı aciz durumdaymış gibi tanımlamaktan başka bir işe ya*ramaz. Çünkü, eğer Tanrı, kendi yarattığı kullarını tereddüde düşürmek*ten ya da ürkütmekten çekiniyor ise, bu takdirde, güçsüzlüğünü, aczini iti*raf etmiş oluyor demektir. Eğer onları ürkütebilecek emir vermekten çekiniyor da, bu emri bazılarının anlayamayacağı bir dilde veriyor ise, bu takdirde kullarından korkuyor demektir!
Öte yandan kullarına dilediği gibi anlayış gücü sağladığını ya da onları doğru yola sokmak, gönüllerini açmak olanağına sahip olduğunu söyleyen bir Tanrı’nın (örneğin, Enam Suresi, ayet 125), bazı ayetleri “müteşabih” nitelikte göndermeye neden ihtiyaç duymuş olabileceği de ayrıca anlaşılması güç bir sorundur!

Bütün bunlar bir yana, Muhammed’in ilk anlarda yerleştirdiği ayet*lerden anlaşılan odur ki, Tanrı, kendi emirlerinin herkes tarafından anla*şılmasını istemiş/ bu nedenle de, buyruklarını “apaçık” olmak üzere gönderdiğini bildirmiştir. Daha önce diğer ümmetlere -sırf anlasınlar di*ye-, kendi dillerinde kitap gönderdiği gibi, Araplara da Kur’an’ı, “apaçık” bir dille, Arapça olarak, yani Arapların kendi anlayacakları dilde hem de yedi farklı okunuşta göndermiştir. Yani anlaşılmasını istediği içindir ki, Kur’an’ı “apaçık”olmak üzere, “en açık” ve “en anlaşılacak” tarzda, hem de çeşitli Arap kavimlerinin kullandıkları yedi lehçede olmak üzere in*dirdiğini söylemiştir. Kur’an’ın “apaçık” olmak üzere gönderildiğine dair Kur’an’da sayısız denecek kadar çok ayet vardır. Bütün bunlar ortaday*ken, bazı ayetleri “muhkem” (kesin, anlaşılabilir) ve bazılarını “müteşabih” (şüpheli, anlaşılamaz) şekilde göndermesinin ELBETTEKİ anlamı olamaz ve aksini iddia etmek ELBETTEKİ yersizdir.


İLHAN ARSEL-KURAN'IN ELEŞTİRİSİ

beyni
05-05-2005, 20:37
Suudileri (ister inanın ister inanmayın) çok seviyorum. Bana göre, gerçek islamı yaşayan, kuranı doğru olarak yorumlayan, surede ayette ne yazıyorsa onu anlayan ve uygulayan, devri saadeti ve şeriatı doya doya yaşayan onlar. Keşke forumumuza bir suud katılsada, gerçek islamı bize tanıtsa.. Ben kendi adıma çok mutlu olurdum. Bizim müslümanlarında Muhammed'in öz vatanından çok şey öğreneceğini sanıyorum. Artık bize yok o ayette aslında o yazmıyor, yok şu ayette aslında bu yazıyor gibi laf salatalarından kurtulurduk. saygılarımla...

Cihadery
28-06-2005, 15:11
http://f1racing.cool.ne.jp/aya/up/source/up2174.zip


Bu müslümanların suçları neydi diye hiç düşündünüz mü?

06-08-2005, 19:49
[B] Şunu içtenlikle dile getireyimki , keşke dünya islamda belirtildiği kadar basit bir zeminde algılanabilse, şeytan ve yaratan gibi iki zıt kutupla dünya hayatını tamamen açıklayabilsek ,ama değil bu kadar basit değil işte gerçekler.
Muhammedin hevası yazılmış ,az ve hatalı bir cümle çünki muhammed bu konuda bencede eleştirilmemeli, tüm imparatorluklarda imparatorun haremi olmuşdur bunda bir kötülük yok, ne varki başlık bence müslümanların hevası olmalı idi... çünki imparator olan muhammed gibi halkıda aç güdülere sahipti ki 1 karı yerine 4 karı helal kılınmış olsa gerek bu dinde...
Bu yüzden Turan Dursun gibi büyük düşünürlerin başlıklarına takılacağına biraz objektif bakmalı ve içeriğine bakmalı ,yazılanlara safsata demek yerine hayır o hadis Turan Dursunun yazdığı gibi değil deyip bunu ispatlayabilmeli ,sonuçta hadisler biz ateistler yada hristiyanlar tarafından yazılmamış yazan sizin, müslümanların din alimleri

sargon
23-08-2005, 00:48
Geçen hafta siteye yapılan bir saldırı dolayısıyla bazı yazılar silindi. Kafkas adlı kullanıcı silinince beraberinde o foruma yazılan yazılar da kayboldu. Forumu güncelleyemedim, ama yazıları buldum. Yararlı bir tartışma olduğunu düşündüğüm için buraya aktaracağım. Ancak en baştaki Kafkas'ın yazısı silinmiş.

Tartışmada Kafkas'ın yazısının ardından Aliminyumun cevabı ve benim Aliminyuma cevabım var. O yüzden önce Aliminyumun yazısını sonra benimkini ekliyorum.

Önce Aliminyum'un yazısı

Pozitivizmin kendisi bile bazen dogmatik davranabiliyor.
"Bilim ve Din Çatışır" ya da "Bilim ve Din Çatışma Halindedir" şeklindeki önerme ya da iddia 19. yüzyılda ortaya atılmış ilkel pozitivist bir dogmadır. Ayrıca bu iddia Din ile Bilim Çatışma Halindedir derken Din'den kasıtları Hristiyanlıktır çünkü bu iddianın sahipleri Hristiyan kültürün şekillendirdiği ortamlarda ortaya çıkmış insanlardı. Yani dedikleri bir manada "Bilim ile Hristiyanlık Çatışma Halindedir" şeklinde de anlaşılabilir ve hatta öyle anlaşılmalıdır. Ancak bu da bazı yönlerden geçerli değildir.

Son yarım yüzyılda elde edilen bilimsel bulgular Dinle Bilimin Çeliştiği iddiasını reddeder mahiyettedir. İlahi Dinlerin öğrettiği gibi evrenin yok iken var olduğu yani evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeği Bing Bag ile ispatlandı, ardından 70'li yıllarda fizikçiler ve astronomlar " İnsani İlke " adını verdikleri bir önemli bir gerçeği keşfettiler.
İnsani İlke nin anlamı şudur: Evrendeki, doğadaki bütün fiziksel parametreler tam da insan yaşamı için olması gerektiği kıvamdadır, adeta evrendeki bütün parametreler insan yaşamı için özel olarak tasarlanmıştır.

Kısacası astronomi, fizik, biyoloji gibi dallardaki gelişmeler pozitivist veya ateist dogmaları yerle bir edecek mahşyettedir. Bu bilimsel gelişmeler Yaradılışı ve dolayısıyla bir Yaratıcının varlığını apaçık ortaya koymaktadır.

Din ve bilim hakkındaki düşüncelerin tümünün çıkış noktası 19. yüzyıldaki Pozitivizmden kaynaklanır.
İnsanın ölüm korkusuyla, Allah'a sarıldığı, dine sığındığı iddialarının kaynağı ise daha eskiye aittir. Milattan sonra 1. yüzyıla!

Ayrıca Dindarlığı, bir dine inanmayı ve o dine mensup olmayı "Kolaya Kaçmak" olarak görme eğilimi de var siz ateistlerde. Yani biz dindarlar pek çok evrensel gerçeği güya kıt akıllarımızla idrake demiyoruz, bilimsel olarak açıklayamıyoruz ya tutuyoruz bu doğa olaylarının korkutuculuğunu, bilinmezliğini, esrarengizliğini bir Tanrı'ya havale ediveriyoruz ve işin içinden sıyrılıyoruz. Oh ne ala memleket. Oldu bitti değil mi?

Değil işte. Dindar insanın kolaya kaçması söz konusu değildir. Çünkü evvela Din, ,insanın tutkularını dizginlemesini emreder. Tutkularının haddinden fazla esiri olmamasını öğütler. Zina bu yüzden yasaktır, evlilik içi cinsel ilişki bu yüzden helaldir.
Asıl, dini emir ve yasakları gözardı ederek zihinsel,ruhsal ve bedensel tutkularının peşinde gidenler kolaycılığa kaçmaktadırlar, çünkü onlar zihinsel ve bedensel aktivitelerinin hiçbir şekilde kayıt altına alınmamasını tutkuyla arzulamaktadırlar.

Diğer taraftan Din, insanın evrenin gözle görülen yüzeysel tablosunun ardındaki gerçeği aramasını istemektedir. Bu gerçeği göz ardı eden, sadece yüzeysellikle yetinenler "kolaya kaçan" kişilerdir.

İslam'ın, bilimsel araştırmalara engel çıkaracak hiçbir hükmü yoktur. Ne Kuran ne Sünnet bilimsel çalışmaları yasaklamış değildir. Aksine, İslam, evreni kitab-ı kebir-i kainat (büyük kainat kitabı) olarak görmüş ve evrendeki mikro alemden makro aleme kadar her bulgunun her unsurun her organizmanın her olgunun "İman" gözüyle araştırılıp bilinmesini, o unsur ve olgulardan İmani Tefekküre yol alınmasını öğütlemiştir.

Kopyala yapıştırlardan daha ciddi bir düzeyde Bilim ve Din felsefesi yapılacaksa buna varız. yeter ki objektiflik muhafaza edilsin.

Sonra benim yazım

Kafkas'ın yazdığı noktaların pozitivzm'le ilgisi yok. Yazısında bilimsel yöntemden bahsetmiş ve özellikle 'yanlışlanabilirlik' ilkesi bugün de bütün bilimsel yaklaşımların temel bir yöntemidir.

Pozitizm, 19. yy.da bilimsel gelişmelerin büyük bir ivme ile gelişmesinden kaynaklanmış aşırı iyimser bir anlayıştır. Buna göre bilim, evrenin oluşumundan, günlük davranışlarımıza kadar her tür olguyu atomun davranışlarına indirgeyip açıklayabilecekti. Sadece biraz zamana ihtiyaç vardı. Ayrıca 19. yy.ın determinizmi de bu anlayışı yakından etkilemiştir. Bazı bilim adamları evreni adeta yasaları zamanla bulunacak olan bir makine gibi algılamışlardı.

Bu tartışmalar elbette Hıristiyan Avrupa'da tartışıldı, çünkü İslam dünyası bu tartışmaların henüz çok gerisindeydi. Bilim ile dinin uzlaşmaz oluşu, çatıştığı gibi argümanları Avrupa'lılar niye İslamiyet üzerinden tartışsınlar ki zaten. Ama tartışma aslen Hıristiyanlık tartışması değil, dinin yapısından gelen bir tartışmadır ve aynı özellikler İslamiyet için de geçerlidir. Dolayısıyla bu tartışma Hristiyanlık-Bilim tartışması idi deyip işin içinden çıkılamaz.

'İnsani ilke' konusunu ben bilmiyorum. İnternetten taradım, Türkçe sayfalarda sadece İslami sitelerde son derece sık olarak kullanılmış. Ancak bunun nasıl birşey olduğuna dair hiçbirinde doğru dürüst, doyurucu bir açıklama ve bilgi yok. Adeta, işte işimize yarayan bir teori diye alınıp kullanılmış gibi duruyor.

http://www.harunyahya.org/bilim/hy_mucizeler_zinciri/mucizelerzinciri.html

Yukardaki sitede (en iyi uluslararası bağlantılara sahip olduğunu tahmin ettiğim için bu argümanı ilk olarak Adnan Oktar gündeme getirmiş olabilir diye düşünüyorum) Aşağıdaki alıntılar 'insani ilke'yi (anthropic prenciple)
ilgilendiriyor.

'Son dönemlerde yapılan hesaplamalar göstermiştir ki, evrenimizi kontrol altında tutan ana kanunlar ve temel fiziksel sabitler şimdiki değerlerinden çok az daha farklı olsalardı, bu evrende canlı yaşamı, dolayısıyla insan yaşamı diye bir şey mümkün olmazdı. Normalde bu fiziksel sabitlerin alabilecekleri sayısız farklı değerler olabilirdi. Ne var ki hepsinin birbirinden bağımsız olarak, evrenin insan yaşamı için şu anki ideal yapısına imkan verecek, özel değerlerde ayarlanmış olmalarını yukarıda belirttiğimiz gibi "mucize" deyiminden başka bir deyimle açıklamak mümkün değildir.'

'Son yıllarda bu konu üzerinde yoğunlaşan evren bilimciler ve teorik fizikçiler evrenin insan yaşamının ortaya çıkmasına yönelik akıllara durgunluk veren bu özel ayara "İnce Ayar" (Fine Tuning) adını verdiler. Ve evrendeki bu ince ayarın sayısız örneklerini tesbit ettiler, hesapladılar.'

Sonra da bilim adamlarından alıntılar geliyor. Burdan anladığımız 'evrenbilimciler' hesaplama yapmışlar ve 'insani ilke'yi bulmuşlar. Bu anlatımda bilimsel bir ifade biçimi bile yok. Ortada bir teori falan yoktur, tartışmalar yoktur, yanlışalanbilirlik yoktur. Sadece tanrının varlığını kanıtlayabileceğimiz bir 'destek' vardır. Saldır üstüne, al kullan.

http://www.evreninyaratilisi.com/html/olasilik.html
http://www.populerbilgi.com/genel/Evren.php

ve benzeri birçok sitede aynı şeyi görüyoruz. Anthropic principle ve üzerine yapılan tartışmalar falan yok, herşey olup bitmiş, bu teori artık bütün bilim adamları tarafından kabul edilmiş bir gerçek.

Tabii durum böyle olunca daha teorinin ne olduğunu bile anlamadan bunları okuyan bir takım insanlar da üzerine atlayıp, binlerce spekülasyon geliştirme şansına sahip oluyorlar.

Bir sürü İslami sitede teori 'mutlak' doğru gibi aktarılıp anlatılıyor, halbuki bilimde böyle birşey olmaz. Ama doğrulamalar yapılmışsa bu teoriyi 'şu anda' kabul etmemizin önünde bir engel yoktur. Ama teori nedir? Sonra doğrulanmış mı? Yanlışlanabilir mi? Kimin ihtiyacı var ki böyle şeyleri bilmeye.

İngilizce sitelerde ise tersine teori üzerine bir sürü tartışma var. Ve benim kısa bir taramamda bile nerdeyse teoriyi kabul etmeyenlerin, yanlışlayanların, yada doğru olsa bile bunun Tanrı'nın varlığını değil tersini ispat edeceğini söyleyenlerin sayısı çok daha fazla.

Bir iki örnek vereyim

http://en.wikipedia.org/wiki/Anthropic_principle

Burda teori'nin ne olduğu açıklanıyor. Kimlerin ileri sürdüğü, ve versiyonları anlatılıyor. Sonra teorinin aldığı eleştiriler sıralanıyor. Yani tabloyu doğru dürüst görüyorsunuz. Konu hakkında yazıda Stephan Hawking'in görüşü de alınmış. Şöyle

'According to Hawking, there is a 98% chance that a universe of a type as ours will come from a Big Bang. Further, using the basic wavefunction of the universe as basis, Hawking's equations indicate that such a universe can come into existence without relation to anything prior to it, meaning that it could come out of nothing. As of 2004, however, these publications and the theories in them are still subject to scientific debate, and in the past, Hawking himself has asked, "What is it that breathes fire into the equations and makes a universe for them to describe?...Why does the universe go to all the bother of existing?" (Hawking, 1988).'

Hawking diyor ki, Big Bang'dan sonra ondan önce herhangi bir şey (varlık) olmaksızın evren varolabilir, yada bugünkü haline gelebilir. Yani bir 'ince ayar' olmaksızın evrenin bugünkü haline gelmesi şansı % 98, Hawking'e göre.

Başka bir iki site daha vereyim. İsteyen uğraşıp çevirsin, biz de yararlanalım.

Örnek olarak aşağıdaki sitelere bakabilirsiniz.

http://quasar.as.utexas.edu/anthropic.html

http://www.geocities.com/krishna_kunchith/misc/anthropic.html#conclusion

Bilimsel gelişmelerin, Tanrı'nın varlığını ispat ettiği iddiası ayakları havada bir iddiadır. Avrupa ve Amerika'da da Tanrı'ya inanan bir sürü bilim adamı var ama hiç değilse bilimin 'mutlak'ının olmadığını bilerek konuşuyorlar. Her söyleneni hazırlop alıp kolaya oturmuyorlar.

Bilim Felsefesi, Metodu, Tartışmaları üzerine en çok çalışmış Türk bilim adamlarından biri Cemal Yıldırım'dır. Diyor ki, özellikle göksel dinler üç ana öğeyi içerir.

(1) Yalnızlık ve yetersizlik duygusu içinde olan kişiye ruhsal erinç ve doyum olanağı sağlayan bir tapınma biçimi;
(2) Belli ahlâk kurallarına dayalı toplumsal bir düzen;
(3) Evreni ve evren içindeki insan yaşamını anlamlı kılan hazır, anlaşılır bir açıklama.

Ve bunlardan sadece üçüncüsü bilimi ilgilendirir. Tapınma gereksinimi ve ahlaki düzen bilimin alanı dışındadır. Ve din bu 3. alanda bağnazdır ve bu alanda kalmakta ısrar ettiği sürece bilimle çatışacaktır. Sonuç olarak öyle de oldu ve oluyor.

Ahlak kuralları alanı ise sadece dinlere ait bir alan değil. İnsanlar topluluk halinde yaşarlar ve topluma bir düzen getirme ihtiyacını her zaman duymuşlardır. Bu ihtiyacın ürünü olarak ahlak, din, hukuk vb. toplumsal ürünler ortaya çıkmıştır. Atalarımız bu ürünleri binlerce yıllık emeklerle ürettiler. Bunlar belki daha kolay düzenleme yapabilme olanağından dolayı Tanrı'lara maledildi. Ancak güçsüze yardım etme, başkasının hakkını yememe, iyi insan olma vb. yüzlerce değerden oluşan değerler sistemi insanlığın tarihi kadar eskidir ve bugün her toplumda şu yada bu biçimde vardır. Binlerce yılda gelişen hukuk sistemleri de bu temel toplumsal değerlerden yola çıkarak geliştirilmiştir. İster ateist olun, ister İslamcı, hırsızlık yapmak her toplumda suçtur. Dolayısıyla sadece dinin, Tek Tanrılı dinlerin, ya da İslamiyetin değerler sistemine sahip olduğunu ileri sürmek, günümüzün toplumsal değerler sistemini anlamamak, yüzlerce yıl gerilerde dolaşmaktır.

sargon
06-09-2005, 20:19
İşte bir mucizevi keşif: Deccal'in kim olduğu keşfedildi.

http://www.izinsizgosteri.net/asalsayi31/gurkan.haydar.kilicarslan_31.html

kursatotcu
11-09-2005, 06:28
*** Allah’ın iradesi mi bizim irademize tabi yoksa bizim irademiz mi Allah’ın iradesine tabi?

*** Seçmek düşünmek midir, seçimlerimiz düşünce midir? “Evet” derseniz, soruyorum: Düşüncelerimizi Allah mı yaratır? “Evet” derseniz; o halde seçimlerimizi de Allah yaratmış demektir.


*** Konu alemin kıdemi (ezeliyeti): Soruyorum Allah’ın yaratması var mı? “Evet” dersen, yine soruyorum: Bu yaratması ezeli mi, sonradan mı? Eğer “sonradan” dersen; halbuki her hadis (sonradan olan) mahluktur ( yaratılmıştır). O halde o yaratmanın da, yaratıldığını söylemek durumunda kalırsın. “Onu yaratan, yaratıcılıkta hadis (sonradan) dersen, onu ne yarattı? diye sorarım ve teselsül olur. O halde “Allah’ın yaratması ezeli” dersen bak ne oldu: O zaman yaratılan ilk şeyi düşün; o halde onun da ezeli olması lazım gelmiyor mu ne dersin? Mesela bak, Allah’ın kudreti var ve bu ezelidir; kitaplarda böyle anlatılır. Soruyorum: Allah kurdetiyle mi yaratır? “Evet” dersen bak ne oldu: Alem (Allah’tan başka herşey) sonradan oldu; yani Allah alemi sonradan yarattı dersen, o halde bu sonradanlık ne demektir? Allah bu sonralığın gelmesini mi bekledi? Nedir bu? Eğer “Allah bekledi; önce yaratmadı sonra yarattı” dersen. O halde Allah’ta bir değişmeyi kabul ettin demek olur. Çünkü “kudreti ezelidir; önce yaratmadı, sonra yarattı; dolayısıyle kudreti bu işin olmasına taaalluk (bağlı ,ilgili) etti” dersen; bak ne oldu: Kudreti önce yaratmıyor, sonra yaratıyor oluyor ve bu kudrette bir değişmeyi beraberinde getiriyor. Halbuki ezeli olan değişme kabul etmez. Bir de diğer açıdan bakarsak; yani aleme “ezeli” dersek; bu sefer de başka problem var, şöyle ki: Yaratmaktan bahsedildiğinde zaten yaratılan için öncesinde yokluktan bahsetmek ya da başka bir şeyden bahsetmek lazım gelir. Sonuçta bir değişimdir. Mesela insanın çamurdan yaratılışı gibi; bak insan yoktu; var oldu, yaratıldı çamurdan. Fakat ben şunu diyorum: Yaratılan ilk şeyden bahsediyorum: Bunun için konuşursak ve buna “ezeli” dersek; ama ezeli ise değişmez ve yaratılan şey için de ezeli demek göründüğü kadarıyla bir çelişkidir. Lafın özü şunu soruyorum: Yaratılma konusunda, “Allah vardı ve sonra alem oldu” dendiğinde: Allah yaratmak için bekledi mi, beklemedi mi? “Beklemedi” dersen, alem ezeli demiş olmuyor musun? Eğer “bekledi” dersen, “neyi bekledi?” diye sorulur. Zamanını bekledi dersen. O halde zamanın varlığını kabul ediyorsun demektir. Yani kafam karışık; bu konu zaten çok derin.


*** Mesela ben yere yatmayı düşünüyorum; soru: Allah bu düşünceyi irade edip yarattığı için mi ben bu düşünceyi düşündüm yoksa irade etmeyip yaratmadığı halde mi ben bu düşünceyi düşündüm. Yani lafın özü düşüncelerimizi (cüzi irade) Allah mı yaratır, biz mi yaratırız yoksa bu düşünceler kendi kendine mi meydana gelir? Esas düğüm yeri burasıdır. Maturidiler ve insanın özgür iradesini savunanlar, cüzi iradeyi yani düşüncelerimizi Allah yaratmaz derler. Bunu kafanıza iyice sokun....


*** “Allah bildiği için yazdı” demeye getiriyorsun; mesela Adem’in yasak ağaçtan yiyeceğini Allah o yemeden önce biliyordu. Dolayısıyla “ilim maluma tabidir,” yani bilinene tabidir, tesir etmez diyorsunuz. Cevap : Ama Adem’in yasak ağaçtan yemesi, yani bahsi geçen Allah’ın bildiği fiil yine Allah’ın iradesiyle gerçekleşmedi mi? Eğer bu soruya “evet Allah’ın iradesiyle vuku buldu bu hadise” derseniz, bakın ne oldu? Allah onun yasak ağaçtan yemesini irade etmiş oldu ve Allah’ın irade ettiği bir fiilin meydana gelmesini Adem engelleyemez. O zaman anladık ki Adem bu fiili yapmaya mecbur oldu.


*** "Allah istese insan kılığına girebilir." Biri forumda bunu dedi.
Cevap: Bunu diyen kafir olur; "insan kılığına girebilir" demek “Allah cisim de olabilir” demek olur. Cisim ise parçalardan oluşmuştur ve her parçalardan oluşan kendisini oluşturana muhtaçtır. O bakımdan her cisim sonradan olur ve yaratılmıştır. Halbuki Allah yaratılmamıştır, dolayısıyla Allah cisim olamaz ve bunun olmayacağını Allah bilir.
ikinci sorun şu: Hz. Adem yasak ağaçtan yemeseydi ne olacaktı?
Cevap: Hz. Adem yasak ağaçtan yemek zorundaydı. Rızık Allah’tandır ve haram da rızıktır. O bakımdan Hz. Adem’e de esasen Allah zorla yasak ağaçtan yedirmiştir ve herşey Allahın iradesiyle olduğuna göre Hz. Adem’in bu fiili de yine Allah’ın iradesiyle vuku buldu ve Hz. Adem, Allah’ın irade ettiği fiili engellemeye kadir olamaz. Bu bakımdan Hz. Adem, Allah’ın zorlamasıyla yasak ağaçtan yedi. Bu sırada bana şöyle soruluyor: O halde şeytan ne? Yani o, ona vesvese vermedi mi?
Cevap: Evet verdi, ama şeytan da Hz. Adem gibi fiillerini ve düşüncelerini yaratamaz. Şeytanın düşünceleri ve fiilleri de Allah’ın yaratmasıyla mevcut bulur; dolayısıyla şeytanın Hz. Adem’e vesvese vermesini Allah istedi ve şeytanın vesevesi vermesini yarattı. Tabii ki şeytan da Allah’ın, kendisinde yarattığı fiili yapmamama kadir olamaz. O bakımdan şeytan da bu yaptıklarını Allah’ın iradesiyle, yani zolamasıyla yaptı. Dersen ki bana: O halde bu dünya imtihan değil mi?
Cevap: elbette değil. Allah sonradan olacak herşeyi daha o olmadan önce bilmiyor mu? Biliyor, bu nasıl imtihan o zaman. İmtihan değil. Fakat Kuran da imtihan ile ilgili ayetler var (mesela Mülk 2). İşte bu ayetlerin zahiri (görünüşü) alınamaz, te’vil edimesi gerekir. Yani başka manalar vermek gerekir.

*** Bir bedevi, Amr b. Ubeyd'inde bulunduğu bir ders halkasının başında durdu ve dedi ki: “Ey adamlar benim devem çalındı. Allah’a devemi bana geri döndürmesi için dua ediniz.” Amr b. Ubeyd dedi ki: “Allah’ım sen bunun devesinin çalınmasını murad etmediğin halde çalındı. Bu deveyi ona geri çevir.” Bedevi arap dedi ki: “Senin dua etmene benim ihtiyacım yok!” Amr: “Niye?” deyince, şu cevabı verdi: “O dilemediği halde devem çalındığı gibi, geri döndürülmesini istediği halde geri döndürülmeyeceğinden korkarım” dedi.
Yorum: Bana sorarsanız bu rivayet uydurmadır; ama devam edelim: Amr b. Ubeyd, Mutezile’dendir ve bu mezhebe göre Allah şerri irade etmez ve bu mezhep iradeyi; emretmek, razı olmak manasına alır. Yani Amr, özgür iradeyi savunur.


*** 1- Rızık Allah’tan mı? İçki içmek rızık mı? İçki içmek Allah’tan mı? (Haramda rızıktır Maturidilere göre)
2- Herşey Allah’ın dilemesiyle mi olur? Zina yapanlar var, Allah’a sövenler var. Bunlarda mı Allah’ın dilemesiyle oldu?
3- Allah günahların işlenmesini diler mi? Günahlar işleniyor mu? O halde dünyada Allah’ın dilemesinin, iradesinin dışında bir şey mi oluyor?
4- Kadere hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanıyor musunuz? Zina yapmak şer midir? Zina yapmak Allah’tan mıdır? Hani, hayır ve şer Allah’tandı ya...
5- "Allah’ım bizi kötü yola düşürme, yolumuzu saptırma" diye dua ediyor musunuz? Demek ki bizi kötü yola düşüren ve yolumuzu saptıran kimmiş?
6- Allah şerri irade eder mi? İster mi, diler mi? “Hayır” dersen, Allah’ın dilemesi dışında mı oluyor bu şerler?
7- İnsan kadere mi bağlıdır, yoksa hür müdür?
8- Şimdi, senin bu yazıları okuman kader mi?
9- Allah dilemeseydi sen bu yazıları okuyabilecek miydin?
10- Önünde iki meyve var, elma ve çilek; seç birini. Senin bu seçimin Allah’ın iradesiyle mi oldu yoksa iradesi dışında mı oldu?
11- İnsan Allah’ın murad ettiği (istediği, dilediği) şeye muhalif bir şey yapabilir mi?
12- Bir insan çalıntı yiyeceklerle yaşarsa, bunlar ona Allah’ın verdiği rızık mıdır?
13- Allah mahlukatının (yaratıklarının) kendisine itaat etmeden önce, itaat edecek olmalarını ve O'na isyan etmeden önce isyan edecek olmalarını irade etmiş miydi? Bu soruya “hayır” derseniz, Allah’ın iradesinin ezeli olduğunu reddetttiniz demektir. Eğer "bildiği için diledi" derseniz, bunun da cevabı sitededir.
14- Siz bu yazıları okumadan önce Allah bu yazıyı okuyacağınızı biliyor muydu, bilmiyor muydu? “Biliyordu” derseniz, soruyorum: Bildiği gibi olmasını mı diledi yoksa bildiğinin aksine olmasını mı diledi? "Bildiği gibi olmasını diledi" derseniz, sizin bu yazıyı okumanızı Allah’ın irade etmiş olduğunu kabul ettiniz demektir ve siz Allah’ın irade ettiği bir fiili, hareketi engelleyebilir misiniz? "Hayır engelleyemem" derseniz, demek ki siz bu yazıları Allah’ın zorlamasıyla, mecburen, tıpış tıpış okudunuz. Ne dersiniz bu işe?
Bu soruları ne kadar bilgili olursa olsun “insanın hür iradesi” olduğunu savunan kişilere sorarsanız, yüzü kıpkırmızı kesileceğini tahmin etmekteyim. Gece uyuyamaz tahminime göre; sorun görün. Defalarca söylediğim gibi peygamberin kader hadislerinde, insanın özgür iradesi olmadığı anlatılır. Bu hadisleri de onlara sorarsanız yine kıpkırmızı olurlar. Hadi sorun artık! Cüzi irade vardır, bizim tercihlerimiz vardır, ama bunlar sonuçta düşüncedir ve düşüncelerimiz de Allah’ın yaratmasıyla oluşur; dolayısıyla aslında biz de Allah hangi düşünceyi yaratırsa, biz o düşünceyi düşünebiliriz.


*** forumda biri diyor ki: Kendini tanıt ve niçin bu yazıları yazma gereği duydun
Cevap: Ben 1976 doğumluyum. Hiç kimseden dini eğitim almışlığım yoktur. Kuran’ı okumayı bile kendim kasetlerden öğrendim; fakat günde ortalama 7-8 saat kitap okurdum yine okuyorum, beş yıl önce kader hususunda piyasadaki dönen dolapları yavaş yavaş hissetmeye başladım. Olaylar şöyle cereyan etti: Senin de yazıp gördüğün gibi kader hususundaki hadislerde tamamen cebr (Allahın kullarını günahlara ve sevaplara zorlaması) görüşü vardır. Hal böyleyken ben piyasadaki elime geçen dini kitapları okuyorken, onlarda ekseriyetle kader hususunda kulların özgür iradelerinin olduğu anlatılırdı. Bu anlatılanlar çok çelişkilidir yani bir dediklerini bir alt satırda dahi yalanlayıcı ifadeler kullandıklarını görüyordum; bunların üç kağıt olduğunu hissediyordum lakin onların kendilerince getirdikleri bazı örneklerine, cevaplarına, karşı cevap veremiyordum. Sonra kendi kendime dedim ki: “Bunlar bu kadar alim, elbette vardır bir bildikleri” deyip dediklerini kabullendim. Fakat bu anlayış yani kulların özgür iradesi hususuyla, herşeye şamil olan Allahın iradesini bir türlü uyuşturamıyordum. Üç - dört sene böyle bunalımlı olarak geçti. Zira tatmin olmuyordum, kendimi kandırdığımı hissediyordum ki bu beni hepten bunaltıyordu. Böyle giderken dört - beş yıl önce Muhammed İhsan Oğuz’un “Kaza ve Kader” kitabı elime geçti. Bu kitabı okuyunca şok oldum; çünkü hak mezhep dediği Maturidi mezhebiyle, açıktan açığa kaderi inkar ettiğini bildiğimiz Mutezile mezhebinin aslında aynı yolda olduklarını ve sözde bir çekişmede bulunduklarını iftiraf ediyordu. Daha sonra bu laflarını düzeltmek istiyordu. Ben o kadar etkilendim ki acaba yanlış mı görüyorum diye bir günde okuyacağım bu kitabı, kelime kelime tetkik ederek bir haftada bitirdim (bu bahsettiğim kitaptan alıntılar ve çelişkileri sitede vardır) ve bu konuyu tüm detaylarına kadar incelemeye karar verdim; sonra kelam ve felsefe kitaplarına daldım ve bu işin inceliklerini araştırmaya başladım. Bu arada öğrendiklerimi çevremdeki insanlarla da konuşuyordum. Bir de baktım ki, insanların tamamına yakını da neyi savunduklarını tam manasıyla bilmiyorlar. Genelde kulaktan dolma fikirleri var; okuyanların ise bilgili olduklarını düşündükleri kişilerin kitaplarını okuyup, pek sorgulamadan hemen doğru kabul ettiklerini gördüm. Bu aralar Razi'nin “Tefsiri Kebir” diye meşhur olan tefsiri elime geçti. Bu tefsirde bir farklılık vardı. Çünkü Razi, Eş’ariydi ve cebirciydi yani “kulların özgür iradesi yok” diyordu. Ondan da pek çok bilgi edindim, sonra şunu farkettim ki Eş’ari mezhebine piyasadaki kitapların neredeyse tamamı Ehli Sünnet ve Hak mezhep diyorlardı yine Maturidi mezhebine de Ehli Sünnet ve Hak mezhep diyorlardı. Ben kelam kitaplarına bir baktım, yine afalladım. Çünkü, Hanefilerin genelde itikadda Maturidi mezhebinde olduğu söyleniyordu ya, ben de “madem Hanefiyim demek ki ben de Maturidiyim” diye kendimi Maturidi görüyordum. Lakin ilk okuduğum kelam kitabında, şunu gördüm ve yamuldum kaldım; çünkü orada cüzi iradeden bahsediyordu ve cüzi irade ise şu demekti: Ben şimdi oturuyorum ya, şimdi ayağa kalkmak istedim; işte bir hareketi yapmayı istemeye, yani verdiğim örnekteki “ayağa kalkmayı isteme” düşüncesine cüzi irade adı verilir. İşte bu Maturidi mezhebi cüzi iradeye mahluk (yaratılmış) değil diyormuş. Yani “Allah yaratmaz” diyormuş; bir baktım Eş’ari mezhebine “cüzi iradeyi Allah yaratır” diyor. Ben dedim ki: “Nasıl bu Maturidi mezhebinin dediğini savunurum, o halde ben bu mezhebi bırakıyorum ve Eş’ari mezhebine geçiyorum.” Fakat hala Eş’ari mezhebinin cebirci olduğunu bilmiyordum. Zamanla daha incelikleri gördüm; yani çok yalan dolan var bu işlerde onu söylüyorum. Sonra ruyetullahı (Allah’ın görülmesi) inkar ettim ve Eş’ari mezhebinden de çıktım. Lafın kısası kitapların ekserisi cebr görüşünü aşağılar ve Eş’ari mezhebine “hak mezhep” derler ama çoğu bilmez ki “hak” dedikleri bu Eş’ari mezhebi de “kulların özgür iradesi yoktur, Allah zorla günah ve sevap işletir” der. Üç kağıt, yalan, dolan o biçim. Bunları elimden geldiğince insanlara anlatmak istiyorum. Zira bir çok kişinin, Maturidi mezhebinin yaptığı laf oyunlarını cevaplayamadıklarını gördüm. Benim beşbinden fazla insanla yaptığım tartışmalar vardır; çok yüksek tecrübem vardır. İnsanlara öğrenmeleri için bu yazıları yazdım. Said Nursi diyorlar; gerçekçi olun! Bu işler çok incedir; tam manasıyla bu konuya kişinin kendini vermesi lazımdır, itikadi mezhepleri araştırması, onların ne dediklerini, nasıl savunma yaptıklarını çok iyi bilmek lazımdır. Said Nursi ise kelamcı değildir ve bu hususta çok yetersizdir. Bunu ispatladım ve yine ispatlarım; şu aralar onun külliyatını okuyorum, bitirince diğer çelişkilerini de göstermek istiyorum ta ki anlayın bu işin ne kadar ince, detay olduğunu.



*** Gene tercihte kaldım gitsem mi, kalsam mı?! Ben kalmayı tercih ettim ve Allahın benim kalmam neticesinde irade ettiği şeyi yaptım ve yazdım. Ama tüm bu tercihler arasından yazmamayı ve işe gitmeyi tercih etse idim, Allah işim ile alakalı irade ettiği işi yapacak ve Allah benim için o sahneleri yaratacak idi. (Muadil adlı biri forumda böylece yazmış)
Cevap: Fakat birşeyi gözardı etmişsin; “irade ettikten sonra fiilimi Allah yaratıyor” diyorsun da irade etme durumunu ve iradeni Allah yaratmıyor mu? “Ben istiyorum, Allah fiili yaratır” diyorsun da "istememi Allah yaratıyor” demiyorsun. Bunu görmek istemiyorsun, insanların çoğu da böyle; bu bahsettiğin iraden yine Allahın ezeli iradesiyle vücut bulmuyor mu? Milyonlarca düşünceden birini sen seçtiğini ifade ediyorsun; bak şimdi: Milyonlarca düşünce bir insan için aynı anda mevcut olamaz, hatta iki düşünce bile aynı kişi için aynı anda vücut bulamaz. Dolayısıyla sen önce bir düşünce, sonra diğer düşünceyi düşünürsün; mesela sen hem sağa gitmek düşüncesini, hem de sola gitmek düşüncesini aynı anda düşünebilir misin? Hayır düşünemezsin. Dolayısıyla senin aklına gelen tüm fikirler Allahın yaratmasıyle meydana gelir.

*** Nasslarda geçen Allah’ın gazaplanması ve razı olması ifadelerinin de zahiri alınamaz. Şöyle te’vil edilmelidir: Gazaplanma ifadeleri cezalandırma, razı olma ifadeleri ise mükafatlandırma olarak kabul edilmelidir.


*** : Allah şerri irade eder mi?

*** Net soruyorum, cevap verin; evet mi, hayır mı? Düşüncelerimiz Allah yarattığı için mi varoluyor?


*** Allahın kalpleri mühürlemesi ile ilgili ayetler var bunlar ile ilgili şu soruyu soruyorum: bir kısım insanlar diyor ki: “Onlar mühürlendi ama şundan çünkü onlar çok isyan etmişlerdi ve azmışlardı o bakımdan onlar hakettikleri için Allah da onların kalplerini mühürledi diyorlar ya da Allah onların iman etmeyeceğini bildiğ için mühürledi” diyorlar. Ben de diyorum ki : lakin sorum şu: Bu kişiler mühürlendikleri anda iman edebilirler mi? Eğer “edemezler” derseniz, işte bu anda da iman teklifi bu kişilere var mı? Şu ayetlere bakın Araf 158 ve Bakara 21 bu konudaki bazı ayetleri de vereceğim. Bu işe ne diyorsunuz? Hem mühürlüyor hem de aynı anda iman teklifi var, yani o kişiye yine imanı emrediyor? Bu iş yani iman etme olayı, bu mühürlenme anında nasıl olacak? Ve bu o kişiye kaldıramayacağı yükü yüklemek "teklifi mala yutak" olmuyor mu? Evet oluyor. Lakin bakın Bakara 286: "Allah hiçbir nefse kaldıramayacağı yükü yüklemez" buyruluyor. Ben bu işlerin kolay olmadığını hep söyledim ve ben bu ayeti inkar da etmiyorum, lakin tevil edilmesi gereken bir ayettir. Yani başka bir mana vermek gerekir. Kurandaki başka ayette köre, topala güçlük olmadığı bildirilmişti.( ayet numarasını hatırlayamıyorum) İşte bu manada bir kaldıramayacağı yükü yüklemez diyoruz. Hani “onlar savaşa gitmesede olur” manasında. Bu konuyu da o kadar ifade ettim, bunu da pek yorumlamadınız ne diyorsunuz. Bu başlıkta da özelikle bu konuyu konuşalım. Zira bu hususta özgürlükçüler savunma yapamıyorlar..............

*** Bak yusuf neden ben maturidiliği kabul etmedim? Şundan: Yüzyıllardır süren bir üçkağıt. Bu konuda çok felaket laf oyunları dönmekte ve insanların ekserisi de zaten özgür irade savunulmasına inanmaya meyillidir. Bütün bunlar birleşince Maturidilik yüzyıllardır kabul görmüştür ve aslında Eşarilik bence hiçbir dönemde halk tabakasının çoğunluğu tarafından kabul görmemiştir. (Delil mi istiyorsun? Git sor Şafilere kader konusundaki görüşlerini, sana tahminim özgür iradeyi savunurlar. Halbuki mezhebim dediği Eşarilik cebircidir, yani kulun özgür iradesi yoktur der.)
Görünüşte sanki kabul edilmiş gibidir ama hakiki hakim görüş kim ne derse desin maturidiliktir kim ne derse desin. Önce şunu söyleyelim, bu Maturidilik kadere inadıklarını söylerler, her şey Allahın iradesiyle olur derler, tamam mı? Fakat cüzi iradeyi Allalh yaratmaz derler. İşin tuhafı şu ki bu mezhebin imamı ise bunu demedi, yani Ebu Mansur Maturidi “cüzi iradeyi Allah yaratmaz” demedi. Aksine “sonradan olan herşeyi Allah yaratır” dedi. Hatta “imanı da Allah yaratır ve bunu kabul etmeyenin lafı dinlenmez” dedi. Fakat Maturidi dediği bu lafların cebr yani kulun özgür iradesi olmaması manasına gediğini, yani o manaya geldiğini göremedi. O yine kulların özgür iradesi olduğunu söyledi. Yani kitabı çelişkilerle doludur. Zaten son attığım mesajlarda da onun "Kitabu-t Tevhid" adlı kitabında düştüğü çelişkilerini gösterdim. Sonradan bu mezhepte olduklarını söyleyenlerden bazıları düşündüler; çünkü bu mezhebe göre insanların fiillerini yani hareketlerini Allah yaratır görüşü kabul ediliyordu. Böyle bakıldığında cebr olur. O bakımdan dediler ki: Cüzi irade yani bir fiili yapmadan önce yapma isteği yani ben ayağa kalkmayı istiyorum ya ha işte bu benim ayağa kalkma düşüncemi Allah yaratmaz dediler. ( İbn Humam bunu dedi) Çünkü onlar eğer bu düşüncemi de Allah yaratırsa bu sefer özgür irademiz kalmaz dediler ve böyle gidiyor daha detayları sitededir. Fakat sitedeki bir çok görüşümü değiştirdim. Burada değiştirdiğim görüşleri yazdım. Mesela en son ne dedim: Allahın gücünü, kudretini inkar ediyorum dedim değil mi? Şimdi bakıldığında bu nasıl laf diyorlar değil mi? Halbuki bu işin derinlerinde acayip detaylar mevcuttur. Mesela kudret sıfatına ezeli denirse ve Allahın yaratması bu kudretiyle olur denirse bak ne oluyor: Mesela dünyanın yaratılışı, benim yaratılışımdan önce ya, bak ne oldu: Önce dünyayı yarattı, sonra beni yarattı, neyle yarattı? “Kudret sıfatıyla yarattı” denirse ve bu kudret sıfatı ezeli denirse bakın probleme: Önce beni, sonra dünyayı yarattı dendiğinde, bu açıdan bakıldığında kudret sıfatında değişim oluyor. Yani önce farklı, sonra farklı şey yaratılıyor. Yani kudretin taalluku (ilintisi, bağlılığı) farklı şeylere oldu demektir. Ama ezeli olan şey de değişme olmaz ki. Bu kabul edilemez ve bu görüş Allahın zatında değişmeyi kabul etmek demektir. Halbuki Allah da değişme olmaz. Bunu da anlatamadım ama ne kadar zor olduğunu işin içinde çok iş olduğunu herhalde biraz anlatabildim.

*** Evet haklısın hata yaptım, kafadan söylediğim için karıştırmışım ayet numarasını: "Allah hiç bir nefse kaldıramayacağı yükü yüklemez" ayeti bakara 286 olacaktı. Yanılmışım sayende düzeltmiş oldum..........
Cevap: İnsanların ekserisi, çoğunluğu cehenneme gidecek delil: Araf 179. ayet ve daha delil çok ayet var. Ben cennete gideceğimi bilemem, nasıl bir inançla öleceğim bilemem. Evet cennet ve cehenneme inanıyorum. Bana çok kişi müslüman mısın? diye soruyorlar, bakın şu örneği vereyimde hakkımda bilgi sahibi olun: Ben 98 yılında beden öğretmenliği bölümünden 19 mayıs üniversitesinden mezun oldum ve tayinim çıktı Yozgata, fakat tayin çıkma aşamasında ben kızlara bakmanın haram oluşuyla ilgili araştırmalarımı o dönemde tamamlamıştım yani inceliklerini ve ulaştığım sonuç şuydu: Yabancı kızların saçına bakmak haramdır. Hal böyle olunca günah diyerek göreve gitmedim. Ben üniversite 2. sınıfta bu islami ilimlere yönelmeye başladım. (96 yılında) Bana karşı çok şüpheci davranıyorsunuz; ben bir şey diyorsam zaten ona karşı yapılan savunmaları yıllarca okudum demektir. Kaç kere dedim ki bana güvenin. Ancak ben sık sık fikirlerini değiştirebilen biriyimdir, yeniliklere açığımdır ve bunu size anlatmakta isterim. Hanif dostlar diye sonra Teknik forum bir de Özgür düşünce forum, bunlar yazılarımın çoğunu silmediler. İşte bir kısım forumlar kovmadı, bazıları kovdu. Sonra başka isimlerle yine yazdım yine kovdular, böyle gidiyor; beni devamlı kovan kayzer diye bir forum var. Bir acayip iş, bana cevap veremeyeceklerini bildiklerinden kovuyorlar. Aslında benim bu söylediklerimin arka planı var, yani ben misal, Allahın iradesini inkar ettim ama dört yıldır kafamdaki bir problemdi bu ve yüzlerce kitapta bu zayıflıkları göre göre ben de birikiyor ve “bom” patlıyorum. Bu aralar birbiri ardınca çok patlamalar oldu ben de ve ben taassup sahibi değilimdir; hayatım boyunca savunduğum bir görüşün yanlışlığını anladığım anda o görüşü saniyede terkederim. Yani bu millet benim ne kadar araştırma yaptığımı abartma olacak ama "hayal bile edemezler" esasında bu son yazdığım yalan ama ne kadar araştırdığımı anlamanız için böyle dedim. Samsunda kovulmadığım yer zaten kalmadı. Hocalar beni tanıyorlar, hatta şöyle bir anımı anlatayım: Bir defasında bir cami hocasına yaklaştım kendisini tanımıyordum ve kendisine bir kağıt uzattım, kağıta birkaç soru yazmıştım; o kişi kağıda bakmadan elimi kendisinden uzaklaştırdı. “Ne oldu, beni tanıyor musunuz?” dedim. Evet anlamında başını salladı ve birşey söylemeden kalktı gitti. Böyle yani, ben de burada nette yazıyorum ne yapayım.

*** Bakın şimdi size süper delil: Allah görür diyorsunuz ya, soruyorum: Allah bizi görür mü? evet derseniz soruyorum: Bizi yukardan mı yoksa aşağıdan mı görür yoksa sağdan mı, soldan mı görür? Gördünüz mü işler nereye varıyor? Öyle bodoslama gitmek olmaz, düşüneceksiniz: "Ben bir şey diyorum ama bunun gerisi nedir? Yani bu laf nereye gider?" bunu ekseri düşünemiyorsunuz. Bak bu işler kolay değil. Düşünelim,( düşünmekten korkmayın) evet görme olayından bahsediyorsak; görülenin bir yönde ve yerde olması gerektiği gibi görenin de bir yönde ve yerde olması gerekir. O halde bu laf sonuçta görenin cisim olmasına ve şekli şemali olmasına varır. Eğer derseniz ki: "Yok Allah her yerden bizi görüyor" bak şimdi bir insan düşün, bu insanı her yerden görmek ne demek? Bakın üstten görünümünü düşünün ha, şimde alttan görünüşünü düşünün sonra sağdan ve soldan, böyle düşündünüz mü? Şimdi bu farklı açılarda görüntüleri birleştirin, birleştirdiniz mi? Ne! birleşmiyor mu? Tabii ki birleşmez. Evet birleşmez yani bu farklı açılardan görünüşlerin görüntüleri birleşmez. Birleştirmeye kalksan da zaten bir mana ifade etmez. Demek ki Allah görmez. O halde Kurandaki görme ile ilgili ayetleri ne yapacağız mı diyorsunuz? Cevap: Bu ayetlerin manasını, görülebilecekleri ve duyulabilecekleri bilmek manasına alırız. Yani mutlak bilme anlamında. Bu sadece benim görüşüm değil unutmayın. Bir örnek vereyim de sizin kafa yapınızın nereye vardığını görün: Soruyorum o zaman; Allahın eli var mıdır? Yok mu diyorsunuz yoksa var mı diyorsunuz? Hani Kuranda ayetler var; Allahın elinden, yüzünden, gözünden bahseden ayetler var. Arşa istiva etti deniyor. İstivanın manası ise oturmaktır, yerleşmektir, karar kılmaktır, bu ve benzeri ( insan biçimci) ifadeler Kuranda çoktur. O halde ne yapacağız? Allahın eli, gözü, yüzü var mı diyeceğiz? Bu o zaman Allahı insan gibi düşünmek demektir. Ama bir taraftan da ayetleri inkar edemeyiz. O halde ne yapacağız? İşte şunu yapacağız: "Tevil" Tevil demek, akli deliller ile sabit olan bir gerçek ile nassın (ayet, hadis) zahiri (görünüşü, dış anlamı) arasında çatışma ve zıtlaşma varsa yapılan işlemdir. Bu gibi durumlarla karşılaşınca ne yapacağız? Akli delili alacağız ve nakli delili (ayet ve hadis) akli delile göre yorumlayacağız; işte bu işleme tevil denir. Yani eli ifadesini nimet manasında, yüzü ifadesini zatı manasında, istivayı ise mülkünün hükümdarı manasında, görmesini ve duymasını da görülebilecek ve duyulabilicekleri bilmesi manasında, iradesini ve kudretini de ilmindekilerin varlık sahasına çıkması manasına alırız. Yani lafın özü, Kuranda geçen bütün sıfatları ilmine irca edeceğiz, diğerlerini mecazi olarak kabul edeceğiz ve ilmine de zatının aynıdır diyeceğiz.


*** Bugün size anlatacaklarım acayip, şunu söyleyeyim ki, çok kişi zaten bu işi anlamazda anlayanlarda geçiştirirler. Yıllarca ben de içimde sakladım, sindirdim ama evet bugün birden koptu içimde fırtına. Yani ben bunları söylüyorum ama bu da yıllarca içimde biriken şeylerdendir. Konu son peygamberin imanı meselesi. Nedir bu iş? Şudur: Eğer baktıysanız Allah’ı anlatan hadislere, şunu görürsünüz: "Antropomorfizm" yani insan biçimci bir ilah anlatımı vardır. Bu rivayetlerde Allah’ın bir cismi ve şekli varmış gibi anlatıldığını görürsünüz. Örnek olarak bir kısmını vereyim:
_“Ben gökte olanın emini (güvendiği) olduğum halde, hala siz bana güvenmiyor musunuz!” (Buhari no: 3344, Müslim no: 1063)
_”Rabbimiz, (her) gecenin son üçte biri (son üçte birlik bölümü) kaldığı zaman dünya göğüne iner ve şöyle der: “Yok mu bana dua eden? Duasını kabul edeyim. Yok mu benden bir şey isteyen? İstediğini ona vereyim. Yok mu benden bağışlanma dileyen? Onu bağışlayayım.” (Buhari no: 1145, Müslim no: 758)
_”Yazıklar olsun sana! Allah’tan kullarından herhangi birine şefaat etmesi istenilemez. Allahın şanı bundan daha yücedir. Yazıklar olsun sana! Sen Allah’ın (büyüklüğünün ve yüceliğinin) ne olduğunu bilir misin? Muhakkak O’nun Arş’ı göklerinin (bazı rivayetlerde: ve yerlerinin) üstündedir. (Allah’ın Arş’ı) aynen şöyledir: (Resulullah bu sırada) parmaklarıyla işaret ederek (şöyle dedi): Tıpkı bir kubbe gibidir. Ve o Arş’ın bir (deve) palanının (semerinin) binicisinin (ağırlığı) nedeniyle gıcırdaması gibi bir gıcırdaması vardır.” (Ebu Davud, no:4726)
_”(Allahım!) Senden, yüzüne bakma lezzetini ve seninle buluşma şevkini (arzusunu) bana lutfetmeni diliyorum.” (Ahmed 5/191, Nesai 3/54-55)
_”Allah’ın eli öyle doludur ki gece gündüz ondan (bağışlar ve nimetler) devamlı akar. Siz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığından beri (eliyle) infak ettiği (verdiği) şeyleri gördünüz mü? (düşündünüz mü?) Çünkü bütün bu verdikleri bile O’nun sağ elindekileri hiçbir şekilde eksiltememiştir.” (Buhari no:4684, Müslim no:993)
_”Muhakkak adil olanlar (kıyamet günü) Rahman Azze ve Celle’nin sağında nurdan minberler üzerinde olacaklardır. Rahman’ın her iki eli de sağdır.” (Müslim no:1827, Nesai 8/221-222)
_ “Ademoğullarının kalplerinin hepsi Rahman’ın parmaklarından iki parmak arasında tek bir kalp gibidir. Onları dilediği gibi çevirir.” (Ahmed 2/168-173, Müslim no: 2654)
_ “Kıyamet günü Allah yeri avucuna alır, gökleri de sağ elinde dürer (katlar) sonra da şöyle der: ‘Mülkün sahibi melik (hükümdar) benim! Hani yeryüzünün hükümdarları nerede?” (Buhari no: 4812, Müslim no: 2787)
_ “Yahudi bir adam peygamber’e gelir ve şöyle der: “Ey Muhammed! (Başka bir rivayette Ey Eba’l-Kasım!) Kuşkusuz Allah kıyamet günü gökleri bir parmağına, yedi kat yeri bir parmağına, dağları bir parmağına, ağaçları bir parmağına ve yaratıkları bir parmağına alır, sonra şöyle der : ’Bugün melik (padişah) benim.’ Bunun üzerine Resulullah (bir rivayette Yahudi’nin bu sözünü beğendiği ve tasdik ettiği için) ön dişleri görünecek şekilde gülümsemiş sonra da: ‘Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O’nun avucundadır, göklerde sağ elinde dürülmüş olacaktır.’ (Zümer 67) ayetini okumuştur.” (Buhari no:4811, Müslim no: 2786)
_ “Hiçbir peygamber gönderilmiş olmasın ki (diğer bir rivayette Allah hiçbir peygamber göndermiş olmasın ki) o ümmetini, bir gözü kör (şaşı) olan yalancı Deccal’e karşı uyarmış olmasın. Dikkat edin gerçek şu ki, Deccal’in bir gözü kördür (şaşıdır). Şüphesiz Rabbiniz kör (şaşı) değildir. Deccal’in iki gözü arasında kafir yazlıdır.” Müslim de hadisin devamında şöyle bir ek vardır: “Sonra onu heceleyerek söyledi: KFR (yani kafir); onu her müslüman okur.” (Buhari no:7131, Müslim no:2933)
_ “(Rabbimiz) daralmış, ümitsiz düşmüş halinize bakar” (Ahmed 4/12, İbn Mace no:181)
_ “Kuşkusuz Allah Azze ve Celle uyumaz. Zaten uyuması da gerekmez. Mizanı (diğer bir rivayette adaleti) indirir ve kaldırır. Gündüzün amelinden önce gecenin ameli, gecenin amelinden önce de gündüzün ameli O’na yükseltilir (kaldırılır). O’nun örtüsü (perdesi) nurdur (Ebu Bekr’in rivayetinde perdesi ateştir). Onu bir açıverse yüzünün nurları, yaratıklarından gözünün erdiği (iliştiği) her şeyi yakar kavurur.” (Müslim no:179, İbn Mace no:195)
_”Rabbimi (uykuda) en güzel surette gördüm... Ve Rabbimin avucunu, iki omuzumun (kürek kemiğimin) arasına koyduğunu gördüm. Öyle ki gönlümde (kalbimde) O’nun parmak uçlarının (diğer bir rivayette elinin) soğukluğunu hissettim.” (Ahmed 5/243, Tirmizi no:3235)
Ancak bilin ki hadis kaynakların da belki yüzlercesi var ve bir kısmı da kütübü sitte( altı kitap) denen hadis kitaplarında ve yine bir kısmı da Buhari, Müslimin rivayetleridir. Böyle insan biçimci hadisler çok var. Mesela Allahın görülmesi ile ilgili rivayet var ki Buhari ve Müslim rivayet etmiş. Hatta o rivayette güneşin görüldüğü gibi apaçık şekilde Allah’ın görüleceği anlatılıyor. Bakın şimdi problemlere: Hal böyle olunca zaten piyasadaki kitapların tamamına yakını Allah’ı insan şeklinde kabul edenlere veya “Allah’ın şekli var” diyenlere ya da Allah’ı bir cisim gibi düşünenlere yani “Allah bir yerde ya da yöndedir” diyenlere, bu kitapların neredeyse tamamı kafir der. Hal böyle olunca şimdi bunları yani bu rivayetleri yorumlayanlar iki kısma ayrıldılar. Bir kısmı bu rivayetleri toptan reddettiler. Mesela Mutezile, Cehmiyye ve filozoflar gibi; yani "Resulullah böyle şey demez, bu rivayetler tümüyle uydurmadır" dediler. Bu kişilerin ikinci kısmı ise bu rivayetleri reddetmediler (Eş’ariler ve Maturidiler) ya da edemediler; hani Buhari, Müslim rivayet ediyor ya; bu sefer ne yaptılar? Şunu yaptılar: "Resulullah böyle söyledi ama bu sözler ile zahiri yani dış görünüşünü kasdetmedi" dediler ve bu rivayetleri uygun şekilde yorumlamaya giriştiler yani te’vil ettiler. Şimdi sorum size: Sizce Allah’ı cisim olarak düşünmek, şekli var demek, hareket eder demek (her hareket eden bir mekandadır, zira hareket bir mekandan diğer mekana olur) ve böyle inanmak kafirlik midir? Herhalde çoğunuz bu soruya “evet” dersiniz. Lakin bir sorun var; eğer siz bu rivayetleri reddetmezseniz, iki şık var: “Resulullah bu rivayet edilenlerin zahirini kasdetti yani Allah’ın cisim olduğuna inanarak ve Allah’ın eli vardır, gözü vardır, yüzü vardır şeklinde itikad etti” ya da “evet böyle söyledi ama dış görünüşünü değil başka manaları kasdetti yani mecazen böyle ifadeler kullandı" diyeceksiniz. Ama eğer siz: "Evet o, bunları söyledi ama mecazi olarak söyledi" derseniz, ben de size soruyorum: Ama bu insanların çoğunluğu bu rivayetleri görünce, duyunca nasıl bir Allah inancı içinde olurlar? Ben söyleyeyim: Ekseri insanlar bu hadislerde anlatılan rivayetleri dinlediklerinde, çoğunluğu anlatımın zahirine yani dış görünüşüne bakar ve öylece inanırlar. Siz "Resulu Ekrem evet öyle söyledi ama başka mana kasdetti" derseniz; halbuki insanların çoğunluğu bu rivayetleri dinlediklerinde Allahın bir şekli olduğunu ve Allahın cisim olduğunu düşünür. O halde böyle söylemek insanların çoğunluğunun küfre düşmesine sebep olmuyor mu? Bu da düşünülmesi gereken bir inceliktir. Bu durum görmezden gelinecek bir durum mudur? Size açıkça soruyorum: Eğer Resulullah, bu rivayetleri söylemişse ve söylediği gibi inanmışsa yani zahirini kasdetmişse, Allah’ın bir cisim gibi olduğuna inanarak söylemişse, soruyorum onu da (Resulullah) tekfir eder misiniz? ( kafirdir dermisiniz?) Eğer demezseniz, tarihte çıkmış gruplar vardır. Mesela "Müşebbihe, Mücessime" bunlar da bu rivayetlerin zahirine (dış görünüşlerine) bakarak Allah’ı cisim kabul etmişlerdir. Hatta içlerinde bazıları “Allah’ın eti, kanı, organları vardır” demişlerdir. O halde bunlarıda mı tekfir etmeyeceksiniz? Ben görüşümü şöyle bildireyim: Eğer resulullah bu sözleri Allah’ın cisim olduğuna inanarak söylemişse “kafirdir” derim. Eğer mecazi manada söylemişse, bu da uygun olmayan bir davranıştır. Zira bir çok insan bu lafların zahirine bakar ve öylece inanır. Dolayısıyla insanların küfre düşmesine sebep olur ki, bu davranışta bence küfürdür. Dediğim gibi eğer bu rivayetleri söylemişse durum dediğim gibidir. Ama bu rivayetler yalansa, yani böyle sözler söylememişse durum başkalık arzeder.


*** Kitap: Ehl-i Sünnet’in Muhaliflere Cevabı Yazar: İbn Useymin (Guraba yayınları) Not: Bu kitapta ayetlerin ve hadislerin zahiri alınarak yorum yapılıyor ve te’vilciler kötüleniyor.
Sayfa 56: Ancak Ebu’l - Hasan el-Eş’ari’ye uyanların büyük bir bölümü O’nun bu son durumunu göz önüne almamışlar ve bazı itikadi meselelerde O’nun yolundan ayrılmışlardır. Ebu’l-Meali el-Cüveyni ve Ebu Hamid el Gazali bunların başında gelir. Amelin imandan olmadığını ileri sürerek imanda Mürcie’nin, Allah’ın sıfatlarını te’vil ederek de esma ve sıfatta te’vilcilerin yolunu izlemişlerdir. Allah’ın kelamı konusunda ise iki şey dışında Küllabiyye’nin görüşünü benimsemişlerdir. Oysa Ebu’l-Hasan el Eş’ari onların bu görüşlerinden uzaktır. Bunun en güzel kanıtı O’nun bu görüşlere cevap olarak yazdığı “el-ibane an Usuli’d-Diyane” adlı eseridir. Bu eseri ömrünün sonlarına doğru yazmıştır. O bu eserinde iman, esma ve sıfatlarla ilgili görüşlerini açıklamış ve Ehl-i Sünnet dışındaki sapık gruplara cevap vermiştir. Örneğin O’nun bu konular hakkındaki görüşlerini gösteren birkaç sözü şöyledir:
“İman; söz ve ameldir, artar ve eksilir.” (sh:59)
“Allah arşına istiva etmiştir.” (sh:53)
“Allah’ın niteliği bilinmeyen yüzü, iki eli ve gözü vardır.” (sh:53-54)
“Allah’ın kelamı yaratılmış değildir. Kuran’ın yaratılmış olduğunu söyleyen kimse kafirin ta kendisidir.” (sh:56)
Bu konuda daha geniş bilgi almak isteyenler, ilgili kitaba müracaat edebilirler.
_Yorum: Bu ifadeleri zikretmişse Ebu’l Hasan el Eş’arinin tekfiri lazım gelir. Zira bu laflar Allah’a cisim demeye varır.
_Sayfa: 155: (Gazali’nin “Vahdet-i Vücut” ile ilgili görüşleri anlatılıyor)
“Tevhidin dört mertebesi vardır:
“İkinci mertebesi: Müslümanların genelinin tasdik ettikleri (doğruladıkları) gibi insanın kalbinin la ilahe illallah lafzının manasını tasdik etmesidir (doğrulamasıdır). Bu avam tabakasının inancıdır.
Üçüncü mertebesi: İnsanın keşif yolu ve hak nurunun vasıtasıyla o manayı müşahede etmesidir ki bu Allaha yakın olan mukarrebunun makamıdır. Bu insanın pek çok şey görmesi fakat onları görürken çoklukları üzere Tek ve Kahhar olan Allahtan sadır olmuş bir halde görmesidir.
Dördüncü mertebe ise, insanın varlıkta birden başkasını görmemesidir ki bu sıddıkların müşahedesidir. Sofiler buna “el - fena fi’t - Tevhid” (Tevhid de yok olmak, kaybolmak) adını verirler. Çünkü insan, birden başkasını görmediğinden dolayı kendini bile görmez. Tevhidle müstağrak (kaybolmuş, boğulmuş) olduğu için kendini görmediği zaman da nefsinin tevhidi hususunda kendi nefsinden de fani olmuş olur. Yani hem kendi nefsini görmekten, hem de halkı görmekten yok olur, demektir.
Dördüncü mertebesindeki şu mana ile muvahhiddir: O’nun şuhudunda (görülmesinde) birden başkası hazır olmamıştır. O bütünü çok olduğundan ötürü değil, tersine bir olduğundan ötürü görür. İşte tevhidde en yüce gaye budur. Eğer “kişi göğü, yeri ve çok olmalarına rağmen hissedilebilen diğer cisimleri gördüğü halde, nasıl olur da birden başkasını müşahede etmemesi düşünülebilir? Nasıl olur da çok bir olur?” dersen bil ki: Bu mükaşefe ilimlerinin gayesi, son noktasıdır. Bu ilmin sırlarının herhangi bir kitapta yazılması caiz değildir. Arifler şöyle demişlerdir: Rububiyyet sırrını ifşa etmek küfürdür. Nasıl ki bir insanın ruhuna, cesedine, uzuvlarına, damarlarına, kemiklerine ve iç organlarına (ayrı ayrı) baktığında (veya bakıldığında) o insan çoktur, işte aynı insan başka bir itibar ve başka bir müşahede ile de birdir, öyle ki, o tek bir insandır, deriz . İşte bunun gibi, varlık aleminde olan herşeyin, Yaratandan tut da yaratılmışa kadar, pek çok değişik itibar ve müşahedeleri vardır. Aynı zamanda o, itibarlardan bir itibarla da birdir. Başka itibarlarla ise, onun dışındakiler çoktur. Bu itibarlardan bazısı, çokluk bakımından bazılarından daha şiddetlidir. Bunun misali insandır. Her ne kadar bu misal garaza tam uymasa da. Fakatt azda olsa genelde bu misal, müşahede hükmünde çokluğun bir olmaya dönüştüğünün keyfiyetine dikat çeker! Bu konuşma ile, varmadığın bir makamı inkarı bırakıp ona inanmanın, bir iman ve tasdik olduğu açıkça ortaya çıkmış olur. İşte buna, el-Hüseyn b. Mansur el-Halac, seferden sefere koşan el-Havvas’ı gördüğünde O’na şöyle diyerek işaret etmiştir: “Sen neyin içindesin?” el-Havvas: “Tevekkül hakkındaki halimi düzeltmek için seferlerde dolaşıyorum.” Oysa el-Havvas tevekkül edenlerdendi. el-Hüseyn: “Sen ömrünü, iç dünyanı mamur etmek uğrunda tükettin. Acaba tevhid hususunda fena bulmak nerede kaldı?” Sanki el-Havvas, tevhiddeki üçüncü makamı düzeltmek istemişti. Hallac ise ondan dördüncü makamı istemişti.” (İhyau Ulumi’d-Din, 4/262-263)
“Arifler gerçeklik semasına çıktıktan sonra Tek gerçekten başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir. Şu var ki bunlardan bazıları bu hakikati ilmi bir irfanla bulmuş, kimi bunu bir zevk ve hal olarak yaşamış; çokluk tamamen onlardan gitmiş ve sırf tekliğe dalarak mest olmuşlar, o halde akılları zail olmuş, o zevk içerisinde sanki bayılmışlar, artık kendileri de dahil, Allah’tan başka hiçbir şeyi hatırlamaya güçleri kalmamış, herşeyi unutmuşlar, kendilerinde Allah’tan başka bir şey kalmamış, öyle sarhoş olmuşlar ki akıllarının otoritesi, hükmü aşağı düşmüş de bazıları “Ene’l Hakk)=Ben Hakkım” demiş, bazıları da “Sübhani ma A’zama Şani=Kendimi tesbih ederim, benim şanım ne kadar yücedir” demiş, diğeri: “Ma fi’l-Cübbeti sivallah=Cübbemin içinde Allah’tan başkası yoktur” demiş. Aşıkların sekir halindeki sözleri saklanır, söylenmez. Ama sekir halleri de gidip de Allah’ın yeryüzündeki mizanı (kriteryumu) olan akıl hükmüne döndükleri zaman, bunun hakiki birleşme olmadığını, fakat ittihada (birleşmeye) benzediğini anlarlar. Bu Aşığın fart-ı aşk içinde söylediği şu söze benzer:
Aşık olan da, aşık olunan da benim.
Biz bir bedene girmiş iki ruhuz.
İnsan birden bire bir ayna ile karşılaşır, kendini aynada görür, fakat aynanın farkında olmazsa aynada gördüğü görüntüyü aynanın resmi, aynaya bitişik sanabilir. Şişe içinde şarabı gören kimse, şarap renginin, şişenin kendi rengi olduğunu zanneder. Bu hal, kendisinde alışkanlık haline gelmiş, ayağı bu noktada takılıp kalmışsa o hale müstağrak olur, mest olur da şöyle der:
Şişe inceldi, şarap süzüldü.
Birbirine benzediler, iş güçleşti.
Sanki şarap var, kadeh yok;
Yahut sanki kadeh var, şarap yok.
“Ama şarap kadehdir” demekle “Şarap sanki kadehtir” demek arasında bir fark vardır. Bu hal galebe çalınca hal sahibine izafetle FENA adını alır. Hatta fenaül-fena (yok olmanın yok olması) denilir. Çünkü o adam hem kendinden geçmiş, hem de kendinden geçmekten geçmiştir. Zira o halde olan kimse kendini bilmediği gibi, kendini bilmediğini de bilmez. Eğer kendini bilmediğini bilseydi, kendini bilmiş olurdu. Bu hale dalan kimseye izafetle, mecaz diliyle ittihad (birleşme), hakikat diliyle tevhid (birleme) denilir. Bu hakikatlerin ötesinde de öyle sırlar vardır ki onlara dalmak caiz değildir. İşte bu kaynak tek olan Allah’tır. O’nun ortağı yoktur. Bütün diğer nurlar O’ndan istiaredirler. Hakiki olan yalnız O’nun nurudur. Hepsi O’nun nurundandır. BELKİ HEPSİ O’DUR. Doğrusu, var olan O’dur. Gayrın varlığı ancak mecaz yoluyladır. O’ndan başka nur olmadığına, bütün nurların, tabi oldukları nurun zatından değil, vechinden geldiklerine göre her şeyin vechi O’na yönelmiştir: “Nereye dönerseniz, Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara 115). O halde O’ndan başka ilah yoktur. Çünkü ilah, vecihlerin (yüzlerin) ibadetle yöneldiği zattan ibarettir. Yani kalp yüzlerini demek istiyorum. Çünkü onlar nurlar ve ruhlardır. O’ndan başka ilah olmadığı gibi O’ndan başka O da yoktur. Çünkü hüve (O) işaret edilen şeyden ibarettir. İşaret ancak O’na olduğuna göre artık başka O, nasıl olabilir? Ne zaman bir işaret etsek, hakikatte bu işaret O’nadır. O halde “La ilahe illallah=Allah’tan başka ilah yoktur.” kelimesi avamın tevhididir. “O’ndan başka O yok” sözü ise seçkinlerin tevhididir. Çünkü öteki daha genel, bu daha özel, daha kapsamlı, daha gerçek, daha ince bir sözdür ve sahibini tek birliğe, sırf birliğe götürür. Mahlukatın miracının (yükselişinin) son noktası ferdaniyyet (teklik) memleketidir. Çünkü bunun ötesinde daha bir merdiven yoktur. Zira yüksek ancak çoklukla düşünülebilir. Çokluk öyle bir izafettir ki yükselmenin kendisinden başladığı ve kendisine yöneldiği şeylerin varlığını gerektirir. Çokluk kalkınca birlik gerçekleşir, izafet (görelik) batıl olur, işaret kalkar. Artık yüksek, alçak, inen, çıkan kalmaz; tekteki (ilerleme) ve uruc (yükselme) imkansız olur. A’lanın ötesinde uluvv (yükseklik) yoktur. Vahdetle beraber çokluk yoktur. Çokluğun kalkmasıyla uruc (yükselme) da kalkar. Eğer sonra, bir halden diğer bir hale değişme olursa bu, uruc ile değil, dünya semasına inmekle, yani yüksekten aşağıya doğmak suretiyle olur. Çünkü en yükseğin daha yükseği yok ise de daha aşağısı vardır. İşte bu makam gayelerin gayesi, arzuların sonudur. Bunu bilen bilir, bilmeyen inkar eder. Bu ilim, ancak Allah’ı bilenlere verilmiş olan özel mahiyetteki gizli bir ilimdir. Onlar bunu söyledikleri zaman Allah’a karşı mağrur (gururlu) olanlardan başkası inkara kalkmaz. Alimlerin: “Dünya semasına inmek, bir meleğin inmesidir” demeleri uzak görülmez. Ariflerin bazıları bundan daha garibini sanmışlar da şöyle demişler: “Ferdaniyyete (birliğe) müstağrak olan, en yakın semaya iner, bu iniş, onun duyuları kullanmaya veya uzuvları hareket ettirmeye inişidir.” Salat ve selam O’na olsun, Peygamber de şu sözleriyle buna işaret etmişlerdir: “Ben onun işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili oldum.” Eh, kulağı, gözü, lisanı Allah olduktan sonra artık işiten, gören ve konuşan da O’dur. Çünkü O’ndan başkası yoktur ki.... O’nun (Allah’ın) Musa aleyhisselama şöylediği şu sözüyle de buna işaret edilmektedir: “Hasta oldum beni sormadın. Hadis...” demek ki bu muvahhidin hareketleri dünya semasındandır; duyarları, algıları bunun üstünde olan bir semadandır. Bu kimse akıl semasından mahlukatın miracının sonuna, ferdaniyyet (teklik) memleketinden ta yedi tabakaya kadar yükselir. Sonra vahdaniyyet tahtında oturur ve oradan göklerinin tabakalarına emri tedbir eder. Artık bakan, bu halde baktıkça dilini salıverir, “Allah Adem’i Rahman’ın suretinde yarattı” der. Fakat bilinmelidir ki bu söz te’vile muhtaçtır. Tıpkı “Ben Hakkım”, “Kendimi tesbih ederim” sözleri gibi. Hatta Hz. Peygamber’in: “Hasta oldum beni arayıp sormadın”, “Ben onun kulağı, gözü, dili oldum” sözlerinin de te’vile ihtiyacı vardır. Artık burada beyanı durdurmak istiyorum. Çünkü senin bundan fazlasına tahammul edeceğini sanmıyorum.” (Mişkatu’l-Envar sh: 12-15)

*** İbn Teymiyye’nin fikirlerinin, yeraldığı kitapta (“Ehl-i Sünnet’in Muhaliflere Cevabı” adlı en son örnek verdiğim kitabı kasdediyorum) Allah’ın sıfatlarından bahsediyor ve: “Allah’ın iki eli var, iki gözü vardır, Allah yukardadır, yüzü vardır ve bunlar gerçek manasıyla diyor. Açıkça Allah’ı cisim gibi anlatıyor ve böyle kabul etmeyene sapık diyor. Gördün mü durumları ve hadisleri delil gösteriyorlar bunlar. Hani sen “her ne kadar son peygamber bunları dedi ama mecazi mana kasdetti” desen de, bak insanlar içinden bu laflarının zahirini yani dış anlamını alanlar var ve kendileri gibi düşünmeyenlere sapık diyorlar. Dolayısıyla son peygamber bu ifadelerini yani insan biçimci ilah anlatışını velev ki zahirini kasdetmeden söyleyse bile bak insanlardan bir grup bu lafları kendi görüşlerine delil aldılar ve Allah’a cisim demeye vardılar. Halbuki son peygamberin ne yapması gerekiyordu biliyor musun? Şunu yapması gerekiyordu: Kurandaki bu gibi ayetlerin (el, yüz, göz gibi) zahirinin alınamayacağını, bu ayetlerin te’vil edilmesi gerektiğini anlatmalıydı. (Bu şekilde bir rivayete raslamadım, belki vardır ama görmedim) Ne dersin bu yoruma? Kendinizi aldatmayın! Gerçekleri görün diyorum.



*** Değiştirici olmadan değişme olur mu? olmaz derseniz. O halde bizim düşüncelerimizi değiştiren nedir? Biziz derseniz, halbuki bazen birşey aklımıza gelir; “bu nereden aklıma geldi” deriz. Eğer o düşünceyi aklımıza bizim getirdiğimizi düşünseydik böyle demezdik.

*** Not: Bir forumdan “akik” takma adı kullanan şahıs, bana soruyor, önce benim yazımı alıntı yapıyor.
“Örnek: Kürşat Otçu yazdı: ”Mesela bir renk seç, seçtin mi? Ben diyorum ki şu an kafandaki renk bir düşüncedir. İşte bu düşünceyi sen de Allah yarattı. Olay budur ve bu düşünce varolduğu müddetçe yaratılması devam eder.”
Akik diyor ki: “O halde biri hırsızlık yaptı ise (haşa) o düşünceyi Allah yarattı, biri fahişelik yaptı ise (haşa) o düşünceyi Allah yarattı, biri Allah'ı inkar etti ise (haşa) bu düşünceyi o kişide Allah yarattı.....vs O halde söyler misin? Cehenneme kim girecek? Ya da birileri cehenneme girecek ise hakettiğinden değil (haşa) Allah'ın öylece dilemiş olmasından. İnsanların özgür iradesi yok derken sanırım sizin demek istediğiniz şu; (yanılıyorsam düzeltin) Her türlü konuda yapacağım seçimlerin türevi Allah tarafından yaratılmış olduğundan ve bizler seçim yaptığımızda mecburen bunların dışına taşamıyor isek o halde seçim yapan aslında biz değiliz, dolayısı ile insanların reel manada seçim hakkı yok. Önce sizi doğru anlamış mıyım bunu okeyleyin, ardında söyleyeceklerim olacak! (Durum vahim)”
Akik’e cevap veriyorum: Evet akik işte senin gerçek yüzün bu. Fakat bu sadece senin değil yüzyıllardan beri kendine müslüman diyenlerin % 99’unun gerçek yüzüdür. Peki nedir bu gerçek yüz? İşte şudur: Benim 5 aydır ısrarla anlatmaya çalıştığım şu basit şeydi: Yani sonuçta biz düşünüyoruz. "İşte bu düşünceleri de Allah yaratıyor dedim ben ve yemediğim hakaret kalmadı bu forumda dahil." Neeee!....... evet,“Herşeyi Allah yaratır” dediğim için bunca hakaret yedim ben. "Nasıl ya olur mu öyle saçmalık" mı diyorsunuz; siz bunu bir daha düşünün derim. Çünkü bu Akik işlerin farkına varmış gibi; kendisin de evvelki yaşantısının izlerini taşıyor ve ne diyor? Bu hırsızlık düşüncesini Allah mı yarattı? "Haşa" diyor. Fahişelik yapanların bu düşüncesini Allah mı yarattı? Yine "Haşa" diyor. Aklınca Allahı kötü şeyleri yaratmaktan tenzih etmeye (uzak tutmaya) çalışıyor ve Allahı yücelttiğini düşünüyor. O zaman şu problemi görmüyor ve ya görmek istemiyor: Madem öyle, bu bahsedilen düşünceleri Allah yaratmıyorsa kim yaratıyor? Bakın laf nereye geliyor. Ben ne dedim: Tek yaratan Allahtır. O halde bağırıp çağırmanın alemi yok. Mantık çerçevesinde düşününce bakın ne oluyor: Hareketlerimizi ve seçimlerimiz yani düşüncelerimizi de Allah yaratıyor. Sonuç, evet basit değil mi? O halde özgür iradem kalmıyor. Diyorsun ki biz seçim yapmıyor muyuz o zaman? Cevap: Evet biz seçim yapıyoruz bu açık, fakat bu seçimlerimizi (çünkü seçimlerimiz de sonuçta düşüncedir) esasen Allah yarattığı için bizim özgür seçimimiz olmuyor. Biz kesb ediyoruz bu fiilleri, hareketleri. Kesb: kazanmak demektir. Ama şunu bil ki, bizim düşüncelerimizi Allah yaratır dersen zaten özgür irademizin olmadığını anladın demektir. Gerisi ve detayları sitemde kitaptadır. Hani bana teşekkür etme işi. Bak bunu sana öğretmişim, yani düşüncemizi Allah yaratınca cebr (yani özgür irademizin olmaması) olduğunu. Hani teşekkür bakalım ............................

*** Soru: "Allah mahlukatının kendisine itaat etmeden önce, itaat edecek olmalarını ve O'na isyan etmeden önce isyan edecek olmalarını irade etmiş miydi? Bu soruya hayır derseniz Allahın iradesinin ezeli olduğunu reddettiniz demektir."
Ve cevap olarak "Allah bildiği için irade etti" derseniz; cevap: Size göre (Maturidilik) Allahın hem iradesi, hem de ilmi ezelidir. O halde bahsi geçen şekilde cevap verirseniz, bakın mana şöyle oluyor: Sanki önce biliyor, sonra diliyor. Bu ifadenin zahirinden ise sanki, Allahın iradesi, ilminden sonraymış gibi bir mana anlaşılıyor. Halbuki siz (Maturidilik) Allahın hem ilmine, hem iradesine ezeli dediniz. Şu da bir gerçektir ki, ezeli olan bir şey zaman olarak başka bir şeyden sonra gelemez. Gelse zaten ona ezeli denmez; dolayısıyla "Allah bildiği için irade etti" denemez. Zaten Mutezile, Allahın iradesine hadis (sonradan olan) dedi. Bunu siz (Maturidiler) demiyorsunuz. Maturidilerin içyüzü şudur: Onlara sorsanız deseniz ki: “Kuran ezeli midir, yaratılmış mıdır?” Size “ezelidir, yaratılmamıştır” derler. Onlara bu sefer soruyorum: Kuran da, Şeytanın Hz. Adem’e secde etmediği ve Hz. Ademin yasak ağaçtan yediği yine Ebu Leheb’in (Tebbet suresi) cehennemde azap göreceği bildirilmiştir. Bu ayetler yalana dönemeyeceğine göre, bunlar ifade edildiği gibi meydana gelmesi lazımdır. O halde daha Ebu Leheb, şeytan, Hz. Adem yaratılmadan onların durumu hakkında bilgiler verilmiş. Şimdi şeytanın, Hz. Adem’in özgürlüğü daha nerede kalır? Zira Kuran ezeli ise, daha dünya ortada yok, alem ortada yok (Alem: Allah hariç her şey demektir) bu hükümler Kuran da mevcut; daha kulların özgürlüğü nerede? Yine bu soruma derlerse ki:"Allah onların öyle yapacağını bildiği için öyledir O'nun kelamı." Onların bu itirazına yukarıda geçen izahım yeterlidir. Çünkü hem ilmi, hem kelamı ezeli olunca; biri birinden zaman olarak önce veya sonradır denemez. Yine bu hususta Mutezile mezhebi Kurana yaratılmış demektedir. Hadis (sonradan olma) demektedir ki ben de Kuranın ezeli olmadığını savunuyorum. Mutezile mezhebi kaderi inkar eden mezheptir. Onlarda kulların özgür olduklarını savunurlar. "Allah zorla kullarına günah işletmez” diyorlar. “Eğer böyle olsaydı imtihanın manası kalmazdı, Allah zalim olurdu" şeklinde, aynen Maturidilerin (yani piyasadaki dini kitapların yüzde doksan dokuzunun mezhebi) dediği gibi diyorlar. Mutezile mezhebi der ki: “Kulların fiillerini, hareketlerini Allah yaratmaz; bu fiilleri kullar kendileri yaratır. Eğer hareketlerimizi Allah yaratırsa biz cebr altında kalırız, Allah o zaman bize zorla günah işletmiş olur” derler. Dikkat edin şimdi çıngarın neden koptuğunu izah edeceğim: Devran (başka bir forumdaki özgür iradeyi savunan şahıs) da bu hususu bilmez, lakin bildiğini zannediyor ve aklınca sizi benden korumaya çalışıyor. İşte dönen dolap: Anlattığım gibi Mutezile mezhebi “Hareketlerimizi biz yaratırız” dediler ve peygamberin kader ile ilgili tüm hadislerini inkar ettiler. “Bu hadisler mütevatir olmadığı için inanç konusunda delil olmaz” diyerek bu rivayetleri reddettiler. Maturidiler ise böyle davranmadılar fakat onlar da bu hadisleri gördü; o bakımdan, bu hadislerden genelde pek bahis açmamayı kendilerine daha uygun gördüler. (Eğer siz bu konuda hadis gösterirseniz onlara şunu derler: "Allah öyle olacağını bildiği için ... ") Bu hadisler ile ilgili yorumlar yapmayı geçiştirdiler. Şimdi çıngar dediğim şeye gelelim: Maturidi mezhebine göre fiillerimizi, hareketlerimizi Allah yaratır lakin cüzi irademizi Allah yaratmaz. Bu şu demektir; örnek: Ben oturuyorum diyelim; kalkmak istediğimde, Allah kalkmak fiilini yaratıyor, ben de kalkıyorum. Fakat burada örnek verdiğim “ayağa kalkma düşüncesi" cüzi iradedir, yani cüzi irade bir fiili yapmayı istemektir. Maturidiler şunu diyorlar: “Biz fiili yapmayı hür irademizle isteriz, peşine Allah da bu fiili biz istediğimiz için yaratır. Dolayısıyla biz yine hürüz.” Burada cüzi irade diye örnek gösterdiğim, düşünceleri bu mezhebe göre Allah yaratmaz. Halbuki bunların mezhep imamımız dedikleri kişinin kitabını (Kitabu-t Tevhid) incelediğimde, o tam aksine “Herşeyi Allah yaratır” diyordu ve onların bu "cüzi iradeyi Allah yaratmaz" ifadelerini söylemiyordu. Ebu Mansur Maturidi’nin "Kitabu-t Tevhid" adkı kitabından (bu kitap üzerindeki araştırmalarım yine sitede kader konusunun sonlarına yakındır, çelişkilerini gösterdim) bir örnek daha vereyim: Ebu Mansur Maturidi kitabında imanının mahluk olduğu ( yaratıldığı) şeklinde bölüm açmıştır ve "kim iman mahluk değil derse onun sözü kabul edilmez" demektedir. Buraya kadar tamam mı? bak şimdi; günümüzdeki kitaplara baktığımızda ise şunu görürsünüz, özellikle kelam kitaplarında Maturidi mezhebine göre “iman mahluk değildir” derler, gördünüz mü çelişkiyi? Dahasını söylüyeyim: 300 yıllık fıkıh kitabı olan Fetevayi hindiyye adlı kitap piyasada çoktur, bu kitap Maturidi itikadıyla yazılmıştır, Akçağ yayınları 4. ciltte küfür lafızları bahsinde aynen şu fetva vardır : "iman mahluk (yaratılmıştır) diyen kimse kafirdir." Yine aynı kitabın 15. cildinde hem Eşari hem Maturidi mezhepleri övülüyor, aralarındaki farkların önemsiz olduğu söyleniyor, bu da tamam mı? Bak şimdi: Halbuki eşari mezhebinin temel görüşü imanın mahluk olduğudur. Bakın kelam kitaplarına der ki: Eşari mezhebine göre "iman yaratılmıştır" ne oldu şimdi? Şu oldu ki: Bunlar ne dediklerini bile bilmeyen adamlardır; bunlar kendi mezhep imamımız dedikleri adamın dedikleri şeylere inanana kafir diyorlar, sonra da yine mezhep imamlarını göklere çıkarıyorlar. Bütün bunların daha detayları sitede vardır; cüz i iradenin yaratılmamış olduğu sözü sonradan bu mezhebe eklenmiştir. Kim ekledi, niye bunu yaptılar hepsinin izahı sitede diyorum size!!!! İbn Humam bu eklemeyi yaptı; ondan öncede diyen vardı. Said Nursi diyor ki cüzi iradeye, “emr-i itibari” (itibari demek, varsayılan demektir) derim ki: Varsayılan şey adı üstünde varsayılandır yani yoktur. Yokluk ise tesirli değildir. Siz daha ne özgürlüğünden bahsediyorsunuz.
*** Firavun imanının kabul edildiği konusunda bana katılmıyorsun. O halde cevap ver: Firavun iman ettiğinde hayatta mıydı yoksa ölmüş müydü? Hayattaydı dersen, soruyorum iman ettiğinde de iman etmekle mükellef miydi? (Araf 158) Size göre hem iman teklifi, var hem de iman etmesi kabul edilmiyor. Peki bu “teklifi mala yutak” (Kaldıramayacağı yükü yüklemek) değil mi? Halbuki Mutezile, Maturidiye ve siz de “teklifi mala yutak”ı kabul etmezsiniz. Çünkü bunu kabul etmek cebri kabul etmek demektir.

*** Soru: Düşünmek istemediğiniz halde düşündüğünüz bir düşünce oldu mu? “Evet” derseniz soruyorum: Madem siz istediğiniz düşünceyi hür olarak düşünebiliyordunuz nasıl oluyor da düşünmekten rahatsızlık bir düşünceyi düşünüyorsunuz? Demek ki bu düşüncenin kaynağı siz değilsiniz; eğer siz değilseniz kim? Cevap: Allahtır, tek yaratıcı odur. Eğer şeytan derseniz, evet o vesvese verir ancak o da yaratıcı değildir; Allah onda hangi fiil ve düşünceleri varederse şeytan ancak onu yapabilir. Kendimden bir örnek vereyim; ben bazen Allaha sövme düşüncesini içimde buluyorum, oysa ben bu düşüncenin kabul edimesinin, tasdikinin küfür olduğunu biliyorum; böyle bir şeyi düşündüğümde çok bunalıyorum, bunu düşünmek istemiyorum. O halde neden düşünüyorum? Cevap: Çünkü Allah o düşünceyi bende yaratıyor, ben de tıpış tıpış bu düşünceyi düşünüyorum. Zira ben Allahın ben de yaratmış olduğu düşüncelerin mahalliyim.

*** Gene tercihte kaldım gitsem mi, kalsam mı?! Ben kalmayı tercih ettim ve Allahın benim kalmam neticesinde irade ettiği şeyi yaptım ve yazdım. Ama tüm bu tercihler arasından yazmamayı ve işe gitmeyi tercih etse idim, Allah işim ile alakalı irade ettiği işi yapacak ve Allah benim için o sahneleri yaratacak idi. (Muadil adlı biri forumda böylece yazmış)
Cevap: Fakat birşeyi gözardı etmişsin; “irade ettikten sonra fiilimi Allah yaratıyor” diyorsun da irade etme durumunu ve iradeni Allah yaratmıyor mu? “Ben istiyorum, Allah fiili yaratır” diyorsun da "istememi Allah yaratıyor” demiyorsun. Bunu görmek istemiyorsun, insanların çoğu da böyle. Milyonlarca düşünceden birini sen seçtiğini ifade ediyorsun; bak şimdi: Milyonlarca düşünce bir insan için aynı anda mevcut olamaz, hatta iki düşünce bile aynı kişi için aynı anda vücut bulamaz. Dolayısıyla sen önce bir düşünce, sonra diğer düşünceyi düşünürsün; mesela sen hem sağa gitmek düşüncesini, hem de sola gitmek düşüncesini aynı anda düşünebilir misin? Hayır düşünemezsin. Dolayısıyla senin aklına gelen tüm fikirler Allahın yaratmasıyle meydana gelir.



*** KADERE İMAN
4795 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Kul, hayrıyla, şerriyle kadere inanmadıkça, kendine (hayır ve şerden) isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve şerden) kaçacak olan şeyi de yakalayamayacağını bilmedikçe iman etmiş olmaz."
Tirmizi, Kader 10, 2145.
***
4796 - Ubâde İbnu's-Sâmit radıyallahu anh oğluna ölümü sırasında demiştir ki: "Oğulcuğum, başına gelecek olan şeyin asla atlatılamayacağını, kaçırdıklarını da yakalayamayacağını bilmedikçe sen, imannın hakikatının tadını asla bulamazsın. Zira ben, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim:
"Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdir. Kalemi yarattı ve: "Kıyamete kadar olacak şeylerin miktarlarını yaz!" dedi."
"Oğulcuğum, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan şunu da işittim:
"Kim bu inanç dışında olarak ölürse benden değildir."
Ebu Davud, Sünnet 17, (4700); Tirmizi, Kader 17, (2156).
***
KADERLE AMEL
4797 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve:
"Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?" buyurdular. Cevaben:
"Hayır, ey Allah'ın Resûlü! bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!" dedik. Bunun üzerine sağ elindekini gö

aspartam
07-10-2005, 10:42
1) DİNİ BOZMAK, DEJENERE ETMEK İÇİN UYDURMALAR

Din düşmanları dinimizi yaşanmaz bir şekle sokmak, dini saçma gösterip yıpratmak için birçok hadis uydurmuşlardır. Daha sonra kendileri ve kendilerinden sonra gelen birçok dinsiz de dini yıkma uğraşlarında bu hadisleri kullanmışlardır. İslama olan inançsızlıklarını, kin ve nefretlerini içlerinde gizleyerek, samimi dindar görüntüsünde halkın arasına karışan birçok münafık, her şeyden önce İslam inancını bozmayı ve Müslümanların kalplerindeki inançlarına şüphe ve tereddütler sokmayı başlıca amaç edinmişlerdi. Bu amaçla akla hayale sığmayan, kafaları bulandıracak, Peygamber'in söylemesine imkan olmayan onbinlerce uydurmayı hadis adı altında Peygamber'e fatura ettiler. Kuran'daki ayetler, daha Peygamber'imiz sağken münafıkların nasıl Müslümanlar'ın arasına karıştığını göstermektedir.

Halife Mehdi zamanında boynu vurulmak üzere yakalanan ünlü dinsiz Abdülkerim bin Ebil Avca öldürülmeden önce şu dehşetli açıklamayı yapar: "Siz beni öldürüyorsunuz ama, ben dininizde helali haram, haramı helal yapan 4000 hadis uydurdum.” 6000 küsür Kuran ayeti olduğunu düşünürsek sırf bir kişinin 4000 hadis uydurabilmesinin açacağı dehşetli tahribi anlayabiliriz. Ahmed bin el Cuveybari, Muhammed bin Ukeşa ve Muhammed bin Temim'in Hz. Peygamber hakkında 10.000'den fazla hadis uydurdukları söylenir [İbni Hacer, Lisanu'l Mizan]. Zehebi, Ahmed bin Abdullah'ın binlerce hadisi hadis imamlarına dayandırarak uydurduğunu, Enes bin Malik'in hizmetçisi olduğunu iddia eden Dinar Ebu Mikyes'in de Enes bin Malik'ten duyduğunu söylediği uydurma dolu bir sayfayı naklettiğini anlatır (Zehebi, Mizan). Hadisçilerin kitapları dini bozmak için kasıtlı yapılan uydurmaların itiraflarıyla doludur. Bu uydurmaların varlığı bellidir. Ama kim bu uydurmaların bugün meşhur olan hadis kitaplarına karışmadığını neye dayanarak garanti edecektir? Kuran'da geçen, Peygamber yaşarken var olan münafıkları, bundan sonra iki yüz yıl boyunca çıkan münafıkları kim nasıl teşhis etmiştir de onların uydurduğu hadislerden kitaplarını korumuştur?

2) SİYASİ AYRILIKLARDAN DOLAYI UYDURMALAR

Peygamberimiz'in vefatı üzerinden 40 yıl bile geçmeden Hz. Ali ve Muaviye arasında çatışmalar boy göstermiştir. Bu dönemden itibaren İslam alemi geriye dönüşü olmayacak bir şekilde siyasi ayrılıkların içine girmiştir. Siyasi olarak ayrılan toplumlarsa birçok alanda çelişmeyi, birbirine muhalefet etmeyi hüner saymışlar, kendi siyasi fırkalarını destekleyen hadisler uydurmuşlar, kendi siyasal hareketlerine inanmayı Allah'ın bir farzı olarak sunmuşlardır. Bu arada kendi liderlerini yüceltip, karşı görüşün liderlerini yerin dibine sokmuşlardır. Halili'de, Şiilerin Hz. Ali hakkında 300.000 hadis uydurduğu ve Hz. Ali'nin sözlerini nasıl saptırdıkları anlatılır (Halili, elİrşad). Bu sayı, Kuran'daki ayet sayısının 50 katı kadardır. Şiilikten ayrılan bir kimse Şiileri kastederek "Allah onların canını alsın, nice hadisleri değiştirdiler” demiştir (Müslim, Sahihi Müslim). Hz. Ebubekir'i Hz. Ali'ye üstün sayan ve bunu, mezheplerinin bir şartı gören Sunni görüşle, Hz. Ali'yi üstün saymayı imanın şartına dönüştüren Şii görüş ve onların asırlar süren Kuran dışındakilerle vakit kaybetmekten ibaret olan boş çekişmeleri, bu maddeye güzel bir örnek teşkil etmektedir. İslam siyasallaşınca, siyasi gücü elinde bulunduranlar dini, halkı isteklerine göre şekillendirmek için kullandılar. Bu kullanımlarında dini de kendi görüşleri ve menfaatleri doğrultusunda şekillendirerek, dine eklemeler ve çıkarmalar yaptılar.

3) DİNİ EKSİK ZANNEDİP, KENDİNCE DİNİ KURTARANLARIN UYDURMALARI

Dindar olarak tanınan birçok gözde(!) Müslümanın durumu Yahya bin Said'in: "Salih kişileri hadiste olduğu kadar hiçbir şeyde yalancı görmedik.” sözünde en güzel ifadesini bulmuştur. Bu gerçeği itiraf edenlerden biri de en güvenilir olduğu iddia edilen iki hadis kitabından birinin yazarı olan Müslim'dir. Müslim, Ebu Zennat'dan şunu nakleder: "Medine'de yüz kişiyle karşılaştım, hepsi de güvenilirdi, ama hadisleri alınmazdı” (Müslim, Sahihi Müslim, 1. cilt, sayfa 13). Görüldüğü gibi birçok sözde dindarın hadis uydurduğu hadisçilerin bile malumudur. Kendi görüşlerini çok değerli bulan bu tipler, dine kendi görüşlerini kattıklarında çok yerinde bir hareketle dine büyük hizmet ettiklerini sanıyorlardı. örneğin Kuran'da olmayan haremlik selamlığı dine sokanlar belki de kadınla erkeği ayırarak zinayı, yozlaşmayı kendilerince önlemek istediler. Oysa Allah'ın kendilerinden daha iyi düşündüğünü, Allah'ın unutkan olmadığını ve gerekseydi Kuran’da gerekli konularda açıklama yapılacağını bilmeleri gerekirdi. Allah'ın açıklamadığı bir şeyi dine sokarak dine fayda getireceğini sanmak, ilkel bir düşünme tarzıdır ve acı son da ortadadır.
Dini şahsi reylerine muhtaç görüp, sözde dine yardım edenleri, Allah'ın serbest bıraktığı konuları açıklayarak din gibi sunanları da, dini eksik zannedip din kurtaranlar sınıfına sokabiliriz.

4) DİNİ SEVDİRMEK İÇİN UYDURMALAR

Bu madde kısmen 3. maddeye benzemektedir, bu maddedeki tipler de dini kurtaracağını zannedenlerden, Allah'ın dini kurtardığından habersiz olanlardan oluşur. Bu tiplerdeki esas kaygı dini sevdirmek, ibadetleri sevimli göstermek gibi kaygılardır. Bu popülist kaygı Allah'ın indirilmiş dininin, uydurulmuş hadislerle ve izahlarla karışmasına yol açmıştır. Bu tipler arasında Ebu İsmet Nuh gibi Kuran'ın her suresinin faziletleri hakkında hadis uyduranlar da vardır. Peygamberimiz'i yüceltmek için Peygamber'in üstünlüklerine dair hadisler üretenler mevcuttur. Bu uydurucuların kendilerini savunmak için şöyle söyledikleri aktarılır: "Biz Hz. Peygamber adına yalan uydurmadık, bilakis bunu Peygamber'in getirdiği dini güçlendirmek için yaptık.”[İbni Hacer, Fethul Bari]. Bu alıntıda gördüğümüz gibi bunlar, bu tarzda hadis uydurmayı yalan olarak bile görmemişler, hatta bu korkunç fiillerinde belki de sevap ummuşlardır. "Biz Peygamber lehinde yalan söylüyor ve şeriatını takviye ediyoruz” (İbnul Cevzi, K. Mevzuat). Görüldüğü gibi bu uydurucular Allah'ın Kuran'ını eksik görmekle, bir de üstüne hadis uydurmakla kalmamış, üstüne üstlük dindarlık şampiyonluğunu da kimseye bırakmamışlardır.

Aşırı dindar tanınan kimseler bu özellikleriyle din namına en tehlikeli sınıflardan biri haline gelmişlerdir. Zira onlar halkın sevip güvendiği, sözlerine önem verip, hareketlerini örnek kabul ettiği kimselerdi. Onların hadis olarak tanıttığı söz, daha rahat kabul görüyor ve itiraza uğramıyordu. Böylece saf İslam, Kuran'ın ruhundan daha çok uzaklaştı ve oluşan yeni yapı tüm katkılarıyla katıksız İslam sanıldı.

5) MEZHEPLERİNİ, FİKİRLERİNİ DOĞRU ÇIKARMAK İÇİN UYDURANLAR

Saf vahiy olan Kuran'a dayalı bir İslam modelinden uzaklaşılıp, insan sözlerinin Allah'ın hükmü olarak takdim edildiği, hadise dayalı gelenekçi bir modelin kuvvetlendiği ortamda, insanlar dini farklı farklı anlamaya başlamışlardı. Bu tablo İslam'ı anlama ve yaşamada birbirleriyle uzlaşmayan, dini konularda ayrılığa düşen farklı düşüncelerin, kamplaşmaların, mezheplerin doğmasına sebep oldu. İnsanlar Kuran savunuculuğundan uzaklaşıp mezhep savunuculuğuna başladılar. Bunu yaparken de kendi düşüncelerinin haklılığını ispat edip halkı etkileyebilmek, kendi mezheplerine çekebilmek için Hz. Peygamber’in dilinden kendi mezheplerini öven, öteki mezhepleri aşağılayan uydurma hadislere dayanma ihtiyacı hissettiler. Hanefi mensuplarının bu şekildeki uydurmasını görebiliriz: "ümmetimde imam Şafii adında bir kimse ortaya çıkacaktır. O ümmetime şeytandan daha zararlı olacaktır. Ve yine ümmetim arasından adına Ebu Hanife denecek bir kimse gelecektir ki, o ümmetimin ışığıdır” (İbnu Arrak, Tenzihus Şeria, 2. cilt, sayfa 14). Bu arada Şafii taraftarları da boş durmaz ve kendi imamlarını kurtaracak hadis uydururlar: "Kureyş alimi (İmamı Şafii) yeryüzünün her yerini ilimle dolduracaktır.” Maliki mezhebi taraftarları hiç durur mu, onlar da kendi hadislerini açıklarlar: " İlim talebi için bir gün gelecek develerin boyunları vurulacak (yani uzun seyahatlere girişilecek) da Medine aliminden (İmamı Malik) daha alim birisi olmayacak.”

Sunni mezheplerde durum böyleyken Kaderiyecilerin de nasıl hadis uydurduğu eski bir Kaderiye mezhebi üyesi Ebu Reca Muhriz'e dayandırılarak anlatılır: "Kaderiyecilerden kesinlikle bir şey rivayet etmeyiniz, vallahi biz insanları mezhebimize çekebilmek için hadisler uydurur ve bu hareketimizle de sevap kazanacağımızı umardık. Ben bu suretle Kaderiye mezhebine dört bin kişi kattım.” (Er Cerhu Ve'l Tadi'l, 1. cilt, sf. 32)

6) ZORLAMA ALTINDA UYDURANLAR

Daha evvel de değindiğimiz gibi hadis toplama hareketinin ilk başlamasında özellikle Emevi halifelerinin zorlama, tehdit ve işkenceleri önemli yer tutar. İlk hadis toplayan kişi olduğu iddia edilen Ez Zuhri'nin şu sözü bunun delilidir: "Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler (Emevi halifeleri ve adamları) bizi buna zorladılar.” Zorlama altında yapılan toplamalarda hadislerin mevcut yönetimin hoşuna gidenleri, mevcut yönetimin iktidar, kültür, gelenek, tarih anlayışını destekleyenleri toplanmış, buna aykırı olanlar elenmiştir. Mevcut hadisler zaten mana ile nakledildiğinden, birçok hadis kelime oyunlarıyla geleneği hükümleştirme yolunda kullanılmıştır. örneğin Peygamber'in kendi şahsi tercihi olarak yaptığı bir fiil anlatılırken; “Peygamber buyurdu ki”, “Peygamber emretti ki” tarzında, Peygamber'in muradı olmayacak bir tarzda kullanılmıştır. Tüm bu uydurma ve anlam kaydırmaları ise hiç şüphesiz hakim olan sınıfın, hadis toplama için zorlama yapan sınıfın görüşleri doğrultusunda olmuştur. Zorlama altında dine sokulan uydurmalar, sırf Emevi ve daha sonra Abbasi dönemleriyle sınırlı değildir. Bu dönemde çoğunlukla hadis uydurma yoluyla dine sokulan ilaveler, daha sonra halifelerin, valilerin zorlamasıyla fetva, içtihad adı altında kendini gösterir. Osmanlı döneminde halifeliğin, padişahlık gibi babadan oğula geçebileceği, devletin yararı için padişahların günahsız öz kardeşlerini bile öldürtebileceği şeklindeki görüş, içtihad ve fetvalar hep zorlama altında gerçekleşmiştir ve bunlar, mevcut iktidarların güçlerini devam ettirmek için dini yozlaştırmayı bile umursamadıklarını gösterir. Unutmayın ki, tüm bu fetvalar şeyhülislam etiketini görenin önemli birisi sanacağı, mevcut yönetimin atadığı ve maaşa bağladığı kişiler tarafından verilmiştir.

7) MADDİ ÇIKAR SAĞLAMAK İÇİN UYDURANLAR

Hadis toplayan gezginler ticaret düşüncesiyle hadis toplamaya başlamışlardı. örneğin Yakub bin İbrahim'in ancak 1 dinar karşılığı hadis rivayet etmeyi kabul ettiği söylenir. Ebu Naym ElFadl da naklettiği her hadis için ücret talep ediyordu. Onun talebelerinden Ali bin Cafer der ki: "Ebu Naym El Fadl'dan hadis yazardık, buna karşılık bizden kıymetli dirhemler alırdı. Yanımızda kıymeti düşük dirhemler bulunursa üste para alırdı.” Fakirlerden kesinlikle hadis yazmayın tavsiyesinde bulunduktan sonra Umera bin Hafsa'nın zengin olduğunu ve yalan söylemeyeceğini, dolayısıyla hadislerinin alınabileceğini söyleyen Şube bin Haccac'a Ali bin Asım şöyle karşılık vermiştir: "Yalan söyleyen nice zengin gördük” (El Kifaye, sayfa 155).

Müşterilerinin isteği üzerine sipariş olarak hadis üretenler de vardır. Birçok tüccar sattıkları mallara karşı halkın ilgisini artırabilmek için ilgili malların yararlarını anlatan hadisleri, para karşılığında hadis simsarlarına uydurtmuşlardır. örneğin koku satıcılarının güzel koku kullanmanın faziletleri hakkında uydurttukları hadisler buna örnektir. Şube bin Haccac'ın ifade ettiği gibi 1 kuruş karşılığında 70 hadis uyduran Ebul Muhezzem gibiler, hadis uydurucularına birer örnektirler.

8) MANEVİ çIKAR SAĞLAMAK İçİN UYDURANLAR

Peygamberimiz'in vefatından ve dört halife devrinden sonra hikayecikıssacı denilen bazı kimseler, cami ve mescitlerde oturmayı ve çevrelerinde halka oluşturan cemaate vaaz ve öğütte bulunmayı alışkanlık haline getirmişlerdi. Aslında bu kimseleri vaaz ve öğütten ziyade, halkın nazarında kazanacakları yüksek mertebe ve şöhret ilgilendiriyordu. Vaazlarını, kendilerini bu amaca götürecek bir şekilde hazırlıyorlardı. Bunlar şöhrete giden yolun, halkın nazarında önemli bir müessese olan dinin, dini duyguların tahrik edilmesinden geçtiğini bildikleri için, onları coşturacak şekilde vaaz ediyorlar, dramatik konuşmalarla halkı ağlatmaya gayret ediyorlardı. Bunun için Peygamber’imizin adına düzenledikleri garip hikayelerle konuşmalarını süsleyerek, halkı etkileme ve inandırma uğraşı içindeydiler. Halkı en çok etki altında bırakan konuşmaların başında cennet, cehennem tasvirleri geliyordu. Cennet ve cehennem hakkında gerekli olan her şey Kuran’da anlatılmasına rağmen bu hikayecikıssacı kesim halkı daha çok hüzünlendirmek, şaşırtmak ve coşturmak için uydurma hadislerde buldukları zengin hazineyi özellikle bu konuda çok kullandılar. Bu kesimin mesleki başarısı bol hadis uydurmaktan geçiyordu. Ortaya çıkan iç sızlatıcı tabloda belki de insanı en çok güldürebilecek olaylardan biri; bu kıssacılardan Şair Külsüm'ün dilini burnunun ucuna dokundurabilen herkesin cehenneme girmeyeceğinin garanti olmasını söylemesi üzerine, vaaz ettiği cemaatin bunu denemeye başlamasıdır.

İbnul Cevzi, bu tipleri şöyle anlatır: "Bunlar arasında suratlarını her çeşit boyaya batıranlar ve bu şekilde sarımsı bir ten kazanarak, kendilerini fazla oruç tutmaktan soluk benizli hale gelmiş takva dindarlar gibi gösterenler bulunmaktaydı. Diğerleri istediği an gözyaşı dökebilmek için tuzlar kullanmaktaydı. Başka bir grup kıssacı ise allı pullu süslettikleri kürsünün tepesinden kendilerini atacak derecede gösteride ileri gitmekte veya dinleyicinin alışık olmadığı biçimde, samimiyetsiz hikayelerini abartılı jestlerle nakletmekte, kürsüyü yumruklamakta, basamakları koşar adım inip çıkmaktaydılar.” (İbnul Cevzi, elKussas vel Müzekkirin, sayfa 93) Etrafımızı biraz incelersek, İbnul Cevzi'nin tespit ettiği uydurmaların kökenlerinden biri olan bu insan tiplerine tabi olanların, uydurukçu köklerine ne kadar benzediğini görürüz. Sahte gözyaşı, salya, sümük, kürsü yumruklamalı, abartılı jestli tipler hepimize İbnul Cevzi'nin geçmişte tarif ettiği bu kıssacıları çağrıştıracaktır.

Uydurmacılardan öylesi görülmüştür ki Cafer bin Nastur Ferab 320 yaşında olduğunu, Peygamber'i gördüğünü ve Peygamber'in duası sayesinde bu kadar yaşadığını söylemiştir. Reten'in durumu da buna benzerdir. Hicri 4. ve hicri 8. asırda yaşayan bu adamlar sahabe olduklarını iddia etmişler ve bunlardan Reten üç yüz hadislik hadis kitabı yazmış ve etrafına bayağı adam da toplamıştır.

9) GELENEK, GöRENEKLERİ DİNSELLEŞTİRMEK İçİN UYDURMALAR

Kuran, insan hayatındaki belli davranışlara yön vermiş, açıklamadığı birçok konuyu ise insanların reyine, seçimine bırakmıştır. İnsanlar, serbest oldukları bu konularda, kendi gelenek, görenek ve dünya anlayışları çerçevesinde davranırlar. örneğin Kuran yemeği elle mi, çatalla mı, çubuklarla mı yememiz gerektiği konusunda bir açıklama yapmaz. Erkek ve kadın kıyafetinin sarık, cübbe mi olacağı, kravat, gömlek mi olacağı, yoksa kimono mu olması gerektiği konusunda Kuran’da bir izah yoktur. Açıklanmayan konularda tercihimizde serbest olduğumuza göre, Kuran’a göre biz yemekte veya kıyafette bu şıklardan herhangi birini seçebiliriz demektir. Herhangi bir seçimde fazladan günah veya sevap olacağını söylemek ise Kuran'la çelişir. Emevi ve Abbasi döneminde Kuran'ın İslamına eklemelerin önemli bir bölümü, gelenek ve göreneklerin kutsal damgası altında Kuran'ın İslamına karıştırılmasıyla oldu. Kuran'ın başı sonu belliydi ve Kuran'da bu gelenek ve görenekleri tavsiye eden hiçbir izah yoktu. öyleyse tek yol, uydurma hadislerle ve Kuran'da geçmeyen bir sünnet anlayışıyla; Kuran'ın özgür bıraktığı bu konuları da dinselleştirip, kutsallaştırmaktı. AraplarınEmevilerin ırkçı, kavmiyetçi anlayışıyla, Arap dilinden, o dönemin kıyafetlerine, yemek menüsünden, tuvaleti yapış biçimine kadar birçok hareket sünnet adı altında böylece dine sokuldu.

10) DİĞER DİNLERDEKİ UYDURMALARIN DİNİMİZE TAŞINMASIYLA OLUŞAN UYDURMALAR

Bu uydurmaları taşıyanları iki bölüme ayırabiliriz: Birinci bölüm, İslam'ı dejenere etmek, mantıksızlaştırmak veya kendi asıl inancına benzetmek için kasıtlı olarak uydurmaları dine sokanlardır. İkinci bölüm ise İslam'a geçmelerine rağmen kendi eski dini, örfi alışkanlıklarını üzerlerinden atamadıkları için, bunları dinimize taşıyanlardır. Yahudiler'in kıssaları, Hıristiyan hikayeleri, Putperest adetleri, Türkler açısından düşünürsek Şaman adetleri hep dinimizin içine hadis veya içtihad olarak girmiştir. Hacim olarak bakarsak, ‹srailiyat denen Yahudi hikayeleri uydurma kaynağında birinci, Mesihhiyat denen Hıristiyan hikayeleri ise ikincidir. Bunlar diğer dinlerde daha evvel kök saldıklarından dinimize de daha rahat geçmişlerdir. Biz sadece İsrailiyat ve Mesihhiyata değineceğiz.

Dinimize İsrailiyat'ı taşıyan kişilerin en önemlileri Kab el Ahbar, Vehb bin Münebbih, Abdullah bin Selam'dır.Müslümanlarsa bu aktarımları Kuran ayetlerinin yanında hikaye etmekte bir zarar görmediler. İşte bu, hadislerin çoğalma kaynaklarından biriydi. Bugünkü tefsir kitapları başta olmak üzere, birçok hadis kitabında bu kimseler kaynaklı yüzlerce uydurmaya rastlayabiliriz. Biz örnek olarak sadece iki tanesini verelim. Vehb bin Münebbih'ten rivayet edilen İsrailiyat menşeli hadis denen uydurma şöyledir: "Beytul Makdis'in halkı Allah'ın komşularıdır. Komşularına azap etmemek Allah'ın üzerine haktır. Beytul Makdis'e gömülen kabir imtihanından ve darlığından kurtulur.” Kurtubi'nin tefsirinde de geçen Kab el Ahbar kaynaklı bir uydurma ise şöyledir: "Allah Teala kendisini yarattığında Arş dedi ki: Allah benden daha büyük bir mahluk yaratmadı. Ve böbürlenerek sallandı. Allah ona öyle bir yılan doladı ki o yılanın yetmiş bin kanadı vardı. Her bir kanadında yetmiş bin tüy vardı. Her bir tüyde yetmiş bin surat vardı. Her bir suratta yetmiş bin ağız vardı. Her bir ağızda yetmiş bin dil vardı. Her gün onun ağızları yağmur damlaları, ağaç yaprakları, kum ve çakıl taneleri, dünyanın günleri ve tüm meleklerin sayısı kadar tespih eder. Yılan arşın üzerine dürülür ve arş onun ancak yarısına uzanabilir. İşte o zaman arş alçak gönüllü olmaya başlar.”

Mesihhiyat; yani Hıristiyan uydurma hikayelerinin dinimize sokulmasının kaynaklarından olaraksa Temim ed Dari ve İbn Cureyc'i gösterebiliriz. Hz. İsa'nın yeniden dünyaya geleceği, Deccal, ölüm meleği, cennet ve cehennem Mesihhiyat uydurmalarının en çok olduğu alanlardır.

Gelenekçi İslamcılar sırf Kuran'dan dinini anlayan Müslümanlar'a çok kızdıkları gibi, yabancı ‹slam araştırmacılarının da hadislerin güvenilmezliğini ortaya koymalarına çok kızmaktadırlar.

Bu araştırmacıların niyeti ne olursa olsun bizi ilgilendiren onların ortaya koyduklarının bilimsel değeridir. Müslüman toplumlarda mevcut olmayan özgür ortama sahip olan bu kişilerin hem ciddi, hem de düşünülmesi gereken hususları ortaya koydukları bir gerçektir. Onların çalışmalarına objektif bir şekilde yaklaşmalı, hatalarını göstermeli ve ortaya koydukları doğru hususlardan yararlanmalıyız. Bu araştırmacılardan özellikle Goldziher'in, Schacht'ın Van Kremer'in, Sprenger'in ve Dozi'nin kitaplarında herkesin yararlanabileceği birçok nokta olduğu kanaatindeyiz. Bunların en ünlüsü Goldziher şöyle der: “Rabbanilerin (Musevi, Hıristiyan din adamları) sözleri, uydurma ‹ncil’lerden alıntılar, Yunan felsefesinin öğretileri, Fars ve Hind kökenli deyişler ve daha niceleri hadis kanalıyla İslam'a girmiştir. Tüm bunlar doğrudan veya dolaylı olarak İslam kültürünün malı haline gelmiştir. Yine dini kıssalardan büyük bir bölümü İslam’a sızmıştır. Eğer hadislerde kullanılan materyali ve Yahudi din kültürünü incelersek bu ikinciden büyük bölümünün, İslam din kültürüne sızmış olduğunu görürüz.”(Goldziher, El Aqide veş şeria, sayfa 4243)

07-10-2005, 22:50
The Atheist and the Materialist

those who have no need for gods and some who have no need for the supernatural

Douglas Adams, Ayaan Hirsi Ali, Woody Allen, Lance Armstrong, Darren Aronofsky, Isaac Asimov, Peter William Atkins, David Attenborough, Iain M. Banks, Clive Barker, Dave Barry, Bill Bass, Ingmar Bergman, Björk, Lewis Black, Bill Blass, Jim Bohanan, Marlon Brando, Richard Branson, Berkeley Breathed, Bill Bryson, Peter Buck, Warren Buffett, George Carlin, John Carmack, Adam Carolla, John Carpenter, Asia Carrera, Fidel Castro, Dick Cavett, Noam Chomsky, Chumbawamba, Alexander Cockburn, Billy Connolly, Francis Crick, David Cronenberg, David Cross, Alan Cumming, Rodney Dangerfield, Richard Dawkins, Daniel Dennett, David Deutsch, Ani DiFranco, Micky Dolenz, Phil Donahue, Roger Ebert, Dean Edell, Greg Egan, Paul Ehrlich, Albert Einstein, Harlan Ellison, Brian Eno, Harvey Fierstein, Larry Flynt, Dave Foley, Jodie Foster, Kinky Friedman, Janeane Garofalo, Bill Gates, Bob Geldof, Ricky Gervais, Ira Glass, James Gleick, Seth Green, Harry Harrison, Robert Heinlein, Nat Hentoff, Katharine Hepburn, Christopher Hitchens, Douglas Hofstadter, Penn Jillette, Billy Joel, Angelina Jolie, Wendy Kaminer, Jonathan Katz, Diane Keaton, Margot Kidder, Neil Kinnock, Michael Kinsley, Ron Kuby, Milan Kundera, Richard Leakey, Bruce Lee, Tom Lehrer, Stanislaw Lem, Tom Leykis, James Lipton, H.P. Lovecraft, John Malkovich, Barry Manilow, Karl Marx, Todd McFarlane, Sir Ian McKellen, Arthur Miller, Frank Miller, Mike Mills, Marvin Minsky, Julianne Moore, Desmond Morris, Randy Newman, Mike Nichols, Jack Nicholson, Gary Numan, Bob Odenkirk, Patton Oswalt, Camille Paglia, Andy Partridge, Mark Pauline, Steven Pinker, Paula Poundstone, Terry Pratchett, James Randi, Ron Reagan Jr., Keanu Reeves, Rick Reynolds, Gene Roddenberry, Joe Rogan, Henry Rollins, Andy Rooney, Salman Rushdie, John Sayles, Captain Sensible, Robert Silverberg, Bob Simon, Steven Soderbergh, George Soros, Richard Stallman, Bruce Sterling, Howard Stern, J. Michael Straczynski, Julia Sweeney, Matthew Sweet, Annika Sörenstam, Teller, Studs Terkel, Tom Tomorrow, Linus Torvalds, Eddie Vedder, Paul Verhoeven, Gore Vidal, Kurt Vonnegut Jr., Sarah Vowell, James Watson, Steven Weinberg, Joss Whedon, Harland Williams, Ted Williams, Steve Wozniak, more...

ilgilenen arkadaşlar bu adresten bu kişilerin düşüncelerini okuyabilirler
http://www.celebatheists.com/w/index.php?title=Main_Page

16-10-2005, 00:55
PANTEISM
Panteism herşeyin tanrı olduğu(pan=herşey theos=tanrı) ya da evrenin ve doğanın ilahi olduğu bir felsefedir.
panteism panenteismden farklıdır, panenteisme göre tanrı herşeyin içindedir,fakat aynı zamanda ötesindedir.
Katı panteism teizm değildir. Panteizm evrenin yaratıcısı ve insanların yargılayıcısı fizik ötesi ve bireysel bir tanrıya
inanmaz.
Çoğu panteist tanrı kelimesini çok fazla anlam ve çağrışımla yüklü olduğu için kullanmazlar- gerçi bazen dindarlara(teist)
açıklama yaparken ya da anlatımda kolaylığa gitmek amacıyla bu kelimeyi kullandıkları olur.
Panteism sık sık ateism yerine kullanılır, bu sadece bireysel bir yaratıcıyı reddettiği için değildir. Katı ya da doğacı
panteism evrenin kendini ya hiçlikten(hiçbirşeyden) yarattığına ya da ezelden beri var olduğuna inanır. Modern bilimsel
panteism materyalistiktir, evrenin düzeninin evrimin ve kendi kendine organize olmanın prensipleriyle açıklanabileceğine
inanır. Ayrı bir ruh anlayışına ya da ölümden sonra yaşama inanmaz. Panteistler kişisel ölümsüzlüğü gerçekçi yollarla
ararlar-çocuk yapma-fiil-iş ve yaşamanın anıları.
Ateism ile bu tür doğacı inanışları paylaşıtğı için, panteism de aynı tartışmalara konu olur. Panteismin fizik ötesi dinlere
ve doğaüstü inanışlara karşı ileri sürdüğü eleştiriler ateisminkilerle aynıdır. Laik bir dindir, duyuların gerçek dünyasına
ve bilimi sıkıca bağlıdır(köken alır).
Panteismin bu biçimi bir çok dini ateism denen hareketle özdeştir, müspet ateism, monism, cosmism. Ayrıca taoisme de çok
yakındır, bazı çin ve japon budizmine, ve yeni konfüçyusçuluke.
Sıkı(katı) panteistler geleneksel ateimsden sadece materyal evrene duygusal ve etik tepkileriyle ayrılırlar.Panteism sadece
fizik ötesi inanış ve dinleri eleştirmez, fakat yaşamın ve doğanın positif yönlerini vurgular- insanların doğaya karşı
duydukları derin estetik ve duygusal tepkileri.
Doğacı panteism bu duygulardan etik çıkarımlarda bulunur. İnsanlar doğayla daha yakın bir uyum aramalıdırlar.Gezegenin
bioçeşitliliğini ve narin ekolojik yapısını korumalıyız, sadece bir hayatta kalma meselesi olarak değil, aynı zamanda kendini
gerçekleştirme meselesi olarak.
Panteism bu duyguları ifade etmek için çeşitli yollar önermektedir; merasimleri, doğayla evrenle ve güneş sistemiyle
bağımızın altını çizen zaman ve yerleri kutlamaları.Tüm bunlar deneysel tutuma dayalı bilimden bir adım bile geri adım
atmadan, taviz vermeden mümkün olabilir.
Panteismin diğer biçimleri vardır. Modern paganlar sık sık panteist olduklarını iddia ederler. Mantıksal tutarlılıkla ilgili
olanlar tanrılarını gerçek olmaktan ziyade sembol olarak görürler. İlgili olmayanlar ise panteism ile çok tanrıcılık,sihire
inanış, reinkarnasyon ve doğa üstü olguları birleştirirler(sentezlerler).
Yeni nesildeki oldukça ortak olan bir alternatif de pan-psychic panteismdir-Evrenin/tanrının kollektif bir ruha, bilince, ya
da isteğe sahip olduğu inancı. BU versiyon en açık bir şekilde hegel, ve yakın tarite A. N. whitehead ve Teilhard de Chardin
tarafından ifade edilmiştir. Diğer bir çeşit ise insanların bir şekilde evrenin aklının içinde olduklarıdır. Evrimimiz-
hakikaten aktif yardımcımız- evrene ful potensiyelini almasında yardım ediyor olarak görülür.

çeviri: usrenin kaynak: http://pespmc1.vub.ac.be/PANTHEISM.html

aspartam
18-10-2005, 12:03
Dinleyici olarak katılmak istiyorsanız içeri girin ve oturun, zira Haz. Meryem’in duruşması başlamak üzere.
Ve mübaşir önce davacı tarafa sesleniyor,
- Davacı Bilim!
Davacının avukatları çok! Fizik, kimya, tıp, felsefe, mantık vs. giriyorlar. Sonra da davalılar,
- Davalılar Haz. Meryem, Haz. Cebrail, Haz. İsa!
Haz. Meryem’in avukatı benim ve dava birazdan başlamak üzere.
İlk söz davacı Bilimin. Avukatları aynı anda konuşuyor, aynı iddiayı dile getiriyorlar.
- Sayın hakim! Din denilen bu olgu insan toplumları için şaşkınlıktan ve şaşırtmacadan başka bir şey vermiyor. Söyledikleri bu kadar yalan yanlış yetmiyormuş gibi, bir de ruh dedikleri bir bilinmezlik uydurarak bir insanın babasız oluşabileceğini söylüyorlar. İnsanlığın geleceği adına bu uydurmalara bir son verilmesini, sorumluların kamuoyu vicdanında mahkum edilmelerini talep ediyoruz. Söylediklerinin yalan olduğuna tüm dünya şahittir. Doğal yaşamdaki üreme kanunları delilimizdir. Eğer söylediklerinde samimi iseler, babasız tek bir insan meydana getirsinler de görelim!
Hakim babacan biri, adı Gerçek! Davacı bilimi tasdik eder bir havada başını sallıyor,
- Söz savunmanın!
***
Savunmaya bir hatıramı anlatarak başlamak isterim. Uzun, çok uzun yıllar önce bir gün, Dede bir duanın önemini anlatıyordu. Sık okunmalıymış, çok kıymetli bir duaymış.
“ Sübbûhun kuddûsün Rabbü’l melâiketi ver-ruh.”
Sonradan öğrendim,
“ Ey dillerden düşmeyen mukaddes! Meleklerin ve ruhun efendisi!” demekmiş, ya da buna benzer bir şey. Bir de hikayesi varmış, sonra onu anlattı;
“ - Bir gün Haz. İbrahim’in kapısı çalınmış, bakmış karşısında hiç tanımadığı üç kişi. Misafiri çok sevdiği için yemeğe buyur etmiş ama gelenler yememişler. Sonra, gelen misafirlerin birisi Haz. İbrahim’e az önce söylediğim duayı söylemiş. Haz. İbrahim duayı o kadar beğenmiş ki, ovada yayılmakta olan koyun sürüsünün yarısını o kimseye hemen hediye etmiş ve demiş ki; - Bir daha söyle! O kimse bir daha söyleyince altın tasmalı köpekleriyle birlikte sürünün kalan yarısını da hediye etmiş ve demiş ki; - Bir daha söyle! O kimse bir daha söyleyince de, sürünün yayıldığı tüm araziyi hediye ederek; - Bir daha söyle, demiş. Neredeyse sahip olduğu her şeyi verecekmiş ki, o kimseler melek olduklarını itiraf ederek hediyeleri alamayacaklarını söylemişler.”
Ve hikayeyi bitirdikten sonra ekledi,
- Bazıları bu duaya Rabbünâ kelimesini de eklerler ki yanlıştır.
Öğrendikten sonra üç beş gün üst üste okuduysam da sonra vazgeçtim. Değişen bir şey yok! Halbuki Rabbünâ da dememiştim özellikle, demek ki bunun da diğer dualardan farkı yok. En iyisi anlamadığım şeyleri bırakıp anladığım şeylerle ilgilenmek, unuttum gitti.
Ve aradan uzun yıllar geçti, çok uzun yıllar! Belki on iki yıl. Bir gün baktım Dede aynı duayı aynı kelimelerle eşime söylüyor. Ve yine aynı garip uyarı, Rabbül ve Rabbünâ! Ve o günler, Haz. Cebrail’i çalıştığım günler.
Garip! Sakın Dede bir şeyler anlatmak istiyor olmasın? Rabbünâ kelimesi de artık bana yabancı değil gibi. Ve aynı anda beynimde şimşek gibi gelip geçen bir hadis! Bu kelimeyi son Peygamber de kullanmıyor mu?
“ Sizden hiç kimse emri altındakileri kulum, kölem diye çağırmasın. Oğlum, evladım desin. Yine sizden hiç kimse efendisine Rabb’im, sahibim demesin.” 1
Meğer eski dilde Rabb’im demek, sahibim, sultanım demekmiş. Köleler efendileri için kullanırlarmış. Sonra bir ayet geliyor aklıma,
“ Ey kitap ehli! Gelin hepimizin bildiği bir gerçekte buluşalım. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı unutup da birbirimize Rab olmayalım. Âli İmran 3/64”
İyi de ne var bunda?
Ne yok ki? Eğer aklıma gelenler doğruysa çok şey var demektir.
Ve sonra doğru İsmet amcaya! Sözü uzatmadım. Dede bize bir dua öğrettikten sonra şöyle şöyle dedi diyerek anlattım ve sordum,
- Rabb’ül ne demek, Rabbünâ ne demek? Bu duada Rabbünâ kelimesini eklemek neden yanlış oluyor?
İsmet amca Dedeyle aynı görüşte değildi.
- Hayır, dedi. Bunda çıkarılması gereken bir yanlışlık yok. Her iki kelime de aynı anlama gelir! Rabbünâ Rabbimiz, Rabb’ül Rableri demektir.
İki hoca, iki farklı görüş! Hangisine inanmalı? Aklım İsmet amcadan yana olmakla birlikte, kalbim Dedenin sözlerinde başka bir hikmet aramam gerektiğini söylüyor. Peki nerede bu hikmet?
Yanlış hatırlamıyorsam Tevrat’ta buna benzer bir hikaye olmalı. Bulup okudum ama bizim hikayeye pek benzemiyor. Gelen üç melek hem yemek yiyorlar, hem de böyle bir dua ettikleri yok.
O zaman anladım ki bu hikaye kendini anlatmaya çalışan İslam kültürünün Haz. İbrahim’e uyarladığı farklı bir özümsemedir. Değiştirmişler ve başka bir şey anlatmaya çalışıyorlar. Ne anlatmak istiyor olabilirler?
Haz. Cebrail ile ilgili çalışma bittikten sonraki günlerde hikaye kendi içinde aydınlanmaya başladı. İşte bana göre olan biten;
“ Sıcak bir öğle sonrası. Haz. İbrahim taş sundurmadaki tahta sedirin üzerinde yalnız başına oturuyor. Oruçlu ve misafir gelmedikçe yememeye kararlı. Bahçedeki ağaçların arasından karşı tepelerde yayılan koyun sürülerine bakıyor. Sessizliğin içinde Allah’ı, o eşsiz yaratıcıyı düşünüyor. Derken dışarıda sesler, evin bahçesini çeviren kuru taş duvarların arkasında iki üç misafir. Kahyadan önce fırlayıp çıkıyor. Gelenler kim?
Biraz yemek ve suya ihtiyacı olan birkaç garip yolcu mu? Yoksa komşu köyde saldırıya uğramış birkaç fakir köylü mü? Belki de kocasını kaybetmiş iki çocuklu zavallı bir kadındır, yardıma ihtiyacı var. Gerçi kim oldukları önemli değil, tanıyor veya tanımıyor olması da önemli değil. Önemli olan onların bir insan, bir misafir ve İbrahim’e gelmiş olmaları.
- Ne duruyorsunuz, içeri alın. Belki açlardır hemen yemek hazırlayın. Bir kuzu kesin, acele edin.
Misafirler ürkek ve çekingen, başları önüne eğik. Ara sıra kaçamak bakışlarla Haz. İbrahim’e bakıyorlar. Herkesin dilinde dolaşan, yıllardır adını duydukları peygamber kral bu mu? Kim bilir belki de tanrıdır ama söylemiyor, saklanıyor. Kendilerine yardım edecek, dertlerine derman olacak mı acaba?
Onlar kendisine bakarken, az önceki yalnızlığında Allah’ı çağıran Haz. İbrahim de onlara bakıyor. Derinden, çok derinden! Nereye bakıyor, ne görüyor bilinmez.
Ve derken, gelen zavallı misafirlerden biri heyecanlı titrek bir sesle söze giriyor,
- Rabbünâ! Ey ismi dillerden düşmeyen, iyilerin iyisi, mübarek, eşi benzeri olmayan efendimiz. Ey ruhun ve meleklerin Rabbi!
Tıpkı Dedenin bize anlattığı gibi. Peki ama kimdir o eşi benzeri olmayan, kime bu güzel sözler? İbrahim’e mi? Hangi İbrahim’e, hani İbrahim nerede?
Haz. İbrahim karşısındaki çaresiz insanı dinlerken kendinden geçmiş, sanki artık yoktur. Bu güzel sözlerin kendisi için söylenmediğini, söylenemeyeceğini biliyor. Yıllardır uğraşmasına karşılık hâlâ öğretemedi ama, gerçek efendinin kim olduğunu o çok iyi biliyor.
Şimdi onun bakışında konuşanlar Allah’ın melekleridirler ve Allah’ı övmekteler. Biliyor, konuşan insanlar kendileri bile farkında değiller Allah’a melek olduklarının. Ama onlar bir melek, İbrahim görüyor!
- Bir daha söyle, bir daha!
Artık koyunların, tarlaların ne kıymeti var! Her şey Onun, her şey onların değil mi? ”
Sayın hakim! Şimdi size yukarıda anlattığım ve insanları melekleştiren bu yakıştırmamın gerçek olduğunu, bu konuda Son Peygamberin de böyle düşündüğünü söylesem inanır mısınız? Dava delili olarak lütfen kayıtlara geçsin;
“ Resulallah bir cenaze törenine katılmıştı. Cenazeyi binek hayvanları üzerinde takip eden birkaç kişiyi görünce onlara şöyle dedi;
- Allah’ın melekleri ayakları toz içinde yürüyorken, siz hayvan üstünde olmaktan utanmıyor musunuz?” 2
Esasen, neden sarımsak yemediğini soranlara;
“ Hayır, haram değil ama ben sahibim Cebrail’i rahatsız etmekten çekiniyorum.” 3 demesi de bu nedenle değil miydi?
***
Sayın Hakim, eski kültürlerin Melek ve cin dediği görünmezlik kavramları gerçekte bizim kendi bilgisizliğimizden başka bir şey değildir. Gerçeğe ve bilgiye kapalı bir anlayış Haz. Cebrail’i göremediği gibi, elbette diğer melekleri de göremeyecektir.
Bu anlayış bana göre aynı zamanda Haz. Meryem’in de sırrıdır. Şimdi size Kuran’ın Haz. Meryem hakkındaki anlayışından birkaç ayet aktarmak isterim,
“ Hani İmran’ın karısı şöyle demişti, - Rabb’im, karnımdakini sadece sana adadım, onu benden kabul et. Kuşkusuz sen her şeyi duyan, her şeyi bilensin.
Onu doğurunca şöyle dedi, - Rabb’im onu kız olarak doğurdum ve kız erkek gibi değildir. Adını Meryem koydum. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan sana sığındırıyorum.
Allah onu memnuniyetle kabul etti ve güzel bir bitki gibi besleyip büyüttü. Onu Zekeriya’nın korumasına verdi. Zekeriya Mihrapta onun yanına her girdiğinde orada yiyecek bir şeyler bulur ve sorardı, - Meryem bunu sana kim getirdi? Meryem de, - Bu Allah katındandır. Çünkü Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır, derdi. Âli İmran 3/35”
Hayır, zırvaladığımı düşünerek hemen yüzünüzü ekşitmeyin. Kuran’ın bu ayetleri, Hıristiyan halkın dilinde dolaşan anlatımlarla İncil’den yaptığı alıntılardır ve ben bunları sadece bir noktaya dikkatinizi çekmek için aktardım. Açıkça görülüyor ki daha doğmadan Allah’a adanan Meryem, titiz bir dini terbiye altında yetiştirilmiştir. Annesine de benzemiş olacak ki ibadet ve tefekküre yönelmiş, neredeyse mescitte yatar kalkar olmuştur. Öyle ki, İbrahim gibi artık kendisine yiyecek getirenleri bile bir melek olarak görmekte ve her şeyi Allah’tan bilmektedir. Eğer bu böyle olmasaydı ve yiyecekler gerçekten gökten inseydi, aynı Kuran mucizeleri reddeder ve şöyle der miydi?
“ Kendilerine, okunan bir kitap indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Ankebut 29/51”
“ De ki, - Allah’ı tenzih ederim! Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim? İsra 17/95”
Esasen Meryem’in gökten inen bu sofraları, şimdi bizi olduğu gibi o günlerde İsa’yı da oldukça yormuş olmalıdır ki, önce İncil’de ve daha sonra da Kuran’da vahye konu olmuştur.
“ Havariler demişlerdi ki, - Ey Meryem oğlu İsa! Rabb’in bize gökten bir sofra indirebilir mi? İsa dedi ki, - İnanıyorsanız Allah’tan korkun! Maide 5/112”
Mucizeler yaratmakla görevli olmadığını anlatmaya çalışan Haz. İsa, yine Kuran’da niçin gönderildiğini bakın nasıl izah ediyor,
“ Ben size herkesin bilmediği bilgiler getirdim. Tartışıp durduğunuz şeylerin bir kısmını açıklamak üzere geldim. Şu halde Allah’tan korkun da dinleyin. Zuhruf 43/63”
Havariler gelip geçti, daha sonra nice insanlar gelip geçti. Ya siz? Gökten indirilen bir sofra da siz ister miydiniz?
Eğer istiyorsanız bilmelisiniz ki gökten göğe yakışır nimetler, yerden de yere yakışır nimetler gönderilir. Yoksa siz yerden bitirilen soğan ve mercimeğin, yükseklerden gönderilen yüksek bir anlayıştan daha değerli olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Eğer öyleyse, Son Peygamberin sofralarını da görmemişsiniz demektir. O bir sofrada yemek yedikten sonra şöyle dua edermiş,
“ Allah’ım bize verdiğin bu nimetler için şükrederiz. Bize bundan daha iyisini ver ve arttır.” 4
Yiyecekler için bir çok yerde,
“ Allah’ım Muhammet ve ailesine yetecek kadar ihsan et!” 5 dediğine göre, neyin arttırılmasını istediği anlaşılıyor,
“ Rabb’im ilmimi arttır! Taha 20/114”
Esasen Kuran’ın başka bir ayeti de sofra hakkındaki bu düşüncelerimizin doğru olduğunu anlatır gibidir.
“ Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine indirilmiş olanı gerektiği şekilde uygulasalardı, onları hem gökten hem de yerden nasiplendirirdik. Maide 5/66”
***
Geldiğimiz bu noktada, Yusuf’la nişanlanan ve artık evlenme hazırlıkları içindeki Meryem’i seyredebiliriz.
Diğer gelin adaylarına pek benzemiyor. Heyecansız, telaşsız ve durgun. Ne taranıp süslendiği var, ne çeyiz topladığı. Sanki üç beş ay sonra evlenecek olan o değil. Ya Yusuf? Önceleri pek farkında değil, nişanlısı Meryem’e sokulmaya çalışıyor. Kaçamak bir bakış, kazara parmak ucuyla bir dokunuş! Ne o, niye hiç tepki vermiyor? Yoksa kendisini sevmiyor mu?
Bir bilse ki o Allah’tan başkasını görmüyor, göremiyor. Tüm varlığı Onun hayalleriyle dopdolu ve başkasına yer yok. Yusuf bir zaman sonra sıkılmaya başlıyor, yoksa Meryem hasta mı? Yoksa evlenmekten vazgeçse mi? Bu haldeki bir kadından nasıl eş olur ki! İncil onun bu sıkıntılarını şöyle anlatıyor,
“ Nişanlısı Yusuf iyi bir insandı. Onu âlemin önünde rezil etmeden gizlice ayrılmak niyetinde idi. Fakat sonra Rabb’in meleği ona rüyada görünüp şöyle dedi, - Ey Yusuf, Meryem’i kendine karı olarak almaktan korkma. Çünkü kendisinde beliren hal ruhülkudüstendir. Matta 1/19”
Yusuf’la evlenmek üzere olan Haz. Meryem’in anlayışını şimdi daha yakından tanımış olmalıyız.
Yusuf mu? Nitekim evlendiği gün korktuğu başına geldi. Meryem, görünen âlemle arasına bir perde çekmiş, ait olduğu âlemden inmiyor. İnemiyor!
“ Onlarla arasına bir perde çekmişti. Meryem 19/17”
Ve karşısında gördüğü insanın eşi olduğundan habersiz şöyle diyor,
“ Ben senden Rahmana sığınıyorum. Takva sahibi birisiysen Allah’tan kork. Meryem 19/18”
Yusuf’sa bu anlayışla sarhoş gibi olan eşini bakın nasıl teselli ediyor,
“ Ben sadece Rabb’inin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için buradayım. Meryem 19/19”
Kuran, Haz. Meryem’in Cebrail olarak gördüğü bu insanın gerçek bir insan, yani Yusuf olduğunu şöyle anlatır,
“ O onlarla arasına bir perde çekince biz de ona ruhumuzu göndermiştik de, o ona gerçek bir insan olarak görünmüştü. Meryem 19/17”
Yoksa siz Kuran’ın gerçek bir insan olduğunu söylediği o insanın gerçek olduğuna inanmıyor musunuz?
Yoksa siz o gerçek insanın Yusuf’tan başka biri mi olduğunu düşünüyorsunuz?
Yoksa siz Meryem hakkında kötü sözler mi söylemek istiyorsunuz?
Yoksa siz melek kavramının bir görünmezlik anlayışı olduğunu hâlâ anlamıyor musunuz?
***
Sayın hakim! İzin verirseniz Kuran’dan yaptığım alıntılara devam etmek isterim.
“ Melekler şöyle demişlerdi, - Ey Meryem, Allah seni kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünya ve ahrette şanı yücedir, Allah’a yakın olanlardandır. Beşikte ve büyüdüğünde insanlarla konuşacak, salihlerden olduğunu söyleyecektir.
Meryem dedi ki, - Rabb’im benim nasıl çocuğum olur? Bana hiçbir insan dokunmadı ki! Allah cevap verdi, - Allah dilediğini yaratır. Bir şeyi dilediğinde sadece ol der, o da hemen oluverir. Âli İmran 3/45-47”
Evet Allah dilediğini yaratır ama nasıl yaratır? Allah aynı Kuran’da her şeyi kendi kanunları içinde belli bir ölçüye göre yarattığını ve Allah’ın kanunlarında herhangi bir değişiklik bulamayacağımızı söylemiyor mu?
“ Yalanladılar, kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysa ki her iş ve oluş belli bir ölçüye ve düzene bağlanmıştır. Kamer 54/3”
“ Yedi göğü birbiriyle uyum içinde yaratan Odur. Rahmanın yaratışında herhangi bir uyuşmazlık ve çelişki göremezsin. Bir kez daha bak! Herhangi bir çelişki görüyor musun? Mülk 67/3”
Düşünün bakalım, madem ki yaratılışta her iş bir ölçüye bağlanmıştır ve madem ki olaylar arasında herhangi bir çelişki yoktur, İsa’nın babasız doğması yaratılış kanunlarıyla çelişkili değil mi?
Hayır, lütfen aklı yok eden mucizelere geri dönmeyin. Biliyorsanız söyleyin, bilmiyorsanız bilmiyorum deyin ve durup dinleyin.
Evet, Allah ol deyince de hemen oluverir ama, Allah’ın hemen kavramıyla bizim hemen kavramımız bir midir? Allah, bizim bir günümüzün Allah katında elli bin yıl olduğunu söylemiyor mu?
“Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselirler Ona. Mearic 70/4”
Hayır! Ayetleri Allah’ın yarattığı şu gerçek âlemden kopararak yorumlama hakkımız yoktur! Bakın Kuran, Haz. Meryem ve Haz. İsa hakkındaki bu çarpık anlayışımızı nasıl bir örnekle doğrultmaya çalışıyor,
“ Meryem oğlu İsa bir resulden başkası değildir. Annesi de doğru biriydi. İkisi de yemek yerlerdi. Bak, nasıl açıklıyoruz ayetleri. Maide 5/75”
Devamında ise bakın ne diyor,
“ Bunu sana hikmet dolu Kuran’ın ayetleriyle okuyoruz. Muhakkak ki Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı ve insan ol dedi, artık o olur. Âli İmran 3/58-59”
Kuran’ın en büyük hikmeti gerçekleri anlatıyor olması değil midir? Eğer öyleyse, nedir İsa ile Âdem arasında saklanan bu hikmet?
İslam düşünürlerine göre bu hikmet, ikisinin de babasız yaratılmış olmalarıdır ve bana göre de bu tefsir doğrudur.
Tam bu sırada Hakim dayanamayıp araya giriyor;
- Evet ama, yanlış anlamadıysam ta başından beri İsa’nın gerçek bir babası olduğunu, hâttâ onun Yusuf olduğunu savunmuyor muydunuz?
- Çok doğru ve hâlâ aynı şeyi söylüyorum. Çünkü ayetin söz ettiği şey sadece bir durum benzerliğidir ve babalarla hiç ilgisi yok. Burada şaşkınlığa düşmemize neden olan şey konuyu bireyselleştirmemiz, insani ideallerden koparmamızdır.
Sayın hakim! Hemen ifade edeyim ki hiç bilinmeyen yeni şeyler söylüyor değilim. Bu tartışma bin dört yüz yıl önce Son Peygamberle Hıristiyanlar arasında da yapılmıştır ve ispatı Kuran ve hadislerdedir. Delil olarak bunun da kayıtlara geçmesini talep ediyorum.
“ Necran, Mekke’ye yedi konak mesafede, aralarında Yahudilerin de bulunduğu büyük bir Hıristiyan şehridir. Şehrin kralı Ebu Nüvâs Yahudi idi. Önce Hıristiyanları Yahudiliğe davet etti. Kabul etmemeleri üzerine de, Buruc suresinin başında ifade edildiği gibi içinde ateş yanan uzun hendeklerde Hıristiyan halkı yaktı.
İbn-i Sad’ın söylediğine göre, bu hadiseden bir süre sonra Peygamber bir mektup göndererek Necran Hıristiyanlarını Medine’ye davet etti. Başkanları Abdülmesih Âkib, âlimleri Ebu’l Haris Alkame ve seyyid Eyhem de yanında olduğu halde on dört kişilik bir heyetle Mekke’ye geldi. Üzerlerinde gayet şık ipekli elbiseler vardı. Mescide girdiklerinde doğuya dönerek namaz kıldılar. Peygamber bunu hoş görmeyen bazı kimselere, - Kendi hallerine bırakınız, buyurdu. Ertesi gün ruhban kıyafetleri giymiş olarak geldiler ve Peygamber bunlara Kuran okuyarak İslam’a davet etti. Kabul etmemeleri üzerine derin tartışmalar oldu. Tartışmaların sonuç vermemesi üzerine Peygamber, - Hep birlikte Allah’ı şahit tutalım. Kim yalancıysa Allah’ın laneti onun üzerine olsun, dedi. Ancak onlar bunu kabul etmeyerek şöyle dediler, - Hayır! Dinimizden dönmeyeceğiz ve haraç ödeyeceğiz. Bize güvenilir bir adamını gönder.
İbn-i Sad’ın anlattığına göre, bin tanesi recep, bin tanesi sefer ayında olmak üzere iki bin tane elbise ve ayrıca her elbise için kırk dirhem para vereceklerdi.” 6
Peygamberin Necran heyetiyle yaptığı derin tartışmaların bugünkü tartışmalardan daha farklı olduğunu sanmayın. Tartışma konusu hep aynıdır. Allah, İsa ve Cebrail! Peki bu tartışmada Peygamberin tavrı nedir biliyor musunuz?
İşte bu tartışmadan sonra inen ayetler,
“ Gerçek Rabb’indendir, şu halde kuşkulu bir bilginin yanında olma! Gerçeğin bilgisi sana geldikten sonra gerçek konusunda seninle tartışana de ki, - Gelin oğullarımız ve kadınlarımızla birlikte kendimizi de ortaya koyup şöyle yemin edelim, Allah’ın laneti yalancıların üstüne olsun!
İşte bu muhakkak ki gerçeğin hikayesidir. Allah’tan başka ilah yoktur, O her şeye galip ve hakimdir. Eğer yüz çevirirlerse, kuşku yok ki Allah gerçeğe yüz çevirerek insanları aldatanları çok iyi bilir.
De ki, - Ey kitap ehli! Gelin hepimizin bildiği bir gerçekte buluşalım. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı unutup da birbirimize Rablik etmeyelim. Eğer yine yüz çevirirlerse şöyle deyin, - İyi bilin ki biz Müslümanlarız. Âli İmran 3/60-64”
“ Onlar kendileri gibi sizi de şaşırtmak istediler. Oysa onlar bunu yapmakla yine kendilerini aldatmış olurlar ama, bunun farkında bile değiller. Ey Kitap sahipleri! Gerçeği bilip durduğunuz halde, Allah’ın şu ayetlerini nasıl inkar edebiliyorsunuz? Bilip durduğunuz halde gerçeği nasıl saptırabiliyor, yalan yanlış uydurmalarla nasıl kirletebiliyorsunuz? Âli İmran 3/69-71”
Sayın hakim! Hangi söz çıplak materyalist gerçeği bundan daha güzel savunabilir?
Gördüğünüz gibi Allah Haz. İsa’nın babası olmayı kabul etmediği gibi, gerçeğe uymayan abuk sabuk anlayışları da kabul etmiyor.
“ İstiyorlar ki ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürsünler. Ama Allah, küfre batanlar hoş görmeseler de nurunu tamamlayacaktır. Saff 61/8”
Sıkıcı olmasın diye kısa kesiyorum. Merak edip okursanız, göreceksiniz surenin devamı daha da serttir.
Sayın hakim! Savunmanın ortaya koyduğu deliller ışığında, bu güne kadar gizlenmek istenen gerçek aydınlanmıştır.
Haz. İsa da, annesi Meryem de sadece sizin gibi bir insandılar. İsa’nın babası ise elbette ki Meryem’in eşi Yusuf’tur. Cebrail, Haz. Meryem’in anlayışında beliren Yusuf’tan başkası değildir.
Gözlerinin önündeki melekleri kendi körlükleri nedeniyle göremeyen bu anlayışsız insanlar sebebiyle, masum insanları ve gerçeği nasıl mahkum edersiniz? Asıl suçlu, kendi gözünün körlüğü nedeniyle meleklere önce kanat takan, sonra da görünmez yapan bu anlayış değil midir?
Sanık sandalyesinde olması gereken asıl suçlular davalı müvekkillerim değildir. Onlara inanan garip halk da değildir. İlk suçlular önce dindar geçinen kafir şeytanlar, sonra da davacı Bilim ve yandaşlarıdırlar. Dindar kafirlerin suçu nefislerine uyup gerçeği örtmek, Bilimin suçu ise din bilimini ihmal ederek halkı aydınlatmamaktır. Müvekkillerimin beraatını ve masumluklarının tescilini talep ederim.
Gerçeğin hakimi şaşkın, karar veremiyor. Kararı bir sonraki oturuma erteliyor. Anlaşıldı, kararı büyük jüri verecek. Halk jürisi!
Ben büyük jürinin Haktan ve gerçekten yana karar vereceğine inanıyorum.
***
Ancak hakim duruşma salonundan ayrılmadan önce kulağıma eğilip fısıldıyor,
- Sanki bana da sen haklıymışsın gibi geliyor ama, bil ki duruşmada söz ettiğin şu baba ve benzerlik meselesini hâlâ anlamış değilim. Aslında insanların şu babasızlık meselesine niye takıldıklarını da anlamış değilim. Herhalde bir nedeni vardır!
- Haklısınız, bunun bir nedeni var. Sizin ve davacı Bilimin de çok iyi bildiği gibi, babasız var olmak kavramı ilk defa Haz. İsa ile ortaya çıkmış değildir. İnsanlık tarihi taştan, ağaçtan veya hayvandan doğduğu anlatılan kutsal insan hikayeleriyle doludur. Böyle olunca açıktır ki, Allah hem İncil hem de Kuran’da, babasız yaratılmak deyimiyle başka bir şey anlatmak istemektedir. Allah bununla ne demek istediğini Kuran’ın Haz. İsa ile ilgili başka bir ayetinde açıklar. Dava konusuyla doğrudan ilgili, hâtta en önemli savunma delillerimizden biri olduğu halde gerekmediği için anlatmamıştım. İsterseniz kıyamet bahsinde size ayrıca anlatırım.


Mürit Kefer


Dip not Eser Yazar Yayınevi / Baskı yılı Cilt Sayfa
1 Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Z.Zebidi - Kamil Miras Diyanet İşleri / 1982 7 464
2 Sünen-i İbn-i Mace Haydar Hatipoğlu Kahraman / 1982 4 314
3 Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Z.Zebidi - Ahmed Naim Diyanet İşleri / 1981 2 936
4 Sünen-i İbn-i Mace Haydar Hatipoğlu Kahraman / 1982 9 75
5 Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Z.Zebidi - Kamil Miras Diyanet İşleri / 1981 12 189
6 Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Z.Zebidi - Kamil Miras Diyanet İşleri / 1983 10 379

saadetpink
18-10-2005, 21:01
Bu yazımı bir başka forumda yazmıştım;dinlerde ve kitaplarında mucize arıyanlara cevap olarak buraya da aynen yapıştırma gereği duydum....


20 Temmuz 1998 de Newsweek kapaktan büyük puntolarla, "bilimin Tanrı'yı bulduğunu" dünyaya ilan etti.Yazı; Kaliforniya, Berkeley'de ki Teoloji ve doğa Bilimleri merkezi'in de ( The Center for Theology and the Natural Sciences) düzenlenmiş bir konferansla ilgili idi.Konferansın konusu; "bilim ve ruhsal arayış" idi.Bilim adamları ve teologlar, bilimin ve dinin artık birbirine yakınlaştığı ve Tanrı'da karar kıldığı noktasında birleştiğini açıklıyorlardı.Güney Afrikalı kozmolog ve Kuveykır George Ellis şöyle diyordu:

" Tanrı'nın varlığını gösteren birçok veri var. Sorun; bu verileri nasıl değerlendireceğimizdir...."

Newsweek dergisinin yazısı şu görüşle noktalanıyordu:

"Modern bilimin başarılarının, dinle çeliştiği ve inancın altını oyduğu görülüyor. Ancak giderek artan sayıda bilim adamının savlarına göre, aynı başarılar ruhsallığı ve Tanrı'nın varlığını destekliyor."

Bilim yazarı Sharon Begley'e göre; "fizikçiler, evrenin yaşam ve bilince uygun şekilde yapıldığının, işaretlerine rastlanmaktadır. Büyük Patlama kozmolojisi, kuantum mekaniği ve kaos teoremi; hepsi dünyaya müdahele etmesi yönünde Tanrı'nın varlığına götürecektir."

Astronom Alan Sandage, konferans da, bir zamanlar inançsız biri olduğunu, ama bilimden yola çıkarak " dünyanın bilimin açıklayabildiğinden çok daha karmaşık olmasını gördükten sonra, doğaüstü varlığın olması gerektiğine.." işaret ediyordu.

Newyork Times' dan George Johnson, Sandege'nin dinleyicilerinin seçilmiş kişilerden oluşduğundan şikayetçi olduğunu, yazmıştı."Konuşmacıların çoğu koroya vaaz verir gibiydi.Programda Ateistler yoktu, sadece sağlam inançlılar vardı."Bir kaç hafta sonra ise; bir yorumunda;
"Dine inananlar, çizgiyi aşıp, bilimsel verileri, kendi teolojilerinin açığa çıkmış hakikatlerini desteklemek için yorumlamada, eskisine göre daha istekli görünüyorlar..." diyordu.

Wired adlı yüksek teknoji dergisinde ise;Gregg Easterbrook, modern bilimin "mucizevi bir yanının" olduğunu ve "ona doğaüstücülüğün giydirilmeğe çalışıldığını" söylüyordu.Fizikçileri, evrenin kökenini açıklamak için, "bilinmeyen fizik yasalarını ve din kadar inançsızlığıda (ateistliği..) askıya almaları gerektiği " yönünde çaba harcamakla, suçluyordu.

Gelelim evrenin yasalarında "Tanrı'yı arıyan" bilimadamlarının beslendikleri kaynaklara:
The Center for Theology and Naturel Sciences merkezi; bir araştırma ve öğrenim enstitüsüdür.Amacı;" çağdaş fizik, kozmoloji, teknoloji, çevre incelemeleri,evrim ve moleküler biyolojiyle Hıristiyan teolojisi ve ahlakı arasındaki ilişkiyi, araştırmaktır.( Bizde, bu enstitünün kötü kopyası; Adnan Hoca lakaplı, Harun Yahya takma isimli kişinin yönettiği ve yönlendirdiği, kuruluş.... Bilimsel dayanaklarını kopyaladıkları ve Hırıstiyanlık yerine islama adapte etmeye çalıştıkları veri kaynakları, işte bu ve benzer enstitüler ....)

The John Templeton Foundation adlı kurumun kısmen veya tamamen finanse ettiği artan sayıdaki organizasyonlardan biridir.
Uluslararası yatırımcı John Templeton'un 1987 de kurduğu bu kurum, yaklaşık 150 projeyi, incelemeleri, ödül programlarını ve dünya çapında yayınları desteklemektedir.Kurum her yıl, dinde ilerleme dalında Templeton ödülü vermektedir ; yaklaşık bir milyon dolar olan bu ödül; "nobel ödülünden" fazladır.Ve bu ödüller; "bilimle dinin nasıl uzlaştırılabileceği" üzerine yazılar yazmış olan fizikçilere ve diğer bilim adamlarına verilmiştir.

Templeton'un bu kurumu; inançlıların düzenlediği konferansları, yayınları ve araştırmaları desteklemek için ayırdığı büyük miktarda parayla birlikte felsefesinide yansıtmaktadır.
Amacı;
" Nihai amacı içinde insan potansiyelini ve evrenin manevi ve ruhsal boyutlarını dünya çapında araştırmayı ilerletecek ilmi kavrayışta yüksek standarta ulaşmak."

Templeton'dan bağış alanlar evrim gibi bilimsel teoremleri genelde doğrudan tartışmazlar ve bilimin temel naturalist metodolojisini değiştirmeye kalkışmadan, bunları geleneksel dini öğretilere uyuşturmaya çalışırlar. Bazı Templeton alimleri, yönlendirilmemiş evrimi, öğretilerine katabilmişler ve bilimi, dinle el-ele çalışarak toplumu geliştirmenin bir aracı olarak görmüşlerdir.

Mutezile
22-10-2005, 20:54
“Benı nefsını kurtarmayı dusunen hodgam bır adam mı zannedıyorlar?Ben,cemıyyetın ımanını kurtarma yolunda dunyamı feda ettım,ahıretımı de….cunku bu sayede Sısale-ı Nur,hıc olmazsa bırkac yuz bın,yahut bırkac mılyon,belkı daha zıyade kısının ımanını kurtarmaya vesıle oldu.”

Kurt Saıd,mılyonlarca kısının ımanını kendı yazdıgını savladıgı(aslında Bahaılerden asrdıgı)Nur rısalelerı ıle kurtardıgını savlıyor.Kurt Saıd okuma yazması olmayan yarı delı bır Ingılız ajanıdır.Nur Rısalelerı denılen zırva da,Bahaılerın”Kıtab-un Nur”dan devsırme bır zırvalar yumagıdır.

Kurt Saıd’ın “Yenı Asya” ayınlarında cıkan “Emırdag Lahıkası”nın123.sayfasına baktıgımızda,Onu Islam dınını yozlastırmak ıcın kurulan Bahaılıgın nancını tasıdıgını goruyoruz.Kurt Saıd,kendı acıklamasına gore devlet tarafından sureklı zehırlenmektedır,bazı kaynakara gore bu yedı kez ıken bazı kaynaklara gore ıse on dokuz ve daha yukarılara kadar cıaktadır.Saıd bu zehırlenme sayılarını sallarken dınleyenlerın nabzından serbet almakta olmalı kı bır soyledıgını bır soyledıgı tutmamaktadır.Ancak söylemlerınde celısmeyen tek durum vardı kı o da endısını bu zehırlenmelerden,”Cevsen ve Evrad-ı Bahaıye” koruyurdu.
Sımdı Emırdag Lahıkasının 123. sayfasına bakalım:

“Kardeslerım,erak etmeyınız,Cevsen ve evrad-ı Bahaıye bu defa dahı o dehsetlı zehırın tehlıkesını galebe caldı,tehlıke devresı gectı fakat hastalık devam edıyor.”

Emırdag Lahıkasının 152.sayfasına gore,KS hastalanmıstır,sıfayı aradıgı yer ıse yıne “evrad-ı Bahaıye”dır.

“Bugunlerde rahatsızlık ıcın “evrad-ı Bahaıye”yı ezber degıl,ktaba bakarak okudum.Ahırınde ıhtıtam-ı bahaıye olan hatımesını bılmedıgımden,eskıden berı okumuyordum.”haydı bır defa bunu okuyayım dedım.Gordum kı:bır sahıfede ve uzun altı bucuk satırında,ondokuz defa “nur,nur,nur…”kelımelerı… kat’ı kanaatım geldı kı,Sah-ı Naksıbend,Gavs-ı Azam gıbı Rısale-ı Nur’u ve kutsı hızmetını kesfen musahede edıp taksırane haber vererek ona ısaret edıyor.Ben de yalnız o altı satırı ve bastakı satırı ve ahırdekı satırı ıle otuz senelık bahaıye vırdıme o meleklerın,nrların ıntısarına muvamenetlerı nıyetı ıle ılhak eyledım”

KS’ın yazdıgı Emırdag Lahıkasının 467.sayfasındakı sozlukte bulunan Evrad-ı Bahaıye”bolumune aktıgımızda su karsılıgı goruyoruz:
=19.yyda Iran da ortaya cıkan reformcu bır cereyanın vırdlerı,zıkırlerı.

Bu tanımlamalardan da anlasılacagı uzere Saıdı zehırlemelerden Bahaılerın zıkırlerı kurtardıgı gıbı,kendısı de bu sapık Bahaılıge katılmıs.Ve Bahaılerın sapık ınanclarını da devsırerek bır baska sapıklıga ımza atmıstır.

Tuzbaykucbars
22-10-2005, 22:26
Şimdiye kadar millet’in umumî bir tarifi yapılmamıştır. İçtimaiyat alimleri bu hususta bir şeyler gevelemişlerse de “içtimaiyat”ın ilim olduğunu iddia etmelerine rağmen ilmî bir millet tarifi yapamamışlardır. Bunun sebebi her milletin başka türlü olması ve bundan dolayı başka bir tarife muhtaç bulunmasıdır.

Almanlar milliyette ırkı temel sayıyorlarsa bunun sebebi bir Cermen ırkının var olması ve Alman milletinin kuruluşunda esas rolün Cermen ırkında bulunmasıdır. Fransızlar milliyetlerini inkar ediyorlarsa bu, onların başlangıcı bir tek ırka dayanmadığı içindir.

Bugün ya millet kelimesinin her millet için ayrı bir mana ifade ettiğini kabule yahut da millet dediğimiz birçok cemiyetlerin millet olmadığını söylemeğe mecburuz.

Millet için ırkı esas kabul edersek Fransızlarla Amerikalılar, dil ve kültürü kabul edersek Belçikalılarla İsviçreliler ve hatta Çinliler, vatanı kabul edersek Yahudiler bir millet değildir. O halde millet nedir? Burada önce şunu kabul etmeliyiz: Bizce yalnız Türk milleti vardır. Bunun için de yalnız onun tarifini yapmak lazımdır. Başkaları bu tarifin çerçevesine sığsa da sığmasa da ehemmiyeti yoktur. Türkler için milliyet her şeyden önce bir kan meselesidir. Yani Türküm diyecek olan adam Türk neslinden olmalıdır. Türk nesli de tarihten malûm ve meşhur olan Türklerdir. Sibiryanın buzlu bir bucağında yaşıyan bir Saka veya Litvanyanda yaşıyan bir Kıpçak Türk’tür. Sakanın dili bize pek aykırı gelebilir. Litvanyalı Kıpçak çoktandır öz dilini unutup Litvan diliyle konuşmuş olabilir. Fakat onlar kanca Türk oldukları için Türk’türler. Bunun için biz onlara bir yakınlık duyarız. Fakat yabancı kan taşıyan bir insan Türkçe’den başka dil bilmese bile, o Türk değildir. Bunu şöyle bir misalle izah edebiliriz: Memleketimizde epeyce zenci vardır. Bunların hepsi Türkçe konuşur. Bazılarının dili tam bir İstanbul şivesidir. Başka dil bilmezler. Kanun bakımından da Türk sayılırlar. Fakat onlar Türk müdür? Bir Türk köylüsü onun Türk olduğuna kat’iyen inandırılamaz. Hakikatte de onun Türk olduğunu iddia etmek gülünçtür. Zaten memlekette herkes bunlara Arap der, geçer. Türk kanına yabancılığı bakımından bir İngiliz, bir Yahudi, bir Çerkes, bir Arnavut, bir Kürt veya bir Lâzdan farkı olmayan zencilerin, sırf tabiat ona kara damga vurdu diye Türk olmadığı ittifakla kabul olunuyor da, dış şekilleri Türk’e benziyen başka yabancılar neden Türküm diyince Türk sayılıyor? Madem ki zencinin Türklüğünü kimse kabul etmiyor, o halde şekli Türk’e benziyen yabancı da Türk değildir. Mesele yalnız dış şekil meselesi olsaydı zenciyi Türk saymayıp ötekini saymak belki doğru olurdu. Fakat mesele bir iç meselesidir. Zenci, Türk’e olan sadakatinde ötekilerden, muhakkak ki, daha samimidir. Fakat mesele bir iç meselesi olduğu için Türk’e şeklen benziyenlerden daha çok sakınmak lazımdır. Malum ya: yılanın bile en tehlikelisi bulunduğu yerle aynı renkte olanıdır.

Türk’e düşman olanlar ve bunu açıkça söyliyenler Türkler için o kadar tehlikeli değildir. Asıl büyük tehlike Türkümsü olan yabancılardır. Bunlar iyi Türkçe konuştukları ve çok defa Türkçe’den başka dil bilmedikleri için Türk’ten ayırt edilemezler. Fakat kanlarının başka olduğunu ya bilir, ya da sezerler. Onun için bunlara Türkümsü diyorum. Bunlar dalkavuktur, yalancıdır. Yüze gülerler. Türklüğe zararlı fikirler bunlar arasında revaçtadır. Türk olmadıkları için ufak bir şahsi menfaat uğrunda Türk’e içten içe kötülük eden fikirlere ve teşkilatlara bağlanmaktan çekinmezler. Türkümsülerin, icabında Türk’e nasıl fenalık ettikleri hakkında yüzlerce misal söyleyebiliriz. Bunu tarihi delillerle de ispat etmek kolaydır: Balkan Savaşında Sırplara yenilmemizin sebebi Arnavutların ihaneti değil miydi? Selanik’teki 40 bin kişilik ordumuz neden mukavemet etmeden Yunanlılara teslim oldu? Çünkü o ordunun kumandanı olan Tahsin Paşa Arnavuttu. Halbuki Edirne’deki 12 bin kişilik ordumuz aylarca ve yüzümüzü ağartan bir kahramanlıkla dayandı. Çünkü Edirne Kumandanı Şükrü Paşa Türk’tü.

Abdullah Cevdet bu milletin iki sağlam dayanağı olan milliyet ve din mefhumlarını yıkmağa neden çalıştı? Çünkü o bir Kürt milliyetperveriydi. Türklüğü kürtlükle yıkmanın imkansız olduğunu anladığı için hars ve ilim yoluyla yıkmağa çalışıyordu. Rıza Tevfik memlekete niçin ihanet etti? Çünkü babası Arnavut anası Çerkes olan bir melezdi. Ali Kemal neden düşman için çalıştı? Çünkü dedesi ermeni dönmesiydi. Kurtuluş Savaşında ufak bir menfaat meselesi yüzünden çeteci Etem niçin Yunanlılarla birleşti? Çünkü Çerkesti. Ahmet Cevat neden mütareke yıllarında Türkçülüğün aleyhinde olduğu gazetelerde yazdı? Çünkü Giritli idi...

Buna dair misalleri biz daha yakın tarihten de alabiliriz. Kazım Kara Bekir Paşa’nın yetiştirdiği çocuklar arasında aslı ermeni olan birinin yüksek tahsilini bitirdikten sonra ihanet ettiğini hepimiz işittik. Üniversitedeki Yahudi dönmesi profesörlere “biz de Türk değiliz sizin gibi Yahudiyiz” dedikleri de bir emrivakidir. Gaziye suikast hazırlayan Ziya Hurşit lazdı. Gaziye bilfiil ateş etmek için de koca İzmir’de bula bula bir lazla bir gürcü bulmuşlardı.

Bütün bunları gördükten ve daha ufak nice misallerine şahit olduktan sonra insanın Türkümsülere inanması için ancak aptal olması lazımdır. Filvaki bu Türkümsüler her yerde mübalağa ile Türklük için bağırırlar. Fakat bu, bugün Türklüğün kuvvetli oluşundandır. Yarın ilk kara günümüzde onlar yine bize ihanet edeceklerdir. Onlara bunu yaptıran damarlarındaki kanın bozukluğudur. Binaenaleyh ihanetlerini tabii görmek lazımdır.

Birinci dil kurultayında Türklük lehinde palavra atanlar hemen hemen ekseriyetle Türkümsülerdir. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti diye bağırırken şivelerinden Arap veya Arnavut olduğu anlaşılan bu gösteriş kahramanları yanında hakiki Türkler daima sessiz kaldılar. Onun için bizce anlaşılmıştır ki Türk olmak için kanı Türk olmaktan başka çıkar yol yoktur ve olamaz da...

Yukarıda birçok Türklüğe ihanet misalleri saydık. “Sanki hakiki Türklerden ihanet eden yok mudur?” diye bir itiraz suali sorulabilir. Fakat bu pek zayıf bir itiraz olur. Çünkü her milletin içinde sütübozuklar bulunmakla beraber Türkiye’de Türk ve Türkümsülerin sayı nispetiyle ihanet edenlerin nispeti mukayese olunursa bu nispetin daima Türkler lehinde pek büyük bir fark göstereceği meydana çıkar.

Türkümsüler birkaç göbek ilerki babalarının Türk’ten başka bir şey olduğunu bilmeyip kendilerini öz Türk sansalar da yine Türk değillerdir. Çünkü Türklük yalnız manevi-ahlaki değil, aynı zamanda maddi (yani fizik, fizyolojik, fizyonomik ve antropolojik) bir şeydir.

Türk olmak için Türk ırkının maddi ve manevi hasletlerini tevarüs etmek icap eder. Binlerce yıllık tarihi hayatların milletlere verdiği bir terbiye vardır ki o öyle birkaç yılda ve hatta asırda elde edilemez. Asırlardan beri kılıç sallamış ve ömrünü er meydanında geçirmiş Türk milletinin bir çocuğu ile asırlardan beri sahtekarlık ve dolandırıcılıkla yaşamış Yahudi milletinin bir çocuğu nasıl müsavi olabilir? Aynı günde doğan bir Türk çocuğu ile bir Yahudi çocuğunu aynı terbiye müessesine alıp ikisine de yalnız esperanto dili öğretseler ve aynı şartlar altında aynı terbiyeyi verseler bile muhakkak ki Türk çocuğu yine yiğit, Yahudi yine korkak olacaktır. Türk çocuğu yine doğru, Yahudi yine sahtekâr yetişecektir.

Türk ordusunda en seçme ve kahraman unsur daima Kastamonu, Çankırı, Taşköprü, Tosya ve havalisinde yetişen neferlerdir. Niçin? Çünkü buradaki Türkler Orta Asya’dan nasıl geldilerse öyle kalmışlar, hiç karışmamışlardır. Savaş meydanlarında yüzde hesabıyla en çok şehit düşenler de bunlardır. Halbuki Kastamonu ve civarı köylüsü ne gösterişsiz mahluktur.

Demek ki Türk vatanı için kendisini harcıyan hep Türkler olduğu gibi en sakınmadan harcıyanlar da en karışmamış Türkler oluyor.

Türklükte dil meselesi kandan sonra gelir. Şüphesiz ki her Türk’ün dili Türkçe olmalıdır ve olacaktır. Fakat yabancı çokluklar arasında kalarak dilini kaybeden, lâkin Türk olduğunu unutmıyan bazı su katılmamış Türkler vardır ki yabancı dillerine bakarak bunları Türklükten çıkarmak doğru olmaz. Türkiye’nin doğu ve cenup sınırlarında Kürtçe veya Arapça ve Lehistanda Lehçe konuştuğu halde Türk olduğunu söyliyen ve tarihi menşelerince Türk soyundan gelen, antropoloji bakımından da mükemmel Türk olan insanlar hiç şüphesiz Türk’türler.

Bazılarının söylediği gibi milliyet yalnız anlaşma vasıtası olan dil’in birliği ile izah edilseydi bir İstanbul Yahudisinin bize bir Kırgızdan daha yakın olması lazım gelirdi. Halbuki bütün kanunlara, siyasi ve içtimai hadiselere, propagandalara rağmen biz Kırgızı kardeş, Yahudiyi de köpek çıfıt olarak tanıyoruz. Çünkü Kırgızın damarındaki kanın kendi damarımızdaki kan olduğunu, Yahudinin ise bize düşmanlıkla yuğurulduğunu biliyor, seziyoruz.

Türk milliyetindeki dilek birliği üçüncü derecede değerli bir meseledir. Bazı zamanlarda bazı Türk zümrelerinde dilek aykırılığı olması onların bir tek millet olmalarına engel değildir. Bu dilek ayrılığı, çok defa, türlü Türk zümrelerinin başında bulunan başbuğların zorla yarattıkları yapmacık ve geçici bir nesnedir. Bugün türlü Türk zümreleri arasında dilek ayrılığı olsa bile, Türkler ya bunun güçsüzlük doğurduğunu görerek dileklerini birleştirecekler, yahut da içlerinden en kuvvetli zümre ötekilerini de zorla kendine bağlıyarak Türkleri tek dileğe doğru yürütecektir. Türk tarihinde bu daima böyle olagelmiştir. Nitekim Gazinin kudretli şahsiyeti Türk milletine bir dilek birliği kurmamış olsaydı muhakkak ki Türkiye’de türlü türlü zümreler bulunacaktı.

Türk milliyetinde menfaat birliği meselesi ise ağza bile alınamaz. “Aynı çanaktan yalıyanların bir millet olduğu” hakkındaki düşünceleri reddettikten sonra menfaat birliği solda sıfır kalır. Bir Kazakla bir Konyalının menfaatlerinde ne birlik vardır? Halbuki bunlar bir milletin çocuklarıdır. Bir Erzurumlu ile bir İzmirlinin menfaatleri arasında da bir iştirak yoktur. Her ne kadar bazı marksistler Kurtuluş Savaşını iktisadi bir hareket olarak izah etmek gibi Yahudice düşünüyorlarsa da Erzurumlu askerin İzmir için ölmesi kendi istihsal maddeleri ihraç iskelesi olan İzmir’i kaybetmek kaygısı dolayısıyla değildir. Bu tamamı ile duyguya ait bir meseledir; bir kan meselesidir.

Bundan başka, madem ki bütün Türkler birleşecektir, şu halde onların arasında uzak veya yakın bir menfaat birliği de kurulacak demektir. Zaten Türkler arasında bir de menfaat birliği vardı ki o da hepsinin aynı düşmanlar tarafından aynı tehlikelere maruz kalmış olmasıdır. Türk milletinin münevverleri sezmese bile hakikat şudur ki Türklere birleşerek birbirlerine dayanamazlarsa mutlaka yok olacaklardır. Çünkü kırk milyonluk Türk milleti küçük küçük parçalara bölünmüş ve her parça büyük, iştahlı, ileri teknikli ve yüksek harslı düşmanlar tarafından çevrilmiştir.

***

Şimdi, şu neticeye varıyoruz demektir:

Türk olmak için önce kanı Türk olmak lazımdır.
Ondan sonra dili Türk olmak lazımdır.
Ondan sonra dileği Türk olmak lazımdır.

Kanı Türk olan fertlerden bir Türk milleti bugünkü melez topluluktan, şüphe yok ki, kat kat kuvvetlidir. Bu, kanı Türk olan fertlerin dilleri de Türk olursa (başka bir ihtimale göre hepsi aynı ağızla konuşan Türkler olursa) o millet daha güçlü bir millet olur. Üstelik bir de bu milletin fertleri dilek birliğiyle birbirlerine bağlıysa, bu ülkücü (=mefkûrevi) bir millet demektir. Sayıca azlık bile olsa dünyanın en güçlü milletidir.

Tuzbaykucbars
23-10-2005, 14:06
Kurani veya herhangi bir dini kitabda insanlarin Afrika kitasindan geldigini yazan varmi.
http://www.nytimes.com/library/national/science/082200sci-genetics-race.html

aragonn
01-11-2005, 21:18
Münkirin her delili: 'Ben görünenden başkasından bahsetmem, inanmam !' sözüdür.
Hiç düşünmez ki, her nerede bir görünen varsa o , gizli hikmetlerden haber vermektedir.
Hasılı , ilacın faydasının içinde gizli olduğu gibi; her görünen şeyin de hikmeti içinde gizlidir. " (Mesnevi, IV/2900-2903)

................................

"Nefsini bilen Rabbini bilir" hükmünce ; asıl olan insanın nereden gelip, nereye gideceğini idrak etmesidir

..............................................
"Alim de nice binlerce ilim bilir ama, o zalim kendi nefsini bilmez.
Her cevherin hususiyetini bilir de , kendi cevherini bilmede eşek kesilir.
Seçkin ilmiyle caiz olanı, caiz olmayanı bilir ama ; kendisi cehlinde bunağın ta kendisidir, bunu bilmez.
Gerçi caizi, caiz olmayanı bildin ama nefsin acaba hangi vech üzere (nefsin caiz mi , değil mi ?)
Her meta'nın kıymetini bilirsin de , kendi kıymetinin bilmezsen ahmaksın.
Uğurlu , uğursuz yıldızları biliyorsun ama kendi uğurluluğunu veya uğursuzluğunu biliyor musun ?
Bütün ilimlerin aslı, canı bu. Mahşerde ne olacağını düşün .
Gerçi dinin usullerini bildin ama güzel olanı, kendi aslını da araştırıp bilmendir.
Onun aslına eriştin ama , asıl usul ; kendi aslını bilmektir. " (Mesnevi, III/2660-68
...............................................

Savaşa dair ne varsa ben orada yokum.
Sevgiye, barışa, kardeşliğe dair ne varsa ben oradayım.

Mevlana Celaleddin Rumi

merak
05-11-2005, 00:36
bu dunya var diyosunuz ozaman

farzedelim sen dogumadin bende daha dogumamisim ama ben yinede seninle konustum ve sana dogacagimiz dunyayi yani burayi anlattim inanirmisin ??

gameover
05-11-2005, 07:29
tanrı iyidir,merhametlidir masallarını bırak,olaylara reel yaklaş.

sokak çocukları bana tanrının iyi olduğu fikrini vermiyor.

hergün trajik kazalarla can veren çocuklar ve diğerleri bana tanrının iyi olduğu fikrini vermiyor.

habersizce bu şerefsiz imtihana atılmamız tanrıdan iğrenmemi sağlıyor.

bana doğuştan bir mizaç veriyor ve bu mizaç çocukluğum boyunca çeşitli yetiştirme cahilliklerine kurban gidiyor.

eğer bana bir mizaç verdiyse mizacıma uygun yaşamam neden tanrı tarafından hor görülüyor.eğer cezalandıracaksa beni özgün kişiliğim yüzünden neden yaratır ki beni.

bana sorsaydın senin bu saçma ve kabasaba düzenin içine girmeyi kesinlikle istemezdim sevgili egoist tanrı.

beni kendi egonun kurbanı yaptığın için çok teşekkürler.

aragonn
06-11-2005, 15:53
Arkadaslar aslında bu yazının bası için bazı forumlardan kımı arkadasların yazılarından hakaret içeren yazıları yazacaktım.ama sonra zaten herkes kendını bılıyor dıye vazgectım.zaten içinde bendende yazı vardı.bu bır nevi hem eleştiri hemde özeleştiriydi.
bu dünya tartısarak ve insanlar birbirine tahhammul ederek guzellesecek.ahlaksızlık ve karanlık her nerden gelırse gelsın anlamlarını degıstırmez.inanan arkadaslar aslında belkıde gercek hayatta hıç karsılasamayacakları bu ınsanlarla burada konusma sansına sahıpler.bu hem kendı ınanclarınızı dogru bır sekılde anlatmak acısından hem de kendınızı gelıstırmek acısından buyuk bır nımet.
daha oncekı yazılarımdada yazdıgım gıbı keşke sıvas olayları olmasaydı.yada bırılerı cıkıp ta ınsanları benım adıma oldurmeseydı(turan dursun,theo van gogh ve daha baskaları) burda daha farklı konuları farklı sekillerde konusuyor olabılırdık.veya bu sıtenın hacklenmeye calısılması.arkadaslar bunlar sadece acızlıktır ve savunulacak yada ıyı nıyetlı hıçbır yanı yoktur.zaten tarıhı ıncersek her kesımden ınsanların tahammusuzlukten dolayı susturulmaya calısıldıgını gorebılırız.bu tarihin tüm evrelerınde her kesımde malesef yasanmıstır.yanı diğer bir deyişle dinime küfreden müslüman olsa.tarıh kıtapları da, yakın tarıhımızde bunlarla doludur.sosyalızm de,kapıtalızm de ,dınler tarıhıde ... ve fikirler adına insanların katledılmesı çok buyuk bır trajedı.benim düsüncem yada ınancım dogru dıyorsun ama düsünsel olarak mücadele edemedıgın için yokedıyorsun.daha önceki yazılarımı okuyanlar bılır.ben atalarımın yada ırkımın gerektırdıgı sekılde yasamayı herzaman reddettım.inançlarına çok baglı bır aıleden gelmeme ragmen 18-25 yas arasındakı yıllarımı ateist olarak yasadım.sebeplerı belkı burdakı arkadaslarla benzesir veya kımı farklılıklar vardır ama bu yıllarım hep sorgulamakla gectı(burdan kastım okumak,arastırmak,düşünmek,mantık yürütmek).ama Allaha şükür kendı tabırımle yollar yıne tek dogruya cıktı.burda birazda imanlı arkadaslara seslenmek istıyorum lutfen fikirlerimizi biraz daha gerceklıkle besleyelım.eger inancınızdan emınsenız ve kafanızda bu tarz sorunları konusma ıhtıyacı varsa.yok eger konusma geregı duymuyorsanız benım ınancım bana yeter sorgulamam dıyorsanız konusanları rahatsız etmeyın.ve lutfen harun yahya gıbı ınsanların bılımsel yetersızlıklerıyle buraları doldurmayın

diger bılumum din karsıtı veya sorgulama donemındekı arkadaslardan da ıstegım lutfen bizleri anlayın ve kelimeri biraz daha dikkatli seçin.bu benim inancima zarar vermez ama inanın inancım gereği sizlerin yüklendiği günah ve son beni üzüyor.


yazmak istediğim bir diğer noktaysa bu uzun bir sürec.ben hiç birzaman bu veya karşı tarzdakı forumlarda insanların kısa bir üsrec içerisnde kımı gerceklerı kavrayarak hidayate erecegini düşünmüyorum.yanı bırsey yazdıktan sonra bak nasıl cevabı koydum anlayısından vazgecelım.aslında burda tartısmaya kalkıstıgımız konu bılımın tum dallarını kapsadıgı gıbı aynı duzeydede yorucu bır calısma gerektırıyor.

Allah bu yolda hepınızın yardımcısı olsun.
daha öncede dediğim gibi su an tatilde olmama ragmen bazen dayanamıyorum yazıyorum.ama eve döner dönmez sizlerle daha saglıklı yazısmaya devam edecem.

yazımı gereksız bulanlar olabılır.zamanınızı caldıgım için özür dilerim

Quark
07-11-2005, 05:02
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=vahhabilik
http://www.yenisafak.com/diziler/vahhabi/



smile99

aspartam
10-11-2005, 10:52
a- Kur’an’ı anlamak hiç bir şarta bağlı değildir: Öncelikle şunu bilmelisiniz ki: Kur’an’ı anlamak hiçbir şarta (aklı olma dışında) bağlı değildir. O’nu okuyan herkes kendi seviyesinde anlayacaktır. Ve anladıkları nasıl bir Müslüman olması gerektiği konusunda kendisine yetecektir.
Kur’an ona, inanması gereken Allah’ı, Allah’a nasıl kulluk yapacağını ve hak ile batılı birbirinden ayırmasını gösterecektir.

b- Kur’an ne diyor? Kur’an’ı elinize alın ve şu soruya cevap bulmaya çalışın: -Kur’an ne diyor? Ayetleri tek tek değerlendirdiğinizde kapalı olan, değişik anlamları içeren, anlamı bilinmeyen ayetler görebilirsiniz. Ancak bu Kur’an’ı anlamamıza engel değildir. Zira ayetleri tek tek alarak bu ayet ne diyor diye değil; bir bütün olarak Kur’an ne diyor sorusunun cevabını alırsınız. Helal ve haram, emir ve yasaklar, iyi ve kötü, uymamız ve kaçınmamız gerekenler apaçık ve anlaşılırdır. Yani bizim için gerekli olanlar; ihtiyacımızı karşılamada yeterli olanlar anlayacağımız düzeyde açıklanmıştır.

c- Kur’an’ın ne olduğunu ve gönderilme amacını bilmek: Kur’an’ın ne olduğunu ve niçin gönderildiğini doğru olarak bilmeden, O’nu doğru anlamak mümkün olmaz.
Kur’an, insanların hayatlarını düzenlemede, referans alınsın diye mi; yoksa yüzünden ve ne dediği anlaşılmadan, sevap kazanmak amacıyla okunsun diye mi, yoksa ölünün ardından okunsun diye mi, yoksa dinsel ayinlerde okunarak huşu elde edilsin diye mi gönderildi. Elbette ki yaşantımızı kendisine göre düzenleyelim diye gönderilmiştir cevabı doğrudur. O zaman ölülerin ardından okumayı bırakıp, dirilerin hayatını düzenleyen esaslar nelermiş onları öğrenelim diye okumalıyız.

d- Tevhidi düşünceyi kavrayamamış olmak: Tevhidi kavrayamamış olanlar, Kur’an’ı gereğince anlamazlar. Çünkü Kur’an’ın esası Tevhid üzerine kurulmuştur. Kur’an’dan tevhidi çıkardığımız zaman, Kur’an’ın kendisini okuyana vereceği hiçbir şey kalmaz.

e- Kur’an’ı çokça ve gereğince okumak: Kur’an’ı ne kadar çok okursak o kadar fazla anlarız. O bakımdan Onu mümkün olan her zaman okumalıyız. Aceleye getirmeden, ağır ağır ve üzerinde düşüne düşüne, mümkünse her bir kelimesini bile kavramaya çalışarak okumalıyız.

f- Kur’an’ın kendine özgü bir dili ve anlatım tekniği vardır: Bu dili ve anlatım tekniğini yakaladığımız zaman Kur’an daha da anlaşılır olur. Zira Kur’an’da bir çok şey sembolize edilmiştir. Ve kelimelere mecazi anlamlar yüklenmiştir.

g- Kur’an bilim kitabı değildir: Kur’an, ne tarih kitabı, ne başka bir bilim kitabıdır. Kur’an’da tarihten ve bilime konu olan alanlardan söz ediliyor oluşu, Allah’ı ve anlatılmak istenen şeyleri daha iyi anlayalım diye örnekler verilmesindendir. Örneğin; Kendi gücünü ve yüceliğini kavrayalım diye yer ile gök arasında yaratmış olduğu şeylerden, sivri sinekten; yeniden diriltileceğimizi anlayalım diye, ölümünden sonra yeniden dirilen bitkilerden; gücünün ne kadar büyük olduğunu anlayalım diye evrende yarattığı şeylerden ve o şeylere koyduğu yasalardan; iman edenlerin küfredenlere karşı Allah’ın yardımını nasıl hakettiklerini, tevhidi mücadelenin nasıl verilmesi gerektiğini bilelim diye geçmiş toplumların kıssalarını örnek olsun diye anlatmaktadır...

h- Kur’an’ı kendi bütünlüğü içinde anlama: Kur’an’a bütünsel değil de parçacı bir anlayışla yaklaşma, yanılmalara neden olabilir. Bir ayete Kur’an’ın bir bütün olarak ifade ettiği anlama uygunluğu alarak en doğru anlamı verebiliriz.

i- Kur’an’ı, Kur’an’dan başka kaynakları esas alarak anlamaya çalışmak: Kur’an’ı, Kur’an’dan başka kaynakları esas alarak anlamaya çalışmak, o kaynaklardan yararlanma düşüncesiyle değil de, onları esas alma koşuluna bağlıysa, onlardaki yanlışları Kur’an’a bulaştırmış oluruz. Bu da netice olarak Kur’an’ı (söz olarak değil) anlam olarak tahrif etmek gibi büyük bir yanlışı içermektedir. Her şeye ölçü saydığımız Kitab’ı, başka ölçülerle açıklamak, ölçülerin yerini ve işlevini değiştirmek demektir.

j- Geleneksel Kültür: Geleneksel kültürün bizde oluşturduğu ön bilgilerle Kur’an’a yaklaşmak, ondan elde edilmesi gerekeni elde etmemize engel olur. Bu, bilgilerimizi Kur’an’a göre değiştirme veya düzeltme yerine, mevcut düşüncemizi Kur’an’a onaylatma gibi bir yanlışı beraberinde getirdiğinden, hak ile batıl birbirine karışmış olur.

k- Alimlerin görüşü: Alimlerin görüşünü ölçü almak ve Kur’an’ı onlar nasıl anlamışsa, onların her dediklerini doğru varsayarak, öyle anlamayı esas almak, Kur’an’ı onların anlayışları ile sınırlamak ve dondurmaktır. Oysa ki onların ne düşündüklerini ve nasıl anladıklarını bilmemiz, görüşümüze görüş katmak amacıyla olursa yararlı olur.

l- Kur’an’la kul arasındaki aracılar: Allah ile kulu arasındaki aracılar, kul ile kitap arasına da girmiş bulunuyor. Ve kulları Kitab’a değil, Kitap adına kendilerine uymaya çağıranlar, kulu Allah’a yaklaştıracak olan doğru yolu ortaya koymak iddiasında olan ve kendilerini kaynak sayan kimselerdir. Kul bunlara takılı kaldığı sürece Kitab’ın kendisine asla kavuşamadığından, deyim yerinde ise, hayatını ‘kitapsız’ olarak tüketmektedir. Doğrudan Kur’an’a çağırmayan, ‘bana takılın sizleri Kur’an’a götüreyim’ diyen herkes aracı konumundadır. Şeyhler, veliler, mürşitler, üstadlar, alimler, ağabeyler... gibi sıfatlarla anılanların konumlarına bakın, eğer kendilerini işin şartı olarak görüyorlarsa (ki büyük çoğunluk öyledir) o zaman bunlar, engelleyici aracılar ve hedef saptıranlardır.

m- Peygamberliği yanlış tanımlamak: Peygamber ve peygamberliğin ne olduğunu, amacını ve Kur’an’daki yerini doğru bilmek, Kur’an’ı anlamada yanılmamıza neden olur. Allah’ın dinini pratize etmede örneklik, vahyi duyurmada elçilik yapma peygamberliğin esasını teşkil etmektedir. Lakin kimileri peygamberliğin bu boyutunu hiç dikkate almadan, O’na din adına hüküm koydurarak O’nu Allah’ın dininin ortağı olarak görmekteler. Oysa ki Allah, kendi dinine peygamberi de dahil hiçbir varlığı ortak etmemiştir.

n- Kur’an’ı anlayamayız önyargısı: Kur’an’ı anlayamayız anlayışı Kur’an’a yapılan en büyük iftiradır. Zira Kur’an’ın kendisi, defalarca anlaşılır olduğunu, biz anlayalım diye apaçık olduğunu bildirmektedir. Buna rağmen anlayamayız anlayışı bir ön şartlanma ve kuruntudan ibaret. Anlayamadığımız bir kitabı Allah bize gönderip te bizi ondan sorumlu tutar mı? Bu Allah’ın adaletine yakışır mı?

o- İlletin önemi: Kelimelerin yalın olarak ifade ettikleri anlamlara takılıp kalma yerine, o kelimelerle ifade edilmeye çalışılan ‘özü’ algılamaya çalışmalıyız. Ayetin mesajını, kelimelere verdiğimiz anlamla değil, mesajın özü doğrultusunda kelimelere yüklediğimiz anlamla anlamaya çalışmalıyız. Örneğin ayet, savaş için besili atlara sahip olmamızı mı istiyor. Burada ‘öz’ olan besili at değil. Savaşa hazırlıklı olmak için gerekli araçlara sahip olmaktır. Zira at amaç değil, araçtır. Bu ayet öz olarak savaşa hazırlıklı olmayı istemektedir. Araçlar her zaman değişebilir, ama amaç (öz) değişmez. Araç dün attı, bugün tank yarın da başka bir şey olacaktır.

p- Kavramların önemi: Kavramlar tıpkı yazı yazmak için kullandığımız harfler gibidir. Nasıl ki harfleri bilmeden, okuyup yazamazsak, kavramları bilmeden de Kur’an’ı gereğince anlayamayız. Örneğin İlahın, Rabbın, sabrın, ibadetin, tağutun... ne olduğunu bilmezsek, (ki kavramlar Kur’an kültürünün harfleri gibidir) Kur’an’ı gereğince anlayamayız.

http://www.kuranislami.com/kuran/kuranyontem.html

hasan_
19-11-2005, 19:57
Müslüman olmayan arkadaşlarımıza sormak istiyorum. Sizce Hz. Muhammed'in inancı neydi?

aspartam
22-11-2005, 10:54
Atamız Âdem kimdi?
Yakın zamana kadar büyüklerimiz ilk insanın Âdem olduğunu söylüyor, biz de evet diyorduk. Öyle ya, her şeyin olduğu gibi insanın da bir başlangıcı olması gerekmiyor mu?
Ta ki bir İngiliz bilim adamı ortalığı karıştırıncaya kadar. Onunla birlikte bilim ve din arasındaki eski bir kavga yeniden ateşlendi ve hâlâ devam ediyor. O bilim adamı Charles Darwin’dir.
“ 1809 yılında seçkin bir ailede doğdu. Tıptan papaz okuluna kadar uzanan ve hepsi de yarım kalan başarısız bir öğrencilik hayatı oldu. 1831’de 22 yaşındayken Beagle adlı bir bilim araştırma gemisiyle uzun bir yolculuğa çıktı. Kıyıya çıktıkları her yerde uzun, güç ve tehlikeli keşif gezilerine çıkıyor, çevreyi inceleyip örnekler topluyor, notlar alıyordu. Yolculuk beş yıl sürdü ve 1836’da İngiltere’ye döndü.
Sonraki yirmi yıl boyunca bu notlar üzerinde çalıştı. Darwin, tarım ve hayvancılıkla uğraşan çiftçilerin daha iyi bir ürün elde etmek için özenle üstün nitelikli tohumluk seçtiklerini biliyor, dünyadaki evrimin temel ilkesinin de bu olduğuna inanıyordu. Yaşam savaşında türler birbiriyle rekabet hâlindeydi. Güçlü olan ve çevreye uyum gösterebilen yaşıyor, zayıflar yok oluyordu. Doğal yaşam zorlayıcı bir güçtü. Bu nedenle bütün canlılar en basitten en gelişmişe doğru zorunlu bir evrim geçirmişlerdi.
Darwin bu çalışmalarını, Türlerin Kökeni isimli bir kitapta 1859 yılında yayınladı. Gerçi evrim teorisi daha önceleri Fransız Montesquieu, Diderot ve Lamarck tarafından da öne sürülmüştü ama, Darwin bu konuda yeterli bilimsel kanıt sunan ilk bilim adamıydı. Darwin bu çalışması ile iki ayrı grubun birden düşmanlığını kazandı. Karşı çıkan bu gruplardan biri Darwin’in gölgesinde kalmaktan korkan eski kafalı bilim adamları, diğeri ise din adamlarıydı.
Teori özellikle din adamları için daha da tehlikeliydi. Çünkü hem Tevrat’taki yaratılış öyküsünü yıkıyor, hem de bu yaratılışta Tanrısal iradeye yer olmadığını ortaya koyuyordu.
Evrim Teorisinin, doğa bilimlerinin yanı sıra sosyal bilimlerin gelişmesinde de önemli etkileri oldu. Darwin, İnsanın maymundan türediğini hiçbir zaman doğrudan söylememiş olsa da, Evrim teorisi sık sık bu suçlamadan yola çıkan saldırılarla karşılaştı.” 1
Darwin’in evrim teorisi ile başlayan bu tartışmalar bir çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de hâlâ devam ediyor. Neden?
Bir Yahudi’nin ya da bir Hıristiyan’ın bu konudaki tepkisine belki hak verilebilir, fakat bir Müslüman’ın asla!
Bir Müslüman’ın, kendi tarih ve kültürü ile tanışmadan önce Darwin’e karşı çıkmaya hakkı olabilir mi?
İnsanın atasının maymun olduğunu ilk söyleyen kimdi bilmiyorum ama, Darwin olmadığını biliyorum. Çünkü aynı sözü, hem de Darwin’den 650 yıl önce söyleyenlerden biri, İslam düşünürlerinden Muhiddin-i Arabi’dir.
İşte sözleri!
“ Gezegenlerle dolu olan evrende her şey birbirini etkilemektedir ve tüm nesneler bu etki nedeniyle meydana gelirler. Bu etkiler, meydana gelen her şeyde o şeyin en gelişmiş türünü ortaya çıkarmıştır. Âlemde ilk varlık gazlar, sonra su, ve sonra sırasıyla madenler, bitkiler ve hayvanlardır. Bu sıralamada en son olarak beliren insandır. Hayvan, insanın atasıdır.
En gelişmiş maden altın, en gelişmiş bitki vak vak ağacıdır. Hayvanlardan en gelişmiş olanı da insandır. Bunlardan her iki varlık arasında başka bir ara varlık vardır. Madenlerle bitkilerin geçiş noktası men denilen bir mantar türü, bitkilerle hayvanlar arasındaki geçiş hurma ağacı ve hayvanlarla insan arasındaki geçiş ise, bir maymun cinsi olan şebektir.” 2
Evet, ne düşünüyorsunuz?
Sadece inanan, ama bilmediğini bilen insaf sahibi Müslümanların bu tartışmada şimdilik tarafsız kalmalarını istirham ederim. Çünkü tartışmamız inananlarla değil, “Hayır, benim dediğim doğru!” diyen şeytanladır.
Bana göre Müslümanlar bilimle tartışmadan önce kendi dinleriyle tartışmalıdırlar. Hem Osmanlıyı savunacaksınız, hem de onun savunduğunu inkar edeceksiniz! Böyle anlamsız bir tutarsızlık olur mu? Ya Osmanlıyı ve şeyhülislamların bile özel fetva ile tasdik ettiği Muhiddin-i Arabi’yi inkar edeceksiniz, ya da oturup inançlarınızı yeniden gözden geçireceksiniz.
Bu özeleştiriyi yapmak zorundayız ve ben şimdi bunu yapacağım.
***
Âdem kimdir? Kutsal kitapların bildirdiğinin dışında hiç kimsenin bu konuda bilgisi olamaz, yok da!
Şu halde gelin şu kutsal kitapları dikkatlice bir daha okuyalım.
“Ve gökler, ve yer ve onların bütün orduları tamam olundu. Ve Allah, yaptığı bütün işi altı günde bitirip yedinci günde istirahat etti. Ve Allah, yedinci günü mübarek kıldı ve onu takdis etti. Çünkü Allah, yaratıp yaptığı bütün işten o günde istirahat etti. Tekvin 1/ 1-3”
Son Peygamber Tevrat’ın bu sıralamasına itiraz eder. Peygamberin itirazı neyedir? İnsanın hayvan kategorisine dahil ediliyor olmasına mı? Yoksa Allah’ın yorulmuş olmasına mı?
Bazı Müslümanlar, Peygamberin yedinci günde insanın yaratıldığını söylemesinden, insanın hayvandan bağımsız olarak yaratıldığı anlamını çıkarırlar.
Hangi hakla? Kuran’ın hangi ayetine veya Peygamberin hangi sözüne istinaden böyle düşünülüyor?
Yoksa Allah’ın âlemleri yarattığı altı günün ve sonra insanı yarattığı yedinci günün, bizim bildiğimiz günlerden olduğu mu sanılıyor? Hani bizim bir günümüz Allah için bin yıl gibiydi, elli bin yıl gibiydi?
Peygamber aynı hadiste, insanın yaratılışının o cuma gününün akşam saatlerinde tamamlandığını söyler. Yoksa, ol dediğinde olduruveren Allah insanı yaratırken zorlandı mı? Yoksa Hıristiyanların zannettiği gibi akşama kadar istirahatta mıydı?
Yeni Müslüman olduğu halde Haz. Cübeyr’i bile hayran bırakan,
“ Yoksa onlar nedensiz mi yaratıldılar Tur 52/35” ayetini hiç okumadığımız, anlamadığımız anlaşılıyor. Allah’ın her şeyi bir sebeple yarattığını, her şeyi sebeplerle birbirine bağladığını unutmuş görünüyoruz.
Bana göre Peygamber insanın maddi geçmişi ile değil, Allah anlayışımızdaki yanlışlıklar ile uğraşmaktadır.
***
Uzun yıllar önce, zannederim basında yada televizyonda izlediğim batı kaynaklı bir haberde, Âdem’in belirli bir insan olmayıp sadece bir kavram olduğunun iddia edildiği bildiriliyordu. Kaynağını tespit edemediğim bu yabancı görüşün sahibini tanımak, kendisini tebrik etmek isterdim. Çünkü tamamen katılıyorum. Nitekim bu anlayış daha sonra ülkemizde de dile getirilir oldu.
Arapça sözlüğe baktığınızda, Âdem kelimesinin hemen yanında başka bir Adem daha görürsünüz. Kolay fark edemezsiniz ama farklıdır. Âdem ilk insan, Adem yokluk demektir. Âdem ve Adem. Ne kadar da yakınlar! Neden bu kadar yakınlar acaba?
Bu isimleri tanımlayan eski atalarımız, birbirinden çok farklı bu iki anlamı, neden bu kadar yakın iki kelimeye yüklesinler? Sakın aralarında gizli bir ilgi olmasın!
Böyle bir ilgi vardır ve üstelik gizli de değildir. Çünkü Adem yokluk demektir ve bu yokluk, bana göre insanın belli bir bedensel atası olmadığının ifadesidir. İnsanın atası, maymunlardan balıklara, balıklardan yosunlara uzanan uzun, çok uzun bir evrimdir. İnsanın gerçek geçmişi, yaratılışın derinliklerindedir. Böyle olması, insanın topraktan ve sudan yaratıldığına ters düşüyor mu?
Son Peygamber kadir gecesinden söz ettiği bir hadiste, o gecenin sabahında kendimi su ve balçık içinde secde eder gördüm derken, ne demek istiyordu dersiniz?
Başka bir hadiste, ertesi günü yağmur yağdığı, yağmurun mihrabın üstünü örten dalların arasından sızdığı, secde yerinin ıslanması sonucu da Peygamberin alın ve burnunun çamurlandığı anlatılarak rüyanın gerçeklendiği anlatılmak istenir. Bu hadisin gerçek mi, uydurma mı olduğunu bilmiyorum. Doğru değilse, kadir gecesi hakkındaki bu çok önemli hadisi anlayamayan, ama Peygamberin sözünü de mutlaka anladıkları bir sonuca bağlamak isteyenlerin lüzumsuz bir gayreti olduğunu düşünürüm. Değilse, doğru kabul edenlere sormak isterim,
Siz Peygamberin kadir gecesinde uyuduğunu mu söylemek istiyorsunuz? Yoksa sadece ertesi gün yağacak bir yağmuru haber verdiğini mi?
Bana göre hadisin gerçek anlamı, Peygamberin her şeyin topraktan yaratıldığına olan inancıdır. Peygamber maymunu çoktan geçmiş, varlığın ezeli geçmişinde bir toz tanesi kadar bile olmadığını düşünmektedir. Esasen bu böyle olduğu içindir ki, tasavvuf anlayışında zerre anlayışı çok önemsenmiş ve Allah karşısındaki tevazuun sembolü olagelmiştir.
Geçmişimiz maymun olsa bundan ne çıkar? Önemli olan bizim şimdi ne olduğumuz değil mi? Dışardan insanmış gibi görünen birçok insanın bırakın taklitçi maymunu, gerçekte tembel bir eşek, sinsi bir yılan veya saldırgan bir köpek gibi davrandığını görmüyor muyuz? Üstelik hayvanlar da bizim gibi topraktan değil mi? Topraktan gelip toprağa gitmiyorlar mı? Maymunlarla aynı topraktan yaratılmış olmak gücümüze gitmiyor da, maymundan gelişmiş olmak niçin gücümüze gidiyor?
Şimdi biçare hayvanlara karşı övünüp büyüklenmeyi bir tarafa bırakalım da, gelin şu ayeti bir daha tefsir edelim,
“ Kendilerine koyduğumuz yasakları aştılar ve onlara, - Basit birer maymun olun, dedik. Araf 7/166”
Anlayamadınız, hâlâ maymunda mı kaldınız? O halde bir de şunu tefsir edelim,
“ Onlara şu adamın haberini de anlat. Ona ayetlerimizi vermiştik ama, inkar ederek azgın şeytanlardan olmuştu. Dileseydik onu bu ayetlerle yükseltirdik, ancak o kendi hevesine uyarak aşağılığa saplanmayı istedi. Onun durumu köpeğin şu hâline benzer ki, üzerine gitsen dilini çıkarıp solur, bırakıp uzaklaşsan yine dilini sarkıtıp solur. Ayetlerimizi yalanlayan kimsenin durumu işte böyledir. Sen onlara bu örneği anlat, ola ki üzerinde durup düşünürler. Ayetlerimizi inkar ederek kendine zulmeden bir millet ne kötü bir misaldir. Allah’ın yol gösterdiği hak olan gerçeğe ulaşmıştır, saptırdıkları ise mahvolanlardır. Ant olsun ki, biz insanlardan ve cinlerden bir çoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var anlamazlar, gözleri var görmezler, kulakları var işitmezler. Hayvanlar gibidir bunlar, hâttâ daha da aşağı. İşte bunlar, gafillerin ta kendisidir. Araf 7/175”
Hâlâ mı anlamadınız?
Şu halde gelin biraz daha açık konuşalım. Bakın amentüde “ve kütübihi” diyerek iman ettiğimiz Tevrat ne diyor;
“ Ademoğlunun yaratılışı, Allah onları denesin ve kendilerinin ancak bir hayvan olduklarını görsünler diyedir. Görmüyor musun insanın başına gelen hayvanların başına da geliyor ve başlarına gelen şey birdir, bu nasıl ölüyorsa öteki de öyle ölüyor. Hepsinin bir soluğu var ve insanın hayvana üstünlüğü yoktur. Hepsi aynı topraktan geliyor, aynı toprağa gidiyorlar. Ancak şu var, Ademoğlunun ruhunun yukarıya çıktığını, hayvanın ruhunun aşağıya indiğini kim biliyor? Vaiz 3/18”
Nasıl?
“ Ant olsun biz insanı en güzel surette yarattık da, sonra aşağıların aşağısına ittik. Tin 95 / 4” ayetini anlamak şimdi daha kolay değil mi?
Müslümanlar! Lütfen maymunu çabucak geçiniz. Maymun artık çok gerilerde kaldı. Geçmişimizin maddi sebebi maymun, solucan, hâttâ bir bitki bile olsa biz artık insanız!
Sahi, insan ne demek kim biliyor? Doğrusu henüz ben bilmiyorum da!
***
Şimdi daha önce okuduğum bir alıntıya tekrar geri dönmek istiyorum.
“ Dildeki her söz, çalışmadaki her hareket, bilimdeki her kavram, kuşakların bir yere toplanmış tecrübesidir. Irmağın akan suları ırmakta kaybolmadığı gibi, eski kuşakların tecrübeleri de boşa gitmemiştir. Bir zamanlar yaşamış olan insanların emeği, insanlık tecrübesinin ırmağında, yaşamakta olan insanların emeği ile kaynaşmaktadır.
Irmağın kaynağına, her şeyin başlangıcına işte böyle vardık. Çalışan, konuşan ve düşünen bir varlık olan insan işte böyle doğdu. Maymun değişe değişe insan haline gelinceye kadar geçmiş olan binlerce yıla göz atarken, Frederich Engels’in, insanı emeğin yarattığı hakkındaki sözlerini hatırlamamak imkansız.”
Bir çok Müslüman için Engels’in insan ve emekle ilgili bu sözlerini anlamak imkanı yoktur. Çünkü onlar yaşamakta olduğumuz her gerçeğin bir ayet olduğunu unutmuşlardır. Çünkü onlar gözlerini Allah’ın yarattığı gerçeğe kapamışlar, zanlarını din edinmişlerdir. Bu nedenledir ki Allah’ın,
“ İnsan için kendi emeğinden başka bir şey yoktur. Necm 53/39” ayetini bile, hiç akıllarından çıkarmadıkları dünya malının üzerine taşıyamazlar.
***
Dede, Allah ve din hakkında söylenen her sözün Kuran’a ve hadislere dayalı bir senedi olması gerektiğini söylerdi.
Eğer konuştuklarım doğru ise bir senedi olmalıdır ve bana göre bu senet Âdemin boyudur. Niçin 50 veya 70 zirâ değil de 60 zirâ?
Cebrail’in altı yüz kanadı olduğunu anlayanlar, artık Âdemin boyunu da anlamışlardır. Yani, altı ve on!
Altı, yani âlemin altı günde yaratılışı Âdemin yaratılışının sırrıdır. İnsanın yaratılışı maymundan daha öncelerde, geçmişin derinliklerindedir. Ya on? Bakalım neymiş, Muhiddin-i Arabi anlatıyor;
“ Şunu bilin ki, tüm kainat dört âlem üzerinde dönmektedir. Yaşayan âlem, Değişen âlem, Gelecek âlem ve Neseb âlemi. Bu âlemlerin her birinin bir anlamı vardır ve her biri kainat dediğimiz büyük âlemin bazı özelliklerini taşırlar. Yaşayan âlemdeki bir şey kainatın 4 gerçeğini, Değişen âlem 25 gerçeğini, Gelecek âlemdeki bir şey ise kainatın 20 gerçeğini kapsar. Bu 49 ana gerçek her şeyde olduğu gibi insanda da mevcuttur. Neseb âlemi ise, büyük âlemden 10 gerçeği kapsar.” 3
Neseb Arapça bir kelimedir. Diğerlerini sadeleştirdiğim halde ona özellikle dokunmadım. Nedir biliyor musunuz?
Sözlük şöyle diyor; Geçmiş. Soy, kök, atalar zinciri.
Bu 49 gerçeği ve içindeki sayıların anlamını henüz ben de bilmiyorum ama, artık inanıyorum ki atamızın boyu gerçekten 60 zirâdır. Allah’ın altı günde yarattığı ve her günü on gerçekle kuşatılmış.
Nasıl, bu senedi kabul etmiyor musunuz?
Şu halde ben size bir çek vereyim. Gerçi biraz uzun vadeli, üç yüz yıllık ama olsun, sağlamdır.
Eski hikayeler, cennetten kovulan Âdem’in üç yüz yıl ağlayıp inledikten sonra affedildiğini anlatıyor. 4
Hadi şimdi söyleyin bakalım bu ne demek? Söyleyin, niçin iki yüz veya beş yüz değil de üç yüz yıl?
Bilemediniz mi? Evet, Haz. Cebrail’in kanatları olduğuna inanmaz ve onu dinlemezseniz bilemezsiniz.
Şimdi, hisseden canlılar âlemini hatırlayın. Bitkiler, hayvanlar ve insan! İşte size üç yüz yıl. Her biri yüz mükemmellikte yaratılan ve Allah’ın ölçüsüyle üç gün süren. İnsan olmak için acı çekilip göz yaşı dökülen üç yüz yıl! Bizim yılımızla kim bilir kaç milyar yıl!
Ademde yok olan Âdemi şimdi siz de görebiliyor musunuz?
Nasıl, yoksa bunu da mı beğenmediniz? Peki kabul, sizdeki karanlığı satın almaya kararlıyım ve nakit ödeyeceğim.
“ Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, dokuz da ilave ettiler. Kehf 18/25”
Hayır, bilmediğinizi biliyorum ve açıklamanızı isteyecek değilim. Bu ayetin anlattığı Yedi Uyuyanlar Efsanesi, bize Hıristiyanlardan miras kalan eski bir bilginin hikayesidir. Bu efsanedeki uyuyanlar, üç yüz yılda yaratılan insanlıktır, insandır.
Ya dokuz? Söz ettiğimiz dokuz, özellikle sıcak iklimlerde erken başladığı bilinen ergenlik yaşıdır. Yani, günahsız uyumakta olan bir insanın kendi nefsine uyanması! Peki bütün insanlar dokuz yaşında mı buluğa eriyor? Üstelik hani insanın uyanması gerçeği görmesiydi?
Haklısınız, nitekim bir sonraki ayet de bu düşünceyi doğruluyor ve şöyle diyor;
“ De ki, - Onların ne kadar uyuduklarını Allah daha iyi bilir. Onun elindedir göklerin ve yerin bilinmezlikleri. Kehf 18/26”
Bunu da beğenmediyseniz, öyle anlaşılıyor ki sizin bir şeyler alıp satarak kâr etmeye niyetiniz yok. Bari dilinizi tutuyor olsaydınız.
***
Biliyorum, öğrendiklerimin ve düşündüklerimin hepsi doğru. Her şey Kuran ve Peygamberin denetimi altında. Ama yine de içimde garip bir duygu, sanki bir yerlerde bir şeyler eksik. Siz de hissediyor musunuz?

Mürit Kefer

Dip not Eser Yazar Yayınevi / Baskı yılı Cilt Sayfa
1 Ana Britannica Ansiklopedi Ana Yayıncılık / 1988 6 622
2 M. Arabi Fütuhat-ı Mekkiye Selahaddin Alpay Şakir Hoca / 1980 Tek kitap 359
3 M. Arabi Tasavvuf Yolu Selahaddin Alpay Sümer / 1973 Tek kitap 223
4 Mearicu'n Nübüvve A.Faruk Meyan Berekat / 1976 Tek kitap 130

Russell
23-11-2005, 21:54
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=122648

ensareo
29-11-2005, 22:57
Şu dünyada birşeylere karar verip duruyoruz öyle değil mi?Öyleyse, en azından hazır bir mesleğimizde var:"hakimlik"...Oh ne iyi..O kadar da basit kolay birşey değil hakimlik oysa..

İyide herkes hükmedebiliyor; doğru karar verebiliyor mu?(amaç doğru karar vermek değil mi?)Maalesef "Hayır.." Hatta hiçte dikkat edilmiyor,önemsenmiyor...Ama herkes haksızlığa uğradığında; hükmedilecek bir konu olduğunda,azami gayret gösterilmesini,adaletle hükmedilmesini isterler..En iyi avukatın kendilerinin vekili olmasını isterler;haklıdırlar da..Öyle değil mi?

Çünkü doğruyu söyleme,gerçeği bulma,araştırma,kendi aleyhinde de olsa "hakkı söyleme" çoğu insanda bulunmuyor..Buda hakimin kişiliği ile ilgili çoğunlukla..veya hasta olup-olmamasına...Bir çocuk hüküm verebilir mi?Hayır..Doğruyla yanlışı ayırt edecek bir bilgi birikimi yoktur..Peki bir deli veya psikiyatrik bir hastalığı olan bir insan.Sizce hakim olabilir mi?, hükmedebilir mi?Hayır..Çünkü doğru karar vermesine engel olan bir hastalığı vardır;bu durumda o da çocuk gibidir..

Para karşılığı veya menfaat karşılığı doğru olarak hükmettiği bir konuda caymak,aksine haksız olan tarafı haklı,haklı olan tarafı haksız göstermeye ne dersiniz. Buda hakimin ahlakına bağlı birşey..Evet,dilerse istediği gibi hükmedebilir ve yanlış bir kararı isteyerek verebilir..Ahlak sorunu...

Hüküm verilirken dosyaları okumak,her iki tarafıda dinlemek ve delillerini incelemek,delillerin doğruluğunu araştırmak gibi hüküm öncesi birtakım faaliyetlerde bulunmamızda gerekir..

Şöyle birşey olsaydı işimiz kolay olurdu.Mesela;güzel bir kadın-yakışıklı bir erkek,zengin-fakir gördüğümüzde nefsimiz derdi ki bu güzel bir kadın veya yakışıklı bir erkek;hiç yalan söyler mi?Çirkin birisini gördüğümüzde de nefsimiz derdiki mutlaka bu çirkin bir şey yapmıştır bu adam-kadın..Zenginse haklı,fakirse haksız..hemencecik hükmümüzüde verirdik..Maalesef!...bu hüküm verme bu kadar kolay değil..

Heva ve hevesinize tabi olmayacaksınız..Bu ne demek yani canım böyle istiyorla,istediğim hoşlandığım şekilde hüküm verilirse kabülumdür ile hüküm verilmez.Zor bir iş yani bu heva ve hevesle hüküm vermemek bunun aksine araştırma yapmak, doğruluğunu araştırmak,delil toplamak,yanlış hüküm vermekten çekinmek,haksızlık yapmaktan korkmak;kısacası çok zor birşey Adaletle Hükmetmek!...

Aliminyum
04-12-2005, 14:41
1) Tekebbür(Kibir) :
Günümüzde ateistler, "İnsan olabildiğine hür kalmalıdır. Allah'a (cc) kulluktan bahsettiğiniz zaman İnsanın hürriyetini ortadan kaldırmış olursunuz. Kime olursa olsun "kulluk" söz konusu ise orada hürriyet yok ve İnsan sömürülmüş demektir." diyorlar. İşte, böylesine bir tekebbür tabiatıyla imana manidir.

2) Bakış Zaviyesindeki İnhiraf(Sapma):
Bazen bakışlardaki zar kadar değişme neticede çok büyük farklılık arz eder ve İnsanı imandan dışarı çıkarır. Üstadın (Bediüzzaman)'niyet' ve 'nazar' mevzularındaki açıklamaları bu açıdan çok önem taşır. "Niyet ve nazar, mahiyeti eşyayı tağyir eder." diyor. Niyeti inkara kilitlenmişse bir İnsanın, bakışı ve anlayışı da buna göre şekillenir.

3) Cehalet.

4) Alışkanlıklar.

Kişinin sürekli yaptığı eylemleri, onun karakteri, kanaatleri, inanç ve bağlılıkları ile bütünleşir. Ve onları terk etmek, din değiştirmek kadar zor gelir ona. Eğer bu eylemler iman ve İslâm'ın tasvip etmeyeceği ve edemeyeceği yol ve yöntemler üzerinde yivler oluşturur ise, artık bu yivlere yatak değiştirmek imkansızlaşır. Geçmiş kavimlerin inkarlarının çoğu, âbâ an ced (atalardan bu yana) edinilmiş alışkanlıkların terk edilmemesinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü edinilmiş örf, adet ve inançlar üzerinde İnsanlarda aşılmaz dogmalar oluşmuştur. Yeni şeylerin kabulüne karşı ferdi ve sosyal isteksizlik baş göstermektedir. Bu da küfrü netice vermiştir.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kirik.testi/a11583.html?PHPSESSID=

sitesinden araklanmıştır. İlgimi çekti paylaşayım dedim.

erayevren
07-12-2005, 01:34
Medyanın ve kamuoyunun gözü önünde 27 Kasım`da Swissotelde bir satış gerçekleşti.

Cumhuriyet kurucumuz Mustafa Kemal Atatürk’e ait belge, bilgi, doküman ve eşyaları
müzayedede satışa sunulmuştur.Duyarlılık noktalarını yitirmiş, skandalların olağanlaştığı,
bir toplum olduğumuzu gözler önüne seren bu duruma yine de insani ve ülkesini seven
insanlar olarak dur demeyi vicdani ahlaki ve düşünsel olarak karşı gelmeyi borç bildik.

Cumhuriyetin kurumları, cumhuriyet kurucusunun eserlerine sahip çıkmazken, mezatlarda
satılırken yüreğimizin acıdığını bir kez daha ifade etmek istedik.Ülkemi pazarlarım diyen
tüccar zihniyetli Başbakanı,hükümeti,bakanlıkları ve adı Atatürk ile başlayan
tüm kurumların buradaki sessizliğini ve suç ortaklığını bozmak istiyoruz.

Tarihini parça parça satan bir ülkenin onursuz insanı olmamak için imzalarımızı atıyoruz.
Başta hükümet olmak üzere, tüm kurumları ve yurttaşlarımızı, Atatürk’e ait olan eşya, bilgi,
doküman ve belgelerin ülkemize ve tüm cumhuriyet yurttaşlarına ait olduğu gerçeğinin altını
bir kez daha çiziyoruz.Tarihimize ve hepimize ait olan bu değerlerin kişisel mülkiyete geçemeyeceğini
ifade ediyoruz.Tarihi eser kaçakçılığı içermesi bir yana tarihinin de parça parça satılması anlamına
gelen bu duruma son verilerek, satılan bu eşyaların topluma kazandırılarak korunmasını ve
herkesin görebileceği yerde sergilenmesini istiyoruz.

Ulusal bir önderin hiçbir özel eşyası kişiselleştirilemez.

Saygılarımla
Erdoğan Aslanoğlu
www.yazarcizer.com
Genel Yayın Yönetmeni

www.yazarcizer.com (Düşün edebiyat bilim ve toplum) sitesi olarak bu konuda başta tüm yurttaşlarımız ve kuruluşların
duyarlılık göstererek aşağıdaki kurumlara e-posta atarak tepkilerini dile getirmelerini ve
bu kampanyanın takipçisi olmalarını rica ediyoruz.

TBMM : bilgiedinme@tbmm.gov.tr
Başbakanlık : halkilis@basbakanlik.gov.tr
İçişleri Bakanlığı : i-basin@icisleri.gov.tr
Kültür ve Turizm Bakanlığı : ozelkalem@kulturturizm.gov.tr
Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü : kulturvarlikmuze@kulturturizm.gov.tr
Genelkurmay Başkanlığı : gnkur@tsk.mil.tr
Türk Tarih Kurumu : ttkinfo@ttk.org.tr

Kampanyamıza, başta siz olmak üzere
arkadaşlarınıza sitelere önerebilir ve sesimizi çoğaltabilirsiniz.Yapılanları ve yaratılan etkiyi bizimle paylaşırsanız seviniriz.

aspartam
10-12-2005, 20:59
Bahse konu olan Hz. Musa ve İsa (a.s )'ın annelerine verilen bilgi 'vahyetmek' ifadesiyle bildirilmektedir. Bu nedenle Kur'an'da vahiy kelimesinin hangi anlamlarda kullanıldığını ve kimlere vahyedildiğini bilmeye ihtiyaç vardır. Kur'an'da vahyin şu anlamlarda kullanıldığını görüyoruz:

1- Nahl suresinin 68 ve 69. ayetlerinde bahsedilen "Rabbin Bal arısına vahyetti" ifadesindeki "vahiy" Allah'ın eşyaya verdiği özellik, sevki tabii veya iç güdü anlamındadır. Allah bal arısına bal yapmayı vahyettiği gibi kuşlara ve tavuklara da yumurta yapmayı; elma ağacına da elma yapmayı vahyetmiştir. Bu yaratılmışlara verilen tabiat ve sevki tabii anlamında kullanılan bir ifadedir.

2- Şahsa özel gönderilen vahiy: Bu vahiy sadece gönderildiği şahsı ilgilendiren ve bilgilendiren bir vahiydir ve başkasını ilgilendirmediği gibi bu vahyin kendisine verildiği kişi, tebliğ ile de yükümlü değildir. Bununla ilgili vahiyler Kur'an'da 28/7 de Musa (a.s)'ın annesine yapılan vahiy ile, 16/17-21, 24-26. ayetlerde belirtilen İsa (a.s)'ın annesine yapılan vahiylerdir. Allah Kur'an'da bu insanlara da vahyettiğini bildiriyor. Ancak gelen vahiy, mahiyeti itibariyle sadece gönderilen şahsı ilgilendirdiğinden, bu vahyin tebliğ edilmek gibi bir sorumluluğu yoktur. İlahi iradenin gerçekleşmesi için ilgili şahsı bilgilendirmek, onu teskin ve teselli etmeye yönelik yapılan vahiy ve ilhamdır.

3- Allah'ın Elçilerine gönderdiği vahiyler: Vahyin bu türü ilk peygamberden son peygambere kadar gelip geçen tüm Elçilerine gönderdiği vahiylerdir. Bu vahiylerle Allah dinini insanlara takdim etmekte ve bütün bir dünya görüşünün ilkelerini ve değer yargılarını ortaya koymaktadır. Bu vahyi alan asla gizleyemez ve hiçbir şeyi kendine saklayamaz. Gelen vahiyler kendi aleyhine bile olsa onları açıklamak zorundadır. (Şu ayetlerde olduğu gibi: 66/1-5,33/28-34,33/37) Hiçbirini gizlemesi, kendine saklaması mümkün değildir. Tebliğ sıfatının gereği olarak Allah'tan gelen vahiyleri ümmetine tebliğle yükümlüdür.

Bu nedenle görüyoruz ki, Kur'an'da birbirinden farklı üç tür vahiyden bahsedilmektedir. Yaratılmışlara verilen özellikler anlamındakiler, şahsın özel durumuyla alakalı olarak ilahi iradenin tecellisiyle ilgili bilgilendirme ve teskin etme, ona sabır ve sebat verme ile ilgili olanlar, bir de Din-i ilahi'nin insanlara tebliğ edilmesi için seçilen elçilere yapılan vahiyler. Dikkat edilirse ilk iki vahiy de Elçilere yapılan vahyin içinde insanlara takdim ediliyor. Allah bu olayı elçi olmayan herhangi bir insana bildirmeyip sadece elçisi aracılığı ile insanlara tebliğ ediyor. Bununla bu sayılan şahısların dışında her hangi bir insana vahy etmediğini bil-diriyor ve peygamberlere öykünerek 'bana da vahiy ve ilham geliyor' sözüyle insanları aldatan sahte-karların ipliğini pazara çıkartıyor.

İşte bu noktada Cin suresi 26 ve 27. ayetlerini okuduğumuzda anlatılmak istenen mesajı anlamamız mümkün oluyor: "Gaybı bilen Allah, gaybına kimseyi muttali etmez. Ancak peygamberlerinden bildirmek istediği bunun dışındadır." Biz bu ayetten anlıyoruz ki Allah gaybi bilgileri ancak peygamberlere vahyederek bildirir, peygamber de ümmetlerine tebliğ eder. 28/7'de anlatılan Musa (a.s)'ın annesine vahyedileni de biz peygambere gelen vahiyden (Kur'an, İncil, Tevrat) öğreniyoruz. Bu şahıslar "Allah bize böyle vahyetti" demiyor. Biz bu haberi Allah'ın elçisinden öğreniyoruz. Kur'an'da anlatılan bu ve benzeri bir çok olayı bu yolla öğrendiğimiz gibi.

Aynı zamanda peygamberler de bu kanalla öğreniyorlar. Bu tür haberlerin ya başında ya da sonunda "işte bu sana anlattığımız gayb haberlerdendir..." (12/102) buyuruluyor.

Peygamber annelerine vahyedilmesi tebliğ niteliği olmayan, sadece kendileriyle alakalı bilgilendirmedir. Bu iş onların istemesiyle değil üzerlerine tahmil edilen bir yüktür. İşte bu yükün taşınabilmesi için Allah kendi iradesiyle onlara sabır ve sebat veriyor. Bunu onların mutmain olup, katlanacakları bir yolla yapıyor ve bunu da 'vahyettik' ifadesiyle bildiriyor. Bu nedenle "gaybı bilen Allah gaybına kimseyi muttali etmez. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği bunun dışındadır" hükmüyle bu ayetlerin çelişen bir tarafı olmadığını da böylece görüyor ve anlıyoruz. Cin suresi 26-28 ile Ali İmran suresi 179. ayetlerinde bahsedilen gayb, Allah'ın elçilerine tebliğ edilmek üzere indirdiği vahiylerdir. İşte bunu Allah elçilerden başkasına indirmeyeceğini bildiriyor. Bu konuda kimi elçi seçti ise ancak ona dilediği şeyleri dilediği kadar bildireceğini ifade ediyor. Allah neyi indireceği ve ne hüküm koyacağı konusundaki bilgileri peygamber dışında hiç kimseye vermediğini tüm insanlığa ilan ediyor.

Böylece Allah'ın elçileri dışında, gaipten/kayıptan haber veren, kalplerden geçeni bildiğini söyleyen kimselerin bütün tezlerini çürütüyor. "Sinelerin gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını ancak Allah'ın bildiğini ve bildirdiğini ilan ediyor. Bunu da elçilerin diliyle yapıyor." Söylenmek istenen budur. Birini elçi olarak seçmesinin anlamı da budur. Allah Muhammed (a.s)'ı elçi seçtikten sonra bazı vahiyleri de yakın arkadaşlarına göndermemiştir. Toplumu ilgilendiren herhangi bir konudaki bir haberi, Elçi seçilenin dışında kimseye vermediğini insanlığa açıklayarak bilgilendiriyor ki Elçilerden başkasına rağbet edilmesin.

ate
18-12-2005, 18:17
O kadar cahil ve kafası afyonlanmış insanlarla kuşatılmış durumdayız ki...
Hep akıl dışı, bilim dışı konular el üstünde, gerçeklerinse üzeri örtülü.

Tahsilli insanlar, akademik çevreler bile irrasyonel safsatalarla uğraşıyor

kalkandelen
12-01-2006, 15:12
Allah adem peygambere egilmeyen seytani neden serbest birakti...Yani ozgur birakti..??

Ozgurluge onem veren allah mi?yoksa seytan dahami guclu?

Turban konusunda baski yapanlar,oruc tutmayanlari olduren cahil caniler birde bu yonden baksinlar islama..

Mutezile
19-01-2006, 08:36
CİHAD VE FÜTUHAT HADİSESİ


F ü t u h a t 'ı Osmanlıda görebilirsin: Osmanlı fütuhatı, büyük çapta bir nüfus ve kolonizasyon harekâtının neticesidir ki bu nüfus harekâtı ve yerleşmenin öncüleri, “kafirleri yerlerinden kovan, toprak açan; İ s l a m ı Yaymak için girişile Gaza ve Cihad'' girişimleridir.


Cihad ile ilgili de 2 kelime söylemek isterim


Bir amaca yönelik olarak olanca gücü kullanmak. "Olanca çaba" anlamındaki "cehd" den gelir.

Genel tanımı: Tanrı yolunda ve din uğrunda kutsal savaş. Amacı: "İlây-ı kelimetü'llah" (Tanrı'nın sözünü yüceltmek), yani "Kuran'ı ve hükümlerini 'tüm düşünce, inanç ve dinlerin üstüne' çıkarmak ve karşı konulmaz biçimde egemen kılmak".

Ayet ve hadislerdeki özel anlatımıyla "tanrı yolunda, kâfirlere karşı İslam'ı üstün ve yenilmez duruma getirmek için canla malla birlikte savaşmak", "Tanrı yolunda savaşa, öldürmeye girişen inanırların canlarını ve mallarını, karşılığında CENNET'i vererek Tanrı SATIN ALMIŞTIR." (tevbe suresi, ayet 111). Ayet ve hadislerde, çoğu yerde "cihad" bu anlamında, yani "Tanrı yolunda ve din uğrunda silahlı kutsal savaş" anlamında kullanılmıştır. Bu anlamda kullanıldığı da açıkça belirtilmiştir.

Islam hukukundaki tanımı

Kafirlerle savaşmak, onları öldürmek, onların elinden mallarını, mülklerini almak, yağmalamak, tapınaklarını yıkmak, putlarını kırmak." (Bkz. Dâmâd, c.1, s.494)

"İnsan ve cin şeytanlarııyla" savaşmak: Her tür şeytanın oyununa karşı uyanık olmak, ödün vermemek, 'şeytanı savaşta yenmeye çalışmak'.

"Nefis" ile savaş: Dünyanın çekicilikleriyle, 'nefis arzuları' ile savaşmak. Kimi ayetlerdeki "cihad" bu anlamda yorumlanır. (Bkz. Ragıp, el Müfredât, "c-h-d"). "Cihad"ın bu anlamını benimseyenler daha çok Islam gizemcileridir (tasavvufçular).

Cihad'ın kimlere karşı olacağı, genel niteliğiyle, kesin olarak belirlenmiştir:

Hadis: "Tek Tanrı'dan başka Tanrı bulunmadığına, Muhammed'in de O'nun kulu ve Peygamberi (elçisi) olduğuna inanıncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye, ve namazımızı kılıncaya kadar (bütün) insanlarla savaşıp öldürüşmem buyuruldu. İnsanlar ne zaman ki bıunları yerine getirirler, o zaman kanlarını (canlarını) ve mallarını -kimi haklı nedenlerin dışında- kurtarmış olurlar" (Bkz. Buhari, Selât/28; Ebu Davut, Cihad/104, hadis no:2641).

Cihad örneği: Gece baskınlarında, kafirler toptan kılıçtan geçirildiğinde, evler yakılıp yıkıldığında öldürülenler arasında "kadınlar ve çocuklar" da bulunuyordu. (Bkz. Ebu davud, Cihad/102, hadis no: 2638; Cihad/121, hadis no: 2672; İbn Mace, Cihad, hadis no: 2840; Ahmed İbn Hanbel, 4/46; Tirmizî, Siyer/19, hadis no: 1570).


Görüldüğü gibi Cihad-Fütuhat İslamı Yaymak, Toprak almak amacı ile yapılır. Barış önerisi gelmemişse, ya da kabul edilmemişse, arada bir saldırmazlık antlaşması yoksa, "cihad" gereklidir, "farz"dır. Ama bu farzlık, "kifayeten"dir. Yani, toplumdan bir kesimin bunu yerine getirmesi yeterlidir. Toplumun başındakiler, gerekli cihadı açarlar, gerejktiğinde de güç toplarlar. İlgililer, "cihad"ı başlatmak ve gereğini yerine getirmek zorundadırlar. "Kâfirler"e seçenekleri göstermelidirler. Kâfirler, durumları na göre seçeneklerden birini kabul etmek zorundadırlar. Kabul etmiyorlar sa Müslüman ilgililere düşen, "cihad"dır. Eğer cihad hiç yapılmıyorsa, başka bir deyişle, toplum cihadsız kalmışsa, o toplum, bütünüyle sorumlu ve suçludur. Çünkü, kişilere değilse bile, toplumun tümüne yüklenmiş olan "farz" yerine getirilmemiştir. (Bkz. Dürer, Arapça, Cihad, c.1, s.282; Dâmâd, c.1, s.494-495)


Fütuhatı anlamak için osmanlı tarihine göz gezdirmek kafidir.

Mutezile
04-02-2006, 15:16
Ayşe Ehlibeyt'ten sayılmaz; değil mi?

Kızı, damadı, torunları ehlibeytten; bakire aldığı tek eşi olan Aişe değil; neden?

Razi tefsirde Ehlibeyt'e dahil olanları anlatıyor: Fatıma-Ali ve çocukları Hasan-Hüseyin..

Soru 1-) Peygamberin tek çocuğu Fatıma değil. Diğer çocukları neden Ehlibeytten sayılmıyor

Soru 2-) Fatıma Müminlerin anneleri, ya Ayşe? O Müminlerin anası değil mi? Hatice, Sevde, Berre vs..?

Soru 3-) Ehlibeyte kimlerin dahil olduğu Kuranda zikrediliyor mu?

Soru 4-) Kuranda Ali'den bahsediliyormu? Malum Kuranda Meryem, Belkıs, Firavunun karısından i s m e n bahsediliyor. Amine (annesi), Abdullah (babası),Ali (damadı) Kuran'da geçiyormu?

Soru 5-) İsa'nın anası Meryem'e k o s k o c a bir sure gönderen Allah, bu ilgi ve alakayı Ali ve peygamberin ebeveynlerinden esirgemiş midir?

Soru 6-) Ya da Kuranda Ali, Amine, Abdullah hayırla anılmıştır, ama dikkatimizden kaçtı. Olabilir. Yerlerini gösterirseniz bizde sebepleniriz..

Soru 7-) E ğ e r Kuran-ı Azimüş-Şan'da; bu ''Mufassıl'', ''Mübin'', ''Kitab-ul Ekmel''de'' yukarıda zikredilen isimler geçmiyor ise; bu hangi s e b e b e bağlanmalıdır sizce?



Bu merak ettiğim sorulardır, bilenlerin yanıtlaması ricası ile

cosmo_man
13-02-2006, 08:00
Kader nedir? Ne değildir?

İnsanların hür iradelerine bırakılmış olup sonucundan sorumlu tutuldukları davranışlar (işler, ameller, hareketler) Allah Tarafından "kul istemese de şöyle olsun, şöyle olmasın" diye değil, "kul böyle isteyecek, böyle yapacak" diye Allah tarafından bilinmiş ve bazı yerlere kaydedilmiştir. Meşhur bir benzetmeden yararlanmak gerekirse, ay ve güneş belli bir sistem ve düzen içinde hareket etmekte ve bazan da tutulma olmaktadır. İlgili ilim dallarıyla meşgul olan alimler, yıllarca öncesinden ayın veya güneşin tutulacağını bilmekte, söylemekte ve ilgili yerlere kaydetmektedirler. Ayın ve güneşin tutulması, alimin bilmesinden ve yazmasından olmamakta, aksine bunların kendi sistemleri içinde olacağını alim önceden bilmektedir. Bir katilin adam öldürmesi de Allah öldürmesini emrettiği, kulun iradesi dışında bağlayıcı olarak takdir buyurduğu için olmamaktadır; kulun serbest iradesi ile adamı öldüreceğini (istemese öldürmezdi) Allah önceden bilmektedir ve ilgili yerlere bu değişmez bilgi kaydedilmiştir. Eğer Allah bir yandan kulların ne yapacaklarını, onların iradeleri dışında belirleyip bir tarafa yazsa, onları bu fiillere mecbur kılsa, öte yandan da "Niçin şunu yaptın, bunu yapmadın" dese, bazı yapma ve yapmamalara ceza verseydi adil olmazdı. Özetle kulun da kendine mahsus bir küllî bir de cüz'î iradesi vardır. Küllî irade, fiile uygulanmadan var olan ve bütün seçenekleri kapsayan (yapmaya da yapmamaya da karar vermeyi sağlayan) iradedir. Cüzî irade ise bunun bir seçeneği için kullanılan (yapma veya yapmamayı seçen) iradedir. İnsanlar sorumlu tutulacakları fiilleri yapıp yapmamakta hürdür, bu sebeple de yapınca veya yapmayınca sorumlu olurlar. Allah her şeyi, zaman ve mekan engeli olmadan bildiği için, zamanı gelince kulun, serbest iradesi ile neyi seçeceğini de bilmekte ve onu yazdırmaktadır. Eskilerin deyişi ile "ilim maluma tabidir"; olan, Allah öyle bildiği ve yazdığı için değil, bilgi, öyle olacağı içindir; serbest seçim ve irade ile öyle yapılacağı için öyle bilinmiştir. Hidayet ve dalalet, doğru veya eğri yolda olmak, bunlara yöneltmek de öyledir; Allah kulunu, onun isteği dışında saptırıp da sonra "Niçin saptın" diye sormaz. Kul doğru yolu seçerse Allah da onu murad eder, eğri yolu seçerse Allah da onu -kulun ek bir irade ve fiili bulunmadan- engellemez.

Aslında “Her doğan bebek inanca elverişli bir fıtrat (yaradılış) üzerine doğar. Sonra çeşitli faktörler nedeniyle değişik durumlara sevk olabilir”. Bu, derin düşünülmeden anlaşılabilecek bir durum değildir ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir.

Açıklamak gerekirse; Her insan, yaratılış (fıtrat) itibarı ile lekesiz, tertemiz, imani gerçekleri kabule en müsait bir hüviyetle doğar. Bir benzetme yapmak gerekirse, doğduğunda insan lekesiz, bembeyaz, üzerine hiçbir şey yazılmamış bir kağıt, üzerine hiçbir şey kaydedilmemiş bir ses bantı veya içine hiç pislik bulaşmamış tertemiz bir kaynak suyu gibidir. Her doğan çocuk, kainat ve fıtrat kanunlarına göre, imani hakikatları kabule, bulanıklık ve delaleti reddetmeye eğilimli bir halde doğar. Yani,insanın fıtratında iman ASLİ, imansızlık ise ARIZİ bir durumdur.


Ancak, yaratılışta temiz olan fıtrat sonradan kirletilebilir. Dolayısıyla, fıtratın ilk baştaki hali korunmaz, imdadına koşulmaz ve bu yolda gerekli tedbirler alınmazsa, insanın akla gelebilecek her türlü imani bozukluk cereyanlarından birine kapılıp gitmesi mümkündür.

Temiz fıtrat kirletilip bozulunca ise insan ikinci (bozuk) bir fıtrat kazanmış olur. Örneğin, yumurtadan çıkan bir yavru kuş, uçamasa da yinede bir kuştur. O yaratılıştan uçmaya elverişlidir. Palazlanma döneminde bu kuşun, koşup sıçradığını, düşe kalka uçmağa çalıştığını görür ve “bu kuş uçacak” deriz. Ancak, bir sebep devreye girerek bu kuşun uçma kabiliyetini yok ederse, o zaman o kuş, ne kadar bir kuş olursa olsun, uçamaz. İşte imansızlık veya imanda görülen bazı zaaflarda bu şekildedir; küfür , uçmaya müsait bir kuşun kanatlarını kırma gibi insandaki ilk fıtratı köreltip onu ikinci (bozulmuş) fıtratı ile uçamayacak hale getirir. İnsan, kendine verilen iradeyi suistimal edip kötüye kullanarak veya bazı dış sebeblere bağlı olarak bu ikinci fıtratı kazanabilir. Nasıl yeni doğan bir kuşa “bu bir kuştur, uçar” diyorsak yeni doğan bir çocuğa da “bu imani esasları benimseye eğilimli olarak yaratılmış bir insan” gözüyle bakılır. Önce bu gerçeği bilmek ve idrak etmek gerekir. Bu gerçeği idrak ettikten sonra ise eğer bu doğumda elde edilen fıtrat ile çelişen durumlar var ise bu durumların ne olduğunu, sonradan nasıl kazanıldığını ve bunların nasıl giderilebileceğinin düşünülmesi gerekir. Yani, bu zamanda hala Allah’a inanmayan veya diğer imani zaaflara sahip kişiler var ise önce şunun bilinmesi gerekir; bu imani eksikliğin sebebi Mutlak İrade yani Allah’ın onun hakkında öyle takdir etmiş olması değil, o kulun Allah’ın kendisine verdiği iradeyi bazı şekillerde suistimal etmesi, ondan sorumlu olan insanların sorumluluklarını yerine getirmemesi,, samimi olmaması gibi sebeplerdir. Allah, insanlara, hayatlarının belirli dönemlerinde ,kendi ortam ve şartlarında, imani değerlere sahip olma şans ve kapısını açar, ancak bu şansı değerlendirip değerlendirmemeyi kulunun kalbindeki öz niyetine, samimiyetine ve iradesine bırakır ve olayları buna göre yaratır. Bu şansı bazen imana sahip olan kullarının yaptığı çalışmaları vesile kılarak yaratır bazen başka şekillerde. Eğer imana sahip olan kullar, bu sorumluluklarını farkında olmayıp sadece kendileri için yaşalarsa zincirin halkalarını zedelemiş olurlar. Allah, kulunun ne yapacağını, iradesini ne yönde kullanacağını ve kulunun kalbindeki samimiyeti çok iyi bilir. Yani, “Allah beni böyle yaratmış ve karşıma bunları çıkarmış, benim suçum ne? ,inanmıyorsam inanmıyorum” gibi bahaneler kişinin gerçeklerden kaçması ya da kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Bunun yanı sıra, Allah’ın kullarında olmayan veya kullarına bağlı olmayan bir durum için kullarını sorumlu tutması da söz konusu değildir. Kendi ortam ve şartları dahilinde, gerçeklere ulaşma şansına, dışsal faktörlerden dolayı halen ulaşmayan bir kişi varsa ve o kişi kendi inandığı görüşte saf, samimi ve iyi niyetli ise Allah o kişiyi de ona göre değerlendirir.

Hayatın en büyük kaynaklarından biri olan güneşin ne kadar gerekli olduğunu herkes bilir. Ancak, insan, onun altında bile bile saatlerce oturur ve gerekli tedbiride almazsa göz göre göre cilt kanseri olabilir. O kendi suistimaliyle sebep olduğu hastalık karşısında “güneş olmasaydı niçin yaratıldı ki?” deme hakkına sahip midir? Altında kalarak hasta olmayı göze alan sensin. Yani bizim iradi hatalarımızdan kaynaklanan cüzi şerlerden dolayı güneşin varlığı veya yaratılması bir şer olarak kabul edilemez.


Evet özetlemek gerekirse, her doğan bebek, İnanç fıtratı üzerine doğar fakat, anne, baba, arkadaş, muhit, toplum, okul gibi dış etkilerle, bunları lehinde veya aleyhinde değerlendirecek olan İRADE, fıtrata müsbet veya menfi yönde müdehalede bulunur. Bunu göz önüne alırken “Allah hiçbir kuluna kaldıramayacağı yük yüklemez” ayetini de göz önünde bulundurmak gerekir. Yani, Allah bir kulunu sevap veya günah yönünden değerlendirirken, bizim beyinlerimizle idrak edemeyeceğimiz kadar hassas ve ölçülü bir şekilde o kuluna has özel bir değerlendirme yapar. Bu nedenle, İslam’da bir insanın yaşantısına bakıp “bu Cehennem’lik veya bu Cennet’lik” tir damgasını vurmak son derece yanlış kabul edilir ve yasaklanmıştır. Biz İslam’a inananların yapması gereken şey inkar edenlerin durumuna üzülmek, eğer yardımcı olunabiliniyorsa (kesinlikle zor kullanmadan, iyilik ve güzellikle) yardıma vesile olmak, ancak kesinlikle o kişiyi kendi bakış açısına göre YARGILAYIP HÜKÜM VERMEMEK’tir. Bir bakarsınız ki bugün ateist veya komunist olarak bilinen birisi yarın öbür gün imanı bütün bir insan oluvermiş ve dini tebliğlerde bulunuyor. Böyle örnekler çoktur. Veya tam tersi de olabilir. Son derece inançlı olarak başlayan bir kul yanlış yola sapıp ateist olabilir. Bu nedenle, yargı ve hüküm ancak ve ancak Allah’a aittir. Kimin Cennet’lik kimin Cehennem’lik olduğunun kararı ve hükmü, ancak her zerreyi en ince ayrıntısıyla ölçüp biçebilen Yaratan’a mahsustur ve tekrar etmek gerekirse O, kuluna kaldıramayacağı sorumluluğu yüklemez ve kuluna bağlı bulunmayan bir şey için o kulunu sorumlu tutmaz. Eğer kulunu bir şeyden ötürü sorumlu tutuyorsa mutlaka o kuluna sorumlu tuttuğu konuda gereken tüm donanımı sağlamış ve kul da kendi iradesini ve kapasitesini (Allah’ın ona yüklediği ve onu sorumlu tuttuğu ölçüde) aksi veya yanlış yönde kullanmıştır.

Örneğin, siz, bu yazılanları okuyup kendinize göre bir değerlendirme yaparak;

A) bu durum gerçekten böyle olabilir, üzerine gitmeye ve araştırma yapmaya değer…
B) bunlar bana mantıksız ve anlamsız geliyor, üzerlerine kafa patlatmaya değmez…
C) Belki olabilir ama ben halimden memnunum, rahatım yerinde, hiç irdeleyemeyeceğim…
D) Böyle olsa da olmasa da günlük hayatımdaki çalışma ve sorumluluklarım daha önemli, şu anki inancım bana yeter…
E)……

(tabii ki aynı şıklar, sizin açınızdan, benim içinde geçerli olabilir.)

gibi tercihlerde bulunup iradenizi ve tercihinizi istediğiniz yönde kullanırsınız. Allah’ta sizin kalbinizdeki gerçek niyet, samimiyet ve irade kapasitenizi değerlendirerek, sizin için,size en uygun(sizin gönülden samimiyetle istediğiniz) eylemi yaratır. Bu eylemler siz gerçekten öyle istediğiniz için yaratılır, Allah size yaptırım gücüyle, zor kullanarak yaratmaz o eylemleri. Dediğim gibi eğer sizdeki (tamamıyla bizim açımızdan) “dine ulaşma ve gerçeği bulma” kapasitesi,gücü veya donanımı bu kadar ise Allah bunun değerlendirmesini elbetteki en kusursuz şekilde yapar, her türlü faktörü en ince ayrıntısına kadar değerlendirir ve hardal tanesi kadar bile hakkınız yenmez.. Bu değerlendirme yapılırken, sizin şu anda içinde bulunduğunuz şartları, yetiştirilme şartlarınızı, geçmişte ve şu anda içinde bulunduğunuz her türlü ortamı, bu ortamları hangi sebeplerle tercih ettiğinizi, sizdeki iradeyi, kavrama gücünü, zekayı, aklı, bu yazıları okurken beyninizde oluşan sinyallerin ve tepkilerin sizde oluşturduğu etkiyi, odanın içindeki oksijen molekülü miktarının sizin algı gücünüzü nasıl etkilediğini, o gün en son yemiş olduğunuz yemeğin oluşturduğu şeker seviyesinin algı ve muhakeme gücünüzü nasıl etkilediğini, gönlünüzdeki samimiyeti, ve şu anda akla gelen gelmeyen her türlü durumu en ince ayrıntısına kadar değerlendirip sizin hakkınızda en adaletli hükmü verir. Her şey o kadar iç içe, hassas ve birbirine bağlıdır ki. Örneğin siz, göz göre göre, bilinçli olarak zararlı olduğunu bile bile vücudunuza zulmederek, hem sağlığınıza hem de o anki algı gücünüzü olumsuz etkileyen bir besin veya keyif verici madde aldıysanız ve bu madde yüzünden beyindeki algı sinyalleri yeteri derecede çalışmıyorsa, bu açıdan da bir sorumluluk payınız vardır. Çünkü İslam’da kişi Allah tarafından kendine verilen vücud emanetini de en iyi şekilde kullanmak ve emanete hıyanet etmemek durumundadır. Eğer bu zararlı besin maddesini veya keyif maddesini almanızı gerektiren ortamda sizinle birlikte başka insanların da (bilinçli) sorumluluğu da varsa o insanlarda sizin o anki durumunuzdan kendi nispetlerince bir sorumluluk payı olabilir.. Bunun içindir ki İslam da en büyük ve affı çok zor olan günahlardan birisi maddi veya manevi kul hakkıdır. Bu arada, tabii ki bu aşamaya gelinceye kadar sizin yetişmenizde ve gelişmenizde sorumlu olan insanlar, onlardan sorumlu olan diğer insanlar… ın durumları da en ince ayrıntılarına, zerrelerine kadar değerlendirilir.. Kainattaki tüm zerreler arasındaki dengeyi sağlayan Allah için bu hiçte zor değildir. Zaten, O’nun gücünde bir sınırda yoktur ki böyle bir zorluk söz konusu olsun. Ama daha öncede değindiğim gibi suçu sadece dış faktörlere bağlıyarak sorumluluktan kurtulmaya çalışmak doğru değildir. Sorumluluğun dış faktörlere bağlı olduğunu düşünebilecek kadar bir akıl kapasitesine sahip olan insan, aynı şekilde sorumluluğun kendisinde olduğunu ve nerede hata yaptığını da düşünebilir.

exclusive
24-02-2006, 19:13
Varoldukları ilk günlerden beri katliyam ve yıkım potansiyellerinden hiç bir şey kaybetmeyen mesnevi dinler tam gaz yoluna devam ediyor.

Doğuda müslümanlar birbirlerini "allahu ekber" nidaları eşliğinde katlederken Orta Afrikada dinler arası bir savaş başlamış durumda...

Karikatürlere kızan Nijerya'lı müslümanların kiliselere saldırılar düzenlemesi ve hristiyanları öldürmeleri üzerine hristiyanların çoğunlukta olduğu şehirlerde müslümanlara ve camilere yönelik saldırılar başladı.

5 gündür karşılıklı devam eden eylemler sonucunda 146 kişinin öldürüldüğü belirtiliyor.

hristiyanların öldürülmesine kızan eylemciler öldürdükleri müslümanlardan hınçlarını alamayınca çareyi müslümanların cesetlerini yakmakta bulmuşlar...

(24 Şubat 2006 tarihli Hürriyet Gazetesi'nden)

istavrit
17-03-2006, 19:19
zaman zaman basinda okuruz "hans islam dinini secti" vaya "helga aski ugruna musluman oldu"
bu muslumanlarin gurur kaynagidir..alman bile musluman oldu!!!!
bir amerikali ile tanishmistim...ismi abdullah..musluman olmus..fetullahcilar onu *yanindan ayirmiyorlardi.malum iyi bir propoganda malzemesi beyaz amerikali...oysa amerikali kurnaz, calismiyor, bir eli yagda bir elide bagda yasayip gidiyordu..:))) belkide muslumanim ayagina yatiyordu:)))))

oysaki islam dinin secenlerden cok daha fazlasi islami terkediyor..

Adi: Cafer
Yasi:30
Ulkesi: Azerbaycan
Simdiki inanci :agnostik
Neden islam dinini terk ettigini soyle acikliyor:
Bunun cok fazla sebebi var. Ali sinanin ve bu sitedeki (www.apostatesofislam.com) butun aciklamalara inaniyorum.Islam dini butun cocuklugumu ve *gencligimi caldi.islam dini ve seriat kurallarinin bilime karsi, aptalca,barbar,tehlikeli,zehirli,bozuk,batil,kaba, cirkin oldugunu haber veriyorum.Ben baris yanlisi ve insan seven biriyim.Insanlarin dikatini cekmek istiyorum islama,muhammede,kurana ve onun masallarina..
islam barbar,seriata lanet olsun

Adi:Meryem
Yasi: 50
Ulkesi:Iran *
Simdiki *inanci :Hiristiyan
Neden islam dinini terk ettigini soyle acikliyor:
Kuranda Nisa suresini okuduktan sonra *ogrendimki Muhammed iyi bir elci degil.Ve inaniyorumki islam o zamanlardaki barbar araplar icin bir dindi, demokrat iranlilalar icin degil…

Adi:sabih bob
Yasi: 20
Ulkesi:pakistan
Simdiki *inanci :ateist
Neden islam dinini terk ettigini soyle acikliyor:
Nezaman 12 yasima geldim ve sorularim olmaya basladi bir daha gercekten islama inacina sarilamadim.ve sorularim ve karsi cevaplarim basladi.Nasil olur herseyi allah duzenledi derken athesit oldum.hala kimse cevaplayamadimi sorularimi..


Adi:Wahid Mohammad
Yasi: 36
Ulkesi:suudi arabistan
Simdiki *inanci :sih dini
Neden islam dinini terk ettigini soyle acikliyor:
Ne zamanki sih dininin dogrularini ogrenmeye basladim, bende muslumanlar,yahudiler,ve hitristiyanlar gibi tek tanriya inanmaya basladim,
Sihizm dini beni sevgi ve baris dolu allahla tanishtirdi.

Adi:Abdullah
Yasi: 28
Ulkesi:Turkiye
Simdiki *inanci :ateist
Neden islam dinini terk ettigini soyle acikliyor:
Inanclarimi once sufizm ve sufi seyhleri ile kaybettim ve benim sorularim basladi islam fundamantelizmi,ozellikle islam gercekleri uzerine.Insanlik uzerine hukumleri, sonsuza kadar cehennemde kalmak beni cok etkiledi..daha fazla inanamazdim bu dine…


cesitli musluman ulkelerden bunlar gibi yuzlercesini turklerde dahil olmak uzere http://www.apostatesofislam.com/apostates.htm sitesinde gorebilirsiniz...okuyabilirsiniz..

maxrender
28-03-2006, 19:11
Arkadaşlar!

Foruma yeni üye oldum.Sizlerin forumda geçen tartışmalarınızın çoğunu okudum.Hepiniz bu platformda düşüncelerinizi paylaşmışsınız en güzel olanı da bu zaten.Bende bu forumda ilk başlığımı yazarak sizlerle düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

İlk olarak şunu sorgulamalıyız.İnsanlar neden tanrı inancı hisseder kendilerinde?Bu soruyu bugünlerde sorarsak kendimize cevabı ancak şu olabilir.Küçüklüğümüzden beri aşılanmakta olduğumuz bu inanç, beynimize çivi gibi çakılarak hiç çıkmayak bir inanç türüne dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.Peki ilk tanrı inancı neden çıkmıştır diye sorarsak, bu sefer anlayacağımız gibi bir örnekle açıklayayım.: Göktanrı inancı...Bu inanç neden çıkmıştır? Eskiden insanlar şimşekler çaktığında göktanrının insanlara kızdığına inanılırdı ve o yüzden taparlardı.Şimdi ise bu göktanrı inancı tamamen insanların beyninde bitirdiği bir inanç olmuştur.Bunun nedeni ise, artık şimşeklerin neden çaktığını ve göğün neden gürlediğini bilimsel bir biçimde kanıtlandığından insanın bu tür olayların neden olduğunu kavramasından bu inanç günümüzde kalmamıştır.Bu inanç aynı mantıkla yani korkularak sığınılan bir inanç türüdür.İlk tanrı inancıda bu korku yüzünden *çıkmıştır.Ama şimdi karşımızda görünmeyen bir tanrı var.Bunun varlığını yokluğunu nasıl bileceğiz?İşte İsayla, musa vb. peygamberlerle gelen bu tanrı inancına son noktayı muhammed koymuştur.Muhammed bu tanrı modelini beynimizde yarattı.Ve bu inançtan bir türlü kurtulamıyoruz.Çünkü asla bilemeyeceğimiz ve göremeyeceğimiz bir tanrı yaratılmış insan beyninde.Ve insanoğlu 1400 yıldır bu inanç peşinde sürüklenmiştir beyninden silip atamamıştır.Çünkü ölümden sonra ne var bilinmediğinden insanlar sürekli inanma ihtiyacı duymuş ve bu yüzden 1400 yıldan beri bu dünyadan gelip geçen insanlar, tüm planları öbür dünya için yapmış dolayısıyla bu dünya unutulmuştur.Bu yüzden tüm müslüman alemi gerilemiş ve diğer devletlerin sömürgesi olmuştur.Şimdi böyle bir inancın bana gerekliliğini kim savunabilir hangi yiğit cesur adam savunabilir?Müslümanların gavur dedikleri gelip tüm müslüman alemini parmağında oynatmış, tüm elektronik parçalar,arabalar vb. herşey küçümsedikleri gavurlar tarafından yapılmış, normal hayatta faydalandığımız tüm kolaylıklar tüm nimetler gavurlar tarafından bulunmuş ama biz kendimize baktığımızda biz müslümanız ne olursa olsun biz öbür tarafta kazanacağız mantığı müslümanları gavurların elinde adeta köle yapmış ve tüm bunlara rağmen yine müslümanlık savunulmakta ve müslüman olanlar diğer müslümanları kayırarak, milli bilincimiz kırılarak,gavurların bizim saflığımızdan yararlanıp din mezhep gibi oyunlarla bölünmeye çalışılan toplum haline geldik.Bunların altında yatan temel ve en büyük sebep dindir.Kimse bana müslümanlığı savunmasın.Savunan biri çıkarsa kendi çaresizlik haykırışını herkese duyurarak burda bulunan herkese üzüntü kaynağı olacağını önceden düşünsün.Çağlar boyu büyük sanat ve bilimadamları avrupa,amerika gibi müslüman olmayan kesimlerde çıkmıştır.
Arkadaşlar! Din çivi gibi beynimize çakılmış ve kurtulamıyoruz adeta acı çekiyoruz ama yine de kurtulamıyoruz.Bizim müslüman Türkiye en fazla vergi kaçıran ve yolsuzluk yapılan ülke sıralamlarında yer edinmiş bir ülke olmuştur.Yüce Atatürk tüm bunların olmasını ister miydi bırakın istemeyi izin verir miydi?Ama hala biz müslümanız biz doğru yoldayız deyip kendimizi kandırmaktan başka hiçbir işe kafamız yatmaz olmuş.Sebep ne ? Din Sonuç:Aymazlık;yoldan sapma... Yüce Atatürk'ümüzün bir sözü var:"En hakiki mürşit ilimdir, fendir.Bundan başka yol gösterici aramak aymazlıktır yoldan sapmaktır."Biz neden o kadar sıkıntı çekmesine rağmen sadece ülkesi için gece gündüz çalışmış ve bu coğrafyanın yetiştirdiği büyük dehamızın bu sözüne kulak asmıyoruz?Ben bunu anlamıyorum.Öte dünyaları düşüneceğimize yeryüzüne bağlı kalıp, tabiat seslerini,matematiğin yüceliğini keşfetmek size daha mı ucuz geliyor?Allah kelimesini kullanarak meydanlarda, iktidara gelen kendinde hiçbir lider vasfı olmadığı halde onlara sahipmiş gibi gözüken kaç ucuz kişi gelip geçti şu yeryüzünden.

* * *Toplumların, gençlerin karakterlerinin oluşmasında en büyük iki etken vardır:Biri bilim diğer ise Sanat...Bu iki anlayış hangi toplumda iyi anlaşılmışsa o toplum diğerlerini geçer ve gelişir.Ama biz bunları bırakıp hala türban meseleleriyle uğraşıyoruz.Bilim veya Sanatla uğraşan kimse hiç kimseye kötülük yapmaz,hiç kimseyi dolandırmaz.Ama en koyu müslüman gelir günü gelir birilerini kandırır ve dolandırır.Biz bunların hala neden farkına varmıyoruz.En kral dolandırıcıya sorsanız o da kendine müslümanım diyecektir.Ama yaptığı kafir diye kötü gözle bakılan kimsenin yaptığından bin kat daha namussuz daha alçakça işlerle para kazanmış olduğu halde.Ama müslümanlar bu dolandırıcıyı kayırıp, dürüst hayatın gerçeklerini tanımak isteyen bir kişiyi meydanlarda sallandırırlar.Sanat veya bilimden anlayan insan ve onla uğraşan insan kendisini gerçek, yaptığı, hissettiği şeyle huzurlu ve mutlu olur.Ve bu yüzden hiçbir komplekse girmez ve hiçbir insanı kendisinden alçak bir konumda diye veya fakir diye küçümsemez.Çünkü o insan yapmıştır.Bulmuştur.Görmüştür.Beş vakit namaz kılarak görmediği hatta hissetmediği bir öğretiye karşı sırf korkusundan boyun eğmez.Olup olmadığı da belli değil.Ben ateistim diye sokaktaki bir kediye veya bir insana zarar vermem söz konusu olabilir mi?Mümkün değil! O zaman inancın ne önemi kaldı? Bırakın beynimiz aklımız bilimle sanatla yoğrulsun ve aynı zamanda hayatın nimetlerinin farkında olup, onlara sarılalım ve mutlu olalım.Günümüzün beş vakitini boşa harcayarak değil! Muhammed'in hangi niyetle o kitabı yazdığını bilemem.Ama mantıklı ve iyiyi anlatmaya çalışmış ama anlatmak için yanlış yolu seçmiş.Muhammed o günün koşullarıyla teknolojisiyle yapacağını yapmış.Ama şimdi çok şey değişti gelişti.Mutluluğa huzura illa küçüklüğümüzden beri beynimize işlenen bu öğretiyle ulaşacağız diye birşey yok.Ben mesela bir Beethoven senfonisi dinlerken hissettiklerimi, hiçbir dini inançta hissetmedim hepsini demedim ama olmadı.Demek ki bir yanlışlık var bu işin içinde.Sırf allaha ibadet etmek namaz kılmak gibi eylemler, ancak hayatta birşey başaramamış boş insanların uğraşıdır, eğlencesidir!Emin ki bundan belki 1 milyon sonra hatta çok daha az ama sonunda Kuranda çözülecek.Bilim gelişecek sanat gelişecek ve herşey anlaşılır olacak.Artık diyecekleri bizim için kuran çözüldüğü zaman, bak zamanında nelere inanıyorlarmış diye belki dalga geçecekler.Biz nasıl putlara ve göktanrı benzeri inançlarla günümüzde dalga geçiyorsak!!!Muhammed çok iyi kurgulamış 40 yaşına kadar mağarada düşünmüş bir filozoftu.Ama açıkları o görünmeyen tanrıyı çözmemize ve artık ona inanmamamıza yarayacak.Biraz geçte olsa bu olacak.Korkmayın tanrı olsa bile bizi yargılamaya hakkı olmayacak!Çünkü biz onu çözmeden yanına alırsa (ki öyle olacak), bizde öbür dünyada savunmamızı şöyle yapacağız.Ey tanrım ben seni dünyada göremedim çünkü beni dünyaya attığında bilim o kadar gelişmemişti!Bizim dünyaya o zaman aralığında gelmemizi isteyen tanrı olduğuna göre bizi sorguya çekemeyecek.Çekerse eğer o yüce adaleti sıfırlanmış olur.Sözlerimi bitirirken son olarak size şu soruyu soruyorum.Afrika'da doğan bir her çocuk ömrü yettiğince aç kalmak zorunda.Hiçbir zaman da rahatı yerinde olmayacak.Hayatı açlık ve sefalet içinde geçecek.Bileklerinin çevresi 7-8 cm'i geçmeyecek.Soruyorum size ey müslümanlar!Bu çocuğun orda ne bir sığınacak tanrısı ve ne de bir dini var.Madem orada bu tanrı inancıyla rahat olmayacak, neden allah bu masum günahsız çocuğu dünyaya getiriyor neden acı çekmesine izin veriyor?Kullarını seven o ALLAH NERDE??????


Bırakalım bunları! İçimizde hep sevgimiz ve her zaman bilime ve sanata saygımız olsun.Kendi adaletimizi kendimiz yaratalım sağlayalım zekamızla bilgimizle haklıyı haksızı ayıralım!Boş yere hiçbir yerden yardım bekleyip, umut bağlamıyalım.Yoksa tüm müslümanlar kendi sonlarını hazırlayacaklar!!!

HERŞEYDEN ÖNCE İNSANLIK!!! HERŞEY İNSANLIK İÇİN!!!



Bu yazımı okuyan okumayan herkese Sevgilerimi ve Saygılarımı sunuyorum...


NOT:Bu yazımın tamamını okuduktan sonra, lütfen ankete oy kullanınız!!!

maxrender
28-03-2006, 19:22
Arkadaşlar!

Foruma yeni üye oldum.Sizlerin forumda geçen tartışmalarınızın çoğunu okudum.Hepiniz bu platformda düşüncelerinizi paylaşmışsınız en güzel olanı da bu zaten.Bende bu forumda ilk başlığımı yazarak sizlerle düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

İlk olarak şunu sorgulamalıyız.İnsanlar neden tanrı inancı hisseder kendilerinde?Bu soruyu bugünlerde sorarsak kendimize cevabı ancak şu olabilir.Küçüklüğümüzden beri aşılanmakta olduğumuz bu inanç, beynimize çivi gibi çakılarak hiç çıkmayak bir inanç türüne dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.Peki ilk tanrı inancı neden çıkmıştır diye sorarsak, bu sefer anlayacağımız gibi bir örnekle açıklayayım.: Göktanrı inancı...Bu inanç neden çıkmıştır? Eskiden insanlar şimşekler çaktığında göktanrının insanlara kızdığına inanılırdı ve o yüzden taparlardı.Şimdi ise bu göktanrı inancı tamamen insanların beyninde bitirdiği bir inanç olmuştur.Bunun nedeni ise, artık şimşeklerin neden çaktığını ve göğün neden gürlediğini bilimsel bir biçimde kanıtlandığından insanın bu tür olayların neden olduğunu kavramasından bu inanç günümüzde kalmamıştır.Bu inanç aynı mantıkla yani korkularak sığınılan bir inanç türüdür.İlk tanrı inancıda bu korku yüzünden *çıkmıştır.Ama şimdi karşımızda görünmeyen bir tanrı var.Bunun varlığını yokluğunu nasıl bileceğiz?İşte İsayla, musa vb. peygamberlerle gelen bu tanrı inancına son noktayı muhammed koymuştur..Muhammed bu tanrı modelini beynimizde yarattı.Ve bu inançtan bir türlü kurtulamıyoruz.Çünkü asla bilemeyeceğimiz ve göremeyeceğimiz bir tanrı yaratılmış insan beyninde.Ve insanoğlu 1400 yıldır bu inanç peşinde sürüklenmiştir beyninden silip atamamıştır.Çünkü ölümden sonra ne var bilinmediğinden insanlar sürekli inanma ihtiyacı duymuş ve bu yüzden 1400 yıldan beri bu dünyadan gelip geçen insanlar, tüm planları öbür dünya için yapmış dolayısıyla bu dünya unutulmuştur.Bu yüzden tüm müslüman alemi gerilemiş ve diğer devletlerin sömürgesi olmuştur.Şimdi böyle bir inancın bana gerekliliğini kim savunabilir hangi yiğit cesur adam savunabilir?Müslümanların gavur dedikleri gelip tüm müslüman alemini parmağında oynatmış, tüm elektronik parçalar,arabalar vb. herşey küçümsedikleri gavurlar tarafından yapılmış, normal hayatta faydalandığımız tüm kolaylıklar tüm nimetler gavurlar tarafından bulunmuş ama biz kendimize baktığımızda biz müslümanız ne olursa olsun biz öbür tarafta kazanacağız mantığı müslümanları gavurların elinde adeta köle yapmış ve tüm bunlara rağmen yine müslümanlık savunulmakta ve müslüman olanlar diğer müslümanları kayırarak, milli bilincimiz kırılarak,gavurların bizim saflığımızdan yararlanıp din mezhep gibi oyunlarla bölünmeye çalışılan toplum haline geldik.Bunların altında yatan temel ve en büyük sebep dindir.Kimse bana müslümanlığı savunmasın.Savunan biri çıkarsa kendi çaresizlik haykırışını herkese duyurarak burda bulunan herkese üzüntü kaynağı olacağını önceden düşünsün.Çağlar boyu büyük sanat ve bilimadamları avrupa,amerika gibi müslüman olmayan kesimlerde çıkmıştır.
Arkadaşlar! Din çivi gibi beynimize çakılmış ve kurtulamıyoruz adeta acı çekiyoruz ama yine de kurtulamıyoruz.Bizim müslüman Türkiye en fazla vergi kaçıran ve yolsuzluk yapılan ülke sıralamlarında yer edinmiş bir ülke olmuştur.Yüce Atatürk tüm bunların olmasını ister miydi bırakın istemeyi izin verir miydi?Ama hala biz müslümanız biz doğru yoldayız deyip kendimizi kandırmaktan başka hiçbir işe kafamız yatmaz olmuş.Sebep ne ? Din Sonuç:Aymazlık;yoldan sapma... Yüce Atatürk'ümüzün bir sözü var:"En hakiki mürşit ilimdir, fendir.Bundan başka yol gösterici aramak aymazlıktır yoldan sapmaktır."Biz neden o kadar sıkıntı çekmesine rağmen sadece ülkesi için gece gündüz çalışmış ve bu coğrafyanın yetiştirdiği büyük dehamızın bu sözüne kulak asmıyoruz?Ben bunu anlamıyorum.Öte dünyaları düşüneceğimize yeryüzüne bağlı kalıp, tabiat seslerini,matematiğin yüceliğini keşfetmek size daha mı ucuz geliyor?Allah kelimesini kullanarak meydanlarda, iktidara gelen kendinde hiçbir lider vasfı olmadığı halde onlara sahipmiş gibi gözüken kaç ucuz kişi gelip geçti şu yeryüzünden.

* * *Toplumların, gençlerin karakterlerinin oluşmasında en büyük iki etken vardır:Biri bilim diğer ise Sanat...Bu iki anlayış hangi toplumda iyi anlaşılmışsa o toplum diğerlerini geçer ve gelişir.Ama biz bunları bırakıp hala türban meseleleriyle uğraşıyoruz.Bilim veya Sanatla uğraşan kimse hiç kimseye kötülük yapmaz,hiç kimseyi dolandırmaz.Ama en koyu müslüman gelir günü gelir birilerini kandırır ve dolandırır.Biz bunların hala neden farkına varmıyoruz.En kral dolandırıcıya sorsanız o da kendine müslümanım diyecektir.Ama yaptığı kafir diye kötü gözle bakılan kimsenin yaptığından bin kat daha namussuz daha alçakça işlerle para kazanmış olduğu halde.Ama müslümanlar bu dolandırıcıyı kayırıp, dürüst hayatın gerçeklerini tanımak isteyen bir kişiyi meydanlarda sallandırırlar.Sanat veya bilimden anlayan insan ve onla uğraşan insan kendisini gerçek, yaptığı, hissettiği şeyle huzurlu ve mutlu olur.Ve bu yüzden hiçbir komplekse girmez ve hiçbir insanı kendisinden alçak bir konumda diye veya fakir diye küçümsemez.Çünkü o insan yapmıştır.Bulmuştur.Görmüştür.Beş vakit namaz kılarak görmediği hatta hissetmediği bir öğretiye karşı sırf korkusundan boyun eğmez.Olup olmadığı da belli değil.Ben ateistim diye sokaktaki bir kediye veya bir insana zarar vermem söz konusu olabilir mi?Mümkün değil! O zaman inancın ne önemi kaldı? Bırakın beynimiz aklımız bilimle sanatla yoğrulsun ve aynı zamanda hayatın nimetlerinin farkında olup, onlara sarılalım ve mutlu olalım.Günümüzün beş vakitini boşa harcayarak değil! Muhammed'in hangi niyetle o kitabı yazdığını bilemem.Ama mantıklı ve iyiyi anlatmaya çalışmış ama anlatmak için yanlış yolu seçmiş.Muhammed o günün koşullarıyla teknolojisiyle yapacağını yapmış.Ama şimdi çok şey değişti gelişti.Mutluluğa huzura illa küçüklüğümüzden beri beynimize işlenen bu öğretiyle ulaşacağız diye birşey yok.Ben mesela bir Beethoven senfonisi dinlerken hissettiklerimi, hiçbir dini inançta hissetmedim hepsini demedim ama olmadı.Demek ki bir yanlışlık var bu işin içinde.Sırf allaha ibadet etmek namaz kılmak gibi eylemler, ancak hayatta birşey başaramamış boş insanların uğraşıdır, eğlencesidir!Emin ki bundan belki 1 milyon sonra hatta çok daha az ama sonunda Kuranda çözülecek.Bilim gelişecek sanat gelişecek ve herşey anlaşılır olacak.Artık diyecekleri bizim için kuran çözüldüğü zaman, bak zamanında nelere inanıyorlarmış diye belki dalga geçecekler.Biz nasıl putlara ve göktanrı benzeri inançlarla günümüzde dalga geçiyorsak!!!Muhammed çok iyi kurgulamış 40 yaşına kadar mağarada düşünmüş bir filozoftu.Ama açıkları o görünmeyen tanrıyı çözmemize ve artık ona inanmamamıza yarayacak.Biraz geçte olsa bu olacak.Korkmayın tanrı olsa bile bizi yargılamaya hakkı olmayacak!Çünkü biz onu çözmeden yanına alırsa (ki öyle olacak), bizde öbür dünyada savunmamızı şöyle yapacağız.Ey tanrım ben seni dünyada göremedim çünkü beni dünyaya attığında bilim o kadar gelişmemişti!Bizim dünyaya o zaman aralığında gelmemizi isteyen tanrı olduğuna göre bizi sorguya çekemeyecek.Çekerse eğer o yüce adaleti sıfırlanmış olur.Sözlerimi bitirirken son olarak size şu soruyu soruyorum.Afrika'da doğan bir her çocuk ömrü yettiğince aç kalmak zorunda.Hiçbir zaman da rahatı yerinde olmayacak.Hayatı açlık ve sefalet içinde geçecek.Bileklerinin çevresi 7-8 cm'i geçmeyecek.Soruyorum size ey müslümanlar!Bu çocuğun orda ne bir sığınacak tanrısı ve ne de bir dini var.Madem orada bu tanrı inancıyla rahat olmayacak, neden allah bu masum günahsız çocuğu dünyaya getiriyor neden acı çekmesine izin veriyor?Kullarını seven o ALLAH NERDE??????


Bırakalım bunları! İçimizde hep sevgimiz ve her zaman bilime ve sanata saygımız olsun.Kendi adaletimizi kendimiz yaratalım sağlayalım zekamızla bilgimizle haklıyı haksızı ayıralım!Boş yere hiçbir yerden yardım bekleyip, umut bağlamıyalım.Yoksa tüm müslümanlar kendi sonlarını hazırlayacaklar!!!

HERŞEYDEN ÖNCE İNSANLIK!!! HERŞEY İNSANLIK İÇİN!!!



Bu yazımı okuyan okumayan herkese Sevgilerimi ve Saygılarımı sunuyorum...


NOT:Bu yazımın tamamını okuduktan sonra, lütfen ankete oy kullanınız!!!

m1991
31-03-2006, 11:29
İDA METODU

Tarihleri belirlerken önce süre indiriliş numarası sonra süre diziliş numarası daha sonra ayet numarasının birler basamağını alarak belirliyoruz.
indiriliş sırası:39
diziliş sırası :07
ayet sırası :91

Elde ettiğimiz tarih 971'dır.Tarihlerin önündeki bin(1971) ve iki bin (2002)hiç kullanılmamıştır. Kuran-ı kerim de 1100-2099 yılları arasında yaşanmış,sistemin izin verdiği kadarıyla olaylara değiniyor

SİMETRİ METODU

Koortınatı belirlemek için Ömer Celakıl;ın fark ettiği simetri formülünü aynı verileri aynı teknikde kullanıyoruz.Kuran-ı kerimin tek bir sistemi kullandığını belirtiyorum. Koortınatı belirlerken bilinen sayıların simetriğini buldukdan sonra sondan başlayarak yazıyoruz.Bulduğumuz koortınat olayın yaşandığı tarihte o ülkenin toprağında geçmekde olan enlem veya boylam oluyor.

ilk sayı+son sayı=sonuç/2 merkez sayı formülünü uyguluyoruz.
Son sayı ile ilk sayıyı topladığımızda tek sayı çıkarsa o zaman son sayı tekse alınır bir eklenir sayı çift sayı yapılır.Örnek olarak 71+1=72 olur.

Merkez sayının bulunması sistemi;
İlk sayı+son sayı=sonuç/2 merkez sayı
Merkez sayının solundaki sayıyı bulmak sistemi;
merkez sayı-bilinen sayı=sonuç-merkez sayı=aranan sayı
Merkez sayının sağındaki sayıyı bulmak sistemi;
merkez sayı-bilinen sayı=sonuç+merkez sayı=aranan sayı

Kısa yol olarak ikiye böldüğünüz sayıyı bilinen sayıdan çıkarınızda simetriğini aradığınız bilinmeyen sayıyı bulursunuz.Örnek olarak 2,6,8 sayılarının simetriğini bulmak istediğimizde kural gereği ilk ve son sayıyı topluyoruz.2+8=10/2=5 merkez sayısını buluyoruz.
6 sayısını simetriği bulmasının ilk yol;
merkez sayı- bilinen sayı=sonuç-merkez sayı=aranan sayı
5 - 6 =1 -5 =4

kısa yoldan bulunulacak ikinci yolu;
ikiye bölünen sayı-bilinen sayı=aranan
10 -6 =4

ÜÇ OLAY

Ayetleri çözümlerken üç olayın yani tarih,olay ve koortınattın birbirini tamamlaması gerekmektedir.Örnek olarak Nosratamus;un ölüm yılına baktığımızda;
Tarih =1566
Kuran =55-6-96
Simetriği =6-47-51-55-96
Koortınatı =17

Ayet=Şafağı yarıp sabahı ortaya çıkaran o;dur.Geceyi dinlenme zamanı yaptı;Güneş;i ve Ay;ı hesap aracı işte budur ölçülendirmesi o Aziz;in o Alim;in

Olay=Nostaramus 1566 yılında ölmüştür.Geleceği okuma yöntemi olarak meditasyon ve astroloji kullanıyordu.Gece sabahlara kadar yıldız hesapları yapardı.Nostaramus bilginin kaynağıydı tarih, tıp,coğrafya ve astronomi biliyordu.
Nostaramus ölüm yılını incelediğimizde tarih ve olay tutuyor ama 17 koortınatı İtalya;da geçmekdedir.O yıl 17 koortınatının geçtiği topraklar benim araştırmalarıma göre Fransa;nın olmadığından geçersiz sayıyorum.Çünkü tarih,olay ve koortınat birbirini tamamlamıyorlar.

daha geniş bilgiyi http://ozansirfay.sitemynet.com/osir/

m1991
31-03-2006, 11:31
İDA METODU

Tarihleri belirlerken önce süre indiriliş numarası sonra süre diziliş numarası daha sonra ayet numarasının birler basamağını alarak belirliyoruz.
indiriliş sırası:39
diziliş sırası :07
ayet sırası :91

Elde ettiğimiz tarih 971'dır.Tarihlerin önündeki bin(1971) ve iki bin (2002)hiç kullanılmamıştır. Kuran-ı kerim de 1100-2099 yılları arasında yaşanmış,sistemin izin verdiği kadarıyla olaylara değiniyor

SİMETRİ METODU

Koortınatı belirlemek için Ömer Celakıl;ın fark ettiği simetri formülünü aynı verileri aynı teknikde kullanıyoruz.Kuran-ı kerimin tek bir sistemi kullandığını belirtiyorum. Koortınatı belirlerken bilinen sayıların simetriğini buldukdan sonra sondan başlayarak yazıyoruz.Bulduğumuz koortınat olayın yaşandığı tarihte o ülkenin toprağında geçmekde olan enlem veya boylam oluyor.

ilk sayı+son sayı=sonuç/2 merkez sayı formülünü uyguluyoruz.
Son sayı ile ilk sayıyı topladığımızda tek sayı çıkarsa o zaman son sayı tekse alınır bir eklenir sayı çift sayı yapılır.Örnek olarak 71+1=72 olur.

Merkez sayının bulunması sistemi;
İlk sayı+son sayı=sonuç/2 merkez sayı
Merkez sayının solundaki sayıyı bulmak sistemi;
merkez sayı-bilinen sayı=sonuç-merkez sayı=aranan sayı
Merkez sayının sağındaki sayıyı bulmak sistemi;
merkez sayı-bilinen sayı=sonuç+merkez sayı=aranan sayı

Kısa yol olarak ikiye böldüğünüz sayıyı bilinen sayıdan çıkarınızda simetriğini aradığınız bilinmeyen sayıyı bulursunuz.Örnek olarak 2,6,8 sayılarının simetriğini bulmak istediğimizde kural gereği ilk ve son sayıyı topluyoruz.2+8=10/2=5 merkez sayısını buluyoruz.
6 sayısını simetriği bulmasının ilk yol;
merkez sayı- bilinen sayı=sonuç-merkez sayı=aranan sayı
5 - 6 =1 -5 =4

kısa yoldan bulunulacak ikinci yolu;
ikiye bölünen sayı-bilinen sayı=aranan
10 -6 =4

ÜÇ OLAY

Ayetleri çözümlerken üç olayın yani tarih,olay ve koortınattın birbirini tamamlaması gerekmektedir.Örnek olarak Nosratamus;un ölüm yılına baktığımızda;
Tarih =1566
Kuran =55-6-96
Simetriği =6-47-51-55-96
Koortınatı =17

Ayet=Şafağı yarıp sabahı ortaya çıkaran o;dur.Geceyi dinlenme zamanı yaptı;Güneş;i ve Ay;ı hesap aracı işte budur ölçülendirmesi o Aziz;in o Alim;in

Olay=Nostaramus 1566 yılında ölmüştür.Geleceği okuma yöntemi olarak meditasyon ve astroloji kullanıyordu.Gece sabahlara kadar yıldız hesapları yapardı.Nostaramus bilginin kaynağıydı tarih, tıp,coğrafya ve astronomi biliyordu.
Nostaramus ölüm yılını incelediğimizde tarih ve olay tutuyor ama 17 koortınatı İtalya;da geçmekdedir.O yıl 17 koortınatının geçtiği topraklar benim araştırmalarıma göre Fransa;nın olmadığından geçersiz sayıyorum.Çünkü tarih,olay ve koortınat birbirini tamamlamıyorlar.

daha geniş bilgiyi http://ozansirfay.sitemynet.com/osir/

m1991
31-03-2006, 12:15
İDA METODU

Tarihleri belirlerken önce süre indiriliş numarası sonra süre diziliş numarası daha sonra ayet numarasının birler basamağını alarak belirliyoruz.
indiriliş sırası:39
diziliş sırası :07
ayet sırası :91

Elde ettiğimiz tarih 971'dır.Tarihlerin önündeki bin(1971) ve iki bin (2002)hiç kullanılmamıştır. Kuran-ı kerim de 1100-2099 yılları arasında yaşanmış,sistemin izin verdiği kadarıyla olaylara değiniyor.

SİMETRİ METODU

Koortınatı belirlemek için Ömer Celakıl;ın fark ettiği simetri formülünü aynı verileri aynı teknikde kullanıyoruz.Kuran-ı kerimin tek bir sistemi kullandığını belirtiyorum. Koortınatı belirlerken bilinen sayıların simetriğini buldukdan sonra sondan başlayarak yazıyoruz.Bulduğumuz koortınat olayın yaşandığı tarihte o ülkenin toprağında geçmekde olan enlem veya boylam oluyor.

ilk sayı+son sayı=sonuç/2 merkez sayı formülünü uyguluyoruz.
Son sayı ile ilk sayıyı topladığımızda tek sayı çıkarsa o zaman son sayı tekse alınır bir eklenir sayı çift sayı yapılır.Örnek olarak 71+1=72 olur.

Merkez sayının bulunması sistemi;
İlk sayı+son sayı=sonuç/2 merkez sayı
Merkez sayının solundaki sayıyı bulmak sistemi;
merkez sayı-bilinen sayı=sonuç-merkez sayı=aranan sayı
Merkez sayının sağındaki sayıyı bulmak sistemi;
merkez sayı-bilinen sayı=sonuç+merkez sayı=aranan sayı

ÜÇ OLAY

Ayetleri çözümlerken üç olayın yani tarih,olay ve koortınattın birbirini tamamlaması gerekmektedir.Örnek olarak Nosratamus;un ölüm yılına baktığımızda;
Tarih =1566
Kuran =55-6-96
Simetriği =6-47-51-55-96
Koortınatı =17

Ayet=Şafağı yarıp sabahı ortaya çıkaran o;dur.Geceyi dinlenme zamanı yaptı;Güneş;i ve Ay;ı hesap aracı işte budur ölçülendirmesi o Aziz;in o Alim;in

Olay=Nostaramus 1566 yılında ölmüştür.Geleceği okuma yöntemi olarak meditasyon ve astroloji kullanıyordu.Gece sabahlara kadar yıldız hesapları yapardı.Nostaramus bilginin kaynağıydı tarih, tıp,coğrafya ve astronomi biliyordu.
Nostaramus ölüm yılını incelediğimizde tarih ve olay tutuyor ama 17 koortınatı İtalya;da geçmekdedir.O yıl 17 koortınatının geçtiği topraklar benim araştırmalarıma göre Fransa;nın olmadığından geçersiz sayıyorum.Çünkü tarih,olay ve koortınat birbirini tamamlamıyorlar.



http://ozansirfay.sitemynet.com/osir/ daha fazla bilgi bulabilirsiniz.

03-05-2006, 20:45
ERKEK KADINI NİYE ÖRTTÜ ?

Prof. Dr. Övgün Ahmet ERCAN

Türkiye'de örtünme dendiğinde akla İran gelir. Ben iki yıldır İran Devletinin Petrol danışmanlığını yaptığımdan sıkça gidip geliyorum. Kara çarşaf giyimli kadınlarda yüz bütünüyle açıktır. Şifon takan kadınlarda ise saçın yarısı açıktır. Kadın yüzü boyalıdır.

Kapanma mollaların yönetimi ellerine geçirmeleri, İslam Cumhuriyeti kurmalarından sonra başlamıştır.

Bu güne dek, uçağa kapalı olarak binen İranlı bir kadının bile Türkiye'ye indiğinde örtüsünü taktığını görmedim. İranlı kadınlar örtünme baskısından tiksiniyor. Türkiye'de ise, inancı siyasi çıkarlarına aracı yapan Erbakan'ın çaktığı kıvılcımla erkekler kadınları kapatmaya başladı. AKP'nin yönetime gelmesiyle özellikle genç kızlar arasında sıkma baş, yaşlılarda kara örtü
oldukça yaygınlaştı.

İranlı kadınlar kaygıyla soruyorlar "Türk kadınlarına ne oluyor? Bizi güç kullanarak "mollalar" kapatıyor. Siz özgür, ayrıca laiksiniz. Sizin kadınlarınız niye kapanıyor? ". Kapanan kadın değil, kapatan erkek. Arabistan'da, Afganistan'da, İslam Cumhuriyetlerinde sürekli
erkeğin dayatması ile kadın kapanıyor. Yine erkeğin çengeline takıldı kadın, kadınlarımız.

Sümer Bilimci Muazzez İlmiye Çığ'ın anlatımıyla erkeğin kadın üzerine baskısı Sümerler'de yazının bulunmasıyla, o dönemin tapınak rahiplerinin erkekler çıkarına yasalar koymasıyla başladı. Önceleri kadın, Tanrı'nın özelliklerini taşıyan toprak gibi yaratıcı, koruyucu, kutsal görülürken, sonraları dinler aracılığı ile, bu özellik erkeğe aktarılarak, kadın yalnızca erkeğin yaratıcı dölünü taşıyan bir araca dönüştürüldü. Kutsal kitaplarda kadının erkeğe hizmet için yaratıldığı anlatılarak kadın tutsak edildi.

Tarıma saban gibi toprak işleyen işgeçler girince bunları kullanan erkek; ürünü, toprak mülkiyetini eline geçirdi. Kadın, beslenen konuma getirildi.

Yasalarda erkekler öne çıkarıldı, yönetimde, seçme ile seçilmede kadın yok sayıldı. Kadın alış verişten uzak tutuldu, akça (para) erkek eline geçti, toprak da. Erkek bununla yetinmedi: işi sağlama bağlamak için, kutsal kitapların Tanrı'ca indirildiğini, bunun bir Tanrı buyruğu olduğunu
söyleyerek kadının karşı durmasını engelledi. Örtünme, kadının "ikincilliğini" savunan bir Tanrılı beş büyük inançdaki tümü erkek olan "Tanrının Elçilerince" uygulamaya sokuldu. Bunlar; Yahudilik, Budizm, Konfüçyüsçülük, Hıristiyanlık ile Müslümanlıktı. Tümü de birbirini izler
biçimde kadını erkeğin yardımcısı olarak tanımladı. Artık Tanrı adına, kadın için erkek konuşuyor, erkek karar veriyordu. Tanrı ise "baba" takma adıyla erkekleştirildi. Doğal olarak kadın "ikinciliğe" düştü. Oysa erkeği de, dişiyi de yaratan Tanrı gibi "kadındı".

Süre içinde erkek kadını öyle bir oyuncak konumuna sokmuştur ki, Heredot'a göre, Babil'de her kadının evlenmeden önce tapınakta bir erkekle yatması gerekmektedir. Böylece, tapınaklar sözde kendini Tanrıya adayan fahişeliğin yapıldığı geneleve dönüşmüştür, erkekler için. Bu gelenek sonra Asur'lara geçmiş, bu günki Türkiye'de tapınaktan çıkıp geneleve dönüşmüştür.

Muazzez İlmiye Çığ 'a göre Sümer'de kadınların evlenmesinde bekaret aranıyordu. Sümer kadını evlendiğinde önceden delinmiş ise, kocasından boşanırken ortak edinçlerin yalnızca yarısını alabiliyordu. Bu gelenek bugün Katoliklerce sürdürülmektedir.

Kendi vücudunu Tanrı adına Tapınaklarda erkeklere adayan kadınların diğerlerinden ayrılmaları için dışarıya çıktıklarında başlarını örtmeleri gerekirdi. DÖ 1600 yıllarında bir Asur kağanının koyduğu yasa ile iş bu kez örtünme kapsamına, bütün evli ile dul kadınlar alınmış, kızlar ile
sokak fahişelerine başını açma yasağı getirilmiştir.

Sevişmeye tapınma ile kutsallık anlamı yüklenmiştir. Bu gelenek Babil'liler, sonra Asur'lular yoluyla Filistin'liler, oradan da İsrail'e geçmiştir. Sonra da tümü Orta Doğu'da doğan bir Tanrılı dinlere geçmiştir.

"Peçe" İslamiyetten önce Ortodoks Doğu Roma'da (Constantinopolis'te) kullanılmıştır. Bugün bile Ege Adalarında kapkara peçelerin içinde dolaşan "Rum Ortodoks" kadınları vardır. Sonra bu gelenek Hıristiyanlıktan İslamiyete bulaşmıştır.

Hıristiyan rahibelerinin tepeden tırnağa kapalı olması da eski Sümer, Asur fahişe geleneğinin izleridir.

İşte böyle. Ne İran'ın, ne de Arabistan'ın bir Atatürk'ü yoktu. Atatürk eski Sümer ile Asur geleneklerinden İslamiyet'e yansıyan kapanma geleneğini kaldırdı. Kadını, erkeğe hizmet eden bir varlıktan çıkarıp, erkeğin koşullarını üleşen uygar bir konuma getirdi. Erkeğin dayatmaları ile
kadınlarımız yine tutsaklaştırılıyor.

Yasa koyucular, din bilginleri susuyor. Siyasiler, gericiler at koşturuyor.. Cumhuriyetle kazanılmış olan eşitlik yitiriliyor.. Bu bir oyun değil bir gerçek.
Baskıyla kapanmaya karşı, aydın kadınlarımızın sessiz kalmalarını
anlayamıyorum. Bu sessizlik sürerse yarın siz de kapanacaksınız, aynı İran'daki gibi.
Dönüşü olmayan bir yoldayız.

Gericilik; demokrasinin hoş görüşünü kullanarak özgürlüğü kapanına alıyor...

ŞİA
30-05-2006, 22:50
Sonra Huneyfoğlu, Basralılardan bir bölüm, duyduk ki seni düğüne çağırmış; sen de hemen gitmişsin. Renk-renk yemekler, büyük büyük kâseler hoşuna gitmiş. Oysa ben sanmazdım ki yoksulları çağrılmayan, zenginleri dâvet edilen bir topluluğun dâvetine icâbet edesin. Dişlediğin yemeğe bir bak, haram helâl olduğunda şüphen olursa at o yemeği ağzından; helâl olduğunu iyice bilirsen birazcık ye.[28]

Bil ki her uyan kişinin uyduğu, yolundan gittiği, bilgisinden ışıklandığı bir imâmı vardır. Gene bil ki sizin imâmınız, dünyasında köhne bir elbiseyle iki parça ekmeği kendisine yeter bulmaktadır. Bilirim, sizin buna gücünüz yetmez; yetmez ama çekinip gayret ederek, temiz olmaya, doğru yola gitmeye gayret göstererek yardım eden bu yolda bana; gücünüz yettiği kadar yolumda olun. Andolsun Allah'a ki ben dünyanızdan ne bir gümüş, ne bir altın toplayıp biriktirdim ne şu çok ganimetlerden bir mal yığdım, ne de üstümdeki yıpranmış elbiseden başka bir elbise aldım.

Evet, gökyüzünün gölgelendirdiği şu dünya yüzünden, elimizde bir Fedek vardır; ona da toplumun bir kısmı haris oldu, bir kısmı cömertlik etti; Allah ne de güzel hükmedicidir. Ben ne yapayım Fedek'i, yahut ondan başka bir yeri ki bu nefsin konağı, yarın mezardır; onun karanlığında eseri bile kalmaz, haberi bile yiter gider, duyulmaz. O mezarı açan, elleriyle genişletse bile taş, kerpiç düşer, yığılır, toprak dökülür dapdaracık bir hâle getirir. Şimdiden nefsimi takva ile riyâzete alıştırayım ki en büyük korku gününde eminliğe erişsin; mahşerin kaygan yerinden sürçmesin.

Dilesem ben de yağlar ballar bulurum; buğday ekmeğinin hâlisini yerim; ipek elbise giyinirim; fakat nefsimin dileğinin bana üst olması beni lezzetli yemekler yemeye çekmesi mümkün mü hiç? Ben nasıl doya-doya yemek yiyebilirim ki Hicaz'da, yahut Yemâme'de belki yoksullar vardır; günler geçmiştir ki tokluk nedir, görmemişlerdir. Gecemi karnı tok olarak nasıl gündüz edebilirim ki çevremde aç karınlar, yanmış, susuzluktan bunalmış ciğerler vardır. Nitekim deyen de demiştir:

Sen karnı tok olarak yatmadasın;

Çevrendeyse tabaklanmamış deriye bile hasret çeken ciğerler var; bu dert yeter sana.[29]

Râzı olur muyum ki bana Emir'ül-Mü'minin desinler de sonra ben, zamanın sıkıntılarında onlara ortak olmayayım, yahut da darlıkta, yaşayış sıkıntısında onlara muktedâ sayılmayayım? Derdi günü, güzelim otları otlamaktan başka bir şey olmayan bağlı, yahut süprüntülerde yiyecek bulup yemekten başka bir şey düşünmeyen, sâhibinin maksadından haberi bile olmayan bir hayvan *değilim, o çeşit yaratılmadım ki ben. Yahut da işsiz-güçsüz terk edileyim, yahut asılsız lâflarla uğraşayım, yahut sapıklık ipini çekeyim, yahut da şaşkınlık yoluna düşeyim; bunun için yaratılmadım ben.

Sanki görüyorum, diyeniniz diyor ki: Ebu-Tâliboğlu'nun yediği buysa, akranlarıyla savaşa yiğitlerle harbe gücü yetmez, zayıflar, elden ayaktan düşer. Oysa ki bilin; sahralardaki ağaç daha kuvvetlidir; güzelim bağlarda, bahçelerde biten ağaçlarınsa gücü azdır. Ovalarda biten otlar, daha kuvvetli yanar, közü daha geç söner. Biz Rasûlullah'la bir kökten bitmiş iki ağacız; onun kolunun pâzısıyım ben.[30] Vallahi Arap birleşse de benimle savaşa kalksa, yüz çevirmem, fırsat çağlarında boyunlarını kırarın onların. Şu ters adamdan, şu baş aşağı bedenden yeryüzünü temizlemeye uğraşıyorum; böylece de ekin, aralarındaki taştan, topaçtan kurtulsa diyorum.[31]

Semerin sırtına, yuların boynuna ey dünyâ; senin tırnaklarından kurtuldum, tuzaklarından çıktım, yollarından çekildim ben. Nerede oyunlarınla aldattığın, güldürdüğün milletler, nerede süslerinle, ziynetlerinle kandırdığın ümmetler? İşte şuracıkta onlar, kabirlere rehin olmuşlar, lahitlere girip yatmışlar. Vallahi görünür bir kişi olsaydın, tutulur bir cisme bürünseydin, olmayacak isteklerle aldattığın, sonra onları kandırıp helâk çukuruna attığın kullar, telef vâdîsine fırlattığın, belâ vartalarına uğrattığın padişahlar için sana Allah'ın hadlerini icrâ ederdim; onları öyle bir yere yolladın ki oraya ne gidenden bir haber var, ne oradan gelen var. Heyhât; ne de uzaktır senin belâ yerlerine, mihnet vâdilerine, o kaygan yola ayak basıp da düşmemek; ucu bucağı, dibi boyu bulunmayan denizlerine düşüp de boğulmamak; kim senin torundan tuzağından kurtulduysa odur başarıya eren, doğru yolu bulan. Senden kurtulup esenliğe erişen kişinin yatağı durağı dar da olsa ne var? Onca dünyâ, bir günceğizdir; can verdi mi, rahata erer. Uzak ol benden, vallahi ben seni kendime râmetmeden sen râmedersin beni; senin gemini hiç salıvermem; çünkü dilediğin yere çekersin beni. Allah izin verirse der de and içerim Allah'a;[32] nefsimi, bir kuru ekmek parçası bulunca onu yeter bulup sevinecek, onu yiyip şükredecek bir hâle getiririm; gözlerimi suyu çekilmiş, nemi kalmamış bir kaynak haline getirinceye dek de gözyaşları dökerim. Otlayan hayvan, otlayıp karnını doyurur da yan üstü mü yatar? Koyun sürüsü, yayılıp doyar da uyuyacağı yere mi gider? Ali de azığını yer de uykuya mı dalar? Bunca yıldan sonra ovada otlakta otlayan, yazıda yayılan hayvanlara dönerse gözleri aydın olsun.

godtabikivar
05-06-2006, 16:19
Günümüzde ilkokul çağındaki bir çocuk için bile sıradan sayılabilecek bir takım bilimsel bilgiler, düşünce tarihi boyunca insanlığın en kompleks problemlerini oluşturmuştur. Tarih boyunca evren ve insanın evrendeki yeri hakkında bir çok iddiada bulunulmuş ve bu konuda çok çeşitli kabuller ortaya konmuştur.

Eski çağlardan beri gökyüzü ve gök olayları, insanların dikkatini çekmiştir. İlkçağ insanı, gökyüzünü incelemek ve evrendeki olaylar üzerinde bilimsel çalışmalar yapmak için gerekli olanaklara yeterince sahip değildi. Yaşamını çok zor koşullar altında sürdürdüğünden, güvenli ve rahat bir yaşam için öncelikle hayatı zorlaştıran doğa olaylarını anlamak ve onları kontrol etmek zorundaydı. İlk dönemlerden beri insanların gök bilimleriyle ilgilenmesi bu nedenledir. Kısaca ifade etmek gerekirse, astronomi bilimi, yalnızca soyut bilim ve gerçeği öğrenme isteğinden değil, daha çok sosyal gereksinimlerden doğdu.
Babillilerde, Eski Mısır’da, Eski Çin ve Hint uygarlıklarında daha çok günlük ihtiyaçlara yönelik matematik ve astronomi çalışmalarına rastlanmaktadır. Eski Yunan’da Aristo, dünyanın sabit merkez olduğunu; bütün gezegenlerin, yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın, dünyanın çevresinde döndüklerini savunuyordu. Ona göre yıldızların ham maddesi ve dünyanın ham maddesi birbirlerinden tamamen farklıydı. Yıldızlar ezelî bir yakıtla yakılmışlardı. Bunlar hem ezelî, hem de ebediydi. Oysa dünya, kusurlu ve eksikti, yıldızlar gibi mükemmel değildi. Daha sonra Batlamyus, Aristo’dan aldığı mirası kullanarak ortaya dünya merkezli astronomik bir model *koydu. Bu modele göre Güneş, Ay ve gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu. Batlamyus’un dünya merkezli evren modeli 1500 yılı aşkın bir süre Hıristiyan Kilisesi tarafından da kutsal kitaba uygun olan bir evren görüşü olarak benimsenmişti.

ŞİA
06-06-2006, 11:01
Ali (a.s.) canlı Kur’an idi.Sizler dini, İslam’ı, Kuran’ı Ali’den öğrenin.Uydurulmuş rivayetlere bakarak İslam’a çamur atmayın.Ali (a.s.)'ın Ateistler hakkında ki görüşünü ise özellikle büyük yazdım.İslam'ı eleştirecekseniz burdan eleştirin.Çünkü biz diyoruz ki Ali yaşayan Kur'an'dı.Eğer Ali'de kusur varsa demek ki İslam'da kusur vardır.


Rahmân ve Rahim Allah adıyla.


Bu, Allah'ın kulu Emir'ül-Müminin Ali'nin, vergisini toplamak, düşmanlarıyla savaşmak, halkını düzene sokmak, şehirlerini onarmak için Hâris'ül-Eşteroğlu Mâlik'i Mısır'a vâli tayin ettiği zaman ona verdiği emir-nâmedir.
Ona, Allah'tan çekinmesini, kullukta bulunmayı seçmesini, kitabında, farzlarına, sünnetlerine dâir emredilenleri yerine getirmesini buyurur; çünkü hiçbir kişi yoktur ki Allah'ın emrettiği şeylere uymasın da kutlu olsun, mutluluk bulsun; onlara uymayan da yoktur ki âsî olmasın, kötülüğe düşmesin. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah kalbiyle, eliyle, diliyle yardım etmesini buyurur; çünkü adı ululandıkça ululansın. Allah dînine yardım edene yardım edeceğini, onu üstün tutana üstünlük vereceğini vaad etmiştir.[1] İsteklere düşünce nefsiyle savaşmasını, onun serkeşliğini giderip zaptetmesini emreder; çünkü "nefis, gerçekten de kötülüğü pek emredicidir. Ancak Allah'ın acıdığı kişi kurtulur ondan." (Yûsuf, 53).


Sonra şunu bil ki ey Mâlik, seni öyle bir yere yollamaktayım ki senden önce oradan adaletle hükmeden, zulümle hüküm yürüten nice devletler gelip geçmiştir. Sen kendinden önceki buyruk sahiplerinin yaptıklarını nasıl görüyor, seyrediyorsan halk da senin yaptığın işleri, senin gibi görecek, seyredecek. Sen onlar hakkında neler diyorsan halk da senin hakkında o çeşit sözler söyleyecek. Allah kullarının dillerine neler ilhâm eder de onları söyletirse, temiz kişiler, o sözlerle gerçeği anlarlar, hükümde bulunurlar.


Kendine temiz işleri zâhire edin, en fazla sevdiğin azık, sence bu olsun. Hevâ ve hevesine hâkim ol, sana helâl olmayan şeyleri yapma; nefsini bunlara meylettirme; nefsini kötülükten alıkoymak, sevdiğin, yahut nefret ettiğin şeylerde ona hakim olmak, ona insafla muâmelede bulun-maktır. Halka merhametle muâmeleyi kendine âdet et; onları sevmeyi, onlara lütfetmeyi huy edin. Onlara karşı yiyeceklerini, içeceklerini ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme.
.[2] Onlar sürçebilirler, kusur ederler; bilerek, yahut yanılarak ellerinden bâzı şeyler çıkabilir.Çünkü halk iki sınıftır: Bir kısmı dinde kardeştir sana, öbür kısmı yaratılışta eştir sanaSenin yaptıklarını Allah'ın bağışlamasını nasıl seviyor, istiyorsan sen de onları bağışla; kusurlarından geç.[3] Çünkü senin mevkiin onlardan üstür; seni bu işe memûr edenin mevkii senin mevkiiden üstün; Allah'sa vâli tayin edenden de üstün; onların işlerini senin emrine vermiş, onlarla seni sınanmaya uğratmış, Allah'la savaşmaya kalkışma sakın; onun azâbından kurtulmana çâre yok; bağışlamasına, merhametine aldırış etmememe de imkân yok.
Halkın kusurlarını bağışlayınca nedâmete düşme; onlara cezâ verince de sevinme; seni yoldan çıkaracak öfkeye kapılıp ceza vermekte tez davranma. Ben onlara buyruk verenim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma; çünkü bu gönle gurur verir; dini gevşetir, nimeti bozar gider. Gönlüne böyle bir düşünce geldi mi, gücünün, kuvvetinin üstünde olan Allah'ın gücünü, kuvvetini düşün, onun kudretine karşı aczini gör; bu, baş kaldıran, serkeşlik eden nefsini yatıştırır, kibrini, gururunu giderir, yitip giden aklını başına getirir. Sakın Allah'ın azametiyle boy ölçüşmeye, onun kudretine kendi gücünü kuvvetini benzetmeye girişme; çünkü Allah, her zorbayı hor-hakir eder; her baş çekeni, ululananı alçaltır gider.[4]
Allah'a karşı da insaflı ol, insanlara, ehline ayâline, adamlarından buyruğuna uyanlardan hoşlandıklarına karşı da insafla muâmelede bulun; böyle yapmazsan bil ki zulmetmiş olursun. Allah kullarına zulmedenin düşmanıysa Allah'tır, Allah'la düşmanlığa girişenin delilini Allah batıl kılar, zulümden geçinceye, tövbe edinceye dek de o kişi Allah'la savaşmış olur. Allah'ın nimetlerini bozan, zâil eden, azâbının çarçabuk çatmasına sebep olan şeyler içinde zulümden daha güçlüsü yoktur. Çünkü Allah mazlûmların duâlarını duyar; zâlimlere de çağı gelince azâbını yollar.[5]
Halkın vâliye en ağır gelen sınıfı belâ çağında ona en az yardım eden, adaletten hoşlanmayan, isteklerinde direndikçe direnen, kendilerine ihsanda bulunulduğu zaman en az şükreden, ihsanda bulunulmayınca özrü güç kabûl eyleyen, zamânenin çetinliklerine az dayanan, ileri gelenleridir. Dînin direği olan Müslümanların topluluğuna sebep bulunan, düşmana karşı duranlarıysa halk tabakasıdır; onları sevmelisin; onlara meyletmelisin.
İnsanların ayıplarını görüp gözeten, onları açıp söyleyen kişiler sana en uzak kişiler olsun. Onları kendine yaklaştırma. Çünkü insanlarda ayıp olabilir; vâliyse bunları örtmeye en fazla hakkı olan kişidir. Onların bilmediğin ayıplarını açmaya, öğrenmeye kalkışma; sence bilinenleri, iyiliğe, temizliğe yormaya bak; bilmediklerin hakkındaysa Allah hükmeder. Ayıpları elinden geldikçe ört; buyruğuna uyanların ayıplarını örtmeyi sevdikçe, bu huyla huylandıkça Allah da senin ayıplarını örter, bağışlar.[6]
Halka karşı duyduğun kîni bırak, her suça ceza vermeye kalkma; sence doğru olmayan şeyleri bilmezlikten gel. Halkın kötülüğünü söyleyenlerin sözleri hemencecik gerçek bulma; çünkü halkın kötülüğünü söyleyen kovucu, öğütçülere benzese bile garez sâhibidir.[7]
Nekes kişiyle meşverette bulunma; seni üstünlükten alıkor, ihsandan *men eder, yoksulluğu gösterir sana, seni yoksulluğa sevk eyler. Korkakla danışma; işlerde zaafa düşürür, yapacağın şeyden seni alıkor. Haris kişiyle de danışma; zulümle mal yığmayı güzel gösterir sana. Nekeslik, korkaklık, hırs, ayrı ayrı huylardır ama bunların hepsi birden Allah'a kötü zan meydana getirmede birleşir.
Vezirlerinin en kötüsü, senden önce, kişilere vezirlik edenlerdir; suçta onlarla birlik olanlardır. Bunların yerine reyleri onlar kadar isâbetli geçkin olan, fakat onlar gibi zâlime zulmünde yardımcı, suçluya suçunda ortak olmayan hayırlı kişiler bulabilirsin. Bunların yükü sana daha hafiftir; yardımları sana daha güzeldir; sana besledikleri sevgi daha gerçektir; senden başkalarıyla ülfetleri daha azdır. Yalnızken de bunlarla düş kalk, meclislerinde de bunları bulundur.
Sonra acı bile olsa sana gerçeği söyleyen, Allah'ın dostlarında bulunmasını hoş görmediğin şeylerde sana az müsâade eden kişileri seç; onların sözleri seni gerçeğe götürür, haksızlıktan geri kor. Takvâ ehliyle gerçek kişilerle dost ol; onların seni fazla övmelerine, yapmadığın işleri yapmış göstererek övünmene *sebep olmalarına müsâade etme; çünkü fazla övülme, insanı kibre götürür, faziletten düşürür.
İyilik edenle kötülükte bulunanı, katında bir görme sakın, çünkü onları bir görüş, iyilik edenleri iyilikten vaz geçirir; kötülük edenleri kötülüğe alıştırır; bunlara karşı lâyık oldukları muâmeleyi yap.
Bil ki vâlinin, halka lütufta, ihsanda bulunmasından, işlerini kolaylaştırmasından başka halkın emniyetini celbedecek bir şey olamaz. Onlara lütfeder, aralarında adaletle muâmelede bulunur, işlerini kolaylaştırırsan evvelce yüreklerinde uyanmış bir nefret varsa yok olur, yerini emniyet ve sevi duygusu tutar. Onlara öylesine muâmele et ki, halk senin hakkında güzel bir zanna sâhip olsun. Gerçekten de iyi ve güzel zan, senin ağır yükünü hafifletir; o yükü senin sırtından alır. Şunu da bil ki senin hakkında iyi fikir güden, idârenden memnun olandır, kötü fikir taşıyanda idârenden memnun olmayandır.
Bu ümmetin ileri gelenlerinin, büyüklerinin güttükleri yolu yordamı, halkın alışıp yaptığı, böylece de birbirleriyle uzlaştığı, işlerinin düzene girdiği şeyleri eksiltme. Koyanların ecre, sevâba nâil oldukları eski yolu yordamı bırakıp onlara zarar verecek, yeni âdetler, yeni yollar icâd etmeye girişme; onlardan eksilttiklerinin vebâli sanadır.
İdaren altındaki şehirlerin düzene girmesi, halkın huzûra kavuşması için dâima bilginlerle görüş, bu hususta düşünceli kişilerle danış.
Bil ki halk sınıflara ayrılmıştır. O sınıfların bir kısmı öbür kısmının düzene girmesiyle düzelir, huzûra erer; bir kısmının öbür kısmından müstağni kalmasına imkân yoktur.
Bu sınıflardan biri, Allah ordusudur, askerlerdir; biri umûmi ve hususi işleri düzene sokan kâtiplerdir; biri adaletle hükmeden kadılardır; biri insafla, yumuşaklıkla kullar arasında hükmeden, beytülmal işlerini gören kişilerdir,biri Müslümanların amânına girmiş olan ve cizye veren Kitâp ehlidir, vergi veren Müslümanlardır; biri alış verişle uğraşanlar ve sanat ehli olanlarıdır; bir de ihtiyaç sâhibi olan yok yoksul kişilerdir ki bunlar, bu sınıfların en aşağı tabakasıdır. Bunların hepsinin de adlı adınca Allah katında payı vardır; Kitabında, yahut Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun Peygamberinin sünnetinde haddi konmuş, farzı bildirilmiştir ki bu ahidde, katımızda korunmaktadır.
Askerler, Allah'ın izniyle halkın sığınaklarıdır, vâlilerin ziynetleridir; dînin üstünlüğü, eminlik esenlik yolları onlarla korunur; halk ancak onlarla kalkınır, huzûra kavuşur. Askerler Allah'ın emriyle alınan vergiyle beslenebilirler; düşmanlarına karşı o sâyede güç kuvvet sâhibi olurlar; düzene girmeleri ancak o vergiye dayanılarak olur; neye ihtiyaçları varsa onunla düzene sokulur.
Sonra bu iki sınıf, ancak üçüncü sınıfla, kadılar, zekât ve vergi memurları ve kâtiplerle nizâma girer. Onlar halkın işlerini düzene sokarlar; faydalı şeyleri toplarlar ; ileri gidenlerin de, aşağı olanların da işleri onların sâyesinde emniyete kavuşur.
Bütün bu sınıfların ayakta durmaları, tâcirlerle, sanatkârlarla mümkündür. Onlar halkın muhtaç olduğu şeyleri toparlar; çarşılara, pazarlara dökerler, böylece başka sınıfların yapamayacağı şeyleri yaparlar.
Sonra ihtiyâcı olan, yokluk içinde bulunan, aşağı tabaka gelir. Bunları görüp gözetmek, bunlara yardım etmek gerektir. Allah katında bu sınıfların hepsinin de genişliği vardır, hepsinin de yeri vardır; ihtiyaçlarının giderilmesi, hallerinin düzene sokulması icâb eder. Bu da vâlinin vazifesidir. Vâlinin, Allah'ın emirlerini gereği gibi yapar, halkın düzenine çalışır, çabalarken Allah'tan yardım dilemesi, hakka riâyet etmesi, bu işler kendisine hafif gelsin, ağır gelsin dayanması gerektir.
Orduna sence Allah için, Rasûlü için ve İmâmı için en fazla öğüt verenlerinden, emanet ve iffet bakımından en temiz olanlarından, hilimde en üstün bulunanlarından kumandanlar seç. Bunları, öfkelendiği zaman öfkesini yenen, cezâ vermekten acele etmeyen, özrü kabûl eden, zayıfları esirgeyen, kuvvetlilere karşı gevşemeyen kişilerden seçip tayin et; bunlar ne zora başvuranlardan olsun, ne zaafa düşenlerden.
Sonra toplumun soy-boy *bakımından şereflilerinden, temiz ev bark sâhibi olanlarından, geçmişlerinde iyilik bulunanlarından, savaşlarda yiğit davrananlarından, cömertlerinden asker al. Çünkü bunlarda yücelik, büyüklük huyları toplanmıştır. İyiliğin, adamlığın dalları budaklarıdır bunlar. Sonra da babaların oğullarını görüp gözetmesi, esirgemesi gibi onların işlerini gör gözet, araştır; onlara ettiğin iyilik ve ihsan gözünde büyümesin; onlara verdiğin şey az bile olsa aşağı görünmesin sana. Çünkü bu ihsan, sana öğüt vermelerine, seni iyi bilmelerine, tanımalarına vesiledir. Onların büyük işlerini göreceğim diye küçük ehemmiyetsiz işlerinde ihmâl gösterme. Az bir lütfün bile bir yerde işe yarar, ondan faydalanırlar; çoğunun da yeri var; ondan da müstağnî kalamazlar. Askerine en çok yardım edenleri kendilerine istihkaklarını, erzaklarını tam olarak verenleri, yurdu korumak için şehirlerde kalanlarla savaşa gidenlerin ailelerinin ihtiyaçlarını giderenleri, kumandanlarının sence en itibar görenleri olmalı; onlara öylesine muâmelede bulunmalısın ki düşmanla savaşta hepsinin de derdi, fikri bir olsun. Onları esirgemen, kalplerinin sana meyletmesine sebep olur.
Vâlilerin gözlerini aydınlatan işlerin en üstünü şehirlerde, dosdoğru olarak adaleti yaymak, halk arasında sevginin belirmesine sebep olmaktır. Onların sevgileri de, ancak gönüllerinin huzûra ermesiyle mümkün olur. Öğütlerinin doğruluğu ancak vâlilerinin hizmet müddetinin sona ermemesini istemeleriyle, idâresi kendilerine ağır gelmemesiyle, bir ayak önce gitmesini dilememeleriyle imkân bulur. Halkın dileklerini yerine getir, iyilerini öv, çektikleri zahmetleri say dök; çünkü güzel huylarını fazla anış, onların yiğitliklerini artırır; onları sevindirir. Allah dilerse iyilikte geri kalanları da o yola sevk eder, iyileştirir.
Sonra herkesin, sınanan, bilinen derecesini tanı; birinin çektiği zahmeti başkasına mal etme; onun yerine başkasını övme; herkese noksansız olarak hakkını ver; herkesin hakkını tanı. Birisinin büyük oluşu yaptığı, başardığı iş küçük bir işse, büyük görmene, gene birinin yaptığı iş büyükse, fakat kendisi düşkünse o işi küçük görmene sebep olmasın.
Büyük ve çetin işlerde, sana şüpheli görünen hususlarda Allah'a ve Rasûlü'ne başvurur. Yüce Allah irşâd etmeyi takdir buyurduğu topluma "Ey inananlar, Allah'a Peygamber'e ve içinizden emredecek kudret ve liyakate sâhip olanlara itâat edin. Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, bir şeyde ihtilâfa düştünüz mü o hususta, Allah'a ve Peygamber'e müracaat edin" buyurmuştur (Nisâ, 59). Allah'a baş vurmak, onun Kitabının muhkem emrine uymak, Rasûle başvurmak da onun reyde aykırılığı mucib olmayan apaçık sünnetine tâbi olmaktır.[8]
Halka hüküm verecek kişileri, sence idâresine memur olduğun kişilerin en üstünlerinden seç. Öyle ki işler onları daraltmasın, birbirlerine hasım olanlar, onlara üst gelmesin, ayakları sürçüp yanlış bir işe düşmesinler; bilmezken sonra bilip, anlamazken sonra anlayıp hakkı yerine getirmediklerine nâdim olmasınlar; kendilerini zanna kaptırmasınlar, azacık bir anlayışla hükmün sonunu araştırmaktan kalmasınlar; şüpheli işlerde hüküm verirken düşünsünler, dayansınlar; apaçık delillere uysunlar; hasmın mürâcaati onları sıkmasın, gönüllerini daraltmasın; işleri iyice açıp yayıp anlayışta en sabırlı kişiler, hak meydana çıkınca da en kesin hükmü verenler olsunlar; övülmede ileri gidiş onları kibre sevk etmesin; aldatışa kapılmasınlar; bu çeşit kişiler de pek azdır.[9] Sonra onların hükümlerinden de haberdâr olmaya fazlasıyla çalış; hâkimin geçimini fazlasıyla temin et; halka ihtiyâcını azalt. Sana yakın olanlara karşı küçük görünmemeleri, halkın dedikodusundan emin olmaları, hîleye kapılmamaları için onlara, katında yüksek bir mevki sağla. Bilhassa buna çok dikkat et; çünkü bu din, kötü kişilerin ellerine tutsak düştü; onunla hevâ ve havese uyuldu; onunla dünyâ dilenir oldu.
Sonra vergi ve zekât memurlarına dikkat et. Onları sınadıktan sonra tayin et; onları şahsî bir meyille ve rasgele tayin etme; çünkü bu iki şey cevir ve hıyânet kollarının bir araya toplanmasına sebep olur. Bunları temiz âilelerden, İslâm'a eskiden girmiş olanlardan tecrübe ve utanç sahibi kişilerden seç; çünkü onlar, ahlâkça en üstün namusça en doğru, garezlerden en kurtulmuş, tamahları en az, işlerin sonuçlarını dikkatte en fazla gayretli kişilerdir. Sonra da onların rızıklarını bol bol ver. Çünkü bu nefislerini düzeltmeye kuvvet verir onlara. Müslümanların elleri altında bulunan malları yemekten alıkor onları. Aynı zamanda, emrine uymazlar, emanetine hıyânette bulunurlarsa bu, onların aleyhine de delil olur sana. Sonra işlerini teftiş et, onlara gerçek ve vefâlı gözcüler gönder; hâllerini, işlerini görüp, anlayıp sana bildirsinler. Çünkü onların haberleri olmadan senin onlardan haberdar olman, onların emin bir sûrette iş görmelerine, halka yumuşaklıkla muâmele etmelerine sebep olur. Onların içinde zâlimlere yardım edenler varsa onlardan korun. Onlardan biri, vazifesinde hıyânet eder de gözcülerin verdikleri haber onun aleyhinde olur, hepsinin de verdiği haber aynı bulunursa bu tanık olarak yeter sana. Artık ona bedenî cezâyı verebilir, yaptığına karşılık onu suçlu tutar, onu aşağılık bir derkeye düşürür, onu hıyânet dağıyla dağlar, töhmet zincirini boynuna takarsın.
Vergi işini de araştır, memurlarını ahvâlini düzene koy, çünkü vergi işinin ve vergi memurlarının düzene girmesi, onlardan başkalarının da düzene girmesi demektir. Onlardan başkaları ancak onların düzeniyle düzene girebilir. Çünkü insanların hepsi de verginin ve vergi memurlarının ehlidir, ayâlidir. Ancak vergi toplamaktan ziyâde memleketin kalkınmasına dikkat etmelisin; çünkü vergi memleket kalkındıkça toplanabilir. Memleket kalkınmadıkça mâmur bir hâle gelmedikçe vergi isteyen, şehirleri yıkar gider, kullarıysa helâk eder; öyle bir buyruk sâhibinin işi, idâresi pek az bir müddet sürür. Vergi verenler, verginin ağırlığından, yahut vergi verecekleri şeylere bir âfet geldiğinden, yahut içecekleri, sulayacakları suyun kesildiğinden, yahut bir bendin yıkılıp arâzîyi su bastığından, toprağın kaydığından, yahut da mahsûlün mahvolduğundan şikâyet ederlerse hallerini düzene sokacak bir derecede vergilerini azaltman gerektir. Bu sana güç gelmeli. Çünkü bu yardımla, bu kolaylık göstermenle halk refâha kavuşur, ülke de mâmur olur; bu takdirde senin idâren bezenir; ayrıca da halkı adaletle idâre ettiğin için onların saygısını, sevgisini kazanmış olursun; refahlarına hizmet ettiğin, adaletle muâmelede bulunduğun, onları kuvvetlendirdiğin için gerekince bu kuvvete de dayanabilirsin; onları esirgeyişin, haklarında adaletle muâmele edişin, onlara yumuşak davranışın da buna sebep olur. Öyle bir ân olur, öyle bir çağ gelir çatar ki onlara baş vurman gerekir; onlar da dileğini seve seve kabûl ederler; istediğini yerine getirirler; çünkü ülkede vücuda gelen mâmurluk ve servet, onlara yükleyeceğin yükü çekmelerine kuvvet verir.
Bir yarin harâp olması oradaki halkın yoksul düşmesin-den ileri gelir; oradaki halkın yoksulluğuysa vâlilerin, kendilerine mal yığmalarından, vâlilikte kalacaklarına emin olmamalarından, ibret alınacak şeylerden az ibret almalarındandır.
Sonra kâtiplerini de teftiş et; onların da hallerine dikkat et; işlerine, onların hayırlılarını tayin et. Düşmanlara karşı kullanacağın düzenleri, gizli tuttuğun şeyleri, kendini büyük gören, bu yüzden de topluluğun önünde sana karşı durmaya cür'et eden kişilere değil, temiz ve iyi huylu olanlarına yazdır. Memurlarından gelen mektupları sana sunmakta gaflet etmemeleri, senden aldıkları emri, aldıkları gibi bildirmeleri, bir ahde gireceğin vakit şartları gevşek, zayıf bırakmamaları, gerekirse o ahdi bozmakta aciz göstermemeleri, şartları ona göre koşmaları, işleri başarırken de hadlerini bilmeleri gerektir. Kendi haddini bilmeyen kişi başkasının haddini hiç bilmez.
Sonra onları, kendi anlayışına güvenerek, onlara meyline uyup haklarında iyi bir zan besleyerek tâyîn etme; çünkü insanlar, yapmacıklara baş vurarak, güzel hizmetler göstererek kendilerini vâliye iyi tanıtırlar; oysa ki yapmacık hareketlerin ötesinde ne öğüt vermeyi bilirler, ne emanete riâyet etmeyi. Senden önceki temiz kişilerin seçtikleri kişilere bak, sen de onları seç, halka en güzel muâmelede bulunmalarını, en fazla emanete riâyetle tanınmış olanlarını iş başına getir; bu, Allah'a karşı özü doğru olduğunu, işlerine memur olduğun kişilere de hayırlı bulunduğunu ispât eder.
Her işin başına en büyüğü kendine üç gelmeyecek, işlerin çokluğu, onu şaşırtmayacak kişileri geçir. Kâtiplerinden birinde bir ayıp görür de aldırmazsan o ayıpla da sen ayıplanırsın, sonra cevap da veremezsin.
Bir de tâcirleri, sanat ve zanaat erbâbını tavsiye ederim sana; onlara karşı hayırlı ol. Onların bir kısmı oturdukları yerlerde ticaretle meşgul olur. Bir kısmıysa bir yerden bir yere gider, mal götürüp getirir; bir başka bölüğü de halkın muhtâç olduğu şeyleri ellerinin emekleriyle hazırlar. bunlara hayırla muâmelede bulun; çünkü onlar faydalı kişilerdir. Gereken şeyleri uzun yollar aşarak, beller geçerek, ülkendeki karalarda, denizlerde, düzlüklerde, dağlıklarda gezerek alırlar, getirirler; oysa halkın o şeylerin bulunduğu yerlere gitmesine ne imkân vardır, ne de gücü yeter. Onlar düzene bağlıdırlar, isyanlarından korkulmaz; barış adamlarıdır, gailelerinden ürkülmez. Bulunduğun yerde de onların işlerini gör gözet, uzak, yakın şehirlerde de hâllerini izle, dikkat et, bir zulme uğratma onları. Ama şunu da bil ki, bütün bunlarla beraber, bunların çoğunda aşırı bir hırs, kötü bir nekeslik, bencillik, faydalı şeyleri gizleyip, saklayıp azalınca değerinden fazla satma gayreti, menfaat düşkünlüğü vardır; ellerinde bulunanları bildikleri gibi satmak isterler; buysa halkın zararına sebep olduğu gibi vâlilere de buna göz yummak ayıptır, noksandır. İhtikârı men et; çünkü Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun Rasûlullah da men etmiştir. Alış veriş, güzel sûrette, adalet terazilerine uygun olarak, bir narh konarak yapılsın; iki taraf da, satan da zarar etmesin, alan da. Sen ihtikârı nehyettikten sonra onu yapmaya kalkışan olursa cezâlandır, fakat cezada pek de ileri gitme.[10]
Sonra Allah için, Allah için aşağı tabakayı gör gözet. Onlar başvuracakları bir düzen bulamayan, yok yoksul, muhtaç, darlıkla bunalmış, dertlere karmış, kazançtan âciz kalmış kişilerdir. Bu sınıf içinde dilenenler olduğu gibi bir şey umup bekleyenler, fakat kimseden bir şey istemeyenler de vardır,[11] Onların hakkına dâir Allah'ın sana emrettiği şeyi Allah için olsun, koru. Onlara, memur olduğun beytülmâlden, her şehirde, Müslümanların ganimet olarak elde ettikleri ve devlete ait olan arâzînin gelirinden, ekininden bir pay ayır. Bulunduğun şehirde, o şehre yakın yerlerde olanlarıyla uzaklarda bulunanları aynı hükme tâbidir; onların her biri hakkına riâyet etmeni ister. Nimetler içinde bulunuşun, ehemmiyetli işlere dalışın, onları unutturmasın sana; ehemmiyetli işlere bakman, küçük sayılan işlere bakmayışına bir mâzeret olamaz; böyle bir özürde kabûl olunamaz. Unutturmasın sana onları ehemmiyetli işlere dalman; yüzünü çevirme onlardan. Onların gözlere hor görünenlerini, insanlar tarafından aşağı sayılanlarını, fakat sana gelip hâllerini anlatamayanlarını sen ara, bul. Onları bulmak, hâllerini sorup anlamak için Allah'tan korkan, ona karşı ululanmayan güvendiğin kişiler yolla; onların hâllerini sana bildirsinler. Sonra haklarında öylesine harekette bulun ki Allah'a ulaştığın gün onlar hakkında özürler getirmeye kalkışmayasın. Çünkü bunlar, halk içinde başkalarından daha fazla insafa lâyık kişilerdir. Bütün bu sınıfların haklarını vermeye gayret et, bilmeyerek hakkına riâyet etmediklerin için de Allah'tan bağışlanmanı dile.
Yetimlerden, kocalmış kişilerden bir düzene baş vuramayanları, kimseden bir şey dilemeyenleri gör gözet. Bu, vâlilere ağır bir yüktür. Fakat hakkın hepsi de ağırdır. Ancak Allah, hayırlı bir sonuca varmalarını isteyip ona dayananlara, vaad ettiğini gerçek bilip inananlara o yükü hafifletir.
Zamanın bir kısmını ihtiyaç sahiplerine hasret, onların hepsini huzuruna al, otur, onlarla görüş. O mecliste seni yaratan Allah'a karşı gönül alçaklığını takın. Askerinden, yardımcılarından, koruyucularından, zaptiye erkânından hiç kimse onları korkutmasın; onlara mâni olmasın, onlar da seninle yüzyüze korkmadan, çekinmeden konuşsunlar. Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, Rasûlullah'ın bir yerde değil, birçok yerde "Zayıfın kokup çekinerek, dili dolaşarak söz söylemeye çalıştığı, fakat kuvvetliden hakkını alamadığı toplum ne temizliğe ulaşır, ne kutluluğa kavuşur" buyurduğunu duymuşumdur; onların sert konuşmalarına, söz söylerken ağır lâflar edenlerine tahammül et; daralmayı, onlarla görüşmekten çekinip utanmayı bırak da Allah bu yüzden sana rahmetlerini yaysın; ona itâatin yüzünden sevaplar versin. İhsanda bulunduğun zaman minnet yükleyerek verme ki, verdiğin, alana sinsin; vermediğin zaman da güzellikle özürler getirerek verme ki almayan, hiç olmazsa sevinsin.[12]
Bâzı işler de vardır ki bizzat senin yapman gerektir. Bunların biri, kâtiplerinin yazmakta aciz gösterdikleri hususlarda memurlarına senin cevap vermendir. Biri de halkın ihtiyacı sana hangi gün arzedilirse hemen o gün o ihtiyaçları gidermendir ki bu, olabilir ki yardımcılarını sıkar; vaktinde yapmazlar bu işi. Her günün işini o gün gör. Çünkü her gün yapılacak bir iş vardır.
Vakitlerinin en üstününü, en fazlasını seninle Allah arasındaki kulluğa hasret. Fakat halka sarf ettiğin vakitlerin de hepsi, işlerde niyetin temiz oldu mu, halk bu yüzden esenliğe erişti mi Allah'a ait olur, ona kulluk sayılır.[13]
Allah için dînini hâlis kılan farzlara bilhassa dikkat et. Gecende gündüzünde bedenî ibâdetlerini onlarla Allah'a yaklaşmak kastıyla kusur etmeden, riyâya düşmeden nasıl gerekse o çeşit yerine getir. Halka namaz kıldırdığın zaman namazı uzatıp onları usandırmadan, tez, fakat erkânını yitirmeden kıldır; çünkü halk içinde hasta olan vardır, işi-gücü olan vardır. Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, bene Yemen'e gönderdiği zaman Rasûlullah'a, onlara nasıl namaz kıldırayım diye sordum. En zayıfının kıldığı namaz gibi kıldır, inananlara karşı merhametli davran buyurdular.[14]
Bütün bunlardan sonra derim ki: Buyruğunun altında bulunanlara uzun müddet görünmez olma; çünkü vâlilerin halka görünmemeleri darlıktan bir kısımdır; halkı sıkar; vâlilerin idâre işlerinde az bilgili olduklarına delâlet eder. Onlara görünmemek, onların birçok şeyleri öğrenmelerine de engel olur; onlarca büyük şeyler küçük görünür, küçük şeylerse gözlerinde büyür; güzel ve iyi, çirkin görünür onlara; çirkinse güzelliğe bürünür; hakla batıl birbirine karışır gider. Vâli de bir insandır ancak; halkla görüşmedikçe onların hâllerini bilemez. Kendisinden gizli kalanları göremez. Gerçeğin apaçık alâmetleri yoktur ki bunlarla doğru, yalandan ayrılsın. Sen iki kişiden birisin ancak: Birisi mutlâka hakkı yerine getirir, herkese hakkını verir; gereken hakkı verdikten, iyi iş gördükten sonra neden gizleneceksin? Öbürü, vermemeyi, hakkı edâ etmemeyi âdet edinmiştir; halk senden ümit kestikten sonra hemencecik el çeker senden, ne diye onlara görünmeyeceksin? Oysa ki halkın sana zahmet vermeyen şikâyetlerinin çoğu, ya bir zulme uğradığındandır, yahut muâmelede insaf ve adalet isteğindendir.
Sonra vâlinin bâzı adamları da bulunabilir ki onlar, kendi reyleriyle hareket ederler; zulümde bulunurlar; insafları azdır; muâmelelerinde adaleti gözetmezler; bütün bunların sebeplerini kesip ortadan kaldırarak şerlerini insanlardan gider. Yakınlarına, yanında bulunanlara arâzi verme ki bâzı yerleri, bâzı tarlaları elde etmek tamahına düşmesinler; aksi halde oradaki köye zarar gelir; bu işin, bir ırmaktan su almak ihtiyâcında bulunanlara zararı dokunur; o sudan faydalanmak, o yerden fayda sağlamak isteyenlere arâziye sâhip çıkanlar zulmederler; *bunun faydası başkasına düşer, vebâliyse vâlinin boynuna yüklenir; oralardan, verdiğin kişiler faydalanırlar, ayıbıysa dünyâda da sana düşer, âhirette de sana.[15] Yakın olsun, uzak olsun, kime gerekse hakkını ver; bu hususta sabırlı ol, ecrini Allah'tan iste; akraban ve yakın adamların bile olsa haktan ayrılma; işin sonunu düşün; isterse sana ağır gelsin bu iş, hayırlı olduğu sence mâlûmsa yapmaktan çekinme; hakkını yerine getir. Halk bir işte zulüm var zannına düşer, sana hayıflanırsa aslını anlatarak, özürler getirerek zanlarını değiştir; bu sûretle sen adaletle iş görmüş olursun, buyruğun altındakilere de yumuşaklıkla muâmele etmiş bulunursun. Özür getirmekle sen hakka riâyet eder, murâdına erersin, halk da doğruyu anlar, işin aslını bilir.
Düşmanın, seninle barışmak isterse reddetme. Barışta Allah'ın rızası var, orduna huzur ve istirahat ver, sen de sıkıntılarından kurtulmuş olursun; şehirlerinse eminliğe kavuşmuş olur.[16] Ama barıştıktan sonra düşmanından sakın da sıkın; çünkü çok kere düşman yaklaşır, gafil olmanı bekler. Şu halde ihtiyatla hareket et, bu hususta iyi bir zanna düşmeyi töhmet altına al. Seninle düşmanının arasını bir bağla bağladın, onunla bir muâhedeye vardın, yahut da ona aman elbisesini giydirdin mi ahdine vefâ et; verdiğin amana riâyet et; nefsini, ona verdiğin söze, ahde kalkan yap. Çünkü dilekleri birbirine aykırı, reyleri darmadağın ve çeşit çeşit olduğu hâlde insanların Allah'ın farz ettiği şeylerde hepsi de ahde vefâ etmeyi ululadıkları gibi ululadıkları bir farz yoktur. Hattâ Müslümanlar şöyle dursun, müşrikler bile bunu gerekli saymışlar, buna riâyet etmişler, ahitte, amanda durmamanın ne zararlar vereceğini bilmişlerdir. Verdiğin amana gadretme; ahdini bozma, hıyânette bulunarak düşmanını aldatma, çünkü Allah'a karşı böyle bir cür'ette bulunan, çok kötü, çok ziyankâr bir bilgisizdir ancak. Allah, ahdini, amanını kulları arasında bir rahmet olarak yaymıştır ki o, bir emniyettir, herkes orda esenleşir; bir haremdir, herkes ona sığınır; bölük bölük herkes onun civârına koşar gider. Onu bozmak, ona hıyânet etmek, ona hîle katmak olamaz. Bahânelerle bozulacak ahde girme, pekiştirdikten sonra yorumlara güvenme; Allah adına verdiğin ahdi bozmaya, haksız olarak ondan dönmeye kalkışma; genişlemesi umulan, sonunda üstünlük bekleyen darlığa dayanman, günahından korkacağın gadirden hayırlıdır; bozarsan Allah'ın gazabı gelip çatar sana; ne dünyada berhudar olursun, ne âhiretinde.
Sakın haksız olarak kan dökmekten, çünkü azâba sebep olan, suç bakımından ondan daha büyük bulunan, nimetin zevâline, devletin yitmesine sebep teşkil eden hiçbir şey yoktur ki haksız olarak kan dökmekle kıyaslanabilsin. Kan dökenlerin hesâbını kıyâmet gününde bizzat noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah görecek, azaplarını o verecektir.[17] Harâm olarak kan dökmekle gücünü kuvvetini çoğaltmaya kalkışma; çünkü bu gücü kuvveti zayıflatır, hatta yok eder gider. Bilerek kan dökme husûsunda ne Allah katında bir özrün kabûl edilir, ne benim katımda. Çünkü cezâsı kısastır bunun. Yanlışlıkla kamçın, yahut kılıcın, yahut da elin bir kötülüğe sebep olursa, kudretine güvenip ululanarak, öldürülen kişinin velilerine, onun diyetini vermekten kaçınma.
Kendini beğenmekten, seni ululuğa sevk eden şeylere uyup güvenmekten, övülmeyi istemekten çekin; çünkü bunlar, ihsan sâhiplerinin ihsanlarını yok etmek, ecirlerini mahveylemek için Şeytanın göz attığı fırsata yol açan şeylerdir.
İdârene tâbi olanlara ihsanda bulununca da onları *minnet altında bırakmaya, ihsanını başlarına kakmaya kalkışma. Yaptığını çok görmekten de çekin. Vaadedince ve vaadinden dönme. Başa kakmak, ihsanı yok eder; yapılan iyiliği çok görmek, büyük saymak, gerçeğin ışığını söndürür; vaatten dönüş, Allah'ın gazabını, halkın nefretini mucib olur; Yüce Allah, "Allah katında en beğenilmeyen şey yapmayacağınız şeyi söylemenizdir" buyurur.(Saf, 3)
Zamânı gelmeden işlerde aceleye düşme. Yapmak imkânı olunca da o işte ihmâl etme; doğruluğu sence belli olmayan işe girişme, ama doğruluğu açıkça belli olan işi de savsaklama. Her işi yerinde yap, her işi yerinde işle.
Herkesle bir ve eşit olduğun şeylerde kendi payını çoğaltmaya kalkışma; herkesin gözettiği şeylerde gaflete düşme; çünkü sen, başkalarına da örneksin. Az bir zaman sonra işleri örten perdeler açılır, mazlûmun hakkı da senden alınır.[18]
Öfkeni yen, kendine sâhip ol. Elini, dilini gözet. Bütün bu hâllerde hemencecik cezâ vermekten çekin; cezâyı geriye at, öfken yatışıncaya dek elini, dilini gözet. Bu söylediklerimi âhireti anarak, Rabbine ulaşacağına inanarak derdini, gussanı çoğaltmadıkça da yapamazsın.
Sana, senden önce, adaletle hüküm sürenleri, yahut üstün yol yordamları, Allah'ın salâtı o'na ve soyuna olsun, Peygamberimizin eserini, yahut da Allah Kitabındaki farzları anmak, bizim bunları anıp düşünerek nasıl hareket ettiğimizi görmek, bu ahit-nâmemden sana verdiğim buyruklara uymaya kendini zorlamak gerektir; nefsine uymak husûsunda bir gevşeklik göstermemen için bu kadar delil gösterdim sana.
Ve ben, benim ve senin, kulların en güzel anışlarına iyi ve yerinde övüşlerine mazhar olmamızı, şehirlerde iyi ve güzel eserler bırakmamızı, nimetin,hakkımızda tam ve olgun olarak, lütuf ve ihsanın kat kat fazlasıyla verilmesini, benim de, senin de ömrümüzün kutlulukla ve şehit olarak tamamlanmasını Allah'ın bol ve sayısız rahmetine, pek büyük kudretine, her dilenen şeyi lütfedip vermesine sığınarak niyâz etmekteyim ve biz, gerçekten Allah'ın rızasını istemekteyiz. Selâm Rasûlullah'a; Allah'ın salâtı ve selâmı o'na ve *tertemiz soyuna olsun.[19]
34

ŞİA
19-06-2006, 20:24
Ali (a.s.), Peygamberin eli ile büyütülen, ömrü boyunca peygamberden ayrılmayan, peygamberi yıkayan, defneden, peygamber için canını satan, savaşların en şiddetli hallerinde dahi peygamberin yanından bir an olsun ayrılmayan, peygamberin kardeşi olarak nitelenen, Allah'ın arslanıdır. Ali şu manada der ki, ben bir *yavru *devenin, annesini takip ettiği gibi peygamberi takip ettim. Peygamberi Ali'den daha iyi kim tanır? Turan Dursun'mu tanır, yoksa bu sitede Peygamber adına yazı yazan şahıslar mı? Peygamberi Ali'den başka kim hakkıyla tanır.Her insan bilir ki, bir kişiyi en iyi, ailesi bilir.Evin içindekileri, evin dışındakiler değil, evin içindekiler bilir.O halde Peygamberi, turan dursun'dan veya diğerlerinden değil, Ali (a.s.)'dan tanıyın.

Ali (a.s.) buyuruyor ki:

Sen de tertemiz olan Peygamberinin huylarıyla huylan; çünkü O'nda uyulacak huylar, yaslanacak kişiye yaslanacak şeyler vardır. Kulların Allah'a en sevgilisi, Peygamberine benzemeye çalışan, O'nun izini izleyen kişidir.

O, dünyada ağız dolusu bir lokma yemedi, dünyaya gözünün ucuyla bile bakmadı. Dünya ehlinin en zayıfıydı bedence; karnı en açıydı yemek bakımından. Dünya ona arzedildi, O kabûl etmedi bile. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın buğzettiği şeyi bildi, ona buğzetti; horladığı şeyi bildi, horladı; küçük gördüğü şeyi küçük gördü, küçülttü. Bizde hiç bir ayıp olmasa da yalnız Allah'ın Rasûlünün buğzettiğini sevsek, Allah'ın ve Râsûlünün küçülttüğünü büyültsek, Allah'a karşı durmak, Allah'ın emrinden çıkmak için bu yeter bize.

Yeryüzünde yemek yerdi; kul gibi otururdu; ayakka-bısını kendi tâmir ederdi; elbisesini kendi yamardı; eğersiz merkebe binerdi; biri daha varsa ardına bindirirdi. Evinin kapısına, üstünde resimler bulunan bir perde asılmıştı; zevcelerinden birine, şunu kaldır buyurmuştu; baktıkça dünya ziynetlerini hatırlıyorum. Dünyayı gönlünden çıkarmıştı; onu anmayı hatırından geçirmezdi; ziynetini gönlünden yitirmişti; dünyayı o kadar gözden çıkarmıştı ki ne gönül bağlayacağı güzel bir elbisesi vardı, ne üstünde oturacağı beğenilecek bir yaygısı.

Dünyayı gönlünden sürüp atmış, gözünden yitirip gitmişti. Bir şeyi sevmeyen kişi böyledir; ne onu görmek ister, ne adının anılmasını diler. Allah'ın salâtı ona ve soyuna olsun, Allah katında bu kadar yüce mertebesi varken, dünya ve dünyadakiler, onun yüzü suyu hürmetine yaratılmışken; Rasûlullah, dostlarıyla beraber dünyada aç yaşardı; bu da dünyanın kötülüklerine, ayıplarına delâlet eder sence.

Bakıp görenin, aklıyla düşünmesi, can gözüyle görmesi gerek: Allah Muhammed'e (s.a.a) bu çekinmeyi vermekle onun kadrini mi yüceltti, yoksa onu alçalttı mı? Alçalttı diyen, andolsun ulular ulusu Allah'a; iftira eder, yalan söyler. Kadrini yüceltti denirse bilinmesi gerektir ki dünyayı O'nun için yayıp döşediği halde O'na ve O'na en yakın olanlara, dünyayı hor hakir göstermiştir. Şu halde Peygamberin yolunu tutan kişinin de O'nun izini izlemesi, O'nun konduğu yere konması gerekir, yoksa helâk olmaktan kurtulamaz.

Gerçekten de Allah, Muhammed'i, Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, kıyâmete bir delil, cennete müjdeci, azaptan korkutucu olarak gönderdi; O'ysa dünyadan karnı boş olarak çıkıp gitti; âhirete ayıplardan, suçlardan esen olarak vardı; bir taşı bir taş üstüne koymadan yolunu tuttu, Rabbinin dâvetine icâbet etti. Allah bize ne büyük bir lütufta bulunmuştur ki Onu bize muktedâ olarak gönder-miştir; O'nun izini izlemekteyiz; yolunda gitmekteyiz.

Andolsun Allah'a ki şu yünden dokunmuş abamı kendim yamadım; yamattığım kişiden utandım artık; çünkü bana bu kadar yamadan sonra hâlâ mı giyeceksin, atmayacak mısın artık bunu dedi. Ben de, uzaklaş benden dedim ona; sabah olup gün ışıyınca halk, gece yol alanları över.[2]

hazretikömürcü
06-08-2006, 16:29
Tüketimi de artırır. Hacca giden hacılarımız milyonlarca milyonları Arap kumlarına gömdüklerinin ne kadar farkındadırlar. Onları götürüp getiren araçların yıpranması, havayı kirletmesi, gürültüleri, oksijen gazı tüketmeleri, yolculuk yapanların hiçbir şey yapmadan üretimsiz oluşları v.b..
Şuna emin olun ki, Araplar, Türkler’in çok az malını tüketiyorlar. Türkler’in kalkınmasını istemiyorlar mı? Halbuki biz onlara, hacılarımız aracılığıyla hatırı sayılır paralar veriyoruz. Hiç olmazsa bunlarla alamazlar mı? Acaba Arabistan’da ve Türkiye’deki ‘din kardeşler’ bunun bilincinde midirler? Sanmıyorum.

Bir Anadolu köyü düşünün. Bu köyde bir çocuk düşüp yaralandı. Köyde hastane, ambulans, doktoru boş verin, araç yok. Bir at arabası ile baba çocuğunu kasabanın doktoruna zor yetiştirir. Kapıda, ‘NAMAZDAYIM BEKLEYİN! yazısı var. Çocuk kan kaybediyor. *Baba, hasat zamanıdır ve işini yarım bırakmıştır. *Bu iş kaybının ülke ekonomisine zararını, aileye zararını da boş verelim. Nasıl olsa rızkı Allah veriyor. Çocuğun yerinde olmayı da boş verin, *babanın yerinde olunuz: Çocuk kucağınızda, acı çekiyor. Kapıdaki yazıyı bir kez daha okuyunuz. * Yorumu size bırakıyorum.

Bu gün tüm dünyadaki tapınakların (tarihsel değerleri olanlar dışında) kapladıkları alanları bir düşünün, bu alanlarda meyve, sebze yetiştirildiğini düşünelim. Bunlara harcanan emekleri de boş verelim. Bunların içinde hiçbir üretimde bulunmayanların kaybettikleri zamanın hesabını yapmıyorum.
hazretikömürcü

hazretikömürcü
06-08-2006, 18:20
KUTSAL KİTAPLAR (KABİLE ANAYASALARI)

Bir insan kutsal bilinin kitapları okurken; bunlar gerçekten Tanrı tarafından gönderilen, yazılan, kalan ve korunması garanti altına alınmış olup, olmadığına inanmanın yanında; bir de ya bu kitaplar bizim gibi insanlar tarafından yazılmış, inanılmış olabileceğini de hesaba katmamız gerekir. Bu mutlaka böyle olmalıdır. Yok, eğer biz, bu kitapları okurken bu kuşkularımız olmazsa; Tanrı bizden şu şekilde hesap soramaz mı; ‘ey kulum, ben kitap gönderseydim, bir kere bu benim kitabım; insanların kitapları gibi olmazdı. Taşlara, derilere v.b gibi dünyada olan şeylere değil; benim yarattığım, dünyada olmayan, elmastan daha değerli, daha sert ve sizin çözemeyeceğiniz bir madde üzerinde sürekli ışık verebilecek yazılarım olurdu. Ve bu yazılarda bizlere yol gösterecek birçok bilimsel yazılar olduğu gibi, gelecekten de bilgiler içerir, hiçbir çelişki ve tutarsızlık bulunmazdı. Ve bütün kullar benim olduğu için, kullarım arasında en küçük bir ayrım yapmadan, herkesin anlayabileceği bir dille, her kuluma da mutlaka bir kitap gönderirdim. “Ben size boşuna mı akıl verdim, siz bunları nasıl düşünemezsiniz?” dese biz ne yanıt verebiliriz?
Bizim konularımızın neredeyse tamamı kutsal kitaplar, -daha doğrusu, kutsal bilinen kitaplar- ve yaşamın –bilimsel yaşamın- bize anlattıklarının bir karşılaştırması veya yorumudur.
Göreceksiniz ki bizim din profesörlerimizin en basit bir ayrıntıyı bile fark edemeyecek kadar akılları kördür. Bunu izleyen satırlarda siz de fark edeceksiniz. Öylesine kördürler ki; bırakın önünde okudukları kitabı, yarını bile göremezler. Nedeni ise oldukça basit: Tüm ömürlerini kutsal kitaplarda mucize arayarak geçirmişlerdir. Ne yazık ki; en küçük ve işe yarayacak bir şey bulamamışlardır. ‘Peki, neden profesörlük yapmaya devam ediyorlar?’ Diye sorarsanız; onun da yanıtı basit: Para kazanıyorlar ve profesörlük unvanıyla yaşıyorlar. Ne yazık ki onların cennetlerinde para ve unvan geçmez.
Tanrı sözlerinin yazıldığı kitaplar kutsaldır. Tanrı sözlerinde tutarsızlık, çelişki, hakaret ve benzeri gibi sözler bulunamaz. *Eğer, bunlardan bir tek tane bile olursa; böyle bir kitabın hiçbir kutsallığı kalmaz, kalamaz. Kuran Nisa “Hala Kuran’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı” Tanrı bu ayetinde, her şeyi bildiği halde soru sormasından başka; kitabında çelişkiler (tutarsızlıklar) bulabileceğimizi bize açıkça bildiriyor. Demek ki geriye, bizim bu çelişkileri bulmamız kalıyor. Ayrıca Muhammed. 24. ayetinde de, “Onlar Kuran’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?” diye de bizim, beynimizle değil de, kalplerimizle düşündüğümüzü anlatıyor. Demek ki; ayetlerini kesinlikle anlamamızı istiyor. Bizler bu kitapları; tarafsız, akılcı gözle okumalıyız. Eğer okumazsak, Tanrı bizlerden hesap sorar. Tanrı bu kitaplarında bizlere bir şeyler anlatsın diye göndermiştir. *Bu kutsal kitaplar gelecekle ilgili bilgiler de içermelidir. Başka bir deyişle; uzak veya yakın gelecekteki olayları da bizlere bildirmiş olmalıdır. Bu böyle olunca da, mutlaka bizim anlayabileceğimi şekilde ve dilde olmalı. Yok, eğer, anlattıkları bizim anlayamayacağımız şekilde, yanlış anlayabileceğimiz biçimde veya bir bulmaca çözer gibi ise bunun hiçbir anlamı da olmaz, olamaz. Herhangi bir ayetini biz anlayamaz veya yanlış anlarsak; Tanrı bize anlatmak istediğin anlatamaz. Böyle bir ayetin de hiçbir anlamı yoktur.
Tanrı kitapları diye okuduğumuz ve saygı duyduğumuz kitaplar; o zamanların kabile anayasalarıdır. Kabileyi yönetenlerin yazılı olarak kitaplaştırdıklarıdır. Kendi sözlerini Tanrı sözleriymiş gibi; yönettikleri (ve sömürdükleri) kabileleri, zamanla Allah kitaplarıymış gibi bu zaman kadar gelmiştir. Bu nedenle hiçbir kutsal kitap bilimsel bir bilgi içermez. Ve içeremez; çünkü o zamanların aristokratları tarafından kaleme alınmıştır ve o zamanın bilgileriyle ve yazım hatalarıyla doludur. Bunları izleyen sayfalarımızda örnekleriyle göreceğiz. Özellikle Tevrat ve Kuran; talan, ganimet, rüşvet, katliam, köle, kadın, boşanma, kabile ve kabile aile ilişkileri, zekat altında vergiler, tapınma v.b örneklerle doludur. Kabileyi yönetmek için o zamanın şartlarına göre neler yapılması gerektiğine ilişkin yazılar vardır. Bütün bu olgular olurken, insanların din değiştirmeleri için yeterli nedenleri vardı. Muhammed zamanında da halk yeni bir arayış içerisindedir. Başlangıçta merak ve her şeyden daha da önemlisi; insanlar arasındaki eşitlikten, haktan ve adaletten bahsederken taraftar toplaması kolaydı. Sonra bu din ile birlikte eski geleneklerinin birçoğunu da sürdürüyorlardı. Zaten köklü değişiklikler içerseydi, daha ilk başlardan yadsınırdı. Kabileyi yöneten aristokrat lider de bunları biliyordu. Çünkü kendisi de bu toplumun bir parçasıydı. Kendi toplumunu tanıyordu. Aristokrat liderler zenginleştikçe, iyice dindar oldular. Gelirlerinin ana kaynağı din olunca, kendilerini peygamber ilan ettiler. Çıkar yüzünden taraftarlar topladılar ve anayasalarını yazdılar. İşte günümüze gelen bu kutsal kitaplar böyle yazıldı. Hatta kral peygamberler, firavunlar böyledir. Böylece bu yeni dinin kuralları zamanla alışkanlık halini aldı. Kutsandı, eleştirilmesi yasaklandı v.b. Günümüzdeyse biz, bütün bunları bilmeden; salt büyütenlerimiz ve yetiştirenlerimiz inanıyorlar diye inanıyoruz.
İncil ise, aristokrat kesimin anayasası olmadığı için, ekonomiyle ilgilenmez ve bu nedenle şiddet içermez. Bu nedenle çok uzun zaman sonra devlet dini olarak resmileşmiştir. İlk zamanlarda, ezilen tabakanın negatif gereksinmelerini karşıladığından taraftar edinmiştir. Liderleri İsa, da nerdeyse topluma iyi bir örnek oluşturduğundan, zamanla çoğalmıştır. Zamanla bu dinin din adamları ekonomiye el atınca ve ekonomik olarak güçlendikçe yaptırımlara da başlar. Öyle ki, krallara borç verecek ve kralları aforoz edecek, Engizisyon adında dinsel mahkemeler kurup, yargılamalara kadar v.b. İlk ortaya çıktığında siyasal olmayan bu din, daha sonra siyasallaşmış ve Haçlı Seferleri’ne başlamıştır. Ekonomi, siyaseti doğurduğundan, bu dinin adamları da siyasallaştılar. Böylece İsevilik denen Hıristiyanlık da bozulmuş ve başlangıcındaki gerçek amacından çıkmıştır. Kısacası, yozlaşmayan din yoktur.
Tevrat ve Kuran’da ‘savaş’ sözcüğü, ‘barış’tan daha fazla geçer. Anayasalar toplumu değil, toplumlar anayasayı yönetir.
Bu kutsal bilinen kitapların kabile anayasaları olduğunu kanıtlayacağım. Kaynak olarak da yine bu kutsal bilinen kitaplardan yararlanacağım. Örnekler, kitap boyunca geçmekle birlikte birkaç örnek verelim

hazretikömürcü
06-08-2006, 19:12
Namaz, Araplar Müslüman olmadan önceki geleneklerinde, günde iki kez kılarlardı.
Kuran’da kesin olarak zamanı saptanmayan namazın öyküsü de oldukça ilginçtir. Güya; Allah, Muhammed’e namaz emrini vermek için, Cebrail’i göndererek huzuruna çağırır. Muhammed, Burak adında at ile eşek arası bir hayvana binerek Cebrail ile yola çıkar. Gök yedi kattır ve her katta da kat bekçileri olan melekler vardır. Göğün birinci katına geldiklerinde kat bekçisi melek, Cebrail’e; “yanındaki kimdir, nereye gidiyorsun?” diye sorar. Cebrail de; “Allah’ın emri ile Muhammed’i yanına götürüyorum” der. Melek; “niye?” diye sorar. Cebrail de; “Allah, namazı öğretecek”. Der. Böyle olunca melek ne yapsın, Allah’ın emri, üstelik Cebrail’in yanında, izin verir. Diğer katlarda da aynı olaylar tekrarlanır.
Gerçekteyse bugün Amerikalılar, Ruslar, Japonlar, Çinliler ve göreceksiniz ki, en son Müslümanlar olmak şartıyla dünyanın bütün milletleri, Allah’ın emri, Cebrail’in yol göstericiliği ve diğer dinlerden olanlar vın diye uzaya nasıl çıkıyor. Bunlara Allah’ın izni ve gök bekçileri vız geliyor.
Her neyse, Allah, Muhammed’e; “günde 50 kez namaz kıldıracaksın!” diye emir verir. Emri alan Muhammed geri gelir. Daha göğün yedinci ve en üst katında Musa ile karşılaşır. Musa; Muhammed’e sorar: “Hayrola Muhammed, Allah sana ne emir verdi?” Muhammed de; “halkıma namazı emretti” der. Musa; “günde kaç kez?” diye sorar. Muhammed de; “günde 50 kez” diye yanıtlar. Musa; “günde elli kez çok, senin halkın (kabilen) bunu yerine getiremez. Git Allah ile pazarlık yap, bu sayıyı düşürt” der. Muhammed, Musa’yı haklı görür ve Allah’ın huzuruna gider. Pazarlık ile 40’a indirir. Dönüşte tekrar Musa ile karşılaşan Muhammed, Musa’dan “ bu da çok, senin halkın bunu yapamaz. Git, tekrar Allah ile pazarlık yap!” der. Bu böylece, pazarlıkla günde 5 kez namaza kadar indirilir. Dönüşte tekrar Musa; “bu da çok” der ama Muhammed; “artık bir daha pazarlık yapamam. Bu emri halkıma ileteceğim” der. İşte, Kuran’da sayısı belirtilmeyen namazın öyküsü bu…
Şimdi gelin hep birlikte bu olayı yorumlayalım. Bu olayı anlatan 7.yüzyıl Arap aklı bakın ki Allah’ı ve Muhammed’i ne kadar zor durumda bırakıyor:
Allah’ın gelişmiş bir teknolojisi olmadığı için; yularları zümrütten olan, at ile eşek arası bir hayvana bindirerek, Cebrail’in yol göstermesi ile huzuruna çağırıyor. Günde 50 kez namazı halkına emrediyor. Yolda Musa olmasa Araplar ve bu dine inananlar yanmış olacak. Bu arada bu süper akıllı Musa’ya her beş kez namaz kılarlarken dua etmeyi sakın unutmasınlar. Çünkü Musa (Moşe) sayesinde elliden beşe indirilmiştir.
Sanki Tanrı ve Muhammed, günde elli kez namazı halkının yapamayacağını Musa kadar bilememişler. Ve böylece de onun aklıyla Allah ile pazarlık yapıyorlar. Demek ki; Tanı ile pazarlık yapılabiliyor.
Namaz yönü (kıble) önceleri Kudüs’e doğru iken, sonradan Kabe’ye döndürüldüğünü birçok namaz kılanımız ne yazık ki bilmemektedir. Ayrıca, namazın Kuran’da ne şekilde kılınacağına ilişkin hiçbir kural da yoktur. Korku namazını bilmezsek de olur.
Namazı; köpek, eşek, kadın bozar. Yani; namaz kılanın önünden bu saydıklarımız geçerse, namaz bozulur.
Dikkat ediniz: Eşek bozuyor. At bozmaz. Peki, ya katır geçerse ne olur? Bence; namazın yarısı bozulup, diğer yarısının da sağlam kalması gerekir. Namazı kadının bozması da oldukça ilgi çekici… Neden bir erkek geçince bozulmamasını da saymıyoruz.
3-Oruç tutmak. Bu madde de yine herkes tarafından yapılabileceğini kabullenelim ancak; uzaya gidenler, İnuitler, kutuplarda yaşayanlar, bir de çok fakir olup, fitre veremeyenler hariç. Oruç bozulursa; onarımcısı da yoktur. Orucun bozulması; bir aletin bozulmasından veya bir yemeğin bozulması gibi de değildir. Yani, bozulmanın anlamı açıklanmıyor.
4-Zekat vermek.
Bunu yalnızca zenginlik verilen kullarımız yapar. Garibanlar boynunu bükerek bu zengin kulların avuçlarına bakarlar. Bu onur kırıcı davranış karşısında Tanrı’nın bir bildiği vardır herhalde.
Zekat genellikle kendi malvarlığının kırkta birinin fakirlere verilmesi demektir. Başlangıçta bu kırkta bir oranı herkesi bağlasa da yine de toplumsal eşitsizliği gizlemeye yetmemektedir. Konuyu biraz açarsak, zenginin, orta halli bir zenginden aynı oranda zekat verse de ondan daha az zekat vermiş olur. Kırk bin koyunu olan orta halli bir zenginden bin adet koyun zekat verilse de, seksen bin koyunu olan diğer zengin iki bin koyunu zekat verse de ellerinde kendilerine kalan koyunların oranları aynı değildir...

hazretikömürcü
06-08-2006, 19:17
İki Hindu, biri biriyle konuşuyor: Birisi, diğerine, ‘bu Müslümanlar ne kadar akılsız, olmayan bir Tanrı’ya tapıyorlar. Bak bizim Tanrı’mız inek, hiç olmazsa onu görüyoruz’. Şimdi de Türkiye’de ki iki kişinin konuşmasını dinleyelim: ‘Bu Hindular ne kadar akılsız, bir ineğe tapıyorlar. İnek, hayvan. Hayvana tapılır mı? Bak bizim Tanrı’mızı biz göremiyoruz’.
Sizce bunların hangisi haklı?
Fetişizm denen toteme tapmalar. Ki, bence en az zararlı din budur.
Animizm denen canlıların ruhlarının asla ölmeyeceğini, fakat başka canlılarda yeniden yaşayacağına inanan dinler, bazı sorulara yanıt bulmaya mı çalışmıştır?
Bir gün adamın biri, bir köpeğe tekme atarken; bir adam: ‘Ola, ola yapma! O köpekte senin babanın ruhu var’ diyor.
Bu dünya geçici ve yalan dünya diyenler, bir an önce gerçek dünyaya gitmek için daha ne bekliyorlar? Üstelik o gerçek dünyanın nimetlerinden başka orada, peygamberleri yok mu? Neden bir an önce O’na kavuşmuyorlar? Yoksa o gerçek diye bildikleri dünyalarıyla ilgili şüpheleri mi var? O gerçek dünyalarına inananlar daha ne bekliyorlar?
Sayfalara dağılmış olarak ve özellikle de Kuran’dan alınan ayetlerde de görüleceği gibi; Araplar’ın Tanrısı da tıpkı Araplar gibidir. Onlar gibi olmadık şeylere yeminler eder, talanları kutsar, kararsız, çelişkili ve özellikle de Muhammed’den sonra daha acımasızdır. Bunların nedeni de; Tanrı’yı insanlar yaratırken, kendi toplumsal yapılarına göre şekillendirmelerindendir. Tavukların Tanrısı olsaydı, tavuk şeklinde olurdu. Neden insanların Tanrısı insan şeklinde olmasın ki? Böylece, Araplar’ın Tanrısı da, Araplar, daha doğrusu Arap toplumu gibi olmalıydı…

Anti-Din
13-08-2006, 17:16
LÜTFEN ANKETİ YANITLAMADAN ÖNCE OKUYUNUZ!!!

İbrahim rüyasında Allah'ın oğlunu kendine kurban etmesi gerektiğini söylediğini görür. Çocuk büyüyünce açar konuyu. Oğlu "Kes!" der. Yatırır oğlanı yüzüstü KESECEK! Sonra şöyle diyor Allah Kur'an'da: "..ve biz ona seslendik..". Kesmemesini bunun bir deneme olduğunu söylemiş sonra da. Sonra da bir kurbanlık indirmiş GÖKTEN, İbrahim bunu kesmiş.

Soru 1) Allah buyruk vermek için başka bir yol bulamamış mıdır?
Soru 2) Rüyasında gördü diye bunu bir buyruk mu kabul etmiştir?
Soru 3) Allah bir buyruk vermiş sonra da buyruğunu geri almıştır. Bu nasıl TANRIlıktır?
Soru 4) Allah'ın bir şeyleri görmeye ihtiyacı mı vardır? Neler olacağını bilmiyor mudur?
Soru 5) Allah "Biz" diyor. Allah ve kimler? Allah onlarsız yapamaz mıydı?
Soru 6) Allah bir kuluyla mı konuşmuş? Hani emirlerini Cebrail'le bildiriyordu?

Bunları da nurcu kesime sorunca 1 ve 2 numaralı sorulara kaçamak yanıtlar alıyorum ancak gerisi için hepsi "Ben hoca mıyım?" diyor. Hocalar da "Ben profesör müyüm?" daha bi profesörle konuşamadım. :D:D:D

ilge
18-08-2006, 15:38
"Dış dünyada gördüğün herhangi bir ihtilaf veya deneyim egonun yansımasıdır. Gerçekte dünya tamamen huzurludur. Sen dünyaya korkunu veya huzurunu yansıtırsın. İçsel çatışmanı çözmek istemezsin, onu kendinden uzaklaştırmak istersin. Böylece onu başka insanlara yansıtırsın ve senin rahatsız olmana neden olanların "ONLAR" olduğunu düşünürsün. Diğer insanlar nötral, boş yazı tahtalarıdır. Kendi *anlam ve tanımlamaların ile sen onları renklendirirsin. Sonra onlara bu anlam ve tanımlamalar gerçekmiş gibi davranırsın. Aynı şekilde diğer insanlarda senin beklediğin şekilde sana davranırlar kendisini gerçekleitiren kehanet ile." MELEKLER.
* * * Melekler bunu bana açıklarken kendim için nasıl sık sık perişan haller yaratmak için korkuya izin verdiğimi kavradım. Ama her zaman tüm durumlara yüklediğim düşünceleri ve hisleri seçme gücüm vardı.
* * * Size peki heber varmı meleklerden???

Kont
01-09-2006, 15:38
http://www2.vatanim.com.tr/root.vatan?exec...id=4&wid=31

Kuran Allah'ın vahyi meleğin sözüdür

Soru: Kuran'daki yeminler neye, kimler tarafından ve neyi inandırmak için edilmiştir? Bu ifadeler gerçekten Allah'a mı aittir?

Cevap: Ayetlerin incelenmesinden Kuran'da ağırlığı olan, değer verilen olaylara yemin edildiği anlaşılır. Bunlar kalem, yazı, yazı araçları, Hz. Muhammed, Kuran, karanlık gece, aydınlık gündüz, akıp gidenler, dönüp saklananlar, sırtını dönmekte olan gece, soluyan sabah, erkek ve dişiyi yaratan güç, tan yeri ağarması, on gece, çift ve tek, koşup düşmanın ortasına dalan akıncı atlar, kayan yıldız, güneş, arz, arzı yuvarlatan güç, yükseltilen gök, kaynatılan deniz, nefsi yaratan kudret, burçlu gök, haber verilen gün, o gün tanıklık eden ve tanıklık edilen, tin, zeytun, tür, tûr-i sina, beled-i emin, kıyamet günü, nefs-i levvame, birbiri ardınca gönderilenler, estikçe esenler, yaydıkça yayanlar, ayıranlar, öğüt bırakanlar, esip bulutlan taşıyanlar, yağmur yüklü bulutlar, süzülüp giden gemiler veya gezegenler, işleri taksim edip düzenleyenler, dönüşlü gök, ince deri üzerine yazdırılan kitap, dalıp çekenler, soyup alanlar, işleri düzenleyenler ve beyt-i mamur.

Arap edebiyat üslubu

Söze güç vermek için vurgulanması, dikkat çekilmesi istenen bir şeye, bir kavram üzerine ant içmek Arap edebiyat üslubunun gereğidir. Kuran, Arap edebiyatının doruğu olan bir üslupla gelmiştir. Bu üslubun gereklerini kullanması doğaldır. Kuran, direkt olarak Allah'ın sözü değil, Allah'ın vahyi, meleğin sözüdür. Allah'ın sözü denmesi, asıl anlam itibariyledir. Allah, melek Cebrail'i, insan elçisi olan Hz. Muhammed'e birtakım buyruklarını, birtakım gerçekleri duyurmakla görevlendirmiştir. Melek, Hakk'tan aldığı buyrukları, duyurmakla görevli olduğu ilahi manaları, insan konuşma kalıplarına dökerek insan elçiye (Hz. Muhammed'e) vermiştir.

İşte Kuran, mana itibariyle Allah'ın kelamı, fakat söz kalıpları (lafız) itibariyle meleğin kavlidir (sözüdür). "O, değerli bir elçinin (Cebrail'in) sözüdür" (Teakvîr Suresi: 19). Bu bakımdan ilahi manaları insan konuşma kalıplarına dökerek veren melek elçi, Kuran'ı, Arap edebiyat üslubuna göre vermiştir. Bu yemin kipleri de direkt olarak Allah'a ait değil, meleğe aittir. Melek bazı sözlere güç vermek, dikkat çekmek için yemin üslubunu kullanmıştır. Üstüne yemin edilen tin, zeytun da sanıldığı gibi bilinen meyveler değil, vahye sahne olmuş, peygamberlerin vahye mahzar olduğu bölgelerdir.



Yani olay şu:Allah birşeyler söylüyor,emirler veriyor ama edebi değil!
Cebrail bunu Arap Edebiyatına uygun hale getiriyor(Heralde Allah edebiyattan anlamıyor) ve insanlığın hizmetine sunuyor.İyi ki varsın Cebrail!

Kaş yapayım derken göz çıkarmaya devam,şu adamı artık emekli etsinler.

DİPNOT_S
26-09-2006, 18:24
Bugün;
Erkeğin dayatmaları ile maalesef kadınlarımız alabildiğine tutsaklaştırılıyor... Yasa koyucular, din bilginleri susuyor. Siyasiler, gericiler at koşturuyor.. En korkuncu ise; Cumhuriyetle kazanılmış olan eşitlik yitiriliyor...
Ve bu bir oyun değil bir gerçek ve baskıyla kapanmağa karşı, aydın kadınlarımızın sessiz kalmalarını anlayamıyorum. Diğer taraftan bu sessizlik bu şekilde sürerse yarın sizde kapanacaksınız, ayni İran'daki gibi. Dönüşü olmayan bir yola gireceğimizin farkında bile olamayacaksınız çünkü sistem iranda ki gibi almayacak zemin hazır bulunacak..
Kısaca;
*Gericilik; demokrasinin hoşgörüsünü kullanarak özgürlüğü kapanına alıyor.*
Biz seyrediyoruz... :(
http://img221.imageshack.us/img221/1517/1lq7.jpg

NedimYilmaz
28-09-2006, 23:48
Ailemin bana müslüman aşılamıştı. Başka bir şey araştırmanın bile günah olduğunu düşünüyordum. Fakat doğruları ancak kendim bulacağımı düşünüyordum.

İşte aşağıdaki yazı günlüğümden inancımın ne olduğundan emin olmadığım bir günde yazılan ufak notlardır..

30.06.2006

Dünya dinlerini cilt olarak elime geçirdim sonunda. Mayalardan tutunda, Eski Mısır'a, Eski Yunan'dan, ateizme, bir sürü akımı inceledim. İlk baktığım Eski yunan oldu. Fakat geniş bilgilre yoktu ne yazık ki. Ardından ateizme baktım, Tanrı'ya inanmamak üzerine kurulu bir akım. (din değil) "Görmüyorum, öyle ise yok" mantığı hakim.Materyalizmin etkin olduğu bir akım.

Benim esas düşündüğüm ölüm oldu sanırım. Ölümden sonraki ruhsal umutlar acaba gerçek mi? Ya da hangisi gerçek? Cennet diye bir yer var mı? Cehennemde mi yanacağım? "Ölünce anlayacağım" diyeceğim, ama o zaman anlama kabiliyetim olmayacak ki. ne görebileceğim, ne işitebileceğim, ne dokunabileceğim. Hayatın kısa bir masal olduğunu anlıyorum sanırım yavaş yavaş. Hayattaki tek amacım bilgi, kültür olacak.

Esasında kendimi tam olarak tanımlayamıyorum. "Ben şunu savunuyorum" diyemiyorum. Yaşadığım çevrenin vermiş olduğu bir korku yüzünden heralde. Tanrı inancımı sorgulayamıyorum. Sanırım sorgulamam için daha fazla okumam gerekiyor. Cesaretimi toplamam gerekiyor.

Dünkü sözümü hatırlıyorum;

* Cesaret, tehlikenin üzerine gitmek değil, tehlikenin karşısında zarif davranabilmektir.

Yani daha zamanım var gibime geliyor. Ölmediğim sürece, hayata veda etmediğim sürece. Birazdan uyuyacağım. Baktığımda hayata kısa süreliğine veda edeceğim, ardından tekrar geleceğim. Acaba ölüm bu mu ? Uykudan kalkar gibi başka bir dünya'ya geçiş midir ölüm ? Bunu zaman gösterecek..

Tıpkı Aziz Nesin'in dediği gibi;

Anlayamadığım bir sürü şey var.
En anlayamadığım da ölüm...

----------

İnancımı sorguladığım günlerden bir kesit.

NedimYilmaz
29-09-2006, 00:10
02.02.2006

Komünizm, Marxizm ve Leninst düşüncelere baktım bu gece. Neyin amaçlandığını, nasıl bir toplum hedeflendiğini araştırdım.

Hedeflenen açıkça dindi. Hristiyanlığın sınıfsal kriterlerini görmüş, ezilen işçilerin iktidara gelmesini hedeflemiştir. Dini açıdan baktığımızda komünizm (ya da marxizm), dini bir afyon ve uyuşturucu olarak görmüş, ondan kurtulmak gerektiğini vurgulamıştır. Diniz, inançsız bir toplum hayali kuran Marx, bunu yapmak için dinlere savaş açmıştır.

Marx, Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı sansasyonel kitabı ilk çıktığında "Kitabı yeni okumaya başladım, bu kitap tüm gerçekleri anlatıyor!" dedi ve materyalist ve darwinist düşüncelerin savunucusu oldu.

Ayrıca Materyalizm hakkında bilgiler edindim bugğn. İlgimi çekti açıkçası. Birkaç cümle yazayım okuduklarım arasından;

* Tanrı yoktur ama insanlık geleceğin potansiyel tanrısıdır.

* Din, insanın egemenlik alanı ile tanrının egemenlik alanı arasında bir çizgi çekerek, insana haddini aşmamasını öğütler. Oysa bu sınır çizgisi, tarih boyunca insan tarafından hep aşılmıştır. Din ise, tükürdüğünü yalayarak bu sınırın aşılmasını içine sindirmeye çalışmış ama her defasında yeni sınırlar koymaktan geri durmamıştır.

* İnsan, üzerinde yaşama olanak veren koşullar bulundurması dışında, hiçbir ayrıcalıklı konumu olmayan Dünya üzerinde ortaya çıkmıştır.

* İnsan, zekası ve toplumsallığı dışında hiçbir silahı olmayan zayıf bir varlıktır.

------

Dinden yavaş yavaş uzaklaştığıma dair günlüğümden bir yazı dizisi..

walla
05-10-2006, 12:57
Arkadaşlar
Şamanizm hakkında bilgisi olan varsa benimle paylaşırmı, teşekkür ederim

ozgur_beyin
05-10-2006, 19:34
Bilimsel gerçektirki erkekler poligamiliğe kadınlar monogamiliğe yatkındır.bu gerçekken kişisel kendini tanımlamalar havada kalır.ben eşimin üstüne gül koklamam zaten burnum koku almıyor demenin bir faydası yok.
* * *erkeklerin çok eşliliğe yatkın olması nedeniyle bilinen tarihin her bölümünde bu duygularını herhangi bir şekilde legalize etmeye çalışmışlardır.islam öncesi araplarda kadının paylaşılması etik olarak daha rahattı.peygamber bu konu kendinin ve çevresinin etkinliğiyle kadını bir zapturapt altına almaya çalışmıştır.kadının şeytanlığınıda öne sürerek bu işi daha etkinleştrimeye çalışmıştır.zaten arap geleneğinde olan çok eşlilik devam ettrilmiştir.bu o kadar erkek zevklerine öncelik verebilmek için savaşta bile muta nikahını koymuştur.bu sitede olan herkes bu konuları az çok biliyor.
* * *osmanlıda bu sorun cariye almakla çözülmüş cumhuriyet döneminde de insanlar özgür olarak bu eksikliklerini gidermye çalışmışlardır.şu an iranda bu dinen yasak olan zinayı yine muta nikahıyla çözmüşlerdir.bu kadar basit biyolojik gerçeği dinciler bu duyguya akıl almaz mantık dışı savunmalarla dini dayanak bulmuşlardır.kim ne anlatırsa anlatsın bütün olay erkeklerin poligamiliğinde kadınların monogamiliğinde düğümlenmiştir.

06-10-2006, 15:31
merak ediyorum. abdullah abdulkabe(ebubekir) gibi kişilerin adlarının kabeyle ve kabede yer alna putlarla ilgili olması bana islamiyetin örgütsel bir davranıştan kaynakladığı hissini uyandırıyor. kabe yani beytullahın koruyucusu olan bir topluluğun üyesi oldaukları alenen belli olan muhammed ve etrafındaki kişilerin ve sülalerinin islamiyeti yaratıp ayrıcalık sağlamaları büyük bir olasılıktır. tıpkı roma ve bizansta olduğu gibi kendi tanrıları olan lahı da yüceltmeleri de bunu göstermektedir.

Ruhselman
22-10-2006, 22:44
Haber Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/dunya/5300330.asp

Haber Özet :
Vatikanın ruhani lideri papa 16. Benedikt, Selefi gibi kök hücre çalışmalarına karşı çıkarak; "Bu çalışmalara devam edilmesi halinde, Mitolojide güneşe fazla yaklaşması sonucu kanatları eriyen İkarusun dramının tekrarlanmasına yol açabilir" dedi.

Vatikanın kök hücre çalışmalarına karşı çıkmasının nedeninin, Her bir çalışmanın bir hayatı yok edecek olması olduğuna inanıyormusunuz? ( Hayattan kastedilen Embriyonlardır ki, Bu mantıkla zevk amaçlı boşalma ve cinsel ilişkiyede karşı olmaları gerekir.)

Arkadaşım aramıza hoş geldiniz. Sizi forum kurallarımızı okumaya davet ediyorum. Dolayısıyla başlığınızı kilitliyorum. Mesaj sayınızı doldurduktan sonra başlığınız tekrar açılacaktır. Ezkamo.

tewderi
09-11-2006, 18:48
Sevgili Tewderi!
Derya içinde yaşayıpta denizi farketmeyen balık misali kaynagın tam göbeğindesin



Sana katılıyorum kardeşim daha kaynağın başındayız...

Özgür_beyin :Dediklerini yapacağım Kardeşim

Feylezof
13-11-2006, 12:34
Ebu’l Hasan el-Eş’ari ile Mutezili hocası Ebu Ali el-Cubbai arasındaki bir tartışma

Eş’ari :Şu üç kişi hakkında ne dersin:mümin,kafir ve çocuk?


Cubbai :Mümin yüksek derecelere(cennete),kafir alçak derecelere(cehenneme) layıktır;çocuk ise kurtuluşa erecektir.


Eş’ari :Çocuk yüksek derecelere çıkmak istese mümkün müdür?


Cubbai :Hayır,ona denir ki:”Mümin o dereceye iyi ameller işleyerek ulaştı.Seninse böyle amellerin yoktur.”

Eş’ari :O da dese ki:”Eğer beni yaşatsaydın ben de iyi ameller işleyip yüksek derecelere ulaşırdım.”


Cubbai :O zaman ona denir ki:”Ben senin dünyada kalınca kötülük işleyeceğini biliyordum
;o yüzden senin iyiliğini istedim ve seni öldürdüm ki kurtuluşa eresin.”

Eş’ari :O zaman kafir de dese ki:”Allah’ım Sen benim de kötülük işleyeceğimi biliyordun. Benim niye iyiliğimi istemedin?”

Cubbai sessiz kalır.

Tartışmanın asıl metnini Prof. Muhammed Ebu Zehra’nın “İslam’da Siyasi,İtidadi,Fıkhi Mezhepler Tarihi” adlı kitabının Eş’ariye bölümünün sonunda bulabilirsiniz.


Daha çok inanan arkadaşlardan bu konudaki yorumları bekliyorum.


Bilginin efendisi olmak için çalışmanın kölesi olmak gerekir.


Sevgili Feylozof:

* * * * Size dinlerden özgürlüğe hoş geldiniz diyelim öncelikle.Ancak yeni üyelerimizin
başlık açması ile ilgili bazı kıstaslarımız var.Bu konuda forum kurallarını okumanızı öneririm.
Diğer yandan cafe bölümünde kendinizi site üyelerine anlatacağınız bir başlık açmanızda
sakınca yok.

Dostça kalın.

frodo

merakli
13-12-2006, 22:13
merhaba,

termodinamik'in 2. kanunu "entropi" (düzensizliğe olan eğilim) evrim teorisi ile çelişiyor mu?

genel olarak evrim teorisinin ne olduğu hakkında bir bilginiz vardır.

etropi hakkında çok detaylı ve sağlıklı bir bilgi bulamadım.
ama aşağıdaki linkten baya bir işinizi görür diye düşünüyorum.

entropi (http://www.entropi.net/entropi/entropi.php?id=10)

Kont
29-12-2006, 23:25
Diyanet İşleri Başkanı'na göre "Kuran kesmek sünnettir."Diğer bazı dinadamlarına göre ise "vaciptir."

Hanefiliğe mensup din adamları genelde vacip olduğunu söylüyorlar.Vacip İslam literatürüne göre "Terki günahtır." manasındadır diyebiliriz.

Şafiilere bakarsanız ise kurban kesmek sünnettir.Yani kesilmemesi günah getirmez.

Eğer Hanefi iseniz kesmezseniz günah oluyorsunuz yok efendim Şafii'seniz rahatsınız...

Böyle saçma birşeyin olması mümkün değildir,çünkü eğer böyle olursa insan kendi kendine kurallar koymuş ve bu kuralların günah/sevap olduğuna da kendisi karar vermiş oluyor.Güya hepsi İslam alimi ama böyle temel bir konuda bile önemli zıtlıkta cevap veriyorlar.

Müslümanlar kime,neden inanmalı?

Kurban kesmek sünnet midir,vacip midir,farz mıdır?

sagduyu
30-12-2006, 07:29
Adem'den beri yerlesik oldugu soylenen ve Ibrahim'in oglunun yerlestigi Mekke'den zamanin tarihi kitaplari asla bahsetmiyor.

Homeros'tan Strabo'ya kadar gecen zamandaki pek cok tarihci vakavunis bugun koy-kasaba kadar olan kentleri bile anlatiyor Ama Mekke'den eser yok. Ilk kez Diodorius ( o da 2.yuzyilda) "Tum Araplarca kutsal olan tapinak" adinda bir yerden bahsediyor ama bu hemen Akabe Korfezinin altinda. Kur'an'da Semud kavminin yasandigi Petra bolgesine yakin.

Araplarca Batlamyus diye bilinen Ptolemy ilk kez Macoraba diye bir kentten bahsediyor 2. yuzyilda. Ama burasi da buyuk ihtimalle Medina'ye 50 km uzakliktaki Maqarib kasabasi.

Donemin Koptik, Suryani ve Habes kaynaklari da bu yorede bir kentten bahsetmiyor. Halbuki ellerinde uzun bir liste var ve Hristiyanlastirmak icin misyonerler gonderiyorlar Arabistan'a.

Eldeki kaynaklar (Hadisler haric) Mekke'den ilk kez 4. yuzyil sonlarinda bahsediyor. 380'ler civarinda. Yani Mekke'nin binlerce yildir insanlari ceken bir Hac merkezi oldugu dogru degil. Muhammed'den 7-8 nesil once kurulmus olmasi daha akla yatkin.

Sizlerin fikirlerini bekliyorum

lenin
12-01-2007, 19:07
Kuranda Cevabı Olmayan Sorular...
,
1)Adem ve Havva hangi tarihte yaratıldılar? Cennete hangi tarihte girdiler? Hangi tarihte cennetten kovuldular?
2) Önce Adem mi yaratıldı, Havva mı? Aralarında ne kadar yaş farkı vardı?

3) Doğmadıklarına göre Havva ve Adem'in göbekleri varmıydı? (Hani, çamurdan mı, yoksa pıhtıdan mı yaratıldığı tartışma konusu olan ilk insan..)

4) Ya da hayali cennetten kovulmadan önce, cinsel organlari varmiydi?

5) Vardı ise ne için vardı? (madem ki cinsellik yasaktı?..)

6) Ya da Havva'nin göğüsleri varmıydı? (Çocuk emzirmeyecegine göre)? Yoksa bunlar cennetten kovulur kovulmaz mi olustular?

7)Ya da Adem ve Havva'nin hormonlari önceden var mıydı? Vardıysa, (testesteron, östrojen, prolaktin, oksitosin vs.) ne amaçla vardı?

8)Havva, adet görüyor muydu?

9) Adem ile Havva'nın kıyafetleri nasıldı? Havva, başörtülü müydü, çarşaflı mı? Yoksa ...?

10)Eğer bunlar yok idiyse, nasıl oldu da birbirlerine cinsel arzu duydular?.. Var idiyse, bu arzudan dolayı neden cezalandırıldılar?

Yani hem insanin beynine, ve bedenine cinsellikle ilgili her türlü mekanizmayi ve kimyasallığı koy, hem de cinselligi yasadiklarinda cezalandir. Adalet bu mudur?

10)Cennette yasak olduğu söylenen meyvenin adı neydi? Bu yasak meyve bugün dünyada yasak mı değil mi? Niye?

11)Ensest ilişki, günah mıdır, değil midir? (Adem ve Havva'nın çocukları ensest ilişki ile çoğalmış olmalı.. Yoksa, dünya belli bir nüfusa ulaşıncaya kadar ana ve babalar Allah'ın verdiği bir özel formülle seks yapmadan çocuklarını çamurdan mı yapmaya devam ettiler?

12)Adem ile Havva ne kadar yaşadılar? Kaç yılında öldüler?

Ayrıca, Muhammed'in kendisinin Allah'ın-varsa eğer- elçisi olduğunu iddia ederek İslamiyet dinini ortaya çıkarması üzerine de şu sorular akla geliyor:
Eger siz Allah-varsa eğer- olsa idiniz:

1) Dünyadaki tüm insanlara hitap edecek bir kitap gönderecek olsanız, sadece Arapça dilini mi kullanırdınız? Yoksa, ne kadar dil varsa o kadar dilde hazırlamış olduğunuz kitapları mı gönderirdiniz?

2) Dünyadaki tüm insanlara zaman zaman mesajlar iletmek isteseniz, bir aracı (elçi/peygamber) mi kullanırdınız yoksa doğrudan mı iletirdiniz?

3) Dünyadaki tüm insanlara en son dini göndermek isteseniz, sadece Arabistan'a bir elçi mi gönderirdiniz, yoksa dünyanın herbir yerine aynı anda aynı şeyleri anlatmak için birden çok elçiler mi gönderirdiniz?

4) Dünyadaki tüm insanların iyi olmasını ve doğru yolu bulmasını mı isterdiniz? Eğer bu sorunun cevabı "evet" ise, onlara kötülüğü veren şeytana karışmadan, şeytanlığını yapmasına müsaade eder miydiniz? (Tavşana kaç, tazıya tut mu derdiniz?) Şeytanı yok etmez miydiniz?

6) Elçinizi görevlendirirken, kimsenin şahit olarak bulunmadığı bir mağarada mı görevi tebliğ ederdiniz? Sonra da herkesin bu elçiye inanmasını bekler miydiniz?

totman
14-01-2007, 18:03
İSPANYADAN SÜRÜLÜP OSMANLININ KABUL ETTİGİ 2 MİLYON YAHUDİ VAR.SELANİKTENTEN CIKIP OSMANLIDA SARAYA HATTA SEYHÜLÜSLAMLIGA CIKAN CUMHURİYET TÜRKİYESİNDE SİYASET SAHNESİNDEN HİC DUSMEYEN SEBATAİZM HAKKINDA BİSEYLER KONUSSAK DEDİM.BUNU SUNUN İCİN YAZIYORUM.BAZILARININ SU AN İNANIP BAGLANDIKLARA DİNDE;TAKİYE YAPARAK SUFİ TARİKATLARIN İCİNDE GİZLENEN SEBATAİSTLERİN KENDİ İNANCLARINDAN NELER SOKTUGU İNANIN ARASTIRMAYA DEGER BİR KONU...İLGİ OLURSA DEVAM EDİCEM.

Forum kuralları gereği başlık açmak için en azından 10 mesaj kotasını doldurmanız gerekiyor. Bu nedenle topic'inizi kilitliyorum. 10 mesaj kotasını doldurduktan sonra topicinizi tekrar açtırmak için bir moderatöre bildirebilirsiniz. Bu arada forum kurallarını lütfen bir kez daha okuyunuz..

sargon

FreeWill
26-01-2007, 00:14
HALKIMIZIN %99’u MUSLUMAN MI ?


Bu sorunun cevabini vermeden once ‘kime musluman denir’ sorusunun cevabini aramak daha dogru olur. Evet kime musluman denir? Muslumanim demek icin ne yapamamiz gerekir. Ayrica yapmamiz gereken seyler sart mi yoksa yapmasak da olurmu?

Bircogumuz hatirlayacaktir, ilkokulda Din Kulturu ve Ahlak Bilgisi dersinde bize ilk ogretilen konu genelde ‘Islam’in 5 sarti’ dir.

Islamin Sartlari :

1-Kelime-i sehadet
2-Namaz
3-Oruç
4-Zekat
5-Hac

Ancak bunlardan Zekat ve Hac musluman kisinin ekonomik durumuna bagli. Namaz dan bahsedilen Cuma’dan Cuma’ya, bayramdan bayrama veya Kadir gecesinde kilinan namaz degil ‘gunde bes vakit’ pratik edilmesi gereken namaz’dir. Oruc ise Ramazan ayi’nin bir basindan bir ortasindan yarim yamalak tutulan oruc degil, atladiginiz yada tutamadiginiz gunlerin de borcunu da daha sonra odeyerek, Namaziyla, Teravih’iyle uygulanan oructur.

Simdi hepimiz durustce soyleyelim. Halkimizin kacta kaci bunlari uyguluyor. Turkiye’nin %99’u bu kriterlere uyuyormu? Bu oran birakin % 99’u, acaba % 10’u bulurmu? Tabi sadece ‘muslumanim’ demekle veya kimliginde din hanesinde 'Islam’ yaziyor diye musluman olunuyorsa o baska ! Bu yaziyi yazanin da kimliginde ‘Islam’ yaziyor.

Sunu da belirtmeden gecemeyecegim; Herkesin bildigi gibi Islam dinine gore muslumanlarin herseyden ustun sydigi Allah Kuran'da 'Alkol'u yasaklamistir. Acaba Turkiyenin yuzde kaci Alkol kullaniyor? Veya en azindan ekonomik durumu musait olan 'musluman' larin yuzde kaci hac vazifesini yerine getiriyor? Yada Turk halkinin, 'muslumanim' diyen Turk halkinin yuzde kaci Kuran'i okumustur?

Fakat müslümanlik, nüfus kagidinda yazan "Islam" ibaresinden ibaret degildir. Elbette hic bir müslüman nüfus kagidinda islam yaziyor diye 5 vakit namaz kilmaz.

Türkiye'de egitim anlayisi ve kalitesi, düsünce ve ifade özgürlügü biraz gelissin, bir de kimliklerden din hanesi kaldirilsin, bakalim bu oran yuzda kac olur. Suphede olan yada namazla orucla hic alakasi olmayan ve hatta inanmayan bircok kisi bile sosyal tedirginlik sebebiyle müslüman oldugunu söylüyor, ben dahil! Televizyonda Televole’lerde, Paparazzi’lerde gordugumuz kisiler de ‘muslumanim’ diyor, bunlari izleyen de. Genelevdeki kadinlarin yada oraya gidenlerin kacta kaci ‘ben ateistim’ diyor?

Uzerinde dusunulmesi gereken sorun rakamlar degil elbette. Sorun Islamcilarin her firsatta oldugu gibi bu konu hakkinda da cifte standart uygulamalari. Yeri geldigi zaman yumrugunu masaya vurup “Bu ulkenin %99’u muslumandir” diyen bir Islamci, dogal olarak cezaevlerindeki insanlarin da %99’u musluman oldugunu itiraf etmelidir. Yoksa suc isleyenlerin hepsi gayri-muslim mi?

SAYGILAR

FreeWill

Kont
17-02-2007, 23:53
MİTLERİN KÖKENİ

Dünyanın nasıl oluştuğu ve nasıl işlediğinin az ya da çok özenli,ayrıntılı öykülerinden oluşan mitoloji,dünyalara yaratan bugünkü insan aklının bir ürünü olup dil aracılığıyla paylaşılabilir.Dünyadaki dinleri de içermek üzere her inancın özünde,bir halkın nasıl oluştuğunun bir öyküsü olan yaradılış mitolojisi vardır.Joseph Campbell,"Öyle görünüyor ki insanoğlu genel mitolojik kalıta bir biçimde inanmadan edemiyor.Her toplum,doğaüstü inançlarının simgesinin kazılı olduğu damgasını öncellerinden teslim alır;kendi içinden çıkan kahramanlarca taşınan bu damganın izleri halkın yaşamına,deneyimlerine yansır." demektedir.Harvardlı biyolog Edward Wilson'da,daha analitik yaklaşımla bu görüşe katılıyor:"Dinsel inançlara eğilim,insan usunu yönlendiren en güçlü etken olup,olasılıkla insan davranışının ayrılmaz bir parçasıdır...O,toplumsal davranışın evrensel yanlarından biri olarak,avcı toplayıcı topluluklardan sosyalist cumhuriyetlere dek her toplumda belirli bir kılığa bürünür."

Bu etken bilinç kaynağından nasıl doğar?New York Eyalet Üniversitesi psikologlarından Gordon Gallup bu soruyu şöyle yanıtlıyor:"İnsanlar bireyler olarak kendi varlıklarının bilincine vardıklarında;duyulara,motivasyonlara sahip olduklarını anlamaya başladıklarında;benzer duyguların diğer insanlarda ve hayvanlarda değil,cansız varlıklarda da bulunabileceğini düşündüler.Tıpkı diğer bireylerin davranışlarının *anlaşılabileceği kimi zaman da yönlendirelebileceği gibi,genellikle çok etkili,anlaşılması güç,gizemli olaylarla dolu olmasına karşın,dünyanın da tüm olarak anlaşılıp,kimi zaman da yönlendirilebileceği düşüncesi doğdu."

Burada kısaca özetlenen bu tartışma çizgisi,bilincin bugünkü insan aklında parıldamaya başlamasından by yana dünyayı tümüyle açıklamaya -herşeyin nasıl yaratıldığı-na,hangi şeylerin iyi,hangilerinin kötü olduğuna ve bunların nasıl etkilenebileceğine ilişkin öyküler anlatmaya yönelik evrensel dürtünün nasıl gündeme geldiğinin görülebilmesini sağlar."Humphrey'e göre,başlangıçta kişiler arası ilişkilerle baş edebilmek için gelişen bilinç,zamanla,"barbar aklın" yarattığı akrabalık,totemcilik,mit,din gibi,ilkel toplumlara özgü oldukça köklü kurumlarda yansımasını bulmuştur.

İnsanın kendi varlığının ayırdına varmasıyla,Theodosius Dobzhanski'nin,"Son kaygı" olarak nitelediği ölüm bilincinin doğması kaçınılmazdır.Ölüm bilinci ve kimi zaman onunla birlikte gelişen ölü ölü gömme uygulamaları,arkeologlara,atalarımızın beyinlerinde bir ölçüde gelişmiş bir bilincin varlığını saptama olanağını verir.Belki de çeşitli sunular eşliğinde mezara gömüldüğü açıkça belli olan bir bireyin taşlaşmış fosil kalıntılarının ele geçirilmesi,insanın kendi varlığı ve ölümü konusunda oldukça ileri bir bilinç düzeyine erişmiş olduklarının kanıtlarıdır.Onlarca yıl süreylearkeologlarca ısrarla aranan ve de bulunan böylesine olaylara ilişkin kanıtlar,giriş bölümündeki öyküden anımsanacağı gibi,Neandetallerin tam anlamıyla gelişmiş bir insan bilincine sahip olduğu sonucuna götürmüştür.Neandertallerden önce,törenle ölü gömme olaylarına ilişkin hemen hemen hiç kanıt bulunmamasına karşın,bu uygulamanın bu insanlarda ileri düzeyde olduğu geniş ölçüde benimsenmektedir.Ancak son zamanlarda bu görüş sorgulanır olmuş,törenle ölü gömmeler abartılı olarak değerlendirilmiştir.

Modern İnsanın Kökeni/Roger Lewin

antimuhammed
21-02-2007, 00:29
Daha hangi şekillere girecektir yerküre, insan düşüncesinde ?

* * * * Yer kürenin insan düşüncesinde ki tarihi yeri ile dinlerin tarihi bir paralellik arz eder. Yer küre hakkında bilimsel gerçekler aydınlandıkça dinlerde değişime uğrar.

* * * * *Volkanlar patlamış yer yüzündeki patladığı noktayı cehenneme çevirmiş. O dönemde volkanların niteliğini bilmeyen insan oğlu Vulcanus u yaratmış. Tanrının cezası olarak görmüş, yada Tanrı nın kızgınlığı olarak. Yani insan düşüncesi toplumsal gelişmeye bağlı olarak ilerleme gösteriyor. Ona görede ilahi bir düzeni hayal edebiliyor.

* * Bir zamanlar *düşünürlerin hemfikir olduğu Claudius Ptolemy Alexandra’da yaşayan bir Mısırlı’ydı. Potelmy’e göre dünya; sabit, hareketsiz ve evrenin merkezine konumlandırılmış güneş dahil herşey onun etrafında dönmekte idi.(Daha sonraları bu inanış bir çok tek Tanrılı dine geçmiştir) Bu insan doğasına çekici gelen bir teoriydi. İnsanın günlük gözlemlerine ve egosuna uygun düşen birşeydi. Bilinene göre bir tanrısal düzende yaratılmıştı. Öfekelenip ateş püsküren bir tanrı, yıldırımlarıyla cezalandıran başka bir tanrı. Tanrıların öfkesi bilim ilerledikçe nedense hiç dinmemiştir.

* * * * Şimdi inanan inanmayan herkesin bunlar salakmış dediği dönem gelip geçmiştir. Ama bu dönem zamanına göre sancılı geçmiştir. Kopernik bu sürecin başlangıcı olmuştur.

* * * * * *İlk bakışta Kopernik, astronomik sistemi temelden sarsacak bir şey yapmış değildi. Sadece Güneş’i evrenin ortasına yerleştirmişti. Ne var ki, öldüğü yıl basılan eserinde ulaştığı sonuçlar, Ortaçağ inanç ve düşünce sisteminin çöküşünü başlattı. O dönemde hangi din bilimsel bulguları desteklemiştir? Tam tersi bilimsel bulgularım destekçilerini ortadan Turan Durun gibi yok etmiştir. Tarihin hafızası zayıftır. O dönemlerde yaşananları unuttuk bile.
Kopernik e geri dönelim..
* * * * * *Kopernik (1473-1543) geçmiş çağlarda birkaç örneği olan, ama bizim karmaşık modern dünyamızda eşine rastlamayı pek ummadığımız evrensel dehalardan biridir. Din adamı, devlet adamı, bilgin, hukukçu, sanatkâr, şair, hekim, ekonomist, matematikçi, astronom -o, bunların hepsiydi; ama onun asıl tutkusu- eğer “tutku” bu denli ılımlı ve ince bir düşünür için yerinde bir sözse- matematiksel astronomiydi.

* * * *Bilindiği gibi, Kopernik’in yaşadığı dönemde insanlar, yerküreyi, çevresinde yıldız ve gezegenlerin döndüğü, küresel evrenin tam ortasında sabit bir yer sayıyorlardı. Buna göre, göksel cisimler (Güneş, Ay, tüm gezegen ve yıldızlar) kürelerle bağlıydı ve hareketleriyle, dolaylı olarak, kürelerin nasıl hareket ettiğini gösteriyordu. (Zaten o zaman ki dinlerde bunu destekliyorlar dı, şimdi olduğu gibi derken insanlığın inandığı değerler doğrultusunda) Belli bir gezegenin (Örneğin Mars’ın) hareketindeki düzensizlik, her birinin kendine özgü yarıçapı, ekseni ve dönme hızı olan pek çok kürenin hareketinin sonucuydu. Kürelerin kendileri görünmediğinden onların sayı ve özelliği görünen göksel cisimlerin hareketlerinden çıkartılıyordu. Böylece astronominin başta gelen sorunu, görünen hareketlerin, düzgün hareket eden kürelerin ne tür bir kombinezonundan oluşabileceğini bulmaktı. Gökteki tüm cisimlere ilişkin olan bu sorun, astronomları 1400 yıl boyunca uğraştıran başlıca sorundu.

* * * * * Şimdi, bu görüş çok kez sanıldığı gibi ne basit bir tahminin, ne de aptalca bir önyargının ürünüydü. Antikçağ’ın ilk döneminde böyle herkesin kabul ettiği bir sistem yoktu; hatta sistemin özünü oluşturan nokta (yerkürenin evrenin merkezinde sabit konumu) bir araştırma ve tartışma konusuydu.

Görünüşe bakılırsa, yerkürenin sabit olduğunu kabul etmek gerekiyordu. Ancak kimi düşünürler (en başta MÖ 1. yüzyılda yaşayan Sisamlı Aristarchus) yerkürenin kendi ekseni çevresinde dönmekle kalmadığını, aynı zamanda, Güneş’in etrafında dolaştığını, gökteki hareket görüntülerinin ise yerkürenin bu hareketinin bir sonucu olmaktan başka bir şey olmadığını ileri sürmüşlerdi. Ne var ki, MS 2. yüzyılda İskenderiyeli Batlamyus (Ptolemy) tüm sorunu inceler; özellikle yerkürenin döndüğü olasılığı üzerinde dikkatle durur; ama sonunda, kendisine kesin görünen, o zamanki bilgi düzeyi düşünülürse gerçekten akla yakın gelen birtakım nedenlere dayanarak bu olasılğı reddeder. İşte bundan sonradır ki, yer-merkezli sistem herkesçe kabul edilir. Ancak sistemin göksel cisimlerin hareketlerinde gözlenen düzensizlikleri karşılamak için durmadan eklenen yeni küreler nedeniyle giderek içinden çıkılmaz bir karmaşıklığa büründüğünü görmekteyiz.

* * * *Kopernik’in duyarlı matematik kafasını rahatsız eden şey de işte sistemin aldığı bu karmaşıklıktı. 15. yüzyıla gelindiğinde, “görüntüleri karşılamak için” eklenen kürelerin sayısı sekseni aşmıştı; ama gene de gözlenen düzensizliklerin tümünün açıklandığı söylenemezdi. Tüm işlerinde yetkin olan Tanrı’nın böylesine çirkin bir evreni yaratabileceği Kopernik’e son derece aykırı geliyordu. Bu nedenle o, çoktan saygınlığını yitirmiş yerkürenin döndüğü düşüncesine yönelir; bu teorinin gözlenen göksel hareketleri daha iyi açıklayıp açıklamadığını görmek ister.
Çok geçmeden bunun olanaklı olduğunu görünce, yaşamının son otuz yılı boyunca daha basit yeni bir sistem oluşturmak için çalışmaya koyulur; bir an durmaksızın notlar alır, düşüncelerini eline geçen kâğıt parçalarına, kitap kenarlarına, hatta duvarlara kaydederek, açıklama gücü Batlamyus (Ptolemy) sisteminden daha yüksek, üstelik küre sayısını otuza indiren daha basit sistemini kurmayı başarır. Çalışmasının tüm öyküsünü Latince kaleme aldığı De Revolutionibus Orbium Caelestium (Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine) adlı büyük yapıtında veren Kopernik’in kitabının ilk nüshasının yatağında ölümle pençeleştiği son günlerinde eline geçtiği söylenir.

* * * * * Peki öyleyse, kurduğu sistem neden ölümünden yüz yıl geçtikten sonra dünyanın tanık olduğu en sert entelektüel çatışmalardan birinin merkezi oldu? Nedenini hemen belirtelim: Görünüde basit ve zararsız olmasına karşın, etkisi yönünden Ortaçağ düşüncesine ölüm darbesi indirmişti getirdiği sistem! Ortaçağ anlayışının bir bütün oluşturduğu olgusunu bilimin değişik ve çok kez birbirinden kopuk sayısız kollara bölündüğü günümüzde anlamak son derece güçtür. Bizim astronomi, fizik, kimya, teoloji, psikoloji, fizyoloji vb. diyebildiğimiz konular o zaman bir tek sistem içinde kaynaşık toplanmıştı.

* * * * *Din sorgulanıyordu en basitinden. Dünya gerçek değişimin aklın, bilimin ellerine teslim oluyordu......ilk bakışta Kopernik, astronomik sistemi temelden sarsacak bir şey yapmış değildi. Gerçi yerküreyi değil, Güneş’i evrenin ortasına yerleştirmişti; ama, gezegen ve yıldızlara egemen olan göksel küreler ve onların oluşturduğu esas düzen yerli yerinde duruyor, değişmez, düzenli hareketlerini sürdürüyordu. Kaldı ki, Kopernik sisteminin daha basit yapısıyla, tüm evreni Tanrı’ya özgü bilgeliğin bir anlatımı sayan bir felsefeyi içermekle dinsel görüşe ters düşmediği söylenebilir. Ne var ki, sonuç hiç de öyle olmadı: Ortaçağ inanç ve düşünce sistemi tümüyle çöktü.

Sonuç: Cep telefonu kullanıyorsak Kopernik e borçluyuz.

tewderi
27-02-2007, 10:26
Diğer dinlerden olan insanlarla konuşulması bile ayetlerle yasaklanmıştır... Ancak zincirlerini kıran ve özgürlüğü dinlerine tercih eden bazı modern müslümanlar, bu ayetleri dikkate almamakta ve birçok yabancı dost edinmektedirler.
Kıroğlu'nun yorumlarının çoğunda büyük yanılgılar var, siyasi olanları şimdilik geçiyorum, ama buradaki derin bilgisizlik ve "bilgi sahibi olmaksızın argüman sahibi oluş" problemine işaret etmek gerek.
Yazının devamı için tıklayın (http://www.mustafaakyol.org/archives/2006/07/kuran_hakknda_cehalet_sorunu.php)

sodomo--
26-03-2007, 08:09
Bu konu hakkında uzun uzadıya bir şeyler anlatacağımı zannediyorsanız yanılıyorsunuz.
Efendim, şimdi bizim şeriatçılarımıza İlhan Arsel'in yazılarını okutmaya çalışmak ümitsiz bir çaba olur. Biz bütün İslami kaynakları okuruz da onların daha bırakın bir İlhan Arsel kitabını Â*tek sayfalık yazısını bile okumadıklarından adım gibi eminim. Ben de diyorum ki bari yazılarını okumuyorsunuz sadece bu kitabın "İÇİNDEKİLER" sayfasını okuyun. Â*Bu aşağıdaki İÇİNDEKİLER sayfasını okumanız bile tek başına yeterli. Bence İlhan Arsel'in en mükemmel eseridir bu kitap.
Sadece bu İÇİNDEKİLER sayfasını okuduğunuz da bile bayağı Â*bilgilenmiş olacaksınız.

Bu sayfa bir topic başlığı olarak burada durmalı bence. Sadece şeriatçılara değil herkese tavsiye ederim. Özellikle kendisini ulusalcı, milliyetçi vb. isimlerle adlandırıp sadece "Batı emperyalizmi" deyip deyip de bir türlü ruhumuza kadar sinmiş olan İslam ümmetçiliği adı altında bize bin yıldır satılan Arap milliyetçiliğini göremeyecek kadar hipermetrop olanlara ve konu Araplara geldiğinde de "Arap kardeşlerimiz" edebiyatı yapanlara tavsiye ederim. Sadece bu aşağıdaki İÇİNDEKİLER sayfasını okuyun yeterlidir.

--------------------------------


IÇINDEKILER

Dördüncü Baskı Vesilesiyle


GIRIS


I. TÜRK, ARAP VE ŞERİAT KONUSUNDA


II. ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNİN MUHAMMED'E İNEN KÖKENLERİ KONUSUNDA

A) Arap milliyetçiligi Türkçülük eğilimlerine tepki olmak üzere doğmamıştır

B) Arap milliyetçiliginin ilk kurucusu olarak Muhammed

III) YAKIN DÖNEMLERDE ARAP MİLLİYETÇİLIĞİ BATI MİLLİYETÇİLIĞİ YÖNTEMLERiNDEN YARARLANIRKEN TÜRK DÜŞMANLIĞI ÖGESINI DE KAPSAR

IV) Arap milliyetçiliğinin ... dayanagı : "Arap çıkarları"


BÖLÜM I

ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ DAVASINDA "TÜRK ALEYHTARLIĞI" ÖĞESI

Birinci Kesim :

Arap'ın Türk düşmanlıklarının geçmişe inen ve günümüze gelen kaynakları


I - ARAP IRKININ TARÎHÎ TÜRK DÜŞMANLIĞININ MUHAMMED'E İNEN KÖKENİ


A) Türk aleyhtarlığı duygularına malzeme işini gören Kur'an hükümleri ve hadîs'ler


1- Türk'leri basık burunlu, yayvan suratlı ve Araplara felaket getirici Ye'cüc ve Me'cüc ırkı" şeklinde tanımlayan Kur'an ve hadis hükümleri


2- Muhammed'in Ye'cüc-Me'cüc olarak tanımladığı ırk Türklerdir


B) Ye'cüc-Me'cüc sözcükleriyle Muhammed'in Türkleri kastetmiş olduğu İslamî inanç niteliğindedir


C) Türk kuşaklarını yetiştirenler dahi bu inancı sürdürürler


D) Türkleri Arap'lar için felaket getirici ırk olarak tanımlamak üzere Ye'cüc efsanesini uygulama siyaseti


1- Neden Türk düşmanlığı?

2-Ye'cüc-Me'cüc Efsanesi ile Türkler arasındaki ilişkinin nasıl kurulmuş olabileceği hakkında

E) Türk'ü felaket getirici ırk gibi gösteren Muhammed Arap'ları "insanlığa ışık tutan ırk' olarak yüceltir

1- Muhammed'e göre Müslüman olabilmek için Arap'ları sevmek ve yüceltmek şart'tir

2- Muhammed Arap'ın Üstünlüğü görüşünü ırkçılık açısından da sürdürür

3- "Ben Arap'tanım ama Arap benden değildir" sözlerinin yarattığı yanılgı

4- Muhammed'in, sadece Arapların değil bütün insanların peygamberi olduğu iddiası

F) Türk'ü küçülten ve Arap'ı yücelten hükümler karşısında Türk şeriatçısının tutumu

1- Arap'la birlik olup, Türk aleyhtarı hükümleri savunanlar

2- Arap'ın Türk aleyhtarlığını mazur görmeğe çalışanlar

3- Muhammed'in Türk lehine konuştuğunu sanan ve Türk aleyhtarı hükümleri cerhe çalışanlar

II YÜZYILLAR GERİSINDE BİRİKEN TÜRK DÜŞMANLIĞININ YARATTIĞI İLK EYLEMLER VE ARAP LEHİNE SAĞLADIĞI İLK SONUÇLAR

A) Türk-Arap savaşlarının ilk anıları ve Arap'ın Türk'e karşı ilk nefretleri

1- Yezid II'ye gelinceye dek Türklere karşı "cihad" Araplar için kutsal görevdir

2- Türklere karşı elde edilen ilk Arap zaferlerinin sömürü aracı yapılması

3- Türklere karşi "vahşi", "barbar" anlamına gelecek deyimleri ilk kullananlar Araplardır

4- Şeriat egitiminde Arap ve Türk, Türk düşmanlığında birleşir

5- Türk'ün durüstlügünü "saflık" ve Arap'ın kurnazlığını "erdem" şekline sokan zihniyet

6- VII Yüzyıl: Ibn al-Mukaffa'ya göre Türkler "vahşi hayvan" niteliginde


B) IX. Yüzyıl: Türk'e karşı Arap düşmanlıklarının gelişmeye başladığı yıllar


1- Mütevekkil ve Muntasir dönemlerinde Türk aleyhtarlığının gelişmesi

2- Türk'ün fiziki nitelikleri Arap'ın kıskançlığının nedenleri olur

3- al-Cahiz'ın değerlemesinde Türk

4- "Binbir gece masalları"nda ebedileşen Türk aleyhtarlığı duyguları

C) X'uncu Yüzyıl: Tevhidî, Mes'üdi, Balhî, Istahrî vs. gibi kalemlerde Türk'ün tanımı


D) XI'inci yüzyıl ünlülerinin (al-Andalusi, al-Utbi, Ibn Sina, al-Kirmani, al-Biruni, vs.) kaleminde Türk aleyhtarlığının gelişmesi

E) XII. yüzyil ünlülerinin (Idrisi, Yakut al-Hamavi, Gazzalî, Marvazî, vs. gibi) Türk hakkındaki olumsuz görüşleri


F) XIII. yüzyıl ünlülerinin (Nasir al-Din Tusi, Sirazli Saadi, Cuveyni, Ibn al-Asir) kaleminde Türk'ün olumsuz tanımı

G) Arap'ın küçültmelerine karşın Türk'ün IX-XIII yüzyıllarındakı hoşgörürlüğü ve sanata merakı

H) XIV yüzyılın (Sirazh Hafiz, ibn Teymiyye, ibn Sasra gibi) bazı ünlü kişilerinin değerlemesinde Türk

I) XV-XVI. Yüzyıl

III - YAKIN DÖNEMLERDE TÜRK ALEYHTARLIĞI YOLU ILE ARAP MILLİYETÇİLİĞINİN BİLİNÇLENMESI


A) Vahhabilerle körüklenen Türk düşmanlığı

B) M.Abduh'a göre "Barbar Türk"

C) Al-Kavakibi'ye göre Arap Türk'e üstün

D) Hilafeti almakla Türk'ün İslama ihanet ettiğini savunanlar

IV - XX'CI YÜZYILDA ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNİ BESLEYEN TÜRK ALEYHTARLIĞI


A) XX. yüzyıl başlarinda Arapları birleştiren Türk düşmanlığı unsuru

1- Kral Abdullah Araplar için Türk'ün felaket getirici ırk olduğu tezine sarılır

2- "Islam'ın yıkıcısı Türklerdir" görüşünü savunanlar

3- "Islam'a kötü kuruluşları sokan Türkler'dir" tezini benimseyenler


B) Müslüman Arap, Hiristiyan Arap ile yanyana Türk'ün karşısında yer alır

C) Geriliklerden kurtulma aracı olarak Türk aleyhtarlığı siyaseti

D) XX. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen Türk aleyhtarlığı tez'i


V ARAP'IN VE ISLAM'IN GERİ KALMIŞLIĞININ SORUMLULUĞUNU TÜRK'E YÜKLEYEN İDDİALARDAKİ GEÇERSİZLIK


A) "Islam uygarlığını yok eden Türklerdir" iddialarına karşı

B) "Köleliği Islam'a sokan Türklerdir" iddialarına karşı

C) "Islam'a ırkçılığı sokan Türklerdir" iddialarina karsı

D) "Islam'ı savaş ve saldırganlık dini haline getiren Türklerdir" iddialarına karşı

E) "Vahşet ve gaddarlık davranışlarını İslam'a sokan Türklerdir" iddialarına karşı

F) "Islam'da kadını hak ve özgürlükten yoksun kılan Türklerdir" iddialarına karşı

G) "Islam demokrasiyi öngördüğü halde Türkler despotik sistemler getirmiştir" iddialarına karşı

H) Arap ülkelerinin ekonomik geriliklerinin sorumlulugunun Türklere yüklenemeyeceği konusunda


VI - İSLAM TARİHİNİN DEĞIŞMEZ KURALI: ŞERİATTAN UZAK KALINDIKÇA UYGARLIK OLUŞUR

A) Arap'ın ve Islam'ın geri kalmışlığında Arap sorumluluğuna da yer veren Arap yazarlar

B) Arap'ın geri kalmışlığını Islam'da arayanlar

C) Arap geriliklerini Türk'e yükleyen görüşler karşısında Türk aydınınin susmuşluğu

VII - GERİ KALMIŞLIĞININ SORUMLULUĞUNU TÜRK'TE BULAN ARAP HER TÜRLÜ REFORM'U ISLAM'A AYKIRI SAYMIŞTIR

A) Türk yönetimin kötülüğünde Arap memurların rolü

B) Türk'ün girişmek istediği her reforma karşı Arap direnmesi

C) Batılılaşmayı selamet bilen Arap, Türk'ün Batı'ya yönelik davranışlarını engeller

Ikinci Kesim :

Arap'ın Türk'e karşı giriştiği eylemler ve sonuçları


I - VII'NCI YÜZYILDAN XX'NCI YÜZYILA KADAR, ARAP'IN TÜRK'E KARŞI EYLEMLİ SALDIRI SİYASETİ



A) Fatimi'lerin ve Arap emirlerinin Ehl-i salib'e destek olmak suretiyle Türk'e ihaneti

B) Türk'e karşı Haçlı ordularının giriştiği vahşet Arap'ı sevindirir

C) Arap'ın Türk'e karşı saldırı ve ihaneti XIX'uncu yüzyıldan sonra canlanır


II - HIRISTIYAN YÖNETIMINI OSMANLI YÖNETIMINE TERCIH EDERCESINE GELISEN TÜRK ALEYHTARLIGI



III - OSMANLI IMPARATORLUĞU'NU İÇİNDEN VURANLAR


A) Arap ayaklanmasını yabancı desteğiyle sağlama siyaseti

B) 2'nci Mesrutiyet Dönemi parlamentosundaki Arap meb'usların Türk'e karşı ihanetleri

C) Arap milliyetçiliğinin coğrafi amacı

D) Arap milliyetçiligini eylemli şekilde sürdüren Arap din adamları

E) Araplığı Osmanlılığa tercih

F) "Osmanlılık" kavramını "Araplık" şeklinde anlayanlar

G) Osmanlılığı savunur görünüp, Araplık davasını yürüten Arap

H) Osmanlı ordusundaki Arap subayların ihaneti

I) Türk'e dost görünüp Türk'ü arkadan vuran Arap


IV - ARAP'IN TÜRK DÜŞMANLIGI DUYGULARINI KENDI ÇIKARLARINA ARAÇ YAPAN YABANCI GÜÇLER NAPOLYON ÖRNEĞI

A) Arap'ın Türk düşmanlığını sömürme açısından Napolyon isgallerinin önemi

B) Mısır seferine girisirken (Napolyon) Türk'ü düşman ve kendisini Islam'ın dostu gösterir

C) Kendini "Müslüman" olarak tanıtan Napolyon hiçbir dine inanmaz

D) Arapları Türk'ten kopma bilincine eriştirme açısından Napolyon isgallerinin önemi

E) Napolyon'un Arap'a oynadigi oyunu, Arap Türk'e oynar

F) Türk siyasetçisi ve din adami, ayni oyunu kendi toplumlarına oynamakla meşguldürler


BÖLÜM II

ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ DAVASINDA DİL UNSURU


Birinci Kesim :

Arap ve Arapça

I - ARAPÇA'YI KUTSAL NITELIKTE KILMAKLA MUHAMMED'İN ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNE HIZMETİ

A) Arapça'nın Arap'a sağladığı gurur

B) "Muhammed'i sevmek Arapça'yı sevmektir" formülü

C) Arap'ın kültür ve düşün birligini yapan dil ögesi


II - ARAPLILIK DUYGULARININ DİL ÖGESI ILE GÜÇLENMESI

A) Arapça'ya bağlılık sayesinde bağımsızlık savaşı

B) Arapça'ya bağlılığın azaldığı yerde Islam'a bağlılık azalır

C) Islam birliğini benimseyenler dahi Arapça'nın ortak dil olması görüşündedirler


III - KUR'AN'IN ARAPÇA İNMIŞ OLDUĞU İNANCININ SONUÇLARI


A) Kur'an'ın Arapça'dan gayri dile çevrilemeyeceği inancının Arap çıkarlarına destek yapılması

B) Kur'an'ın başka dile çevrilemeyeceği iddialarının altında yatan diğer gizli amaçlar

C) Kur'an'ın Arapça'dan gayri deyim kapsamadığı iddiası

D) Kur'an'ın başka dillere çevrilebileceği


IV - "AKILCI MILLET" OLMAK YERINE "GÜZEL KONUŞAN MİLLET" OLMA MERAKI

A) Arap'ın dil unsuruna bağlılık nedeniyle akılcılığa değer vermeyen yönü

B) Islam Arap'ı dil yönü ile etkiler

C) Gizli ve çesitli anlamlara yetkin dil olarak Arapça

D) Kur'an dilinin niteligi


V - Akli rehber edinmeyen Arap'in zihin yetersizligine yatkin sistem olarak Şeriat

VI - Arapça'nin ve Kur'an dilinin "mucizevî" nitelikte sayılamayacagını savunanlar

A) Arapça'nın üstünlüğünü çürüten İranlı düşünürler

B) Arap yazısının yetersizliği hakkında

C) Arap aydını Atatürk'ün dil reformuna özlem duyar


Ikinci Kesim :

Milliyetçiligini Dil unsuru ile pekistiren Arap ve kendi öz dilini yok eden Türk


I - TÜRK ŞERÎATÇISININ TÜRKÇE'YI İHMAL GELENEĞI

A) Türkçe'nin devlet dili olmaktan çıkarılışı

B) Türk dilini yaşatmaya azimli bilim adamı ve onu yok etmeye kararlı din adamı

C) Atatürk'e gelinceye kadar din adamı Kur'an'ı Türkçe'ye çevirtmez

D) Türk ve Türk dili konusunda Kasgarlı'nın çabalarını çürütmeye çalışan şeriatçı

E) Türkçe'nin güzelliği ve bilimselliği konusunda Batılı düşünürlerinin görüşleri hakkında

F) Türkçe'nin zeka gelişmesi bakımından yararlı yönleri

TÜRK DİLİNİ VE BU YOLDAN TÜRKLÜK BENLİĞİNİ GELiŞTiRME ÇABALARINA KARSI DIRENMELERDEN ÖRNEKLER

A) Kur'an'ın Arapça'dan başka dile çevrilemeyeceği tezine saplanan Türk şeriatçısı

B) Cumhuriyet'in 50'nci yıldönümünde din adamının Türkçe'ye karşı olumsuz tutumu

C) Kendi diline yabancı ve ilgisiz Türk toplumu

D) Arap'ın inanışı: "Dilini unutan millet yok olur"; aynı inanıştaki Türk din adamının Türkçe'yi bırakıp Arapça'ya sarılması

E) Türk şeriatçısının Arapça'ya bağlı olarak Kur'an'ı Türkçe'ye çevirtmemesi nedeni


BÖLÜM III

ARAP MİLLIYETÇİLİĞİ DAVASINDA DİN UNSURU


Birinci Kesim :

Islam ve Milliyetçilik Kavramı

I - ISLAM'IN MİLLİYETÇİLİKLE BAGDAŞMADIĞI GÖRÜŞÜ : İSLAMCI GÖRÜŞ

A) Islam'cılara göre "milliyetçilik", hatta "yurtseverlik" Islam'a bağlılık duygularını sarsabilir

B) Milliyetçilik duygularını silmeye matuf Islam'cılığın Araplara uygulanamayacağı

II - ARAP MiLLiYETÇILIGININ TEMEL ARACI OLARAK "ISLAM" VE "ARAPLILIK"


A) Islam'ın Araptan gayrı toplumlar için Â*milliyetçilik kaynağı olamayacağı

B) Islam'ın Arap'a özgü ve Arap çıkarlarını ve üstünlüğünü sağlamaya matuf din oldugu

C) Islam'ın Arap dini olarak yerleşmesinin kısa hikayesi

D) Kur'an'da geçen "inananlar" "sözcügünü Muhammed ilk kez "Araplar" karşılığı olarak kullanır

E) Kur'an'da geçen "ümmed", "millet" sözcüklerinin Araplar anlamına alınması ve Arap milliyetçiliginin temel unsuru yapılması

F) Eski Arap geleneklerinin dini olarak İslam

G) Islam'ın "evrensel din" kılığına sokulduktan sonra dahi Arap milliyetçiligine ve çıkarlarına araç yapılması

H) Islam'ı evrensel nitelikte kılar görünürken bile Muhammed Arap üstünlüğünü sağlamaktan geri kalmamıştır

I) Muhammed'in yerleştirdiği "Arap üstünlüğü" fikrinin daha ilk anlardan itibaren Arap'lar lehine sömürü unsuru yapılması

î) Çağdaş Arap milliyetçisinin elinde Islam "Arap üstünlüğü" siyasetine araç edilir


III - ÇAĞDAŞ ARAP MİLLİYETÇİSİ KUR'AN'I ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNİN TEMEL KAYNAĞI YAPAR
A) Islam'ın Araplık davasına destek olduğunu savunan çağdaş Arap yazarlar

B) Günümüzde Islam'ı Arap'ın öz dini gösterip, Arap milliyetçiliğine güç kaynagı yapanlar


İkinci Kesim :

Arap milliyetçiliginin İslam unsuru dışındaki güçleri


I - İSLAM ÖNCESI ARAP TARİHİNİ MİLLİ GURUR UNSURU YAPAN ARAP MİLLİYETÇİSİ

A) "Cahiliyye" diye gösterilen dönem, aslında "uygarlık" dönemi

B) Arapça'yı ve "Arap tarihini" din unsurunun üstünde tutma eğilimi

C) Arap milliyetçiliğinin Islam Birligine(Pan-islamizme) götürecek yol olarak benimseyen zihniyet


II - "ÖNCE ARAP ÇIKARLARI SONRA MASLAHAT UYGULAMASI"



Üçüncü Kesim :

Araplık Bilincini Egitim Yolu ile Güçlendirme Siyaseti


I - İSLAM'I ARAP'A ÖZGÜ DİN NITELIĞİNDE TUTARAK "ARAPLIK BİLİNCİNİ" GÜÇLENDIRME USULÜ


II - ISLAM TARİHİNİ ARAPLIK TARİHİ ŞEKLINE SOKARAK ARAPLIK BİLİNCİNİ VE BENLİĞİNİ YOĞURMAK


A) Arap tarihinin kitabı olarak Kur'an

B) İslam öncesi Arap tarihi, milliyetçilik eğitiminin temel konusudur


III - ARAP MİLLİYETÇİLİĞİNİN FİKİR MERKEZI AL-AZHAR'IN ARAP RUHU ILE YETiŞTİRDİĞİ TÜRK ŞERİATÇISI


IV - GÜNÜMÜZ ARAP MİLLİYETÇİSİNİN AMACI, ARAP OLMAYAN MÜSLÜMAN UNSURLARI (TÜRK, ACEM VS.) KUR'AN EĞİTİMI ILE ARAPLAŞTIRMAKTIR



BÖLÜM IV

ŞERIAT ÜLKELERİNDEN BAZILARININ TÜRK ŞERİATÇISINA ÖRNEK OLMASI GEREKEN TUTUMU



Birinci Kesim :

Mısır Milliyetçiliği


I - MISIR MİLLİYETÇİLİĞİNİ ETKILEYEN EĞİLİMLER


II - MISIRLININ MILLİ BENLIK ARAYIŞ ŞEKİLLERİ


A) Asyalı olmamakla övünerek Mısır milliyetçiligini yoğurmaya çalışan Mısır

B) "Mısırlılık" duygusu "Araplık" ve "Müslümanlık" duygularının önünde

C) Mısır milliyetçiliğini "Pan Arabizm" sloganı içerisinde gerçekleştirme gayretleri

D) Türk düşmanlığı duygularını isleyerek Mısır milliyetçiligini geliştirme geleneği

E) Mısır milliyetçisi, Mısırlı'yı Arap'a ve Türk'e üstün görür

F) Islamcılık siyasetine sarılanlara Atatürk'ün akılcılığını ögüt verenler


Ikinci Kesim

Mısır'dan gayrı örnekler


A) Pakistan'da Ikbal, Cinnah ve Azad

B) Iran örnegi: Türk düşmanlığı geleneği

C) Suriye, Türk aleyhtarligi yolu ile milliyetçilik

D) Sudan



BÖLÜM V

ARAP'IN MİLLİYETÇİLİK TUTUMUNA KARŞI TÜRK'ÜN MİLLİ BENLİKTEN YOKSUNLUĞU


I - ARAP MİLLİYETÇİSİNİN TÜRK DÜŞMANLIĞINA KARŞI


A) Türk'ün Arap'a karşı husumeti, Arap'ın Türk'e karşı diş bilemesinden daha zararsız


II - ARAP'LA KARIŞMIŞLIK VE KAYNAŞMIŞLIK KONUSUNDA


A) Arap'ın ilkel çöl şartlarına uygun şeriat'in, bu şartlarla yabancı milletlere yararlı olmadığı

B) "Eger Türk'ün yolu buradan değil yukarılardan geçmiş olsaydı!"

C) Arap'la kaynaştıkça akılcılıktan uzaklaşan Türk, aynı zamanda Arap'ın kaderciliğine saplanmıştır


III - ARAP'IN MİLLİYETÇİLİĞİNE SES ÇIKARMAYAN, FAKAT TÜRK'ÜN MİLLİYETÇİLİĞİNİ "KAFIRLIK" SAYAN ÇEVRELERIMIZ


A) Arap milliyetçisinin yalanlarına kanan Türk şeriatçısı

B) "Nerede ki islam yerleşmiştir, orada Araplık bilinci vardır" görüşü hakkında

C) Türk'ü islamcılık inanışlarına saplayarak benliğinden ve gelişmeden yoksun kılan Türk seriatçısı

D) Türk'ün "Türklük" bilincine kavuşmasını dinsizlik sayan ve Arap üstünlüğünü savunan Türk şeriatçısı

E) Türk'ün islamiyet sayesinde Türklüğünü koruduğunu sanan şeriatçımız


IV - TÜRK'ÜN TARİHİNİ ISLAM'A GIRIŞ ILE BAŞLATAN VE ISLAM ÖNCESI TÜRK UYGARLIĞINI HIÇE SAYAN ŞERİATÇIMIZ

A) Türk'ün İslam öncesi uygarlığı hakkında

B) Bilgisizlik yüzünden Türk şeriatçısı, Türk'ün islam öncesi güzel niteliklerine ve geleneklerine düşmandır

C) İslam'a girmeden önce Türklerin dogru dürüst dile ve alfabeye sahip olmadığını savunan şeriatçı

D) "Dil", "Tarih" vs. gibi unsurlari kendi toplumu bakımından gereksiz gören şeriatçı

E) Şeriat'i ihmale gelemeyen zihniyet

F) Islam'a girmeden önce Türk'ün "devlet" anlayışından yoksun bulunduğunu sanan zihniyet

G) Türk'ün Islam sayesinde hosgörülü olduğunu sanan seriatçımız, İslam'ın hoşgörüye yer vermediğinden habersizdir

H) Ulusal çıkarlarımızı feda edercesine şeriata sarılmışlığımız


V - "TÜRKLÜK", "İSLAMCILIK" İKİLİĞİNİN GÜNÜMÜZDEKİ GELIŞMESI


A) Günümüz Türkiye'sinde millî benliği yok etme gayretleri

B) Kendisini Türk'ten ziyade Arap milliyetçisi sanan Türk siyasetçisi

C) Ve şeriatçi basın...

D) Türk'e benlik sağlamak isteyenlerimizi düşman gören şeriatçı çevre


VI - TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN SAPLANDIĞI ÇIKMAZ


A) Şeriat'in tüm kötülüklerini ve Islam tarihinin tüm olumsuzluklarını temsil durumunda kalan Türk

B) Ve bitmeyen tehlike

C) Ve gözlerimiz önünde islenen cinayet

30-03-2007, 03:17
Aşağıdaki bölümü Hristiyanforum (http://www.hristiyanforum.com/forum/showthread.php?t=1451) dan aldım

Protestanlığın diğer Hristiyan mezhepler ile karşılaştırılması tablosunda 2 madde.

# Tüm öğretişleri Kutsal Yazılar süzgeci ile değerlendirirler.
# Önyargılıdırlar, önyargıları Kutsal Kitap’tır.

Diyelim ki bir konuda bir sav var. Örnek olarak tarımın ortaya çıkışı 12.000 yıl öncedir diyelim. Bu savın sınamasını nasıl yaparız?

a. Kutsal yazılara göre uygun mu değil mi? Değilse zaten baştan yanlıştır. Uygunsa, zaten doğrudur.
b. Bu sav ile ilgili herhangi bir dayanak oluşturabilecek bulgu var mı? Bu bulgular bu savı destekliyor mu yoksa yanlışlıyor mu?

Ülkemizde çok anlaşılamamış olsa da bilimin izlediği yol b şıkkındakidir. Yani herhangi bir sav, kuram vs. herhangi bir inancın öznel bir yorumuna uygunluğuna göre değil, maddi bulgulara göre değerlendirilir. Herhangi bir inancın öznel yorumu bir savı, kuramı sınamak için geçerli bir başvuru değildir.

Bazı arkadaşlar her ne kadar kabul etmeyecek olsa da, birinci yöntemi kullananlar ne kadar bilimsel kılığa bürünmüş olsalar da çalışmaları "bilim" tanımına uymamaktadır. En bilinen örnek "Yaratılış Teori(!)si".

Şimdi biraz protestan yaklaşımı ile örneklediğimiz sava bakalım.
1. Kutsal yazılara göre, insanlar 6000 yıl önce yaratılmıştır. O halde tarımın 12.000 yıl önce başladığı savı yanlıştır.
2. Bu sav yanlış olduğuna göre, mutlaka maddi bulgular da buna uygun olmak zorundadır. Eğer uygun değilse:
- Maddi bulgularda sahtecilik yapılmıştır.
- Bulgular yanlış tarihlenmiş ya da yorumlanmıştır.
- Uygun olmayan bulguları ortaya atan bilim adamları inancıma saldırmak amacındadır.

Sanırım oldukça tanıdık gelen bir yaklaşım. Ülkemizde de bu yaklaşımın çok başarılı temsilcileri var.

Peki, baştan "önyargılı" olduğunu kabul eden insanlar, neden inançlarını bilimsel çalışmalar ile de "doğrulama" ihtiyacı duymaktadırlar? İnancın nedeni bilimsel bulgular değil oysa, tam tersine inanç, bilimsel bulguları yorumlarken kullanılan birincil süzgeç.



ara sıra devam edecek ... :)

maddeoz
31-03-2007, 14:37
"AKP İstanbul Milletvekili Gülseren Topuz, tüp bebek gibi sünnetin de sağlık güvencesi kapsamına alınması için “Bütçe Uygulama Talimatına” konulması talebinde bulundu. Topuz’un talebi Sağlık Bakanlığı tarafından kabul edildi."

Dini tek amaçları edinen iktidar şimdi de sünneti sağlık güvencesi içine dahil ederek ülke kaynaklarını sağlıkla ilgisi olmayan dini bir geleneğe harcıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6241884.asp?m=1&gid=112&srid=3429&oid=5

Sünnetle ilgili ayrıntılı bilgi (T.D. sitesinin "Linkler kısmında da bulunan) aşağıdaki adresten edinebilirsiniz: http://www.geocities.com/tabibler/

commandante
02-04-2007, 19:39
yüzyıllar boyunca insanlar inandıkları doğmalar uğrana birçok katliamlar ve cinayetler işlemişlerdir.din nasıl bir itme gücüne sahiptir ki insanları birbirlerine düşman ediyor ve birbirlerine düşman olmasını sağlıyor.insanları sadistleştiren din kutsal olarak nitelenen bir terörizm faaliyetinden başka birşey değildir.

pante dostumuzun blogundan alınmış bir yazıyı paylaşmak istedim *http://pante.blogcu.com/2054032/

BABEK'İN *İSYANI *VE *KATLEDİLMESİ
*
* Başkaldırı *Bilal *Abadh’da, *İran’da *kıtlık *ve *otorite *boşluğu *olduğu, *Amenia *valisi *Hatim *b. *Khartama’nın *bölgede *yarı *bağımsızlık *ilan *edip, *yönetimi *sıkıntı *içine *soktuğu *bir *dönem *olan *816 *yılında *başladı. *Dağlık *bölgelerdeki *boğaz *ve *geçitlerde *istihkam *kurmuş *olan *Babekiler *uzun *süre *bütün *hücumları *püskürtmüş *ve *kısa *zamanda *Jibal, *Azerbaycan’dan *Horasan *ve *Tabaristan’dan *Kuhistan’a *kadar *birçok *bölgeleri *etki *alanına *almıştı. *Birçok *Abbasi *emirinin *ordusunu *yoketmiş. *Kendilerini *de *esir *etmiş *ya *da *öldürmüş *bulunuyorlardı. *824’de *Bağdad’dan * gönderilen *Halife *ordusu *yenilerek *geri *döndü. *Muhammed *al-Tusi *829-30’da *yaptığı *büyük *operasyonlar *sırasında *öldürüldü. *Ordusunun *döküntüleri *geri *çekilirken *yokedildi. *İzleyen *yıllar *içinde *Horasan *valisi *Abdullah *b. *Tahir’in *Babek-Hurremi’ler *üzerine *hücumları *da *başarısız *kaldı. *H. *Laoust *bu *başarısızlıkları, *Halife’nin *Mısır’da *karşılaştığı *güçlükler *ve *Babekileri *destekleyen *Bizans *İmparatoru *Theophilos’la *yaptığı *savaşlarda *aldığı *yenilgilere *bağlıyor. * *
*
İsyanı *bastıran *halife *Mutasım *(833-844) *oldu. *Halife’nin *hizmetine *girmiş *İslam *örtülü *Mani *inançlı *(Usrusana) *Türk *prensi *Afşin, *büyük *ve *günün *koşullarında *eksiksiz *donatılmış *büyük *bir *ordunun *başına *geçirilerek *835’te *Babekilerin *üzerine *gönderildi. *Afşin *yetkin *bir *kumandan *olmasına *rağmen *iki *yıl *boyunca *birçok *yenilgi *aldıktan *sonra, *çeşitli *savaş *hileleriyle *Babek’i *ele *geçirmeyi *başarabildi. *Önce *Babek’in *en *gözde *kumandanı, *kendisi *gibi *Türk *olan *Tarkan’ı *tuzağa *düşürüp *ortadan *kaldırdı. *Böylece *biri *zalim *ve *baskıcı *yönetimin *yanında, *öbürü *mazlum *ve *ezilen *halklarını *isyancı *temsilcisi *olarak *iki *Türk *kumandan *karşı *karşıya *gelmişlerdi. *Afşin *Ortodoks *İslam *örtüsü *altında *ezen *egemen *sınıfın *yanındaydı, *Tarkan *ise *heterodoks *İslam *örtüsüne *bürünüp *ezilen *sınıfların *yanında *yer *almıştı. *Çok *değil *üç *yıl *sonra *Abbasi *halifesi, *Babek’i *tüm *azalarını *kestirip *gövdesini *darağacına *astırdığı *kentte, *Samarra’da, *Afşin’in * ortodoks *İslam *örtüsünü *kaldırıp, *altındaki *Mani *inançsal *kimliğiyle *açlığa *mahküm *ederek *zindanda *öldürttü.

(H.Laoust, *Les *Schismes *dans *l’Islam, *Paris-1983, *s.95vd) *
*
Anlatıldığına *göre, *Babek * Mutasım’ın *önünde *eğilip *af *dilememiştir. *Elleri *ayakları *kesilirken, *sağlam *kalanıyla *fışkıran *kanını *yüzüne *sürermiş. *Mutasım, *neden *öyle *yaptığını *sorduğunda: *“Kendi *kanımla *boyuyorum *ki, *yüzümün *sararmaya *başladığı *görülmesin. *Zira *senden *korktuğumu *sanırlar”diye *yanıtlamış.

(H.Hossein *Sadıghi,agy.s.275) *

Acaba *Afşin *de, *Halifeye *hizmetlerinin *karşılığı *olarak *açlıkla *ölüme *giderken, *sararan *yüzünü *kapatmayı *düşündü *mü, *dersiniz? *
*
“İslam *heresiografisi, *Babekileri *İslam *toplumu *dışında *görme *eğilimi *göstermektedir” *diyor *H. *Laoust. *Doğrudur. *Çünkü *onlar *yönetimin *dini *olan *Ortodoks *İslam(Sünnilik) *dışında *bir *İslamı, *ezilen *halk *çoğunluğunun *sıkı *sıkı *sarıldığı *Heterodoks *İslamı *kabul *etmiyorlar. *Abu *Bakr *al-Khallal *Babekileri, *geniş *anlamda *Hariciler *gibi *görmekte. *Yani *ona *göre, *ellerinde *silahlar *yasal *yönetime *karşı *başkaldıran *ve *yeryüzüne *karışıklık *ve *fitne-fesat *tohumları *ekmiş *isyancılar *olarak *düşündüğü *Haricilere *benzetmektedir. *Öylesine *yönetimle *özdeştir *ki *al-Khallal, *“Onlarla *savaşmak *devletin *görevidir, *demiş; *onlara *karşı *herkim, *şahsını, *ailesini *veya *malını-mülkünü *savunurken *ölürse *şehit *olur.”

*(Kaynak: *İsmail *Kaygusuz, *Mazdekizm *kaynaklı *alevilik)

http://pante.blogcu.com/2054032/

02-04-2007, 22:16
Müslümanların nedensiz dillerinden düşürmediği kalp temizli ve ahiretteki
yargılama biçimi, muhammedin yalnızca yahüdlikten değil mısır tanrılarından da
etkilendiğini göstermektedir.

mısır inanışında *bütün günahları ve sevapları yöneten kalp idi, bir nevi kalp
beyin den daha önemli idi, ölen kişinin burnundan sokulan bir iğne ile beyni
çıkarılır sonra kalp hariç tüm organları çıkarılır öyle mumyalanırdı.

ölüler bu şekilde ölüm tanrısı osiris in huzuruna gnderilirdi, eskı mısırlılarda
yaşamın ölümle bittiğine inanmazlardı, ölümden sonraki dirilişe inanırlardı,
şımdi mısır tanrısı osiris i biraz inceleyelim

* * * * * * * * osiris
geb ve nutun oğlu, isis in eşi set’in kardeşi, yeraltı dünyasının hakimi, ölümsüz
yaşam için diriliş tanrısı, kural koyucu, ölülerin yargıcı. onlara göre ölen birinin
ruhu *öteki dünyada osiris in karşısına çıkıyordu, *çakal başlı anibus tarafından
büyük hakimin karşısına çıkarılıyordu, osirisin karşısına çıktıklarında anibus
elindeki terazi ye ölen kişinin kalbini terazinin bir kefesine, diğer kefesine ise
adaleti doğruluğu dürüstlüğü ölçen bir tüy konurdu, eğer ölü dürüst bir yaşam
sürmüşse terazi dengelenirdi, yok eğer kötü bir yaşam sürmüşse kalp tartıda
hafif gelir, tüy ağır gelirdi, bu durumda ölü horus ve anibus tarafından cezalandı-
rılmak üzere ebedi mekanlarına götürülürdü.

şimdi birazda islamda kalbin önemine bakalım

Kalb bozuk olunca, bedenin işleri de hep bozuk olur.) [Beyheki]


Sual: Kalbi temizlemek için ne yapmalıdır?
CEVAP
Kalbi karartan günahlardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta hasıl olur. Eğer tevbe ederse, o leke silinir. Tevbe etmeyip tekrar günah işlerse, o leke büyür ve kalbin tamamını kaplar, kalb, kapkara olur.) [Harâiti]


Üç şey kalbe kasvet verir: Yemeği, uykuyu ve rahat olmayı sevmek.) [Deylemi

Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir ışık vardır. Kâfirin kalbi simsiyahtır ve terstir.) [Taberani

Elini göğsüne koy, helal şeyde kalb sakin olur. Günah işte çarpıntı olur. Şüpheye düşersen, din adamları fetva verseler de yapma!) [İ. Ahmed, Hakim]

Günah olan iş yapılırken kalbde çarpıntı olur.) [Beyheki

Nefse sükunet ve kalbe ferahlık veren şey, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günahtır.) [Beyheki, İ.Ahmed, Taberani]

Kalbine danış; iyilik, kalbin mutmain olduğu, rahatladığı şeydir. Günah ise, canını sıkan, kalbinde tereddüt uyandıran şeydir. Aksine fetva verseler de.) [Taberani, İbni Asakir]

Yapacağın bir iş için, yedi defa Rabbinden hayırlı olanı iste, sonra kalbine bak, hangisi kalbine ferahlık veriyorsa, hayırlı olan odur.) [Deylemi]

Şüphelileri bırak, şüphe uyandırmayana bak. Doğru işlerde kalb sakin olur, yalan ise kalbde şüphe uyanır.) [Tirmizi, Nesai] * * ,,,,vs ,,,vs,,,vs *böyle uzayıp gidiyor

eski mısır da *kalbin bu denli önemli olmasındaki neden, bedenin beyin ile değil, kalp
ile yönetildiğine inanılmasından gelir, *büyük ihtimalle uçan kuştan bile ilham alan
muhammed, bu ihtişamlı mısır tanrılarındanda etkilendi ve markete dönen dinine mısır inanışlarını dahil etmeyi ihmal etmedi.

işin ilginç tarafı kalbe beyin muamelesi yapan muslümanların bunu sorgulamamaları.

Aliminyum
23-04-2007, 15:04
Sosyal Darvinizm

Canlılar âleminde insanın maymun-benzeri yaratıklardan evrimleştiği şeklindeki evrimci görüş, iddiasına, büyük ölçüde maymunla insan arasındaki bazı anatomik ve fizyolojik benzerlikleri dayanak yapar. Bu benzerliklerin bir evrim münasebeti ortaya koyduğu konusunda ikna olmuş gözüken bazı paleoantropologlar, bazı fosil maymunların "insan-benzeri", dolayısıyla insanın atası olduğunu, benzer şekilde, maymunlarla insanlar arasındaki boşluğu doldurma çabasıyla, bazı insan fosillerinin de "maymun-benzeri", en azından "modern" insanın atası olduğunu iddia ederler.

İnsan fosilleri bugüne kadar nâdiren bulunmuştur. Bu, kısmen insanın yaşadığı ortamın ona mahsus olmasıyla, kısmen de fosilleşme için çok hususî şartların, meselâ, ölen insanın, kemikleri çürümeden, sertleşen tortullar içine âniden gömülmesinin gerekmesiyle açıklanabilir.

Evrimci Stephen Jay Gould, Darvin'in Türlerin Menşei kitabının 1859'daki ilk neşrini takiben, kölelik, sömürgecilik, ırk farklılıkları, sınıf yapıları gibi konulara bilim kalkanı altında haklılık kazandırma çabalarının ön plana geçtiğini söylüyor (Gould, 1981). Bizzat Darvin, evrimci fikirlerinin ahlâkî ve sosyal konulara uygulanmasını tasvip eder gözüküyor. H. Thiel'e yazdığı 1896 tarihli bir mektupta Darvin şunları yazıyor: "Türlerin değişimi konusunda başvurduğum görüşlere benzer düşünceleri ahlâkî ve toplumsal meselelere uyguladığınızı görmek ne kadar ilgimi çekti, bir bilseniz! Görüşlerimin bu kadar farklı ve önemli konulara böylesine geniş ölçüde teşmil edilebileceği daha önce asla aklıma gelmezdi." (Darvin, 1896).

Sosyal düşüncelerini "bilim" üzerinden haklı gösterme çabasında olanların sıkça atıf yaptığı Darvinizm, "en uygun olanın hayatta kalması" kavramını öne çıkarır. Bu, Darvinci dogmanın insan toplumlarına ve davranışlarına uygulanması anlamındaki Sosyal Darvinizm olarak bilinir.

Darvinci evrim spekülasyonunun en sinsi taraflarından birisi, insan ile hayvan arasındaki temel farklılıkları silme çabası içerisinde olmasıdır. Bu durum, insan ile maymun arasında bir mukayeseye davetiye çıkarmakla kalmamış, insanlar arasında da "bilimsel" etiketli "en yüksek" ve "en düşük" tâbirleriyle tarif edilen ayırımları gündeme getirmiştir. Siyahlar ve Kızılderililer, beyazlardan "daha düşük" olarak ayrılan ilk gruplar arasındadır. The Mismeasure of Man kitabında Gould, bazı antropologların beyaz ırkın "üstünlüğü"nü ispatlamak için verilerini tahrif ettiklerini belirtir. Meselâ, beyin hacminin zekâ ile ilgili olduğunu varsayan (aslında ilgili değil) birçok antropolog beyazların kafatası hacmini kasıtlı olarak abartmış, buna karşılık Siyahların ve kızılderililerin kafataslarını gerçek boyutlarının altında göstermiştir. Böylece Sosyal Darvinizm, ırkçılığı "bilim" yaftasıyla haklı göstermeye hizmet etmiştir (Menton, 1997).

Darvin ise, teorisinin bu şekilde kullanılmasına göz yummakla kalmamış, bizzat yazılarında ırkçı düşünceler ima etmiştir. İnsanın Türemesi adlı kitabının altıncı bölümünde Darvin, Goriller ve Siyahlar gibi "ara formlar"ın ortadan kalkmasıyla, insanlarla alt sınıf maymunlar arasındaki boşluğun artacağını ileri sürmüştür: "Bu kırılma giderek genişleyecek, ve uygarlaşmış Beyazlar ile Babunlar gibi alt sınıf maymunlar arasında cereyan edecektir." (Darvin, 1871).

Yüksek (!) insan formlarının evrimini kabul ettirme çabasındaki Darvin'in kuzeni Francis Galton ise Öjenik Hareketin temellerini atmıştır. Öjenizm insan türü içinde seçici üretim yoluyla güçlü fertler inşa etmeyi hedefleyen bir anlayıştır. Galton, evliliği ve ailenin büyüklüğünü ebeveynin genetik niteliğine göre düzenlemeyi savunmuştur. Kontrollü üretimin, çiftlik hayvanlarında olduğu gibi, insanlara uygulanması durumunda mükemmel bir insan tipinin gelişebileceği tezini esas alan bu "ana ırk" kavramı, yahudileri ve çingeneleri ortadan kaldırıp, "saf Âri ırkı" oluşturma çabaları şeklinde Hitler tarafından Almanya'da tatbik edilmiştir. Dolayısıyla, Darvinizmin öncesi ve sonrasıyla sosyal etkileşim aktörü olduğu görülmektedir.

Sosyal Darvinizmi ilk defa Alman siyaset ve bilim adamları yirminci yüzyılın başında, Almanya'nın artan saldırgan militarizmini haklı çıkarmak için kullandılar. Alman ordusundan Friederich von Bernhardi, Almanya ve Önümüzdeki Savaş adlı kitabında evrim terimlerini kullanarak savaşın faziletlerinden bahsetti. Bernhardi, savaşın, Darvinci anlamda en uygun ferdin hayatta kalması gibi, biyolojik bir gereklilik olduğunu ileri sürdü. Ona göre, bitki ve hayvan âlemleri üzerinde yapılacak bir inceleme, savaşın evrensel bir tabiat kanunu olduğunu göstermeye yeterdi. Bernhardi'nin 1911'de yayınlanan kitabı, Almanya'nın resmî görüşü hâline geldi ve üç yıl sonra, Almanya Birinci Dünya Savaşı'na girdi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında da, Sosyal Darvinizm Almanya'yı Faşizm şeklinde tesiri altına aldı. Hitler'in Faşizmi evrim teorisine dayandırdığı, gerek konuşmalarından gerekse Kavgam adlı kitabından anlaşılmaktadır. Faşizmi İtalya'ya getiren Benito Mussolini de Darvinizmden önemli ölçüde etkilenmişti. Şiddet uygulamanın yararlı bir sosyal dönüşüm için esas olduğunu düşünüyordu. Konuşmalarında Darvin'in sloganlarına yerveriyor, tabiattaki evrim süreciyle çeliştiğini düşündüğü barış çabalarını gülünç buluyordu.

Sosyal Darvinizm, Marksizm ve Komünizm üzerinde güçlü bir tesirde bulunmasaydı, toplumlar üzerinde bu kadar yıkıcı sonuçlar doğurmazdı. Engels ve Marks, Darvin'in Türlerin Menşei kitabını büyük bir coşkuyla karşılamışlardı. Marks Aralık 1860'da Engels'e yazdığı mektupta, "Bu kitap bizim görüşlerimizin tabiat tarihindeki karşılığıdır" diyordu. Ocak 1861'deki mektubunda ise şunları yazıyordu: "Darvin'in kitabı çok önemli, ve bana tarihteki mücadelenin anlaşılması açısından bir temel sağlıyor...Teleolojinin tabiat bilimlerindeki rasyonel anlamı da ilk defa açık şekilde izah ediliyor." (Zirkle, 1959).

Marks şu üç noktada Darvinizme çok şey borçludur: 1) Âlem'in menşeine dair ateistik izah; 2) Varolmak için mücadeleyi esas alma; ve 3) İnsanların tedricî gelişimi (marksizm insanın refahının sınıf mücadeleleri ve devrim sürecinde kaçınılmaz ve tedricî şekilde geldiği üzerinde ısrar eder.) Aslında Marks Darvin'e öyle muhtaçtır ki, Das Capital'i ona ithaf etmek istemiştir, fakat Darvin bunu reddetmiştir (Menton, 1997).

Marksizm ve Darvinizm arasındaki yakınlık 1970'lerin başında ortaya atılan "sıçramalı evrim" teorisiyle bir kere daha görülmüştür. (Tabiatta gözlenmesi mümkün olmayan ve bir spekülasyon olarak kalan bu görüşe göre, evrim, değişimin olmadığı uzun periyodları kesen âni sıçramalarla olmuştur.) Teoriyi ortaya atan Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge şunları ileri sürmüştür: "Sıçramalı evrim, insan toplumlarına uygun düşen devrimci teoride olduğu gibi açık şekilde kesiklidir. Sıçramalı türleşme teorisinin birçok Rus paleontologu tarafından destek bulmasında şaşılacak bir yan yoktur. Aynı şekilde, bu bizim şahsî tercihlerimize de ters düşmemektedir; bizlerden biri (S.J. Gould) Marksizmi babasının dizleri dibinde harfi harfine öğrenmiştir." (Niles & Gould, 1977).

Jeremy Rifkin de, evrim teorisinin sosyal önyargılar içerdiğini, tarım ekonomisinden kapitalist Endüstri Çağı'na geçişin gerçekleştiği bir dönemde yaşayan Darvin'in kendi devrinin bir mahsulû olduğunu, Victorya Devri'ne rengini veren kanaat ve düşünceleri yansıttığını belirtir. Bunlar: sürekli gelişme, rekabet, güçlü ve uyumlu olanın ayakta kalmasıdır. Otto Rank, evrim teorisinin, tabiat aynasına bakan ve burada kendi tavırlarının yansımasını gören zenginleşme yolundaki İngiliz toplumunun anlayışını temsil ettiğini söyler. Connecticut Üniversitesi'nden John Greene, "Her bilim adamı gibi Darvin'in de tabiata, insana ve topluma kendi kültüründen kaynaklanan fikirler eşliğinde yaklaştığı şüphe götürmez bir gerçektir" der. (Rifkin, 1984).

Netice itibariyle, dünden bugüne evrim lehinde ortaya konan düşünceler göstermektedir ki, Darvinizm daha başlangıçta, canlılar âlemine, delillerini tabiatta bulan bir izah getirme teşebbüsü olmaktan ziyade, belli bir tarihî dönemdeki büyük toplumsal değişikliklerin tesiriyle getirilen bir yorum hüviyeti taşımıştır. Fakat zaman içinde bu noktada kalmamış, bir yandan ulûhiyyetin inkârında pozitivizm ve marksizme tabiat perdesi üzerinde payanda olmuş, diğer yandan da ırkçı mülâhazalara bilimsel kılıf görevi görmüştür. Dolayısıyla meselenin, sözkonusu yanları ihmâl edilmeden ele alınması, geniş kitlelerde görülen kafa karışıklığının giderilmesi açısından hayatî önem arzetmektedir.

Kaynaklar
- Darvin, F., (1896) - The Life and Letters of Charles Darvin. Francis Darvin editor, D. Appleton and Co., p.294.
- Darvin, C., (1871) - The Descent of Man. p. 201.
- Gould, S.J., (1981) - The Mismeasure of Man. W.W. Norton and Company, New York, p.72.
- Menton, D.N., (1997) - The Religion of Nature: Social Darvinism. Missouri Association for Creation, Inc.
- Niles, E. & Gould, S.J., (1977) - -Paleobiology, Spring, Vol 3, p.145-146.
- Rifkin, J., (1984) - Algeny: A New Word, A New World. Penguin (Türkçe Terc.:Ali Köse, Darvinin Çöküşü. Ufuk Kitapları, İstanbul).
- Zirkle, C., (1959) - Evolution, Marxian Biology, and the Social Scene. Univers.ty of Pennsylvania Press, p.86.

walla
27-04-2007, 22:47
Dağın başındayım, İnternet yok, Tv yok, telefon yok, gazete yok, hükümetten haberler yok, mankenlerden haberler yok, kim kimi şey etmiş haberim yok. Ne kadar mutluyum bilemezsiniz. Sadece Radyomda yunan müziği. Anlasam onuda dinlemem. İşte mutluluğun sırrı .
Şehre indiydim biraz bulgur biraz şeker alayım diye. tavukların yemide bittiydi. giriverdim internete yav ne bağımlılık yapıyomuş bu illet. Selam olsun cümlenize.

tewderi
14-05-2007, 09:42
1- Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü görevini yapmıyor

Mahalli ilanların yayımını düzenleyen yönetmeliğe göre mahalli ilanların söz konusu Genel Müdülüğe ait sitede yayımlanması gerekmektedir. Ancak adı Genel Müdürlük bu görevini yerine getirememektedir.

Memurlar.net olarak ilanların düzenli olarak sitemizde yer alması için günlük olarak tüm gazeteler alınmaya başlanmıştır. Şuan itibariyle günlük 19 gazete alınmaktadır. İlanlara http://ilan.memurlar.net/kategori/17/ adresinden ulaşılabilir.

2- İlanları kontrol eden bir kurum yoktur

Yayımlanan ilanlardaki pek çok şart oldukça subjektif olup, neredeyse alınacak adayı "önceden tarif eder" niteliktedir. Belediyede belirli süre çalışmış olma şartı, o ilde ikamet etme şartı, yaş şartı vb. bir çok husus bu nevidendir.

Yine ilanlarda çok vahim hukuki hatalar yapılmaktadır. Örneğin bazı ilanlarda tekniker kadroları için meslek lisesi mezunu olma şartı istenmektedir. Oysaki teknikerlik için 2 yıllık yüksekokul mezunu olmak gerekmektedir.

Bu hataları düzenleyen ve denetleyen bir kurum olmadığı için ortaya çağdışı bir manzara çıkmış olup, bu manzaraya acil olarak müdahele edilmesi gerekmektedir.

Mevcut süreç, Mahalli İdareler Genel Müdürlüğünün ve bu genel müdürlüğün bağlı olduğu İçişleri Bakanlığının bu görevi yapamayacağını göstermekte olup, ivedi olarak Başbakanlığın olaya el koyması en uygun çözüm olacaktır.

Bu ülkenin çocuklarını ayrıma tabi tutan her uygulamaya dur demek ve bunun için girişimlerde bulunmak herkesin vatandaşlık görevidir. Bu görev, sadece muhalefetin değil aynı zamanda iktidarın da görevidir. Ortaya çıkan bu rezalete bir an önce el konulmasını bekliyoruz.

21-05-2007, 22:02
zamanötesi iddasındaki kuranı kerim ve onun sevgili yazarı muhammedin çuvalladığı
bir başka mesele gayb. kelime anlamı ile gayb, bilinmeyen, insanlar için asla bilinnem-
meyecek olaylar anlamına geliyor, ilgili ayetler şöyle

De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah'tan başka bilen yoktur. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler. " (en-Neml, 27/65).

yerde ve göklerde, yani tüm evrende o dönemdeki tüm bilinmezlerin sadece tanrı
tarafından bilinebileceğini ilan ediyor muhammed bu ayette, peki nedir bilinmeyenler.

mesela yağmurun zamanlaması gayb dır, muahammede göre yani yağmurun ne zaman
yağacağını ancak ve ancak allah bir, muhammed dinleyenlerine gayb ın önemini anlatmak
için '' peygamberler ve cinler bile bilemez'' diyor. oysaki günümüz koşullarında yağmurun
nereye ne derecede yağacağını meteroloji bir hafta öncesinden biliyor.

yada çocuğun cinsiyeti, çocuğun doğmadan önceki cinsiyeti gayb dır muhammede göre
yani cinsiyetini doğmadan önce yalnızca ve yalnızca allah bilir.ama gelin görünki elin
gavuru ulrason diye bir alet icad edip daha 4. ayında çocuğun cinsiyetini gösterip
muhammedi yalancı çıkarmaktadır.

Gaybı bilen (Allah), kendisine ait gayba kimseyi muttali' kılmaz. " (el-Cinn, 72/26).

elbetteki günün şartlarında muhammedin bu konularda bilgi sahibi olması imkansızdı
yani birileri sorduğunda'' allah seninle konuşuyor herşeyi söylüyor yağmurun ne zaman
yağacağınıda söylüyordur '' yada '' allaha bi soruver şu bizim çocuğun cinsiyeti ne '' gibi
sorulardan yırtmak için ell cinn 26 yı milletin gözüne sokmuştur, ''e o zaman cinlere sor,
hani cinler senile konuşuyordu '' gibi kazık soruların önüne geçmek için '' ben bilmem,cinlerde
bilmez, allah bilir '' demiştir. ama görülüyorki muhammedin gayb dediği tüm gizemler artık
biliniyor.

dolfen
01-06-2007, 20:59
İran’dan Suriye’ye giderken Bingöl’ün Genç ilçesinde bomba nedeniyle devrildiği ileri sürülen trenden çıkan askeri cephane, tartışmaları da beraberinde getirdi. İran’dan Hizbullah’a füze taşındığı iddiası ilk olarak ortaya atılırken, Genç Cumhuriyet Savcısı trende füze olmadığını açıklamıştı. Dün gazetelerde “vagonlarda Kanas marka suikast tüfekleri bulundu” yönündeki haberleri ise Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt yalanladı.
Öte yandan trendeki mühimmatın ABD malı olduğu iddiası da dikkat çekiyor. Çünkü iddialara göre ne İran ne Suriye ne de Hizbullah ABD malzemesi kullanmıyor. Milletlerarası anlaşmalar gerekçe gösterilerek soruşturmanın “gizli” yürümesi de olayla ilgili soru işareti oluşturan bir başka nokta.
İran da reddetti
24 Mayıs’ta Bingöl’ün Genç ilçesi Suveren Bulgudere mevkiinde raylara döşenen bombanın patlamasıyla devrildiği ileri sürülen trenden çıkan silahlarla ilgili soruşturma devam ediyor. Malzemeler savcılık tarafından tek tek kayıt altına alınırken, trende 300 füze ya da Kanas gibi silahların bulunduğu haberleri yalanlandı. İranlı yetkililer de Suriye üzerinden Hizbullah’a silah sevkıyatı yapıldığı iddiasını reddetti. İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi (UYGK) Genel Sekreteri Ali Laricani, “Bu iddialar, İran ve Türkiye arasındaki dostane ilişkileri zedelemek için ortaya atılmıştır” dedi.
Mahalli: Pis kokular yükseliyor
Yaşanan gelişmeleri gazetemize değerlendiren Ortadoğu uzmanı Gazeteci-Yazar Hüsnü Mahalli ise çelişkili resmi açıklamalardan “pis kokular yükseldiğini” belirterek Türkiye, İran, Suriye ilişkilerinin gölgelenmek istenmiş olabileceğini dile getirdi. Trenden çıkan malzemenin ABD malı olmasının da soru işaretlerine neden olduğunu ifade eden Mahalli, “Çelişkilerle dolu bir konu. Hürriyet manşet atıyor içinde böyle silahlar vardır diye ancak Genelkurmay Başkanı böyle bir şey yok diyor. Başkaları ise başka şeyler söylüyor. İran da iddiaları yalanladı. Karmaşık bir konu. Ben de şaşırdım açıkçası. Birileri bir şeyleri karıştırmak istiyor. Türkiye’nin İran ve Suriye ile ilişkileri gölgelenmek isteniyor” dedi.
‘Hizbullah ABD silahı kullanmaz’
Özellikle Kuzey Irak’a operasyonun tartışıldığı bugünlerde özellikle bu tür haberlerin çıkmasının şüpheli olduğuna işaret eden Mahalli, “Çünkü Kuzey Irak konusu yalnız Türkiye ile Irak’ı ilgilendirmiyor, olası bir operasyon İran ve Suriye’yi de ilgilendirir; Kürtleri ve Arap ülkelerini de ilgilendirir. Biliyorsunuz daha önce de İran’dan Suriye’ye giden bir uçak Diyarbakır havaalanına indirildi, tahmin ediyorum ki bu da CIA ve MOSSAD’ın isteği ile oldu. Bütün bunları bir arada değerlendirmek gerekiyor” diye konuştu.
Resmi açıklamalardan “pis kokular yükseldiğini” söyleyen Mahalli, “Sonuçta Türkiye’nin İncirlik Üssü’nden kalkan ABD uçakları da Irak’a askeri malzeme taşıyor; Kuzey Irak’a giden bütün ABD konvoylarında askeri malzeme var. Devrilen trende yakalanan askeri malzeme de ABD malzemesi. İran’da neden ABD malzemesi olsun, İran da Suriye de Hizbullah da ABD malzemesi kullanmıyor. Dediğim gibi pis kokular yükseliyor” dedi.

sipahi43
07-06-2007, 21:19
Hayat her hangi bir doğa dışı etkenin müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde doğal ve zorunlu bir kimyasal ve fiziksel olaylar dizisi sonucudur.Hayat sıcak,güneşli ve sığ bir bataklıkta başladı.Oradan sahillere ve denizlere yayıldı;denizlerden tekrar karalara geçti.İlk hayvan denizlerde balık ve karalarda muhtelif kemikli yaratıklar oldu;bunlar devirlerde şekilden şekile tekamül ettiler.İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir varlıktan bu günkü şekline geldi....

* * *

Tabiatın,her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça,tabiatın çocuğu olan insan,kendinin de büyüklüğünü ve haysiyetini anlamaya başladı.

Afet İnan Atatürk hakkında Hatıralar va Belgeler 1968

* * *
İnsanlar sularda kaynaşıp çırpınan bir mevcuttan bu günkü şekline geldi .İnsanın bu günkü yüksek zeka ,idrak ve kudreti milyonlarca ve milyonlarca nesilden geçerek hazırlandı.
Artık insan bugün tabiatın nihayetsiz büyüklüğüne ve tabiat içinde kendi nevinin mukederatına gittikçe büyüyen bir irade ve şuur ile bakıyor.

Afet İnan Atatürk Hakkında H.B 1930

* * *
Yaradılış felsefesi

İnsanlar ,sürfeler gibi sulardan çıktılar ilk önce..İlk ceddimiz balıktır.İşler daha ilerledikçe o insanlar,primat zümresinden türediler.Biz maymunlarız; düşüncelerimiz insandır.

Ruşen Eşref Ünaydın Atatürk T. ve D.K.H

* * *
Hayatın tarifi

Hayat,her hangi bir tabiat harici etkenin müdahalesi olmaksızın dünya üzerinde tabii ve zaruri bir kimya ve fizik seyri neticesidir.

Afet İnan Atatürk Hakkında 1930

* * *

insan ve tabiat

Tabiat insanları türetti;onları kendine taptırdı da.Ancak,insanların dünyada yaşayabilmeleri için,onların tabiata egemenliğinide şart kıldı.Tabiata egemen olmasını bilemeyen yaratıklar,varlıklarını koruyamamışlardır.Tabiat onları,kendi unsurları içinde ezmekten,bpğmaktan,yoketmekten ve ettirmekten çekinmemiştir.

Atatürk'ün S.D 1935

* * *

Zeka

Fakat şunu söyleyelim ki,insanların bütün bilgileri ve inanışları,insan zekası eseridir.Zeka tabii olan dimağdan çıkar.Bundan,tabiatı anlamakta zekanın,en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşıldığı gibi tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların,insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmayacağı meydana çıkar.

Natür, İnsanları türetti,onları kendine taptırdı da.

Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri

rotorcli
09-06-2007, 19:02
Merhaba arkadaşlar
Sizin sitenizde de ana sayfada bu konunun başlığı var.
İddia: http://www.turandursun.com/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=55
Bazı hocaların bulunduğu bir sitede sorulmuş ayrıntılı bir cevap gelmiş. Onu buraya aktarmak istiyorum

Burada önümüze çıkan ilk mesele bu kelimenin (Allah) nasıl bir kelime olduğudur. "Lafza-i Celal" etrafında, manası ve orijini açısından, İslam düşünürleri ve dil bilginlerince birçok tartışma yapılmıştır. Acaba bu kelime Tek Tanrı'yı ifade eden mevzu' bir (âlem-i mürtecel) isim midir, yoksa başka bir asıldan türetilmiş müştak bir kelime midir? Eğer Öyleyse bu kaynak nerede aranmalıdır?

1. Allah Lafzının Kaynağı Problemi

Bildiğimiz kadarıyla, bu hususta İslam düşünürleri iki ana gruba ayrılmaktadır. Kelamacılar ve müfessirlerin çoğunluğu Allah lafzının müştak olduğu fikrini reddederler. Onlara göre bu lafız tek olan ilaha özel isimdir ve "âlem-i mürtecel’dir. Bu görüşü destekleyen bazı Arap gramercileri25 de mevcuttur.

Öte yandan gramercilerin büyük bir kısmı ile çoğu müfessirler Allah lafzının müştak bir kelime olduğunu ve bir kökten türemiş bulunduğunu iddia etmişlerdir. Ancak bu kelimenin hangi kökten geldiği hususunda birçok değişik fikir ileri sürülmüştür.26

ŞU halde, Allah lafzının orijini ile ilgili fikirleri iki ana grupta toplayabiliriz:

Birincisi: Allah lafzının "müştak" bir kelime mu kabul edenler.

İkincisi ise, Allah lafzının mücerred, “mevzu bir âlem-i mürtecel" olduğunu benimseyenler.

Birinci grup düşünürler de kelimenin nasıl bir kökten geldiği hususunda İki farklı görüşü savunmuşlardır:

Bazılarına göre Allah lafzı Arapça bir kelimeden türetilmiştir.

Bİr kısım alimlere göre ise, Bu kelime "müsta’reb”_ bir kelimedir. Aslı îbranice veya Süryanice’den gelmiş olan bir kelimeden türetilmiştir. Burada tüm bu görüşlere ve bu görüşleri isbat için ortaya konulmuş delillere kısaca değinmek istiyoruz.

a. Allah Lafzının Müştak Oluşu
1. Allah lafzı Arapça bir kelimeden türetilmiştir.

Bu kelimenin etimolojisi ve geçirdiği tarihi değişiklikler hakkında çok farklı görüşler vardır27 Bunlardan herhangi birinin kesin addedil mesi için elimizde yeterli veri bulunmamaktadır. Her âlim kendi kanaatine göre bir fikir ileri sürmüştür ve bu fikri değişik yollarla isbatlama yoluna gitmiştir. -8

l-a. Bu lafzın Arapça bir kelimeden türemiş olduğunu kabul edenler içinde, lafzın türediği kök hususunda en güçlü olan, Allah kelimesinin "el-îlah" dan türemiş olduğu görüşüdür. Ancak burada da "ilah" kelimesinin hangi sülasîden türediği hakkında fikir birliği yoktur. Fakat bu kelime için öne sürülen farklı bütün sülasilerin, mana itibariyle, ilah fikrinin bir yönünü ifade etmekte olduğunu söyleyebiliriz. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1) İlah kelimesi "elehe- ye'lehu" sülasisinden gelme ism-i meful manasında "fiâl" vezninde bir isimdir.29 Bu fiil "abede" ile eş anlamlı olarak ibadet etmek manasina gelmektedir. Şu halde "ilah" isim olarak kendisine ibadet edilen "ma'-bud" demektir. Allah lafzının bu kökten türetildiğini kabul edersek bu kavram "belirli olan gerçekten ibadet edilmeye layik tek varlık"ı ifade eden bir isim manasına gelmektedir. Tefsir alimlerinin cogunlugu bu gorüştedirler.30 Aynca Taberi, Ibn Abbas'ın da bu görüşte olduğunu zikreder.31
İlah'dan Allah kelimesine gelişin nasıl oldugu hususunda vine farklı kanaatlerle karşılaşıyoruz. Bir görüşe göre, ilah kelimesine azamet ve büyüklük ifade etmesi için harf-i ta'rif olan "el" eklendi. Çünkü bu isimle sadece tek ilah olan Vacibu'l-Vucud ifade edilmek istendi. "Elif-Lam"dahil olunca, bir kelimede birden fazla kullanılmış olduğundan dolayı hemze düşürüldü. Buradaki maksad "el" öntakısını hemzeye bedel yapmak değil, bilakis tahfif idi. Nida "ya" sı geldiğinde hemzenin neden düşmediğine gelince: Eğer hemze hazf olunsaydı kelimenin manası anlaşılmaz olacaktı.32

Fakat Ebû Ali el-Fârisî bu izahı kabul etmemektedir. Ona göre "el" Öntakısı hemzeden bedel olarak gelmiştir. Eğer aksi olsaydı "el-îlah" şeklinde kullanılması mümkün olurdu. Halbuki bu kelime Allah hakkında hemze hazf edilmeksizin kullanılamaz. Aksini kabul etmek Allah'ın âlemi olan özel isimde iştiraki gerektirir.

Ebu'l-Heysem ise bu süreci şöyle açıklamaktadır: "elif-lam" Harf-i ta'rif olarak kelimeye dahil oldu, böylece kelime "el-îlah" şeklini aldı. okunmasındaki güçlükten (istiskal) dolayı Arap hemzeyi düşürdü, hemzeden kalan kesreyi ise harf-i ta'rifin lam'ına verdi. Böylece hemzeden bedel olan kesre lam'da yerini almış oldu. Bu şekilde kelime "elîlah" şeklini aldı. Ancak yalnızca sakin olarak bulunabilen ta'rif lam'ı harekelendi ve iki harekeli lam yanyana geldiğinden birincisi ikincide idğam olundu, böylece Allah kelimesi türetilmiş oldu".33

İlah kelimesinin türetildiği kök olarak kabul edilen bu fiilin değişik harf-i çerlerle farklı manalara geldiği zikredilmektedir. Mesela; Râzî'nin anlattığına göre aynı fiil, "elehe'r-raculü" şeklindeki kullanışında "sığınmak, iltica etmek" manasına gelmektedir.34 Allah insanların, ve bütün mevcudatın melceidir. Çünkü O Vâcibü'l-Vücûd olduğundan bütün mümkünat hem varlıkları hem de sıfatları açısından O'na muhtaçtır,35

Aynı fiil, bir vakıa karşısında hayret ve dehşete düşmek manalarına da gelmektedir. Buradan hareketle Allah varlığı ve azameti karşısında akılların dehşet ve kalblerin hayrete düştüğü varlık olarak anlaşılabilir.36

Son olarak ise, bu fiil "ba" harfi ile kullanıldığında "Bir yerde sabit olmak" manasına gelmektedir. Bu manadan hareketle Allah'ın sabit ve değişmelerden münezzeh bir Vacibü'l-Vücûd olduğu söylenilebilir.37

2) İlah lafzı "Velehe" sülasisinden türetilmiştir. Bu görüşe göre kelime aslında "Vilâh" şeklindeydi. Bu, manası ism-i meful olan "fiâl" vezninde bir kelime idi. Vav'dan bedel olarak hemze geldi ve kelime "ilâh" şeklini aldı.38

Kelimenin manası hakkında farklı iki görüş vardır: Birincisine göre "velh" "aşırı muhabbet ve aşırı merhamet" manasına gelmektedir. Ancak Fahrüddin Râzî'ye göre bu sevgi-Allah kelimesi gözönüne alındığında- acaba Allah'ın kullarına karşı olan sevgisi mi, yoksa kulların O'na karşı olan sevgisi midir? Çünkü, "Allah kullarını sever, onlar da O'nu severler".39

Allah lafzının bu iki manadan da türetilmiş olması, mümkündür. Ancak bunun ezeli bir isim olduğunu kabul edersek O'nun ezeli muhabbetinden hareket daha ma'kuldür. Çünkü mahlukat yok iken onlardan sadır olacak bir fiilden dolayı İlah'ın isimlendirilmesi bazı problemler ortaya çıkaracaktır. Burada ya Tanrı fikrinin insanların kendi ruh haletlerinin bir neticesi olduğunu söylemek veya varlığın ezelî olduğunu kabul etmek gerekecektir.40

İkinci görüşe göre ise; bu kelime, "Hayret etmek, korkunun ya da sevincin şiddetinden dolayı aklın kaybolması, hüzün ve kederin artması" gibi manalara gelmektedir. Bu tarifle Râzî'nin verdiği tarifi birleştirerek değerlendirmek mümkün görünmektedir. Zira insan sevdiği bir varlığa olan uzaklığından ya da onu kaybetmesinden doğan endişe ve korkudan dolayı hüzünlenir. Sevginin şiddetine göre bu yüzden aklını kaybedebilir.

Aynı şekilde ona olan visalden, onunla buluşmadan dolayı sevinir.İlâh kelimesinin bu kökten gelmiş olması lafız cihetinden hayretin Allah'a izafeti mümkün olmadığından dolayı problemli olmasına rağmen, mana itibariyle ilahi fiilleri tefekkür edenlerin hayretlerinin sebebi olduğundan dolayı kabul edilebilir.41 Ayrıca, "velh" kelimesi Muhyiddin İbn Arabi'ye göre "aşırı vecd" manasına gelmektedir.42 Bu tarife göre de kelimenin beşeri yanı ağır bastığı görülmektedir.

Buraya kadar İlah kelimesinin türetilmiş olması muhtemel olan iki kökün manaları üzerinde durduk. Daha önce de söylediğimiz gibi, çoğu müfessirler, Allah lafzının İlah kelimesinden - ki bir cins isim olarak kabul edilir; meselâ: insan veya at gibi43 - müştak olduğu kanaatindedirler. Bu görüşe destek veren bir husus da bu iki kelimenin Kur'an'da kullanılış şeklidir. îlah kelimesi Kur'an-ı Kerim'de hiçbir ayette "el" öntakısı ile beraber kullanılmamıştır. Daima nekre yada herhangi bir kelime veya zamire muzaaf olarak kullanılmıştır, "ilâhukum ilâhun vahid" de olduğu gibi. Buna karşılık ; Allah kelimesihiçbir yerde başka bir kelimeye muzaaf olarak geçmemektedir, normal isimler gibi tenvin aldığına da hiçbir yerde rastlanmamaktadır. Bu lafzın tesniye ve cem'i şekli mevcud değildir. Bütün isimler bazı hallerde tenvinli olarak nekre durumunda bulunduklarında başlarında bulunan harf-i tar'rif düştüğü halde bu kelime hiçbir değişikliğe uğramamaktadır. Birinci harfi olan hemze ise, bazen vasi hemzesi, bazen de kat' hemzesi durumundadır.44 Bu ve benzeri hususların, Allah kelimesinin İlah'ın marife hali olduğunu söyleyen âlimlere destek verdiği kabul edilebilir. Fakat bu kullanımlardan hareketle yine de kesin bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.

l-b. Allah lafzı "lâhe" den türetilmiştir.

Bu görüşü kabul edenler arasında meşhur dil âlimi Sibeveyh de zikredilmektedir.45

Bu kelime için değişik iki kök mümkün görülmektedir. Bunlardan birincisi "leyehe"; ikincisi ise, "leuehe" dir.

"Lâhe" nin birinci kökten geldiği farzedilirse; kelime "gizlendi" (ihtecebe) manasına gelmektedir. Buna "el" ilave edilerek Tanrı'ya âlem olan isme ulaşılmış olmaktadır. Bu manaya göre "Allah, mutlak gizli ve beşerî kabiliyetlerin ihata sahasının dışında olan" demektir. Ayrıca aynı fiil "yükseldi", "yüce oldu" (irtefe'a, 'alâ) manalarına da gelmektedir.46 Bu manada güneş semada yükseldiğinden dolayı ona "el-ilâhe" denilmiştir.47 Fakat bu yüksekliği mekan açısından değerlendirmek Allah hakkında mümkün değildir. Çünkü O mekan ve zamanın yaratıcısı olduğundan, zaman ve mekanla sınırlanması mümkün olmayan müteal bir varlıktır. O'nun yüceliği varlıklara benzemekten, sonradan yaratılmışlara mahal olmaktan yücelik manasındadır.48

İkinci kökten geldiği kabul edildiğinde ise "parlak oldu ve aşikar oldu" manaları vardır. Bu durumda Allah'ın varlığının vacip olduğundan dolayı beşeri duyumlar sahasına giremeyecek kadar apaçık olduğu manası çıkarılabilir.

Ayrıca Tâif kabilesinin meşhur putu olan Lâfın da ismini aynı kökten aldığı söylenmektedir49

lc. Allah lafzı "huve" den türetilmiştir.

Bazı gramerciler Allah lafzının Arapçadaki üçüncü tekil şahısı ifade eden bir zamir olan "hüve" den geldiğini iddia etmişlerdir. Çünkü bu zamir sadece "gâib ve müfred" olan bir varlık hakkında kullanılabilir. Allah da mahlukatın idrakinden gaib olduğu gibi; hem zatı ve hem de sıfatları açısından tekdir.

Bu görüşe göre İnsanlar Allah'tan sadece "O" diye bahsetmekte idiler. Daha sonraları bu harfe malikiyyet bildiren "lam" harfi eklendi. Çünkü Allah kainattaki herşeyin tek ve şeriksiz sahibidir ve herşeyin yaratıcısı da sadece "O"dur. Vahdaniyyet ve azametini ifade için de ismin başına "el" harf-i tarifi getirildi. Böylece kelime herşeyin yaratıcısı ve sahibi olan yüce varlık manasında "Allah" şeklini aldı.

2. Allah lafzı müştak bir kelimedir. Fakat türetildiği kök Arabca bir kelime değil, muarreb bir kelimedir.

Arabların Tanrı için kullandığı sıfat ifade etmeyen isimlerin içinde bulunan "E.L.H." harfleri, kendileri gibi Sâmî ırka mensub olan diğer milletlerde de aynıyla vardır. Meselâ; İsrail oğulları Tanrı fikrini ifade için "El" ismini kullanırlar. Bu isim hem tanrı fikrini bir cins isim olarak ifade eder, hem de tek tanrı fikrini anlatır. "Elo-him" ise sadece çoğul olarak tanrılar demektir.50

Sibeveyh'in de kabul ettiği görüş olarak öne sürülen Allah lafzının "lâh" teriminin basma belirleyici olan "el" takısı getirilerek meydana geldiği fikri de bu görüşü destekler mahiyettedir.

Buna göre Arablarm Tanrı hakkında kullandıkları "lah" isminin Süryanice olduğu söylenen "Lâha" veya Aramîce "alaha" kelimesiyle, "lâ hümme" nin ise İbranicede tanrılar anlamına gelen "Elohîm" 51 ile ilişkisi kurularak; Allah kelimesinin bu köklerden türemiş olabileceği üzerinde durulmuştur.

Bize göre Sâmî ırka mensub olan kavimlerin Tanrı'ya verdikleri isimler arasında bir benzerlik bulunması hatta bazılarının aynı kökten gelmiş olmaları -bildiğimiz peygamberlerin hemen tamamının da bu ırka mensub olan kavimlere gönderilmiş olduğunu gözönüne alırsak- bütün bu dinlerin inandığı Tanrı'nın aslında aynı Tanrı olduğu ve O'na verilen isimlerin iştikaka dayalı olmayıp ilk konumu itibariyle Gerçek Ma'bud'a isim olduklarını göstermektedir.

Öte taraftan müşrik arabların taptıkları putlara verdikleri isimler ile Allah'ın isimler arasındaki ses benzerliğine gelince; onların put lâfının isimlerini, Mutlak Mücerred İlah anlayışı idrak edememiş olduklarından dolayı, Hak ilâh'ın isimlerinden almış olmaları muhtemeldir Onlar'ın Allah'a inanan ceddlerinin bu inancından bazı kalıntıları devam ettirdikleri bir gerçektir.


25- Beyhâkî bunlar arasında Halîl ve Hattâbî gibi gramercileri zikreder. Ebû Bekr el-Beyhakî, Kitâ-bü'l-Esmâ ve's-Sıfât, Beyrut 1985, el, s.47vd.
26- Ebû Bekr el-Beyhakî, Kitâbü'l-Esmâ ve's-Sıfât,Beyrut,l985, c.l, s.47; Ebu'I-Kâsım er-Rağıb el-Is-fahani, el-Müfredât Fi Garîbi'l-Kur'ân, Beyrut, tarihsiz, s. 21-22; Muhammed Reşid Rıza, Tefsirü’l-Menar, Mısır 1990, c.1, s.37-38
27- mesala bkz.: Muhammded Murtaza el-Huseyni el-Vasiti ez-Zebidi, Tacü’l-Arus, I-X, Beyrut, tarihsiz. (Mısır 1306 ,l.baskıdan ofset), İlah maddesi, c.9, s.374-475.
28- Bkz.: Ebû Saîd el-Enbârî en-Nahvî, el-İnsâffî Me-sâili'l-HılâfBeyııe'n'Ncthviyyîn el-Basriyyîn ve'l-Kufiyyîn, I-II, 2.baskı , Mısır 1961, c.2, s.337-338; ez-Zemahşerî, Ebul-Kâsım Cârullâlı b. Ömer, el-Keşşâfan Hakâiki Gavâmizi't-Tenzîl ve Uyünu'l-Ekâvîl fi Vucûhi't-Te'vîl, I-IV, Beyrut, trs., el, s.6; Ebu'l-Kâsım ez-Zeccâc, Kitâbu İştikakı Esmâi'l-lâh, 2.baskı, Beyrut 1986, s.23 vd.; Ebû Hâmid Muhammed el-Gazâlî, Kitâbıı'l-Maksadı'l-Esnâ Şerhu Esmâillâhi'l-Husnâ, Mısır 1324, s.25; er-Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s.21.
29- Muhammed Murtaza el-Huseyni el-Vasiti ez-Zeb-idT; Tdcu'l-Arus, I-X, Beyrut, tarihsiz ( Misir, 1306, l.baskidan ofset), Ilah maddesi, c.9, s.374; Ebu Ca'fer Muhammed b.Cerir et-Taberi, Camiu'l-Beyan an Te'vili Ayi'l-Kur'an, I-XXX, 2.baski, Misir, 1373/1954, c.l, s.22; e]-Beyhaki, Kitabu'l-Esma ve's-Sifat, s.47-48; Ebu'1-Fadl §ihabuddin Seyyid Mahmud el-Alusi, Ruhu'l-Meant, I-XVI, Beyrut 1414/1994, c.l, s.94; Muhammed Re§Td Riza, Tefsirii'l-Menar, c.l, s.37.
30-et-Taberi, Camiu'l-Beyan, c.l,s.22; ez-Zemahşeri, el~Keşşaf, c.l, s.6; Muhammed Reşid Rıza, Tefsi-rul-Mendr, c.l, s.37; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Yeni Mealli Tiirkge Tefsir, MX, Istanbul 1979, c.l, s.23 vd.
31- et-Taberi, Camiu'l-Beyan, c.l5s.22.
32. Beyhaki Kİtâbüfl-Esma&&. Sibeveyh'in de bu görüşte olduğunu zikretmektedir. Nida ya'sı ile hemzenin neden düşmediğinin söz konusu edilmesinin sebebine gelince; daha ilerde de göreceğimiz gibi bu husus Allah lafzının türetilmemiş bir kelime (alem-i mürtecel) olduğunu iddia edenlerin en önemli delillerinden biridir.(Ayrıca bu husus için bkz.: îsmâîl b.Hammâd el-Cevherî, es-Sı-hdh Tâcu'l-Luğa ve Sıhâhu'l-Arabiyye, I-VI, 2.baskı, Beyrut 1979/1399, c.6, s.2223; ez-Zebîdî, Tâcu'l-Ârûs, İlah maddesi, c.9, s.375; Fahruddin er-Râzî, Levâmi'u'l-Beyyinât Şerhu Esmâi'llcüıi ve's-Sıfât, Beyrut 1984, s.118.
33. Ebu'1-Fadl Cemâlüddîn Muhamnıed b.Mükerrem İbn Manzûr, Lisânü'-Arab, I-XV, Beyrut,1375-1376/1955-Î956, İlâh maddesi, c.13, s.467.
34- Fahmddin er-Râzi, Şerhu Esma, s.118 ( Râzî, laf-zatullah'm müştak olduğu fikrini reddetmesine rağmen Allah lafzının böyle bir kelimeden türediği görüşüne karşı Öne sürülmesi muhtemel soruları kendisi sorarak teker teker cevaplamaktadır.)
Fahruddin er-Râzî, Şerhu Esma, s.118.
36_ İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, İlah maddesi, c.13, s.467-470; Muhammed Reşîd Rızâ, Tefsîrü'l-Me-nâr, c.l, s,37.
3'- İbn Manzûr, Lisânü'1-Arab, İlah maddesi, c.13,
s.467-470.
38- Beyhakî, Kitâbü'l-Esmâ, s.47; ez- Zebîdî, Tâcü'l-Arûs, ilâh mad., c.9, s.375.
39- Maide, 5/54. M
40- Fahruddin er-Râzî, Şerhu Esma, s.120. Burada Fahruddin er-Râzî'nin de işaret ettiği bir problem vardır: Allah lafzına menşe' ararken hareket noktası ne olacaktır? Eğer biz kulların veya daha genel bir ifade ile varlıkların durumlarından hareketle Tanrı'yı isimlendirecek olursak bu bazı mahzurları beraberinde taşıyacaktır. Çünkü mahlukat bu hal üzere yaratılmadan Önce de İlah , Allah ismine sahipti. İşte İlah kelimesinin farklı köklerden türemiş olmakla beraber Allah lafzının menşei olduğu kabul edilirse Tanrı fikrinin beşeri zaaf ve özelliklerden doğduğu fikrine kuvvet kazandırmış olabiliriz
41-Muhammed Reşîd Rızâ, Tefşîrü't-Menâr, c.l, ş.37.
42- Zebîdî, Tacu'l-Ârûs, ilah maddesi, c.9, s.375; İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab, ilah maddesi, c.13, S.4G9; Muhammed Reşîd Rizâ, Tefsîrü'l-Menâr ,c.l, s.37.
43. Muhyiddin İbn Arabî, Mu'cemu İstılâhâtı'sSû-fıyye, Beyrut 1990/1411, s.62
'44- Mesela, " bismillahi ve vallahi"de vasıl hemzesi olarak, "ya Allah" deyiminde kat' hemzesi olarak okunmaktadır.
45. Cevheri, es-Sıhâh, Lâhe nıad.; Zebîdî, TCıcu'l-Ârûs, Lâhe mad.
46- Fahruddin er-Râzî, Mefâihu'l-Gayb, c.l, s.160.
47- İbn Manzûr, Lisânu'1-Arab, Lâhe maddesi.
48- Fahruddin er-Râzî, Mefâihu'l-Gayb,c.l, s.160.
49İbn Manzûr, Lisânu'l-Arab, Lâhe maddesi. Eğer Lafza-ı Celâl ile Lât m aynı kökten geldiği gibi bir iddiada bulunursak, Lât ismi ile ilgili ortaya atılan iddialardan dolayı Allah isminin İbraniceden veya Süryaniceden gelmiş olabileceği fikri kuvvet kazanacaktır.
50- Xavier Leon-Dufour, Vocabulaire de Theologie Bib-lique, 6. baskı, Paris 1988, s.279.
51- Suat Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyyet, îstanb 1987, s.106.


Yukarıdaki metnin alındığı eser:
İslam Düşüncesinde Allah-Alem İlişkisi, Dr. Halife Keskin, Beyan Yayınları, İstanbul 1996

Alıntı : Allah isminin kökeni (http://www.misakonline.com/forum/viewtopic.php?t=8583-allah-isminin-kokeni.html)

degisim
14-06-2007, 17:02
İste acı gerçek, insanlar öldükten sonra adaletin yerini bulmuş olması neye yarar ?

‘Türklüğü aşağılamak’ davasından beraat etti
Hrant Dink, öldürüldüğü gün Agos gazetesinde yayınlanan “Ruh halimin güvercin tedirginliği” başlıklı son yazısında “Türklüğü aşağılamak” suçlaması nedeniyle yaşadıklarını anlatmıştı. Öldürüldükten 6 ay sonra iki davadan beraat etti.


İSTANBUL - Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi bugün, Hrant Dink’e yöneltilen “Türklüğü aşağılamak” ve “Yargıyı etkilemeye teşebbüs” suçlamasıyla açılan iki davayı sonuçlandırdı. Mahkeme, iki davada da Dink’in beraatine karar verdi. “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla açılan bir başka davada ise, Dink’in avukatlarına savunma hazırlamaları için süre verilmesi amacıyla duruşma ertelendi. Yoğun güvenlik önlemleri alınan Şişli Adliyesi’ndeki duruşmaya Dink’in oğlu Arat Dink ile avukatları Ergin Cinmen, Fethiye Çetin ve Yücel Sayman’ın da bulunduğu çok sayıda avukat katıldı. *
Haberin devamı *

Hrant Dink’e, Agos gazetesinde yazdığı yazılar nedeniyle “Türklüğü aşağılamak” suçlamasından dava açılmış, bu suçlamalara karşı kendisini savunma yazıları nedeniyle de “Adli yargıyı etkilemeye teşebbüs” suçlamasıyla dava açılmıştı.
19 Ocak 2007’de öldürülen Dink, aynı gün Agos gazetesinde yayınlanan “Ruh halimin güvercin tedirginliği” başlıklı son yazısında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasına itirazlarını tekrarlamış, yaşadıklarını anlatmış, aldığı tehditleri duyurmuş ve yazısını şöyle bitirmişti:

BU ÜLKEDE İNSANLAR GÜVERCİNE DOKUNMAZ
“... Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”

http://www.ntvmsnbc.com/news/411120.asp

dilaver
27-06-2007, 13:48
Rasûlüllah’ın Zeyd b. Amr b. Nufeyl’den bahsederken şöyle dediği bana rivayet edildi: O putlara ibadet nedeniyle beni ayıplayan ve böyle yapmaktan nehyeden ilk insandı. Mekke’nin yukarısındaki yüksek alanda Zeyd b. Amr’a uğradığımda Zeyd b. Hârise ile birlikte Taif’ten gelmiştim. Dinlerini terk etmesi onu Kureyşliler arasında meşhur etmişti (şeharathu). O da aralarından çıkıp Mekke’nin yüksek bölgesine yerleşmişti. Gidip yanına oturdum. Beraberimde putlarımıza kurbanlarımızdan bir torba et vardı. Eti Zeyd b. Hârise taşıyordu. Eti
kendisine takdim ettim. O vakit ben genç bir delikanlıydım. ‘Amcacığım, bu yemekten yiyiniz’ dedim. O ‘yeğenim, bu putlarınıza sunduğunuz kurbanlarınızdandır değil mi’ diyerek mukabelede bulundu. Ben öyle olduğunu söyleyince, ‘Abdulmuttalib’in kızlarına sormuş olsaydın, benim bu kurbanların etlerinden asla yemediğimi sana söylerlerdi, benim onlara hiç ihtiyacım yok’ dedi. Ardından ‘onlar iyilik veya *kötülük yapamayan batıl şeylerdir’ diyerek veya bu anlamda ifadeler sarf ederek, beni ve putlara ibadet edip onlara kurban kesenleri ayıpladı. Rasûlüllah ekledi: ‘Bu bilgiden sonra, Allah beni risaletiyle şereflendirinceye kadar onların bir putuna asla el sürmedim ve onlara kurban kesmedim.


* * * Bu bilgi degişik raviler tarafından degişik hadis toplayıcılarınca farklı olarak anlatılmıştır. Et olayı dogru olmakla beraber peygamberin konumu yer yer degişik olarak aktarılmıştır. Çogu rivayetlerde peygamberin de eti yemedigi, karşı çıktıgı , yaşamında hiç putlara adanan kurbandan yemedigi savunulmaya çalışılır. Suheyli nin yorumu şöyledir :

‘Rasûlüllah böylesi bir ayrıcalığa daha layıkken, Zeyd’in putlara sunulmuş eti terk etmesine Allah’ın izin verdiği nasıl düşünülebilir?’

es-Suheylî şöyle demektedir: “Hadis Rasûlüllah’ın bilfiil etten yediğini belirtmemektedir, sadece Zeyd’in böyle birşeyi reddettiğini ifade etmektedir. İkinci olarak, Zeyd sadece kendi aklına uyuyordu yoksa daha önceki bir şeriata tabi olmuyordu. Çünkü İbrahim’in şeriatı putlara kurban edilmiş hayvanların etinden değil de ölmüş hayvanların etinden yemeyi yasaklıyordu. İslam gelip böyle bir adeti yasaklamadan önce bunun karşısında bir şey yoktu. Dolayısıyla Rasûlüllah böyle bir etten yemişse mübah olan birşeyi yapmıştır, yok eğer yememişse burada bir problem yoktur. Gerçek şudur: Bu sarahaten mübah kılınmadığı gibi yasaklanmamıştı da.” *es-Suheylî’nin kullandığı argumanlar bilginlerce ittifakla kabul edilmemiştir. ‘İbrahim’in şeriatı (şer’u İbrahim) ölmüş hayvanların etinden yemeye yasaklamıştı, putlara kurban edilmiş hayvanların etinden yemeyi değil’ düşüncesi, İbrahim’in şeriatının Allah dışında bir ilaha (putlara) kurban edilmiş hayvanların etlerinden yemeyi yasakladığını, onun da putların düşmanı olduğunu delil gösteren bazı bilginlerce reddedilmiştir.

* * *Elbette İslam bilginleri bunu tartışırken , herzamanki sorun karşımıza çıkar, rivayetler muhteliftir, kiminde Harisi eti getirir ve peygamber de yemez, kiminde yer. Yani iş çıkmaz dönüşür. Bu olayın önemi peygamberin dogumundan itibaren kutsanıp kutsanmamasında yatar. Allah şayet kainatı Muhammedin yüzü suyu hürmetine yaratmışsa elbetteki ona kötülükten ve kutsal olmayandan uzak durmayı da ögretecekti. Burada peygamberin ismet olup olmadıgı ( dogumdan itibaren günahtan arınmış ) meselesi ortaya çıkmaktadır. Bu konuda da bir kısım alimler ki ehli sünnet erbabı, peygamberin ismet oldugunu savunurken, bir kısmı da olmak zorunda olmadıgın iddia etmişlerdir.

* * * Bu rivayetin bizi ilgilendiren yanı ise iki türlüdür :

* * * Birincisi Zeyd b. Amr b. Nufeyl' in peygamberin ögretisini oluşturmasında son derece etkili oldugu ve onun ögretmenlerinden biri oldugu.

* * * *İkincisi peygamberin inzivasında yanlız olmadıgı. Bunu da gene konuyla ilgili rivayetlerden birinde rastlıyoruz.

* * * * “Vahiy almadan önce Peygambere yalnızlık sevdirildi ve Mekke dağları oyuklarında ikamet etti. O (Peygamber) dedi ki: ‘O da kendisini dünyadan tecrid ettiğinde Zeyd b. Amr’ı oyuklardan birisinde gördüm

* * * * * İbn Dureyd tarafından aynı konuda nakledilen *bu rivayette peygamberin inzivasında yanlız olmadıgını ve ögretmenlerinin de yer yer onunla birlikte bu inzivaya katıldıgını görüyoruz.

* * * * * saygılarımla

gameover
12-07-2007, 00:58
sevgili arkadaşlar,

artık direkt hasan mezarcıoğlu hesabı uzun sarı saç modeli yapıp, parlak sarı elbise giyiyorum en kısa zamanda *:lol:

gerçek namına kendilerini zorlayan ve bir sürü beyinsel, zihinsel güç sarfeden arkadaşlarım.

lütfen kendinizi harcamayın bu kadar.

sandığınız kadar zor değil. aslında biraz zor.

hakikati bulduğumu söylemiyorum, zaten bulduğunu söyleyen yalan söylüyor. öyle bişey yok. bunu sizde biliyorsunuz.

bu hakikat olgusuyla bu kadar uğraşmayın. tanrı var mı yok mu konularıyla yani. bunlara gerenk yok *:D

eğer ileride şu andaki kendiniz olamayabileceğiniz korkusu yüzünden geri dönmeyecekseniz -ki belli bi noktadan sonra bunu istesenizde yapamayabilirsiniz- farkındalık yani kendi bedensel hareketleriniz, düşünceleriniz ve duygulanımlarınız üzerinde tarafsız bir gözcü olmanız yeterli.

tanrıymış, allahü teala falanmış, bunları sonra bi daha değerlendirmenizi reca ederim.

ve işte büyük sırrı sona sakladım ve işte söylüyorum;

HAYAT BİR DÜDÜKTÜR, VAR SEN NASIL ÖTTÜRÜYOSAN ÖTTÜR *:lol:

bu arada bunları söylerken zihnin dışına hiç çıkmadım. belki de yanlıştır. deneyim olmadan kim ne bilebilir.

ohhh be serbest serbest yazdım. ne de olsa serbest forum *:D

Aphrasijab
12-07-2007, 23:50
ŞEYTAN'A, TÜRKLER'E, ATHEISM'E DAİR...

seytanin mahiyeti hakkinda yazacak cok sey var.

oncelikle sunu belirtmeliyiz:

seytan denilen sey aslinda tum ilahi dinlerde var olan ve genelllikle de karanlik tarafla alakali olarak tanimlanan bi simgedir.

yani sonucta bi simgedir...

kuranda veya incilde seytan hakkinda tanrinin karsiti olan guc diye bahsedilir yani seytan tanri karsiti olarak gosterilir ve buna bagli olarak da cesitli fanteziler yapilir.

ben daha cok turklerin tarihindeki seytandan bahsedecegim:

turkler antik tarihten beri seytanla icice gorulen bi halktir.

mesela farslar tarafindan.

iran-turan savaslarinin anlatildigi bi kitap olan sahnamede turklerin kokeninin aslinda farslarla ayni oldugu anlatildiktan sonra turklerin farslardan farkinin ne oldugu da soylenir.

bu fark sudur:

turkler karanlik tarafa aittir farslar ise aydinlik tarafa.

yani boylece bi dualiteden bahseder firdevsi...

aslinda bu olayin tanimlayicisi firdevsiden daha once, cok daha once yasamis bi zattir.

bu zatin adi zerdusttur...

zerdust turklerin kokenini binlerce yil once yasamis olan tur adli krala bagladiktan sonra devam eder ve tur adli kralin farsistan yani iran adli bolgeden kuzeye goc edisini anlatir.

iste bu tur adli kral aslinda pharidun adli kralin ogludur...

pharidun ise o zamanki aryen imparatorlugunun kralidir.

iste bu pharidun'un ir ve tur adli ogullarindan biri olan tur; ir adli kardesiyle yasadigi bazi problemler sebebiyle kuzeye goc etmek zorunda kalir...

bu sebeplerden tabii ki en onemlisi hakimiyet kavgasidir...

iranda kral olarak secilen ir ise halinden memnun olarak abisinin kuzeye gidisini sevincle karsilar...

ancak bu ayrilis daha sonra binlerce yil boyunca devam edecek olan kardes kavgasinin da baslangici olur...

tur kuzeye gidince neyle mi karsilasir?

sogukla, olumle ve karanlikla...

karanligin rengi olan siyah artik tur'un kralliginin simgesidir...

ve kuzey topraklarinin vahsi hayvanlarinin krali olan kurt artik tur'un imparatorlugunun simgesidir...

bi bakima bugun hala devam eden bi efsane olan kurtadam efsanesinin baslangic tarihi o zamana denk gelir...

zamanla tur'un imparatorlugu guclenir ve nufusu artar...

ve her canli gibi kral tur da vefat eder...

ve yuzyillar boyunca krallar krallari kovalar tur'un ulkesinde yani turan'da...

iran'da da bayragi beyaz renkte olan hanedanlar birbirini kovalar...

ve bir gun turan'da bi cocuk dogar adi aphrasijab olan...

daha sonra bu aphrasijab adi verilen cocuk turana imparator olacaktir...

ve adi turkler tarafindan binlerce yil boyunca saygiyla anilacaktir...

hatta aphrasijab'a lakap olarak "fil bogazlayan kaplan" anlamina gelen tonga lakabi takilacaktir...

tonga alp er...

...

aphrasijab buyudugunde artik ismi butun turanin karanlik topraklarinda bilinir hale gelmistir bile...

cunku onun kadar cengaveri daha onca gorulmemistir...

aphrasijab tahta gectiginde ilk is olarak atasi tur'un intikamini olmak icin iran'a sefer duzenlenmesini emreder...

iran'la yillarca mucadele eder ve bu olay zerdust'un *zend-avesta adindaki kitabinda detayiyla anlatilir...

aphrasijab artik iran tarafindan en buyuk kotuluk olarak adlandirilir...

aphrasijabin adi karanliklar ilahina es tutulur...

aphrasijab ise bu esnada irana son darbeyi indirecek olan orduyu hazirlamakla mesguldur...

...

aphrasijab ordusunu toplar ve guneye dogru ilerlemeye baslar...

amaci iran ve turan halklarini yeniden tek bir cati altinda toplamak ve yaklasan babil tehlikesine karsi saflarini guclendirmektir...

ancak iran aphrasijaba karsi esi benzer gorulmemis bi savunma savasi verir...

o esnada iranin kralinin adi rostem'dir...

aphrasijab tam saflari yarip rostemi oldurecegi esnada ordusunun kusatildigin ogrenir...

ve yanina aldigi ihtiyat kuvvetleriyle turana cekilmeye karar verir...

ancak rostem, aphrasijab'i oldurmeye ant icmistir...

aphrasijab turan'a cekildikten sonra da onu rahat birakmaz...

aphrasijab artik ordusu tukenmis halde oldugu icin careyi kuzeydeki bilinmeyen bolgeye kacmakta bulur...

kuzeydeki buyuk denize ulasir ve orada bir gemi yaptirir kendine...

daha sonra da o gemiyle denizi asip karanligin bagrindaki adaya ulasir...

bu esnada rostemin ajanlari turanin her yerinde aphrasijabi aramaktadirlar...

aphrasijabin denizi astigi haberini alir almaz ardindan denize acilirlar...

aphrasijab ise bu esnada adadaki magaralarin icindedir...

adadaki magaralar yerin dibine kadar inmektedir...

ancak gunler gectikce aphrasijab yalnizliktan delirmeye ve kendi kendine konusmaya baslar...

bir gun yine kendi kendine konusurken rostemin ajanlari tarafindan yeri tespit edilir...

ve aphrasijabi orada katlederler...

...

aphrasijab kendini tarihin karanlik sayfalarina yazdirabilen en onemli sahsiyettir...

daha sonra onun kanindan gelen attila avrupanin ve hristiyan dunyanin altini ustune getirecek ve bin yil sonra da tarihte adi "kaziklu bey" olarak hatirlanacak olan kont drakula adli sahsiyet kendi kaninin attila'ya dayandigini iddia edecekti...

ilginç ve etkileyici...

...

bu aphrasijab efsanesini anlatmamin nedeni sudur:

aphrasijab denilen sahsiyet --ki tam adi "tonga alp er khan aphrasijab"dir-- kendi zamaninda seytan olarak atfedilen bir kisilikti ve bugun seytan denilen simgenin de ilk formuydu...

yani aphrasijab seytanin kendisiydi, canli ve üstinsan haliydi...

eger bugun satanizmi anlamak istiyorsak oncelikle aphrasijabi anlamaliyiz...

aslinda savundugum sey satanizm degil, daha genel anlamiyla antithesism...

yani ilahi dinlerin yokedilmesi icin gerekli olan dusunce sekli...

ancak antitheism vasitasiyla atheism'e yani gercek olana ulasilabilir...

ve bence antitheism bugun ulkemizde uygulanmasi gereken en onemli sey...

cunku dindar insanlar cogunlukta ve yonetimde...

atheistlerin sayisi dindarladin binde biri kadar bile degil...

ve sonuc olarak dindarlar her yerde...

örnek:

eger simdi cikip da herhangi bi yerde atheimi savunmaya kalkarsaniz karsiniza hemen dindarlar cikiyor ve saldirmaya basliyorlar size...

kufrediyorlar, olumle tehdit ediyorlar vs...

bence bu ulkede gercek anlamda aklin ve bilimin uygulanmasi icin oncelikle dindarlarin sayisinin azaltilmasi lazim...

yani antitheism'i yaymak lazim...

cunku demokrasi denilen olay cogunlugun hakimiyetidir, gercegin ve dogru olanin hakimiyeti degil...

bu nedenle biz atheistlerin cogunluk olabilmesi icin antitheismin uygulanmasi lazim...

cunku atheism notrdur, yani yansiz ve tarafsizdir, salirgan degildir...

eger guc istiyorsak bizim de saflarimizi olusturmamiz lazim ve kendimizi koruyacak gucumuzun olmasi lazim...

iste bu guce ancak antitheismle ulasabiliriz...

satanism de diyebilirsiniz bu guce ancak tam dogru olmaz...

cunku biz herhangi bi tanriya tapmiyoruz...

seytan bizim sadece bi simgemiz...

ve atheism butun dunyaya egemen oldugunda da antitheism sona erecek...

cunku herhangi bi tanri kalmayacagi icin, tanri karsitligi da olmayacak...

bu istedigimiz sey...

yani hedef atheisme ulasmak...

peki neden atheism'i istiyoruz?

cunku ancak atheist bakis acisini kazanan insanlarin gercegi bulduklarini biliyoruz...

yani gercegi bulmak icin once bizim hicbirseyin onunde egilmememiz lazim...

eger biseyin onunde egilirsek bu bizim tarafsiz dusunmemizi engeller...

hani bi sair demis ya:

"alni kizil yildizli alin secdeye varmaz" diye...

gerci bunu soyleyen komunist...

ama dogru soylemis...

cunku bu ulkede gercekten atheist olanlarin icinde komunistler cogunlukta...

sunu da belirteyim ben su an hicbir siyasi gorusu savunmuyorum...

ben ataturk'u gercekten anlayanlara hitap ediyorum...

...

aphrasijab'i unutmayin...

cunku o, bizim gercegin ne oldugunu anlamamiz icin cok gerekli...

selam... khan aphrasijab!!!

28-07-2007, 17:07
Bu yazarın fikirleri ve kendisi hakkında ne düşünüyorsunuz.
Aşağıda yaratıcı konusundaki görüşlerini ifade eden ve arayışını betimleyen ,kendi kaleminden bir yazı sunuyorum.

-----


" O,benim arayışımı biliyor,çaresizliğimi ve savaşımı da görüyordu." O var!" dedim kendi kendime ve bunu kabul etmem yetti.O anda yaşam içimde kıpırdandı ve ben varlığın imkanını,sevincini hissettim.Ancak kısa bir an sonra,Allah ın varlığını kabullenmek düşüncesinden ona olan ilgiyi aramaya geçtim.Karşımda yine üç değişik kılıkta kurtarıcı oğlunu bize gönderen yaratıcımız,Allah vardı.Bu dünyadan ve bende kopmuş olan Allah,bir buz parçası gibi gözlerimin önünde eriyip gitti ve sonunda yine bir hiçlik kaldı.Beni yine bir kuşku ve o kötülük sardı:Kendimi öldürmekten başka çıkar yol olmadığı duygusu.Fakat en kötüsü,bunu becerecek durumda olmadığımı hissediyor olmamdı.
Çok iyi hatırlıyorum,bahardı ve ormanda yalnızdım.Ormanın sesine kulak vermiştim.Dinliyor ve tek bir şeyi düşünüyordum.Zaten son üç yılda hep o tek ve aynı şeyi düşünmüştüm.Yine Allah ı arıyordum.
"Pekala Allah yok" dedim kendi kendime.Benim hayal gücümün ürünü olmayıp da gerçek olan,yani hayatım gibi gerçek biri yok.Yok böyle biri ve hiçbirşey,hiçbir mucize böyle birşeyi ispatlayamaz.Çünkü mucizeler benim hayal gücümün ürünleri ve üstelikte mantığa aykırı." Ya benim aradığım yaratıcı kavramı?Peki bu kavram nereden geliyor?diye sordum kendi kendime.Bu düşüncemle içimde yaşama sevinci dalgalanmaya başladı.Çevremdeki herşey yaşam gücü ve anlam kazandı.Fakat sevincim yine uzun sürmedi.Akıl işlemeye devam ediyordu.Bir yandan Allah tasavvuru Allah değildir diyordum kendi kendime. Sonrada "T asavvur benim içimde ceryan eden birşeydir.Yaratıcı tasavvuru benim içimde uyandırıp uyandırmadığım birşey.Ben onsuz hayatın olmayacağı birşeyi arıyorum,diyordum.Şimdi içimdeki ve çevremdeki herşey yine ölüyordu ve ben yine kendimi öldürmek istiyordum.
Sonunda kendimi inceledim ve kendimde neler oluyor diye kendime baktım.Ölmeye ve dirilmeye dair yüzlerce şey hatırladım.Gördüm ki,ben yalnızca Allah a inandığımda yaşıyordum.O nu düşünmem yetiyordu,o zaman hemen diriliyordum.Onu unuttuğum ve Ona inanmadığım zaman ise yaşam da yok oluyordu.Yaşamın bu diriliş ve ölümleri neydi?Onun varlığına inancı kaybettiğimde,sanki yaşamla ilgili bağlarımda kopuyordu.Onu bunlmak konusunda az da olsa umudum olmasa,yaşamıma çoktan son verirdim.Fakat yaşıyordum.Onu hissettiğim ve Onu aradığım zaman yaşıyordum.Öyleyse O vardır.O,Onsuz yaşanmayan şeydir.O nu bilmek ve yaşamak,bir ve aynı şeydir.Allah yaşamdır.Onu arayarak yaşadığın takdirde,yaşam Allah sız olmaz...

Ne zamandı bilmiyorum;neresi olduğunu bilmediğim bir sahilde beni bir kayığa oturttular sonra kayığı karşı kıyıya yönelttiler.Kürekleri elime verip beni yalnız bıraktılar.Küreklerle elimden geldiği kadar uğraştım ve ilerledim.Ancak ben açıldıkça beni o bilmediğim yere götüren akıntıda şiddetleniyordu.Ulaşmam gereken hedeften farkında olmadan uzaklaşıyordum.Etrafımda benim gibi akıntıya kapılan birçok kürekçinin olduğunu gördüm.Bazıları durmadan kürek çekmeye devam ederken,bazıları küreklerini çoktan fırlatıp atmıştı.Koca kayıklar,dev gibi gemiler insanlarla doluydu.Bir kısmı akıntıya karşı çabalamaya devam ederken,bir kısmı kendini akıntıya bırakmıştı.Bende bir yandan ilerleyip bir yandan da akıntının aşağılarında kalan yolcuların ardından bakarken,bana gösterilen yönü unuttum.Tam da akıntının ortasında,aşağı doğru giden kayık ve gemilerin kalabalığında yönümü iyice kaybettim.Her yanımda tayfalarının neşeli zafer çığlıkları attığı yelkenliler,gemiler ve kürekli kayıklar geçiyor,akıntının aşağılarına doğru giderlerken bana, "Başka bir yön yok" diye sesleniyorlardı.Ben de onlara inanıyordum ve onlarla beraber ilerliyordum.Böylece çok uzaklara yol aldım.Öyle uzaklara gittim ki,ortasında yolumu şaşırdığım hızlı akıntıların gürültüsünden başka ses duyamaz oldum ve kayıkların orda nasıl parçalandığını gördüm.Ve bütün bu gördüğüm yaşadığım şeylerin dehşetinden olsa gerek,kendime geldim.Uzun süre bana ne olduğunu anlayamadım.Önümde yalnızca koşar adım yaklaştığım ve korktuğum yokoluşu görüyor,hiçbir yerde kurtuluş göremiyordum.Ne yapmam gerektiğini biliyordum.O zaman geriye doğru baktım ve sayısız kayık gördüm.İnatla,büyük bir savaş vererek akıntıyı geçiyorlardı.O anda kıyıyı,kürekleri ve yönümü hatırladım.Geriye döndüm ve akıntıya ters yönde,kıyıya doğru kürek çekmeye başladım.
Kıyı Allah tı;yön gelenek,kürekler ise bana verilen özgürlüktü.Ve bunlar bana kıyıya ulaşmaya çabalayayım diye,Allah la birleşeyim diye verilmişti...

Nebenbuhler
04-08-2007, 23:34
Arkadaslar her canli gibi insanlarda neslini sürdürmek icin evrim gecirmistir ve halen evrim halindedir.Disinin ve erkegin kendilerine has karsi cinsin merakini uyandiracak bazi özellikleri vardir.Bence cirkin(!)bir kizin ev islerinde güzel bir kizdan daha maharetli olacagindan eminim(genelleme en azindan türkiye icin gecerli).Cirkin bir delikanlininda daha caliskan dindar yada kozmetik ürünlerine fazla para harciyacagi pahali arabaya binecegini vs..vs.. söyleyebiliriz,bence bunlar bir kabahat degildir kabahat onlara o firsati vermeyip vücuthatlari belli olmayacak sekilde örttürüp baslarini kapattirip *niyet cekmeye benzer bir evlilik yapmak zorunda birakilmalaridir.Davulcunun *zurnacinin o meslegi niye yaptiklari hic sorulmusmudur ;-)(kizin kendi haline birakildiginda bunlardan birini tercih edecegi kaygisi)

pervane
13-08-2007, 22:25
Neden tanrı var olsun istedim.! Karmaşık bir ruh haliyle baş başa kalmıştım. İnanmak için değil, var olduğuna ikna edilmeye çalışılan (rahman, rahim, ulu, bağışlayıcı, yol gösterici vs.) şekliyle o karede olmasını istedim. Bir günlüğüne her şeyin sorunlusu olarak görülen utansın istedim. Tabi ki yüzü olmayanın utanması olurmuydu? epeyce bir saçmalamıştım yani, yeni kapatılmış bir mezar etrafta elin parmaklarından daha az sayıda cenazeye katılanlar, (büyük ihtimalle onlarda defin işlerinde çalışan görevliler olmalıydı) yöresel kıyafetleriyle incecik uzun bir kadın, mezara kapanacak sandım vazgeçti acısını koyacak yer bulamadı. Bir anneyi acırken ilk defa bu suskunlukta gözlemlemiştim. O günlerde ülkede milyonlarca kişi konuşmuş; ama acı iki kişilik yaşanmıştı. İkinci kişi ise baba olmalıydı. Kadının koluna girip eve doğru yol alan. Üzerinden bir seneye yakın bir zaman geçti kendi çapımda başka bir konu için araştırma yapıyordum ve bu kareler gelip bir yerlerde zihnimi meşgul etmeye başladı.
*

Bir anne fısıltı halinde laoou!! diye ağlıyordu.
Evet bir anne evladının arkasından ancak bu suskunlukla ağlayabilmişti.
Bir anne oğluna ağlıyordu, aman kimseler duymasın dı.!!
Bacısının namusunu temizlemek için elini kana bulamamıştı, kanlısını devirmemişti, dini bir cinayet işlemişti. Ne Hitler nede Saddam ve benzerleri bu kadar alçalmamıştı. Bir imam öldürülmüştü, cemaat imamına ağlamıştı ama anne öldüren ve ölen evladına ağlatılmamıştı.
Bir anne acısına utandırılmıştı.

İşin içinde utanması gereken bir tanrı, onun dini, tarikatı, cemaati, imamı, birde iman etmiş bir katil vardı. Bunların hepsi bir yalan tenceresinde kaynıyordu. Bir tek ana yüreği acırken yalana bulaşmamıştı. Ama o anne de *acısına utandırılmıştı.

pardus
18-08-2007, 10:46
Tufan'a ilişkin, yalnızca MS. 7. asırdaki Kuran ve MÖ. 12. asırda Eski Ahit'te yazılanlara değil, önceki Babil ve Sümer Tufan anlatım biçimlerine de sahibiz.



İlk Sümer yerleşimleri insana ve tanrılara ad verip ayrıştırarak ‘yaratılış’ı gerçekleştirdikten daha sonra “beş kutsal kent”i; Eridu (Babil, ki-enki, ki-dingir), Bad-tabira (=Pantibibla), Larak (=Erek-Uruk-Varaka), Sippar (=Nippur-Niffer), Şuruppak (=Fara-Uruffak)’ı oluşturarak yeni bir ilişkiler düzeni kurdular.



Bu ‘beşli’ Sümer düzeni içinde yeni bir akit, yeni bir toplumsal düzenleniş olarak Tufan ile karşılaşıyoruz: Sümer tanrıları, Uruffak’ta toplanarak 6 (veya 7) gün sürecek bir Tufan yapmaya; Nuh kavmini başka bir coğrafik bölgeye sürgün etmeye ve artık bir daha da Tufan yapmamaya karar vermişlerdi. Tufan önce “ibadet merkezlerini, tapınakları silip süpürerek’’ başlayacaktı.

Bilge ve sabırlı tanrı EA, Tanrılar Meclisi’nin Tufan’la ilgili gizli kararına rağmen, Şuruppak'da, Eski Ahit'e göre o sırada 600 yaşında olan kıral Ziusuddu (Nuh)’yu rüyasında uyarmış; "insanlığın" bütünüyle yok edilmesini önlemeye çalışmıştı. Siuzudra-Ziusuddu, ölçüleri EA tanrı tarafından kendisine sıkıca tembih edilen üç katlı bir “gemi” yapacak; ailesi, ağıl ve yabandaki hayvanlarıyla ‘gemi’ye binip Tufan’ı bekleyecekti. Kendisine verilen bu "tanrısal ölümsüzlük" mükafatına karşılık da Sümer Nuh’u, ailesi ile birlikte, en Batıya, Maş dağının ardına, Dicle ve Fırat nehirlerinin "ağzına" yerleşecek, bir bakıma orada sürgün yaşayacaktı.



Bu Tufan anlatımında, Sümer yöneticileri, ‘kutsal beş kent’ arasında yeni bir yerleşim düzeni oluşturma ve bunun için bir kavmi, Dummuzi-Adam-Adem, “insan” soyunu sürgün etme, öteki kavimlerle yeni bir ilişki düzeni oluşturma kararı almış gibidirler.



6 (veya 7) gün sürecek Tufan seremonisi başladığında, Nuh ve ailesi ‘gemiye’ binmiş; Tanrılar, tanrıçalarla çiftleşmeye başlamış; kardeş kardeşi, insan kendini tanıyamaz hale gelmişti. Nuh ‘kurtulunca’ ilk iş olarak tanrılara bir sunak yapıp kurban kesmiş, tanrılar da kendi aralarında bir daha Tufan yapmama sözü vermişler; Nuh’u ‘ölümsüzlüğe kavusturup’ uzaklara, Batı’ya, nehirlerin doğduğu topraklara yerleştirmişlerdir.



‘Tanrıların köpekler gibi çiftleştiği’ eski Tufan anlatımlarında, insan kurbanı dahil en eski gelenekler temelindeki bu törensel düzenleniş o kadar belirgindir ki, bu durum, bay Woolley’in adeta iğrenerek:”Sümer Tufan’ında özel bir ahlaki değer olmadığı gibi, Yaratılış yalnızca doğrudan doğruya barbarlıktı” diye haykırmasına yol açar.



“Nuh Gemi”si Tufan'dan sonra, Kuran'a göre Cudi; Eski Ahit'e göre Ararat; Babil kayıtlarına göre Şadu- u Ni-şir-Ninzir Dağı üzerine oturacak; 'insanlık' da bu noktadan itibaren yeniden çoğalmaya başlayacaktır.



Eski Ahit, Tufan sırasında Nuh ve ailesi dışında ‘insanlığın’ yok edildiğini düşünse de, Tufan’ın tarihte herhangi bir kopukluk yarattığı Sümerlerin akıllarına bile gelmez. Ama, hiç olmazsa, 4000 yıl kadar önce, Sümer takvim değerlerinde Tufan’ın bir bitiş ve başlangıç yani Milat olarak kullanıldığını biliyoruz. Sümer Kiraliyet Listesi bu yüzden, “Lam Abubi-Arki Abubi’’, “Tufandan Önce, Tufandan Sonra” diye ikiye ayrılarak aktarılır. Sümerler, Tufan’ı ‘insanlığın toplu yokedilmesi’ olarak değil fakat, eski ilişkilerin bir bitiş ve bir yeniden başlangıcı, milat olarak kabul etmekte, tarih seceresini de buna göre düzenlemektedirler.



Eski Ahit yazıcıları da Tufan miladını, "Nuh'un 600. yılının 2. ayının 17. gününde" gerçekleşti kaydı ile sıkı bir biçimde izlemişlerdi; çünkü onlar Nuh soyu olarak Tufan’ın aktif bir tarafı’ydılar. Bu nedenle, Eski Ahit, Tufan’dan sonraki tarihi, Nuh soyundan Ab-ram’ı, Urfa’nın Harran ovasından yola çıkararak sürdürür:İsmi tarih içinde değişen Nuh’un tanrısı EA, YHWH-Yahve-Elohim, çöl yollarında Ab-ram'a başka bir isimle görünür ve şöyle der:“Ben El Şadday-Dağlar Tanrısı’yım; bana bağlılıkla hareket et. Senin ile aramda bir akit yapacağım ve seni büyük bir halk kılacağım.

Ab-ram, alnını toprağa değirdi ve Tanrı ona şöyle dedi:

‘Seninle aktim şöyle: sen çok sayıda halkın babası olacaksın. Ve onlar sana artık Ab-ram demeyecekler, adın artık Ab-ra-ham’dır, çünkü seni sayısız halka baba kıldım. Sana ve soyuna, Kenan ülkesini veriyorum ve ben de sizin tanrınız olacağım’. ”



Mertebe yükselterek Ab-ra-ham olan Ab-ram’ın soyu İbraniler için, aynı zamanda, ‘Batıdakiler-Batılılar’ anlamında, ebrö, ébreu, yevrey gibi sıfatlar da kullanılmıştır. Europe’un da isim kaynağı gibi görünen bu coğrafi ayraç, Tufan’la ortaya çıkan yeni düzenlemeye bağlıydı.



Sümer Tufanı'nın yapılma gerekçesi, gerçekleştirilme biçimi ve yeni bir ilişkiler düzeni kurulmasıyla sonuçlanması kadar; hatta onlardan daha önem taşıyan yanı, Tufan ile birlikte, tanrıların aralarında gerçekleşen ‘bir kez daha Tufan yapmama kararı’dır. Daha sonra bu antlaşma Kutsal kitaplara, tanrı ile insan arasındaki bir yeni akit, akt, alliance, ittifak olarak yansımıştır.

Eski Ahit'in tanrısı Yahve-Yehova-YHWH-Elohim, bir daha Tufan yapmama şartını çok kesin sözlerle ifade eder:

''Canlıları; ruhları yani kanları ile yemeyin!
Bu sözlerle sizin her birinizin kanını da kastediyorum.
Bununla, tüm hayvan ve insanları kastediyorum.
Ve insanlar arasında insan ruhu yani kanını kastediyorum.
İnsan kanı akıtan adamın kanı akacaktır!''

Tanrı Yahve'nin ağzından aktarılan bu sözler, toplum birimler arasındaki Tufan sonrası dönemin yeni 'ittifak şartı'ydı. Ea-Yahve, eğer insanlar bu kesin emre uyarlarsa, bir daha Tufan yapmayacağının sözünü vermiştir:Burada Sümer Tufan’ı doğrudan doğruya, barbarlıkla ilgili bir sayfa kapama anlaşmasına ilişkin görünmektedir ki, bu da Sümerlerin, Tufan’ı tarihte milat olarak kullanmalarını anlamlı kılmaktadır.



Eski toplumun günümüze devrettiği ilişki temellerini kavramada yol temizliği bakımından açıklanması gereken Tufan olayını bütün ana yönleriyle kavrama çalışması, kuşkusuz, üzerinde 5-6 bin yılın tarih yükünü taşıyan zor bir çalışma. Fakat bir yanıyla da insanlık serüveninin bu izlerini sürmek, Ağrı veya Cudi dağı tepesinde Nuh gemisi kalıntıları aramaktan daha ilginç, daha heyecanlı ve daha bilimsel.

Belli başlı Tufan metinlerini burada yanyana yayınlama amacım hiçbir şekilde, Eski Ahit veya Kuran'ın bir çok temel anlatımda ‘Sümer söylenceleri’ ve ‘hurafelerine’ dayandığını göstererek ‘din yanlışına’ karşı çıkmak isteyen dar-aydın arzusu değildir; Türkiye bu tarzı T. Dursun’la tanımıştı. Benim çalışma hedefim, tersine, birey ile toplum birim arasında en 'ilkel' topluluklarda da kesin yasalara oturan geçmiş ilişkilerin din olarak evrimini, ’Sümer söylence ve hurafeleri’ diye aşağılanan kaynaklardaki asıl anlamlarıyla birlikte anlamak ve anlaşılabilmesini sağlamaktır. Ruhani dünyanın gerçek dünyadan ayrılma sürecini insanın bizzat kendisinin, neden ve nasıl örgütlediğini anlayabildiğimiz ölçüde, 'hayal' ve 'giz' gibi kelimelere başvurmadan eski toplumu, dolayısıyla yeni toplumu açıklayabilen bir insanbilime sahip olacağız; zor ama gerekli olan buydu.



Tarihçi, sümerolog, kazıt ve toplum bilimcilerimiz, genel olarak, ne yazık ki, Tufan konusunda, tıpkı din bilginleri gibi, üç kutsal kitabın çerçevesi dışına çıkmazlar. Sümer Tufan anlatımlarını bile “gemi” ve “sel” bağdaşıklığı içinde yorumlayan kazıt ve toplum bilimcilerimiz Nuh’un o tarihler için olağanüstü ölçülere sahip üç katlı "gemisini" bulmaktan artık büyük ölçüde ümit kesmiş olsalar da, bütün Sümer topraklarında ‘Tufan’ izi aramaktan pek vazgeçmediler. Onların en ilerileri bile Tufan'ı, Fırat ve Dicle'nin eksilmeyen sel afetleriyle-"explications naturelles"- açıklamaya çabalamıştır. Böylece, bahar ve güz aylarında Sümer topraklarında ortaya çıkmış sayısız ‘Tufan’ izi bulunmuş, kayıtlara geçirilmiş ve dünyaya bu keşiflerle ilgili, ilan üstüne ilan verilmeye devam edilmiştir. Eski Ahit’e göre, «uzunluğu 150; genişliği 25; yüksekliği 15 metre» olan « üç katlı » ve «üstünde çatısı bulunan ‘gemi’»nin, 5500-6000 yıl kadar önce inşa edilen ilk Sümer tapınak ölçüleri olabileceğini akıllarına bile getirmemişler; ‘gemi’yi gemi olarak algılamayı sürdürmüşlerdir. Oysa kazıtlar, Sümer topraklarında bu ‘gemi’ ölçülerine çok uyan, en eski tapınak bulgularını çoktan ortaya çıkarmış durumdaydı.



Çeşitli yanlarıyla ele almadan önce, yeniden düzenleyip çevirdiğim Babil ve Sümer ilahisiyle birlikte, Tufan’a ilişkin en temel belgeleri topluca aktarmak yararlı olacaktır.



TUFAN ANLATIMLARI



1- KURAN:

Haberiniz olsun ki, Biz Nuh'u: ‘Kendilerine elim bir azap gelmeden önce uyar!’ diye kavmine gönderdik.

Nuh'u kavmine gönderdik de içlerinde, elli eksik bin (Dokuz yüz elli) yıl kaldı.

Nuh dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin. O'ndan başka bir tanrınız yoktur. Hala sakınmayacak mısınız?

Dedi ki: "Ey kavmim, haberiniz olsun, ben size açık bir uyarıcıyım!

Allah'a kulluk edin, O'ndan korkun ve bana itaat edin!

Nuh kavmi, gönderilen peygamberleri yalanladı:

"A! Senin ardına hep o reziller düşmüşken, biz sana hiç inanır mıyız?" dediler.

(Nuh) "Benim onların yaptıklarına dair ne bilgim olabilir?

Sizin şuurunuz olsa onların hesabının ancak Rabbime ait olduğunu bilirdiniz.

Hem ben iman edenleri kovmaya me'mur değilim.

Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım" dedi.

Dediler ki: "Ey Nuh, eğer vazgeçmezsen, kesinlikle taşlanmışlardan olacaksın!"

Bunun üzerine kavminden küfreden kodaman güruh: "Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir, üstünüze geçmek istiyor. Eğer Allah dileseydi, elbette bir takım melekler gönderirdi. Biz eski atalarımız içinde bunu işitmedik.

Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir adamdır; Onun için bunu bir süreye kadar gözetleyin!" dediler.

Nuh: "Ey Rabbim, bana yalancı demelerine karşı yardım et bana!" dedi.

Dedi ki: "Ey Rabbim, ben kavmimi gece gündüz davet ettim.

Sonra ben onları yüksek sesle çağırdım.

Sonra hem ilan ederek söyledim onlara, hem gizli gizli söyledim.

"Gelin, Rabbinizin bağışlamasını isteyin, çünkü O, bağışlaması çok bir bağışlayandır!" dedim.



Nuh dedi ki: "Ey Rabbim! Biliyorsun onlar, bana isyan ettiler, malı ve çocuğu kendisine hasardan başka bir şey arttırmayan kimsenin ardınca gittiler.

Büyük büyük hilelere giriştiler.

"Sakın ilahlarınızı bırakmayın; ne Vedd'i ne Suva'ı, ne Yağus'u, ne Yeuk'u ve ne de Nesr'i" dediler.

Çoklarını şaşırttılar. Sen de zalimlerin ancak şaşkınlıklarını artır!"

(Nuh): "Ey Rabbim, anlaşıldı ki, kavmim beni yalanladı.

Artık benimle onların arasını nasıl ayırt edeceksen et de, beni ve beraberimdeki müminleri kurtar!" dedi.

"Ben yenik düştüm, bana yardım et!" dedi.

"Ey Rabbim, yeryüzünde (yurt sahibi) hiç bir kimse bırakma!"

Çünkü Sen, onları bırakırsan, kullarını yoldan çıkarıyorlar ve nankör facirden başkasını doğurmuyorlar.

Ey Rabbim, beni, babamı, annemi, mümin olarak evime gireni, bütün inanan erkekleri ve inanan kadınları bağışla! Zalimlerin ise ancak helakını artır!"

Biz de Nuh'a şöyle vahyettik: "Bizim gözetimimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap sonra emrimiz gelip de tandır (kazan) kaynayınca hemen ona topundan bir iki çifti ve aleyhinde önceden hüküm verilmiş olanların dışında aileni bindir ve o zulmedenler hakkında bana yakarışta bulunma; çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır!

Sen yanındakilerle birlikte geminin üzerine çıktığında: "Hamd o Allah'a ki, bizi o zalim topluluktan kurtardı" de.

Ve de ki: "Ey Rabbim, beni mübarek bir yere kondur; Sen konuklayanların en hayırlısısın."

Denildi ki: "Ey Nuh, sana ve beraberindeki kimselerden birçok ümmetlere tarafımızdan bir selam ve birçok bereketlerle in! Daha birçok ümmetleri de ileride faydalandıracağız. Sonra Bizden onlara acı bir azap dokunacaktır.

O, gemiyi yapıyordu ve kavminden herhangi bir güruh da yanından geçtikçe onunla eğleniyorlardı. Nuh: " Eğer bizimle eğleniyorsanız, biz de sizin eğlendiğiniz gibi eğleneceğiz sizinle!

İleride rüsvay edecek azabın kime geleceğini ve kalıcı ahiret azabının da kimin başına ineceğini bileceksiniz!" dedi.

Nihayet emrimiz gelip de tennür (geminin kazanı) kaynayınca Nuh'a: " Her birinden ikişer çift alıp, aleyhinde hüküm geçmiş olanların dışında aileni ve iman edenleri gemiye yükle!" dedik. Zaten onunla birlikte pek azı dışında kimse iman etmemişti.

Nuh: " Binin içine, yürümesi de durması da Allah' ın adıyladır. şüphe yok ki, Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir." dedi.

Bunun üzerine göğün kapılarını şakır şakır dökülen bir su ile açtık.

Yeri de kaynaklar halinde fışkırttık, derken sular önceden takdir edilmiş bir iş için birleşti.

Ve onu elvahlı ve kenetli (tahta ve çivilerden yapılı) bir gemi üzerinde taşıdık, gözetimimiz altında yürüyüp yol alıyordu, inkar ve nankörlüğe uğramış kimseye mükafat olmak üzere.

Gemi, içindekilerle birlikte dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna: " Ay oğlum, gel bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma!" diye seslendi.

O: " Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım." dedi. Nuh: " Bugün Allah'ın emrinden koruyacak yok; meğer ki O rahmet ede!" dedi, derken dalga aralarına giriverdi ve o da boğulanlardan oldu."


Nuh Rabbine seslenip: "Ey Rabbim, " elbette oğlum benim ailemdendir, Senin va'din de kesinlikle haktır ve Sen hakimlerin en iyi hükmedenisin!" dedi.

Allah: "Ey Nuh, O, asla senin ailenden değildir. O, doğru olmayan bir iştir. O halde bilmediğin bir şeyi benden isteme! Ben, seni cahillerden olmaktan men ederim." buyurdu.

Nuh: " Ey Rabbim, senden bilmediğim şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer sen, beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen hüsrana düşenlerden olurum!" dedi.

Bir de: "Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de suyunu tut!" denildi ; su çekildi, iş bitirildi, gemi Cudi üzerinde durdu ve bu zalim topluluğa: "Defolun!" denilmişti.

Biz de onu, gemide kendisiyle beraber olanları kurtarıp, yeryüzünün halifeleri yaptık; ayetlerimizi inkar edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akibeti nasıl oldu?

Bir çok günahları yüzünden suda boğuldular da ateşe atıldılar ve kendilerine Allah'tan başka yardımcılar bulamadılar.


--------------------------------------------------------------------------------

2- ESKİ AHİT:

Noé (Nuh), birlikte yaşadıklarıyla uyumlu, temiz birisiydi ve Tanrı yolunda yürüyordu.

Beşyüz yaşına geldiğinde Nuh'un üç oğlu oldu: Sem, Şam, Cafet.

Yeryüzü Tanrı nezdinde hilebazlıkla, cinayetle dolmuştu.

Ve Tanrı, Nuh'a dedi:

"Bütün yaratılmışların sonları yaklaşmıştır,..şimdi artık yeryüzünden hepsini yokedeceğim.

Kendine ağaçtan bir Gemi (‘Arche’) yap.Onu bölmelere ayıracaksın ve içini-dışını ziftle kaplayacaksın.

Gemi’nin uzunluğu 300 (150 m.) genişliği 50 (25m), yüksekliği de 30 (15 m) dirsek olacak.

Gemi'de (Arche) 0,5 m. yüksekliğinde bir baca yapacaksın.İki yanına kapılar koyacaksın, bunu birinci, ikinci ve üçüncü katlarda yapacaksın.

Bana gelince, göğün altında yaşam soluyan bütün canlıların sonunu getirmek için, yeryüzünü sularla kaplayan bir Tufan yapacağım.

Yeryüzünde ne varsa yok olacak. Fakat seninle bir ittifak (akit-aht) yapmak istiyorum, karın, oğulların, gelinlerinle birlikte Gemi'ye bineceksin.

Seninle birlikte yaşatmak için,bütün canlı ve hayvanların her cinsinden birer çifti Gemi'ye bindireceksin.

Nuh, Tanrının dediği her şeye uydu ve aynı şekilde yaptı.

Ve Yahve kapıyı Nuh'un üstüne kapattı.

Tufan yeryüzünü kapladığında Nuh 600 Yaşındaydı.

Nuh'un 600.yaşının ikinci ayının onyedinci günü, işte o gün, bütün su kaynakları büyük deliklerden fışkırdı ve göklerin tüm pencereleri açıldı.

Sonra 40 gün boyunca Tufan yeryüzünü kapladı.

Sular her geçen gün yükseldi ve göklerin altındaki en yüksek dağlar suyla kaplandı.

Sular,yeryüzünde,150 gün yükselmeye devam etti.

Tanrı Nuh'u ve Nuh'la birlikte gemide bulunan evcil ve yabanıl canlıları anımsadı. Tanrı yeryüzüne rüzgarları üfledi ve suları indirdi.

Kaynak delikleri ve göklerin pencereleri kapandı.


150 gün boyunca sular çekilmeye başladı.

Ve Gemi,7.ayın 17.de Ararat dağının üzerinde durdu.

Sular 10.aya kadar çekilmeye devam etti. 10.ayın birinci gününde dağların tepeleri görünmeye başladı.

Nuh'un hayatının 601.yılında, birinci ayın birinci gününde, toprak kurumaya başladı.

İkinci ayın 21. günü toprak kurudu.

Tanrı Nuh'la konuştu ve dedi:

Karın, oğulların ve oğullarının karılarıyla birlikte gemiden çık.

Nuh, Yahve için bir sunak yaptı ve helal hayvan ve kuşları ona kurban etti.

Yahve bu nefis kokuyu içine çekti ve kendi kendine şöyle dedi:

Artık, insandan dolayı dünyayı bir daha lanetlemeyeceğim, yaptığım gibi bir daha canlıları yoketmeyeceğim, çünkü insanın kalbi doğuştan kötüdür.

Tanrı, Nuh ve oğullarını kutsadı ve dedi :

-..Fakat, canlıları, ruhları yani kanları ile yemeyiniz!

Bu sözlerle sizin her birinizin kanını da kastediyorum.

Bununla, tüm hayvan ve insanları kastediyorum ve insanlar arasında insan ruhunu (yani kanını) kast ediyorum.

İnsan kanı akıtan adamın kanı akacaktır!

Size ahdediyorm; artık hiçbir canlı Tufan ile yokedilmeyecek ve yeryüzünü silen Tufan bir daha olmayacak!'

Nuh ve üç oğulu, Sem, Kenan'ın babası Şam ve Cafet Gemi'den çıkmışlar ve çalışmaya ve çoğalmaya başlamışlardı.

Nuh, üzüm yetiştirmeye başladı. Şarap içince sarhoş oldu ve çadırında soyundu.

Kenan'nın babası Şam, babası Nuh'un çıplak olduğunu gördü ve dışarıdaki iki kardeşini uyardı.Fakat, Sem ile Cafet (Nuh'un) mantosunu-pelerinini aldılar, kendi omuzlarına geçirdiler ve geri geri yürüyerek babalarını örttüler; başları arkaya dönüktü ve babalarının çıplaklığını görmediler. Nuh sarhoşluğundan ayılınca kendine bu işi yapanın, en küçük oğulu olduğunu öğrendi.Ve dedi ki;

'Lanetlensin Kenan!
Köle olsun kardeşlerine!'

Ve yine dedi ki;

'Yahve, Sem'in tanrısı, kutsansın, ve Kenan kölesi olsun onun!

Tanrı, Yafet'i dışarıda koysun,

Sem'in çadırlarında yaşasın Tanrı,

ve Kenan kölesi olsun Onun!

Tufandan sonra Nuh 350 yıl yaşadı. Nuh'un toplam hayatı 950 yıl oldu, sonra öldü.


--------------------------------------------------------------------------------

3 - BABİL–GILGAMIŞ DESTANI:


Gılgamış uzaktan Utnapiştim'e (Nuh) seslenip dedi ki:

"Sana bakıyorum da Ut-Napiştim,
kendimden farklı bir şey görmüyorum sende.
Savaşa atılmak için güçlü bir yürek var sende de benim yüreğim gibi,
ve sırt üstü yatıp dinleniyorsun sen de benim gibi!
Öyleyse,nasıl çıkabildin Tanrılar Meclisi huzuruna,
ölümsüzlük dilemeye?"

Ut-napiştim, dedi ki Gılgamış'a:

"- Bu sırrı açıklayacağım sana Gılgamış,
Aktaracağım sana Tanrılar Meclisi Kararını;
Şuruppak'ı bilirsin,
bilirsin Fırat üstünde kurulu bu şehri,
Eski bir şehirdir bu;
orada yaşıyorlardı tanrıların hepsi.
Yürekleri, Tufan yapmaya zorladı Ulu Tanrıları ,
orada ulu tanrıların babaları Anu
şevkatli bilge Bel (Enlil)
Taht taşıyıcısı Ninib(Ninurta)
Savaş yöneticileri Ennugi,Ninigiazag,
EA birlikte oturuyorlardı.

Hem de bilge olan parlak gözlü EA, onların kararlarını tekrarladı tapınak duvarına:

-"Duvar,duvar!
Kamış çit!
Kamış çit!
Dinle kamış çit!
Ey duvar anla!
Şuruppak'lı adam
Ubar-Tutu'nun oğlu,
değiştir yurdunu!

Bir gemi yap!
Zenginlikleri bırak,
kurtar yaşamını!
İnşa edeceğin bir gemiye
yükle tüm yaşam tohumlarını!

- Geminin ölçüleri ne olsun?

- İnşa edeceğin geminin tam olsun ölçüleri!
Denk olsun genişliği uzunluğuna!
Ört üstünü de bir çatıyla!
Okyanus üzerine yerleştir onu!
Bu gemi bir yarış gemisi,
Adı da 'Hayat kurtaran!' olacak!
Öyle olsun ki…

(kırık)

Alt kısmı da üst kısmı da kuvvetli olsun.

…zamanı sana bildirdiğimde,
….gireceksin gemiye,
örteceksin kapısını,
Yerleştir içine tohumlarını, eşyalarını,
zenginliklerini,
karını, çocuklarını, akrabalarını, zanaatkarları,
hayvanları,yabani yaratıkları ve ova bitkilerini"

Açtı ağzını bilge Um-napişti
Tanrısı EA’ya dedi ki;
'Ben hiç gemi yapmadım ki,
Bilmem nasıl inşa edileceğini..
Toprağa çiz de şeklini,
şekile bakarak yapayım gemiyi..'

(kırık)

'Baktım o şekile ve
Tanrım, sahibim EA'ya dedim ki:

-….sahibim,sözlerini yerine getireceğim, yapacağım ben,onu

(kırık)

Fakat bana sorarlarsa ne diyeyim şehirdekilere, zanaatkarlara, yaşlılara?"

EA, açıp ağzını, hizmetkarı olan bana dedi ki:

"… şöyle söyleyeceksin sen onlara:
- Biliyorum ki, Bel(Enlil) kötü gözle baktı bana,
nefret etti benden,
barınamam artık şehrinizde,
Alnımı sürmeyeceğim artık Bel (Enlil)'in topraklarına Okyanus'a (APSU'ya) doğru gideceğim
Benim tanrım EA ile yaşayacağım orada
O, sizin üstünüze seller salacak;
Kuşların, balıkların, hasadın üstüne..
Üstünüze Kuk-ku yağdıracak,
Kib-tu yağdıracak üstünüze
…karanlıklar şefi,
….karayağmurlar yağdıracak size!"

(kırık)

Güneş şafakta çıkınca ortaya

(7 satır kırık)……

Zayıf insanlar zift taşımaya başladı,
Güçlüler de ne lazımsa onu..
Beşinci gün,
Onun şeklini-pilanını çizdim,
Çevre duvarları 60 metreden(120 dirsek) daha yüksekti
Çatısının etrafı da 60 metreydi.
Çevresini belirledim, şeklini çizdim
Çizdim şeklini,
biçimlendirdim
6 kere yeniden ölçtüm(çaktım) onu
7 bölüme ayırdım,
9 parçaya ayırdım içini,
Altlarını sağlamlaştırdım,
gözden geçirdim bölümlerini,
koydum oralara gerekli her şeyi,
6 Sar'lık zifti içeriye döktüm
3 Sar'lık asfaltı içerisine yaydım.
3 Sar'lık yağı seleciler götürdüler,
1 Sar'lık yağ kurbanlara gitti,
2 Sarlık yağı Yapımcı koydu bir yana.
İnekler kesiyordum yenilsin diye,
Koyunlar kestim her gün,
Küplere nehirler gibi
Bira, hurmaşarabı, yağ dolduruyordum.

Bir günü Bayram ilan ettim
Yeni yılın ilk günü gibi
Ellerimle taşıyordum ot ilaçları,dermanları
(…) günü ,güneş batmadan
Gemi hazırlanmıştı.
….zordu.

Yapımcılar geminin giru’ sunu taşıyorlardı
Aşağıdan yukarı kadar.
…..üçte ikisi,..

Neyim varsa yükledim ona
Yükledim tüm gümüşleri
Tüm altınları yükledim
Neyim varsa yükledim,
tüm yaşam tohumlarını,
Bindirdim tüm ailemi, yakınlarımı
Evcil ve yabanıl hayvanları, zanaatkarları.
Bindirdim hepsini gemiye,



Şamaş(Güneş) zamanı saptamıştı:
"-Sabah Kukku yağacak..
Akşam Kibtu yağacak..
Karanlıklar sahibi, akşam, karayağmurlar yağdıracak.
Gir gemiye
kapa kapısını!"

Vakit gelmişti.
Karanlıklar sahibi, akşam,
karayağmurlar yağdırdı,
Gündüz göğe bakıyordum,
Görünce havanın halini
Bir korku sardı beni.
Girdim gemiye ve kapadım kapısını.
Gemiyi Puzur-Kurgal'a doğru götürmek için
İçindeki tüm eşyalarla evi Yapımcıya teslim ettim.
şafak vurunca
Kara bir bulut çıktı göğün sonunda
Tanrı Adad parlamaya başlıyordu orada
Nabu ile Sarru eşlik ediyorlardı ona.

Kahramanlar dağlardan, ovadan tahtlarıyla geliyorlardı.
Nergal (İrra) sabahı parçaladı
Ninip (Ninurta) saldırıya geçti
Annunaki'ler meşaleler taşıyorlardı
Her taraf aydınlanıyordu onların ışığıyla,
doldurdu Adad'ın hışmı, gökyüzünü
Görünmez oldu hiçbir şey
...ülke sanki…
Birinci gün …
Zincirinden boşanır gibi…ülke..
Sanki bir ani saldırı gibi,… getirdiler insanların üzerine
Kardeş görmüyordu artık kardeşini,
Kendini tanıyamıyordu artık kişi.

Tufan'ın korkusu
Kapladı gökteki tanrıları
Tanrılar çekindiler Tufan'dan.
Anu'nun göklerine kaçıştılar,
Köpekler gibi çiftleşiyorlardı Tanrılar,
Duvarların üstünde yatıyorlardı.

İştar(Inanna) başladı sızlanıp bağırmaya ,
- Herşey çamura-hamura dönüşüyor bugün,
O vakit,Tanrılar Toplantısında kem sözler mi etmiştim,
Niye söyledim ki Tanrılar Toplantısında o kem sözleri?
Niye kullarımı yok etme kararı aldım ki?
Denizleri dolduran küçük balıklar gibi bu
İnsanları ben doğurmadım mı sanki?
Annunaki'ler, Tanrılar başladılar onunla birlikte ağlaşmaya.
Ağlaşıp durdu Tanrılar dudakları kapalı,titrediler(?)
6 gün, 6 gece
Ülkeyi yokeden Tufan'ın kasırgaları, rüzgarları esip durdu.
7.günün başında kesildi Tufan'ın kasırgası.
Denizler duraldı, fırtına dindi, Tufan sona erdi.

Havaya (Denize?) baktım, gürültü dinmişti,
Fakat tüm insanlık çamura dönmüştü,
Sel artıkları evleri çatısına kadar örtmüştü.

Açtım pencereyi
Işık düştü yanağıma
Ağlayarak durup kaldım
Yaşlar akıyordu yanaklarıma

Baktım her yana
dünyaya denizden,
12 x? yüksekliğinde bir ada yükseliyordu.
Gemi Nizir Dağı'na ulaşmıştı,
Nizir Dağı yapıştı gemiye
Bırakmıyordu başka yere gitmeye
Birinci gün
İkinci gün ….
Nizir Dağı yapıştı gemiye,
Bırakmıyordu başka yere gitmeye
Üçüncü gün
Dördüncü gün….
Nizir Dağı yapıştı gemiye,
Bırakmıyordu başka yere gitmeye
Beşinci gün
Altıcı gün….
Nizir Dağı yapıştı gemiye
Bırakmıyordu başka yere gitmeye

Yedinci günün başında
Çıkardım bir güvercini uçurdum,
Güvercin gitti, döndü geldi geriye,
Konacak yer bulamamıştı kendine
Çıkardım bir kırlangıcı uçurdum,
Kırlangıç gitti, döndü geldi geriye,
Konacak yer bulamamıştı kendine
Çıkardım bir kargayı uçurdum,
Karga gitti,gördü suların çekilişini,
Yedi, eşindi, dönüp gelmedi geriye.
Çıkardım Dört Rüzgarı,
sundum bir kurban,
bir sunak hazırladım dağın tepesine.
7+7 kazan adaguru yerleştirdim oraya,
Dağın eteğine kamış ektim,ağaçlar diktim.
Kokular ulaştı tanrılara
Toplandı Tanrılar sinekler gibi sunaklara,
Ama ulaşınca Tanrıların yaratıcısı oraya,
Nasıl istiyorsa öyle yaratmıştı öteki tanrıları Anu,
Bir neşe kapladı ortalığı.

Tanrıların yöneticisi Anu dedi ki,
- Ey burada toplanmış Tanrılar,
Geçti artık Tufan günleri,
Nasıl hiç unutmayacaksam
Boynumda taşıdığım Lapis Lazuli (Mavi taş) kolyemi Unutmayacağım hiç o günleri de!,

Paylaşın Tanrılar Kurban paylarınızı!
Fakat Bel (Enlil) kurbanlara doğru gelmesin!
Çünkü düşüncesizce bir Tufan yaptı O!
Yoketti İnsanlarımı!"

Çıkıp geldiğinde Bel,
Gördü gemiyi ve sinirlendi,
İgigi'lere karşı kızgınlıkla doldu:

"- Kurtulmuş demek bazıları?
Tufan'dan bir teki bile kurtulmamalıydı oysa!"
Ninip (Ninurta) açtı ağzını,
Kahraman Bel(Enlil)'e seslendi:

" - EA'dan başka kim yapabilir ki bunu?
Herşeyi bilen bir o!"

EA açtı ağzını,
Seslendi kahraman Bel (Enlil)'e:

-" Sen,tüm tanrıların en akıllısı, en kahramanı!
Nasıl düşüncesizce yol açtın Tufan'a?
Günahı olana yükle günahını!
Suçu olana suçunu yükle !
Fakat yokolmadan hepsi, serbest bırak kurtulanları!
Çek elini yokolmadan hepsi!
Niye Tufan yaptın ki?

(Am-ma-ki taş-ku-nu a-bu-bi)

Gönderseydin bir aslan, azaltırdı insan sayısını,
Niye Tufan yaptın ki?
Gönderseydin bir panter azaltırdı insan sayısını,
Niye Tufan yaptın ki?
Gönderseydin bir açlık kırıp geçirirdi ülkeyi!
Niye Tufan yaptın ki?
Gönderseydin bir salgın siler süpürürdü ülkeyi!
Bana gelince, ulu tanrıların kararını ifşa etmedim ben,

Ey bilgeler bilgesi,
Ben sadece bir düş gönderdim Utna-Piştim'e,
Anladı o da böylece ulu tanrıların kararlarını !"

Enlil (Bel) gelip çıktı gemiye,
Elimi tutu ve kaldırdı beni havaya,
Karımı çıkarttı sonra, getirip diz çökertti yanıma,

Dokundu alınlarımıza,
Tam ortamızda duruyordu ayakta,
Kutsadı bizi şu sözlerle sonra:

-"Eskiden Utnapiştim bir insandı,
şimdi Utnapiştim ve karısı,bizlere,tanrılara benzeyecekler,
Utnapiştim çok uzaklarda,nehirlerin ağzındaki topraklara
yerleşecek, yaşayacak artık orada!"

Ve getirdiler Tanrılar beni bu uzaklara,
yerleştirdiler nehirlerin ağzına.


--------------------------------------------------------------------------------

4- SÜMER İLAHİSİ


(Kolon III)


Tanrılar Toplantısında
Nintu ağlayıp sızlanıyordu,
İnliyordu doğuran kadınlar gibi.
Parlak İştar(İnanna) dualar
okuyordu yarattıklarına.


EA-Enki düşüncedeydi kendi kendine.
Anu, Enlil, Ea ve Ninhurşag
Yer’in ve Göğ’ün tanrıları
Tekbir getiriyorlardı
Anu ve Enlil adına

Ziusuddu(Nuh),
Şuruppak’ın Rahibi,
kıralı,
eğiliyordu acıyla yerlere,
tapınıyordu.
Hazırdı her an uymaya Tanrıların emrine.


Daha önce hiç görmediği bir rüya girdi Ziusuddu'nun düşüne,
Açıklanıyordu Yer’in ve Göğ’ün yargıları.



(Kolon IV)

Ziusuddu işitti yanıbaşında duran EA'nın sesini ;

"Solumda,
duvarın orada dur,
Ey duvar,
sana, senin için bir lafım var.
Önem ver sözlerime.
Bir Tufan olacak emrimiz üzre,
Silip süpürecek Tufan tapınakları,
kurutacak insanın tohumunu,

Karar böyle,
Tanrılar Toplantısı’nın kararı bu.
An ve Enlil'in arzusuyla…
..kırallığı,
sona erdirilecek kanunları.

(KIRIK)

Güçlü kasırgalar esti birlikte,
bir olup saldırdılar,
kapladı Tufan aynı anda tüm Tapınakları.
Başladı kasıp kavurmaya Tufan.

6 gün, 6 gece boyunca,
kapladığında Tufan her yanı,
Azgın sular üzerinde yüzdürüyordu Yarış Gemisini (?)Tufan.

Şamaş göründü,
ışıklarıyla Yer’i ve Göğ’ü aydınlatan.
Ziusuddu açtı penceresini (Yarış?) Gemisinin,
Şamaş'ın ışıkları girdi Gemiye,
Ziusuddu, kıral,
eğildi Şamaş'ın önünde,
Kurban etti bir ineği ona kıral Ziusuddu,
bir kuzu kurban etti ona.

(KIRIK)

KOLON VI

Ziusuddu onlara tapsın diye,
Gök (Anu) tarafından
Yer (Enlil) tarafından
lanet vardı, ceza vardı ortada.

Ey Anu,
Ey Enlil,
Göğ’ün hükmü,
Yer’in hükmü tarafından
lanet vardı, ceza vardı ortada,
Ziusuddu yanınızda yer alsın, size tapsın diye lanet vardı, ceza vardı ortada.

Toprağın kaderi NIG-GIL-MA,
kader olmuştu Ziusuddu'ya.

An ile Enlil'in,
'göğün soluğu',
'yerin soluğu' yayıldı her yana.
Bitkiler boy attılar toprakta.

Kıral Ziusudra,
kapandı An ve Enlil'in önünde yerlere,
An ile Enlil bastılar bağırlarına
Ziusudra'yı.

An ile Enlil Tanrı yaşamı gibi bir yaşam verdiler ona.
An ile Enlil,tanrı yaşamı gibi sonsuz bir yaşam
bahşettiler ona.

Ziusudra,kıral, böylece
NIG-GIL-MA adını aldı,
Adı da oldu "bitkiler ve insanlığın tohumu".

(KIRIK)

***

Şimdi artık Tufan anlatımlarını değerlendirmeye geçebiliriz...
(Sürecek)

Paris
18.11.2003

safakacmaz@yahoo. com

http://toplumvetarih.blogcu.com/554532/

pardus
18-08-2007, 11:22
KURAN'DA ‘ SAG’ *VE ‘SOL’ KAVRAMLARI *ILE TANRININ 99 TANIMI UZERINE







‘Sag’ ve ‘sol’ yon *kavramlarindan ‘sag yon’un Sumer’ler için,’sol yonun’ ise,Sami-Akadlar için *bir ayrim,belirleme,rituel duzenlenis tarzi olarak kullanildigini gormustuk.’Sag ve sol’ yon ayrimi Hititlerde de kullanilmisti.Eski Ahit’te Tanrinin ‘sag el’inin guçlu olusu uzerine sayisiz yineleme de vardir.Kuran’da ‘sag ve sol’ yonun ‘olumlu’ ve ‘olumsuz’ içerik kazandirilmis olarak kullanilmasini,bu notayi Kuran’la sinirlayarak elestiren bay I.Arsel gibi arastiricilarimiz yuzeysel bir yaklasim gostermektedirler.



Sumerlerden bu yana var olan,gunumuzde modern toplumun siyaset bilimcilerinin de *kullanmaya devam ettigi *‘sag’ ve ‘sol’ kavramlarinin ayrintili *baglantilarina;bu kavramlarin islami toplumlarda ‘sol siyaset’ bakimindan islevsel *rollerine vb.,belki *ilerde degerlendirme olanagi bulacagiz.



Kuran’da Vakia suresi,tam bir siir-ilahi halinde,’kiyamet anini’ ve *orada ‘sag’in ‘cennet’,’sol’un ise cehennem ile baglantilarini kurmaktadir.Bu sure’nin farkli tarzda yapilan,’modernlestirilen’ yorumlar temelindeki tercumelerine,isteyenler ulasabilirler.Fakat simdiden surasi açiktir ki,kutsal yazilarin kavramlari,zaman içinde oylesine bozulmustur ki,asagida Turkçesini okuyacagimiz metin,bir çok noktada garip,soyut,dolayisiyla ‘tanrisal derinlik’ kazanmistir.



Vakia suresinin *sonunda ,farkli tercumelerden birisini yapan MUHAMMED ESED’e *ait ‘açiklamalar’ yer aliyor..Bu açiklamalar *sadece ‘kelime kokenleri’ni tanimaya çalismak *bakimindan dikkate alinabilir.M.Esed’in *açiklamalarinda,içeriklerini,dogru kabul edemeyecegimiz noktalar var.Mesela ’ates’,’agaç’ uzerine açiklamalari son derece ‘hayali’ yorumlara dayanmaktadir.



Kuran’in,kendinden çok onceki *kaynaklara *bagli olarak,degismis,donusmus haliyle aktarildigi belirgin olan bu *‘cehennem’ mizanseni anlatimini, Sumer-Akkad ilahileriyle *karsilastirma içinde degerlendirmeye çalisacagiz.



Asagida daha sonra ise,’allahin 99 adi’ ile ilgili olan ESMA-ÜL HÜSNA yer aliyor.Enuma Elis’te “Marduk’un isimleri” bolumu bu nokta ile iliskilidir.







Enuma Elis’in kavram ve anlatimlarinin kavranmasi bakimindan, bu noktalarin *dikkate alinmasi,çozumlenmeye çalisilmasi gerekecektir.



***


Vakia Suresi

(Kıyamet) bir koptu mu,

onun oluşuna yalan diyen dil olmaz.

İndirir, bindirir.

([bazılarını] alçaltir, [diğerlerini] yüceltir]!

yer şiddetle sarsıldığı,

dağlar serpildikçe serpildiği,

hepsi dağılıp toz duman haline geldiği,

siz de üç sınıf olduğunuz zaman,

Sağda(1) sağın adamları, ne mutludur onlar!

Solda solun adamları, ne mutsuzdur onlar!

Önde, en öne geçenler, işte o ileride olanlar!

Naim cennetlerinde (Allah'a) yakın olanlardır.

Çoğu öncekilerden,

biraz da sonrakilerden,

cevherlerle işlenmiş tahtlar üstünde,

karşı karşıya kurulmuşlar.

Etraflarında taze kalan küpeli genç hizmetçiler dolaşırlar.

Main'den doldurulmuş küpler, ibrikler ve kadehlere,

(tertemiz kaynakların suyundan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve fincanlara,) *

bu içkiden ne başları ağrıtılır ne de içtiklerini tüketirler.

Meyve beğendiklerinden,

kuş eti istediklerinden,

iri gözlü huriler,

saklı inciler gibi,

işledikleri amellere mükafat için. (2)

Orada ne boş bir laf işitirler, ne de günaha sokan bir söz.

Tek işittikleri söz: "Selam, selam!"

Sağın adamları ise, ne sağın adamları!

Dalbastı kirazlar,

salkım muzlar içinde,

uzamış bir gölge,

uzamış bir gölge,

bir çok meyve,

(ki) bunlar ne eksilir, ne de yasaklanırlar,

yüksek döşekler (üstündedirler).

Biz onları yeniden inşa etmişizdir,

onları bakire kılmışızdır,

kocalarını çok seven aynı yaşta,

sağın adamları için.

Bir çoğu önceki (ümmet)lerden,

bir çoğu da sonrakilerdendir.

Solun adamları ise, ne solun adamları!

İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,

kapkara boğucu dumandan bir gölge,

ne serin, ne de rahatlatıcı!

Çünkü onlar bundan önce varlık içinde keyiflerine düşkün şımarık müsriflerdi.

Büyük günahda ısrar ediyorlardı;

ve diyorlardı ki:

"Biz ölüp, toprak ve kemik yığını

olduktan sonra,

gerçekten biz mi bir daha diriltileceğiz?

önceki atalarımız da mı?

De ki: "Muhakkak. öncekilerin ve sonrakilerin tümü,

belli bir günün belli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır!

Sonra siz, ey sapık inkarcılar,

mutlaka bir ağaçtan, zakkumdan yersiniz,

karınlarınızı onunla doldurursunuz,

üstüne de kaynar su içersiniz,

susuzluk illetine tutulmuş kanmak

bilmeyen develerin içişi gibi içersiniz.

İşte ceza gününde onların konuklukları (ağırlanışları) böyledir!

Sizi Biz yarattık, hala tasdik etmeyecek misiniz?

Şimdi gördünüz mü o döktüğünüz maniyi?

Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan Biz miyiz?

Aranızda ölümü Biz takdir ettik ve Bizim önümüze geçilmez.

Kılıklarınızı değiştirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta var etmek üzereyiz.

Muhakkak ilk yaratılışı biliyorsunuz. O halde düşünsenize!

Şimdi gördünüz mü o ektiğiniz tohumu?

Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?

Dilesek onları elbette bir çöpe çevirirdik de ağzınızda şöyle geveler dururdunuz:

"Muhakkak biz çok ziyandayız.

doğrusu büsbütün mahrum olduk!"

şimdi gördünüz mü o içtiğiniz suyu?

Buluttan onu siz mi indiriyordunuz. yoksa Biz miyiz indiren?

Dileseydik onu acı bir çorak yapardık.

O halde şükretseniz ya!

Bir de o çaktığınız ateşi gördünüz mü?

Onun ağacını siz mi inşa ettiniz, yoksa Biz miyiz inşa eden?(3)

Biz onu hem bir ihtar, hem de alandaki muhtaçlara (çöl yolcularına) faydalı kıldık

O halde Rabbini o büyük adıyla tesbih et!

Artık yok, yıldızların yerlerine yemin ederim;

bilseniz o, gerçekten çok büyük bir yemindir.

Ki bu, hakikaten çok değerli bir Kur'an'dır.

Korunan bir Kitapta;

ona tertemiz temizlenmiş olanlardan başkası el süremez;

Alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir!

Şimdi bu kelama siz yağ mı süreceksiniz?

Ve rızkınızı tekzibiniz ( nasibinizi yalanlamanızdan ibaret) mi kılacaksınız?

O halde can boğaza geldiği vakit, ki o zaman bakar durursunuz,

Biz ise ona sizden daha yakınızdır, fakat siz göremezsiniz!

Haydi, eğer dine boyun eğmeyecek, ceza çekmeyecek iseniz,

çevirsenize o canı geri, iddianızda doğru iseniz!

Ama o (can çekişen kişi) Allah'a yakın olanlardan ise,

(ona) ravh (rahmet, ferahlık, daimi bir hayat), güzel bir rızık ve Naim cennet vardır.

Eğer sağın adamlarından ise,

artık selam sana, sağın adamlarından.

Ama o yalanlayan sapıklardan(‘solun adamlarından’) *ise,

muhakkak konukluğu kaynar su

ve yaslanacağı cehennemdir!

Kesin gerçek budur işte!

Haydi Rabbini büyük ismiyle tesbih et!

[KURAN (E.HAMDİ YAZIR) (56 – Vakia Suresi)]





*



(1) ‘Kötülüğe batmışlardan’

Lafzen, ‘soldakilerden’ [yahut “soldaki insanlardan”]: meymenet ifadesinin “doğruyu bulmuş olanlar” manasında mecaz olarak kullanılması gibi meş’emet terimi de “kötülüğe batmayı” (mesela, 90:19'da) göstermek için kullanılır. Bu her iki mecazın kökeni, gelecekteki bazı olayların, kuşların belli dönemlerdeki uçuş yönlerine bakılarak tahmin edilebileceği inancına dayanır: eğer sağ yöne doğru uçmuşlarsa uğurlu gelecek, uçuş sola doğru ise tersi. Bu eski inanış zamanla dilin kullanımına yansımış, böylece “sağ” ve “sol” kavramları, az veya çok “uğurlu” veya “uğursuz” ile eş anlamlı hale gelmiştir. Kur’an'ın deyimsel kullanımında bu iki kavram, sırasıyla, “doğruluk/dürüstlük” ve “eğrilik/kötülük”e dönüşmüştür.

(2) Bu, “cennet” olarak adlandırılan yerdeki yaşayışın bozulmazlığına -yani ebedî gençliğe- sembolik bir işarettir. (Ayrıca bkz. müteakip iki not.)

- Bu ve cennetin güzellikleri ile ilgili öteki Kur’ânî tanımlamalar konusunda bkz. 32:17 ve özellikle ilgili dipnot 15. Sözkonusu notta zikredilen meşhur hadîs, öteki dünyadaki insan hayatının durumu yahut niteliği konusundaki her Kur’ânî atıf için gözönünde bulundurulmalıdır.

*- Hûr ismi -ki ben onu “saf ve temiz eşler” olarak çevirdim- hem müzekker ahver'in hem de müennes havrâ’ın çoğuludur. Bu her iki terim de, “havar sayesinde ayırd edilen bir kişi”yi tanımlar. Havar, “göz küresinin yoğun beyazlığı ile ‘iris’in parlayan siyahlığının kontrastı”nı gösterir (Kâmûs). Daha genel anlamda havar, “beyazlık” (Esâs) yahut moral bir vasıf olarak “sağlık” anlamına gelir (karş. Taberî, Râzî ve İbni Kesîr'in 3:52'deki havâriyyûn terimi ile ilgili açıklamaları). Bu sebeple (ikinci kısmındaki ‘în kelimesi a‘yan kelimesinin çoğulu olan) hûrin ‘în bileşik ifadesi aşağı yukarı “en güzel gözlere sahip saf ve temiz varlıklar [ya da, daha spesifik olarak “saf ve temiz eşler”]i gösterir. Râzî 52:20'deki aynı ifade ile ilgili yorumunda, insanın gözleri onun ruhunu bedenin başka herhangi bir uzvundan daha çok yansıttığı için, ‘în, “zengin ruhlu” yahut “engin ruhlu” olarak anlaşılabilir. İlk Kur’an müfessirlerinin büyük bir kısmı -Hasan Basrî de aralarındadır- hûr terimini daha ziyade dişi karakterde algılamışlar ve bu terimi “kadın cinsi arasındaki dürüst ve erdemli kimseler” şeklinden başka türlü anlamamışlardır (Taberî) -“dişleri dökülmüş bu yaşlı kadınlarınızı [bile] Allah yeni varlıklar olarak diriltecektir” (Hasan Basrî, Râzî'nin 44:54 ile ilgili yorumunda nakledilmiştir). Bu bağlamda bkz. ayrıca 38:52 ile ilgili not 46.onun ağacını”: taşlaşmış odundan başka bir şey olmayan kömür veya milyonlarca yıl toprak altında gömülü kalan bitki esaslı organizmaların sıvılaşmış artıkları olan petrol gibi mineral yakıtları da içeren hemen hemen bilinen bütün yakıt türlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak bitki kökenli oluşlarına işaret.



- “Ateş” (kelimenin en geniş anlamında) insanın bildiği bütün ışık türlerinin kaynağı olduğundan, insana “Allah'ın göklerin ve yerin nûru olduğu”nun hatırlatılması yerindedir (bkz. 24:35 ve ilgili notlar



***




ESMA-ÜL HÜSNA

1-ALLAH Her şeyin gerçek mabudu

2-RAHMAN Dünyada bütün mahlukatı rızıklandıran

3-RAHİM Ahirette yalnız dostlarına rahmet edecek

4-MELİK Bütün mevcudatın gerçek sahibi ve hükümdarı

5-KUDDÜS C.C. Bütün mahlukatı maddi ve manevi kirlerden arındıran

6-SELAM Her türlü tehlikeden kullarını selamette kılan

7-MÜMİN Kalplerde iman nurunu yakan ve kullarına güven veren

8-MÜHEYMİN Bütün varlıkları ilim ve kontrolu altında tutan

9-AZİZ Sonsuz izzet sahibi olan

10-CEBBAR C.C. İstediğini zorla yaptıran

11-MÜTEKEBBİR Sonsuz büyüklük ve azamet sahibi

12-HALİK Her şeyi yoktan yaratan

13-BARİ Eşyayı ve herşeyin aza, cihazatını birbirine uygun yaratan

14-MUSAVVİR Her varlığa münasip şekil giydiren

15-GAFFAR C.C. Çok affeden

16-KAHHAR Her şeye galip gelen ve bütün düşmanlarını kahreden

17-VEHHAP Bol bol hediyeler veren

18-REZZAK Bütün rızka muhtaç olanları rızıklandıran

19-FETTAH Her şeyi hikmetle açan

20-ALİM C.C. Her şeyi hakkıyla bilen

21-KABİD İstediğinin maddi ve manevi rızkını daraltan

22-BASİT İstediğinin maddi ve manevi rızkını genişleten

23-RAFİD İstediği kulunu şeref sahibi iken rezil rüsvay eden

24-RAFİ Dilediklerinin mertebesini yükselten

25-MUİZZ C.C. İstediğine izzet veren ve şereflendiren

26-MÜZİLL İstediğini zelil kılan

27-SEMİ Gizli açık her sesi işiten

28-BASİR Her şeyi bütün incelikleriyle gören

29-HAKEM Hükmeden hakkı yerine getiren

30-ADL C.C. Tam adaletli, Allah adildir zalimleri sevmez

31-LATİF Lutfu keremi bol olan

32-HABİR Her şeyden haberdar olan

33-HALİM Yaratıklarına son derece yumuşak muamele eden

34-AZİM Kendisine büyük ümitler beslenen

35-GAFUR C.C. Kullarının günahlarını bağışlayan

36-ŞEKUR Rızası için yapılan işleri bol sevapla karşılayan

37-ALİYY Her şeyiyle yüce olan

38-KEBİR Varlığının kemaline hudut yoktur

39-HAFIZ Her şeyi muhafaza eden

40-MUKİT C.C. Her türlü mahlukata münasip rızık veren

41-HASİB Kullarının bütün fiillerinin hesabını gören

42-CELİL Yücelik ve ululuk sahibi

43-KERİM İyilik ve ikramı bol olan

44-RAKİB Bütün varlıklar üzerinde gözcü

45-MUCİB C.C. Kullarının dualarına cevap veren

46-VASİ İlim ve insanı her şeyi içine alan

47-HAKİM Her şeyi yerli yerinde yapan

48-VEDÜD İtaatkar kullarını çok seven

49-MECİD Azamet şeref ve hakimiyeti sonsuz

50-BAİS C.C. Peygamberler gönderen ve ölüleri dirilten

51-ŞEHİD Kullarının her yaptığını gören

52-HAKK Varlığı hiç değişmeden duran, daima sabit

53-VEKİL Kendine güvenen kullarının işini en iyi yoluna koyan

54-KAVİY Güç ve kuvveti sonsuz olan

55-METİN C.C. Hiçbirşey hükmünü sarsmayan ve kendisine güvenilen

56-VELİY Müminlerin dostu olan

57-HAMİD En çok övülen ve en çok övgüye layık olan

58-MUHSİ Her şeyin sayısını bir bir bilen

59-MÜBDİ Mahlukatı örneksiz ve yoktan yaratan

60-MÜİD C.C. Mahlukatı öldükten sonra yeniden dirilten

61-MUHYİ Canlılara hayat veren

62-MÜMİT Canlı bir mahlukun ölümünü yaratan

63-HAYY Gerçek hayat sahibi olan

64-KAYYUM Gökleri yeri ve bütün mahlukatı ayakta tutan

65-VACİD C.C. İstediğini bulan

66-MACİD Sonsuz şan ve yücelik sahibi

67-VAHİD İsimlerinde sıfatlarında ve fiillerinde ortağı olmayan

68-SAMED Her şey kendisine muhtaç, O kimseye muhtaç değil

69-KADİR Sonsuz kudret sahibi olan

70-MUKTEDİR C.C. Her şeye gücü yeten

71-MUKADDİM Dilediğini öne geçiren

72-MUAHHİR İstediğini arkaya bırakan

73-EVVEL Herşeyden önce olan

74-AHİR Herşeyden sonra olan

75-ZAHİR C.C. Varlığı apaçık görünen

76-BATIN Herşeyin iç yüzünden haberdar olan

77-VALİ Mahlukatın işlerini yoluna koyan

78-MÜTEALİ Ali, büyük

79-BERR Herkesten fazla iyilik yapan

80-TEVVAB C.C. Bütün tevbeleri kabul eden

81-MÜNTEKİN Suçluları müstehak oldukları cezaya çarptıran

82-AFÜVY Kullarını çok çok affeden

83-RAUF Kullarına çok şefkat edip esirgeyen<br

http://toplumvetarih.blogcu.com/658699/

spartan-troy
21-08-2007, 12:38
Şimdi arkadaşlar şöyle bir tartışma platformu deniyelim.Bakalım sonucu demokrat usulu çözümleyebilecek miyiz?

Ben her zaman evrenin bir programlama olduğunu söylemişimdir.Bu görüşüm bir çok bilim adamınca da söylenmektedir.( yanılmıyorsam paul dirac "tanrı bu evreni müthiş bir geometriyle programlamıştır" demiştir.)

şimdi işim gereği (webmaster) kodlamalarla haşır neşirim.Şöyle basit bir kodlama kesitinle yazıma başlamak istiyorum.

<html><head><title>kayit formu</title>
</head>
<body>
<div>
<php>
<h2>Kayıt Formu</h2>
<form>
adınız:<input>

soyadınız:<input>

e-postanız:<input>

<input>
</form>


programlama bilenler anlar.(ancak büyük ihtimal bazı kodlar silinecektir.)bu kodun devamı cok uzun olduğu için burda kesmek istiyorum.Şimdi bazı veritabanlarına bağlanmak için mysql kullanılır.ve bu kodlamada secilen veri tabanında ki komutu noktalı virgülle sonlandırmassak istediğimiz kadar diğer kodlamalar doğru olsun.Program ufacık bir hata yüzünden çökecektir.


Şimdi ben suna getiricem olayı,örneğin: www.turandursun.com sitesine girdiğiniz an,bir anasayfa indexiyle görsel olarak karşılaşmaktayız,Şimdi burada bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum.Bu site bir script diliyle programlama eseridir.scriptin minimum bayt ürünleri eksiksiz bir şekilde kendisine verilen görevi yerine getirirler.Ancak bu scriptler kesinlikle birisi tarafından yazılmıştır script asla kendi kendine oluşamaz.ve asla ve asla siteye bakarak programcıyı göremezsiniz


Evrende böyle bir programlama ve programlamayı yapan biri kesinlikle var,ancak evren bir sonuc olduguna göre evrene bakarak asla programcıyı göremeyiz.

Şöyle bir örnek vereyim; bir alısveriş sitesinde cokca urun alana hediyeler verilecektir.Bunu site sahibi siteye yazar ve insanlara sunar.ve insanlarda talepleri doğrultusunda en cok urun alanlara hediye verileceklerini anlarlar.


Şimdi eleştirmek gerekirse bu yazıyı; denile bilir ki; O zaman programcıda programlama eseridir.ve bunun sonu olmaz. evet denilebilir ama hatalı bir suzgec mantıgıdır bu.

Şimdi size ben teorik olarak evrende en küçük birim nokta örneğini veriyorum.Nokta evren modelinde (ve evren modelinde her şey güçten ibarettir.) *en küçük birimdir.Peki size bir soru sorsam NOKTA nedir arkadaşlar.


cevabı sudur bakın : (tanımsız terim) düşünebildiğiniz en küçük iz.


Şimdi ben bir nokta tarifi yaparım ama net olarak tanım bu mudur yani.hayır tabi ki değil.
O halde size bir soru:

EN BUYUK GÜÇ NEDİR?



saygılarımla-troyya

NedimYilmaz
20-09-2007, 21:11
Kadınlara bakmak ve Tokalaşmak

Sual: Yabancı kadınlara bakmak günah mıdır?

CEVAP: Kadınlara da erkeklere de lüzumsuz veya şehvetle bakmak günahtır. Âyet-i kerimede mealen buyuruldu ki:
(Ey Resulüm, müminlere söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haramlardan korusunlar! İmanı olan kadınlara da söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haramdan korusunlar!) [Nur 30]
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Erkeğin kadına, kadının da erkeğe [şehvetle] bakması haramdır.) [Taberani]
(Harama bakmak, şeytanın zehirli okudur. Allahü teâlâdan korkup yabancı kadına bakmayana, zevkli bir iman nasip olur.) [Ramuz]
(Yabancı kadına şehvetle bakanın gözleri ateşle doldurulup, Cehenneme atılır, onunla toka edenin kolları ensesinden bağlanıp, Cehenneme sokulur, lüzumsuz ve şehvetle konuşan, her kelimesi için, bin yıl Cehennemde kalır.) [R.Nasıhin]
(Komşu ve arkadaş hanımına şehvetle bakmak yabancı kadına bakmaktan ve evli kadına bakmak, kıza bakmaktan daha çok günahtır. Zina da böyledir.) [R.Nasıhin]
Bir erkeğin bir kadınla tokalaşması, zaruretsiz konuşması, görünmeyen bir yerde yalnız kalmaları haramdır. Peygamber efendimiz bile hiçbir kadınla tokalaşmamıştır. Bir hadis-i şerifte buyuruyor ki:
(Elbette ben kadınlarla tokalaşmam.) [Nesai, İbni Mace, Taberani]
Hz. Âişe validemiz de buyurdu ki:
(Resulullah, kendisine helal olan kadınlardan başka, hiçbir kadınla tokalaşmadı.) [Buhari, Müslim]
Yine hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Kişinin başına demirden bir şişin batırılması, nikah düşen bir kadına dokunmasından daha hafif kalır.) [Taberani, Beyheki]
(Yabancı kadınla kucaklaşan, şeytanla beraber zincire vurulup ateşe atılır.) [Şir’a]
(Kadınlarla bir arada yalnız kalmaktan sakının. Allah’a yemin ederim ki, bir kişi bir kadınla yalnız kalınca, aralarına şeytan girer. Bir kimsenin çamurlu bir domuzla sıkışmış durumda olması, o kimse için kendine helal olmayan bir kadına dokunmasından daha hafiftir.) [Taberani]

Kadınlar zaruret olmadıkça namahrem erkeklerle konuşamaz. Ramuz’un 469. sayfasında yazılı ilk hadis-i şerif şöyle:
(Ey kadınlar, ancak mahreminiz olan erkeklerle konuşun, mahreminiz olmayanlarla konuşmayın!) [İbni Said]

Erkekler, iffetsiz [yani namussuz] olursa, geneleve falan giderse, karıları, kızları da kötü yola düşebilir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Siz iffetli olursanız, kadınlarınız da iffetli olur.) [Hakim]
(Ey gençler, namusunuzu koruyun, zina etmeyin! İyi bilin ki, namusunu koruyana Cennet vardır.) [Hakim]
(Kötülükten korunmak için, nikahlı yaşayın ve iffetli olun!) [İbni Asakir]
(Onun bunun karısını, kızını ayartan bizden değildir.) [İ.Ahmed]
(Zina eden, aynı şeye maruz kalır.) [İ.Neccar]
["Çalma elin kapısını, çalarlar kapını", "Eden bulur" denmiştir.]
Kur'an-ı kerimde mealen, (Fuhşun açığına da, gizlisine de yaklaşmayın) buyuruluyor. (Enam 151)


Buradaki yaklaşmayın demek, zinaya götürecek sebeplerden, hareket ve işlerden sakının, yabancı kadınları düşünmeyin, onlarla konuşmayın, onların seslerini dinlemeyin, onlara bakmayın demektir. Yabancı kadınlara bakmak gözü zayıflatır, kalbi karartır. Peygamber efendimiz de, "göz zinası" hakkında buyuruyor ki:
(Yabancı kadına şehvetle bakmak göz zinasıdır, onu tutmak el zinasıdır, ona gitmek ise ayakların zinasıdır.) [R.Nasıhin]
(Bir yabancı kadın görüp de, Allah’tan korkarak, başını ondan çevirene, Allahü teâlâ, ibadetlerin tadını duyurur.) [Ebu Davud, İ.Ahmed, Hakim]
(Avret yerini açana, başkasının avret yerine bakana Allah lanet etsin!) [Beyheki]
(Kadının yüzünden ve iki eli ayasından başka bütün bedeni avrettir.) [M.Enhür]
Kadınların, Kur'an-ı kerim, mevlid, ilahi okuyarak seslerini erkeklere duyurmaları haramdır. [Hoparlör, radyo ve TV ile duyurmaları ise mekruh olur.] (Tergib-üs-salat, Hadika)

----------------------------

Sual: Aşağıdaki iddialar reformcu bir yazara ait. Cevap verir misiniz?
(Karşılaşan iki arkadaşın birbirinin elini öpmesi sünnettir.)

CEVAP: Haram olduğu Redd-ül Muhtar’da yazılıdır.

----------------------------

Sual: (Peygamberimiz kadınlara el öptürmemişse de, onlarla müsafeha ederdi. Çünkü müsafeha etmek sünnettir. Eğer Peygamberimiz şimdi olsaydı kadınlara mutlaka el öptürürdü. Çünkü âlimlerin elini öpmek caizdir.)
CEVAP: Peygamber efendimizin kadınlarla müsafeha ettiği yalandır.Âlimin, ana-babanın eli öpülür. Fakat namahrem kadın, bir âlimin elini öpemez. İmam-ı Rabbanihazretleri buyuruyor ki:
(Peygamber efendimiz erkeklerle müsafeha ederek sözleştikten sonra, kadınlarla da sözleşme yaptı. Kadınların biati yalnız söz ile oldu. Mübarek eli kadınların eline dokunmadı.) [3/.41]
Tibyan’da Mümtehine suresinin 12. âyetinin açıklamasında deniyor ki:
Peygamber efendimiz, kendisi ile biat edilirken hiçbir yabancı [namahrem] kadınla müsafeha yapmamıştır. Hz.Âişe dedi ki:
(Peygamber efendimizin kadınlarla biati söz ile idi. Onun eli, hiçbir yabancı kadının eline değmemiştir.) [Müslim]

----------------------------

Sual: (Doktor, kadına dokunuyor, günah olmuyor da, benim elimi öpünce niçin günah olsun?)

CEVAP: Doktor, zaruret olunca, ihtiyaç miktarı kadına dokunması caizdir. İhtiyaçtan fazla yerini açması haramdır. El öpmekte bir zaruret yok ki doktorla mukayese edilsin.

(Âlim evlat, cahil babasına imam olamaz.)
CEVAP:

Bunu kölenin imamlığına benzetmiş. Kölenin imamlığı mekruhtur. Sebebi, köle hizmetle meşgul olduğu için ilim tahsiline vakit bulamaz. Eğer âlim olursa imamlığı mekruh olmaz. A’manın [körün] imamlığı da mekruhtur. Bunun sebebi de, elbisesini temizleyememesidir. Fakat temiz olan a’manın da imam olması mekruh değildir. Çünkü Peygamber efendimiz, a’ma olan İbni Mektum hazretlerini defalarca kendi yerine imamlığa seçmişti. (Nimet-i İslam)

Namahreme bakmak günahtır.

Sual: Bazı ateistler, “Peygamber zamanında kadınlar örtünmezdi. Umacı gibi örtünmek o zaman yoktu. Hz. Âişe ba­şı açık gezerdi. Şimdiki örtünmeyi, sonradan, yobazlar uydur­du) diyorlar. Bu durum hicab âyeti gelmeden önce değil miydi?
Bir de ateistlerin etkisi altında kalan, bir arkadaş, “Kadınlara bakmak, onlarla konuşmak, hatta onlarla beraber oturmak da günah değildir. Kadınların erkeklerle namaz kılmasının da mahzuru olmaz. Resulullah kadınların arka safta kılmasını söylemesi huşu açısındandır. Yoksa beraber kılmalarında mahzur olmaz. Tesettür detaydandır” diyor. Kadınların açık gezmesi, onlara bakmak ve konuşmak günah değil mi?

CEVAP: Elbette günahtır. İçkiyi yasaklayan âyet-i kerime gelmeden önce müslümanlardan içki içenler vardı. Bunu örnek gösterip de içki yasak değildi demek yanlış olduğu gibi, hicab âyetinden önceki durumu bildirip kadınlarla konuşmanın, onlara bakmanın, onlarla oturmanın günah olmadığını söylemek de böyle yanlıştır.
Hicab [tesettür = örtünme] âyeti gelmeden önce, kadınlar ör­tünmezler, Resulullaha gelip, bilmediklerini sorup öğrenirlerdi. Resulullah efendimiz birinin evine gitse, kadınlar da gelir, oturur, dinler, istifade ederlerdi. Beydavi’de ve Buhari’nin tefsir kısmında bildirildiği gibi, hicretten üç yıl sonra, Ahzab ve beş yıl sonra Nur surelerindeki hicab âyetleri gelip, kadınların yabancı erkekler yanında, otur­maları, bunlarla konuşmaları yasak edildi. Bundan sonra, Resulullah efendimiz, kadınların bilmediklerini, mübarek hanımlarından sormalarını emreyledi.
Hicab âyetinden önceki durumu bildirip kadınların açılmasının mahzuru olmadığını söylemek, Müslümanları aldatmak olur. Resulullah efendimizin mübarek hanımı Ümm-i Seleme validemiz anlatır:
Meymune ile birlikte Resulullahın yanında idik. İki gözü de görmeyen İbni Ümmi Mektum izin isteyip içeri girdi. Resulullah bunu görünce, bize (İçeri geçin) buyurdu. (O a'mâ değil mi, bizi görmez) dedim. (O sizi görmüyorsa, siz onu görmüyor musunuz?) Yani, o kör ise, siz kör değilsiniz ya, buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud, İ. Ahmed)
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Yabancı kadını görünce, yüzünüzü ondan ayırın! Ansızın görmek günah olmaz ise de, tekrar bakmak günah olur.) [Ebu Davud, Darimi]
(Buluğa eren kız, yüz ve elinden başka yerini namahreme gösteremez.) [Ebu Davud]
(Şarkıcı kadının aldığı para haram olduğu gibi, onu dinlemek ve yüzüne bakmak da haramdır. Haramla beslenen vücuda Cehennem ateşi layıktır.) [Taberani]
(Bir kadın koku sürünüp dışarı çıkar ve kokusunu duyurmak için bir topluluğun yanından geçerse, ona bakana da, kendisine de zina günahı [göz zinası] yüklenir.) [Nesai]
(Gözler zina eder, eller zina eder, ayaklar zina eder, ferc zina eder.) [Ahmed, Taberani]
(Gözün zinası harama [namahreme] bakmak, dilin zinası fuhuş konuşmaktır.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]
(Bir kadın, cezbedici koku sürer ve erkekler de ona bakarsa evine gelene kadar Allahü teâlânın gazabında olur.) [Taberani]
(Bir kadın, güzel kokular sürünüp, göz alıcı güzel elbiseler giyerek, bir topluluğun yanından geçerse, zina işlemiş gibi günaha girer.) [İbni Hibban]
(Harama bakmayan gözler, Cehennem ateşi görmez.) [İsfehani]
(Kadına, şehvetle bakanın, gözlerine erimiş kurşun dökülüp Cehenneme atılır.) [M. Enhür]
(Komşu kadına, arkadaş hanımına şehvet ile bakmak, yabancı kadına bakmaktan on kat daha günahtır. Evli kadınlara bakmak, kızlara bakmaktan daha günahtır.) [Taberani]
Kadınların, erkeklerin baş ve saçlarına bakmaları mekruhtur. Kadınların saçları da avrettir. Avret yerine bir zaruret olmadan şehvetsiz de bakmak haramdır.
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Kadınların, kızların, başı, saçı, kol­ları, bacakları açık olarak sokağa çıkmaları haram olduğu gibi, ince, süs­lü, dar, hoş kokulu elbise ile çıkmaları da haramdır. Böyle çıkmaları­na izin veren, razı olan ana babası, kocası veya kardeşi de, onun günahına ve azabına ortak olurlar. (Kimya-yı saadet)
İmam-ı Zehebi de buyuruyor ki:
Erkeklere ziynetini gösteren kadınlara, mesela altın, inci gibi şeyleri örtüsünün üstüne takan, koku süren, renkli ve ipek kumaş örtünmüş olan, kol ağızları geniş olup kolları görünen ve bunlar gibi kendilerini erkeklere gösteren kadınlara Allahü teâlâ dünyada ve ahirette azap edecektir. (Zevacir-İbni Hacer-i Mekki)
Tesettüre riayet etmemek ve ziynetlerini göstermek gibi günahlar, kadınlarda çok olduğu için, Resulullah efendimiz, (Mirac gecesi Cehennemi gösterdiler, çoğunun kadın olduğunu gördüm) buyurdu. (Tirmizi)

----------------------------

Harama bakmamak için

Sual: Sokağa açık-saçık çıkmış bayanlara bakmamaya çalışsak da bazen de bakabiliyoruz. Bu gibi durumlarda günah işlememek için ne yapmalıyız?

CEVAP: Harama bakmamak için şunları bilmeli:
a- Yabancı kadınlara bakmak gözü zayıflatır, kalbi karartır. Gözümüzün zayıflamaması, kalbimizin kararmaması için bakmamaya çalışmalıyız. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Haramlar, yaldızlanmış necaset gibidir) buyuruyor. Dışı süslü ama, içi berbat. Bunu düşünebilen bakmaz.
b- (Avret yerini açana ve ona bakana Allah lanet etsin) hadis-i şerifini düşünerek lanetlik olmamak için hep bu hadis-i şerifi hatırlamalıdır.
c- (Allah’ın azabından korkarak, başını yabancı kadından çevirene, Allahü teâlâ ibadetin tadını duyurur) hadis-i şerifini düşünerek ibadetlerin zevkine varabilmek için bayanlara bakmamalıyız.
d- (Kadına, şehvetle bakanın, gözlerine erimiş kurşun dökülüp, Cehenneme atılır) hadis-i şerifini düşünerek, gözümüze erimiş kurşun dökülerek Cehenneme atılmaktan korkmalıyız.
e- Yabancı kadına bakmak iffetsizlik, yani namussuzluktur. Durup dururken niye namussuz olalım?
f- Baktığımız kadınlar, birisinin anası, bacısı, kızı veya karısıdır. Birisi bizim anamıza, bacımıza, kızımıza ve karımıza baksa razı olur muyuz? İffetli insan razı olmaz. Bizim baktığımız bayan da mutlaka birisinin anası, bacısı, kızı veya karısıdır. Namussuzluk olan bu işi nasıl yaparız? Bir hadis-i şerifte, (Erkekler, namuslu olun ki, karılarınız kızlarınız da namuslu olsun) buyuruluyor. Karımızın kızımın namussuz olmasına sebep olmamız kadar ahmaklık var mıdır?
g- Atalarımız da çalma elin kapısını çalarlar kapını buyuruyorlar. Kapımızın başkaları tarafından çalınmaması için kimseye kötü gözle bakmamamız gerekir.

----------------------------

KADINLARIN SESLERİ HARAM MI?

Sual: Bazıları, kadınların erkeklerle konuşmasına helal diyorlar. Haram değil mi?

CEVAP: İslamiyet’in hükümleri, 23 yılda geldi. Tesettür âyeti gelmeden önceki olayları ele alıp yabancı erkeklerle konuşmayı mubah saymak yanlıştır. İçki de haram edilmeden önce günah değildi. Daha önceki olayları örnek gösterip, asr-ı saadette içki içiliyordu diyerek içkiye mubah denir mi? Eski Peygamberlerin dinlerindeki olayları örnek gösterip bak kadınlarla konuşmak caiz denir mi? Hz. Âdem zamanında şimdi evlenilmesi haram olan bazı kimselerle evlenmek caizdi. Daha sonra haram edildi. Şimdiki olaylar için o zamanki hükümler örnek verilir mi hiç?
Cariyelerin şarkı söylemeleri, hür kadınlar için örnek gösterilemez.
Hz. Ömer, mehrin azaltılmasını tavsiye edince, perde arkasından yaşlı bir kadın, itiraz mahiyetinde, Nisâ suresinin (Bıraktığınız eşinize, yüklerle [altın mehir] vermiş de olsanız, ondan bir şey geri almayın) mealindeki 20. âyetini okuyor. Hz. Ömer bu kadına itiraz etmiyor.
Bazı sapıklar, (Bu olay, kadının sesinin haram olmadığını gösterir) diyorlar. Perde arkasındaki kadının ihtiyar olduğunu açıklamıyorlar. İhtiyar kadının sesi haram değildir. İhtiyar kadına caiz olan şey, genç kadına caiz olmaz.
Sapıklar yine diyor ki:
(Hz. Âişe anlatır: "Bayram günü iki cariye, kahramanlık şiirlerini def çalarak terennüm ediyordu. Resulullah yatağına yatıp yüzünü öbür tarafa çevirdi, sonra babam [Hz. Ebu Bekir] içeri girdi. (Bu ne hâl, Resulullahın huzurunda şeytanın düdüğü ve sesi ne arıyor?) diye beni azarlayınca, Resulullah (Bırak onları, her milletin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır) buyurdu. Babam başka şeyle meşgul olunca cariyelere işaret ettim, dışarı çıktılar.)
Sapık kimseler, bu olayı delil göstererek, kadınların erkeklerle beraber oturmasının, çalgı çalmasının, şarkı söylemesinin ve seslerini erkeklere duyurmasının helal olduğunu söylüyorlar.
Şimdi yukarıdaki ifadeleri inceleyelim:
1- Şiir okuyan veya şarkı söyleyenler, hür kadın değil cariyedir. Cariyelerin saçlarını, kollarını açmaları seslerini erkeklere duyurmaları günah değildir. Cariyeyi örnek gösterip, hür kadınlara da bunların mubah olacağını söylemek Müslümana yakışmaz.
2- Kahramanlık şiirleri veya şarkıları da, mehter marşları da caizdir. Bunların caiz olması, diğer şarkı ve türkülerin de caiz olmasını gerektirmez. Def ile şarkı türkü söylenir, ilahi söylenmez. Çünkü ilahi ibadettir. İbadete çalgı karıştırılmaz. Tasavvuf müziğinin dinde yeri yoktur. Resulullah efendimizin geldiği bir evde, küçük zenci kızları [cariyeler] def çalıp şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı bırakıp, Resulullahı övmeye başladılar. Resulullah efendimiz, (Onu bırakın, oyun arasında beni övmeyin. Beni övmek [ilahi söylemek] ibadettir. Eğlence, oyun arasında ibadet caiz değildir) buyurdu. (K. Saadet)
3- Hz. Ebu Bekrin, def için şeytanın düdüğü demesi, çalgının mubah olmadığını gösterir. Ulema sadece düğünlerde, bayramlarda kadınların def çalmasının caiz olduğunu bildirmiştir. Yani def çalmanın kadınlara caiz olması, düğün ve bayram içindir. Başka zaman caiz değildir.

Kadın sesinin haram olduğunu bildiren vesikalardan bazıları:
Resulullahın hanımları müminlerin anneleri olduğu için, onun hanımları ile yani annelerimizle evlenmek de haramdır. Üç âyet meali:
(Ey iman edenler, Resulullahın eşleri ile evlenmeniz caiz değildir.) [Ahzab 53]
(Resulullahın eşleri, müminlerin anneleridir.) [Ahzab 6]
(Ey nebi hanımları, siz diğer kadınlar gibi değilsiniz. Allah'tan sakının, edalı, yumuşak konuşmayın, kalbi bozuk olan, ümide kapılır; hep ciddi konuşun.) [Ahzab 32]
Âyette, Peygamber hanımlarının yani annelerimizin yumuşak konuşmaları caiz olmayınca, başka kadınların yumuşak konuşmaları nasıl caiz olabilir. Annelerimize kötü gözle bakan çıkabileceğine göre, diğer kadınlara kötü gözle bakan çıkmaz mı?
Kadının ihtiyaçsız sesini erkeklere duyurması caiz olmadığı gibi, bakması da caiz değildir. Bir âyet meali:
(Mümin kadınlara da söyle, gözlerini [yabancı erkeklere bakmaktan] sakınsınlar.) [Nur31]
Birkaç hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Erkeğin kadına, kadının da erkeğe [şehvetle] bakması haramdır.) [Taberani]
(Yabancı kadını görünce, yüzünüzü çevirin!) [Ebu Davud]
(Şarkı söyleyen kadını dinlemek ve yüzüne bakmak haramdır.) [Taberani]
(Namahreme bakmak göz zinasıdır.) [Buhari]
Ümm-i Seleme vâlidemiz anlatır:
Resulullahın yanında iken, iki gözü de görmeyen İbni Ümmi Mektûm, izin isteyip içeri girdi. Resulullah bize, (İçeri girin) buyurdu. (Ya Resulallah o a’ma değil mi, bizi görmez) dedim. (O sizi görmüyorsa, siz onu görmüyor musunuz?) Yani, o kör ise, siz kör değilsiniz ya, buyurdu. (Tirmizi, Ebu Davud)
Bir âyet meali de şöyle:
(Resulullahın eşlerinden ihtiyacınızı perde arkasından isteyin.) [Ahzab 53]
Namahreme bakmak günah olduğu gibi onunla konuşmak da günahtır. İki hadis-i şerif meali:
(Ey kadınlar, mahreminizle konuşun, namahremle konuşmayın!) [Ramuz, İbni Said]
(Yabancı kadınla şehvetle konuşana, her kelimesi için, Cehennemde azap vardır.) [R.Nasıhin]
Kadınların yüksek sesle veya yumuşak konuşmaları ve seslerini namahreme duyurmaları caiz olmadığı için, ezan ve ikamet okumaları da caiz değildir. (Redd-ül- Muhtar)
Genç kadın, yabancı erkeğe selam veremez ve aksıran erkeğe bir şey söylemez ve kendine söylenince de cevap vermez. (Hamevi Eşbah şerhi)
Kadınların seslerini erkeklere duyurması haramdır. Bazı âlimler, ihtiyaç zamanında, ihtiyaç kadar ve sert, ciddi konuşmaları caiz olup fazlası yine caiz olmaz buyurmuşlardır. (Tezkiye-i ehli beyt)
Çalgı ve kadın sesi, sima değil gınadır, haramdır. (Dürr-ül-mearif)
Allahü teâlâ, kadının namahremle yumuşak sesle konuşmasını men ediyor. (M. Rabbani 3/41)
Kadınların, saçı, başı ve kolları açık sokağa çıkmaları ve yabancı erkeklerle lüzumsuz yere, konuşmaları, şarkı söyleyerek, hatta Kur'an, mevlit, ezan okuyarak seslerini erkeklere duyurmaları büyük günahtır. Ancak yabancı erkeklerle, alış veriş gibi, ihtiyaç olduğu zaman, fitneye sebep olmayacak şekilde, sert ve ciddi konuşmaları caizdir. (Tergib-üs-salat, Hadika, S.Ebediyye)

----------------------------

Sual: Kadın resmine bakmak caiz midir? Açıkken, arkadaşlarla çektirdiğim resimlerden onlarda da vardır. Geri alma imkanı da yoktur. O resimlerin bana da günahı olur mu?

CEVAP: Kadın resmine ihtiyaçsız ve şehvetsiz bakmak mekruh, şehvetle bakmak haramdır. Bir ihtiyaçtan dolayı şehvetsiz bakmak caizdir.


Resim, hoparlörden çıkan sese benzetilemez. Resim, o kimsenin bizzat kendisi değil ise de, neticede bir kadın resmidir. Hangi kadın olursa olsun, resme de şehvetle bakmak caiz değildir.
Kadının erkeğin, erkeğin de kadının yüzüne ihtiyaçsız bakması tenzihen mekruhtur. Bir ihtiyaç varsa, ihtiyaç kadar bakılır. Açık gezmeye tevbe edip, resimleri de, geri alamadığınıza göre, size günah olmaz.

-----------------------------

Sual: TV’lerdeki bayanların resimlerine bakmak ve seslerini dinlemek caiz mi?

CEVAP: Kadınların saç, kol gibi bakılması haram olan yerlerinin aynadaki görüntülerine şehvetsiz bakmak haram değildir. Resimlerine, televizyondaki görüntülerine bakmak, aynadaki hayallerine bakmak gibidir. Şehvetsiz bakmak caiz, şehvet ile bakmak veya şehvete sebep olacak görüntülerine bakmak, böyle sesleri dinlemek haramdır.

-----------------------------

Sual: Kadınların, Kur'an, mevlid, ilahi okuyarak seslerini erkeklere duyurmaları haram mıdır?

CEVAP: Evet haramdır. [Hoparlör, radyo ve TV ile duyurmaları mekruh olur.] (Tergibüssalat, Hadika)

Not: Kaynaklar cümlenin sonunda [xxx] ya da (xxx) şeklindeki alim isimleri ve kaynaklarıdı. [Tirmizi] , (Hadika) gibi.

zafir
27-09-2007, 17:24
bir sual...
ben müslümanın ve ebedi hayata inanıyorum.dolayısıyla rabbimin emrettiği ibadetleri yapmaya çalışıyorum.
sualim şu,
diyelimki ebedi hayat yok...hesap günü yok...ben inandığım için,ibadetlerimi yapmaya çalıştığım için bir şey kaybedermiyim?
ya ebedi hayat varsa ...
ateistler ne kaybettiklerini hesapladılar mı?
* Forum kurallarini okumadan baslik acmissiniz, kotanizi doldurana kadar basligi kitliyorum vartor

frodo
09-10-2007, 18:50
Zorunlu din dersi özgürlük ihlali
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bir Alevi vatandaşın zorunlu 'din kültürü ve ahlak bilgisi' dersiyle ilgili başvurusunda Türkiye'yi haksız buldu. Mahkeme zorunlu din dersi eğitiminin 'özgürlük ihlali' olduğuna hükmetti.

Mahkeme, 1'inci ek protokolün 2'nci maddesinin ihlal edildiği görüşüne vararak, başvuruyu yapan Hasan Zengin'e Türkiye'nin mahkeme masrafı olarak 3 bin 726 euro ödemesini kararlaştırdı. Gerekçeli kararda, eğitim sırasında, devletin, ebeveynlerin dini inançlarına saygı göstermesi gerektiği belirtildi.

AİHM'nin ilgili dairesi, geçen yıl ekim ayında konu ile ilgili bir duruşma yapmış ve başvuruyla ilgili tarafların görüşlerini dinlemişti.

Yaklaşık iki saat süren duruşmada, Türk hükümetinin avukatı, "zorunlu derslerin AİHM içtihadına uygun olduğunu" belirtmiş, başvuru sahibinin avukatı, "zorunlu derslerin laiklik ilkesine aykırı olduğu görüşünü" dile getirmişti.

Türk hükümeti adına savunma yapan avukat Münci Özmen, AİHM içtihadına göre eğitimi düzenlemenin devletin yetki ve sorumluluğu altında olduğunu ifade etmiş ve "yasaların ailelere, kurumsal eğitimi çökertme hakkı tanımadığını" söylemişti.

Başvuru sahibinin avukatı Kazım Genç, "Türkiye'deki uygulamanın laiklik ilkesine tamamen aykırı olduğunu, laiklik ilkesi gereği devletin din dersi veremeyeceğini, sadece din derslerini gözetim ve denetim altında tutabileceğini" ifade etmişti.

Davanın geçmişi
Hasan Zengin isimli Alevi bir vatandaş, AİHM'ne 2004 yılında yaptığı başvuruda, "Türkiye'nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili 9'uncu maddesini ve eğitim hakkıyla ilgili 1'inci protokolün 2'nci maddesini ihlal ettiği" görüşünü savunmuştu.

Hasan Zengin, Türkiye'deki mahkemelere yaptığı başvuruda, 7'nci sınıfta okuyan kızı Eylem Zengin'in, din ve ahlak derslerinden muaf olmasını talep etmiş, ancak
bir sonuç alamamıştı.

Zengin, Türk mahkemelerine yaptığı başvuruda, Türkiye'de verilen zorunlu din ve ahlak derslerinin, laiklik ilkesine aykırı olduğunu savunmuş ve derslerde öğretilen Sünni İslam eğitiminin tarafsız olmadığı görüşünü dile getirmişti.

Türkiye'de Anayasa'nın 24'üncü maddesinin 21'inci bölümü uyarınca ilköğretimdeki çocukların, din ve ahlak derslerine girmesinin zorunlu kılındığını belirten Zengin, AİHM'ne yaptığı başvuruda, "Türkiye'de din ve ahlak dersi öğretim biçiminin, kızının din özgürlüğüne ve ebeveyn olarak çocuğuna kendi inançlarına göre din dersi öğretilmesi güvencesine aykırı olduğu" görüşünü savunmuştu.

http://www.ekolay.net/haber/Haber.asp?PID=64&HaberID=506830

nil
12-10-2007, 20:39
Sevgili arkadaşlar,

Okumanın önemiyle ilgili, yayımlanmış bir yazımı belki birilerine bir faydası olabilir düşüncesiyle buraya aktarma gereği duydum.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *NEDEN OKUNMUYOR
* * * * *
* * * * * * * * * * * * * * *Ne Okumalı, Neden Okumalı, Nasıl Okumalı

* * Yüzde 86 kadarımız ‘okur-yazar’ ız ama yüzde 1’imiz bile okuyup yazmıyoruz.Dünya okuma anketlerinde, Türkiye en geride, müslüman ülkelerle birlikte.-Çoğu insan,doğduğunda hazır bulduğu (çoğu da bilime aykırı ve korkutmaya dayalı) bilgi ve değerleri, (bunlara sıkı sıkıya sarılarak ahlaklı olunacağını sanıp) sorgulamadan,bir kez bile okuyup anlamadan, ömür boyu bunlara göre yaşayarak doğaya karışır gider.
* *Araştırmayı,düşünmeyi ve sorgulamayı gerektiren kitapları okuyabilmek için *insanın ,temel ihtiyaçlar ve sorunlar yüzünden kendisinin ve zihninin kitap okuyamayacak kadar meşgul olmaması, okumayı para etmeyen boş bir uğraş olarak görmemesi, yeterli düzeyde bir kapasite,bilimsel bilgi birikimi,sabır,merak, özgür bir zihne sahip olması ,gerçeklerle ve kendisiyle yüzleşmekten ve *değişmekten korkmaması gerekir.
*Okumak sadece aşk ve macera romanları okumak değildir.Bunun yerine film izlemek daha iyidir.Piyasada yığınla kitabın bulunduğu ,ilerlemenin ışık hızıyla gerçekleştiği ve görsel kültüre geçtiğimiz çağımızda, insanı düşündürmeyen,sarsmayan, suya sabuna dokunmayan ve bir şeyler katıp daha fazla insan yapmayan kitapları okumak, vakit kaybı gerçekten.En etkin eğitim araçlarından TV Gerçekleri bildirmekten ve *bilimsel olarak eğitmekten çok uzak henüz ama biz görmesek de gelişecektir ve bilim-teknik kanalları olacaktır. Değerli kitaplar da her zaman ayrı bir yeri olarak okunmaya devam edilecektir. Bu yüzden kitap alırken eskiye göre çok daha seçici olmak,bilimsel olup olmadıklarına dikkat etmek gerekiyor.Bilimsel olmayanları da bir fikir edinmek ve *karşılaştırmak için az sayıda da olsa alıp okumak gerekir.
* * Okunması gereken kitaplar kabaca şöyle gruplandırılabilir:
Dinlerin kutsal kitapları,Dinler tarihi(evrimi),Bilim tarihi,Felsefe(Düşünce) tarihi,Etnik ve siyasi tarih
Ülkemizin dinsel,etnik ve siyasi tarihi,Nutuk,Evrenin,yaşamın ve insanın oluşumunu bilimsel olarak açıklayan kitaplar, Fizik(Astronomi ve kozmoloji) kavramları,yasaları ve *Görelilik,Kuantum, Büyük Patlama ve Evrim teorisi gibi en önemli ve en son teoriler,Kişilik ve davranış bozuklukları ,psikolojik rahatsızlıklar ve nedenleri,Önemli keşifler yapmış bilim insanlarını ve keşiflerini tanıtan kitaplar,Bilimi güncel olarak izleyen dergiler,Bu konularda yorum yapan,görüş bildiren karşıt görüşteki kitaplar(,Klasikler) * *
* * Uygar olmanın yolu kitaplardan geçer.Bilgi sahibi olmayan düşünce sahibi de olamaz. Kitaplar zihnin gıdasıdır.Okunması gerektiğinin farkına varabilen fırsatları değerlendirerek okur.Okudukça da zihni zinde kalır,gelişir ve *özgürleşir.Daha mantıklı ve daha doğru düşünerek olguları ve sorunları * daha iyi anlayıp kolay ve doğru çözebilir.Daha bilinçli, anlamlı,huzurlu ve mutlu yaşayıp çok daha iyi değerlendirebilir *kısacık ve biricik ömrünü.
* * Atatürk’ün ”Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”dediği gibi, kendine en doğru,en *güvenilir yol gösterici metafizik güçleri değil bilimi esas alarak; geriye değil ileriye bakan, başka dünyalar hayaliyle değil bu dünyaya göre yaşayarak hızla değişen dünyaya ayak uydurabilen,“fikri hür,irfanı hür,vicdanı hür” bireyler olarak,aydınlanma hareketimiz doğrultusunda karanlığa küfredeceğine bir mum yakıp bişey yaparak bağımsız,demokratik ve laik toplumun yaratılmasına ve kalkınmasına katkıda bulunmak için, * *
* * *Sokrates’ in “Kendini bil”,(Yunus’un”İlim ilim bilmiktir,ilim kendin bilmektir,sen kendini bilmezsen,bu nice okumaktır.”) dediği gibi insanı hayvandan ayıran en büyük özellik olan kendini tanımak,geliştirmek ve hakim olmak,eskilerin “insan-ı kamil”dedikleri,Nietzsche’nin de *kastettiği “üstün insan” olabilmek ve *sürüden biri olmak yerine kendinin çobanı olabilmek için,
* * *Nazım’ın dediği gibi “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”,yani,başkalarının hak ve özgürlüklerine ve doğaya zarar vermeden,elinden geldiğince de faydalı olarak, farklı düşünüp davranabilen,üreten,yaratan, hak ve söz sahibi bir “birey” olabilmek için,
* * *Konfüçyüs’ün dediği gibi”Kendine(ve sevdiklerine)yapılmasını istemediğini başkasına yapma”mak ve kendine nasıl davranılmasını istiyorsan başkaların öyle davranmak için,
* * *Mevlana’nın “Kim olursan ol, gel” dediği gibi yanlışlarımızı düzeltip,doğru ve iyi yönlerimizi geliştirmek ve İnsanları,dinlerine,milliyetlerine,cinsiyetlerine göre değil,insanlıklarına göre değerlendirmek için,
* * İslamiyet’in kutsal kitabının dediği gibi “Oku!”, beşikten mezara, bir ömür boyu.
* * Oku,ama sorgulayarak oku!Kendini sorgulatmayandan şüphe etmek gerek, bir eksiği,bir yanlışı,bir çıkarı ya da bir suçu var demektir çünkü.Zoraki *ya da endişeyle okuyup,anlamadan,düşünmeden, sorgulamadan, ezberlemekle; meraktan *isteyerek,anlayarak, sorgulayarak,benzer ve karşıtlarıyla karşılaştırarak,bağlantılar kurup bu bilgilerden yeni bilgiler üreterek okumak arasında çok fark var çünkü.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Nil

ozgur_beyin
19-12-2007, 14:06
“Kıral tapınağına girince,

7 gün boyunca,

Esire sahibesiyle eşitti,

Köle,kendi sahibiyle yürürdü yan yana,

Şehirde kötülük olmazdı,

Kötü konuşma olmazdı aralarında.”

(Kutsal Evliliğin Kaynakları )







Günümüzde ‘Bayram’ kavramı,genişlemiş bir içerikle,bir dizi ulusal etkinliği de içeriyor olarak kullanılıyorsa da,burada kendimizi ,dinsel içerikli *‘bayram’ların kökeni ve anlamı ile sınırlayalım.



Dinsel *özellikteki *‘bayram’lar, genel olarak,eski toplumda ‘yeme-içme’ ve ‘cinsel ilişki’ alanlarında gerçekleşen kutlama edimleri; karşılıklı kardeşlik ittifakı dönemleriydi.Bu yönüyle ‘kardeşleşme’ toplantılarıydı. Geçtiğimiz İslami şeker bayramında dağıtılan ‘Akide şekeri’nin *‘Akide’si de bu yüzden, muhtemelen, eski toplumun karşılıklı ‘Akid’ine dayanıyor olmalıdır. Gerek Eski Ahit, gerekse Yeni Ahit-İncil’ler,bu kitaplar temelinde örgütlenen ve hareket eden toplulukların tanrısının,bu topluluklarla yaptığı ‘anlaşma’ları anlatır.Onlar *soyut bir şekilde kendi tanrılarıyla ‘anlaşma’, ‘ittifak’ yapmadan daha önceki dönemde ,bu anlaşmaları *somut olarak başka topluluklarla yapıyorlardı.



Bu tür ‘anlaşma’ toplantılarının tarihteki en eski biçimlerinde, daima bir takım varlıkların ‘yaratılması’ edimleri bulunduğunu belli ölçülerde incelemiştik. Bunlarda, tanrıların bazıları kurban edilir, öldürülür ve onun eti ile kanı farklı hazırlık biçimleriyle kutsal sofraya sunulur; böylece ‘insan’, ‘kişi’, Lulu, Dumu’lar ile başka tür varlıklar; ‘Yer’, ‘Gök’, ‘Yağmur’ vb. “yaratılmış” olurdu.



“Yer ile *Gök arasında sağlanan *birlik ve *ayrışma”, yani *daha sonra “Yer tapımcısı ve Gök tapımcısı” halini alacak olan “iki temel toplum birimin” başlangıçtaki ittifak biçimleri bile, insan-tanrı kurban sunum aracılığıyla; onların *“et ve kanı”nın ifade biçimi olan ‘yaşam yiyeceği’ ve *‘yaşam içeceği’ ile ,”kutsal ekmek” ve *“kutsal tuz”, “kutsal su” vb. ile gerçekleşiyordu.



Bir toplum birimin üyelerinin ‘yaşama’larını sağladığı için ‘yaşam yiyecek ve içeceği’ olan “et ve kan”, bunu sunan toplum birimlerden bazıları için, iç yamyamlığı yasaklama yolundaki toplum birimler için, ‘ölüm yiyecek ve içeceği’ olarak kavranmıştı ama, bunların içinde kendi kurtarıcılarının et’ini yeme ve kanını içme edimini sürdüren bazı ön-Hıristiyan topluluklarda bu uygulama *hala ‘şükran yemeği’ olmaya devam eder. Hıristiyan sofra duasında ‘özür-pardon duası’ *aynı zamanda ‘teşekkür’ duasıdır da. Çok basit haliyle burada,İsa’ların “et ve kanı yenilip içildiği” için *kurbandan hem özür dilenmiş ve fakat *hem de,kendilerine Rızk olduğu ve kendi namlarına kurban edildiği için,ona teşekkür edilmiş olur.



Tahlilci bir şekilde bu ayinler ayrıştırıldığında, gerçekte karşımızda bir tek İsa bulunmadığını da *anlarız.Burada da,bir topluluğun İsa’sı ölürken,karşılıklı anlaşmanın öteki tarafının İsa’sı da *doğmaktaydı.



Çiftçi ve Çoban toplum birimlerin ittifak edimlerinin somut olarak nasıl gerçekleşmiş olduğunu saptamaya çalışmak gereklidir: Çiftçi toplum birimin elindeki ürünleri ötekine sunabilmesi için Hasat yapması gerekli idi. Dolayısıyla *onlar bakımından *diğerlerine yönelik sunum, o dönemin rekoltelerine, hasadına bağlı olmalıydı. Elinde meyve ve tahıl ürünü olmayan bir topluluğun, bunları ötekilerle paylaşması, ötekilere bunlardan sunması mümkün olamaz.



Çoban toplum birimin *elinde ise, benzer biçimde, hayvanlarının doğurması, süt,yağ ve peynirin bulunması *gerekliydi.



Doğal olarak burada, başlangıçta, karşılıklı olarak *sadece insan kurban sunan toplulukların giderek ‘hayvan’ ve ‘bitki-tahıl’ sunumuna geçtikleri bir andan bahsettiğimiz anlaşılmaktadır. Bu anlamdaki ‘bayramlar’, artık, toplulukların kendilerini ‘bitki’ ve ‘hayvan’larla eşitledikleri Totem dönemine hastı.



Rotasyonel yönetim tarzı, herhalde başlangıçta, doğrudan doğruya, Mart-Nisan’la başlayan *‘Bahar’ ve *Ağustos-Eylül-Ekim’le son bulacak ‘Güz’ bayramları haliyle ele alınıyor olmalıydı. Enuma Eliş’te, ‘Yaz’ ve ‘Kış’ın, tanrıların ilk başta yarattıkları mevsimler olması, bu bakımdan nedensiz görünmüyor.O yaratılış anlatımlarında, her iki topluluk, anlaşmalı bir tarzda ‘zaman’ olgusunu da somutlaştırmış ; Yazın nerede başlayıp son bulduğunu ; Kış’ın nerede başlayıp son bulduğunu tanımlamış olmalıydılar. Buradaki yola çıkış noktalarının doğa’nın ciddi bir gözlemine dayanmış olması gereklidir.



Başlangıçtaki her iki toplum birim için, birinin temsilcisi öldüğünde,ötekinin temsilcisi doğuyor olarak algılanıyor olmalıydı. Zaten, dikkatle incelendiğinde, Dumuzi öldüğünde Gılgameş (Giş-bilga-meş) veya Enkidum’un doğması veya Gılgameş veya Enkidum öldüğünde Dumuzi’nin doğması veya egemenliği ele almasına yönelik bütün *eski anlatımlar, böyle bir devr-i daim düzeninin, “felek’in çarkı”nın şaşmaz devranının *sistematik düzenini yansıtırlar.



Dikkatli bir şekilde incelendiğinde, Dumuzi’nin *veya Enkidum’un tek bir biçiminin bulunmadığını görürüz. Onların farklı özelliklerini incelemek yerine onlardan *bir tür ‘bilim kurgu’ yaratan sayın M.İlmiye Çığ’ın, insanbilimle uyuşmayan yorumları bir yana kaldırılıp atılır, onun bin bir surat Dumuzi’lerinin ‘avcı’, ‘çiftçi’, ‘balıkçı’, ‘çoban’ *yüzleri ortaya çıkarılırsa, söz konusu olan noktanın, farklı toplum birimlerdeki halleriyle Dumuzi’ler veya Enkidum’lar olduğu anlaşılır. Dumuzi ve Enkidum birer özel isim değil, çiftçi, avcı, çoban, balıkçı özellikli toplum birimlerin oğul’larının, erkek bireylerinin sınıflayıcı bir sıfatı idi.T ıpkı İnanna veya İştar’ların da, çiftçi, avcı, çoban, balıkçı toplum birimlere ait farklı İnanna veya İştar’lar olması gibi.



***





"....Meryem oğlu İsa;

'Allahım, Rabbimiz! Bize ve bizden sonra

geleceklere bayram ve senden bir delil olarak

Gök’ten bir sofra indir, bizi rızıklandır.

Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın', dedi. "
(Kuran,Mâide-114)









Dinsel özelliğiyle *erken Bayram’ların *gel-git’li rotasyonel yönetim tarzı ile olan ilişkisini, Arapça kelime kökeni yönüyle de görebiliyoruz. Kuran’da geçen ve Bayram karşılığında, (herhalde) bir tek kez *kullanılan kavram ‘İyd’, bu nedenle ilahiyatçılar arasında, ‘dönüp gelen’ devrevi bir anlam içermekteydi.



İslam ilahiyatçıları, Bayram kavramının *Arapça karşılığı olan *‘ıyd’ kelimesinin,“a’vd (avd)” kökenine *bağlamaktdırlar. “A’vd (avd)” *kelimesi ise , “belirli aralıklarla *‘geri dönen’…” *anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla * ‘İyd’ kelimesi * ‘geri dönüp gelen’ anlamı kazanmaktadır ki, bu da zaten, devrevi, periyodik, zamana bağlı, takvimsel düzende işleyen eski rotasyonel yönetim tarzı ile Bayram arasındaki *bağlantıları biraz daha anlaşılır kılmaktadır.



Bayram Kelimesinin ‘Anlamı Ve Kökeni’ *üzerine ,Gaffar Tetik, Türkiye’de * ‘Bayram’ kelimesinin kullanımıyla ilgili olarak şöyle demektedir:



“(…)Kaşgarlı Mahmut, XI. asırda Oğuzların ‘İd Günü’ne *‘Bayram’ dediklerini ve bugünün *‘sevinç ve eğlence günü’ olduğunu kaydettiği gibi, bayramın aslı olarak gösterdiği *‘Bazram’ kelimesinin, aynı manaya geldiğini de söylüyor.

(...)
Fakat Müslüman Türklere mahsus olan diğer bayramlar hakkındaki açık bilgilerimiz, ancak Osmanlı Devleti zamanına aittir. Yapılan bayram ve merasim şenliklerinin, ilk kez ortaya konmasını olmasa bile, bir kanun ile düzenlenmesini, eldeki vesikalara göre, Fatih Sultan Mehmed’in eseri olarak telâkki etmek gerekir. Ona dayandırılan Kanunname ile Fatih’in bayram günleri, divan meydanına taht kurulup çıkılması ve yüksek rütbeli memurlarına el öptürmeyi emrettiği kaydedilmektedir.”(http://www.kubacami.com/konular/kitaplar/ramazan/bayramlar.htm)

Öte yandan Kuran’da geçen *‘Bayram’ kavramının, Sofra ve Rızk ile doğrudan ilişkilendirilmiş olarak *kullanım bağıntısı da oldukça önemlidir. Kuran, Bayram, İyd’i açıkça * “Gök’ten gelen Sofra” *ile bağlantı halinde ele alarak, şöyle demekteydi:


“(...)Meryem oğlu İsa; *‘Allahım, Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere Bayram ve senden bir delil olarak Gök’ten bir sofra indir, bizi rızıklandır.

Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın’(dedi)..”



İsacı İncil’lerin *“Gök’ten inen”, “Göksel Baba’nın verdiği” kutsal ‘yaşam yiyeceği’nin bizzat İsa’nın bedeni olduğunu daha önce incelemiştik. Erken Akado-sammaru ilahilerinden beri tanıdığımız ‘yaşam yiyeceği’, Gök ve-ya Ateş tapımcısı topluluklarda ve onların ‘insan kurban’ eden ve ‘insan kurban yiyen’ kesimlerinde açıkca, İsa’nın bedeni ile eşitlenerek *kullanılmaktaydı:



“Yukarı’dan gelen, herkesten üstündür.

Dünya’dan olan dünya’ya aittir ve dünya’dan söz eder.

Gök’ten gelen ise, herkesten üstündür.


Atalarımız çölde man* yediler.

Yazılmış olduğu gibi,

Yemeleri için onlara gök’ten ekmek verdi.`


İsa onlara dedi ki, “Size doğrusunu söyleyeyim,

Gök’ten ekmeği size Musa vermedi,

Gök’ten size gerçek ekmeği Babam verir.



Çünkü Tanrı’nın ekmeği, Gök’ten inen ve Dünya’ya yaşam verendir.”





Gök’ten inen öyle bir ekmek var ki, ondan yiyen ölmeyecek.


Gök’ten inmiş olan diri ekmek Ben’im.

Bu ekmekten yiyen sonsuza dek yaşayacak.

Dünyanın yaşamı uğruna vereceğim ekmek de benim bedenimdir.”


İşte gökten inmiş olan ekmek budur.

Atalarınızın yedikleri man gibi değildir.

Atalarınız öldüler.

Oysa bu ekmeği yiyen sonsuza dek yaşar.”




“Gök’ten inmiş olan ekmek Ben’im” dediği için

Yahudiler O’na karşı söylenmeye başladılar.


Yusuf oğlu İsa değil mi bu? diyorlardı.

“Annesini de, babasını da tanıyoruz.

Şimdi nasıl oluyor da, “Gök’ten indim” diyor?”

(İncil)



Bu ifadelerde, ‘Yukarı’ kavramının Gök ile eşitlenmesi; ‘Dünya’nın şimdi anlaşılan anlamıyla olmayan bir tanıtım kavramı olarak ‘Yukarı’nın karşıtı haliyle kullanılmış olması dikkatimizi çekmektedir. Bu kullanım tarzı,erken Akado-sammaru ilahilerine aitti.



Öte yandan, Eski Ahit’te, tanrı, söz dinlemeyip ‘yaşam ve bilgelik kazanma ağacının ürününden yiyen’ Adem’i cezalandırmak istediğinde, ona “Yaban otu yiyeceksin” veya “Toprak sana (sadece) *çalı ve diken verecek” gibi yaptırımlar uygulamıştı.



Bütün bunlar, ‘yaşam yiyeceği’, Rızık konularıyla çok ilgiliydi. Tanrı da zaten, Adem ve Havva, ‘Gözleri kapalı’ yani “Cahil” kalmak istemeyip “Bilgelik” kazanma ritüelinin parçası olmayı tercih ettiklerinde, Tanrı, bu nedenle,onlara bir başka ceza alanı düşünmez, doğrudan doğruya, artık onların hangi ‘rızık’la geçindirileceği ile ilgilenir. Oysa, anlatımlara göre, kocaman ‘dünya’da, ortalıkta gezinen bir Adem, bir de onun kaburga kemiğinden yaratılmış Havva olmalıydı ve ‘Yeryüzünün’ tükenmez nimetleri bulunuyordu. Tanrı’nın bütün bu nimetler arasında, aklına sadece ‘yaban otu’ veya ‘çalı ve diken’in gelmesi, bizim şimdi bu kavramlardan anladıklarımızı anlatmadığının işaretleri olarak kabul edilmelidir. Musevi atalarına *“gök’ten gelen ekmek” de *küncü,kişmiş türü bir “yiyecek”ti. İslami inançda Hurma, imanlıların “hala”sı olarak, yani baba’larının kız kardeşi olarak ele alınıyorsa, bu nedensiz değildir.İştar’ın erken Arap topluluklarındaki karşılıklarından birisi, “Hurma salkımının Hanımı” idi. Eski *Yezidilik ve Hıristiyan ön topluluklarda “Fasulye, Mercimek, Marul, Üzüm, küncü” türü yiyeceklerin kutsal veya mekruh olduğunu hesaba kattığımızda “Çalı ve Diken”in hangi tarımsal ürüne denk düştüğünü ve hangi topluluğun tanım türü olduğunu anlayacağız.



Bu nedenle, Eski Ahit’te Musevilerin ‘Gökten gelen, kişmiş benzeri bir ‘ürün’ olarak tanıttıkları ‘Man Ekmeği’ de, muhtemelen bir toplum birimin insan kurbanları ile ilgiliydi. İlerde göreceğiz ki, tam da bu nedenle, tanrı, birden bire onlara ‘man ekmeği’ verir ve 40 yıl kadar sonra da, yine birden bire bu ‘man ekmeğini’ keser!

Bu bakımdan ‘Yaban Otu’ da, ‘kişmiş benzeri Man ekmeği’ de * doğadaki meraların ürünü haline gelmeden önce,basbayağı farklı toplum birimlerin tanımı ve daha sonra da onların totemi idi !



İncil’lerde, ‘Man Ekmeği’ açıkca, *İsa’nın Bedensel varlığı ile eşitlenir ve İsa’nın bedensel varlığı ‘Gökten gönderilmiş kutsal yiyecek’ *olarak tanımlanır; *‘Man ekmeği’nin alternatifi olarak, “gerçekten Gök’ten gönderilmiş ekmek” haliyle *tanımlanır.

http://toplumvetarih.blogcu.com/4791678/
XXXXXXXX

yarınki mübarek günün arefesinde '' başka kurbanları''' tanıyalım istedim

totman
25-01-2008, 04:05
http://onpunto.com/ShowBlog.aspx?BlogId=13359&Web=totman


*arkadaşlar bu bloğumdaki yazımın başllığı.ziyaret ederseniz sevinirim.yorumlarınızı bekliyorum.(bloğumda:) )

16-03-2008, 19:39
Hani senin herşeyindim, hani yaşama sevincindim, hani kırlarda açan çiçektim, hani umutsuz ve yoksul gecelerin sabahına güneştim.

Demek ki hepsi yalanmış. Demek ki hepsi dolanmış. Beni ve öteki çocukları kandırmışsınız günler geceler boyunca.

Oysa nasıl güvenmiştim sana. O yedi başlı korkunç ejderhayı bile yeneceğimi düşünmüştüm sen tutunca ellerimden.

Oysa sen ellerini kirletmeyi seçtin. Bana bile "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedin.

Ne yazık ki sen türünün tek örneği değilsin. Bugünlerde birçok ana baba çocuklarına sıkça söyledikleri "senin için canımı bile veririm" sözü yerine "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" demekte.

Biliyorum buraya kadar söylediklerimi anlamamazlıktan geldi. Bu çocuk ne saçmalıyor böyle dedin.

Öyleyse daha açık anlatayım Baba!

Adına sosyal güvenlik reformu diyorlar.

Dönen o kadar üçkağıdın, soygunun, talanın, namussuzluğun bütçede yeri varken benim sağlıklı kalabilmem için ödenecek üç kuruşu yük olarak görüp, bu yükten kurtulmak siz büyüklerin yapmak zorunda olduğu reform.

Şimdi o reformun içinde senin sesini kısmak için sana "Bu reform seni çok etkilemiyor, asıl çocuklarını etkiliyor" diyorlar ve sen de bundan memnun kalıp sesini çıkartmıyorsun.

Bu ne biçim babalık? Bana bırakmak istediğin gelecek bu mu?

O televizyonda bağırarak küfreden amca sana sırf "bu daha çok gelecek kuşakları ilgilendiriyor" dediği için kendin için beldan bir miktar sıyırdığını düşünüp ne çabuk sattın beni!


Demek sana değil bana "mezarda emeklilik" vaat ettiklerinde sessiz kalıp sonra bana dönüp "canımın içi" diyebiliyorsun.
Demek sana değil bana daha kısıtlanmış içi boşaltılmış bir sosyal güvenlik vaat ettiklerinde "oğlum/kızım" diyebiliyorsun.

Vicdanın böyle bir rüşveti nasıl böyle kabul edebildin.
Benim geleceğim karartılırken nasıl böyle sessiz kalabildin!
Çek elini baba benden.


Al sana baba bana hediye ettiğin gelecek! Sesini çıkarmadığın gelecek!




Aylık bağlama oranı düşüyor: Mevcut sistemde 25 yıl çalışan işçi ve esnaf statüsündekiler, çalıştıkları her yıla karşılık yüzde 2.6 üzerinden (25 yıl X 2.6) prime esas kazançlarının yüzde 65'i oranında; memurlar ise yıllık yüzde 3 üzerinden (25 yıl X 3) yüzde 75 oranında emekli aylığına hak kazanıyor. Yeni sistemde ise çalışılan her yıl için, prime esas kazancın yüzde 2'si oranında aylık bağlanacak. Bu düzenleme, mevcut çalışanların bundan sonraki süreleri ile yeni çalışanların emekli aylıklarında yüzde 23 ile 30 arasında düşüşe yolaçacak.

Ekonomik büyümenin çalışana faydası yok: Mevcut sistemde geçmiş dönem kazançları, kazancın ait olduğu yıldan itibaren aylık tahsis talep tarihine dek yaşanan tüketici fiyat endeksi (TÜFE) artışı ile GSYH artışının toplamı kadar artırılıyor. Yeni sistemde ise işçi ve esnaf ile 'yeni' memurların geçmiş dönem kazançları, tüketici enflasyonu artışı ile GSYH'daki artışın yüzde 30'unun toplamı kadar artırılarak güncellenecek.

Prim ödeme gün sayısı 9 bine çıkıyor: Mevcut sistemde esnaf ve memur statüsündekilerin emekli olabilmesi için en az 25 yıl prim ödemeleri gerekiyor. İşçiler ise 7 bin gün prim ödüyor. Yeni sistemde, memur ve esnafın prim gün süresi değişmezken, işçilerin prim gün sayısı 2008 yılından başlayarak her yıl 100 gün artırılarak, 2028 yılında 9 bin güne çıkarılacak.

Emeklilik yaşı artıyor: Mevcut sistemde kadınlar 44-58, erkekler ise 48-60 yaşları arasında emekli olabiliyorlar. Yeni sistemde emeklilik yaşı 2036 yılına kadar kadında 58, erkeklerde 60 yaş olarak uygulanacak. 2036-2048 yılları arasında ise müracaat tarihine bağlı olarak kadınlar 59-65, erkekler ise 61-65 yaşları arasında emekliliğe hak kazanabilecekler.

Mevsimlik işçilerin emekliliği zorlaştı: Bir yıl içinde 5-6 ay çalışıp, kalan günlerde işsiz kalan mevsimlik ve geçici işçiler, emeklilik yaşını doldurdukları takdirde mevcut sistemde 4 bin 500 gün prim ödeyerek 'eksik aylıkla' emekli olabiliyorlar. Yeni sistemde ise mevsimlik ve geçici işçilerin 5 bin 400 gün çalışıp, yaş haddini de üç yıl aşmış olmaları gerekecek.

Prim oranları: Sigorta prim oranları işçiler için değişmezken, esnaf ve memurlar açısından artacak.

Sosyal güvenlik destek primi: Yasa yürürlüğe girmeden önce çalışmakta olan işçiler emekli olduktan sonra çalışmaya devam ettikleri takdirde, şu an yüzde 30 seviyesinde bulunan sosyal güvenlik destek primi (SGDP) yerine prime esas kazançlarının yüzde 31'i ila yüzde 36.5'i oranında destek primi ödeyecekler. Esnafta emekli aylığının yüzde 10'u oranındaki destek primi ilk etapta yüzde 12'ye, kademeli olarak dördüncü yılda yüzde 15'e çıkarılacak.

Emekli aylığı alt sınırı düşüyor: Mevcut sistemde emekli aylıklarının aşırı düşük düzeyde kalmasını önlemek amacıyla işçilerde 540 YTL, esnafta 420 YTL, kamu çalışanlarında ise 750 YTL seviyesinde alt sınır uygulanıyor. Yeni sistemde alt sınır asgari ücretin yüzde 35'i (213 YTL) seviyesine çekildi.

Ölüm aylığında adaletsizlik: Ölüm aylığı esnafla eşitlenerek, işçiler için 900 günden 1800 güne, memurlar için 3 bin 600 günden 1800 güne getirildi. Yasanın yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 900 gün ila 1800 gün arasında prim ödemesi bulunup da, yasa yürürlüğe girdikten sonra yaşamını yitirecek işçiler açısından bir geçiş hükmü konulmadığı için hak kaybı doğacak.

İşsizsen tedavin zor: Mevcut sistemde 90 gün prim ödeyen işçi, işten ayrıldıktan sonra altı ay süreyle sağlık hizmetinden yararlanabiliyor. Böylece mevsimlik ve geçici işçiler yıl boyu sağlık hizmeti alabiliyor. Yeni sistemde, sağlık hizmetinden yararlanma koşulu 30 güne çekildi ama işsiz kalanlar, işsiz kaldıktan sonra tedavi hizmetinden 10 gün yararlanabilecek.

Yaş haddini bekleyen GSS primi ödeyecek: Emekli olmak için gerekli prim gün sayısını 45 yaşında dolduran ancak 60 yaşında emekliliği bekleyen kişiler herhangi bir işte çalışmıyorlarsa bu süre boyunca sağlık hizmetinden yararlanabilmek için genel sağlık sigortası (GSS) primi ödemek zorunda kalacaklar.

Çeyiz yardımı azalıyor: Yetim kız çocukları için ödenmekte olan evlenme yardımı, yetim aylığının 24 katı tutarından, yeni tasarıyla 12 katına düşürülüyor.

Dul aylığı düşürülüyor: Çalışan ve ölüm aylığı alan çocuksuz dul eşin aylığı yüzde 75'ten yüzde 50'ye düşürülecek.

Diş için devlete güvenmeyin: Halen ücretsiz karşılanan diş tedavilerine sınır getiriliyor. Sosyal Güvenlik Kurumu, 18-45 yaş arasındakilerin diş protez tedavilerini karşılamayacak, bu yaş dışındakilerin ise sadece yarısını karşılayacak.

Yatarak katkı payı sürüyor: Yatarak tedavide yüzde 1'lik katkı payı getirilmesinden vazgeçilmekle birlikte, kamu hastanelerinde otelcilik ve öğretim üyesi farkı; özel hastanelerde ise yüzde 20 fark ödemesi getiriliyor.


baran deniz

17-03-2008, 18:38
Yaşam nedir? Yaşam, insanların tek tek, doğayla ve birbirleriyle toplumsal etkileşimleri sonucu ortaya çıkan olaylar ve duygular bütünüdür diyebiliriz. İnsanlar, yaşamı kendileri dışında yer alan ve onları yöneten bir varlık olarak görürler. Bu konuda hem haklı hem haksız durumdadırlar. Neden haklılar? Yaşam, insanın dışsal faktörlerin etkisiyle kendi kendini yönlendirmek zorunda kaldığı ve/veya öyle hissettiği bir olgudur. Neden haksızlar? Yaşamı aslında kendileri dışında onları yöneten bir varlık olarak görmeleri ve yaşamın kendi yaratıklarının yaşattıklarının olduğunun farkında olmamaları onlar haksız oldukları durumdur. Yaşamı karma karışık bir kavram olarak görürler. Ancak yaşamı karmaşıklaştıran kendileri, diğer insanlarla olan ilişkileri ve doğayla olan ilişkileridir.

anti-dindar
04-04-2008, 15:06
HADİSLER ÜZERİNE

Kur'an ve Hadis İslamın ana kaynaları ise de arzettikleri içiçelik ve hatta çelişkiler yığınla
anlam bulanıklığıa yer verdiğinden Hadis kavramını iyi tanıtlamak icab gerekiyor.
Hadis, İslam peygamberine ait olduğu düşünülen (veya ona maledilen) söz ve davranış,
tutumların geneline verilen addır.3 tür hadis ve bu doğrultuda *piyasada yığınla hadis kitapları vardır. Hadislerin türlerine geçmeden önce bu hadislerin türlü nedenlerden güvenirliliğinin kuşku arzettiğini söylemekte yarar buluyorum.Önce bir kere herhangi
bir konuyla alakalı Kur'an ayeti, o konuya değgin ayetin tefsiri ve varsa hadisi çoğu
defa çelişebiliyor.Nakli mantık bunu sorgulamaz ancak akli mantık sorgular haliyle.
Eğer elinizde üç kaynak varsa bunu görebilrisiniz.

Önce Luttilik mevzusuna bakabiliriz.
Ankebut suresinin 29uncu ayeti diyor ki "erkeklere yaklaşarak edepsizlik mi yapacaksınız?"
Bu ayetin hadisinde İslam peygamerinin demesine göre "eğer tevbe etmezlerse kıyamet
gününde ateşten tabutlara girecekler ve tabutun kapağı da ateşten çivilerle çivilenecektir"

Ayet-i kerime (!) nin tefsiri de yine böyle tehdit ve aynı zamanda "tevbe etmezlerse,
avf olunmazlar" demekle aynı açık kapıyı bırakır. Bu bir çok mevzuda böyledir.

İslam peygamberinin demesine göre yine cehennem sıcağı denilen şey cehhenemdeki
ateşlerin çok kızışması ile dünyaya yansıyan ısıdır. Kışın ise cehennem biraz daha soğurmuş
ancak yine o kadar sıcakmış derken cehennemin korkunçluğuna vurgu yapar. (Anlaşılan
kışın cehennemdeki ocakçılar tatile çıkıyor!)

Devam edersek Lutilik ile ilgili bir başka hadiste diyor ki Muhammed , "Lut Kavminin
amelini yapanları bulduğunuz zaman, livata yapanı da kendisine livata yapılanı da
(yani zorla tacize uğramış mağdur bir biçare de dahil buna!) kılıçla öldürünüz"

(Sahihu'l Cami, cilt 3 , sayfa 6565 md.1/300 Livata konusu-Ahmed Müsned (Atatürk Kütüphanesi)
Ali Rıza Demircan'ın İslama Göre Cinselyaşam adlı aydınlatıcı(?) kitabı cilt-2)


Şimdi neden Livataya değgin cezayı Tanrı-varsa eğer- vermez de insan verir? Bunun
gibi daha yığınla bulanık anlaşıma sebebiyet ve çıkın çıkabilirseniz içinden.
Geçelim bunu gelelim hadis türlerine:

Hadis'in Arapça'daki karşılığı "uydurma" olup "uydurmanın" da Türkçe'deki anlamı
yalan olarak düzmektir. Yani İslam peygamberinin çeşitli vukuatlar karşısında
takındığı her tarz uydurma eylemliliği Hadis'tir.

SAHİH HADİS: İsnadı(kabulü) geçerli ve hiçbir fikirle çatışmayan sağlam hadislerdir.
Ki zaten sahihin manası da "sağlam" dır Arap dilinde.Örneğin İslam peygemberinin
hayatının bekçisi olan Ebu Hureyre'den nakledilmiş olan İmam'ı Buhari'nin
"Sahih-i Buhari" adlı ciltler dolusu hadis kitabı buna örnektir. Yine şu anda elimin
altında bulunan Sahihu'l Camii adlı 8 ciltlik hadis kitabı da Sahih hadislere örnektir.
Buradaki Sahih hadislerin çoğu Muhammein en yakınlarınca aktarılmıştır.
Ebu Hüreyreden , Kab b. malik Eşref ya da Muhammed'in en yetkin eşi (Müslümanların annemiz dedikleri) Aişe'ye kadar yığınla kişiden hadisler nakledilmiştir , çeşitli
sahih olan hadis kitaplarında.

HASAN(Güzel) HADİS: İsnadı eksik ve dinbilginlerinin görüşbirliğine dayanmayan; yani
mutlak şekilde sahih(sağlam) olmayan hadislerdir. Yakıştırma eğilimine dayanır.

RAVİ HADİS: Kaynakları şüpheli olan ve her önüne gelenin "Hz. Muhammed (sav) şu
olay karşsında şöyle demiştir" şeklindeki tenkide konu olan ama yine de İslam fıkıhına ,
akadine kadar giren irili ufaklı milyonlara kadar çıkan hadislerdir.
Bakınız misal , ben bile bugün kalkıp kafadan uydurup diyeyim ki "Cuma geceleri
tırnak kesmek günahtır, çünkü şöyle olmuş ta peygamber efendimiz şöyle demiştir" deyip
altına da 75.Yıl mah. Merkez Camii müezzini Ali Mutlu H diyekitabı neşredersem(!)
işte dediğim göreceli kaynaklar ortaya çıkmışo lur. Bakınız yukarıda adı geçen Ali Rıza
Demircan Piyale Paşa Camii müezzinidir ve 19842te olay yartan İslama Göre Cinsel
yaşam adlı iki ciltlik kitabıylaartık İslamcıların bile "yok canım böyle şey" diye tepkilerini
çekmiştir.

Bir sonraki sohbet Asım Bezirci ve yanmak üzerine olacaktır. Din konusu da ileriki
haftalarda DİN VE ÇOCUK *dünyası adlı bir yazıyla sürecektir. Sevgiyle, yürekle, ateş ile
aşk ile...

thunderpoint
12-04-2008, 15:32
Aslında hem gözleri aydın hem de yallah uçurumun dibine!...


(Alıntı: Akşam Gazetesi)

Kız çocukları dikkat! *

Türkiye’de yaklaşık 12 olan âdet görme yaşında korkutan düşüş var. Hormonlu yiyecekler, Türkiye’de kız çocuklarında adet yaşını 3’e indirdi

Katkı maddeli yiyecek tüketimi, tarım ilaçları, kızlarda erken regle, erkeklerde de meme büyümesine sebep oluyor. 5-6 yaşında ergen olan kızlar en fazla 6 cm daha uzuyor

Türkiye’de yaklaşık 12 olan âdet görme yaşında korkutan düşüş... Okula bile başlamayan ya da yeni başlamış kızlarının âdet görmesi, göğüslerinin büyümesi üzerine anne babalar doktor kapısı aşındırıyor. Oyun dünyasında olan 3 yaşında kızların bile regl olduğu vakalar yaşanırken, erkeklerde de meme büyümesi görülebiliyor. Hazır, katkı maddeli ve hormonlu yiyeceklerin tüketiminin hızlı artması, kontrolsüz tarım ilacı kullanımı sebebiyle erken ergen olan kızlar, 5-6 cm boy atabildikleri için ciddi bir boy kısalığı sorunuyla da karşı karşıya kalıyor.

Ancak, doktorlar, erken tedaviye başlandığında bu durumun olumsuz sonuçlarından sakınılabileceğine dikkat çekti.

KİLOLARCA MEYVE YEMEYİN

Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz (Acıbadem Hastanesi):

Erken ergenlik yaşı 6 da, 2-3 de olabilir. Kilolarca sebze-meyve tüketen çocuklarda görülebilir. Bu bir hastalık, erken âdet gören çocukların boy uzamaları azalıyor. Üretim aşamasında devletin kontrolü sağlanmalı, çocuklar değişik miktarlarda sebze ve meyveyi tüketmeli. Tanı konulunca, tedavisi kolaylıkla yapılabilir.

TV’DEKİ SEKSİ REKLAM DA ETKİN

Yard. Doç. Dr. E. Mahir Gülcan (Yeditepe Üniversitesi Hastanesi)

Araştırmalarda bazı tarım ilaçlarının, vücutta östrojen hormonunu artırarak kız çocuklarda erken âdet, erkek çocuklarda meme büyümesi yaptığı gösterilmiştir. Bilimsel olarak yüzde 1 civarında olması gereken erken ergenlik oranı, bazı araştırmalarda yüzde 14’e yükseldi. Televizyon ve reklam yoluyla seksi çağrışımların yapılması da sebepler arasındadır.

PSİKOLOĞA GİDİLMELİ

Psikolog Şebnem Turhan (Medical Park Bahçelievler Hastanesi):

Çok fazla içe kapanma, kimseyle konuşmama, aile bireylerinden uzaklaşma, başarıda ani düşüş, uyku ve iştahla ilgili sorunlar, öfkeyi kontrol etmede güçlükler görülebilir. Bu durumda psikoloğa gidilmeli.

Çocuğunuzu izleyin

8 yaşından önce kızlarda meme gelişimi, aşırı kıllanma, hızlı boy artışı; erkeklerde 9 yaşından önce genital gelişme, aşırı kıllanma, hızlı boy artışı; her iki cinsin de erken yaşlarda cinsel eğiliminin artması gibi durumlarda aileler doktora başvurmalı.

anti-dindar
26-04-2008, 15:19
MUHAMMED’İN KİŞİSEL HUSUMETLERİ YÖNÜNDE CİNAYET AZMETTİRİCİLİĞİNE DEĞGİN BİR HİKAYE


“ Ne zulmediniz ne de zulme uğrayınız “ (Veda Hutbesi) diyen Muhammed’in kendisini hicvettiği için ters gittiği Musevi Arap şairi Ka’b bin Eşref’i öldürtmesinin hikayesi şöyledir:



Medine’deki müşrikler ve Yahudiler Muhammed’in en rahatsızlık duyduğu sosyal ögelerin

Başında geliyordu. Ve Allah ile arasında su sızmayan Muhammed’e -tarihi bilinmez- birgün

Uzaydan Allah şu ayeti kerimeyi gönderir :



Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden bir çok üzücü sözler işiteceksiniz.Eğer sabreder ve takva gösterirseniz , bilmiş olun ki bu, üzerinde sebat edilecek işlerdendir.” (Al-i İmran suresi : 186.ayet)


Bu sözleri Tanrı-varsa eğer- söylemişse ve varsayarsak bu sözlerin bir hüküm içerdiğini, şunu sormadan edemeyeceğim (konu dışı ama) ;

Evrensel bir buyruk ol(arak anıl)an bir kitabın içindeki bu hüküm tüm insanlığa, tarihe, gelecek nesillere ve hatta o dönemin konjoktürüne dahi nasıl aktarılmalı? Ne diye sunulmalı?

Yerine getirmeleri gereken bir emir, rica, istirham ya da örnek almaları gereken bir ahlak öğretisi mi;

Yoksa tarih derslerine konu teşkil edecek bir olay mı?

Yoksa bir masal mı?

Bir kere birincisine evet dersek (ki 1500 yıl öncesini günümüzde yaşayanlar evet diyor) bir defa güncel bir yanı yoktur. Artı husus burada sözü/hükmü *söyleyen de kendisine söz söylenen *de *belli değil gibi görünse de esasında güya *Allah-varsa eğer- * Muhammed’i -var tabii- muhatab alıyor. Oysa gerçek bu da değil. Gerçek Muhammed’in kendi kendisine böyle bir vaazda bulunup bunu(n) görünmeyen bir varlıktan (Yani Allah ) geldiğini ileri sürmesinden başka bir şey değildir.

Nitekim zaten bu ayet ve daha nicelerinin tarihsel pratğini yine bir tarih olmaktan öteye gidemeyen İslamiyet anlatıyor.

Bu ayete göre Ka’b b. Eşref ve dahalarının (mesela yakınçağda Turan Dursun, Bahriye Üçok’ların ve benzerlerinin) çıkacağı haberdar edilmiştir. (İleride “vur emri” denilecek ayetler de var merak etmeyin!)



Ve nitekim her şeyin kitaba göre geliştiği de , gelişmelerin kitaba göre uydurulmaya çalışıdığı bu içi gerçeklikle lekelendirilmiş masal deryasında bir gün Ka’b b. Eşref adında Yahudi zengini ve Beni Nadir kabilesi reislerinden bir şair ortaya çıkar ya da çıkartılır. Hitabeti ve edebi yönü çok kuvvetli olan bu şair şiirleriyle İslam’ı ve Muhammed’in seferlerini hicvediyordu ve Muhammed’e göre “çenesi düşük” bir şairdi.

Bedir Savaşı’ndan sonra öldürülen Yahudi ve müşriklerden dolayı Kureyş’e başsağlığı dilemek için *Mekke’ye gider. Öldürülen müşrikler için yaktığı mersiyelerle Kureyş’i Müslümanlara karşı kılmıştır. Medine’den döndükten sonra adamın öfkesi dahada büyümüş

Ve Muhammed’i iyice teşhir etmeye başlamış doğal olarak. Buhari’nin Ebu Hureyreden naklettiği hadise göre Muhammed şöyle demiştir “Ka’b b.Eşref’in hakkından kim gelecek? Zira bu Allah’a ve resulüne eza eriyor” (Sahih-i Buhari Muhtasarı 10.cilt Hadis no:1578 ve Yine İbn İshak Siyer s.371 vd. sayfalar /Akabe Yayınları)

Ve cemaatin içinden İlyas Salman’a benzeyen İbn-i Mesleme adında sıradan birisi “Ya Resulullah ben öldürmeye hazırım” der. Ve Muhammed’de Şener Şen gibi adamı yanına çağırır ve öldüreceği Kab’ı öldüreceği takdirde kendisine *mükafat vereceğini (deve,altın , arzık,hurma gibi) vaad eder. Ve O’na dönüp *“eğer bu işi yapacaksan Sa’d bin Muaz ile bir plan hazırla” der. (Ömer Öngüt Kalplerin Anahtarı/Siyer/ s.347. Hakikat Neşriyat ve İlhan Arsel Şeriattan Kıssalar Kitap-2 s.65 )

Mesleme’de (severek) kabul eder ve Sa’d bin Muaz ile birlikte bir entrika düzenlerler. Zaten

Mesleme Müslüman ölmeden önce Kab ile dostmuş ve gidip Kab’a eski dostluklarını anlatır ve onunla muhabbet etmeye başlarlar. *Hadis kaynaklarına göre aralarında şu inanılması güç konuşma geçer :



İbn-i Mesleme : Şu adam var ya, bizden sadaka(rüşvet) istiyor durmadan ve bize büyük sıkıntı oluyor (Muhammed’den sözediyor Mesleme)

Ka’b b. Eşref * : Hah şöyle…Vallahi ondan (daha çok) çekeceğiniz var.(Yahudi bir adam “vallahi” diyor yanlış okumuyorsunuz!)

-Biz ona gerçekten tabi olduk. Onu büsbütün terk edip sonunun ne olacağından korkuyoruz.

-Söyle bakalım bana içinde ne geçiyor , ne yapmak istiyorsunuz?

-Onu yalnız bırakmak, ondan ayrılmak istiyoruz.

-Şimdi beni sevindirdin.

-Bana biraz ödünç verir misin?

-Bana rehin (kefaret) olarak ne bırakacaksın peki?

-Ne istersin ?

-Kadınlarınızı bana bırakmanızı…

-Ama sen Arapların en yakışıklsısın. Sana kadınlarımızı nasıl rehin bırakalım? En iyisi zırhlarımızı (silahları) bırakalım.

-Pekala bu olur.

Ve gece buluşmak üzere randevulaşırlar. Geceleyin de Haris b. Evs , Ebu Naile ,Abdad b. Bişr ve Ebu Abs b. Cebr ile öldürme planını hazırlarlar. (Ömer Öngür aynı eser s.350)



Ve dört kafadar gece karanlığında yola koyulup Kab’ın evine giderler. Kapısını çalarlar *ve

Önce Mesleme veyansınlarda bulunur Muhammed ile ilgili. Ve Kab’ın süt kardeşi Ebu Naile’de ekler : “Vah sana ibnül Eşref saa bir meseleyi söylemek üsere geldim onu gizli tut

Kimseye söyleme” (İbn-i İshak Siyer s.373 ve İlhan Arsel Şeriattan Kıssalar 2.kitap s.66)

Kab’ın karısının içine kurt düşer ve Kab’ a dönüp “bu saatte nereye çıkıyorsun?Emin ol ki ben bir ses işittim ki ondan kan damlıyor sanki” Kab karısını tersleyerek “O benim kardeşim

İbn-i Mesleme ile süt kardeşim Ebu Naile’dir. Beni bu uyku saatinde boş yere çağırmazlar.

Hem yiğit bir kişi süngülenmek üzere çağrılsa bile daveti red’etmez” der. (Sahih-i Buhari

Hadis no 1581)

Aşağıya iner ve kapıyı açar. Mesleme ile arkadaşları büyük bir dostluk görüntüsü içinde karşılarlar ve havanın güzel olduğunu çıkıp Şi’bu’l-Acuz mevkiinde mehtabı seyredip sohbet

Etmeyi teklif ederler Kab’cağıza. (İbn-i İshak aynı eseri s.374 ve Ömer Öngüt aynı eser s.350) Ve teklifi cazip bulan Kab yol alırlar. Ka’b hoş giyimli ve güzel kokulu yanlarında yürürken

Mesleme

-Aman ne güzel koku bu ömrümde duymadım hiç böyle koku

(Kab’a yaklaşır ve başına uzanarak)

-Saçını koklayabilir miyim (der Kab’a)

-Tabii (der Kab)

-(arkadaşlarına dönüp) gel sen de koklar mısın? Bir daha koklamama müsaade eder misin Ka’b?

-Evet (dedi Ka’b)

Bunun üzerine Mesleme Ka’b ın saçını sıkıca tutup arkadaşlarına dönüp “haydi göreyim sizi” der hep birlikte orada Kab’ın vücunu delik deşik ederler. Ve sakarlar orada yanlışlıkla Havs ibn-i Evs’i de yaralayıp sıvışırlar.

Öykü böyle özetle. Yukarıdaki gibi adamı orada “xışt” edip bırakırlar.

Yalnız bir soru /sorum /sorun *var : siz böyle komik bir öldürme hikayesi duydunuz mu?

Sanki Ezop ya da La Fonteyn masalı gibi bir şey. O kadar ki herhalde Kab’ın kendisi bile belki gülmüştür de İslam tarihi yazmamış.

Bütün bu kıssalardan hisse şudur ki ,Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu tartışmasının artık insanlığa getireceği çok somut bir fayda yoktur. Eveti de hayırı da! Ancak önemli olan şu ki

Hala yönetimlere vakıf ve talip olan böylesine gerçekdışı öykülerle dolu öğretilerin toplumlarca çok ciddiye alındığı ve bunun da tehlikeli sonuçlarının tarihten yığınla örneklerinin bulunduğudur. *Onun içindir ki bu kıssaları gayriciddi bir biçemle ele almak aslında kavramın gerçek yüzünü ortaya koyduğundan bence yadırganmamalıdır,yadırganmamalıyım.

Kaldı ki Tanrı gibi yüce olduğuna inanılan bir kavramı var kabul sayarsak bile Tanrı’nın böyle beşeri eylemlerin içinde adının , hatta rolünün geçmesinin Tanrı yüceliği kavramı ile

sizce bağdaşabilir mi? Hele hele peygamberin yatak odasına kadar müdaheleye kalkışması

büsbütün insan kaynaklı bir düşünce değil de nedir? O nedenledir bu Kab’ın öldürülmesi

kıssasından çıkarılabilecek erdem adına tek şey belki de Kab’ın kişiliğindeki cesaret ve mertliktir. Sevgiyle…



anti-dindar */ 21-24 .12.2007

atheist87
19-05-2008, 11:55
Tevilsiz yanlış anlaşılacak bazı hadisler:
(Allah, gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamette, yedi sınıf insanı kendi gölgesinde gölgelendirir.) [Buhari] (Burada gölge himaye demektir.)

(Sultan, yerde Allah’ın gölgesidir.) [Taberani] (Müslüman sultan yetkilidir.)

(Allah gece sabaha doğru yer semasına iner.) [Buhari] (Rahmeti iner.)

(Üç sınıf kimseye, Allah güler.) [Taberani] (Gülmek razı olmaktır.)

(Cennet kılıçların gölgesi altındadır.) [Müslim] (Cihad eden mümin Cennete gider.)

(Din, kılıçların gölgesi altındadır) hadis-i şerifi ise, (Din, devletin himayesi ile yayılır) demektir. Nasıl ki, Beytullah [Allah’ın evi] kelimesini, hâşâ Allah’ın barındığı ev olarak anlamıyorsak, gölge, el, yüz, istiva gibi kelimeleri de böyle anlamak gerekir.

(Cennet anaların ayakları altındadır.) [Müslim] (Cennet müslüman ana babanın rızasındadır.)

(Namazı kasten terk eden kâfirdir.) [Taberani] (Namazın farz olduğuna inanıp, tembellikle kılmayana kâfir denmez.)

(Mümin, zina ederken, şarap içerken ve hırsızlık ederken mümin değildir.) [Müslim] (Bunlar bu halde iken kâmil mümin değildir.)

atheist87
25-05-2008, 09:45
fethullah gülen'in zaman'da yayımlanan ropörtajı ile geldi gündeme. burada benim için önemli olan kimin kiminle eşdeğer, kimin kimden daha kötü olduğuna dair düşünceleri değil. bir düşünce sistemi olan ateizmle eylemsellik içeren katilliği kıyaslayıp birinin vahimliği açısından öbürünü örnek veren zihniyettir dikkatimi çeken.

efendim bu kafa yapısına göre genel kriter bir insanın ateist mi yoksa inançlı mı olduğu kriteridir. tabi bununla da kalmaz. yurdum ortalaması üzerinden devam edersek inançlı kişi müslüman olmalıdır. çünkü diğer din mensupları da artık katille olmasa bile sapıkla kıyaslanabilir bu mantık kurgusunda. müslüman olmak da yetmiyor mezhebiniz de kabul gören bir mezhep, olmalıdır. örneğin islamı başka türlü yorumlayan aleviler sapıktır(!) gerçi sapık kontenjanına diğer din mensuplarını yerleştirmiştik ya neyse. hatta kantarın topuzu bir kere kaçmaya başladı mı nerede duracağı belli olmaz. bu defa da mezhep içindeki ayrımlarda herkesin kendi yolu en doğrusu, diğerlerininki sapkındır; en azından kendilerininki kadar iyi değildir.

bu mentalitedeki bir organizma istediği kadar demokrat olduğunu iddia etsin, olamaz. sosyal hayatta şartlar gerektirdiği için uzlaşmacı ve demokrat takılsa da için için ayrımcılık yapar ve ilk fırsatta bunu belli eder. örneğin bunu geçtiğimiz günlerde bir hıristiyan kadının spor salonundan kovulması hadisesinin sözlüğe yansıması vakasında açıkça gördük. ki o kadın ateist bile değildi. böyle düşünen bir kişinin gözünde bir ateist en büyük günahı işlemektedir. çünkü allah'ı inkar etmektedir. eninde sonunda cayır cayır yanacaktır. hem nefret eder, hem de acır. çok sevdiği biri var diyelim. nefret edemez, bu sefer de kendi, inancı bağlamında suçluluk duyar. çünkü dostu, en değerli varlığı inkar etmekte o da ona karşı nefret duyamamaktadır.

aklıselimle düşündüğümüz zaman, bütün bunların dinin bir inanç işi olduğunu tam algılayamamaktan ve hayata skolastik bir bakış açısı ile ortaçağ zihniyetiyle bakmaktan kaynaklandığını anlayabiliriz. bir kere bir insanın ateist olup olmaması allah'la kendi sorunudur (bunu allah'a inanan biri olarak söylüyorum) başka hiç kimseyi ilgilendirmez. kimse allah'la kul arasına giremez. hele hele allah'la kul arasında olan felsefik-teolojik birşeyi pozitif hukukça açıkça belli yaptırımlara bağlanmış katillikle kıyaslamak akıllıca birşey değildir. bu bakış açısı bizi başka yerlere de götürebilir. "madem katilliğe bu kadar ceza veriliyor, en az onun kadar kötü olan ateizme de şu kadar ceza verilsin" diyen bir aklıevvel de çıkabilir.

demokratik bir toplumda bir insanın ateist olup olmaması ya da şu veya bu inançtan olması insanlar arası ilişkileri olumsuz etkilememelidir. kimse de allah'ın yerine geçip inançları ya da inançsızlıkları bağlamında insanları kategorilere ayırmamalıdır. işte zaten bu sakıncalardan dolayı din ve dünya işleri ayrılmıştır. din insanın vicdanında ve tanrısıyla kendisi arasındadır. şimdi tatlısu islamcılarından biri çıkıp "ben allah'ın sevdiklerini severim, sevmediklerine de buğz ederim" diyebilir. sanki allah'ın kimi sevdiğini kimi sevmediğini biliyormuş gibi. bu onun görüşüdür ama bu görüşteki kişinin demokratlığı bir maskeden ibarettir. zaten somut vakalarda da paçalardan vıcık vıcık riya akmaktadır. kendilerinin de iyi bildikleri bir örnekle kapatmak istiyorum bahsi. hz. muhammed'i her zaman koruyan ve onu çok seven amcası ebu talip bilindiği gibi hz. muhammed'e iman etmeden ölmüştür. rivayet edildiğine göre haniflik dinine mensuptu ama siyer bilenler atalarının ilahlarından bahsettiğini de bilirler. ve yine çok iyi bilinir ki peygamber çok sevmekte idi amcasını. bu sevgisi de her zaman devam etmiştir. şimdi bu kişinin durumu allah'la kendi meselesidir. peygamber bile sadece tebliğle yetinmiş, o kabul etmeyince de üzülmüştür o kadar. imdiii allah adına kendilerinde ona buna nefret besleme yükümlülüğü görenler bazı şeyleri dinin peygamberinden daha iyi mi biliyorlar?

atheist87
29-05-2008, 11:18
En’âm Sûresi http://www.diyanet.gov.tr/kuran/ayet.asp?Kuran_id=6&Ayet_No=163&I3.x=6&I3.y=8

163 - “O’nun hiçbir ortağı yoktur. İşte ben bununla emrolundum. Ben müslümanların ilkiyim.”

Ayetin Elmalılı Tefsiri http://www.kuranikerim.com/telmalili/enam.htm
163- O'nun hiç ortağı yoktur. Yani her ibadet, her iş bu inanç, bu niyet ve ihlas ile yapılmalıdır. Ve bana ancak bu, bu tevhid ve ihlas emredildi. Ben ise müslümanların ilkiyim, yani Allah'ın emrine teslim olanların birincisiyim, en önündeyim. Bu cümle Hz. Peygamberin, kendisine emredilen İlâhî emirlere süratle uyup yerine getirmesini ve o emirlerin kendine mahsus olmayıp, herkese bunların emredildiğini ve bütün müslüman olanların ona uyması gerektiğini açıklamaktadır.


Âl-i İmrân(*) Sûresi http://www.diyanet.gov.tr/kuran/ayet.asp?Kuran_id=3&Ayet_No=52&I3.x=9&I3.y=9
52 - İsa onların inkarlarını sezince, “Allah yolunda yardımcılarım kim?” dedi. Havariler, “Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz müslümanlarız” dediler.

Ayetin Elmalılı Tefsiri http://www.kuranikerim.com/telmalili/imran.htm
52- İsa'nın tevhide daveti üzerine İsrailoğullarının az bir kısmı iman etmiş, çoğunluğu etmemişti. İman etmiyenler bilinen küfürlerini, kötü niyetlerini İs'ya hissettirdiler. İsa da bunlardan bu küfrü hissedince dedi. Kendine, özü Allah'a doğru yardımcılar aradı. Bu cümlede, "ilallah" kaydının, "Ensar"dan veya "yâ"dan hâl olmasına ve nın mânâsına göre, çeşitli mânâlara ihtimali vardır.

1- Ben Allah'a giderken yardımcılarım kimler?

2- Allah'a teslim ve uymuş olarak bana yardım edecekler kimler?

3- Benim, Allah için yardımcılarım kimler?

4- Allah ile beraber olup, yardımcım olacak yardımcılarım kimler?

5- "Allah'a iman etmiş ve müslüman olmuş, nefsini Allah'a teslim etmiş olup da, yardımını Allah'a bağlayarak ve Allah rızasından başka bir şey düşünmeyerek bana Allah yardımı yapacak, özetle özü Allah'a bağlı, Allah'a doğru yardımcılarım, dostlarım kimler?"

Bu mânâ hepsini toplayıcıdır. Cevap da buna daha uygundur. Hz. İsa'nın bu isteği ilk olarak bir sosyal tesir yapıyordu. Kelime başlangıçta Meryem'in rahminde ilâhî seçim ile cisimlendiği gibi, şimdi de dışarda belirlemeye başlıyordu ki, İsa'nın dünyada itibarı bununla olacaktı. Bu andan itibaren tevhid dini maneviyatta kalmayacak, maddiyata da geçecekti. Bu isteğe, İsa'nın ölüyü diriltme mucizesinin kazanç meyvesi olan en güzide ashabı (arkadaşları) havarîler cevap verdiler:

Havariler bir ağızdan dediler ki: O Allah yardımcıları, Allah dostları biziz. Yani biz, Allah için sana yardımcıyız. Zira sana yardım, Allah'a dostluktur, Allah rızasına uygundur. Çünkü sen O'nun peygamberisin. Bundan, "Sen Allah değilsen, biz sana yardım etmeyiz." gibi veya "Sen Allah'sın, şu halde biz de senin yardımcılarınız." gibi bir kötü anlam çıkmaması için sözlerini açıklığa kavuşturdular. Yani biz Allah'a iman ettik ve sen şahit ol ki biz şüphesiz müslümanız, Allah ve Resulüne itaat ediciyiz. İşte nasaraya (hıristiyanlara), nasârâ (hıristiyan) denmesinin sebeplerinden birisi, İsa ile havarîler arasındaki bu yardım anlaşmasıdır. Onlar o zaman böyle müslüman ve Allah'ın birliğine inanmış idiler. Bununla İslâm dinine ve Muhammed aleyhisselâma ait davete de manevi bakımdan ikrar vermişlerdi.

atheist87
30-05-2008, 06:21
BAKARA SURESİ: 65 Yemin olsun, içinizden Cumartesi gününde azgınlık yapanları siz bilirsiniz. Onlara şöyle dedik: "Aşağılık maymunlar oluverin."

A'RAF SURESI: 166 Ne zaman ki, yasaklandıkları şeylerden ötürü öfkelendiler, onlara şöyle dedik: "Aşağılık, maskara maymunlar olun!"

A'RAF SURESI: 168 Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere böldük. İçlerinde barışsever iyiler vardı ama böyle olmayan aşağılıklar dı vardı. Belki dönerler ümidiyle onları güzeliklerle de kötülüklerle de imtihana çektik.

MÜCADİLE SURESİ : 20 Allah'a ve resulüne kafa tutanlar en aşağılık kişiler arasındadırlar.

AKHENATON
07-06-2008, 09:46
Sonra, "Adem'in yalnız kalması iyi değil" dedi, "Ona uygun bir Yardımcı Yaratacağım. Tekvin 1:18

Tanrının ademe yardımcı olsun diye yarattığı eşin, onun cennetten kovuluşuna neden olacak bir “şanssızlık” getireceğini bilmemesi mümkünmüdür. ?

Yılan Havva ile konuşurken hangi dili konuşmuştur.İnsan dilinimi. ?

Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız. Tekvin 3:5

Dahası Tanrının insanları iyiyi ve kötüyü ayırt etme yetisinden yoksun bırakmak istemesi aşırı derecede garip değimli. ? İyi ve kötüyü kötüyü ayırt etmesininden yoksun bırakmak istemesi aşırı derecede garip değimlidir.?

İyiyi ve kötüyü birbirinden ayıramamaktan daha büyük bir aptallık olabilirmi. ? Çünkü kötüden kaçıp uzak durmayı bilmediği sürece , iyiyi kavrayıp ona ulaşmak için çabalamayıda bilmeyecektir.

Kısaca , Tanrı insanın , kendisi için en değerli unsur olan bilgeliği tatmasını istememektedir. Dolayısıyla iyi veya daha az iyi arasındaki farkı anlamanın bilgelik işi olduğunu aptallar bile biliyorsa, bu durumda yılan insan soyunun düşmanı değil , tersine yardımcısıdır.

milomanara
20-06-2008, 00:53
Sayın dilaver benzeri konuyu yaklaşık bir yıl önce tartışmış (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=5508&highlight=laik)

Ben başka bir tarafından tutayım dedim;

Laik ülkede yaşayan müslüman kuran'a göre yaşamıyorudur. Ne miras allahın emrettiği gibi paylaşılıyordur, ne evlilik hayatı kuran'daki gibidir, ne bir takım şuçlara verilen cezalar allahın istediği gibidir, ne kılık kıyafet farz ve sünnetlere göredir(en azından kamuda), vs. Gelelim şeriata:

"Şeriat, Arapça (http://tr.wikipedia.org/wiki/Arap%C3%A7a) kökenli bir sözcük olup; "yol; mezhep; metod; âdet; insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol" anlamına gelir. İslam dinindeki terimsel anlamı ise "ilâhî emir ve yasaklar toplamı", "İslam'ın kutsal kitabı Kur'an (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kur%27an)'ın âyetleri (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%82yet), İslam'ın son peygamberi olan Muhammed (http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhammed_bin_Abdullah)'in söz ve fiilleri (sünnet (http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCnnet_%28din%29)/hadis (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hadis)) ve İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde bulundukları hususlara dayanan ilâhî kanun"dur. Bu açıdan anlam olarak din terimine benzeyen şeriat teriminin din teriminden farklılığı kullanım şeklindedir. Zira şeriat, "dinin insan eylemlerine (amel) ilişkin hükümlerinin bütünü", "dinin dışa yansıyan görüntüsü ve dünya ile ilgili hükümlerinin tamamı", "İslam Hukuku" gibi anlamlar için kullanılmaktadır. Kısaca dini hükümlerin bütünü ve dinin dünyevi ve maddi yönü olarak tanımlanabilir."(http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eeriat)

Ben tanrıtanımazım, beni bağlayan bir şey yok. Ama müslümanları bağlayan bir çok şey var. "Dinin dünyevi ve maddi yönü"nü inandıkları allahın emrettiği gibi yapamıyorlar. Bu yüzden ben ve benim gibiler zalim olarak adlandırılıyoruz çünkü onun dinin dünyevi kısmı benim hayatımıda etkiliyor ve ben buna izin vermek istemiyorum. Ama adam kendince haklı. Öbür tarafda ne diyecek? Benim ülkem laikdi onun için başımı örtmedim mi? Cevap belli, biz sana tebliğ ettik mi? Ettik.

Ortada içinden çıklmaz bir durum var. Kendini müslüman sanan bir sürü insan, müslüman gibi yaşamıyor. Farkında olanlar marjinalleşiyor ve müslüman gibi yaşama hakklarını, müslüman yasalarını istiyorlar. Bu insanları dinden özgürleştirmek mümkün mü? Bana kalırsa hayır. Biz daha gerçek adımızla yazmaya tırsıyoruz nasıl aktivist olacağız. Kudüsü paylaşamadıkları gibi benimle hayatı da paylaşamazlar. Ben içerim onlar günaha girer, gider meyhaneyi bombalarlar.

Bu konu canımı sıkıyor. Nereye gittiğine dair her hangi bir öngörüm de yok. Paylaşmak istedim.

Sevgiler,

ozgur_beyin
28-06-2008, 23:36
Şimdi bu başlık bazılarınıza saçma veya tuhaf gelebilir. Önce kuranın ''yazılma'' evrelerine bir bakalım
Arap yazısının menşei konusundaki yapılan araştırmalarda ,arap yarım adasının güneyindeki Himyer'lilerin veya kuzeydeki Nabat'lıların yazısından *teşekkül ettiği anlaşılmaktadır.
İslamın çıkışında bu yazının dik ve köşeli olanıyla yuvarlak olanı kullanılmaktadı. *Bu yazılar Ma'kıli-Hicazi ve Şami *,isimleri olarak bilinirlerdi.
Kuran ayetlerideriye kemiğe v.s. bu ma'kıli yazısıyla yazılıyordu. Malumatfuruşluk yapmadan,şunu söyleyeyim, Kuran'ın bu günkü bilinen haline gelmesi yazılışından yaklaşık iki yüz yıl sonra olmuştur.Bunun iki temel nedeni var.

1-Kuran'nın yazıldığı hicazi stilinde,sesli harf hiç yoktur.Sesli harflerin olmaması,okuyanları sürekli hata yapmasına yol açıyordu. Bu hatalar önce bazı nokta koymalarla aşılmaya çalışıldı, tam sonuç alınamayınca sesli harflrin yerine geçebilecek '' harekeleme'' yapılmıştır.
2-İslamın, resmi ve heykeli yasaklaması, bu yönde kabiliyeti olanları ,güzel yazı yazmaya *(HAT) yönlendirdi. Dimdik ve şekilsiz olan bu yazıya *İBNİ-MUKLE ( Ö. 940)
KUTBETUL-MUHARRİR (Ö.771) *gibi insanlar harflere bir estetik ve güzellik verdiler.

Kuranın zor okunmasının nedeni ,başlangıçta bu argümanların olmamasıydı.Bunu , bu yazıyı bilmeyenler için şöyle anlatabilirim.Bir cümle kuralım,içinde hiç sesli harf olmasın.
Trn drsn ,stsn yym. *Açılımı, Turan Dursun sitesine üyeyim.

Şimdide, kurandan bir ayet görelim, sesli harfleri olmayan.

وقال الملك إني أرى سبع بقرات سمان يأكلهن سبع عجاف وسبع سنبلات خضر وأخر يابسات ياأيها الملأ أفتوني في رؤياي إن كنتم للرؤيا تعبرون yusuf43
Türkçe harflerle (pek olmasada) şöyle yazabiliriz'' Ve kalelmelikü inni eraseb'e *bekaretin......devam eder.
* Ama bu okuyuşta, hata yapma olasılığı kişnin ''dile hakim olma'' oranıyla değişir. Çünkü bu yazı türü, ancak
''benzetme yoluyla'' okunur. Hiç bilmediğin bir kelimeye denk geldiğinde ya bildiğin bir kelime gib okuyacaksın,
yada merama bakıp ,anlamaya çalışacaksın.Başka yolu yok.

Bunları anlatmamda gaye, bir kere bu harekelendirmeden, 200 yıl boyunca yazılan ve okunan(irticalen) kuranlar nasıl ,vahyin indiği, orjinal haliyle kaldı?
Kalbin imanla doluysa '' onu biz indirdik biz koruyacağız'' fenomenine inanırsın. Sorgulayan bir mantığın ve aklın varsa,iki yüzyıl içinde ''kim öle ,kim kala'' diye düşünürsün.''


yukarda anlatılan harekelendirmeden önce kuran ''zor okunuyordu'' çünkü muhammedin yaşadığı dönemde ,etrafındaki insanlarda okuma yazma oranı yok denecek kadar azdı.
azlığı bir kenara , kuran ortak bir lehçede (veya dil)yoktu bu yüzden bazı kelimeler kuranda yazdığı gibi okunmuyordu. işte bu kurandaki yazıldığı
gibi okunmayıp değişik şekillerde okunmasını ''yedi kurra'' olarak adlandırılmıştır.
hatta bu ''okuyuşu '' 14 e çıkaranlar vardır.
bu okuyuşları da müzemmil suresindeki (41)ayetle savunurlar.

“Kur'an’dan kolayınıza geleni okuyunuz!''
bu ayeti allah kelamı olarak kabul edersek ''kuran'ı bildiğimiz gibi ukuma ruhsatı'
vermiş olmuyormu? yani harfleri veya kelimeyi değiştirebiliriz (mi).
işte size bir iki (tevatür) örnek.

Ebu’l-Velîd et-Tayâlesî − Hemmam b. Yahya − Katâde − Yahya b. Ya’mer −
Süleyman b. Sard el-Huzâî − Übeyy b. Ka’b: −“Nebî (s.a.v.) şöyle buyurdu: ‘Ey
Übeyy, bana Kur’an okutuldu’ ve denildi ki; ‘bir harf üzerine mi, yoksa iki harf üzerine
mi (okumak istersin)?’ Yanımda bulunan melek; ‘iki harf üzerine de!’ deyince, ben de;
‘iki harf üzerine (olsun)’ dedim. Tekrar bana soruldu: ‘İki harf üzerine mi, yoksa üç
harf üzerine mi (okumak istersin)?’ Bu sefer birlikte olduğumuz melek; ‘üç harf
üzerine de!’ deyince, ben de; ‘üç harf üzerine (olsun)’ dedim. Bu hal, yedi harfe
ulaşıncaya dek sürdü ve sonunda; ‘o harflerin her biri yeterli olur. İster Semîan Alîmâ,
istersen Azîzen Hakîmâ de (fark etmez); azap âyetini rahmetle, rahmeti de azapla
(karıştırarak) bitirmediğin takdirde bunda bir sakınca yoktur’.”



Muhammed b. Abdillah b. Nümeyr − Babası − İsmail b. Ebî Halid − Abdullah
b. İsa b. Abdirrahman b. Ebî Leyla − Dedesi − Übeyy b. Ka’b: −“Mescid’de idim; birisi
içeri girdi ve namaza durdu. Bilmediğim bir şekilde Kur’an okumaya başladı. Sonra
bir başkası daha geldi ve o da diğerinden başka biçimde Kur’an okudu. Namazlarını
bitirdiklerinde, onları yanıma alarak hep beraber Resûlüllah’ın huzuruna vardık. O’na
dedim ki; ‘Yâ Resûlellah, bu adam benim bilmediğim bir tarzda kıratta bulundu.
Ardından şu zat geldi ve o da başka türlü bir Kur’an okudu.’ Allah Resûlü onlara
okumalarını emretti; onlar da bir miktar Kur’an tilâvet ettiler ve Peygamber onların
okuyuşlarını doğruladı. O zaman benim içime cahiliyye devrinde bile duymadığım bir
şüphe düştü. Peygamber benim bu durumumu anlayınca, göğsüme şöyle bir vurdu
ve ben, baştan aşağıya bedenimden bir ter boşandığını hissettim. O an sanki Allah’ı
karşımda görüyormuşcasına içimi bir endişe kaplamıştı. Derken Resûlüllah buyurdu
ki; ‘Ey Übeyy, Kur’an’ı bir harf üzere okumam için Cibrîl bana gönderildi. Ben ise
bunun ümmetime kolaylaştırılmasını istedim. İkinci kez geldiğinde onu iki harf üzere
okuyabileceğimi söyledi. Bu defa ben de bu işin ümmetime kolaylaştırılması talebimi
yineledim. Üçüncü gelişinde; ‘onu yedi harf üzere oku! Bir de senin adına her
kolaylaştırma isteğine karşılık (yerine getirilmek üzere) sana bir dilek hakkı verilmiştir’
diye bildirdi. Ben de; ‘Allahım, ümmetimi bağışla! Allahım, ümmetimi bağışla!’ dedim.
Üçüncü arzumu ise, İbrahim (a.s.) de dahil olmak üzere hemen herkesin bana ihtiyaç
duyacağı kıyamet gününe erteledim.”

çünkü''Arapça’nın iptidâîliği; yani henüz bütün unsurlarıyla gelişmemiş ve
olgunlaşmamış olması. Bundan kastedilen şey, o devrin şartlarında Arap yazı
sisteminin tam manasıyla istikrara kavuşmamış olması ve bu yüzden onun hattında
yer yer meydana gelen değişkenliklerdir.''
''Böylece “yedi harf” ve beraberinde ya da hemen ardından “yedi kıraat”,
Kur’an İlimleri veya Tefsir Usûlü’nün en çok tartışılan konuları arasında yerlerini
almıştır. Şimdi burada güdülen amaç, bunları yeniden münakaşa mevzûu haline
getirmek yerine (ki bu, -değinildiği gibi- şu ana dek yeterince yapılmıştır); bunlara
bakışta, yaklaşımda ve yorumda yeni ipuçları ortaya koymaktır.
Bugün gelinen noktada ağırlık kazanan görüşe nazaran, “yedi harf”ten
maksat; “Kur’ân-ı Kerîm hattı/yazısının, onun indi(rildi)ği dönemde yaygın olarak
kullanılan Arapça’nın önde gelen lehçe ve şîvelerine göre okunmaya uygun olması
hali” iken; “yedi kıraat” de, “Kur’an’ın yedi harf’le inzâline yönelik Hz. Peygamber’den
sâdır olduğu söylenen hadis(ler)in çağrıştırdığı anlama benzetilerek (biraz da
uydurularak) ihdâs edilen Kur’an(’ı) okuma biçimleri”dir.''

bu açıdan bakıldığında, şu anki buraya gelen arkadaşların savunduğu
lügati- istilahi kullanması kuran gerçeği ve o zamanın şarlarına uymuyor.
ayrıca ''siyakı'na sibakına'' bakıp kuranı savunmakta zordur. çünkü bugün
okutulan ''KIRAAT İLMİ'' de bu zorluklara bir çözüm getrilmek için kurulmuştur.
ayrıca okuyanlar bilir (buna arapça metin ve mealler dahildir) kuran metinlerinde
bir devamlılık sorunu vardır.
kuran , davuldan bavula geçer konularda bir bütünlükte yoktur ve bıktırıcı tekrarlar vardır.
bu tekrarları ''konunun ehemmeyetine binaen'' savunur kuran dai'leri

uzzunlafın kısası ilk zamanlarda kuranınbitokumabirliği yoktu hekrs
kuranı benzetiği şekilde okuyordu
çünkü arapça benzetilerek okunan biryazı türüdür
buyüzdenkuran yadikurraolarakokunmutur ve buyedikurra hala geçerliliğini
korumaktadır.

siyah yazılaaralıntıdır
bukonudadaha kapsamlı bilgileralmak isteyenlerşuraya bakabilirler


http://www.cumhuriyet.edu.tr/akademik/fak_ilahiyat/der82/alemdar.htm

kaancan
27-07-2008, 06:07
allah pazarlama ltd ve satılık islam a.ş den nefret ediyorum!
islamı peygamberi dönemine göre değilde 2008 koşul ve 1400 sene öncesi bilinmezliğinde yargılayanlara hatta kendine göre kullananlardanda nefret ediyorum!
bana sorarsan muhammed çokileri görüşlü zeki biriydi din adamlığından daha önemlisi bir düşünce ve devlet adamıydı ki söyledikleri daha önceki dinlerden çokta farklı şeyler olmamasına karşın büyük ekonomik ve siyasal bir güç oluşturdu.
dahada önemlisi onun bize aktarılan muhammed değil kişiye uygun yontulmuş ifadelerle aktarılan bir şahıs olduğuna inanıyorum!
asla bu kadar zeki bir adamın bilim ve özgürlük düşmanı olacağına inanmıyorum asla abuk sabuk hurafelere aldıracağınada hatta sınırsız özgürlükten yana olduğunada inanıyorum...
ama hayır diyenlere bakarmısın: sadece bana hadis ve rivayet anlatıyorlar anlattıklarına o kadar kapılmışlarki sanki muhammedin yanında muhalif cephe gibi yasamış sanırsın hepsini!
kuranı bizzat tanrının el yazısı sananlar var ki peygamberin ölümünden yıllar sonra yazılmasına ve çoğu absürt yazılımlarının yaktırılmasına rağmen!
elbetteki içinde insan sözüde peygamber sözüde olacak hatta peygamberin ben sizin elçinizim sözü bile ayet olarak yerini alacak...ve buraya kadar sanırım sorun yok?
sen cinsel faliyeti hiperaktif bir insanın kadınları ölümüne kapatın diyebileceğine ne kadar inanıyorsan benden onun hakkında anlatılanlara o kadar inanıyorum(!)
türbanın nerden geldiğini türkiydeki türbanın hangi düşman ideolojiler tarafından getirildiğini ve türban takma şeklinin hangi akıl hastası türk bayan yazarımız tarafından ortaya konduğunu soner yalçın vb yazlardan öğrenebilirsin...
neticede anlamını merak etmeyen ve sadece meditasyon tarafıyla ilgilenen yada psikolojik tatmin ve doğa üstü güclerin verdiği dayanılmaz hafiflik ile müslümanlığı yaşayan halkımız için açıkçası kitapların ister kuran ister turan dursun isterse aziz nesin pekte önemi yok!
abartmak gerekirse bana göre peygamber yasasa atatürk tarzı hatta ondan biraz daha radikal biraz daha acımasız ;gericiliğe ve yobazlığa ondan daha keskin bir düşman olarak yaşardı... bilimde olmayanı kuranla yada tanrı inancıyla asla bağdaştırmaz bunu yapmaya kalkanı ise ne yapardı kimbilir?
peygamberin arkasından gelenler hatta ve hatta ateistler kadar geri kafalı olmayacağına hep belirli kurallar etrafında at gözlüğü ile dolaşmayacağına gönülden inanıyorum tekrar zorluyorum!....lut kavmi hikayesi vardır bilirsiniz ordaki kavim dikkat ederseniz gay olduğu için değil tanrıya şirk koştukları ve hatta sınanmaları için gönderilen melekleri s.kmeye kalktıkları için yok edilirler...
hikayenin özü bu ,ama hikayede eksik parça i.neler bakın ben size napacam değil! kadınlar sizin için daha hayırlıdır kısmı olsa gerek!!!
nerden nereye peygamberin hiç bir yaşam tarzına düşman olacağına inanmadım inanmıyorumda!
herseyi ittir et 5 vakit yada üç yada bir... (abdest) her neyse temizlenin diyen birinin pislik içinde saç sakal içinde dolaşın diyeceğine hiç ama hiç inanmıyorum!
soru islamda reform yapılmalımı ?elbette mutlaka ; sonradan eklemeler ahmedin mehmedin yazdıkları kurandan çıkarılmalı kuran öz türkçe olmalı elbette!
kısas ise basit ;diğer dinler ve akla mantığa uymayan abeslikler;tanrının söylemediği ve söyleyemeyeceği belli olan(insan sözü olduğu aşikar olan) absürt ayet ve sureler!
eğer imansa böyle olmalı yürekten ve akılla mantıkla!
islama bulaşan virüs add ve spy lar temizlenmeli;)
radikal arkadaşlar bana kızacak hatta içlerinden milyonlarca kez küfür edecekler ama olsun ben 9 değil 10. köydede bildiğimi söylerim!
bu arada dna larda kodlanan tanrı bilincini kimse yok edemez ölüm asla bir fişi takıp çıkartmak kadar basit değildir!
ben bir doktor olarak; rüyanın, beyinin ve ölümün tarifini veremiyorsam ,kalkıp kimse bana remlerden,Na_K_Cl pompalarından ,elektriksel iletimin durması ,hormanal iletim bozukluğundan ötürü mitakondrilerde yükseltgenme ve indirgenmelerin oluşmaması ve enerji difransiyelinin tamamlanamamasından bahsetmesin!
ben bunları biliyorum bana tarif yapın! canlı bu,ölü bu şeklinde:tahta ;atomik yapıda,ölü ;atomik yapıda ama ölüde bu yok yada bu eksik şeklinde!!!
kısacası ölü niye ölü?
abarttığımı düşünmeyin soruyorum çünkü bildiklerimi bilin ve bilimin bilgisizliğini fark edin diye!
neyse konu saptı toparlayalım;sanırım muhammed yaşasaydı çok fazla şey anlatmak ve açıklamak zorunda kalacaktı ve sanırım ideasını açıklamak için bilimin ışığında insan üstü yetilerle bizi çok daha fazla aydınlatacaktı...
sevgilerimle

_son_darbe_
21-08-2008, 15:15
1- Kur'an'ın Allah Rasûlü zamanında yazımı:
Allah Rasûlünün (s.a.v) emri ile vahiy katipleri Kur'an'ı parça parça olarak işlenmiş ince deriler, kürek kemikleri, ağaç kabukları ve düzgün taş gibi maddelerin üzerine yazmakta idiler. Yazılan bu âyetler, vahiy henüz tamamlanmadığı için, tek bir mushafta toplanmamıştı. Bu dönem içersinde Ashab ezberledikleri âyetleri Allah Rasûlünün (s.a.v) gösterdiği sûrelerin altına yazıyorlardı. 2- Kur'an'ın Hz. Ebu Bekr (r.a) döneminde yazılışı:
Zeyd b. Sabit (r.a), Hz. Ebu Bekr (r.a)'in emri ve Hz. Ömer (r.a)'in uygun bulmasıyla Kur'an âyetlerini biraraya toplamıştır. Zeyd İbn Sabit Kur'an'ı toplarken, vahiy katiplerinin yazdıklarını dikkate almış ve âyetleri ilk defa bir mushafta toplamıştır. 3- Kur'an'ın Hz. Osman (r.a) döneminde yazılışı: ilk Mushaf Kur'an'ın okunşundaki tartışmalara son vermek amacıyla, farklı kıraatleri yansıtacak şekilde Hz. Ebu Bekr'in topladığı ve Hz Ömer'in kızı Hafsa'nın koruduğu nüshaya bağlı kalınarak yazıldı. Bununla ilgili olarak Hz. Osman, Zeyd b. Sâbit (r.a), Abdullah b. ez-Zübeyr (r.a), Sad b. el-Âs (r.a) ve Abdurrahman b. el-Haris b. Hişam (r.a)'ı görevlendirdi. Bu Mushaf üzerinde noktalama işaretleri ve harekeleri bulunmamaktaydı. Hz. Osman (r.a) yazılan Kur'an'ın bir nüshasını saklamış diğer nüshaları ise çeşitli İslam şehirlerine göndermiştir. 4- Kur'an'ın harekelenmesi ve noktalanması üç merhalede tamamlanmıştır. Birincisi: Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde, Muaviye, Ebu'l-Esved'i görevlendirmiş, O da Kur'an okurken meydana gelebilecek okuma hatalarını ortadan kaldırmak amacıyla nokta şeklinde hareke işaretleri koymuştur. İkincisi: Abdülmelik b. Mervan döneminde Kur'an'daki bazı harfleri birbirinden ayırmak için noktalar konulmuştur. Mervan bu işte el-Haccac b. Yusuf'u görevlendirmiş; o da bu işi Nasr b. Âsım ve Hayy b. Yasmur'a havale etmiştir. Üçüncüsü: Bu dönemde i'rab alametleri olan Fetha, Damme, Kesre ve Sükûn konulmuştur. Bu harekelendirmede Halil b. Ahmed el-Ferahîdî'nin yolu izlenmiştir.

ozedonus
22-08-2008, 08:57
Forumda diğer inançlarda olanlar, Kuranın Müslüman olmayanlar hakkında aşağılayıcı ve hakarete varan üslub kullandığını söylemektedirler.Bunlardan bir kısmı bu ifaseleri bir Tanrıya yakıiştıramadığı için soru olarak öğrenmek istiyorlar.Geri kalan bir kısmı ise bunu bahane ederek inançlar hakkında bilinçli olarak sert uslub kullanacaklarını ifade etmektedirler.Ama böyle değildir.Çünkü

1. İslam gibi herkesi inanmaya davet eden ve evrensel iddiasında olan bir dinin diğer inançları aşağılayarak(eleştirerek demiyorum aşağılayarak)yola başlaması mantıken ve sosyal bir gayeyi gerçekleştirme bağlamında düşünsek mümkün değildir. Kendisine inanmayanlara bol bol hakaret eden bir inanç, yeni taraftar bulamaz. Belli bir süre sonra toplum içinde yok olup gider. Bu tavrıyla peşinen insanları kendisinden soğutmuş ve inancını anlatacak yol bırakmamıştır. İ

nanmayanlara hakaretler içerdiği söylenen ayetlerin indiği ortamda Müslümanlarla beraber olan ve antlaşmalı bir müttefik durumunda olan çok kabile vardı.(Huzaa kabilesi,Müzeyne kabilesi,Gıfar kabilesi v.s..) Bu kabileler dışında kalan ve diğer inançta olan kabilelerin de Müslümanlarla savaş halinde olmadığı bilinmektedir.Yani, bu ayetler indiğinde Mekkeli Putperestler ve Medineli Yahudiler dışında Müslümanlarla savaş halinde olan kimse yoktur. Bundan dolayı bu ayetlerin kendi üzerine alan insanlara ve kabilelere rastlamıyoruz. Bu getirilen ayetlere rağmen Müslüman komşusuyla son derece dostane ilişkiler içinde olanlar vardır. Müslümanlardan Müslüman olmayanlarla arkadaşlığı ve dostluğu olanlar vardır.

Mekkeli putperestler ile Medineli Yahudilerin durumu ise salt bir inancı taşıma sınırını aşmıştı.Çünkü, İslam’ın insanlara hukuki çevre içerisinde anlatılmasına dahi izin vermeyen Mekke oligarşisi ve Yahudi teokrasisi yeni dine karşı akla hayale gelmeyecek saldırılarda ve hakaretlerde bulunmuşlardı. Ayetlerin tamamı bu iki grubun elit tabakasınnın içine düştüğü hali ifade eder. Dönemin hâkim güçleri ve çeteleri için anlatılan vasıflardır çoğu ve onların şahsında her zaman bu zihniyete sahip olacak insanlardır.

2. Kuran inanmayanlarla hukuki yollarla bir arada bulunup kimin doğru kimin yanlış olduğunu tartışmasını açmıştır.De ki: şüphe yok ki biz, yahut siz elbette doğru yoldayız, yahut da apaçık sapıklık içindeyiz.(Sebe süresi24) Yani Müslümanlardan illa da ben haklıyım diye bir öneride bulunulmamıştır. Kendi davasını ve öğretisini tartışmaya açan bir hareket asla ve asla başka fikirlere hakaret etmez.

Nitekim tartışma ortamını genişletmek için ortak yanların ne olduğunun yolunu göstermiş ve kitap verilen dinlerle, bu bağlamda ortak hareket etmenin gerekliliğine vurgu yapmıştır.(De ki: Ey Kendilerine kitap verilenler! Sizinle bizim aramızda ortakk olan bir söze geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz.(Ali İmran Süresi:64)

Ancak özellikle vurgulanan bir durum var. Dileyen inansın dileyen inanmasın ve hukuki yollarla dininizi anlatırken en güzel yolu seçin denilmiştir. Bazıları bu ayetlerin Müslümanlar Mekke’de zayıf iken geldiğini söylerler. Ancak gerek diğer ayetlerde gerekse de Müslümanlarla savaş halinde olmayan diğer inançlara karşı toleransı ifade eden ve fetihlerden sonra gelen örnek uygulamalara baktığımızda bu durumun devamlılık arz ettiğini görüyoruz.

3. Kâfir kelimesinin dahi hakaret içerdiği söylentilerine vardır. Ancak bunu arkadaşlara cevap verirken de anlattığım gibi kafir,İslama inanmayan herkesi kapsamaz. Aksine islamın gerçek bir inanç biçimi olduğunu bildiği halde sırf haksız çıkarları ellerinden gitmesin diye yeni dine karşı koyanları nitelemiştir. Kâfirin gerçeği örten anlamında olması ile bunların gerçeği bildiği halde uymamaları kâfir nitelemesini gerektirmiştir. Gerçeği görmediğinden iman etmemiş olanlar İslam inancında kâfir sayılmaz. Bunlar fetret ehli sayılırlar(yani İslam dinine davetli) ve iman konusunda sorumlu da olmazlar.

4. Cehennem ayetlerinin tehdit ve inanmaya yönelik bir zorlama olduğu söylemleri de vardır ki belki en elle tutulur eleştiri budur. Bir nevi insanları korkutarak iman etmeye zorladıkları anlamını cehennem ile ilgi ayetlerden getirmektedirler. Bunlar doğru bir eleştiri olmakla beraber yetersiz tespitlerdir. Çünkü

Kuran cehennemle korkuttuğu gibi cennetle de müjdelemiştir. Her bir cehennem ayetinden hemen sonra cennet ayeti de gelmiştir.

İkinci olarak cehennem bir tehdit aracı olarak değil evrensel suçların evrendeki etki-tepki yasası gereğince bir sonuca ulaşmaları ile ilgili tespitlerdir. İnanan ve inanmayan herkese doğru bir hayat yaşamaları için kurallar bildirir ve kurallar yerine getirilmezse sonuçlarının evrendeki yasa gereği kötü olacağını haber vermiştir. Ancak bunu anlatırken kullandığı dil tehdide benzemektedir. Hâlbuki evrensel sistem olan dine göre yaşamayanların sadece kendilerine zulmettiklerini ifade eden çok ayet vardır. İnanmayanların kendilerine zulmedeceğini anlatıyor ve bunun sonucunda neler olacağını belirtmezse insanı boşluk içinde bırakıyor demektir

serüvenci
09-09-2008, 19:25
öncelikle bu alıntıyı başka bir siteden aldığımı ve üstünkörü incelediğimde dilenme konusu ile ilgili kuranda bir husus görmediğimi belirtmeliyim.

Beni Hilâl Heyeti


Muhammede, bîat etmek üzere Medine'ye gelen heyetler arasında Benî Hilâl Kabilesi temsilcileri de bulunuyordu. Bunlar, Abd-i Avf bin Asram ve Kabîsa bin Muhârık adında iki kişi idi.(İbni Sa'd, Tabakât, 1:309)
Abd-i Avf, arkadaşlarıyla gelip Peygamberimizin huzurunda Müslüman olunca, Muhammed, "İsmin nedir?" diye sordu.
"Abdi Avf'tır" dedi.
Muhammed, "Sen, Abdullah'sın" buyurarak ismini değiştirdi (İbni Sa'd Tabakât, 1:309)
Hilâloğulları temsilcilerinden Kabîsa bin Muhârık, bir ara Muhammede, "Yâ Resûlallah, ben, kavmimden birisine kefil olup borçlandım. Bu hususta bana yardım et!"(Müsned, 3:477) diyerek yardım talebinde bulundu.
Muhammed, Kabîsa'nın isteğine, "Olur! Biraz bekle! Bir yerden zekât mallarından gelirse borcunu öderim" diye cevap verdi.
Sonra da, "Ey Kabîsa! Bilesin ki, halktan bir şey istemek şu üç durumdan birinde bulunan kimseden başkasına doğru değildir:
1) İki kişinin (veya iki kavim ve kabilenin) arasını bulmak için borçlanan,
2) Mali bir âfet sebebiyle mahvolan,
3) Kavim ve kabilesinden aklı başında üç adamın şehâdetiyle fakir olduğu tebeyyün eden.
"Ey Kabîsa, dilenmenin bundan ötesi haramdır"(Müslim, 2:722.) buyurdu. Böylece Kabîsa'nın bu isteği, içtimaî hayatta mühim bir esas ve ölçünün ortaya konmasına vesile oldu.
İslâm nazarında dilencilik, ihtiyacı olmadan bir kimseden bir şey istemek, en kötü ahlâktan biri sayılmıştır. Bu hususta Muhammedin bir çok hadisleri mevcuttur.

saygılarımla

mehmetsalih
12-09-2008, 21:49
İnkarcılıktan Dinin Özgürlük Sesi

Özgürlük, Din, Bilim ve İlim kavramları bazen çarpık bir anlayışla ayrılmaya çalışılıyor. Din Kural bırakıyorsa demek ki: tutar bırakmaz anlayışı tamamıyla ezber bir mantığa dayalı olup hiçbir gerçeği ifade edemeğini bir kaç cümleyle rahatlıkla anlaşılabilir. Konuyu ne kadar detaylı bir şekilde anlatmışsakta yinede doyurucu bulamayan Ateistler aslında çevreden bıkmış yeni bir arayış içinde karanlığa doğru yürüdüklerini bir anlasalar ne kadar yanlış olduklarını fark edecekler ama onların körü körüne bağlanmış oldukları Din Düşmanlığı dini ne yazık ki onlara özgürce düşünce fırsatı veremiyor.
Din tanımı birçok defa yapıldı buna rağmen sapmış halk kitlelerine olan düşmanlık bir türlü Dinin güzel görümünü sergiletemedi.
Var olan aklımızdaki tanımı sizlere aktarmak için KIYAS metoduna başvurmamızı gerektirecektir.
: Karışık bir şehir görümünü düşünün cadde ortasında dört şeritli yollar ve arka arkaya sıralanan arabalar. Her arabanın başında Akıl sahibi, Düşünce ve her insanda bulunan azalara sahip birer şöförün bulunmasına rağmen birileri tarafından yönetilmesine veya engellenmesine ne gerek var? Bütün şöförler özgür iradeye ve mükemmel bir yapıya sahip değiller mi? Ama buna rağmen yol kavşaklarında Trafik lambaları ve biraer Polisin durması neyi andırır? Elbette ki şehrin güveni için durdukları hemen akla gelir.

Acaba yollardaki lambalar ve Polisler şöförlerin rahat harekât etmesine engel mi oluyorlar? Birçok insan gördük Polislere kapı arkasında küfür ediyorlar her fırsata kuraları çiğnemeye çalışıyorlar. Bu insanlara CAHİL veya VAHŞİ isminin verilmesi en uygunu olsa gerek.
Karışık bir kavşakta Trafik lambalarının olmadığını düşünün? Bir an lambalar çalışmasa ne gibi kazalara neden olacağını her kes tahmin edebilir?

Değerli dostlar,
Dinler insanların bir uyum içinde yaşamalarına neden olan Ahlaki, Siyasi, İlmi Kurallar içeren geliştirilmeye müsait semavi eksenli buyruklardır. İnsan ne kadar Akıl sahibide olsa genel kuralların bulunması düzenin bulunmasını sağlar. İslam dini ise insanların Hayatlarına sadece genel Kurallar bırakır gerisini ise insana ve hür iradesine devr eder.

İlk ayete ikra yani 'Oku' denmektedir (Allak -1) Ankebut -20'de ise 'yeryüzünü gezinde yeryüzü nasıl yaratılmış' görün ayetleri insanı hep arayışa, ilme, keşif ve mükkemel bir hayatı kumayı amaçlar.

Ateist, inkarcı anlayış 'DİN TUTAR' karşı insanın cansız bir madde'den veya maymunsu bir görünümde olduğunu hatırlatmaktadır. İslam ve semavi dinler ise Allah'ın şu ayetleri ile 'biz insanı şerefli kıldık', 'İnsanı en güzel şekilde yarattık', 'yeryüzünü insanın emrine verdik' Ateistlerin hakaretlerine cephe etmektedir.

Asıl özgürlük bir insanın Mutlu olup diğerlerinin Rahatsız olması değil, İslam’ın eksiksiz bıraktığı KULHAKKI müessesidir. Asıl özgürlük kuşun kafesten çıktığı gibi, RUHUN KALIPTAN CÜDA OLMASIDIR.

Alıntı: http://www.ilahimesaj.com/yazarlar/inkar.htm

isar86
19-09-2008, 00:01
Sevgili arkadaşalr be bişeyi merak ediyom neden hiçbir dinde,işle alakli işçiyle alakli hiçbir düzenlem vs yok. Bu dünyad üreten yaratan onlar değilmidir.

pervane
29-09-2008, 19:53
Sevgili okinono;


Sohbet odasında sorduğum soru, Kur’an da bahsi geçen konuları bir inanır olarak, hangisinin doğru hangisinin ekleme olduğu ile ilgili ayrımı neye göre belirlediğinizi merak etmiştim.
Oku! Emrinden sonra Kalem Suresi ile başlamaya ne dersiniz?

Kolay gelsin!


Başlık sizin, dinliyorum....

prometheus4517
29-10-2008, 15:54
Richard Dawkins'in çok sevdiğim kitabı "Tanrı Yanılgısı"ndan bazı alıntılar yapmak istiyorum. Yalnız baştan söyleyeyim moderatör arkadaşlar da biraz daha eleyici olsunlar. Yazdığım alıntılar, açıkçası cümle kurulumları ve içerdiği felsefe açısından biraz mürekkep yalamış yutmuş olmayı gerektiriyor. Arkadaşlardan ricam sırf cevabım olsun diye bu konuya cevap vermeyelim. Kahve muhabbetine dönmesin. Herkesin ne dediği belli olsun. Güzel cümleler kuralım ve fikirlerimizin temelleri olsun. Dışarıdan bir şeyler katmayalım, üzerinde tartışacağımız metin aşağıda. Özellikle dinci arkadaşlardan bu konuda biraz daha estetik düşünmelerini rica ediyorum. Alıntım başladı:

Tanrının varlığı sorusunun pratikte cevaplanamaz olması önermesinden Tanrının varlığı ya da yokluğunun eşit olduğu sonucuna atlamak, tekrar yüzleşmemiz gereken yaygın bir hatadır.

Bu hatayı açıklamanın bir diğer yolu kanıtlama zorunluluğu ile ilgilidir ve Bertrand Russell’ın kutsal demlik hikâyesinde, hata bu yolla hoş bir şekilde gösterilmiştir.

“Birçok Ortodoks kişi, kendilerinin dogmaları ispat etmeleri gerektiğini değil, şüphe edenlerin kabul edilmiş dogmaları çürütmesi gerektiğini söyler. Bu elbette bir hatadır. Eğer ben, Dünya ve Mars arasında, eliptik bir yörüngede dönen bir Çin Demliği bulunduğunu öne sürseydim ve bu demliğin en güçlü teleskoplarımızla bile ortaya çıkarılamayacak kadar küçük olduğunu da iddiama ekleseydim hiç kimse bunun aksini ispatlayamazdı. Fakat konuşmama, iddiamın aksi ispatlanamayacağı için insan mantığının iddiamdan şüphelenmesinin tahammül edilemez bir küstahlık olduğunu söyleyerek devam etseydim, kesinlikle saçmaladığım düşünülecekti. Oysaki eğer böyle bir demliğin varlığı eski kitaplarda bildirilse, her Pazar kutsal bir gerçek olarak aktarılsa ve okul çağındaki çocukların zihnine yavaş yavaş aşılansaydı, varlığına inanmakta çekimser davranmak elbette bir tuhaflık belirtisi halini alırdı. Ve bu şüpheci kimse, aydınlık bir çağda psikiyatristlerin, daha önceki çağlarda ise Engizisyon Mahkemesi’nin ilgisini hak ederdi.”

Bu konuyu tekrarlayarak vakit kaybetmemeliyiz çünkü bildiğim kadarıyla hiç kimse bir demliğe tapmaz(http://news.bbc.co.uk/2/hi/asia-pacific/4692039.stm) ancak eğer üstelenirse şu sağlam inancımızı bildirmekte tereddüt etmeyecektik; yörünge izleyen bir demlik kesinlikle yoktur. Hatta hepimiz katı bir biçimde demlik bilinemezcileri olduğumuzu ileri sürebiliriz: kutsal bir demlik olmadığını gerçekten de ispatlayamayız. Uygulamada demlik bilinemezciliğinden uzaklaşarak a-demlikçiliğe yöneliriz.



Bu alışılmışın dışındaki örneklerin tümünün ana fikri, çürütülemez olduklarıdır, ancak yine de hiç kimse bu örneklerin var olma hipotezlerinin var olmama hipotezleriyle eşit bir durumda olduğunu düşünmez. Russell’ın belirtmek istediği, ispatın yükünün inançsızların değil inançlıların sırtında olduğudur. Ben ise demliğin var olması lehindeki olasılıkların karşıt olasılıklarla baş başa olmadığını düşünürüm.



Hiçbirimiz kendimizi yaratıcı ya da alaycı bir hayal gücünün uydurabileceği milyonlarca zoraki nesneyi çürütmek zorunda hissetmeyiz. Bir ateist olup olmadığım sorulduğunda, Zeus, Apollo, Amon Ra, Mithras, Baal, Thor, Wotan, The Golden Calf, ve Uçan Spagetti Canavarı’nı hesaba katarak, soruyu soran kişinin de bir ateist olduğuna dikkati çekmeyi eğlendirici bir strateji olarak düşünürüm. Çünkü ben bu kişiye göre yalnızca bir tanrı öndeyimdir.



“Bu üstün gizem varoluşun sebebidir, neden var olduk? Hayatı denklemlerle ifade eden ve onları gerçek bir kozmos içerisinde var eden nedir? Bu gibi sorgulamalar bilimin ötesine uzanırlar, ancak: bunlar felsefecilerin ve ilahiyatçıların işidir.” Ben şöyle söylemeyi seçerdim, eğer bu sorular gerçekten bilimin ötesine uzanıyorlarsa, o halde kesinlikle ilahiyatçıların da ötesine uzanmalıdırlar. Buna meydan okumak için bir adım daha atar, ilahiyatçıların hangi olası yönleri sayesinde bir uzmanlık sahası hak ettiklerini sorardım. Oxford Üniversitesi’ndeki kurucu Rektörüm’ün yorumunu hatırladığım anlarda hala gülerim. Genç bir ilahiyatçı üniversite bursuyla ilgili bir araştırma yapmak için başvurur ve Hıristiyan ilahiyatı hakkındaki doktora tezini teslim etmesinin ardından Rektör’ün şöyle bir yorumuyla karşılaşır, “Bunun bir konu olup olmadığı konusunda mühim şüphelerim var”.

İlahiyatçılar derin kozmolojik sorgular için bilim adamlarının sunamadığı hangi uzmanlıkları sunabilirler? … Neden bilim adamları aşırı korkak bir tavır sergileyerek ilahiyatçıların tutkularına saygı duymalıdır? Kendilerinin bile cevaplayamayacağı ve ilahiyatçıların apaçık yetersiz kaldığı sorular karşısında neden geri adım atmalıdır?

“Bilim nasıl sorularıyla ilgilidir ve yalnızca ilahiyat neden sorularını yanıtlayabilecek donanımdadır” sözü can sıkıcı bir beylik sözüdür. Dünyada ne olup bittiği neden sorularıyla mı alakalıdır? … Neden sözcüğü ile başlayan her tümce haklı değildir. Tek boynuzlu atlar neden eşelenirler? Bazı sorular yalın bir biçimde yanıtı hak etmez. Soyutlama ne renktir? Umut nasıl kokar? Bir sorunun dilbilimsel açıdan doğru bir tümceyle ifade edilebilmesi o soruyu anlamlı kılmaz ya da pür dikkat kesilmemizi gerektirmez. Hatta soru gerçek olsa bile bu, bilim cevaplayamazken din cevaplayabilir anlamına gelmez.

… Ancak eğer bilim bazı karmaşık soruları karşılayamıyorsa, insanları bunu dinin yapabileceğini düşünmeye iten nedir? … Bilakis ilahiyatı (İncil tarihi, edebiyatı, vs hariç) gerçek bir konu olarak kabul etmem için sağlam bir sebep görmem gerekir.

… Dinin, insan bilgeliğine sunacak başka hiçbir niteliğinin olmaması gerçeği, bize neyin nasıl yapılacağını anlatma yetkisinin verilmesini akılcı kılmaz. Bir kere, bu hangi din olmalıdır? Yetiştirildiğimiz din mi? Hangi konuya göre ve İncil’in hangi kitabına yönelmeliyiz. … Eğer Deuteronomy (On Emir kitaplarının beşincisi) ve Leviticus’u kabul etmezsek akabinde hangi kıstasla, dinin hangi ahlaki değerlerini onaylamayı düşünmeliyiz? Veya ahlaki öğretileri bize uyan bir tanesini bulana kadar dünyadaki tüm dinleri didikleyip, ardından bir seçim mi yapmalıyız? Eğer öyleyse bir kez daha sormalıyız, hangi kıstaslarla bu seçimi yaptık?

Ratiönalism
24-12-2008, 20:22
Öncelikle bilmeyenler için Brahmanlığın ne olduğunu anlatalım:
Brahmanın kelime anlamı dünyanın özü, evrensel ruh, mutlak olan demektir.. Kutsal kitaplardaki tanımlara göre ise Brahman :
-En Yüce olan ve En Derin olan O
-O, herşeyin yapandır, herşeyi yaratandır
-Yüce ve yok edilmezdir, ne doğmuştur ne de doğurmuştur.
-Brahman herşey'dir. Mekansız ve zamansızdır. Brahman Anadi ve Ananta'dır, yani zamansızlık olan sonsuz devamdadır.
-Yüce Brahman'dır,evreni ayakta tutan ve çözendir. O, evrenin Yaratıcısıdır, koruyucusudur ve yok edicisidir ve tüm dünya ve öte aleme hükmeden, daha üstün olunamayan görkem, güneşi, ayı ve yıldızları yapan, sınırsız uzayın çok ötesine genişleyendir.O, en üstün mükemmeliyettir ve sınırlı bireyin tam tersine kadirdir.

Öz’ün kendi Brahman’ı gibidir. O, kişisel Öz’ü Yüce Öz veya Brahman’la tanır. O, vücudun içindeki beş kılıfla gizlenen Öz’ü çekip almaya çalışır. Bu nedenle önemli isim ‘Ahamgraha’ Upasana’dır. ‘Yemek Brahman’dır’ ‘Akasa Brahman’dır’. ‘Surya (Güneş) Brahman’dır’. ‘Zihin Brahman’dır’. ‘Prana Brahman’dır.’ Pratika (Brahmanın yarattığı her şey) Brahman’ın bir sembolüdür. Pratika ibadetleri sayesinde Brahman’ın farkına varabilirsiniz. Brahman’ın tüm bu Pratikalarda gizli olduğunu hissetmelisiniz. Tüm bu Pratikaların Adhishthana veya bir şeylerin içinde gizli olan Brahman olduğunu düşünmelisiniz. Bunlar Brahman’ın Upasanalar’ını yapmanın bazı yollarıdır. Bu praktikalardan en yaygın olanı Suryacılıktaki güneştir..

Brahman ı Tanrı Brahma ile karıştırmamak lazım.. Hindulara göre bütün bunlar tek olan Brahman'ın tezahürleridir). "brahman" a inanmak yani kainatı zatından ve zatının içinde vareden; var ettikleri ile hem aynı hem de ayrı olan; hem herşey hem de hiçbirşey olan; ikincisi olmayan bir ve tek; akılla kavranamayacak mutlak gerçekliğe inanmak demektir.

Şimdi bu inanışın bir ekolüde Suryacılardır. Suryacıların asıl ilahları güneştir.. Bakın suryacı da, şivacı da olsa öz olan Brahmandır lütfen bunu unutmayınız.. Evet aslı salat olan yani namaz kelimesinin kaynağıda bu Suryacılardır..

"Sanskritçe Surya ‘güneş’ Namaskara ise ’selamlama’ veya ‘bağlantı’ demektir. Böylece Surya Namaskara ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Güneş "ruhi bilinç" simgesidir. Aynı zamanda kişiyi tinsel uyanışa ve bunun sonucunda gelen şuur açılmasına hazırlar. ". Genelde güneşin hareketleri ile bildiğimiz türde namaz kılarlar..

http://islamiyetgercekleri.wordpress.com/n...uz-hindulardan/ (http://islamiyetgercekleri.wordpress.com/namaz-ogreniyoruz-hindulardan/)

Evet kısa tutmaya çalıştım.. Şimdi asıl meseleye gelelim :

Daha önce formumuzda Brahma, Brahman kelimelerinin orta doğuya geçtiğinde Abraham, Rahman gibi isimlere dönüşmüş olabileceği yazılmıştı.. Zaten İbranilerin Hindistan ile bağlantısı olduğunu gösteren bir sürü bilgi vardır.. http://www.hermetics.org/ibranice.html (http://www.hermetics.org/ibranice.html)

Bana göre Muhammed Brahmancı bir Suryacıydı.. Elbette bu inanışın doğum yeri olan Hindistanda oldukça uzaktı ve diller, kültürler gibi inançlarda zaman içinde erezyona uğrayıp yerel inançlarla karışarak değişiyorlardı.. Elbette eski Mısır inançlarında tutun, mecusilikten, Mitraizmden bir sürü inanış Brahmanizmle ortadoğuda kaynaşmıştır.. İşte böyle bir ortamda yaşayan Muhammed yüzyılların arasından uzaklardan gelen ve ortadoğuda diğer inançlarla karışmış Brahman ve Surya inancına inanıyordu..

Muhammed'in yaptığı ise, gerçekten Hindistan kültür göçleri-işgali evveli ata tanrı El-İlah yerine Rahman'ı kabullendirmek... Elbette ilk dönemlerde etrafındakiler yadırgamasın diye Al ya da El İlahı öne sürdü.. Ne zaman taraftarı oldu, o zaman aklında ki öze döndü.. Brahman a ya ni Rahman a..

Muhammed in Rahman isimli bir tanrıya inandığını, bu tanrı düşüncesini Suryacılığın merkezlerinden biri olan Güney Arabistan'dan aldığını düşünmememiz için hiç bir sebep yoktur. Nitekim Rahman Allah'tan bağımsız olarak çok sık olarak kullanılmakta ve insanlar Rahman'a ibadete çağrılmaktadır.

Ama Muhammed in düşündüğü gibi gitmemiştir olay.. Eskiden benri tanıdıkları Al lah ismini kabul eden Müslümanlar bir müddet sonra Muhammed din Rahman dan bahsetmesi üzerine isyan etmişler ve kurtarıcı ayet inivermiştir.. (Bakınız Kuran da eEl ilah olarak geçer genellikle: http://www.kuranoku.com/sureler/nur-isik/ (http://www.kuranoku.com/sureler/nur-isik/))

İsra 110 110. De ki; İster El İlah deyin ister Rahman! Ne derseniz deyin, en güzel isimler Onundur. Onu anarken sesini yükseltme, fazla da kısma, ikisinin arası bir yol tut.

111. Doğurmayan, eşi benzeri olmayan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan El İlah’ı bil ve Onu Ona yakıştığı gibi an.

Ratiönalism
06-01-2009, 20:46
Muhammed zamanında hem Matta, Markos, Luka, Yuhanna İncilleri; hem de şu anda var olan Tevrat mevcuttu, bunlar yeni bir oluşum için kaynak olarak vardı.

Zaten, Kuran'da var olan sosyal içerikli temaların hemen hemen hepsi, Tevrat'ta da vardır. Özellikle Tevrat'ın Kuran'ın oluşturulması üzerindeki etkisinin oldukça büyük olduğu gözlenmektedir. bu konuda somut birkaç örnek vermek gerekirse, ebu Hüreyre şöyle demektedir:
"Ehl-i kitap (Yahudiler), Tevrat'ı İbranice olarak okur, bize de Arapça olarak açıklamasını yaparlardı. buna karşı Muhammed bize, 'siz onları ne doğrulayın, ne de yalanlayın' diyordu." (tecrid-i sarih, diyanet tercemesi, no: 1679).

Bir diğer örneği de halife Ömer'den dinleyelim:

"Ehl-i kitap kendi aralarında Tevrat okurken, ben de onları dinlerdim. gerçekten Kuran ile Tevrat arasında herhangi bir fark görmezdim" (vahidi, eshab-ı nüzul, bakara suresi, 98.ayet)

Gerek bu ifadeler, gerekse Kuran ile Tevrat'ın birlikte incelenmesi halinde ortaya çıkacak olan tıpatıp ortak noktalar-benzerlikler gösteriyor ki; gerçekten Kuran'ın oluşturulması sırasında Tevrat kültürü fevkalade ekili olmuştur.

Söz, Tevrat ile Kuran arasındaki benzerliklerden açılmışken, bu benzerlikleri, bazı somut örneklerle açıklamakta yarar var. örneğin;

1. Boy abdesti. İslamiyet'ten önce hem Arapların inançlarında, hem de Tevrat'ta (Yahudilikte) mevcuttu. (ibn-i habib, muhabber, s.319; halebi, insanü'l uyun, 1/425 ve Tevrat, "Levililer" bölümü, 15/16-18).

2. Namaz da İslamiyet'ten önce vardı. hatta, bugünkü gibi günde beş vakit kılınıyordu. isimleri, Şaharit (sabah namazı), Musaf (öğle namazı), Minha (ikindi namazı), Neilat şerarim (akşam üstü) ve Maarib (akşam namazı) olarak halk arasında kullanılıyordu. (Hayrullah örs, Musa ve Yahudilik, s.399-405; doç.dr. ali osman ateş, asr-ı saadette İslam; şaban kuzgun, Hz. İbrahim ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism, s.162.)

3. İslamiyet'ten önce cuma namazı var olup, "Arube" adıyla bilinirdi. bunu, Muhammed'den önce Kab Bin Lüey oluşturmuştu. ayrıca, namazın daha önce var olduğu Kuran'ın birçok ayetinde de bulunuyor. (Al-i imran suresi-39, İbrahim suresi-40, Meryem suresi-31 vb.)

İslamiyet'te varlığı en başta Kuran ile (nisa-43) sabit olan teyemmüm (toprakla temizleme usulü), bile daha önceden gelen bir uygulamadır. (islam ansiklopedisi, wensinck, m.e.b. tercemesi, "teyemmüm" madesi, 12/1-223).

4. Muhammed'den önceki dönemlerde Araplar tarafından kutlanan iki önemli bayram geleneği vardı. 21 mart'ta Nevroz, 22 eylül'de Mihriban bayramları kutlanıyordu. Muhammed döneminde, bu bayramlar Müslümanlara yasaklanarak, bunların yerine ramazan ve kurban bayramları getirildi. böylece, iklim değişikliklerini haber vermesi nedeniyle, tarımsal faaliyetler açısından da rasyonel bir yarar sağlayan Nevroz ve Mihriban bayramları, sadece dinsel içeriği olan bayramlar ile değiştirildi. böylece, bayramların da İslamiyet'in getirdiği yeni bir gelişim olduğundan söz edilemez.

5. İslam'i bir gelenek olduğu sanılan "yağmur duası" da daha önceden vardı. bakara suresi'nin 60.ayetinde bu konuya değinilmiştir.

6. İslamiyet'te kadınların kullandığı başörtüsü, Yahudilik ve Hıristiyan kültüründen gelen bir adettir. Yahudi kadınların, özellikle bir ibadeti izlerken, başlarını mutlaka örtmesi gerekiyordu. bu onlar için bir zorunluluktu. kadınların başörtüsü takması, Hıristiyanlık'ta da önemliydi. (Abdurrakman küçük-Günay Tümer, dinler tarihi, s.227; örneğin; pavlus'un 1.korintoslulara mektupları, 11/3-8).

8. İslamiyet'ten önceki gelenekler ile, kişinin kendi annesi, kardeşi, teyzesi, halası, üvey annesi ve eşi henüz hayatta iken baldızı ile evlenmesi yasaktı. Tevrat'a göre, bunlara uymayan kişi idam ile cezalandırılırdı. bunlar da Kuran'da aynen kabul edildi. (örneğin, nisa suresi 23.ayet). (Tevrat, "Levililer" bölümü, 18/6-24 ile 20/11; İbn-i Habib, Mubber, s.325-327 ve Munammak, s.21; Yakubi tarihi, 2/15; ibn-i kuteybe, el-maarif, s.50; belazuri, ensaül eşraf, 1/87; isfehani, el-ağani, 3/152).

9. İçkinin verdiği zarar göz önüne alınarak, konuyla ilgili yasak Muhammed'den önce de uygulanıyordu. bu yasaktan Tevrat ve İncil'de de söz edilir. ayrıca, Muhammed'den önce Osman bin Maz'un, kus bin saide, Hz. Ali, varaka, ebu zer ve zeyd bin amr yasak koymuşlardı.

10. Oruç ibadetinin Muhammed'den asırlar önce var olan bir adet olduğunu Kuran zaten yazıyor. (bakara 183.ayet). hatta, o zaman orucun başlangıcı bile İslamiyet'teki gibi aya göre tespit ediliyordu. tıpkı, bugünkü Müslümanlar gibi, ay'ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah örs, Musa ve Yahudilik, s.409

11. İslamiyet'teki "Kuran'ı hatmetme, hatim indirme" adeti de Yahudilikten alınmadır. Yahudilikte, "Simra tora" adıyla anılan bu gelenekte Tevrat her yıl bir kez hatmedilir ve bunun sonunda da bayram yapılırdı. (Abdurrahman küçük-Günay Tümer, dinler tarihi, s.231.)

12. İslamiyet'te her ayın 13, 14 ve 15.günlerinde oruç tutulmasının sevap olduğuna inanılır. bu günlere "eyyam-ı biz" denir. bu adet de Yahudilikten alınma bir adettir. Muhammed, "kim ayın bu üç gününde oruç tutarsa, sanki senenin tüm günlerinde oruç tutmuş gibidir" demiştir. (Tevrat, "Levililer", 23/4-6; tecrid-i sarih, diyanet tercümesi, 601 numaralı hadisin şerhi, 4/152; sünen-i ebu Davut, Savm-68, no:2449; sünen-i nesai, savm-84, no:2419-2425; ibn-i mace, savm-29, no:1707

13. İslamiyet'ten önceki dönemlerde de, bir kadın kocası tarafından üç kez boşanırsa, artık birbirlerinden ayrılmaları zorunlu olurdu. İslamiyet, bu geleneği de almıştır. (bakara suresi 229 ve 230.ayetler). ayrıca, hac'da kurban kesmek, şeytan taşlamak, senenin 12 ayından dördünün "hürmetli aylar" olarak kabul edilmesi, ölen birisinin yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazının kılınması, verasette kız çocuklara erkeklerin aldığı payın yarısının verilmesi vb. gibi adetler, İslam'dan önce de geçerliydi. (örneğin ibn-i habib, muhabber, s.309-324; halebi, insanü'l uyun, "batn-ı nahle" bölümü, 3/156).

14. İslam'a göre hırsızlık yapan birinin cezalandırılmasındaki yöntem ve hukuki düzenlemeler de Kuran'ın ortaya attığı yeni bir olay değildir. bunlar, eskiden beri var olan düzenlemelerdi. erkeklerin sünnet olmaları, yeni doğan çocuklar için "Akika" denilen kurban kesilmesi, kadınlarla ilgili "iddet" (kadının eşinin ölmesi durumunda yeniden evlenmesi için belirli bir süre beklenmesi zorunluluğu) ve erkekle kadın arasındaki özel ilişkilerin belli bir düzlemdeki yasalarını ifade eden "zihar", "ila" gibi adetler daha önce de vardı. (Tevrat, "tekvin" bölümü, 17/11-14; Kuran, maide suresi 38.ayet; ibn-i habib, muhabber, 329; ibn-i esir, üsd-ül gabe, no.7527-7530; alusi, büluğü'l ereb, 2/50; taberi tefsiri, 23/76).

15. Çalışanın alın terinin kurumadan ücretinin ödenmesi prensibi, Muhammed'in hadislerinde vazedilen bir düzenleme olarak sanılırsa da, bu düzenleme Tevrat'tan alınmadır. (Tevrat, "Tesniye" bölümü, 24/14-15).

16. Kuran'da var olan bütün İsrailoğulları peygamberlerinin tüm efsaneleri, Tevrat'ta kapsamlı biçimde anlatılmaktadır. (örneğin, Hz. İbrahim, Hz.Musa, Hz.Eyüp, Hz.Davut, Hz.Süleyman gibi).

17. Kesilmeyen bir hayvanın (leş) etini yemek, İslamiyet'ten önce de haram idi. (Tevrat, "Levililer", 22/8).

18. Mekke'nin harem bölgesi (hürmetli şehir) sayılması, Hz.İbrahim'den beri gelen bir gelenekti.

19. İslamiyet'teki köleyi azat etmek geleneği, İslamiyet öncesinde de vardı. (tecrid-i sarih, diyanet tercümesi, no:705-709).

20. Zekat verilmesi de İslamiyet öncesinde var olan bir adetti. bu durum, Kuran'ın kendisinde bile yazıyor. (Hz. İsa ile ilgili Meryem suresi 31.ayet, ismail peygamber ile ilgili Meryem suresi 55.ayet, Hz.İbrahim ile ilgili enbiya suresi 73.ayet).

21. Kabe'yi örtme geleneği İslamiyet'ten önce de vardı (moğultay, el-işare, s.49; moğultay, bu kaynağında şu eserlerden alıntı yapmıştır: askeri, el-evail, 16; süheyli, revdü'l unuf, 1/146; ibn-i kuteybe, el-maarif, 551; ibn'il cevzi, telkih, 446; suyuti, el-vesail, s.84; ibn hazm, cemheretü'l ensab, s.189).

22. Yanlışlıkla öldürülen bir insanın kan bedelinin 100 deve olması, İslamiyet'ten önce de var olan bir gelenekti.

23. Farklı inançlarda olan insanların evlenmesine getirilen kısıtlamalar, İslamiyet'e Yahudilikten alınmıştır. (Tevrat, "Tekvin", 34/1-26; "Tesniye", 7/3; Kuran bakara suresi 221.ayet).

24. erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi de İslamiyet'e, Yahudilikten alınmış bir adettir. (Tevrat, "Tekvin", 16/1...,29/17, 32/22; "2. Samuel", 25/40; "1.krallar", 11/1; Kuran, nisa-54, ra'd-38, ahzab-38, sad-23, 24, vb.)

25. İslamiyet'te herhangi bir davanın ispatı için gereken iki erkeğin şahitliği adeti de İslamiyet öncesinden gelmektedir. (Tevrat, "Tesniye", 17/16, 19/15; Kuran, bakara-282; Yuhanna incili, 8/17; Matta incili, 18/16).

26. Kuran'daki cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, yaraya yara.. şeklinde ifade edilen ceza biçimleri de Tevrat'tan alınmıştır. (Tevrat, "çıkış", 2/23-25, "Levililer", 24/17-20, "Tesniye", 19/21; Kuran, Maide-45).

27. İslamiyet'te yemin, ancak Allah'ın adı ve sıfatları ile geçerlik kazanır. bu gelenek de Tevrat'tan alıntıdır. (Tevrat, "Tesniye", 20/20).

28. Kuran'a göre, Allah'a şirk koşmanın cezası çok ağırdır. (nisa suresi 48 ve 116.ayetler). bu inanç, Tevrat'ta da bulunmaktadır. (Tevrat, "çıkış", 22/20, "Tesniye", 17/2-7).

29. Yol kesenlere ve dine göre terör sayılan hareketlere katılanlara ve yer yüzünde fesat çıkaranlara İslamiyet'ten önce de ağır cezalar verilirdi. Kuran'a da bu adetlerden alıntı yapılmıştır. (Kuran, Maide suresi, 33,ayet; İbn-i Habib, Muhabber, 327).

30. Dicle ie Fırat'ın çok önemli iki nehir oldukları da Kuran'a Tevrat'tan yapılmış bir alıntıdır. (Dicle ve Fırat hikayesi için kaynakça: Tevrat, "Tekvin" bölümü, 2/13-14; tecrid-i sarih, diyanet tercümesi, no:1551; Buhari-Müslim, el-lü'lüü ve'l mercan, no: 103; buhari, bed'ü'l halk, 6; Menakıb-ı Ansar, 42; Eşribe, 12; Müslim, iman, no:164, cennet, no:2839 ve diğer hadis kaynakları).

31. Nuh tufanı efsanesi de Kuran'ın birçok ayetine Tevrat'tan alınmıştır.

32.Zekat Musevilik'te de vardır.

33.Sünnet Musevilik'te de vardır

34.Hazan ve Müezzin aynı görevi yapar

35.Kippa ve takke nerdeyse birbirine benzer

Alıntıdır

mücerred
14-02-2009, 23:26
Cagdas hukuk sistemi iskenceyi yasaklar ve onu insanlik sucu olarak saptar.Sucluya ceza verirken suca göre ceza verir günümüzün moda deyimiyle orantili güc kullanir.Günümüz adalet anlayisinda sucluya ceza verirken onu islah edip topluma kazandirmayi hedefler.
Tanrinin adaleti,yani mükemmel ilahi adalet ne yapiyor.Eger siz Tanriya inanmak icin kendinizce yeterince kanit bulamayip dinden ciktiysaniz vay halinize.KAbir azabiyla (mahkeme öncesi)baslayan cehennemde sonsuza kadar devam eden ISKENCE.
Bunun adil olmadigini düsünüyorum.
Suc isleyeni.size inanmayani öbür dünyada islah eder etmezsiniz veya BEDENIYLE BERABER RUHUNUDA YOK EDERSINIZ.O sizin tasarrufunuzdadir
Cagimizin en önemli degerlerinden biridir iskenceye karsi durmak.
Iskencecileri bu dünyada öbür dünyada da protesto ediyorum.

belki
21-04-2009, 01:12
Hz. Musa, artık boğa burcundan çıkıldığı için eskinin adetlerini yıkmak adına buzağının kesilmesini sağladı.

Hz. Muhammed ise "İbrahim'e inen koçtur" diyerek koçun kurban edilmesini...

Tüm bunlar dünyanın göğündeki burçların değişmesi ile mi ilgilidir?


Böyle bir konunun burda bulunmasının gerekli olduğunu düşünerek başlığı açıyorum.



.................................................. ......................................
Bulabilsem bilgi de ekleyecektim ama nasıl arama yaparsam yapayım. Astroloji ve bir kaç hadisten başka bir şeye rastlayamadım. Bulan ekleyen olursa şimdiden teşekkürler.
.................................................. .......................................

Uzun süre gökyüzünü izleyebilirsek, sonunda görürüz ki Ekliptik çemberi ile Gök Ekvatoru çemberinin kesiştiği noktalar, arka plandaki yıldızlara göre değerlendirildiğinde, yavaş yavaş ve Ekliptik çemberi üzerinde geriye doğru kaymaktadır. Bu geriye kayma durumunda da, yıldızları sanki Ekliptik çemberine paralel olarak ileriye doğru gidiyormuş gibi görürüz. Ancak, bunu görebilmek için birkaç yüzyıl boyunca göğe bakmak gerekiyor. Zira, bu kayma hareketi yılda yaklaşık 50 yay saniyesi kadardır. Diğer bir deyişle, 72 sene sonra sadece bir derecelik bir kayma olduğu farkedilebilir. Ama, yine yaklaşık olarak 2160 sene sonra baktığımızda, 30°lik bir kayma ile karşılaşırız.

Ekliptik çemberi üzerinde geriye kayan İlkbahar noktasının tekrar aynı yere gelebilmesi için yaklaşık 26000 sene geçtiği varsayılmaktadır.

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
Dünya, her 2,160 yılını bir burçta geçirir ve bu geçiş geriye doğrudur, aşağı yukarı kitabı olan dinlerin doğusu ile başladığı düşünülen Balık Çağı şimdi yerini Kova Çağına bırakacak ve bir 2,160 yıl sonra da Oğlak Çağına girecek, yani geriye doğru ilerleyecek.
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

gematria
05-05-2009, 17:32
Bu çalışmamın amacı evrimin bugünkü hale getirdiği sistemin kusursuz olmadığını göstermek kanıtlamaktır ayrıca bu sistemin bilinçli bir yaratıcı tarafından yoktan var edilemeyeceğini de anlatmaktır .... bugünkü doğal sistem kusursuz değildir dolayısıyla bugünkü sistemin bir zeka ürünü olmadığı bu şekilde kanıtlanmış olacaktır çünkü sonsuz ilim sahibi denen bir tanrının yaratacağı bir sistemin pek tabi kendisi gibi hatasız olması beklenirdi ...ayrıca bir cevapta her fırsatta bu kusursuz sistemi yaratan tanrıyı nasıl olurda hissedemezsiniz diyen daha hataların kusurların farkına varamamış insanlara vermiş olmak istiyorum …


Ele almak istediğim konu düşük olayı ...biliyorsunuz ki düşük gebeliğin ilk yarısında yani yirminci gebelik haftasından önce veya bebek 500 gram ağırlığa ulaşmadan önce gebeliğin değişik nedenlerle sonlanmasıdır ve fetusun (o dönemdeki bebek ) ölü bir şekilde dışarı atılmasıdır ...
Sperm ile yumurta birbiri ile kaynaştıktan sonra oluşan zigot rahim duvarına yerleşmelidir ki gebelik kalıcı olabilsin zigot atılmadan kalsın ... oysa bu aşamalarda bazen oluşan HATALAR yüzünden her iki zigottan 1 i (evet yani %50 si ) kaybedilmekte adet kanaması ile birlikte atılmakta ... buna kimyasal gebelik düşüğü denmektedir ...bu durum tamamen sistemin bir yerinde hata oluşmasına bağlıdır .. yani sisteme dışarıdan müdahale yoktur sistemin kendi işleyişinden kaynaklanan bir hatadır ...
hadi bunu geçelim ve sistem işleyip %50 ihtimali geçip düzgün bir şekilde zigot rahim duvarına yerleşsin .... bu seferde aksaklıklar bitmiyor .. ama olasılık daha aza iniyor ... bu seferde her 5 fetustan (zigot demiyorum çünkü yerleşti ve büyüdü ) 1 tanesi (%20 ) yine sistemdeki aksaklıklar yüzünden ölmektedir ...
peki diyeceksin nedir bu hata neden düşük oluyor...

Bunlar arasında en önemli neden o bebeğe ait “kromozomal bozukluklar”dır.Düşüklerin en önemli nedeni olan kromozom bozuklukları ailevi geçiş göstermezler ve tamamen bir şans eseri rastlantısal olarak ortaya çıkarlar. Yani hatalı bir üretim sonucunda oluşurlar....insanlar yaşlandıkça zaten kusursuz çalışamayan(burası önemli ) sistem daha da bozulmaktadır ...hata olasılığı artmaktadır ....Örneğin 20 yaşında bir kadın hamile kaldığında bunun düşükle sonuçlanma olasılığı %13 iken 42 yaşından sonra bu oran %50 dir. Bunun nedeni annenin yumurtalıklarındaki yaşlanmadır....

İnsanlar daha çok düşük olayını işte filmlerde gördüğümüz gibi bir darbe yüksekten düşmee veyaa zararlı maddeler kullanmaa sonucu sanarlar oysa bunlar sadece düşük olaylarının %10 luk bir kısmını açıklamaktadır ... geriye kalan %90 düşük ise tamamen sistemin yanlış işleyişiyle alakalıdır ...çünkü sistem bir zeka tarafından dizayn edilmemiştir ... evet bir sistem var ama hatalarıyla var …

hak-dostu
19-06-2009, 01:02
hepinize selam arkadaşlar...ben de sizler gibi bir insanım...sizler gibi bir hayatım var...benim yaşantım yemek-içmek-uyumak-çiftleşmek-çalışmak ve düşünmekle geçiyor...evet yanlış okumadınız vakit buldukça düşünüyorum çünkü ancak düşünerek aydınlanabiliriz öyle değil mi?ve bu düşündüklerimi sizlerle bu başlıkta paylaşacağım...
Efendim tabi düşününce ilk akla gelen hayatın anlamı oluıyor haliyle...ben nasıl dünyaya geldim diye kafa yoruyorum...hayatımdan tanrıyı çok önceleri çıkardığım için aydınlandığımdan dolayı birçok cevaplarım mevcut bu konuda...aptal dindarlar bu soruya tek cevap verebiliyorlar..bizi tanrı yarattı...ne kadar basit bir cevap öyle değil mi....bense daha geniş düşünebiliyoırum...ve düşüncelerimin sonunda dünyaya gelişimi şöyle anlamlandırdım...efenim babam annemi okulda tanımış aşık olmuşlar olmasına da evlenmeyi bekleyememişler...bir sömestr tatilinin güzel bir akşamının ürünüyüm anlayacağınız...ben aslında bir sipermim arkadaşlar ya hepimiz öyleyiz hem de...annemin rahmine giren o siperm işte o benim...ilk zamanlar pek problem olmadı ama zamanla o kesede yaşamanın zorlukları da oldu tabii..9 aylık sürede düşünmek için de çok vaktim oldu...siperm düşünebilir mi deyip gülmeyin yoksa tanrıya inananların ekmeğine yağ sürersiniz haaa....neyse efenim bu sürede nasıl bir şekle sahip olmam gerektiğine karar vernem gerekiyıordu...ben de 1.70 boyunda hafif esmer yeşil gözlü bir erkek olmaya karar verdim...kendi anne-babamı seçememiştim ama tabiat ana sağolsun kendi özelliklerimi kataloğa bakarak seçebildim...henüz dünyaya gelmediğim için boy nedir saç nedir göz nedir bilmiyordum tabii mecburen kataloğa baktım....neyse annemin rahminde beslenme ve su problemim yoktu..nasıl oldu bilmem ama annemle benim kesemin arasına bir boru gibi bir hat çekildi o hattan gelen besinle ve suyla idare ettim...işin ilginci tuvalet derdi de yoktu...ah ah annemim karnında ne kadar rahattım...ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyordum...derken birgün bir kuvvet beni çıkmaya zorladı...çıkmamak için çok çaba harcadım ama direnemedim dostlar...o kadar zorlandım ki annemin karnından çıkarken çok ağladım...ne var ki dostlar keşke diyorum kendi şeklimi daha iyi seçseydim..ne bileyim şöyle kıvanç tatlıtuğ veya tarkan gibi yakışıklı birine niye benzetmedim ki kendimi...neyse artık bidahaki dünyaya gelişimde onu da denerim...hepiniz kalın sağlıcakla....

AYATA
25-06-2009, 13:06
Bazı müslümanların söylemidir...Hepimiz aynı Tanrıya inanıyoruz, acaba öylemi...Hıristiyanlığın Tanrısı İle İslamın anlattığı Tanrı birbirine benziyormu?...elbette hayır, İnanırlarına vaad ettikleri Cennet ve Cehennemler bile farklı, Yahudilikte Cehennem kavramı bile yoktu, sonradan bir takım mezhepler aracılığı ile girmiştir dine.. İlk hıristiyanlar adam öldürmeye karşıydılar Askerlik kötü bir meslekti, şehadet kavramıda elbette yoktu Sonra İslam ile başedebilmek için dine şehadet kavramı sokuldu buda Selçukluların Anadoluya girdiği 1071 li yıllarda olmuştur....
Hıristiyanlığın cennetinde cinsellik yoktur...Müslümanlarda huriler, gılmanlar kırla gider baştan aşağı cinsellik kokar cennet...Hıristiyanlar ve yahudiler Muhammet'i Sahte peygamber görürler.... Çünkü bilirler ki İsaya kutsal kitap inmemiştir, kutsal kitap tanrı olan İsanın gökyüzüne çekilmesinden sonra havarilerine esin olarak inmiştir. Yine bilirlerki zebur diye bir kutsal kitap yoktur, o sadece tevratta mezmurlar diye bir bölümdür... yine muhammet in aksine bilirlerki Musaya tevrat diye bir kutsal kitap gelmemiştir Tavrat yahudilerin tarihçesidir musa ya gelen on emirdir.
Heleki Bazıları Hinduların Brahman ı ile Allahı aynileştirirlerki...buda komiktir. Brahman Tanrı değil farkındasız bir asli varlıktır...ondan oluşan avatarlar binlerce onbinlerce farklı güç evreni yönetir...Zaten hindulara göre Allah kötü niyetli bir Cin dir. Muhammeti kullanmıştır...

görüldüğü gibi Aslında inanılan Tanrı aynı tanrı değil......yani bu söylemde masal...

niveru
27-06-2009, 23:32
Bir kac gundur aklimda bir konu vardi. Kurandaki mekke ve medine ayetleri .

Ayetleri nuzul sirasina gore degerlendirmeler yapilmisdi , tam kesinlik ifade etmesede , surelerin tam kesin olarak ayet ayet degerlendirilmesi de belki

Ben baska bir sey yapmak istiyorum , sureler icindeki azinlik ayetlerini degerlendirmek , yani cogunlugu medinede inen bir surenin icindeki mekke ayetlerini , yada tersini .

Bir anlam butunlugu sagliyor mu , yoksa neden o ayetler orda gibi sorulari incelemeye calisacagim

Konuyu online seklinde yazmayi dusunuyorum , yani bende ne oldugunu yada neye varacagimi bilmiyorum , ilerledikce ,ilerleyebilirsem bir fikir yurutmeye calisacagim kendi mantigimca ,., bakalim ne olacak ...

AYATA
21-07-2009, 17:11
o çağının çok ötesinde, farklı bir çizgide, sıra dışı bir din adamı idi................... Simavnalı Şeyh Bedrettin.......

“ Hep bir ağızdan Türkü söyleyip
Hep beraber sulardan çekmek ağı,
Demiri oya gibi işleyip hep beraber
Hep beraber sürebilmek toprağı,
Ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
Yarin yanağından gayri her şeyde
Her yerde
Hep beraber
Diyebilmek için
On binler verdi sekiz binini…”

diye anıyor onun adına yazdığı destanda Nazım Hikmet.

Sünni bir ailedendi ve eğitimini de Sünni İslam’a göre almıştı. Ancak sonuçta vardığı nokta Alevi/ Kızılbaş ( Batıni / Hurufi / Kalenderi ) öğretisi olmuş ve o, Kızılbaş Türkmenlerin zulme karşı savaşında yolbaşçılık görevi üstlenmiştir.

onun görüşlerinin bir bölümü şöyledir..



Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.

İnsanların pek çoğu birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere, yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allah’a ibadet ediyoruz sanıyorlar.

Bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için, iç yüzün arındırılması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiçbir vakit kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.

Kötü ve Çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır.

İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la buluşmuşlardır.

İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün Hak kendisini gösterir de Hak olarak ona taparlar.

Gerçek tasavvufçu, hiçbir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyleri bilir. Onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler.

Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.

Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.

İbadet etmekten amaç ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiçbir sevap ve mükâfat kazanamazsın.

Ölmeden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz yaşam ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılamadıkları için buna gönül vermezler.



Ve Serezin Esnaf çarşısında asıldı...yağmur çiseliyordu, bir ihanet türküsü gibi...

Refik Engin'in toplumsal barış dergisinde yayınlanan bir şiiri ile sonlandıralım..

“Bize de diyorlar Gülşeni,
Gülşeni değil, BEDREDDİNİ.
Tutmayız gönülde kini,
Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.

Aşk ile döner BEDREDDİNİ,
Severler Ehlibeyt seveni,
Semah eder, içerler demi,
Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.

Ayırt etmeyiz hiçbir dini,
Sever canlar hep birbirini,
Kabul eyleyin bu ENGİN’İ,
Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.”

(yararlanılan kaynak...http://www.habercem.com/Seyh-Bedrettin-Hazretlerine-Iliskin_72659.html )

Ovidius
16-08-2009, 19:22
evren 15 mİlyar yaŞinda.dÜnya 4,5mİlyar yaŞinda,İnsan oĞlu tahmİnlere gÖre 5 mİlyon yaŞinda.dİyelİm kİ adem babamizda yaŞasaydi 5 mİlyon yaŞinda olacakti.bİz daha İbrahİmİn yaŞayip yaŞamadiĞini,yaŞadiysa kaÇ İbrahİm olduĞunu(kaÇ karacoĞlan var onuda bİlemİyorken) bunca sene ne yaptik.dİyelİm kİ ben bundan 10,000 sene Önce yaŞayan bİr adamim gÜnahim sevabim nme olabİlİr.neyle yargilanacaĞim.namaz kilmamaklami? Ava Çikmamakla mi?ulan buzul ÇaĞindan ÇikmiŞim seneee mÖ.500000 ĞÜneŞİ ateŞİ yakalamiŞim tapmayip ne yapayim.askerde Çakmakla isinmaya kalkinca bİle ateŞe tapasim geldİ.yapacak İŞİ olmayan İbadet edebİlİr.kolay gelsİn.aslinda tanri Çoktan ÖlÜrdÜ ama bİzler yanİ ateİstler yaŞatiyoruz. Muhataba almasak unutulacak.esas cennetlİk bİz mİyİz ne?bİrde İbrahİm peygamberİn kabeyİ yapip yapmamasi var.
İsmaİl oĞlum Şu daĞin dÖŞÜndekİ gara daŞi getİrde Şu kÖŞeye goyalim baya bÖyÜk duruyor.yuvarla gelsİn de bİ gÖz oda yapalim Şuaraya demİŞ se ne olmuŞ.sankİ bana misir pİramİdİ mİ?taŞ meselesİne gelİnce kutsalliĞi ne ?gene taŞin yontulmasiyla yapilmiŞ bİr roma heykelİnden nesİ fazla.yontulmamiŞ halİyle.sİze İsmet zekİ eyÜboĞlunun '' tanri yaratan toprak anadolu '' kİtabini Şİddetle tavsİye ederİmokuyun ve adem kaÇ yaŞindaymiŞ gÖrÜn.dÜn kÜ bebe mİ? Babalarin babasimi?.

Ovidius
02-09-2009, 13:27
bu sorum herkese ben bilmiyorum. sadece öğrenmek istiyorum.
saygılar.

theatre
05-09-2009, 16:43
Sevgili Turan Dursun Sitesi Takipçileri,

Bildiğiniz gibi..

Üniversitelerde..

Alanında uzman olan bilim adamları için..

Armağanlar yayınlanır.


Bunlar;

Çeşitli vesilelerle yapılmış bilimsel çalışmalar ki tamamına yakını makalelerdir..


Bir kitap haline getirilip..

O bilim adamı adına yayınlanır..


Ben de,

Turan Dursun'a Armağan isimli bir proje öneriyorum..


Bu başlık sabitlenip..

Bu başlığa..

Alnında uzman olan kişiler..

Ya da bir konuda kendine en güvenen araştırmacılar..

Bilimsel hassasiyete uygun..

Makaleler ekleyebilir..


Daha sonra..

Site meclisi..

Bunlar arasından en iyilerini seçerek..

Bir kitap haline getirilmesini de sağlayabilir..

theatre
05-09-2009, 16:55
Turan Dursun Sitesi'nde bir kitap armağanı da..

Muazzez İlmiye Çığ Hanım için hazırlanmasını tavsiye ediyorum.

Bir değil..

Binlerce armağanı hak eden gerçek ve yürekli bir bilim insanı.


Bu başlıkta sabitlenir..

Bir konu hakkında makale yazabilecek insanların hazırladıkları çalışmalar biriktirilir..


Yine site meclisi..

Yayınlanan makaleler içinde en iyilerini seçip..

Bir kitap haline getirebilir..


Ben şunu da ekleyeyim..

Böyle bir başlık açılması..

Muazzez İlmiye Çığ Hanıma..

Büyük bir kadirşinaslık olur..

high_iq
14-09-2009, 12:50
Vali gitti, pisuvarlar geldi
Pisuvarları yasaklayan Ali Kaban, Merkez Valiliği'ne atanmıştı

14.09.2009 11:45
Ali ÖZTÜRK/ Hacer COŞKUN / ORDU/ ÜNYE (AHT)

Ordu eski Valisi Ali Kaban'ın isteği üzerine, müftülüklerin emirleriyle 'hijyen ve dinen uygun olmadığı' gerekçesiyle kaldırılan camilerin tuvaletlerindeki pisuvarlar, Vali Kaban'ın merkeze çekilmesinin ardından Ünye'de Merkez Büyük Cami'nin tuvaletinin sökülen pisuvarları da yerine takıldı.

Kaban'ın "Bu bizim itikadımıza ters" diyerek söktürdüğü pisuvarlar, "Ne hijyeni, temizliği, bunlar kaldırılınca tuvalet kabinleri ayakta ihtiyaç giderenler tarafından rezil hale getirildi. Bu ne akıl ki pisuvarları söktürdü" diye vatandaşların tepkisine yol açmıştı. Olayın ulusal basında da yankı yapması üzerine zor durumda kalan Kaban, izin alarak Ordu'dan ayrılmış, ardından da çıkarılan kararname uyarınca Merkez Valiliği'ne alınmıştı.

Vali Kaban'ın Ordu'dan ayrılması üzerine pisuvarı sökülen cami tuvaletlerinin pisuvarları yeniden yerlerine takılmaya başlandı. Ordu'nun Ünye İlçesi Merkez Büyük Camii tuvaletinin sökülen pisuvarları da yerlerine takılarak Ordu'da cami tuvaletleri pisuvara dönüş yapmaya başladı.

ugurce82
14-09-2009, 19:14
Naziat Suresi

27. Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti,

28. Onu yükseltti, düzene koydu ,

29. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı.

30. Ondan sonra da yerküreyi döşedi,

31. Yerden suyunu ve otlağını çıkardı,

32. Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.

33. Kendiniz ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere.

Görüldüğü gibi kurana göre dağlar yeryüzü yaratıldıktan sonra allah tarafından yeryüzüne yerleştirilmiştir.

Peki bilim ne diyor.

Dağ Oluşumu
Enerjisini magmadan alarak yer kabuğunda değişiklik oluşturan iç kuvvetlerden biri orojenezdir. Yer kabuğundaki hareketler devam ederken, karalar üzerinde akarsular, buzullar rüzgarlar ve (http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-1378&Bilgi=ve) dalgalarla aşınan ve taşınan Madde (http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-714&Bilgi=madde-nedir-ve-maddenin-%C3%B6zellikleri)ler zaman (http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-1347&Bilgi=zaman) içerisinde binlerce metre kalınlığa ulaşır. Bu tortul tabakaların biriktiği büyük ve derin çukurluğa jeosenklinal veya dağ beşiği adı verilir.Dağ beşiğinde biriken tortullar, levhaların birbirlerine doğru ilerlemesiyle sıkışırlar.
Sıkışma sonucunda kıvrılma ve yükselmeler olur ve bu hareketler kıvrımlı dağ sıralarını oluştururlar. Kıvrılma ile (http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-1379&Bilgi=ile) yükselen yere Antiklinal, çukurlaşan yere de Senklinal denir.Yer hareketleri sırasında orojenezle kıvrılma özelliği taşımayan sert tabakalar kırılmaya uğrarlar. Kırılan tabakalar yatay ve düşey doğrultuda yer değiştirir. Yerde oluşan kırığa fay kırık hattı)denir. Faylar boyunca blok halinde bir kütlenin çökmesi diğer kütlelerin yükselmesiyle horst-graben sistemi oluşur. Çöken kütlenin oluşturduğu çukurluğa graben, yüksekte kalan bloğa horst denir.Dünyanın en uzun graben çukurluğu Doğu Afrika Grabeni, Mozambik sınırlarından başlar,Karadeniz ve Lut Gölü (http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-1359&Bilgi=g%C3%B6l) üzerinden yurdumuzda Hatay çukurluğuna kadar uzanır (5000 km).
Türkiye’de Horst ve Graben oluşumu en fazla Ege Bölgesinde görülür. Ege Bölgesi'ndeki Aydın Dağları ve Bozdağlar birer horst iken, Küçük Menderes, Büyük Menderes ve Gediz ovaları birer grabendir. Amik Ovası da Dünya'nın en uzun graben sisteminin kuzey ucunu oluşturmaktadır.Dünya üzerindeki başlıca kıvrım dağları III. zamanda (http://www.diyadinnet.com/YararliBilgiler-1347&Bilgi=zaman) oluşmuş Alp-Himalaya kıvrımları ile Amerika kıtasının batısındaki Kayalık ve And dağlarıdır.Türkiye’deki dağların büyük bir kısmı III. zamanda Alp-Himalaya kıvrımları ile oluşmuştur. Bunlar kuzeyde Kuzey Anadolu Dağları ve güneyde Toros Dağlarıdır.

Yani bilime göre dağlar yerleştirilmez yeryüzü hareketleri ile uzun bir süreç içinde oluşur.

Muhammed yaşadığı çevrede bolca olan dağları büyük bir hikmet gibi görmüş ve evrenin yaratılışını anlattığı ayetler arasına sıkıştırmıştır ama yine çuvallamıştır. Zaten bir sonraki ayette diyor ki kendiniz ve hayvanlarınız için faydalanmak üzere. Normal tabii kendisi devamlı hira dağında istivaya çekildiğine göre dağları pek seviyor olmalı.

hayko
18-09-2009, 13:42
Russell'ın Çaydanlığı, diğer bir adıyla Göksel Çaydanlık, filozof Bertrand Russell tarafından dinlerin yanlışlanamaz savlarının yanlışlanması görevinin kuşkuculara düştüğü görüşünü çürütmek amacıyla ileri sürülen bir benzeşim. Illustrated dergisinin 1952'de içeriğine kattığı (ama hiç yayımlamadığı) "Bir Tanrı var mı?" isimli makalesinde, Russell aşağıdakileri söyler:

“ Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede güneşin etrafında dönen Çin seramiği bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her Pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişiye yakınçağda bir ruh doktoruyla ya da daha önceki çağlarda bir Engizisyon yargıcıyla bir randevu alınırdı. ”


Bir Şeytan'ın Papazı isimli kitabında, Richard Dawkins çaydanlık fikrini biraz daha ileri götürür:

“ Organize dinlerin, açık düşmanlığımızı haketmesinin nedeni şudur ki, Russell'ın çaydanlığına olan bir inancın aksine, din güçlüdür, etkilidir, vergiden muaftır ve kendini korumaktan aciz küçük çocuklara sistematik biçimde aşılanır. Çocuklar gelişim yıllarını çaydanlıklar hakkında manyakça kitaplar ezberleyerek harcamaya zorlanmazlar. Devletin okulları, anababaları yanlış biçimdeki çaydanlıklara inanmayı tercih eden çocukları okul sisteminin dışında tutmaz. Çaydanlığa inananlar, çaydanlığa inanmayanları ya da çaydanlık kâfirlerini veya çaydanlık sapkınlarını hatta çaydanlığı inkar edenleri ölümüne taşlamaz. Anneler çocuklarını, bir değil de üç çaydanlığa inanan çaydanlık-gâvuru eşlerle evlenmemeleri için uyarmaz. Önce sütü koyanlar, önce çayı koyanların dizlerini parçalamaz. "

theatre
18-09-2009, 20:45
İslam dini..

Yepyeni,son ve mütekamil bir dinmiş gibi algılatılmasına rağmen..

Yahudilik ve Hristiyanlığın sorunlarını da..

İslamileştirmiştir.

Örneğin..

İslamın Ve Kuran'ın Yahudilere bakışı..

Gerçi..

Kuran'da ne görmek istiyorsan onu bulursun..

O ayrı bir mevzu..

Yahudiler övülürken..

Aynı zaman da..

Yerilir de..

Tuhaftır kısaca..

Kuran'da Yahudilerle ilgili o kadar atılıp tutulmasına rağmen..

Hiç biri tutmamıştır.

Örneğin..

Yahudiler dünyanın en varlıklı insanlarıdır..

Yahudiler dünyanın en zeki insanlarıdır..

Dünyayı Yahudilerin yönettiğne dair efsaneler emzikli bebelerin bile vakıf olduğu bilgilerdendir.

Yani Kuran'da Yahudiler hakkında o kadar ileri geri söz edilmesine rağmen..

Yazılanların hiç bir kıymeti harbiyesi yok.

O halde..

Kuran'da Yahudilere olan olumsuz tavırların nedeni ne?

Kısaca şu:

Yahudilerin dindarlığı dillerde olmasına rağmen..

Dinlere karşı en büyük mücadele yine aslen Yahudi olanlar tarafından verilmiştir.

Yahudi din tarihi bunun örnekleri ile doludur..

Altın buzağıya tapma hikayesini bilmeyen yoktur..

Bana göre;

Kuranı yazanların kötüledikleri Yahudiler işte bu Yahudilerdir.

"Din Afyondur" diyen Karl Marks gibi ya da Wood Elen gibi Yahudiler..

Ama onları Kuran'da ne kadar kötülerseler de kötülesinler..

Çok büyük adamlar..

İnsanlık onlarsız olamıyor.

Kuranı yazanlar kendi iç meselelerinden..

Böyle ulu orta söz etmeselerdi..

Keşke..

Şimdi ki insanlar eskisiler gibi değil.

bilirkisi
02-10-2009, 03:11
Lokman 34: "Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır."

Yuzyillar boyu mufessirler, bilimin ilerlemesine paralel olarak bu ayeti degisik sekillerde yorumlamislardir. Ozellikle anne karnindaki bebegin cinsiyeti miydi, yoksa "said/saki" oldugu muydu, ya da yagmurun belirtileri hasil olduktan sonra tahmin etmek, bilmek sayilmaz, bunlardan bazilari.

E tabii Allah yalan soyleyecek hali yok ya, bizim zavalli mufessirler de kivir babam kivir isi bu minvalde surdurup gidecek. Ne de olsa herseyin mantikli bir aciklamasi vardir!

saroz
03-10-2009, 12:52
EVREN SONSUZDUR

İnsanlar doğar yaşar ve ölür; bütün biyolojik canlılar gibi. Bir çocuk doğduğunda yaşama kendi gözleriyle bakar. Sanki o, yaşam için değil de; yaşam onun için yaratılmıştır. Kendini merkeze koyan insanoğlu, her şeyin kendi için yaratıldığına inanmış ve inanmak istemiştir.

Örneğin Hıristiyanlığın evren anlayışı insan merkezlidir. Onlar, yaşadığımız yer yuvarlağını evrenin merkezine koymuşlardır ve bütün yıldızlar, bu yeryuvarlağının çevresinde dönüyor düşüne kapılmışlardır. Oysa yeryuvarlağımız sıradan bir galaksinin, sıradan bir yıldızının, sıradan bir gezegenidir. Kopernik bunu biliyordu ve söylemeye çekiniyordu. Çünkü çoğunluğun düşü doğruyu benimseyecek bir yapıda değildi. Bundan 500 yıl önce çoğunluğa karşı bir kişinin tespiti doğru çıkmıştı. Ne yeryuvarlağımız evrenin merkezindeydi ne de evrenin merkezi diye bir yer vardı. Sonuç olarak bir kişinin görüşü doğru çıkmıştı ve çoğunluğun pek de önemi yoktu.
Bilim insanları bilim yaparken evreni sonsuz kabul eder. Sonsuzluk yoksa bilimin de anlamı yoktur. Çünkü bilim, sonluluğun içinde yok olur. Örneğin bir tanrı varsa, “evren sonludur” diyebiliriz ve öyle de derler. Çünkü sonsuzluğun içine tanrıyı yerleştiremezsiniz. Bilim bir yerden sonra tanrıya ulaşıyorsa karşımıza bir soru çıkar: “tanrının ötesinde ne var?”


Bilim hiçbir zaman tanrının varlığı veya yokluğuyla uğraşmaz. Çünkü bilim yapılırken doğal koşulların haricinde hiçbir güç bilime etkide bulunmamaktadır. Bulunsa idi zaten bilim, bilim olmaktan çıkardı. Bilim tanrıyı ağzına dahi almaz; ancak başkalarının dayatmaları bilim insanını -doğal koşulların etkilerini anlatmak için- birkaç açıklamaya itmektedir.
İnsan beyni sonsuz evreni algılamayabilir. Çünkü bütünün parçası bütünü göremediğinde kişi huzursuzlaşır ve kendince bir başlangıç belirler ve bütünü, düş yolu ile görmeye çalışır. Oysa bizim sonsuzluğu algılamamamız demek sonsuzluğun olmadığının kanıtı değildir. Eğer evren sonlu ise ve bir yerde bitiyorsa bitişten sonra ne var?

Evrenin sonsuzluğu aynı sürede zamanın da sonsuzluğudur. Aslında zaman diye bir kavram yoktur. Zaman insana göre vardır. Örneğin hiç doğmamış bir bebek için zaman yoktur. Biz doğduğumuzda geçmiş zamanı bilmeyiz. Zaman doğumumuzla başlar ve yok oluşumuzla biter. Gerisi boşluktur…
Kısacası sonsuzluğun içinde var olan evrimin ürünü olan beynimiz henüz sonsuzluğun ayırdında değildir…

Düşünbil Dergisi
Olcay Yılmaz

Bu güzel yazı çerçevesinde, sonsuzluk ve tanrı hakkındaki düşüncelerini almak isterim müslüman arkadaşların.

mehmetsalih
07-10-2009, 23:13
Selam,

Değerli arkadaşlar Bilimsel/Modern Tefsir hareketi Mu'tezile ile başladı diyebiliriz. Abduh, Afgani ve Fazlu rahman gibi kişilerle tekrardirildiğini varsayabiliriz. Sitede ve İnternette hatta ilimDünya'sında bir çokgörüşsavunulur. Sizlere Allah, Melek gibi kavramları bu gözlükle bakmanızı sağlayacak bir kısa tez sunmak istiyorum. Burada Modern Tefsir Hareketini anlamız açısından hemde Sitede ve Dünya'da oluşan farklı yorumları anlamınız açısında kısa ve öz bir yazı sunmak istiyorum.

İblis; insanın kendisine itaatetmneyen duygularıdır. Engelenebilir ama İnsana itaat etmez.

Şeytan; Kötülenen ve İnsanlardada olabilen kötülenen herşey.

Melek; İnsanın hizmetine sunulan ve İnsanın her dediğini yapan güçlerdir. Allah bunlara rahmanın güçleri der.

Cin; Yabancı demektir. Bu yabancı sözlük anlamındadır Cin suresindekiler yabancı bir halktan söz edilir. Ama Cin kavram olarakta İnsandan önceki varlık/arageçişte olabilir.

Cebrail; Üstün Akıl demek arapçada... Kuran'da bir yerde geçer.

Peygamber; Üstün ve kavrayış bakımında üstün Akıla eren kişidir. Üstün bilgiye sahip.

Ruh; Vahiy, Ruhul Küdüs demektir.
Yaşam Kaynağı anlamında Kuran'ın hiçbir yerinde geçmez.

Allah; Herşeyi harekete geçiren, tutan, yöneten, tek, olmasa olmaz ve güç demektir.

Kur'an; Yaratılmış ve İnsanların isteklerine göre oluşmuş Cebrail(üstün akıl) tarafından indirilen ilahi(üstün güçten esinlenen) vahiydir.

Melek ve Şeytan-İblis konusunda daha önce hazırlamış olduğumbu makaleye göz atmanızı tavsiye ederim; http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=11345 (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=11345)

Bu sıraladıklarım Kuran'da geçen şekliyledir. Burada tevil veya başka birşey yok...

Enerji Allah'tır diye bir başlık vardı bunu orada değil burada vermek istedim.

Enerji; Enerji Allah mıdır?

1- Allah her yerde
a- Enerji Her yerde (uzay boşluğuna birşey giderse o şeyin içindede enerji vardır)

2- Allah yaratır, yönetir
b- Enerji olmasa madde olmaz ve hareket etmez

3- Allah diriltir
c- Enerji Harekette var/diriltir
AMA burada bir sıkıntı var Enerji zeka ve plan kurma sahibi midir? Yani Ateizm ile aramızdaki fark nedir?

Ateizme göre Enerji-Madde raslantılar sonucu hareket eder ve birleşir-bölünür mümkün haloluşunca evrilerek birşeyler oluşur.

Eğer biz Enerji Allah'ır dersek kısaca Enerji Dünya2ı ve bizi var etti deyip Ateist mantıkla hareket edebilirmiyiz?

1- Vahiy - Burada Allah'ın Enerji olduğunu söylersek o zaman Kuran'daki biz kelimesini ilim,madde,,irade, hayat ve semi gibi şeylerinde BİZ kavramının içinde olup Allah'ın güçleri/melekleri olduğunu kabul etmemeiz gerekirki biliçli bir oluşum kabul edebilellim.

2- Ahiret ve Kıyametinde zaten kabul etiğimiz şekliyle Madde aleminde olacağı ve dirilişin olacağını tabi bir doğal yasa olacağını kavramamız lazım.

3- Kuran'da geçen kavimlerin helakını doğal afet, Musa'nın asasını sihir, Yunusun balığını Asur, Süleymanın konuştuğu kuşun bir kavmin/Hitit olduğu, İbrahimin ateşe atılmadığı gerçeği ve bir sürü kavramı yeniden inşa edip geleneksel tabuyu kırmamız lazım. Aksi halde ya tipik bir Ateist yada gelenekçi bir Müslüman oluruz.

m.salih
kıvançla...

bayraktaro
16-10-2009, 10:27
Şirketimizin ana misyonu Çevre faaliyetleridir. Çevre ve Orman Bakanlığı'ndan Çevreye verdiğimiz katkılardan ötürü "Çevre Beraatı" almış bir şirketiz. Ana konumuz Çevre üzerine rapor ve planlar hazırlamanın yanında, iki bölgede bulunan tesisimizle firmaların atıklarının geri dönüşüm aşamalarında da bulunmaktayız. Bünyemizde de en fazla Çevre Mühendisi çalışmaktadır. Bu şekilde şirketimi övmüş gibi bir hava vermeme rağmen, içinde olan birisi olarak gerçekler acaba öyle mi???.....

Yapılan bütün faaliyetler (projeler), az ya da çok çevreye zarar vermektedir. Bu hiçbir zaman yadsınamaz. En basit yöntemi ile topoğrafyanın doğal şeklinin bozulmasına sebep olmaktadır. Bu konuda bütün dünyada ve bizde de olduğu gibi Madencilik Faaliyetleri 1. sıradadır. Madencilik faaliyetleri kapsamlı bir alanı kaplayan bir çalışma olması, onu 1. sırada yapmaktadır. Türkiye'de ve dünyada bu konuda açılan çevre davaları incelendiğinde açık ara ile Madencilik faaliyetleri 1. sıradadır. Bizim de faaliyetlerimizde en fazla yaptığımız Çevre Projeleri, Madencilik faaliyetleri olmaktadır.

Maden Yüksek Mühendisi olarak, Çevre bilincinin en fazla gelişmesi gereken mesleğin olması gerektiği inancındayımdır. Ama gerçekler bu şekilde mi? Tabiki hayır!!!

Projelerin asıl amacını "Fizibilite Raporları" oluşturmaktadır. Fizibilite (uygulanabilirlik); ciddi araştırma gerektiren ve her şeyi kapsamlı olarak incelenmesi gereken rapordur. İşin komik tarafı, çalıştığımız firmaların çoğunun ya fizibilite raporları hiç yoktur ya da çok yüzeysel hazırlanmış bir fizibilite raporları oluşturmaktadır.

Madencilik faaiyeti yapacak bir firma önce; Maden İşleri Genel Müdürlüğü'nden ruhsatını alır. Bize başvurmalarda sadece ruhsatını getirerek herşeyin biteceği inancındadır. Ama o bölgede özellikle çevreyi konu alan bir çalışmanın gerçekten çok ciddi olması gerekmektedir.

Öncelikle çalışma yapacağı alanın jeoloji çalışmasını yapması gerekmektedir. Hangi tür kayaçlardan oluştuğunu, bu kayaçları oluşturan ne tür mineraller olduğunu, minerallerin dağılım modellemesini çıkarmalıdır. Daha sonra, bu minerallerden hangilerinin ekonomik olduğunu çıkarmalı, kısacası hangi maden varlıklarının olduğunu belirlemelidir. Madenlerin rezerv ve tenörlerini belirlenmesi için maden modellemeleri çıkarmalıdır. Bu bölgede yapacağı, hidrojeolojik çalışmalarla yeraltı sularının varlığını saptamalı ve hidrolojik çalışmalarla da yüzey sularının varlığını saptamalıdır. Tahmini 3 km'lik alanı etkileyeceği varsayılarak, 3 km'lik alanın çevre yapıları belirlenmelidir.

Bölgenin; 1/5.000 ve 1/1.000 hali hazır haritaları hazırlanmalı, çevre yapılarına uzaklıkları tespit edilmelidir. Çevre yapıları ayrıntılı ortaya çıkarılmalıdır. Madenin yapısına göre tespit ettiği maden işletme yöntemine göre, eğer hazırlık faaliyeti yapacaksa ve hazırlık faaliyeti de patlatma gibi ciddi bir konuyu kapsıyorsa; patlatma vibrasyon hesaplarını yapmalı, hassas bölgelerde deneme atımları yaparak, sismik dağılımlarını ölçmelidir.

faaliyete başlamadan önce; arazide ve hassas noktalarda gürültü ölçümleri yaptırmalı, akustik raporlarla gürültü modellemelerini belirlemelidir. Faaliyetin havaya vereceği; gaz, toz gibi emisyonların varlığını belirlemeli ve bunların gerekli modellemelerini yapmalıdır.

Çalışma yapacağı alanın mülkiyet durumu, alt yapı durumunu araştırmalıdır. Flora (bitki), faunasını (hayvan) ve endemik türlerini (o bölgeye ait özel türler) belirlemelidir.

Faaliyete geçtiğinde; ne tür girdi ve çıktılarının oluşacağını, oluşacak çıktılarını nasıl bertaraf edeceğini belirlemelidir.

Faaliyet bitiminden sonra; katlettiği araziyi nasıl tekrar doğaya kazandırmak için çalışmalar yapacağı, yapacağı yapay doğa faaliyetlerini belirlemelidir.

Sonuç olarak; bölgenin havasının, yerinin ve yeraltının modellemesini çıkarmalı, faaliyetle birlikte girdi ve çıktılarını belirlemeli, yaptığı tahribatı en aza indirmek için neler yapacağını belirlemelidir.

Ama; bize gelen çoğu firma bırakın fizibilite raporu hazırlamayı, cevher varlığı ile ilgili hiçbir çalışma yapmadığı, sadece yüzeyde gördüğü kayaçtan tahminlerle işe başladığını, işte parası olunca herşeyi çözebileceği inancındadır. Çevreci bir firma olarak, aslında bizim firmalarla beraber bu çalışmaları birlikte yürütmemiz gerekirken, bizi sadece Bakanlıktan alınması gereken bir belge gibi görüp, o şekilde ilermesinin... Patronumuzun da maalesef bu zihiniyette olmadığından (Kendisi mühendis değildir, işletme mezunudur; Bir mühendislik firmasının nasıl patronluğunu yaptığı o ayrı bir soru işaretidir.) ve Bakanlık bu tür mühendislik çevre projelerinde en fazla imzası olduğu ve bu işin içinde en fazla olan kişi olduğu için, projelerde en yetkili kişi ve projenin asıl sorumlusu olarak belirlemesi;

bizimde işi uydur kaydır yapmamıza, araziye bile gitmeden projeler hazırlamamıza, ölçümler yapma yetkimizin olmadığı konularda yalan beyanlarda bulunmamıza ve projelerin geçmesi için her türlü işleri yapmamıza sebep olmaktadır. İşte Çevre Beraatı alan şirket olan bizler...

İşte gerçekler; Gerçekler her zaman çoğunluğun bildiği değildir. Bu işte emek veren ve işi ayrıntılı olarak inceleyenindir. Bu konuda öz eleştirisini yapabilenindir.

Yukarıdaki bilgilerin biraz teknik içerikli olması nedeniyle sizlerden affımı diliyorum. Ama; hayatta da herşeyi bu şekilde yapmıyor muyuz ? Din konusunun bundan ne farkı var ? Kaç kişi ciddi bir araştırma yaparak hakkını vermiş. O zaman; Turan DURSUN'un hakkını vermeli ve incelemelerinin, basit yüzeysel fikirlerle çamur atmadan acaba neden böyle bir şey söylediğini düşünmeliyiz..

Hiçbirşey göründüğü gibi değildir. Bir çok şey doğruymuş gibi görünebilir. Birçok kişi buna inanmasına rağmen... Ama gerçekler; çoğunluğun değil, bu konuda samimi emek verenindir.

Saygılarımla....

mitch
18-10-2009, 15:05
Üzeyr - Ezrâ
Hârûn -aleyhisselâm-’ın neslindendir.
Tevrât’ı ezberleyen sayılı kimselerdendi. Yahûdîlerce “Ezrâ” olarak bilinir.
Hazret-i Üzeyr’in peygamber olup olmadığı husûsunda Kur’ân-ı Kerîm’de kesin bir bilgi yoktur. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:
“Üzeyr’in peygamber olup olmadığını bilemiyorum!..” (Ali el-Müttakî, XII, 81/34087) buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’de, sadece Allâh Teâlâ tarafından öldürülüp yüz sene sonra tekrar diriltildiğinden bahsedilir.

http://nebilersilsilesi3.darulerkam.altinoluk.com/hazret-i-uzeyr-aleyhisselam/

Şureyha - SERAIAH - Seraya'nın Oğlu.

http://www.behindthename.com/

"Yahudiler: -Uzeyr Allah'in ogludur- dediler. Hiristiyanlar da: -Mesih (Isa) Allah'in ogludur- dediler. Bu onlarin agizlariyle geveledikleri sozlerdir... Allah onlari (Yahudileri ve Hiristiyanlari) kahretsin! Nsil da (hak'tan bâtila) döndürülüyorlar ..." (Kur'ân: 9, Tevbe 30)


Saklı kitaplarda (Orijinal metin Grekçe yazılmıştır Bu kitaplar İ.Ö. 3. yüzyılda 70 kişilik bir ekip tarafından çevirisi yapılan Septuaginta'da bu*lunmaktadır.) Ezra

Levi oymağından Harun oğlu Elazar oğlu Pinehas oğlu Avişua oğ*lu Borit oğlu Uzzi oğlu Ama oğlu Marimot oğlu Aziya oğlu
2Amarya oğlu Eli oğlu Pinehas oğlu Ahiya oğlu Ahituv oğlu Sadok oğlu Şallum oğlu Hilkiya oğlu Azarya oğlu Seraya oğlu Peygamber
3Ezra'nın ikinci kitabı.Ben Ezra, Pers Kralı Artahşasta'nın krallığındaki Medya'da tutsaktım. Rab bana şöyle seslendi:
4"HaIkına git, onların suçlarını açıkla. Çocukla*rına bana karşı nasıl günah işledikleri*ni anlat.
5Onlar da çocuklarının ço*cuklarına anlatsınlar.
6Onlar ataların*dan daha çok günah işlediler, beni unu*tup yabancı tanrılara kurbanlar kestiler.
7Köle oldukları Mısır'dan onları kurtaran ben değil miydim? Ancak onlar beni öfkelendirmeye devam edip uyarılarımı önemsemiyorlar.

http://kutsal-kitap.net/bible/tr/index.php?mc=3&sc=1438

Tevrat'ın Yeniden Yazılması

Tapınağı yapan Yahudi halkının bir lideri yoktu. Bu boşluğu, Pers İmparatorluğu'nda yaşayan Yahudilerden Tevrat bilgini ve kahin Ezra (Uzeyir) doldurdu. 1500 kişilik bir gurubuyla Yeruşalim'e geldi. İsrailoğulları'nı çevresinde toplayarak, onlara yeni bir manevi güç kazandırdı. Nehemya 8/6,8 : « Ezra yüce Tanrı'ya övgüler sundu. Bütün halk ellerini kaldırarak, Amin! Amin! diye karşılık verdi. Hep birlikte eğilip yere kapanarak RAB'be tapındılar... Tanrı'nın yasa kitabını okuyup açıkladılar, herkesin anlamasını sağlayarak yorumladılar.» Bu ayinler devam etti. İsrail halkı, günahlarını ve yaptıkları kötülükleri itiraf ederek, affedilmeleri için Tanrı'ya yakardılar ve O'na sığındılar.

İsrailoğulları'nın liderliğini M.Ö.410 ve 310 yıllarında, toplumun önde gelenlerinin oluşturduğu Büyük Meclis (San Hedrin)yapmaktaydı. Meclis Başkanlığını üstlenen Ezra, halkı ile Kutsal Yasalar'ı tekrar gözden geçirdi. Tevrat, Ezra ile bilge Yahudilerin sözlü ve yazılı aktarımıyla yeniden kaleme alındı. Babil'e ait sözlerin çokluğu da Tevrat'ın, Babil esaretinden sonra yazılmış olduğunu kanıtlamaktadır. Böylece fiziksel olarak bozulmuş olan İsrailoğulları, ilâhî ilham ve çalışmalar ile tekrar manevî bir güce kavuştu.

Kur'an'ı Kerim; bazı Yahudilerin kahin Ezra (Uzeyir) için «Allah'ın Oğlu'dur.» demelerini tenkit etmiş, bu ancak Hıristiyanlar'da olduğu gibi, onların kendi uydurulmuş sözü olduğunu açıklamıştır. Tevbe 9/30: « Yahudiler Uzeyir, «Allah'ın oğludur.» dediler; Hristiyanlar da: Mesih, «Allah'ın oğludur.» dediler. Kendi ağızlarının sözüdür bu... Oysa kendilerine, tek olan Allah'tan başkasına ibadet etmemeleri emredilmişti...»

http://www.kurandasevgi.gen.tr/kkitaplar/bolum18/baslik5.htm

Şimdi; birincisi, Ezra için Kahin deniyor. İkincisi ise yukarda gördüğünüz gibi: Seraya oğlu Peygamber Ezra' olduğu yazıyor.

Kur'an içinde yazılan kendinden önceki geçmişe ait tüm bilgileri eski kitaplardan; Tevrat ve İncilden aldığına göre... Ve üstelik orada Peygamber olduğu belirtildiği halde; neden Peygamber olduğu yazmıyor?

İbn Kesir'in ifadesiyle de, onun Benî İsrail peygamberlerinden olduğu yazılıdır.

Ezra' adı "yardım, Tanrı'nın yardımı" anlamına gelmektedir. Kitab-ı Mukaddes'te, adını taşıyan bir bölüm bulunan Üzeyir, kâhin yazıcı, Rabbin emirlerinin ve sözlerinin yazıcısı olarak tanıtılmaktadır.

Eğer gerçekten Kahin olarak tanınıyor sa idi... O, zaman Kur'an neden değer verip ona yer verdi?

Bildiğimize göre Kahinlik demek; Gaipten haber veren anlamına gelmektedir. ve Kur'an bunu hiç tasvip etmemektedir.

"Ey iman edenler! şarap, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha erişesiniz" (Maide Sûresi, Ayet: 90).

Konuya ilişkin olarak Peygamber şöyle söylemiştir: "Kuşun ötmesinden, uçmasından uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, iskanbil kağıdı, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak SÎHİR ve KEHANET nevindendir"

Bu söz Peygamberler'i bağlamaz derseniz... Kur'anda Üzeyr'in Peygamber olduğu yazmıyor.

Yorumlarınızı bekliyorum.
Sevgiler.

proximo
23-10-2009, 22:24
1. Hacca gitmek. İhrama bürünmek. Haccın tüm gereklerini yerine getirmek. Amaç; haccı başından sonuna, bütün aşamalarını ve hac yapan insanların davranışlarını tarafsız, hakkaniyetle tespit etmek, gözlemek ve yorumlamaktır.
2. Orucun insan metabolizmasına, psikolojisine vs. yaptığı etkileri saptayıp oruç kaynaklı ölümleri, hastalıkları, kavgaları, trafik kazalarını belirlemek.
3. Yüksek sesine sabahları köpeklerin bile isyan ettiği ezan sesini, ses dalgası söndürücü cihazla söndürmek veya en aza indirmek… Merkezi ise merkezdeki, değilse yerindeki ses sistemine, ezanı başlatma komutu verildiğinde güzel bir şarkı veya türkü okunmasını sağlayacak düzenek yerleştirmek… Bas tenor sesine sahip olup, “hoparlörcü ezancıların” evlerinin önünde her vakit arasında, günde 5 kez ezan okumak.*,**
4. İnsanların, namaz kılarken, kafalarından neler geçtiğini tespit etmek. Namazın, insanların, mesela temel ahlaki davranışlarına müspet mi etki ettiğini, yoksa hiç mi rol oynamadığını belirlemek.
5.Pakistan’daki İslamcıların gösterilerine, sakal bırakıp yerel kıyafetler giyerek katılmak ve kelimeyi tevhid sloganı ile yürümek.
6. Üç dinin “kutsal yeri” Kudüs’teki bütün kutsal yerleri müze yapmak.
7. Camileri (elbette kilise, havra ve başka tarihsel, modern ne kadar tapınak varsa) dinlerden*** kurtulma merkezleri (DKM)**** haline getirmek (İsteyen mahalle, cemaat; tüm masraflarını karşılamayı kabul ederlerse camileri ibadet yeri olarak kullanabileceklerdir.). Cami görevlileri, hitabet yetenekleri nedeniyle din (bunu kabul etmezlerse) astroloji, büyü gibi palavraların halka anlatılması, ve caminin işletilmesi, bakımı ve korunması görevleriyle emekliliklerine kadar işlerine devam edeceklerdir.8. “Kutsal” emanetleri ziyaret edip, sahtekarlığa buğz etmek ve insanların haline ağlamak!
9. Türkistan’lı Ebu Korkut El Türki isminde, 9. yüzyılda yaşamış bir Türk alimin yeni ortaya çıkarılan kitabında, sahihliğine şüphe duyulmayacak kadar sağlam kaynaklara dayalı hadislerin bulunduğunu, Muhammed’in onlarda, modern çağlara ilişkin pek çok, mucize kabilinden sözleri olduğunu yaymak… Filanca galaksi gözlemi sonucu alınan, yıldızların “Allah” yazısını teşkil edecek şekilde yerleştiklerini gösteren bir fotoğrafı yayınlamak.*****
* Trafik, alarm, iş araçları vb. gürültülerinden yola çıkılarak çekilmiş, Hollywood yapımı “Gürültü” filmi öğretici, izlemeye değer
** İsrail’in Filistinlilere saldırısının sürdüğü veya yeniden başladığı sırada, saat gece yarısını geçmişti, merkezi ezan sisteminden, alçak sesle Itri’nin “bayram tekbiri” okundu. Bu, ismi ile o gece ne için okunduğunun çelişkisi bir yana, bir dayanışma, destek anlamında anlamlı ve etkileyiciydi.
*** Ve bütün yalanlardan, safsatalardan, palavralardan… O nedenle İKM (İmancılıktan/imanlardan Kurtulma Merkezi) ismi belki daha uygundur.
**** DKM’de bütün inançların kökenleri, inanmanın psikolojisi ve sonuçları gibi konuların yanı sıra, ki bunların bilinmesi insanların kurtuluşları için önemli bir aşamadır, halkın çoğunun duygusal bir boşluk, travma yaşamamaları için, inançlarının yerine ikame edilecek ve ama tek bir palavra, sahtekarlık içermeyen, insanların kimse tarafından kandırılmayacağı, o toprakların tarihine, kültürüne, birikimine dayanan, ama küresel nitelikleri daha çok olan, dolayısıyla tüm insanlığa hitap edecek değerler, insanlar arasında bağlılık duygusu, adalet vs. geliştirilmelidir.
***** Diğerlerini gerçekten yapmak isterim ama bu iki fanteziyi hayata geçirmek ahlaki değil, yapamam. Bu “fikirler” dindarların kulaklarına küpe olsun da, tekrar tekrar aldatılmaktan sakınsınlar!(mete tunç)

saroz
14-11-2009, 10:08
DüşünBil Dergi (http://www.facebook.com/profile.php?id=100000161062063)
Neden Maymunlardan Geldik?

Richard Dawkins Ataların Hikayesi adlı yapıtında evrimi sonda başa doğru işlemişti. Biz de evrimi günümüzden geriye doğru giderek irdeleyeceğiz. Çünkü geçmişin kalıntıları -özellikle genler- bize evrimin nasıl bir yol izlediğini net olarak gösterebilmektedir.

Bir soru soruldu: Neden primatlardan yani maymunsulardan geldik de bir kelebekten bir ya da bir kuştan gelmedik. Şunu iyi biliyoruz. Moleküler biyolojiye göre en yakın ortak atamız -şempanze ile- 6 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Belki günümüz maymunlarından gelmedik ama 6 milyon yıl önceki maymunlardan geldiğimiz kesin gibi…

İnsanı insan yapan en büyük özelliği beyin yapısıdır. Beyin düşünmenin bir organıdır. Beyin yoksa kişi de yoktur. Öteki insan türlerine baktığımızda beyin geçmişe gittikçe küçülmektedir. Örneğin sırasıyla, günümüz insanın beyin hacmi 1450, Homo erectus'un 1100, Homo habilis'in 650, Austropithecus’un beynini hacmi ise 450 cm3’tür. Demek ki insan beyni 3 milyon yıl içinde ortalama üç kat artmıştır.

Peki, insan neden kelebekten gelmedi de maymunlara benzer canlılardan geldi? İlk başta şunu diyelim. İnsana en benzeyen hayvan şempanzedir. Birini kötülemek istediğimizde onu maymuna benzetiriz. Çünkü şempanze, kötü bir insan tipini temsil etmektedir.

Beyin dedik, beyini büyüten neydi? Beyine bir baskı var; bu baskı doğal ve eşeysel seçilimle daha da artmıştır. Peki, beyni büyüten neden nedir? Beyni büyüten neden ‘el’dir. Ellerimiz serbest olduğu için beynimiz gelişebilmiştir. “El dışarı doğru uzanmış bir beyindir” demiş bir bilim adamı.

Peki, el neden serbest kaldı? Hemen hemen tüm memelilerde 5 parmaklı el vardır. Bu eller sonradan toynağa, yüzgece ve kanatsı yapılara dönüşmüştür. Yalnız insan eli öteki hayvanlara göre daha çok özelleşmiş ve belirli becerileri yapacak biçime dönüşmüştür. Bizim el yapımızın kaynağı ağaçlardır. Ağaçları kavrayan bir el yapısı ancak bugünkü gelişmiş bir el yapısına dönüşebilir.

Kısacası biz maymunsulardan geliyoruz. Bunun nedeni ağaçlarda yaşamak ve bu biçimde oluşan el yapısının serbest kalmasıyla beynin gelişmesidir. Başka da ilahi bir olguya bağlamak doğru değildir.

Not:

*Eski yazılar için bakınız: http://evrimdersleri.blogspot.com/ (http://evrimdersleri.blogspot.com/)

Sevgiler...

Olcay Yılmaz

Günümüzden geriye kısa özet, güzel yorum:)

simply a good person
20-11-2009, 17:51
Bildigimiz kadari ile yalan dolan, iftira dinde yasak ama!

Gerek kutsal kitaplar olsun, gerekse dine inananlarin kendilerinden olmayanlara karsi sürekli küfür, iftira, kara calma hatta yalan ya da yanlis beyanda bulunma eylemlerini zaman zaman görüyoruz.

Kutsal kitaplarda din disindakiler ya da diger din mensuplari pislikler, maymunlar domuzlar, escinseller, iffetsizler, köleler diye sürekli asagilanir. Okudugumuz hikayelerin ne kadar dogru oldugunu bilmiyoruz. Karsi taraf iyi bir insan olsa da, kimseye zarari olmayan kendi halinde bir insan olsa da, din tarafindan kafir olarak nitelenir ve sözlü ve fiili saldiraya ugrar.Din asla sahisla ve insan olmanin erdemi ile ilgilenmez, agzindan cikacak tek bir laf ile ilgilenir.

Forumlarda gördügüm kadari ile de inanan kisiler tarafindan inanmayanlara insan disi tavirlar takinilmakta, küfürler edilmekte hatta örneklerini bildigimiz fiili saldirilar gerceklesmektedir. Kendi dinlerinden olmayan kisiler olmadik saldirilara maruz kalmaktadir. Forumlari dolasanlar ne kasteddigimi anlar.

Sonucta ben de böyle bir düsünce olustu. Acaba gecmiste de helak edildigi söylenen halklara sadece kendilerine(dinine) inanilmadigi icin, türlü türlü kötülükler yakistirildimi(iftira mi atildi)?

K.C.
09-12-2009, 15:31
Nümayiş'in şu iletisini (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?p=268259#post268259)okuyunca bu konudaki görüşleri merak ettim.

Ruhlar ölümsüzse... Diğer canlılar (hayvanlar) da dirilecek mi?

andora
24-12-2009, 17:08
Bakara 26 Kuran
Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. Allah onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.


Hac 73 Kuran
Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de.


İnancımız gereği ve aşağıdaki ayette de açıkça ifade edildiği gibi, Allah bir sinek bile yaratamaz. Yaşam Tanrısımız ayetinde bunu açıkça belirtmiştir.


Fukara 26
Yaşam tanrısı, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. Yaşam tanrısına iman edenler onun, Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “yaşam tanrısı, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. yaşam tanrısı onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak yoldan çıkmışları saptırır.


Baraka 73
Sizin Yaşam Tanrısı’ndan başka taptığınız Allah bir sinek dahi yaratamaz, Allah ve melekleri bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa bunu ondan kurtaramazlar. Sinek kendiliğinden ölse "bak biz öldürdük" derler. O ne zalimdir.

Hangisine inansam?

faran
01-01-2010, 13:19
http://flv.40ambar.net/53300_ResulallahinSon13GunuNihatHatipoglu_.html

andora
16-01-2010, 19:47
Büyüklüğüne göre yıldızlar ve Allahın evi

video
http://www.facebook.com/video/video.php?v=102937826401114&ref=mf

Dünyamızı 1 cm çapında düşünürsek, Bilinen en büyük yıldız, VY Canis Majoris 2.8 km çapında


Kabeye Allahın evi denmesinin sebebi nedir?

"Bir zamanlar Kâbe'nin yerini İbrahim'e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için EVİMİ tertemiz et." (Hac Suresi 26)

Kainatın efendisi sevgili peygamberimiz!

egmont
16-01-2010, 22:32
67.hani bir zamanlar musa kavmine demişti ki allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da "ayol sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?" dediler. Musa da: "böyle cahillerden biri olmaktan allah'a sığınırım." dedi.

68.onlar, "bizim için rabbine dua et, her ne ise onu bize açıklasın." dediler. Musa, "rabbim buyuruyor ki, o ne pek yaşlı, ne de pek taze, ikisi arası dinç bir sığırdır, haydi emrolunduğunuz işi yapınız." dedi.

69.onlar, "bizim için rabbine dua et, rengi ne ise onu bize açıklasın." dediler. Musa, "rabbim buyuruyor ki, o, bakanlara sürur veren, sapsarı bir sığırdır." dedi.

70.onlar, "bizim için rabbine dua et, o nedir bize iyice açıklasın, çünkü o bize biraz karışık geldi, bununla beraber allah dilerse onu elbette buluruz." dediler.

71.musa, "rabbim buyuruyor ki o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, ne de salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır". Onlar da: "İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun." dediler. Nihayet onu bulup boğazladılar. Az kaldı yapmayacaklardı.


72.hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız, halbuki allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı.


73.İşte bundan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, belki aklınızı başınıza toplarsınız.

yorumsuz.........

tyd13
17-01-2010, 22:14
İslam inancına sahip üyelerimiz tartışmalar esnasınde Kur'an mealleri ve Kur'an mealleri dışındaki hadis gibi kaynaklar konusunda farklı görüşler öne sürmektedirler. Hadisler arasında sahih-sarih hadislerin gerçeği yansıttığını ifade ediyorlar. Sahih-Sarih olarak ifade edilen hadisler arasında Kur'an ayetlerini açıklamayan ve/veya Kur'an ayetlerine dayanmayan hadislerin kanıtlamaya yönelik davranışlarda geçerli olup olmadığına eminler midirler? Ayriyeten teist ve nonteist üyelerimiz Kaynak olarak kullandıkları mealleri, kitapları ve yazarları yazabilirler mi?

Örnek:
Elmalı Hamdi Yazır - Kur'an Meali
Aldulbaki Gölpınarlı - Kur'an Meali
Buhari Hadisleri

cin
24-01-2010, 19:36
Allahın ne olduğunu bilmiyorum ancak Allahın bu olmadığını biliyorum. Ve Allahın nasıl gösterilmek istendiğini biliyorum,
Allah Acımasızdır ve Allah taraflıdır, Çünkü Allah diye insanlara öğretilen güç, aslında bir İlah değil, Tevrat'tada , İncil'dede Kur'an dada Tanrı Sadece bir insandır.
Sonuç olarak kendi kişişel fikrim gereğince yaratıcının vasıflarını, isteklerini, insanoğlunu yada evrendeki bütün canlı türlerini neden ve niçin yarattığı hakkında bir bilginin canlıların anlama ve hayal güçlerinin yetersiz ve eksik kalacağını düşünüyorum. Öncelikle Yaratıcı, ve yarattıkları arasındaki farkı bilmemiz ve anlamamız gerek yaratıcı ile insan yanyana getirilmesi gereken 2 unsurdur. Yaratıcı ile insan ortaklığı aynı zamanda yaratıcıya eş koşup sanki yaratıcının kendisiymiş gibi ona ibadet ve secde etmekle aynı orantıda yanlış ve yanılgı olduğunu anlamamız gerek, Ruhu özgürleştirmenin ilk kaidesi Yaratıcı yada Yaratıcılarımızı öncelikle kabullenmek bununla beraber onu anlamaya çalışmaktan kaçınmamız gerekir , yaratıcı belki ister diye oruç tutmak, yaratıcı belki bekler diye namaz kılmak yaratıcı affeder diye onun adına can almak insan katletmek ten kaçınmayı öğrendiğimiz an Yaratıcı-Yaratıların bizi yaratma amacının öncelikle kendi halimizde yaşamaya devam etmemiz yada neslimizi devam ettirebilmek olabileceğinide anlayabiliriz. Muhakkak ki Yaratıcı- Yaratıcıların yarattıklarındanda görebiliyoruz ki,yaratılan o kadar ince ve hassas ve eksiksiz yaratılmıştırki bana göre yaratılışta eksiği olmayan bir varlıkta eksikler aramak insanoğlunun en büyük yanılgılarından sadece biridir.
Aynada yansıyan insan teması mukemmelliğini ve eksiksizliğini de göstermektedir aynı zamanda muhakkak ki ihtiyacı olan herşey kodlanmış bütün bilgiler yüklenmiş olarak hayata geliriz. İhtiyacımız olan elimizde dir zaten fazlasına da ihtiyaç yoktur ki olsaydı bunun Yaratıcının sorunu olması gerekirdi mutlak güç ve hakimiyet sahibi olan Yaratıcı-yaratıcılar a yakışan da bu olurdu. Kendilerimize sahte ilahlar bulmamız, güya onun dilinden konuşup emirler ve yasaklar vermemiz insanoğlunun Yaratıcıları tarafından unutulmuş bir eksikliği değil aksine içgüdü ve hayatta kalma içgüdüsünün hatta hayatını devam ettirebilmek adına sarıldığı bir savunma biçimi olduğunuda görebiliriz. Yani ,Kendi çıkarını düşünme, Yalan söyleme , İnsanları kandırma , dolandırma , Önceliği hep kendi menfaatine kullanma adına sahte ilahlar yaratma arayışı asla Yaratıcılar tarafından insan DNA sının bir eksikliği değil aksine Hayatta kalabilmek için mücadele ve çabalama kodlamasının bir yansımasıdır sadece,
Yaratıcı & yaratıcılar bizleri umursuyormu tabiki bilemiyorum ancak tüm kaynaklar gösteriyorki insanoğluna yaratılıştan sonra bir müdahalesi görünmüyor, aksine sanki bizleri kendi halimize bırakmış bir izlenim sezilmekte, tabi bu bizleri unutup terk ettiği anlamınada gelmiyor bizlerin anlayamadığı,algılayamadığı,sezemediğimiz bir şekilde müdahaleleri ve yardımları da olmuş olabilir, ancak açık ve net bir şekilde diyebilirimki herhangi bir müdehaleleri olmuşsa bile bunu sessiz sakin bir şekilde yapmayı seçmiştir. Resmi olarak bir temas bir müdahale bahsedildiği gibi Güya kendilerine elçi, ve insanlara görev vermesi gibi saçmalıkları tabiki yapmamıştır, hiç bir Mutlak Güç kendi işini kendine göre aşağılık bir canlıya yaptırmaz, yapılacak bişi varsa yapması gereken gene kendisidir, sorumlu olduğu işin sorumluluğu elçinin omuzlarında olmadığı gibi yükümlülüğüde elçiye ait olmayıp elçinin sahibinindir. Yaratıcı ile insan arasındaki fark, okyanusun içindeki minnacık bir balık lavrası gibi düşünürsek ne insanın Yaratıcısı nede yaratıcının yarattığını tam olarak anlayabilmesi mümkün değil gibidir, Yaratıcının büyüklüğü ve ilmi göz önüne alınsa bile onun bizi bir nebze de olsa anlayabileceğini ancak kati suretle bizim onu anlayabilmemizin mümkün olmadığını düşünebiliriz, Peki yaratıcının bizleri kendi haline bırakmış olabileceğini neden ihtimaller dahilinde düşünemiyoruz, Fiziksel ve bedensel olarak mükemmel bir DNA yapımızın olduğunu bununla beraber bulunduğumuz ortam ve durumlara göre mutasyonik olarak istekdışı bir biçimde değişebildiğimiz de hesaba katarsak yaratıcının bizleri eksiksiz ve durum ve şartlara uyumlu olarak programlayıp kendi başımızın çaresine bakabileceğimize inanarak kendi halimize bırakılma ihtimalimiz olabilirmi ?

cin
29-01-2010, 17:30
Sevgili Forum üstatları,

Bir yer düşünün, Yönetimi Tek olan yaratıcıya ait ve onun kontrolünde,

"Şeytan, kendilerinden 'örtülüp gizlenen çirkin yerlerini' açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir." ( araf 20)

"Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: "Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?" (araf 22)

"Ey Ademoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik (var ettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler." (araf 26)

Yeryüzüne sürülen insanoğlu için " Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size 'süs kazandıracak bir giyim' indirdik " denmesi insanı insandan korumak ve azdırmamak için doğru görünmesiyle beraber ,,


Tanrı Katında ve İlahi bir ortamda Adem ve Havva'nın Ayıp yerleri kime göre ayıptı ?

Allaha'mı ,

Melekleremi,

Cinlere mi ,

Adem ve Havva'nın Ayıp yerleri, Tanrı Katında birilerini azdıracak yada yoldan çıkaracak bir güçmüydüki gizlenme gereği duyulmuştu, ?

ALKA
26-02-2010, 19:16
Kandil geceleri de denilen Mevlid , Regaib, Mirac, Beraat ve Kadir Geceleri'nin ismi, Nebi Bozkurt'a göre;

"Bu gecelere Kandil denmesinin sebebi Osmanlı padişahı 2. Selim (1566-1574) zamanında başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için "Kandil" olarak anılmaya başlamıştır".

[“Kandil”; Halit Ünal , Berat Gecesi maddesi. Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c. 24, s. 300]

Mevlid, Islam'in cikis tarihlerinde degil, hicretten 300 yil sonra ilk kez Misir'da, Fatimiler döneminde,

Mirac, Regaib ve Berat geceleri de 400 yil sonra Kudüs'te kutlanmaya baslamistir.

Iilahiyatcilara göre Kadir gecesi disinda ne Kuran'da ne de hadislerde sahih bir bilgi vardir. Üstelik Nesâi'ye göre, [Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7] “Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.” ve “Sonradan ihdas edilen her şey (gibi bunlar da) bid’attir” [ Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7]

Sonra Gazali’nin “Bu gece her rekatta Fatiha’dan sonra 11 İhlas okunmak suretiyle kılınacak yüz rekat veya her rekatinde Fatiha’dan sonra 100 İhlas okunan 10 rekat namazın çok sevap olduğuna dair naklettiği rivayet” (İhya, I, 555 vd.) Zeynuddin el Iraki ve İmam Nevevi gibi âlimler tarafından uydurma olarak nitelendirilmiştir.

Yine baska bir hadis alimi Aliyyu’l-Kari de, bu rivayetin uydurma olduğunu belirtir ve "Berat Gecesi namazının miladi 1010 (H. 400) yılından sonra Kudüs’te ortaya çıktığını" söylemektedir.

Ona göre; "Miladi 9. (Hicri 3). yüzyılda yaşayan Fakihi, Mekke’de halkın Berat Gecesi’ni Mescid-i Haram’da namaz kılmak, Ka’be’yi tavaf etmek ve Kur’an okumak suretiyle ihya ettiğini söyler. XI. yüzyıldan itibaren Şam’da Emeviler Camii’nde Berat Gecesi’nde kandiller yakılmış, bid’at nitelendirilmesine rağmen bu âdet devam ettirilmiştir. İbn Kesir, “Halka Berat Gecesi’nde ilk tatlı dağıtan kişi Selçuklu veziri Fahrulmülk’tür.”

"Kandil Geceleri Bid'at'çi Niceleri" isimli kitapta ise sonradan acikca dine eklenen bu kandil gecelerinin buna ragmen neden kutlandigi söyle aciklamaya calisiliyor;

Devletin resmi din kurumu Diyanet’in hazırladığı ansiklopedide “kandil” maddesinde bunlar yazıyor.
Fakat kandil gecelerini bizzat organize eden, camilerde mevlid ve dua merasimleri düzenleyen, bu geceler münasebetiyle kutlama mesajları yayınlayan ve halkın kendilini kutlayan da yine Diyanet’in kendisi…
Peki bu nasıl oluyor?
Çünkü bu gecelerin kutlanması bir halk geleneği değil; devlet politikası da ondan.
Nedir devlet politikası?
İslam’ı doğuş tabiatına uygun olarak bir “pratiği olan hayat dini” olmaktan çıkarıp, “mübarek gün ve geceler dini” haline getirmek…
Gündüzün ortasında, hayatın kalbinde atan bir din olmaktan çıkarıp, el ayak çekilince, hayatın tümüyle uykuya çekildiği gece vakitlerinde hatırlanan bir “tapınak ve ayin” dini haline sokmak…
Çünkü Fransız laiklerin Hristıyanlığa layık gördüğü muamele buydu. Türk laiklerin de İslamiyete layık göreceği muamele de bundan başkası olamazdı…

Fakat hicretten 300 ve 400 yil sonra dine eklenmis ve de kutlanmaya baslanmis bir seyin nasil Fransa'ya ve T.C.'ne baglanabilecegine bir aciklama getiremiyor ve bidat sucunu ve günahini laiklerin üstüne atiyor.

Cogu samimi dindar ve müslüman inanclilarin bu günleri hayirli islerle , namaz ve Kuran okumakla degerlendirmeleri ve kutlamalari yine bazi ilahiyatcilara göre bir sorun teskil ediyor ve yanilgi oluyor.

Onlar da durumu söyle izah ediyor;

1. yanılgı; din adına yaparken “kuran okuyor , namaz kılıyor , dua ediyorum , kötü bir şey yapmıyorum” yanılgısıdır. "Yaparsam ne olur , ne kaybederim " savunmasıyla cahil cesur olur tavrıyla hareket edilmesidir. Halbuki bidat zaten kötü niyetle dinden uzaklaşmak , göze çirkin gelen amellerle yapılmaz.


2. yanılgı; ise Bidat-ı hasene (güzel bidat) yanılgısıdır. Delil aldıkları ise ; Rasûlullah (s.a.v.) döneminde sekiz rekât olarak münferiden kılınan teravih namazın yirmi rekat olarak bir imamın arkasından kılınmasıdır :


Abdurrahman bin Abdi'l-Kâri (r.a.)'dan:
Bir gece Ömer'le (bir Ramazan gecesinde) mescide birlikte çıktık. İnsanlar dağınık bir şekilde namaz kılıyolardı kimisi kendi başına , kimisi de durmuş, bir grup da toplanmış onun arkasında namaz kılıyordu.
Bunun üzerine Ömer dedi ki:
"Bunları bir okuyucunun arkasında toplasam da onun arkasında toplu halde namaz kılsalar."
Bu işin üzerine durdu ve nihayet onları Ubeyy bin Kâ'b'ın arkasında onun imamlığında topladı. Sonra başka bir gece yine namaza çıktık, onları toplu halde adı geçen sahabinin arkasında namaz kılarken görünce :
"Ne güzel bid'attır bu ! Ne var ki bunu kılıp da sonra gecenin son kısmında kalkıp bunu kılanların davranışları bundan daha iyidir. (Zira) cemaat (bu namazı) gecenin başında kılıyorlardı"

Simdi bu iki farkli görüs yüzünden iki arada bir derede kalan müslümanlar ne düsünüyorlar ve onlara göre dogrusu nedir veya nasil olmalidir? Her bidat denilen seyin dine zarar verdigi düsünülmeli mi? Bu anlamda Mekke'nin Fethi kutlamalari ile kutlu dogum haftalari nasil degerlendirilmelidir?

ozgur_beyin
11-03-2010, 22:37
aynı kuran mucizeleri gibi bazı ayetlerde hem anlamını hemde gayesini saptırarak başka yöne çekip anlam verir ve saf müslümanları kendi fikirleri doğrultusunda yönlendirir ve kurandan daha önemli hale getirirler bunlarda en
önemli ayetvakıa 79 dur

anlamı
Ona, temiz olanlardan başkaları dokunamaz.
bu ayete yüklenen görev kurana temiz olanlardan başkası (abdestili olmayan)
dokunamaz ilkesidir. bu külliye nyalan ve uydurmadır çünkü bu ayet indiğinde!!
ortada abdest ayeti yoktur(maide 6) olmayan vakıaya yasak getirmek mümkünmüdür?
yani kanun ortada yok ama uygulaması olması gibi.
bu ayetle genel kabul bu olmasına rağmen tefsircilerde böyle bir tefsir yapmamış ve şöylede demişlerdir

Bu ayet, kafirlerin, "Kur'an'ı Muhammed'e Allah vahyetmiyor. O'na cinler ve şeytanlar ilka ediyorlar" şeklindeki iddialarına bir reddiyedir. Nitekim bu iddialanın cevabı Kur'an'ın muhtelif yerlerinde verilmiştir. Örneğin, Şuara Suresi'nde (210-212) şöyle buyurulmuştur:

"O Kur'an'ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yaraşmaz ve zaten yapamazlar da, çünkü onlar işitmekten uzaklaştırılmışlardır."

Aynı konu bu ayette de ele alınmıştır. "İlla'l-Mutahharun" (Temiz olanlar hariç) Yani Kur'an'ın vahyolunmasına, nüzulüne, değil şeytanların müdahale etmesi, tahir (temiz) olan meleklerden başkası onun yanına dahi yaklaşamaz. Melekler için "mutahharûn" ifadesinin kullanılmasının nedeni, Allah'ın onları her türlü kötülükten arınmış varlık kılmış olmasıdır.

Bu ayeti, Enes bin Malik, İbn Abbas, Said bin Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Ebu-l Aliye, Süddî, Dahhak ve İbn Zeyd yukarıda açıkladığımız şekilde yorumlamışlardır. Nitekim ayetin siyak ve sibakından da aynı anlam çıkmaktadır. Zira bu ayet, kafirlerin Tevhid ve Ahiret akidesi hakkında yanlış düşünceleri beyan edilirken onların bu yanlışlarının vurgulanması sadedinde zikredilmiştir

yani kuranla abdest ayetten önce gelen bu ayetle bir çok tahir(temiz) le ilgili bir sürü hüküm eklemişlerdir
tahir (temiz ) olmadığı için (islama göre) hayızlı kadında kadına kuranı elletmemişlerdir

insan_olmak
21-04-2010, 20:38
Bu yazı hristiyanforum sitesinden sayın Theophilos tarafından yazılmıştır.

YAHUDİLER ve KUR'AN ve ÜZEYR

Kur'an okumaya başlayan bir Yahudi'nin en fazla karşı çıkacağı ve sert tepki göstereceği iddia aşağıdaki ayette verilmiştir:
Yahudiler, “Üzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hırıstiyanlar ise, “İsa Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!" (Sure 9:30, Diyanet)
Bu iddia ve ağır itham karşısında şok geçiren Yahudiler, önce "Üzeyr" denen bir kimseyi tanımadıklarını ve hatta böyle bir ismi bile hiç duymadıklarını söylerler. Bu noktada İslam ilahiyatçıları araya girip "Üzeyr" kelimesinin hangi ismin çeşitlemesi olduğunu söyleyerek Kur'an'ı eleştirilerden korumak için ilk adımı atarlar:

Üzeyr, Yahudi dininde kendi adında bir kitabı bulunan ünlü din alimi Ezra'dır.

Üzeyr'in, Ezra ile aynı kişi olduğunun söylenmesi ise yukarıdaki ayette geçen iddia ve ithamları yanıtsız ve kanıtsız bıraktığı için önemsizdir. Yahudilik inancında Ezra'nın büyük bir din alimi olduğuna ve Tanrı tarafından seçildiğine inanılır. Ezra, sürgün sonrası başlayan yeni Tapınak döneminde halkın, Musa Yasası'na dönmesini sağlamıştır:
Bu olaylardan sonra, Pers Kralı Artahşasta'nın krallığı döneminde, Başkâhin Harun oğlu Elazar oğlu Pinehas oğlu Avişua oğlu Bukki oğlu Uzzi oğlu Zerahya oğlu Merayot oğlu Azarya oğlu Amarya oğlu Ahituv oğlu Sadok oğlu Şallum oğlu Hilkiya oğlu Azarya oğlu Seraya oğlu Ezra adında biri Babil'den geldi. Ezra İsrail'in Tanrısı RAB'bin Musa'ya verdiği yasayı iyi bilen bir bilgindi. Tanrısı RAB'bin yardımıyla kral ona her istediğini verdi. (Ezra 7:1-2)

.........

Devamı için tıkla! (http://www.hristiyanforum.com/forum/islamiyet-f176/yahudiler-ve-kuran-t321238.html)

Deep Impact
30-05-2010, 15:04
Turan Dursun, Din Bu-1 kitabında Allah katındaki dinin ne olduğu konusundaki ayetlerin çelişkisini ortaya koymuştu. Bunlarla bağlantılı olarak Gayri-Müslimlerin ve Allah'ın dinini kabul etmeyenlerin cennete girip giremeyeceğini açıklayan ayetlerde de çelişki var.

1. Giremezler

Ali İmran suresi 85: "Kim İslam'dan gayrı bir din ararsa artık o, ondan asla kabul edilmeyecektir. Ve o, ahirette hüsrana düşenlerdendir."
-Allah katında kabul edilecek dinin İslam olduğu ve açıkça diğerlerinin ahirette "hüsrana uğrayacağı" belirtiliyor. Yoruma bile mahal vermeyecek denli açık bir ayet.

Ali İmran suresi 19: Allah katında din İslam'dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık/doymazlık/azgınlık/denge noktasından sapma/yalancılık/zulüm/kibir/zinakarlık yüzünden ihtilafa düştü. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, Allah, hesabı çabucak görecektir.
-Yine öncelikle dinin İslam olduğu vurgulanıyor. Daha sonra, Hristiyan ve Museviler kastedilerek kitap verilmiş olanların bir şekilde ihtilafa düştükleri söyleniyor. Allah'ın ayetlerini inkar edenler, tehdit ediliyor. Museviler hem İncil'i hem Kuran'ı, Hristiyanlar ise Kuran'ı inkar ettiğine göre, Allah'ın parmağını salladığı kimselerdir.

2. Girebilirler

Bakara suresi 62: Şu bir gerçek ki, iman edenlerden, Yahudilerden, Hristiyanlardan, Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp, barışa/hayra yönelik iş yapanların, Rableri katında kendilerine has ödülleri olacaktır. Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaklardır onlar.
-İlk başta bakıldığında, kendilerine has ödül, (merhametli tanrının) cehennem derecesini azaltması şeklinde yorumlanabilir ki İslam'da bu da bir ödül sayılmaktadır. Ancak hemen ardından gelen cümlede "Korku yoktur onlar için, tasalanmayacaktır onlar." denmesiyle ödülün cennet olduğu anlaşılıyor. "Amaan çok acımayacak, serin cehenneme düştük olum!" diye tasalanmamak olmaz herhalde, belli ki burda kasıt, cennet müjdesidir.

Bakara suresi 111-112: "Yahudiler yahut Hristiyanlar oluverenlerden başkası cennete giremeyecek!" dediler. Bu onların hurafeleri/anlamını bilmeden okuyuşları/kuruntularıdır. De ki, "Eğer doğru sözlü iseniz hadi, getirin susturucu kanıtınızı!" İş onların sandığı gibi değil! Kim güzel düşünüp güzel davranışlar sergileyerek yüzünü Allah'a teslim ederse, Rabbi katında ödülü vardır onun. Korku yoktur böyleleri için; tasalanmayacaklardır onlar.
-Yahudi ve Hristiyanlar, kendi dinleri için, kendi dinlerine mensup kişilerden başkasının cennete giremeyeceğini iddia ediyorlar. Ancak Kuran bunu düzeltiyor ve bir meydan okumanın ardından, güzel düşünüp güzel davranış sergileyenlerin, yüzünü Allah'a teslim edenlerin korkuya kapılmaması gerektiğini söylüyor.

Halit ŞENER
06-06-2010, 16:36
Medine.Bir Mescid önü.

ELÇİ HALKA HİTAP EDİYOR…

Medine'de bir Cuma namazı çıkışında bir mescit önünde elçi halka hitap etmek için yüksek bir tepeye doğru ilerledi.Halk tepenin yamacında birikmiş, İslam Peygamberini dinlemek için pür dikkat kesilmişti.Elçi:Allah'a karşı nasıl yalan uyduruyorlar bir bak!"diye söze başladı."Bu apaçık bir günah olarak yeter!"diyerek sözlerini sürdürdü.Tiz,sert ve etkileyici,insanı ürperten bir anlam ve ses tonuyla konuşmasına kaldığı yerden devam etti:

"Onlar,Allah'tan başka Allah olmadığına,Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğuna inanıncaya,bizim kıblemize dönünceye,kestiklerimizi yiyinceye ve namazımızı kılıncaya ve zekatlarını verinceye kadar,insanlarla öldür üşmem emroldu! İnsanlar,bunları yerine getirdikleri zaman,benden kanlarını ve mallarını kurtarmış olurlar.İnkar edenler,ayetlerimizi yalanlayanlar ise,alevli ateşin halkıdırlar!Orada süresiz kalacaklardır!Onlar çılgın ateşin arkadaşıdırlar!Eğer sizde gerçekten inanıyorsanız ,çocuklarınıza yedi yaşına bastıklarında namazı emredin,on yaşına geldiklerinde namaz kılmayacak olurlarsa onları dövün ve yataklarını ayrı serin.Erginlik çağına geldikten sonra namaz kılmayanın cezası daha ağırdır.Dayaktan daha şiddetlisi de öldürmektir.Şüphesiz namazı terk eden kanı helal bir kafirdir!Kıyamet günü ilk yüzleri kararacak olanlar namazı terk edenlerdir.Cehennemde lemlem adında bir vadi vardır,burası yılanlarla doludur.Her yılanın ensesinin kalınlığı devenin boynu gibidir,uzunluğu ise bir aylık yol kadardır.Bu yılan namaz kılmayanı sokup zehirler,zehiri yetmiş yıl insan vücudunda kaynar durur.Sonra eti pişer ve birbirinden ayrılır."Cemaatten bir adamın sesi duyuldu:

" Allah birdir,Muhammed Allah'ın Elçisidir." Ve bütün halk hep birden bu sözü yüksek sesle yinelediler:

"Allah birdir,Muhammed Allah'ın Elçisidir."

Cemaatten bir başka adam yüksek sesle bağırdı:

"Ey Cemaat!Muhammed bize namazı dosdoğru kılmamızı emrediyor."

Bir başka adamın Cemaati azarlar gibi sesi duyuldu:"Namazı dosdoğru kılalım,çocuklarımıza da öğretelim namaz kılmasını!"Ve ardından kalabalığın içinde bir feryat işitildi:

"Affet bizi Ya Rab!"

Bir ordu komutanı ön saflardan yürüyerek yükseğe çıktı ve halka bir duyuruda bulundu:

"Susun!Elçi yeniden konuşmaya başlayacak!"

Elçi,konuşmasına devam etti:

"Namazınızı dosdoğru ve eksiksiz kıldıktan başka,sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın;güçleninceye kadar onlarla savaşmayın,yeterli güce kavuştuktan sonra onları bulduğunuz yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerde sizde onları çıkarın!Fitne öldürmekten beterdir.Allah'ın ipine sımsıkı sarılın.Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin.Onları veliler ve dostlar edinmeyin.Onlar sizin apaçık düşmanlarınızdır.Allah Müslümanlardan zayıf bırakılmış Müslümanlar uğrunda savaşmalarını ister.Eğer Müslümanlar savaşı göze alırlarsa,velisi,koruyucuları,dost ve müttefikleri olacak;böylelikle İslam,dünya ölçüsünde güç ve kudret kazanacaktır."

Halktan yine bir adamın bağırtısı duyuldu:

"Allah yolunda savaşalım,kan dökmek helal bize!"Ve bu tepkiyi başka tepkiler takip etti:

"Malımızla,canımızla Allah yolunda savaşalım!"

"Korksun kafirler bizden!"

"Herkes Müslüman olana kadar savaşalım!"

Cemaatin içinden yine bir adamın sesi yükseldi:

"Susun!Muhammed yeniden konuşuyor,dinleyin."

Elçi,konuşmasına yeniden devam etti:

"Kafirlerin yalnız kanları değil,malları,mülkleri de helaldir.Eli silah tutan erkekleri öldürülür,kadınları ve çocukları cariye ve köle yapılır.Ganimetten beşte biri benim ve Allah'ın,diğer kalanı da savaşa katılan Müslümanlarındır.Sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını sanmayın,doğrusu Allah güçlüdür,öç alandır!Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim var mıdır?Şüphesiz suçlulardan öç alacağız!İşlerin en üstünü Allah için sevmek,Allah için kin beslemektir.İçinizde kim bir münker görürse,eliyle onu değiştirsin.Buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle kinlensin.Allah ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuğa uğraşanların cezası;öldürülmek veya asılmak,yahut çapraz olarak el ve ayaklarının kesilmesi yada yerlerinden sürülmektir.Bu onlara dünya da rezilliktir.Onlara ahrette de büyük bir azap vardır,orada ölüm yok,sürekli kemikleri çatırdatan işkence vardır!"


"Allah yolunda malımızla,canımızla savaşalım!"

"Kafirleri öldürelim!"

"Allah'a karşı olanları öldürelim!"

"Şehit olursak sorgusuz cennete gideriz."

"Müslüman olmayanların kanları da malları da bize helaldir!"

"Ganimet bize helal!"

"Ben de cariye isterim."

"Öyleyse kafirlerle savaşalım!"

"Tekbir getirelim ey cemaat."

Ve Elçi konuşmasını tamamlamış olarak tepeden aşağılara doğru her iki yanında yürüyen komutanları ve muhafızlarıyla yürümeye başladı.Medine Şehrinin merkezine doğru yürüyen Elçi'yi cemaatte takip ediyordu.

.................................................. .........

ELÇİ,kendisine inananları azgın cehennem ateşleriyle korkuturken,kendisine inanmayan kişilerde vardı;Elçi için büyük yalancıdır ve insanları etkileyen,peşinden sürükleyen bir sihirbazdır diyenler vardı.Ama Elçi'yi en çok müteessir eden Eşref oğlu Ka'b'tı.Ka'b,şairdi,nüktedan şiirler yazardı ve Elçi'yi alaya alan şiirlerini okurken,onu dinleyenler gözlerinden yaşlar akarcasına gülmekten kendilerini alamazlardı;Ka'b,Elçi'yi alaya alan güçlü şiirlerin bir büyük şairiydi.İşte bu büyük şair,kendisini Allah'ın peygamberi ilan eden Muhammed'i müteessir ediyordu.Mesleme oğlu Muhammed,Elçi'yi yazdıkları şiirlerle müteessir eden Ka'b'ın peşine düştü.Bir gurup silahlı kişiyle Ka'b'ın kalesine gizlice girerek türlü işkenceler yaparak Ka'b'ı öldürdüler,kafasını kestiler ve onu Elçi'ye götürdüler.

"Ya Muhammed,seni eleştiren şair Eşref oğlu Ka'b'ın başını getirdik sana,kalesine girerek başını kestik,işte!"dedi ve kesik kafatasını Elçi'nin önünde sergiledi.Elçi,memnun olmuştu."Sağol,Ya Mesleme Oğlu Muhammed."dedi."Hayırlı bir iş yaptın,iyi bir ticaret yaptın böylece,bir kafiri öldürerek cenneti hak kazandın.Bir kafiri öldüren bir Müslüman,sorgusuz sualsiz cennete gider."dedi.

Mesleme Oğlu Muhammed ve silah arkadaşlarının bizzat Elçi tarafından cennetle müjdelenmiş olmaları onlar için duyulması gereken en büyük mükafat ve sevinçti.Elçi'yi yaptıkları işle memnun etmiş olmanın verdiği gurur ve rahatlıkla Peygamberin huzurundan ayrıldılar.Ama Elçi'nin huzuruna alınmak için sırasını bekleyenlerde vardı.

Bir gurup Elçi'nin huzuruna alındılar,bu kişiler savaşta yapılan bazı uygulamaları Elçi'ye sormak için gelmiş bulunuyordu.

Gurup Başkanı:"Ya Resulullah!"dedi,"Evlere yaptığımız gece baskınlarında müşriklerin kadınları,çocukları da öldürülüyor,ne dersin?"diye sordu.

"Onlarda öbürlerindendir!"diye cevap verdi elçi.En ufak bir merhamet ve acıma hissine sahip değildi.İkinci adam,bir adım öne çıktı ve kendisini rahatsız eden bir olayı anlattı:

"Ya Elçi,Halid İbnü'l -Velid,savaş sırasında ateş çukurları açtırdı.Yaktırdığı ateş içine bir çok kimseyi diri diri atarak yaktırdı.Bu arada bir tutsak kadına Müslüman olması önerildi,kadın kabul etmedi,ateşe atılacağı söylenince kadın: 'Hoş geldin ölüm,yazık ki başka kurtuluşum yok,o yüzden kendimi atıyorum ateşe!'anlamında şiirini okudu ve kendini ateşe attı.Ebubekir,ateşte diri diri yakma emrini sizin verdiğinizi söylüyor,bu doğru mu?" diye sordu.

Elçi,sakin bir şekilde cevap verdi:"Yakılsın demiştim ama sonradan öldürdükten sonra yakılmaları daha iyidir demiştim.Çünkü,yakma cezasını yalnızca Allah verir."

Üçüncü bir adam daha bir adım öne çıkarak:"Ali'de bir topluluğu ateşe attırıp yaktırdı,inançlarını bırakmıyorlar diye!"

Elçi,canı sıkılmış bir şekilde adamı azarladı:

"Müşriklerin kanı da,canı da helaldir!"


…………………………………………………………………………







ELÇİ,empoze ettiği yeni dinin maddi alt yapısının sağlam olması gerektiğini çok iyi biliyordu..Müslüman olmayan kabilelere önce Müslüman olmaları yönünde çağrılar yapıyor,eğer bu çağrılara uymayan kabileler olursa onlara karşı savaş ilanında bulunuyordu.Bu doğrultuda komutanlarını topladı müşriklere ait bir kervanı vurmak için sefere çıkılacağını bildirdi.Ve kervanın taşıdığı zengin yükler böylece kendisine ganimet olarak getirilmiş olacaktı.


Kabilelerin birbirleriyle özgürce ve güven içinde ticaret yapmaları ortadan kalkmıştı,yola çıkan kervanların taşıdıkları mallara el koymanın bir bahanesi de dine çağrıya ret kararı verilmesiydi.Müslüman olmayı reddeden kabileler Elçi'nin ordusunun hışmına uğruyor ve talan ediliyordu.

Elçi'ye bağlı ordu,bir kervanı ve kervanın taşıdığı malları Elçi'nin bulunduğu karargaha doğru getirdi,komutanlar Elçi'nin huzuruna alındılar.Elçi,komutanlarını mesut bir yüzle ve takdir edici bakışlarla karşıladı.Komutanlardan biri Elçi'ye rapor sundu:"Sizin emrinizle Hayber kasabasının bütün hurma ağaçlarını kestik ve yaktık!"Dedi."Hayber'de ki Yahudi kaleleri bir bir düşürüldü,biz Müslümanlar savaşı kazandık.Savaş ganimetleri yola çıkarıldı.Eli silah tutan bütün erkekleri öldürülenlerin yakınları ağlaşan kadınlar ve çocuklar da buraya getiriliyor." Bu sözlerin açılımını bir başka komutan yaptı:"Size Safiye isminde güzel bir cariye getiriyoruz,"dedi."Yakınlarının kelleleri gitti bu savaşta,babası kafası kesilenler arasında.Kocası ve kocasının kardeşi sorgulanıyor.Safiyye'nin kısa bir süre önce evlendiği Kinane ve kardeşi hazinenin yerini söylemiyorlar.Yanan odunlarla göğsünü deldiğimiz halde konuşmuyor,işkenceye dayanamayıp öldüler."

ELÇİ,"Safiye güzel bir kadın demek,onu getirin,eğer güzelliği hoşuma giderse onu kendime alırım,"dedi.Ve Safiye, Elçi'nin huzuruna getirildi.Elçi,kadını arzu dolu ve alıcı bakışlarla süzdü."İbn Ahtab'ın kızı gerçekten de çok güzel,"dedi."Ümmü Süleym,Safiyye'yi hazırla,bu gece bununla gerdeğe gireceğim,"diye emir verdi.Ümmü Seleym,Safiyye'yi gerdeğe hazırlamak üzere Elçi'nin huzurundan dışarı çıkardı.Bu olaya şahit olan bir adam:"Bu kadın acılı,yakınları hep öldüler, bu kadının acısı dinmeden onunla bu gece gerdeğe girmeniz uygun olur mu?"Diye sordu.Elçi:"Bu adamı susturun!"Dedi.Silahlı bir gurup adamı dışarı çıkardılar.İslam Peygamberi için insanların acı çekmesi önemli değildi,asıl gayesi Allah'ın kılıcını insanların boyunları üzerinde tutmaktı."Ben kadınlara acıdığım için onları kendime alıyorum,"dedi.Ama o kadınları acınacak duruma kendisinin düşürdüğünü idrak etmiyordu.Safiyye varsıldı,onun bütün varsıllığı,babası ve kocası Elçi'nin ayakları altına serilmişti.Elçi'nin sert ve acımasız tutkuları dünyada yaşayan insanların hayatlarından daha önemli değildi,kendi icat ettiği dine inanmayanlar kimler olurlarsa olsunlar onun en amansız düşmanlarıydılar ve hem bu dünyada,hem de öteki dünyada şiddetle cezalandırılmaları gerekirdi.


MEDİNE SOKAKLARINDA geceye doğru üç adam evlerine dağılmak üzere birbirleriyle sohbet ediyorlardı.Birinci adam:"Peygamber 9 yada 11 karısı varken,gecenin yada gündüzün belli saatlerinde tümünü dolaşıyor ve hepsiyle cinsel ilişkide bulunuyormuş,"dedi.İkinci adam:"İyi ama peygamber buna nasıl güç yetirebiliyor?"diye sordu.Birinci adam:"Peygambere otuz erkek gücü verilmiştir,"diye kendisine sorulan soruyu cevapladı.Üçüncü adam:"Aişe,bir gün azarlamış Elçi'yi,"dedi,"Bakıyorum da senin efendi tanrın,senin şeyinin keyfi için koşuyor yalnızca!"diyerek.Üç ahbap kendi aralarında gülüşürler ve bir yandan da sağlarına,sollarına,arkalarına bakarak bu konuştuklarının başkaları tarafından duyulmamasına dikkat ederek evlerine dağıldılar.Elçi'nin sertliğinin şiddetine uğramak istemiyorlardı.



…………………………………………………………………………..



Din,insan üzerinde her alanda baskı kurmaya başlayınca en merhametsiz cezaların meşru sayıldığını ve hiç yadırganmadığını,söz konusu Allah olunca,hayrın ve şerrinde Allah'tan geldiğine iman edilmesi gerektiğini görmek,artık olağanüstü bir durum olmaktan çıkıyordu.

Yine kızgın bir Arabistan günüydü.Bir gurup,aralarında bir kadın ve bir erkeği tutarak Elçi'nin huzuruna çıkarmak için yürüyüşe geçmişlerdi.Kadın ve erkek zina yaparken suçüstü yakalanmışlardı ve epeyi dövüldükleri de yaralı hallerinden belli oluyordu.

"Bu kadın ve erkeği zina yaparken yakaladık,bunlara ne gibi bir ceza verelim?"Diye sordu gurup başkanı Elçi'ye.

Elçi:"Aleyhlerinde olmak üzere dört şahidiniz var mı?"Dedi.Bunun üzerine kalabalıktan dört kişi bir adım öne çıktılar.Elçi bu şahitlere sordu:

"Kılıcın kınına girdiği gibi gördünüz mü?"

"Gördük Ya Resulullah."

"O halde bunlar recm edilecekler!"

Bir adam Elçiye sordu:

"Recm nedir Ya Peygamber?"


"Ayaklarından boyunlarına kadar toprağa gömerek ve taşlayarak öldürmektir!İnfazı yapın!"




Gurup suçluları infaz alanına doğru sürüklerken,Elçi'nin huzuruna çıkmak isteyen ikinci bir gurup Elçi'nin huzuruna alındılar.Gurup Başkanı:"Bu genç hırsızlık yaparken yakalandı!"Dedi.Elçi:"Aleyhinde olmak üzere dört şahidiniz var mı?"Diye sordu.Dört kişi bir adım öne çıktılar.Elçi,korkudan beti benzi atmış olan gence baktı."Hangi elinle hırsızlık yaptın?"Diye sordu.

Genç:"Sağ elimle,"diye cevap verdi.

Elçi:"Bu hırsızın sağ elini kesin!"Diye emir verdi.Gurup infazı yapmak için dışarıya çıkarken genç yalvarıyordu:"Merhamet!Merhamet edin,yapmayın!"Ama gencin bu direnişi boşunaydı çünkü emir büyük yerden geliyordu.




ELÇİ,çevresindekilere:"Ali nerede?"Diye sordu.Sahabelerden birisi:"Gözleri ağrıyor,hasta,"diye cevap verdi.

Elçi:"Bana gelsin."Sahabe çıkarken,bir kadın küçük kızıyla girdi.Sahabelerden birisi Elçi'nin kulağına bir şeyler söyledi.Elçi,küçük kıza bir süre baktı ve annesine:

"Bu küçük kızın neyi var?"Diye sordu.

Kadın:"Arada bir bayılıp düşüyor,"diye cevap verdi.

Elçi:

"Bu kızcağızı okutup üfletin,çünkü buna göz değmiştir."

Anne ve çocuk çıkarlar ve Ali gelir.

Ali:"Beni çağırmışsınız Ya Resulullah."

"Gel Ali,gözlerinin ağrıdığını söylediler.Dur şöyle tükürüğümü süreyim gözlerine,iyileşir işte o zaman.Tamam."

Ali:"Gerçekten şimdi iyi hissediyorum kendimi,"diye cevap verdi.

Elçi:"Ben bu yöntemle kırıkları,kılıç yaralarını bile tedavi ederim,okurum,üflerim.Ekva'Oğlu Seleme Hayber'de bacağından vurulmuş bana getirilmişti.Üç nefes ettim,üç kez üfürdüm ona,Seleme'nin ağrısı,acısı kalmadı."xxx



Meleklerini Bir gurup,beş kişi olan suçluları yakalamış bir şekilde girdiler.Gurup Başı:"Ya Muhammed,çobanı öldüren ve deve sürüsünü alıp götürenleri yakaladık.Bunlara ne gibi bir ceza verelim?"Diye sordu.

Elçi:"Bunların her birinin elleri ve ayakları çapraz olarak kesilsin,gözleri oyulup çıkarılsın.Medine dışında Güneş'in altında ateş gibi yanan Harre'ye götürülsünler,su isterlerse verilmesin,taşları kemirsinler,ağızlarıyla,dişleriyle toprağı kazısınlar,ölünceye kadar öyle bırakılsınlar!"

"Emriniz aynen yerine getirilecektir Ya Muhammed."Diye cevap verdi gurup başkanı.Ve dehşete kapılan suçluları infaz yerine doğru götürmek üzere çıktılar.Elçi,yanındakilere:

"Ey inananlar!Öldürme de kısas size farz kılındı.Hüre hür,köleye köle,kadına kadın!Eğer bir Müslüman erkek,kafir erkeği öldürürse,kısas uygulanmaz.Kadın Müslüman'ın değeri de,erkeğin yarısı kadardır.Allah hak ve merhamet sahibidir!"

Başka bir gurup huzura alındı:Gurup Başı:"Ya Muhammed,Asya'da savaşçı,teşkilatçı ve devlet kurucu bir millet,Çin Seddini aşarakAsya'dan dünyanın her yönüne doğru akınlar başlattı.Bir kafilenin de İran ve Arabistan'a doğru geldiğini haber aldık.Bunların Hun Türkleri olduğunu sanıyoruz.Ne gibi tedbirler almamızı önerirsiniz?"Diye sordu.

Elçi:"Ey Müslümanlar!Şunu iyi biliniz ki,bizler yakın tehlikeleri bertaraf ederken,uzak ihtimalli tehditleri de bertaraf etmek ve Allah'ın rızasını kazanmak durumundayız.Küçük gözlü,kırmızı yüzlü,basık burunlu,yüzleri deriden yapılmış kalkanlar gibi kalın etli,ayaklarında yün keçe ve çarıkları olan Türklere karşı savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır! Yecuc ve Mecuc'ler sedler açıldığında ,onlar her bir tepeden akın ederler.Yahudiler iç ve yakın tehdidimiz,Türkler dış ama uzak tehditimizdir.Bu nedenle Yahudilere ve Türklere karşı zaferler kazanılmadıkça hüküm günü gelmeyecektir!Aynı zamanda Orta Asya Ülkeleri ve ticaret merkezleri de ele geçirilmelidir.Bizim için orada da hayırlı ganimetler vardır."

Gurup Başı:"Orta Asya'da bazı Türk İllerinde kadınlar da hakanlık yapıyorlar!Ellerinin hamuruna bakmadan!"

Bir başka kişi de: "Şaman Türkler,kadınlı erkekli dini toplantılar tertip ediyorlar,raks edip kımız içiyorlar!Ozanları kopuz çalıyor,kadınlar ve erkekler el ele tutuşuyorlar,ateşle barut aynı yerde bulunuyorlar!"

Elçi,canı sıktın bir şekilde yanındaki komutanlarına:"Zeyyad bin Ebihi'nin oğlundan haber var mı,Buhara'yı alsın diye gönderilmişti.?"Diye sordu.Bu konuda bilgi sahibi olan bir kişi bu soruya cevap verdi:

"Buhara'yı yöneten Türk Kadın Komutan Hatun Sultan,ordularımıza karşı inatla direniyor!Bir başka Türk İli hükümdarı olan Terkan'dan yardım istediği haberini aldık.Çok zorlu bir kadın.Ordularımız Buhara kuşatmasından henüz netice alamadılar!"

Bir başka adam:"Türk Melikesi Hınık Hatun'da bize geçit vermiyor!"

Bir başkası da:"Bilge Hatun'da!"Diye ilave etti.

Elçi:"Dinen ve alken eksik kadınlar mı yönetiyor Orta Asya Türk Ülkelerini?Kadın dediğin çocuk yetiştirir,neslin üremesini sağlar,evinin ve erkeğinin hizmetlerini yapar.Kadın yönetici olamaz.Türkler de eski Araplar gibi kadına gereğinden fazla değer veriyorlar demek ki!Kadın aklı kısa ve erkeğe muhtaç bir varlık olarak yaratılmıştır.Tanrının dişi kabul eden Cahiliye Arapları da kadını kutsallaştırırlardı!"Dedi.İslam Peygamberi kadının sadece erkeğinin bir tarlası olduğunu ve Müslüman erkeklerin o tarlaya diledikleri gibi girmelerini de zaten rivayet etmiş olan bir kişiydi.




………………………………………………………………….



HERA'NIN İHANETİ


OLYMPOS Zeus Sarayının taht odasına açılan kapısından Tanrıların Habercisi Hermes,elinde bir kalkan olduğu halde içeriye girdi.Zeus'un oturduğu tahtın arkasındaki panoya asılmış olan Zeus'un karşı konulmaz kalkanını indirdi ve yerine yanında getirdiği sahtesini astı ve kalkanı alarak dışarı çıktı.Hermes'in hemen ardından Hera taht odasına girdi,Hera'nında elinde bir kalkan vardı,bu kalkanda panoda asılı bulunan kalkanın aynısıydı.Hera,panodaki kalkanı indirdi,yerine sahtesini astı ve sağına soluna bakarak taht odasından çıktı.

Hera,gizli bir bölmeden Zeus ve Hermes tarafından gözetlendiğinin farkında değildi.Zeus:"Haberi bana tam zamanında ulaştırdın Hermes,"dedi,"Eğer biraz geç kalınsaydı evrenin en güçlü silahını kendime en yakın bildiğim bir haine kaptıracaktım!"

Hermes:"İhanetleri yalnızca kalkanınızı almaktan ibaret değil Zeus Baba."Diye karşılık verdi Hermes.Zeus,merakla hermes'e baktı,ihanetin bütün boyutunu öğrenmek istiyordu.Hermes,açıklamalarını sürdürdü:"Tanrılar Başkanlığı ünvanını da sizden alarak size boyun eğdirmek istiyorlar;utanıp arlanmadan ve arkadan düzenler kurarak!Ama huzurlu ol Zeus Baba,kazdıkları kuyulara kendileri düşecekler!"

Hermes,gizli bölmeye sakladığı Zeus'un gerçek kalkanını getirdi,sahte kalkanı panodan indirdi ve panoya yine hakikisini astı.Bu sırada Ganymedes elinde bir altın tepsiyle taht odasına girdi,ambroisa ve nektarları Zeus'a ve Hermes'e sundu ve çıktı.Zeus ve Hermes mermer masanın etrafına karşılıklı oturdular.Zeus,Hermes'e bir eski anısını anlatmaya başladı;

"İthake Kralı Odysseus,yurdundan ayrı kalmıştı,dokuz yıl süren Troya Savaşı biteli yıllar olduğu halde bir türlü yurduna dönemiyordu.Odysseus'u yıllarca mağarasında alıkoyan Kalypso'ya seninle bir haber ulaştırdım;Odysseus'a bir sal yapsın da onu yurduna göndersin diye. Kralı yirmi yıldır umutla bekleyen karısı Penolope ve oğlu Telamakhos özlem gidersinler sevinsinler diye.Bir başka zamanda bir başka bir görev daha vermiştim sana,İhtiyar Kral Priamos'u

fevziyapak
29-06-2010, 11:20
Benim din sahiplerine sormak istediğim ve gerçekten anlamadığım konu cariye ve kölelik konusudur.
Kuranda cariyelerden bolca söz edilir ve bu kadınlar mal gibidir alınır satılır şey edilir vs. Kölelerde vardır yine aynı muameleye tabidirler.

Sadece bir örnek,

Nisa (http://www.turandursun.com/forumlar/)
(92) Bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir mü'min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü'min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü'min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü'min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkan bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ardarda oruç tutması gerekir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (http://www.turandursun.com/forumlar/)
 

Benzer konu Kutsal Kitaptada vardır.

Koloseliler 3:22
22 Ey köleler, dünyadaki efendilerinizin her sözünü dinleyin. Bunu, yalnız insanları hoşnut etmek isteyenler gibi göze hoş görünen hizmetle değil, saf yürekle, Rab korkusuyla yapın.


Oysa İsa tek efendiniz benim diyordu.

Sorun şurda, düşünün siz tanrısınız ve vahiy veriyorsunuz vahiylerde yazıya dökülüyor. Yani sözleriniz evrensel kanunlar, kabuller olacak fakat siz (tanrı) bir türlü zamanın yada yerel kültürün çemberini kıramıyorsunuzda "cariyelik ve kölelik bitmiştir, uygulayanı yakarım" diyemiyorsunuz.
Bunu düşünen varmı ve paylaşırmı bizimle.
 
 
 

n4n0_s3c0nD
11-07-2010, 22:09
Müslümanlar bunu inkar etmesin !

Sagliga zararli hersey HARAM dir diyen sizler degilmisiniz !

Icki icmek haramdir sagliga zararlidir !

Domuz Eti haramdir oda sagliga zararlidir !

O halde bizde kapanmanin sagliga zararlarina gelelim !!!



Boynumuzda Karotid sinüs komleksi dedigimiz bir damar ve sinir agindan meydana gelmis bir olusum bulunmaktadir.Bu komlekste, beynimize giden Karotis ana damar (Sah damari) ve bunu çevreleyen bir sinir paketi vardir.Karotis damar kalpten çikip beyni besleyen çok önemli bir atar damardir.


Siki yaka kravat veya sikma bas da denilen türban gibi giyimlerle boyuna yapilan baski, beyne giden damarin kan akisinda azalmaya sebep olarak çesitli rahatsizliklar yaratir.

Beyine az kan gitmesiyle bütün vücut fonksiyonlarini tanzim eden beyindeki merkezler ve hormona! sistemin etkilenmemesi mümkün müdür?

Karotis damarinin etrafindaki sinir paketi ise boyuna yapilan bir baskidan çok daha fazla etkilenmektedir.

Böyle durumlarda bas dönmesi,bas agrisi,mide bulantisi,kalp atimlarinin azalmasi,sikinti hissi,tansiyon düsmesi ve hatta bayilma nöbetleri bile görülebilir..

Boyunda Karotis sinir paketinden baska hayati önemi olan üç hormon dokusu vardir.

Bunlar,Tiroid ve paratiroidlerle, timus bezleridir.

Tiroit bezine disaridan olan bir baski,çogu zaman laboratuar tetkikleriyle ortaya çikarilamayacak saglik sorunlari yaratabilir.

Kuru ve soguk bir cilt,hafiza bozukluklari,sikinti hissi,terleme,kolesterol yükselmesi,kemik gelisiminin etkilenmesi,saç kirilmasi ve adet bozukluklarina kadar gidebilen durumlara yol açabilir.

Paratiroitlere olan harici bir baski ise,halsizlik,huzursuzluk,kuru cilt ve deri çatlamasi,saç dökülmesi,kramplar ve mantar enfeksiyonlarina sebep olabilir.Timus bezi dös tahtasi önünde oldugu için boyundaki baskidan pek etkilenmez.


Bastan ayak bilegine kadar olan kapanik (tesettürlü ) bir giyim tarzi ise yine vücut sagligini ciddi sekilde bozacak bir giyimdir.

Vücudun dis yüzü yani cildimiz günes isigindan aldigi ultraviyole ile D vitamini olusumunu saglayan önemli bir dokudur.

Ancak cildin bu islevini yapabilmesi için günes isigi ile direkt temasi gerekir.

Ayni zamanda cildin temiz havaya da çok ihtiyaci vardir.

D vitamini eksikliklerinde insanlarda bilhassa çocuk ve gençlerde kemik gelisimi duraklar,bacaklar egrilir,boy uzamasi durur ve bol terleme görülür.

Kemik gelisiminin duraklamasi kemiklerin çabuk kirilmasina yol açar. Türbanla siki sikiya kapanan saçli deriye gelecek olursak,burada da saglik sorunlarinin oldugunu görürüz.

Zira saçli deri damardan çok zengindir.Kapanik kalan saçlar matlasir,çabuk yaglanir ve kirlenir.

Yaglanan saçli deride enfeksiyon riski artar.Sivilceler olusur.saç dökülmesi,kepeklenme gibi durumlar meydana gelir.Bunun için cilt gibi saçli derinin de havalanmasi ve güneslenmesi gereklidir.


Masallah domuz etinin tek bir zarari varken türbaninkini saymakla bitmiyor.

OZAMAN BU NEDEN HARAM DEGIL SAGLIGA APACIK ZARARLI ?

Artik Kabullenin ya sagliga zararli olan / olmayan hic birsey haram degil !

Yada sagliga zararli olan hersey haramdir !

O halde türban ve kapanmak apacik haramdir !

Eger Degil Diyorsaniz o halde ickide domuz etide haram degildir !!!

Sorgulayıcı
01-08-2010, 11:15
Bu ilişimden (http://turkcesivarken.com/yazismalik/index.php?topic=3436.0) alıntılayarak aşağıda Karahanlılar döneminde yapılmış ilk Türkçe Kur'an çevirisindeki bir takım terimleri sunacağım.

http://i1007.hizliresim.com/2010/7/23/1179.jpg
http://i1007.hizliresim.com/2010/7/23/1181.jpg
http://i1007.hizliresim.com/2010/7/23/1186.jpg

Soracağım o ki bundan sonraki yüzyıllarda da bu çeviride olduğu gibi Kur'an'ın kavram kavram Türkçe çevirisi yapılsaydı neler değişirdi? Aydınlanmamız ne zaman gerçekleşirdi?

fantomas
05-08-2010, 13:11
Yahudiliğin de Hristiyanlığın da kaynağı birdir.Tarihi Babil Krallığına kadar uzanan bir yapılanmanın ürünüdür.Hristiyanlık ortaya çıkarıldıktan sonra istenilen amaçlar doğrultusunun aksine bir gelişim sürecine girince aynı yapılanma İslam'ı da üretmiştir.


Çünkü Hristiyanlık artık her anlamda kontrolden çıkmıştı.


Bu başlıkta Hristiyan teolojisinin İslam teolojisi ile olan doku uyuşmazlığ üzerinde duracağım.


Hristiyanlıkla İslam teolojik anlamda birbiri ile uyuşmaz.

Hristiyanlık ta da tek Tanrı inancı olmasına rağmen daha bir "din" dir.

Neden?

İlk insandan günümüze tarihi seyrin de doğrulandığı gibi insanlık Tanrı kavramını bu gün İslam'da ki "her derde deva" bir konuma düşürmemiştir.

Tanrı insanların arzu ve ihtiyaçlarına bakan sıradan her hangi bir "kral" ya da "kraliçe" değildir.İşte bu nedenle insanlık tek Tanrı kavramını yüce tutmuş ancak insanlığın ihtiyaçları için yeni yeni ilahlar üretmiştir.

İnsanların bitmez tükenmez ihtiyaçlarının giderilmesini Tanrı'dan beklemek Tanrı'ya saygısızlık ve haksızlıktır.

Sıradan bir kralın bile yüzlerce yardımcısı varken Tanrıya her işi gördürmek insan aklının sınırlarını zorlar.

İşte Hristiyan teolojisi bu mantığın sonucudur.

Tek Tanrı vardır.Ancak Meryem ve İsa figürleri insanların dinsel ihtiyaçlarını gidermektedir.

Ben sıradan bir kul olarak gidip Tanrıdan rahmetli Marliyn Monroe'yi istesem çok ayıp ederim.Ancak İsa figürü bana daha yakın onunla konuşabilirim ve Tanrıya ulaştırmaya çekindiğim isteğimi ona açarım.

Ya da illa bir çocuk isteyen bir kadın için Meryem figürü ne kadar doğal,insanca ve din anlayışına uygundur.

Oysa İslam'da insanların muhatabı daima Tanrı'dır.

İlk ve günümüzden daha medeni uygarlıklar için bu sadece ve sadece küstahlıktır.

İşte bu nedenle Hristiyanlıkla İslam arasında doku uyuşmazlığı yaşanmaktadır.

Dinler arası diyaloğ masallarının bitirilip İslam ülkerine "buyrun burdan yakın" a dönen başarısız tek din yaratma projelerinin de rafa kaldırılma sebebi budur.

Hristiyanlık ve İslam teolojik anlamda bir birine en uzak dinlerdir.

Dark_Prince
29-08-2010, 14:00
Kur'an'a Göre Putperestlik
Ben putperestler putlara tapmıyorlardı,putları Allah'a yaklaştıran aracılar görüyor ve onlardan şefaat umuyorlardı dediğim zaman Müslümanlar benim putperestliği bilmediğimi söylediler.Müslümanların şefaat ummuyorlardı veya aracı olarak görmüyorlardı demeleri çok yanlış.Çünkü durum öyle değil,verceğim kaynakları yalanyacaklardır büyük ihtimal ben de kaynak olarak Kur'an'ı yeterli görüyorum.Sanırım Kur'an'da yazanı inkar etmezler.Şimdi bu konuda bulduğum ayetleri inceleyelim ve putperestliğin ne olduğunu bir de Kur'an'dan duyalım:

Putları Şefaatçi Olarak Görüyorlardı

Rum=13:- Onların, Allah’a koştukları ortaklardan kendileri için şefaatçılar da olmayacaktır. Artık onlar ortak koştukları şeyleri de inkar ederler.

Demekki putları şefaatçi olarak görüyorlardı ki,Allah onların şefaatçi olmayacaklarını söylüyor.

Yunus=18:- Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde onun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.”

Bu ayet tartışmaya yer bırakmayacak şekilde,putperestlerin putlarından şefaat umdukları gerçeğini ortaya koyuyor.

Yasin=23:- “Onu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.”

Zümer=43:- Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?”

Zuhruf=86:- Onu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şâhitlik edenler şefaat edebilirler.


Bu ayetler yine şfaat umduklarını söylüyor ve bunun yanlış olduğunu dile getiriyor.Demekki putperestler putların şefaatine inanıyorlarki,Allah bunu yanlışlıyor.

Putları Allah'a Yakınlaşmak İçin Aracı Olarak Görüyorlardı

Ahkaf=28:- Allah’ı bırakıp ona yakınlık sağlamaları için edindikleri ilahlar kendilerine yardım etseydi ya!? Aksine onları yüzüstü bırakarak uzaklaşıp kayboldular. Bu onların yalanı ve uydurmakta oldukları şeydir.

Bu ayetde açıkça görebildiğimiz gibi,putperestler Allah'ı bırakıp ona yakınlaşmak için ilahlar(putlar) edinmişler.

Kur'an'a göre putperestliği kısaca tanımladık.Putlara taptıkları gibi onları Tanrı'ya yakınlaşmak için aracı ve şefaatçi olarak görüyorlardı.Bugün aynını Müslümanlarda yapar.

axzel
05-10-2010, 11:19
http://www.youtube.com/watch?v=logJMEvT1IE

YOUTUBE izlemek için : http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?p=344015#post344015 (http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?p=344015#post344015)


Saygılar......


Not: sayın moderator ve admin, youtube embed edilince küçük oluyor width olayını biraz artırırsak daha iyi olur kanısındayım...

Keep Away
17-10-2010, 20:21
Ruh halim el vermediğinden kendi yorumumu katmaksızın Arif Tekin'in yazdığı önemli bir yazıyı direkt olarak buraya alıntılayacağım, özür dilerim.

Muhammed bir ara çocuk emziren kadınla münasebette bulunmayı yasaklıyor ve bu işin günah olduğunu söylüyor. Daha önce de Arap toplumunda böyle bir inanç zaten vardı. Bu tür bir ilişkinin tıbben doğru olup olmadığına girmiyoruz; itirazımız, Muhammed'in bu konuda ifade değiştirirken, öne sürdüğü gerekçeye yöneliktir.[1]

Muhammed, zaman içinde, az önceki olayla ilgili fikir değiştiriyor; hem de çok ilginç bir gerekçeyle! Şöyle diyor: "Aslında çocuk emziren kadınla cinsi ilişkide bulunmayı yasaklamak isterdim; fakat bakıyorum ki, İranlılarla Rumlar bu işi yapıyorlar ve hiçbir şey de olmuyor. Dolayısıyla, ben de bu yasaktan vazgeçiyorum."

Bu hadis üzerinde fazla yorum yapma gereği duymuyoruz. Çünkü, her şey çok açık ve nettir. Bu olayı aktarmamızın sebebi, şu kısa soru ile ifade edilebilir; Acaba Muhammed'in ilham kaynağı Allah mı, yoksa İran'la Rum gelenekleri ve eski kültürler mi?[2]

Muhammed, acaba neden böyle bir ifade değişikliğine başvurdu? Bu sorunun yanıtı da olayın kendisi kadar ilginç! Aslında, ne zaman ifade değiştirdiği kesin olarak bilinmiyor. Ancak, az sonra anlatacağımız olayla birlikte mütalaa edilir ve Muhammed'in kadına bakışı da göz önüne alınırsa, yapılan değişikliğin sebebi büyük bir olasılıkla ortaya çıkar. Hadise şudur: Muhammed "Ümmü Seleme" ile evlenirken, kadının eski kocasından emzirdiği bir kız çocuğu vardı. Gerdeğe girmek için sık sık kadının yanına varıyor; fakat onun kucağında çocuk görünce tekrar geri gidiyordu. Bu durum epey sürüyor. Bir gün Ammar b. Yaser bunu seziyor ve gidip kadından o çocuğu alıp kendi evine götürüyor. Muhammed bunu anlayınca seviniyor ve gidip kadınla ilişkiye giriyor. İşte, çocuk emziren kadınla ilgili çelişkili beyanatının nedenini, bu olayla ilişkilendirmek mümkündür. Başka bir deyişle, fetva niteliğindeki bu sözü, bu kadınla yatabilmek için söylemiş olabilir diyoruz.[3]

Kaynakça:
[1]
-Ebu Davud, Tıp, 16, No: 3881
-İbn-i Mace, Nikah, 61, No: 2012
-Ahmet b. Hanbel, Müsned, 6/453
-Kütüb-i Sitte, İ. Canan terc., 7/541-16/72
[2]
-Ebu Davud, Tıp, No: 3882
-Müslim, Nikah, No: 1448
-Kütüb-i Sitte, İ. Canan terc., 11/392-16/42
-Tirmizi, Tıp, No: 2072
-Ahmet b. Hanbel, Müsned, 6/361-434
-Nesai, Nikah, 54
-Askalani, İsabe, No: 10969
-İmam Malik, Muvatta-Buyu'-2/211
[3]
-Askalani, el-İsabe, No: 11645
-İbni Esir, Üsd-ül Gabe, No: 7464
-Kütüb-i Sitte, İ. Canan terc., 15/492
-İbni Sad, Tabakat, No: 4118-8/289
-Ahmet b. Hanbel, Müsned, 6/295
-Hindi, Kenz'ül Ummal, No: 37790
-Hayat-i Sahabe, Ahmet Meylani terc., 3/296

Lynx
19-10-2010, 04:49
Arkadaslar bakiyoruz ! Müslümanlar kabullenemedigi ayetlere mecaz anlam yada baska sekil anlasilmalidir diye savunmakdalardir !

Simdi acik ve net bir soru sormak istiyorum !

Hirsizlik yapanin ellerini kesin diyen ayeti dogrudan anliyorlarda ( Evet dogrudan anlamasalar seriatta böyle bir olay olmaz ! )

Zina yapani kirbaclayin , taslayarak öldürün denen ayeti dogrudan anliyorlarda !

Lut kavminde escinsellik yasaklanmasini ( aslina böyle birsey yokda ) o ayeti evirip cevirip GAYLERE mahal etmekle kendi dogasina göre yasaklayabiliyorlarda !

Cenette gitmeyi , tomurcuklasmis hurileri , sonsuz hayati , yemeyi icmeyi dogrudan anliyorlarda

Kafirleri linc edenler ayetleri RESMEN DOGRUDAN anliyorlarda !

Cennete gitmek icin her haltida yiyorlar

Domuz icki yasak denildiginde dogrudan anlayipda BUNLARI agizlarini sürmüyorlar


AMA


Muhammedin Ahzabina gelince bu mecaz anlasilmalidir diyorlar !

Fatihaya gelince orda gizli deki vardir diyorlar !

Metametik hatasina gelince yanlis hesapladin diyorlar

Diyorlar da diyorlar

SiMDI KARAR VERIN MECAZ MI YOKSA DOGRUDAN MI ?

Dark_Prince
03-11-2010, 03:40
Diğer konuya birleştirildi.

ANTHEMİUS



D.: ?

Ö.:MS 534



Tralleis'li (Aydın) Anthemius olarak tanınır. Konik kesitlerin iple çizimini gösterdi. İstanbul'daki Ayasofya (Hagia Sophia) nın yapılışında katkısı oldu.



APOLLONİUS



D.:MÖ 262 Pamphylien (Perge)

Ö.:MÖ 190 Bergama



Yunan geometricisi

İskenderiye'de yetişti. Konika isimli sekiz ciltlik yapıtı ile analitik geometri fikrini verdi. Bu suretle koninin çeşitli düzlemlerle arakesitinde oluşan daire, elips, parabol ve hiperbolun matematik ifadelerini buldu. Gezegenlerin Dünya etrafında dönmesi düşüncesinden bazı gezegenlerin görünen halkalı hareketleri için episikloid teorisini ileri sürdü.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /40


ARİSTARH



D.:MÖ 310 Sisam (Samos)

Ö.:MÖ 230 İskenderiye



Yunan astronomu

Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü ve kendi ekseni etrafında dönüşünü 24 saatte tamamladığını, Ay çapının Dünya'nın 0.36 sı olduğunu ve Güneş çapının 6.75 Dünya çapı olduğunu iddia etmiştir. İlginç bir yöntemle Güneş'in uzaklığını hesaplamıştır. Ay'ın tam yarım daire biçiminde göründüğü an Dünya, Ay ve Güneş'ten oluşan üçgenin Ay'daki açısının dik olması gerektiğini, Dünya'dan Ay ve Güneş arasındaki açının ölçümü ve Dünya-Ay uzaklığının bilinmesi ile bu üçgenden Dünya-Güneş uzaklığını hesaplamıştır. Açı ölçümünde 2 dereceden az bir hata yaptığından Dünya-Güneş arasındaki uzaklığı Dünya-Ay arasındaki uzaklığın 19 katı (doğrusu 389 katı) bulmuştur.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /35



ARİSTOTELES



D.:MÖ 384 Stagira

Ö.:MÖ 322 ChalkişEuböa adası



Yunan filozofu

17 yaşında Atina'ya gitti, PLATON (Eflatun)un öğrencisi oldu. Eflatun ölünce akademinin müdürü oldu. BÜYÜK İSKENDER'e hocalık yaptı. Atina'da ve İskenderiye'de kitaplık kurdu. Yapıtları 150 ciltlik bir ansiklopedi oluşturdu. Mantık isimli yapıtında sistematik mantıkla ilk uğraşan ve isbata adım adım yaklaşmayı gösteren kişidir. Matematik mantığın temellerini attı. Dünya'yı yuvarlak kabul etti. Ekvatorla yörünge düzlemi arasındaki eğim açıyı ilk hesaplayandır. Kuzeye doğru seyahatlarda yeni yıldızların göründüğünü ve güneydekilerin kaybolduğunu söyledi. Dünya düz olsaydı bütün yıldızlar aynı anda Dünya'nın her tarafından görülebileceğini söyledi. Ölümünden sonra eserleri yayınlanmadığı için Eflatun kadar ün kazanamadı. Avrupa'da eserleri 12. ve 13. yüzyılda Arapçadan Latinceye çevrildi. "Analitik" isimli yapıtı ünlüdür. Atina'da Lise isimli okul kurmuştur.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /29


ARŞİMED



D.:MÖ 287 Sirakuza/Sicilya

Ö.:MÖ 212 Sirakuza



Yunan matematikçi ve mühendisi

Sonsuz vida, dişli çark, palanga, hareketli makarayı icat etti. Kaldıracı bularak bununla Dünya'yı yerinden oynatabileceğini iddia etti. Harp tekniğindeki silahlardan taş atan mancınıklar, Romalı gemileri yakan aynası vardı. Kendi adı ile anılan yasada suyun kaldırma kuvvetini buldu ve bununla Sirakuza kralının tacındaki altın miktarını hesapladı. π için çevrenin çapa bölümü olduğunu söyleyerek 22/7 aldı. Daire alanı için çevre ile yarıçapın yarısının çarpımı olduğunu söyledi. Parabol sektörü alanı, sonsuz küçükler, Arşimed spirali, Arşimed aksiyomu uğraşı alanlarıdır. Çapı yüksekliğine eşit bir silindir içine çizilen küre ve koni hacımları arasında 3:2:1 oranı olduğunu söyledi. Yaklaşık karekök hesabı yaptı.
Kaynak: Asimov:Biographische Enzyklopaedia//37;Gellert ve diğerl. Grosses Handb. D. Math.; Möbius,P.J.: Über die Anlage zur Mathematik. Leipzig 1900, s. 173; Smith,D.E.: History of Mathematik vol. I, s.112

ARYABHATTA



D.:MS 476 Patha

Ö.:MS 550



Hint bilim adamı

Sanskrit dilinde manzum olarak "Aryastasaba" adlı bir kitabı 499 da yazdı. Bu yapıtta geometri, basit cebir, trigonometri ve astronomi konuları geçmektedir. π için 628320/20000 = 3.1416 almıştır. Küre hacmi için yaklaşık bir formül kullanmıştır. Gök cisimlerinin dönüyormuş gibi görünmesinin, yerin kendi ekseni çevresindeki dönüşüyle açıklanacağını öne sürmüştür.



CASSİODORUS, Flavius Magnus Aurelius



D.:480 Scylletiun

Ö.:575 Scylletiun



Romalı devlet adamı ve yazar

BOETİS'un öğrencisi olup 562 yılında "Paskalya hesabının ilkeleri" kitabını yazdı. Zengin bir kitaplık kurdu. Eski yunan yapıtlarını Latinceye çevirdi. Sarayın tarih yazarlığına atandı.



CATO, Marcus Porcius



D.:MÖ 234 Tusculum

Ö.:MÖ 149



Romalı politikacı ve yazar

Asıl adı Marcus Porcius Licinianus Cato dur. Aynı isimdeki diğerlerinden ayırdetmek için yaşlı lakabı vardır. Ayrıca "Censorius" lakabı vardır. Siyaset adamlığı yanı sıra Roma tarihi üzerine "Origines" (Kökenler) adlı bir tarih kitabı ve "De agri Cultura" (Tarım üstüne) kitabını yazdı.




DİKAEARCHUS



D.:MÖ 350

Ö.:MÖ 290



Yunan haritacısı

Messina'lı olup ARİSTOTELES'in öğrencisidir. Dioptra aletini kullanarak Rodos adasının enlemini belirledi. Yaptığı Dünya haritasında ekvator ve orta meridyeni birbirini dik kesen iki eksen olarak gösterdi. Batı-doğu yönünde yönelme doğrusunu çizdi. BÜYÜK İSKENDER'in zaptettiği ülkelerin bir haritasını yaptı.



DİOPHANTUS



D.:MS 210

Ö.:MS 290



Yunan matematikçisi

Kendi adı ile anılan ve çözümleri tam sayı olan denklemlerle uğraştı. Çalışmaları Araplar sayesinde günümüze ulaştı ve 16. yüzyılda Latinceye çevrildi. Matematik isimli bir kitabı vardır. Bu kitabında 1. ve 2. derece denklemlerine dönüşen soyut problemler bulunmaktadır.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /47


ERATOSTHENES



D.:MÖ 276 Kyrene (Libya)

Ö.:MÖ 195 İskenderiye



Yunan bilim adamı

İskenderiye kitaplığında görevli, şair, filozof ve geometricidir. Atina'da ün sahibi oldu. Asal sayılarla ilgili kendi ismi ile anılan "Eratosten kalburu" vardır. Çizdiği Dünya haritasında Avrupa, Afrika ve Asya'nın bir kısmını göstermiştir. MÖ 240 yılında Syene (şimdiki Assuan) ve İskenderiye arasındaki yerin merkez açısını, Güneş ışınlarının bu yerlere geliş açıları farkından 7.2 derece olarak ölçmüş ve bu iki kentin arasını 5000 stadya (830 km) tahmin ederek Dünya çevresini 250 000 stadya (41 500 km) olarak bulmuştur.
Kaynak: VT:1975/423, AVN:1975/1: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /39




EUDOKSUS



D.:MÖ 408 KnidoşTürkiye

Ö.:MÖ 347 Knidos



Yunan matematikçisi coğrafyacı ve astronomu

PLATON (Eflatun)'un öğrencisi idi. Güç koşullarda Atina Akademisinde okudu. Öğreniminden sonra Mısır'a gitti. Daha sonra Atina'ya dönerek uzun süre hocalık yaptı. Eflatun'un gezegenler konusundaki düşüncelerine katıldı. Direkt olarak hesaplanamayan bazı alan ve büyüklüklerin iterasyonla hesabını yaptı. Alan hesabı ile uğraştı. Gök ve Dünya haritaları yaptı. Yılın 365 günden 6 saat fazla olduğunu ilk farkeden yunanlıdır..
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /28


EUKLID



D.:MÖ 320

Ö.:MÖ 275



Yunan Geometricisi

İskenderiye'de yaşadı. Geometri bilimini geliştirdi. 13 ciltlik elementler isimli kitabında daire, paralel doğrular, üçgenler, uzay geometrisi, asal sayılar, maksimum ve minimum problemleri yer almaktadır. Okullarda hala Öklid geometrisi öğretilmektedir. Elementler kitabı 8. yüzyılda Arapçaya, 11. yüzyılda Latinceye ve 18. yüzyılda İngilizceye çevrildi. Asal sayılarının sonsuz olduğunu söyledi.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /34



EUPALİNOS



Yunan mimarı

MÖ 530 yılında yaşadığı ****ra'da su kanalları yapmakla ün kazanmıştı. Daha sonra Samos (Sisam) adasında bir su kanalı yapmakla görevlendirildi. Bu kanalın 1 km lik bir kısmı yer altından geçmektedir. Tünel iki taraftan delinerek ortada bir kaç metrelik hata ile birleştirildi.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /20


FRONTİNUS, Sextus Julius



D.:MS 30

Ö.:MS 104



Romalı haritacı

Ülke ölçmeleri isimli bir kitabı var ancak kayıp. Roma'nın su gereksiniminin temini için çalıştı. Bu konudaki kitabı günümüze kadar geldi.


HEKATEUS



D.:MÖ 550 Milet

Ö.:MÖ 480



Yunan tarih ve coğrafyacısı

MÖ 510 yıllarında ANAKSİMANDER'in haritasında yeni düzenlemeler yaptı. Dünyayı iki kısımda gösterdi. Yarı daire şeklinde Avrupa ve Asya'yı okyanuslar çevirmekte, Kafkaslar ve Akdeniz ile bölünmektedir. Tarih yazarlarının babası sayılır. HEREDOT bundan etkilenmiştir.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /21


HERAKLEİDES



D.:MÖ 388 Herakleia (Kdz Ereğlisi)

Ö.:MÖ 315 Atina



Yunan astronomu ve filozofu

Genç yaşında Atina'ya gitti. PLATON (Eflatun)'un akademisinde öğrenim gördü. Astronomi ve geometri konularında çalıştı. Dünya'nın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru, Merih ve Venüs gezegenleri gibi Güneş etrafında döndüğünü ilk söyleyen kişidir.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /28



HEREDOT



D.:MÖ 500

Ö.:MÖ 424



Yunanlı tarihçi

Yunanlılar ve Mısırlılara ait bilgilerin çoğu onun sayesinde günümüze kadar gelmiştir. Mısırlıların Nil vadisi dışında daha geniş bir çevreyi tanıdıklarını doğrulamaktadır.
Kaynak: Döğen,Ş.: Müslüman ilim öncüleri ansiklopedisi/233


HERON



D.:MS 20

Ö.: ?



Yunan fizik ve matematikçisi

İskenderiye'de yaşadı. 3 ciltlik ölçme bilgisi kitabı vardır. 1.cilt: Düz ve eğri yüzeylerin ölçümüne ait ilkeler; 2.cilt:Cisimlerin ölçülmesi ve hesabı; 3.cilt:Alan ve cisimlerin bölünmesidir. Bu yapıtı XI.yüzyılda İstanbul'da bulundu. Kendi ismi ile anılan üç kenarı bilinen üçgenin alanını veren formülü 62 de buldu. Işıkla ilgili "Katoprikos" isimli bir yayını vardır. Bu yayında optikle ilgili içbükey, dışbükey ve düzlem aynalarda ışığın kırılmasını gösterdi. Dioptra isimli eserinde teodolitin atası olan ve açı ölçmek için düşünülen bir aletin tanıtımı ve kullanma alanları açıklandı. MS 62 de olan Ay tutulmasını anlatmaktadır.
Kaynak:Peters,K.: Die Dioptra des Heron. Fluchstab 1960/21; Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /44


HİPPARCHUS



D.:MÖ 190 Nicaea (İznik)

Ö.:MÖ 120 İskenderiye



Yunan astronomu ve matematikçisi

Dünya ekseninin yönünün değiştiğini farketti ve 26 000 yılda bir tur yaptığını (prezession) hesapladı. Ortografik projeksiyonu ilk ortaya atan kişidir. Gök haritaları için kürenin stereografik projeksiyonunu yaptı. Ay paralaksı yardımı ile Ay uzaklığının yeryuvarı yarıçapının 60 katı olduğunu hesapladı. Yaptığı 1080 yıldızlık kataloğu EUDOKSUS ve ERATOSTHENES'inkinden doğrudur. Enlem ve boylamın mucidi olduğu söylenir. Ekvatoru 60 yerine 360 a bölmeyi önerdi. Hastalık derecesinde cimri idi.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /40


HİPPOKRATES



D.: ?

Ö.: ?



Yunan bilgini

MÖ 400 yıllarında Chios'da yaşadı. Bir dik üçgende çizilen çemberlerle oluşan Ay şeklindeki alanların toplamının üçgen alanına denk olduğunu söyleyerek ilk defa çember ile sınırlanmış alanları hesaplamıştır. (Hekimlerin piri ile aynı ismi taşımaktadır).
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /26


İMHOTEP



D.: MÖ 30 yüzyıl



Mısırlı mimar

MÖ 2700 yıllarında yaşamış olup bilinen ilk bilim adamıdır. Memfis civarındaki basamaklı piramidin mimarlığını yaptı. Eski papirüslarda Farao Diyozer'e danışmanlık yaptı.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklopaedie der Naturw. u. Techn. /17


MARİNUS



D.: ?

Ö.: ?



Romalı kartograf

Yaşadığı doğu Akdeniz'de (Lübnan) bir liman kenti olan Tyros'tan dolayı "Tyroslu Marinos" olarak ta tanınır. MS 100 dolaylarında düz kareli, ara uzaklıkları koruyan dik açılı (dikdörtgen ağlı) silindirik projeksiyonlu bir Dünya haritası yaparak boylam başlangıcını Kanarya adalarına aldı. Tyros (Lübnan) ile Lançov (Çin) arasını 6100 km yerine 12 000 km tahmin etmiştir.




MENELAOS



Yunan matematikçisi



MS 1. yüzyıl sonlarında İskenderiye'de yaşadı. "Sferika" (Küre üstüne) isimli incelemesinde küresel trigonometrinin temellerini inceledi. Bu kitabın Tabit (Sabit) bin Kurra tarafından Arapçaya çevirisi yapıldı. Kendi adı ile anılan üçgenlerin kesenleri ile ilgili teoremi vardır. Yarım derecelik adımlarla eskiden sinüs cetvelleri yerine geçerli kiriş cetveli hazırladı.


METON



D.:MÖ 460 Atina

Ö.: ?



Yunan astronomu

MÖ 432 yılında zaman hesabında kendi adı ile anılan Meton siklusunu buldu. Buna göre 235 Ay ayı=19 tropik yıla denk geliyordu. Bu bilgi daha önce Babiller tarafından bilinmekteydi. Bu bilgi takvim yapımında önemlidir. Yunan takvimi bu bilgilerle MÖ 46 da Jül Sezar'ın yaptırdığı takvime kadar yürürlükte kaldı. Dini yönden Meton peryodu yahudiler tarafından hala kullanılmaktadır. Hiristiyanlar paskalyalarını buna göre hesaplarlar.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /26



PLİNİUS



D.:MS 23 Como

Ö.:MS 24.08.79 Vezüv



Romalı kumandan

Germania'da coğrafik gözlemlerde bulundu. MS 52 de Como'ya döndü. Hukuk öğrendi ve yazar olarak yaşamını sürdürdü. 37 ciltlik yazdığı doğa tarihinde tüm antik zamanın bilimi verilmektedir. Vezüv yanardağının külleri arasında öldü.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /45; Döğen,Ş.: Müslüman ilim öncüleri ansiklopedisi/2336


POSEİDONİUS,



D.:MÖ 134 Apamea/Suriye

Ö.:MÖ 50 Rodos



Yunan filozof, tarihçi ve doğa araştırmacısı

MÖ 85 de Canopus yıldızının Rodos'ta tam ufukta göründüğü an İskenderiye'de 7.5 derece yükseklikte görünmesinden esinlenerek yeryuvarı çevresini hesaplamağa kalkmıştır. Bu iki kentin arasını tam bilemediğinden çevrenin 180 000-240 000 Stadya (l stadya = 185 m) arasında olduğunu söylemiştir. Ayrıca gökyüzü görünümleri, okyanuslardaki gel-git olayları, Güneş'in büyüklüğü konusunda da çalışmaları vardır. Astrolojiyi popularize etmiştir.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /42

PTOLEMİUS , Claudius (BATLAMYUS)



D.:MS 87

Ö.:MS 151



Yunan astronom ve coğrafyacısı

İskenderiye'de çalıştı. Dünya'nın Güneş sisteminin merkezinde olduğunu, gezegenlerle Güneş'in Dünya etrafında döndüğünü söyledi. Bu kanı Kopernik'e kadar devam etti. 13 ciltlik Almagest (Al-Majisti) ölümünden sonra da çok uzun süre astronomlara el kitabı oldu. 827 de Arapçaya, 12. yüzyılda Latinceye çevrildi. Eski çağ dünyasının ilk haritasını yaptı. MS 130 da coğrafya atlaslarının yapımına yarayan projeksiyon sistemleri hakkında çalışmalar yaptı. Coğrafya kitabında harita yapım tekniği, Kent ve ülkelerin listesi veriliyordu. Bu alışkanlık 15. yüzyıla kadar sürdü. π için 377/120 değerini kullandı. Optik ile ilgili eseri vardır.

Kaynak: Verm. Ing. 1987/198, 1993/82; Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /46; Döğen,Ş.: Müslüman ilim öncüleri ansiklopedisi/41



PYTAGORAS (Pisagor)



D.:MÖ 570 Samos (Sisam) ad.

Ö.:MÖ 480 Kroton



Yunan bilgini

Cisimlerin en idealinin küre olmasından esinlenerek yerin biçiminin de küre olması gerektiğini ileri sürdü. Ömrünün büyük bir kısmını Babil'de tutsak olarak geçirdi. Mısır'da İzis ve Bel tapınaklarında öğrencilik yaparak ihtiyar halinde Yunanistan'a döndü. Kroton'da ünlü ilim ve felsefe ekolünü kurarak o zaman için gizli bir din sayılan pozitif ilmi üyelerine telkine başladı. Görüşleri çağın inançlarına ters düştüğünden çalışmalarını gizli yürütüyorlardı. Matematik ile müzik arasındaki bağıntıyı ilk keşfedenlerden olup müziği sayılarla ifade etti. Dünya'nın ortada duran bir merkezi ateş (Güneş) etrafında döndüğünü ve bu dönüşün çıkardığı seslerin akorduna kulağın alışık olduğundan duyulmadığını söyledi. Bu yüzden dini kutlamalarda müzik başta gelirdi. Mistik sayı oyunlarına önem verirdi. İlk dört sayının toplamı 10 olduğundan ve Dünya, Ay, Güneş, beş gezegen ve gök küresinin toplamı 10 olması için Dünya'nın bir karşı dünyası olması gerektiğini savundu. Ölen kişilerin ruhlarının hayvanlara geçtiğine inandıklarından et, fasulyeyi de insanı aptallaştırdığını zannederek yemezlerdi. EFLATUN ve ARİSTO'yu felsefik düşüncelerinde etkilemişti. Kendi adı ile anılan kuralı ortaya attı. Gerçi bu kuralı MÖ 1100 yıllarında Çinliler ve 2000 yıllarında 3-4-5 üçgeni ile Mısırlılar biliyorlardı Ancak Pisagor bu kuralı kuramsal olarak gösterip ispatlamıştır. Aristokrat-tutucu politik görüşleri yüzünden çok düşmanları vardı. Bir ayin esnasında öğrencileri ile birlikte yakıldı. MS 275 yılında filozofi tarihi yazarları, Pisagor'un ünlü kuralından duyduğu sevinç yüzünden tanrılara 100 manda kurban ettiğini, bu yüzden o tarihten beri tüm büyük baş hayvanların bir gerçeğin keşfi söz konusu olduğu zaman titrediklerini yazmıştır. Pisagorcuların sembolu beş köşeli düzgün bir yıldızdır.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /19; Kracke,H.: Aus eins mach zehn und zehn ist keins. Rr6680-6682, s. 53



SEZAR, Julius



D.:MÖ 100

Ö.:MÖ 15.03. 44

Romalı devlet adamı

Kendi adını verdiği (Jülyen=rumi) takvimini Sossigeanes adında İskenderiyeli bir astronoma yaptırdı. Temmuz ayı için kendi adı July dendi.





STRABON



D.:MÖ 63 Amasya

Ö.:MS 20 Roma



Yunan coğrafyacısı

Pontus krallığına bağlı Amasya'lı olarak Karadeniz kıyılarını çok iyi bilmektedir. Ancak daha kuzeye çıkıldığında soğuk bir iklimle karşılaşıldığını, daha da kuzeyde denizlerin donduğunu, yani kuzeye doğru gidildiğinde "Dünya'nın sonuna" çabuk varıldığını halbuki ipek yoluna giden tüccarlardan doğuya doğru böyle bir durumla karşılaşmadıklarını öğrenince Dünya'nın eninin boyundan dar olduğunu söyledi. Bu görüş daha önce tarihçi HEREDOT tarafından da iddia edilmişti. Enlem ve boylamların bu tanımlamadan doğduğu da söylenmektedir. 17 ciltlik bir coğrafya kitabı vardır. Bu kitaplarda dünyanın yaşanan kısımlarını tanıttı. Bunun için ERATOSTHENES'in haritasını kullandı.





THALES



D.:MÖ 624 Milet

Ö.:MÖ 546 Milet



Yunan bilim adamı

Miletli bir tüccar olup orantılarla ilgili kurallar geliştirdi. Dik üçgenlerde bazı kurallar ortaya koydu. MÖ 6. yüzyılda Mısır'a yaptığı gezide Mısırlılarla bilgi alış verişinde bulundu. Onlara piramid yüksekliklerinin gölge uzunluklarından yararlanarak nasıl hesaplanabileceğini öğretti. Ayrıca su miktarları oranlarından Güneş'in açısal çapını buldu. Bunun için bir kaba düzgün akan bir musluktan 24 saat boyunca su akıttı. Bir başka kaba da Güneş'in doğarken üst kenarının göründüğü andan alt kenarının tam çıkması süresince su akıtarak bunların ağırlıklarının birbirlerine oranınının 700 olduğunu bularak buradan basit bir orantıyla Güneş'in açısal çapı için 360x60/700=31' (gerçekte 31'5-32'5) buldu. Dünya'yı geniş bir su yüzeyi üzerinde yüzen gemiye benzetti. Depremlerin bu suyun hareketinden kaynaklandığını söyledi. MÖ 585 yılında (28 Mayıs) güneş tutulmasını önceden haber verdi.

Kaynak: VR 1932/33; Meydan Larousse; Asimov: Biograph. Enzyklop.; Kracke,H.: Aus eins mach zehn und zehn ist keins. Roro 6680-6682, s. 46





VİTRUVİUS, Marcus



D.:MÖ 88

Ö.:MÖ 26



Romalı mimar ve mühendis

10 ciltlik mimarlık üstüne adlı bir inceleme eser yazdı. Bu kitapta yapı bilgisi, hidrolik, güneş saati çizimi, su çarkı, mekanik ve mekaniğin sivil mimari ve istihkam uygulaması üstünde durdu.
Kaynak: Asimov: Biograph. Enzyklop. der Naturwiss. und der Technik /43


Özellikle İslam öncesi bilim adamlarını yazdım,ki müslümanlar tarih kuranla başladı iddialarından vazgeçerler belki diye.Bi Kur'an'da mucize denilenlere bakın,bir de eski bilim adamlarının ne keşifler yaptıklarına.Dediğim gibi araştırmadan ve düşünmeden yoksun müslümanlar Kur'an'dan önce hiçbir bilgi bilinmiyor sanıyorlar.Fakat tarih tam tersini söylüyor.Umarım bunları gördükten sonra artık,iddialarından ve Kur'an'a bilimsel demekten vazgeçerler.

ANA
KAYNAK:http://www.angelfire.com/rnb/haritatarihi0/harita_tarihinde_biyografiler.htm

Bir de şu siteye bir gözatın:

http://www.sonboyut.net/kronoloji/koronoloj585-1630.htm

Farklı Kaynaklar:

http://derman.science.ankara.edu.tr/kitap/16.html
http://www.metu.edu.tr/~sahin/spaceindex/1.htm
http://zamandayolculuk.com/cetinbal/HTMLdosya1/AstronomiTarihi.htm

flipper
09-11-2010, 01:19
evet şuan televizyon karşıında olan varsa kanaltürk kanalını açsın..adamın biri ruhların resmini çizdiğini anlatıyor..Ayrıca iki müslüman her zamanki gibi anı konuda hem fikir olamıyorlar.. İyi seyirler..

ahmetsln
12-12-2010, 03:29
İslam’ın Hoşgörü ve Savaş Karşıtlığı Hakkında.

İslam’ın beklide en güçlü silahlarından biridir.Sürekli söylerler Müslümanlar hoşgörülü, ahlaklı ve savaş karşıtı yani barışçıdır diye.Onlara Kuran’dan ayetler verildiğinde ise çok garip karşı çıkma prensipleri vardır.Ben bazen bunlara gerçekten gülerim.Çünkü kendi ayetleri hakkında hiçbir fikri olmayan insanlarla tartışıyorsunuz ve sizin verdiğiniz ayetleri reddediyorlar.Aslında bunun temel sebebi İslam hakkında bilgisizlikleri ve ayetlerin doğruluğundaki kuşkularıdır.Çünkü bir ayetin yorumlanması cemaatlere göre dahi değişiyor.Hatta ülkelere göre dahi değişiyorken Müslümanların da bu kuşkularını hoş görmek lazım.Bir çok ateist aslında bu ayetlerin Arap İslam bilginlerinin çevirilerine veya yorumlamalarına göre konuşur.Bundan dolayı ateistlerin sunduğu bir çok ayet doğrudur.Bunu da zaten göreceksiniz.Çünkü kaynaklar hep Arap Bilgin’lerinden ve direk Kuran’ı gerçekten bilen insanların çevirilerindendir.Ve Türk Müslümanlar bilmiyorlar ki bir çok Arap İslam’ı hoşgörü dini olarak asla görmüyor.

Şimdi öncelikle Kuran’dan birkaç ayet verelim.Daha sonra bu ayetleri açıklayıp sosyal hayatta İslamın hoşgörüsünü eleştirelim.


Altta vereceğim ayetler İslam’da gerçekten hoşgörü dini olduğunu söylemektedir.Ancak bundan sonrası da vardır.

"Sizin dininiz size,benim dinim bana" (Kafirun Suresi,6.ayet)
"Öğüt ver,çünkü sen,yalnızca bir öğütçüsün;onların üzerinde bir zorba değilsin." (Gaşiye Suresi,22-23.ayetler)
"Dinde zorlama yoktur." (Bakara Suresi,256.ayet)


Görüldüğü gibi gerçekten İslam hoşgörü ve barış diniymiş gibi geliyor.Ancak gerçekleri birazdan göreceğiz.Aslında burada bile çelişki var.Allah kendi sözleriyle çelişen çok şey söylemiş.Gerçekten bu kadar kudretli biri hata yapar mı? “Hatasız Kul Olmaz” derler ama Allah kul mudur? –Ama Muhammed kuldur- anladınız.

Evet yukarıda gördüğünüz ayetler aslında “mensuh” yani “hükmü yürürlükten kaldırılmış” ayetlerdirBunlar,Kılıç Ayeti(Ayetü'l-Kıtal) diye adlandırılan ayetle(Tevbe Suresi,29.ayet) ve cihad ayetleriyle yürürlükten kaldırılmış sayılmışlardır.

· Kılıç Ayeti ile mensuh olan ayet sayısı : 114
· Öldürüşme (kıtal) Ayeti ile mensuh olan ayet sayısı: 8’dir.

Aslında buradan sonra sosyal hayatı eleştirip size asıl ayetleri vermem gerekiyor ama bunu en son yapacağım için bu ayetlerin değişmesi ve değişmiş şeklinde kullanılmasını İslam ülkelerinin sosyal yaşantısına bakarak anlayabiliyoruz.Çünkü İslam’ın yönetim biçimi olan “şeriat”’da bunu rahatça görebiliyoruz.Birazdan vereceğim ayetler ise yukarıda verilen ayetlerin tam tersi olarak çok gaddar ve katıdır.Yani hoşgörünün yerine yeller eser.İslam propagandacıları işlerine geldiği zaman mensuh olan ve geçerliliği bulunmayan ayetleri kullanırken, kendi yönetimlerinde ise gerçek ayetlerin yani hükmü geçen ayetleri gaddarca ve hiç taviz vermeden kullanmaktadır.

· "Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları, bulduğunuz yerde öldürün.Onları yakalayıp hapsedin.Her gözetleme yerinde onları bekleyin.Eğer tövbe eder,namaz kılar ve zekat verirlerse peşlerini bırakın. (Tevbe Suresi,5.ayet)
· Onlar, kendileri gibi inkâr etmenizi (kâfir olmanızı) ve böylece onlarla bir (aynı seviyede) olmanızı istediler. Artık Allah'ın yolunda hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyin. Bundan sonra eğer yüz çevirirlerse o taktir de onları nerede bulursanız yakalayın ve onları öldürün. Ve onlardan dost ve yardımcı edinmeyin. (Nisa Suresi,89.ayet)
· "(...)Onları nerede bulursanız yakalayın ve öldürün. Ve işte size, onların üzerine (saldırmanız için) apaçık yetki verdik." (Nisa Suresi,91.ayet)
· "Ey peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla savaş.Ve onlara sert davran! Varacakları yer, cehennemdir.Orası ne kötü bir varış yeridir." (Tevbe Suresi,73.ayet)
· Artık kâfirlere itaat etme ve O'nunla (Bu Kur'ân ile), onlarla büyük cihadla savaş! (Furkan Suresi,52.ayet)

Bu ayetler dışında daha bir çok ayet var bu tarzda ve cihadla ilgili… (Bir kesimi için bkz.Maide Suresi,35.ayet;Tevbe Suresi,41.ayet;Hacc Suresi,78.ayet)

· "Kitap verilenlerden Allah'a, ahiret gününe inanmayan,Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan,Hak dinini din edinmeyenlerle,boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın!" (Tevbe Suresi,29.ayet)
· "Ey Peygamber! İnanırları, öldürüşmeye (savaşa) kışkırt."(Enfal suresi,65.ayet)


İslam'da geçerli olan bir şey var: Mümaşat anlamı "Birlikte yürüme". İslam, güçleninceye kadar barış içinde yürümeyi ilke edinmiştir.Biraz hoşgörü yansıtan ayetler mümaşat dönemi ürünüdür."Mümaşat" ilkesi Muhammed'in "savaş hiledir" sözünden kaynağını alır.
İslam, tüm insanlar Müslüman olana dek, yeryüzünü bir savaş alanı sayar.Barış ve hoşgörü gerekiyorsa o savaş gereği hile içindir.

Görüldüğü gibi savaş karşıtlığı, barış taraftarlığı ve hoşgörü olayı tamamen bitmiştir.Yani bunu görmek içinde aslında biraz İslam daha çok Araplara bakmak gerekir.Zaten onların sosyal hayatını ve aslında yaptıkları zulümleri gördükçe insan bu ayetlere çok hak veriyor.Neyse size birazda İslami terör örgütlerinden bahsetmek gerekiyor.Bunlarında bir eli Kuran bir elinde silahla cihad için savaşırlar.

Şu bağlantıda terör ve din terörü yer almaktadır.Ben sizi direk İslami terör örgütlerine yönlendirdim.İsterseniz diğerlerini de bakabilirsiniz…

İslam terörünün halka ne kadar zulüm çektirdiğini görmemek aptallık olur.Şimdi bu yazıyı okuyan bir çok insan özellikle Müslümanlar siz ABD’nin veya İsrail’in terörünü destekliyorsunuz veya görmezden geliyorsunuz diyeceksiniz.İleri ki zamanlarda o konulara da gireceğim.Ve kesinlikle terörün, savaşın karşısındayım şahsım olarak.

İslamiyetin Araplardaki günlük hayatına baktığımız ve aslında kendi ülkemize baktığımızda malasef dini hoşgörüyü asla göremeyiz.

Bunu şöyle açıklamak isterim.Öncelikle okullarda okutulan zorunlu din derslerinin, bir çok İslam dini eleştirici insanın suikaste kurban gitmesi.Oruç tutmayanları, Cuma namazına gitmeyenleri, iş yerlerinde zorla camiye gönderilenleri vb. çoğalatabiliriz.Bunları inkar etmek sadece kendimizi kandırmış oluruz.
İslam o kadar da hoşgörü veya barış dini değildir.Aslında hiçbir din öyle değildir.Dinler insanın içindeki var olan sevgi ve hoşgörüyü kendi dinlerine göre uyarlayıp onları kullanmaktadır..

İyi Geceler.

Orijinal yazı (http://ateistsol.blogspot.com/2010/12/islamn-hosgorusu-ve-bars.html)

Dark_Prince
12-12-2010, 21:20
Ad Kavmini Başkasından Öğreniyor

Ebu Vail, Rebi'a kabilesinden el-Haris İbnu Yezid el-Bekri adında bir adamdan naklen anlatıyor:

"Medine'ye gelmiştim, Resûlullah aleyhissalatu vesselam'ın yanına gittim. Mescid, cemaatle dolu idi. Orada dalgalanan siyah bayraklar vardı. Hz. Bilal radıyallahu anh kılıcını kuşanmış, Resûlullah aleyhissalatu vesselam'ın yanında duruyordu. Ben: "Bu insanların derdi ne, (ne oluyor)? diye sordum.

"Resûlullah aleyhissalatu vesselam Amr İbnu'l-As'ı, Rebi'a'ya doğru göndermek istiyor, (onun hazırlığı var)!" dediler. Ben:

"Ad elçisi gibi olmaktan Allah'a sığınırım" dedim. Aleyhissalatu vesselam: "Ad elçisi de nedir?" buyurdular. Ben:

"Bunu çok iyi bilen kimseye düştünüz. Ad (kavmi) kıtlığa uğrayınca Kayl'ı kendileri için su aramaya gönderdi. Kayl da, Bekr İbnu Muaviye'ye uğradı. O, buna şarap içirdi ve Mekke'de o sıralarda seslerinin ve tegannisinin güzelliğiyle meşhur Cerade isminde iki cariye de şarkılar söyledi. (Bu suretle bir ay kadar kaldıktan) sonra, Mühre (İbnu Haydan Kabilesi'nin) dağına müteveccihen oradan ayrıldı. Dedi ki:

"Ey Allahım! Ben sana ne tedavi edeceğim bir hasta, ne de fiyesini ödeyeceğim bir esir için gelmedim. Sen kulunu, sulayıcı olduğun müddetçe sula. Onunla birlikte Bekr İbnu Muaviye'yi de sula. -Böylece kendisine içirdiği şarap için ona teşekkür eder.-

Bunun üzerine onun için üç parça bulut yükseltildi. Biri kızıl, biri beyaz, biri de siyah. Ona: "bunlardan birini seç!" denildi. O, bunlardan siyah olanını seçti. Ona:

"Ad kavminden tek kişiyi bırakmayıp helak edecek bu bulutu toz duman olarak al!" denildi."

Bunu söyleyince Aleyhissalatu vesselam:

"(Onlara) sadece şu -yüzük halkası- miktarında rüzgar gönderildi" buyurdular ve arkasından şu mealdeki ayet-i kerimeyi tilavet ettiler: "Ad (kavminin helak edilmesinde) de (ibret vardır). hani onların üzerine o kısır rüzgarı göndermiştik. Öyle bir rüzgar ki, her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka onu kül gibi savuruyordu" (Zariyat 41-42).

Tirmizi, Tefsir, Zariyat, (3269, 3270).

Yine Muhammed’in Kur’an’a çeşitli kimselerden alıntı yaptığına kanıt.Adam Ad kavmini anlatıyor yani Muhammed Ad kavmini Allah’tan değil adamdan öğreniyor ve ona göre ayet iniyor.

KAYNAK:http://dinsizdeist.blogspot.com/2010/11/baz-celiskiler.html

huzurcan
30-12-2010, 15:33
Kurana göre , tüm peygamberler İslamı bildirmiştir.
Tüm peygamberlerin esaslı birer müslüman oldukları kuşkusuzdur.
Ancak Kabeyi ilk inşa eden Hz.İbrahimi saymazsak diğer peygamberlerin Kabeyi ziyaret ettikleri yönünde bir bilgiye ben rastlamadım.
Söz gelimi Hz. İsa hac farizasını ne zaman yerine getirmiştir ?

Dark_Prince
31-12-2010, 18:58
Müslümanlar iyi okuyun,sizlere namazın kaç vakit olduğunu öğretmek isterim.

En çok tartışılan konulardan biridir namazın kaç vakit olduğu.Ben yine kafa karıştırmadan basitce anlatmaya çalışacam.

Ayet ayet ilerleryim;

Birinci Ayet Hud suresi 114:

Gündüzün iki tarafında ve gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl.. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlar için bir öğüttür.

Gündüzün iki tarafı "sabah ve ikindi" gecenin ilk saatleri ise "yatsı"dır.Bu ayet bize 3 vakti verir.

SABAH-İKİNDİ-YATSI

İkinci Ayet İsra suresi 78:

Güneşin sarkmasından, gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Fecir(sabah) vakti Kuran’ı, fecir(sabah) vakti Kuran’ına tanık olunur.

Gecenin kararması, akşamın bitiş vaktini vermektedir. Işığın alametlerinin tamamen yok olmasıyla akşam namazının vakti biter. Bu durumda da “güneşin sarkması” ifadesi güneşin ufukta batışını belirler. Böylece güneşin batımı ve gecenin kararmasının arasındaki vakit, namaz vakti olarak belirtilir.

Bu ayetle yine yatsı namazı desteklenmiştir.

Üçüncü Ayet Bakara 238:

Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da.


Bu ayet en çok tartışılan ayetlerden biridir.Aslında ayrı başlık altında incelemem gerek ama ben kısaca burada değinmeyi düşünüyorum.


İlk İddia:


Arapça;da çoğul en az üçten başlar,iki için ayrı bir form vardır.Buda demektirki buradaki "namazlar" çoğul kelimesi en az 3 vakit olmalıdır.Ve birde orta namaz vardır etti mi sana 4.Bu ayetten 4 vakit namaz çıkartırlar birde üstüne 4ün ortası yoktur otomatikmen 5e çıkar derler.


Kendimce bu iddianın tutarsızlığını anlatayım sizlere;


Çoğul kuralı doğrudur,en az 3ten başlar ama bu demek değildirki 3 vakit namazı vermektedir.Burada bir günlük namaz vakti değil bir ömür boyuncaki namazlardan bahsetmektedir.Türkçede okuduğumuzda ne anlıyorsak aynen anlayabiliriz.Türkçede ben kıldığımız her namazı korumamızı anlıyordum bu iddiayı duymadan önce.Buradada değişen birşey yok.Namaz 1 vakit olsa bile bu çoğul kuralı kullanılabilir.Biri 5 gün boyunca 1 vakit namaz kılsa 3ü geçer 5 kere namaz kılmış olur.Çoğul olarak 3+ yı ifade eder,yani hayat boyunca kılınacak tüm namazlardan bahsetmektedir.Umarım anlatabilmişimdir.


Örneğin şu ayetleri incelersek daha net görebiliriz:


Hud:114= Gündüzün iki tarafında ve gecenin (gündüze) yakın saatlerinde namazı kıl. Şüphesiz iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara bir öğüttür.


Burada gündüzün iki tarafı(bildiğimiz çoğul,en az iki) 2 namazdan bahsetmektedir.


Taha:130=O hâlde, onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın.

Bu ayette ise gündüzün uçları,tarafları çoğul olarak kullanılmıştır ve en az 3tür.Bu mantığa göre hangisi doğru 2 tarafmı,3 tarafmı?


Hud 114e geri dönersek bu mantığa göre "gecenin (gündüze) yakın saatleri"de çoğuldur ve en az 3 vakti vermektedir.Taha 130. ayette de gündüzün tarafları en az 3.Bu demek oluyorki günde 6 vakit namaz var.Mantıksızlığı görüyorsunuz değil mi?


Demekki şu sonuç çıkıyor:O ayetlerdeki çoğul bir günlük vakti değil kişinin bir ömür boyu kılacağı vakitleri bildirir.Fazla söze ne hacet?Umarım anlatabilmişimdir.


Salat-ı Vusta(Orta,En İyi Namaz) Nedir?


Bu konudaki uzunca araştırmalarım sonucu elde ettiğim bana en mantıklı gelen görüşleri sizlerle paylaşacam.


Bu namazın ayrı bir namazı belirttiğini söylüyorlar.Bu nedenle hanifler yatsı namazını görmezden gelip orta namazı öğle namazı olarak alıyorlar(ya da bildikleri başka birşey var).5 vakit namazı çıkarmak için binbir takla atan gelenksel İslamcılar Hud 114. ayetten çıkan 3 vakit namaza Orta namazın ayrı bir vakti belirttiğini söyleyerek,birlikte 4 vakit namazı verdiği görüşündeler.


Ama öyle değildir,alimlerin çoğunluğu bunun ikindi namazı olduğu görüşündeler.Yani ayrı bir vakit eklemez zaten olan namazların ortasında kalanları ifade ediyor.Yeni bir namaz eklese bile 5 vakit olmaz diğer vakit namazlarında 3 vakit hesaplamıştık,buna göre bu ayetle birlikte 4 vakit olur 5 değil.Bunada taklaları var,4ün ortası yoktur 4 vakit olunca otomatikmen 5e çıkar diyorlar.Bu da bence çok saçmadır.Orta namazı herkes farklı anlamıştır kimisi sabah namazı demiştir,kimisi öğle,kimisi ikindi.5 vakte göre ilk namaz "imsak" son namaz "akşam" olduğuna göre ortasıda sabah,öğle,ikindi namazlarından biri olmalıdır(imsak ile akşam vakitleri ortasında bu vardır).Tabi alimler ortak bir fikirde birleşememişlerdir.Dediğim gibi ikindi namazı populer olmakla birlikte sabah ve öğle namazı diyenlerde vardır.


Bu bilgilere göre namaz 4 vakit olursa ortası yok demek çok saçmadır.Çünkü yine sabah ve akşam namazı arasındaki 2 namazdan biri olabilir.Yani 5 vakitle aynı pozisyonda.Birtek 3 vakit namazın ortası tam olabilir.4 vakit ve 5 vakit aynıdır.4 vakit namaz ise kabul edilemeyeceğine bu iddianın desteklenebilir bir yanı olmadığını düşünüyorum.


Peki Ayrı Bir Namaz Ekler mi?


Bence hayır."Ve" bağlacının ne anlama geldiğini bilirsek bu sorun çözülür diye düşünüyorum.Neden mi;


Bakara:238= Namazları koruyun. Ve vusta (orta, en iyi) namazı da.


Türkçedeki gibi kullanış yeni bir namaz eklenmesine çok müsaittir.Bence arapçadakı "ve" türkçedeki "ve" bağlacından farklı anlamlarada gelebilir.Örneğin;orta namaza ayrı bir dikkat çekmek için kullanılmış olabilir."Ve" bağlacının noktalama işaretleri yerine geçebileceğini söyleyenlerde vardır.Bilindiği gibi arapçada noktalama işaretleri yoktur.Ne yazıkki arapça öyle anlaşılır bir dilki "ve" bağlacının anlamlarını bulamadım.Örneğin Hud 114deki "Gündüzün iki tarafında ve gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl" buradaki "ve" bağlacının "yani" anlamına gelebilceğini okumuştum.Buna göre "Gündüzün iki tarafında yani gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl" gündüzün 2 tarafı sabah ve akşam,gecenin ilk saatleri ise akşam namazını tekrar vurguluyor olur.


Bu bağlamda bakarsak Bakara 238 ayrı bir namazı değil bilinen namazlar içerisindeki orta namazı emrediyor.Zaten alimlerde bu görüşte olacaklarki 5 vakte yeni namaz eklemiyorlar o vakitlerin ortasındaki vakitlerden birinin olduğunu söylüyorlar(yine belirtiyimki 5 vakit namaz Kur'an'ın hiçbir ayetinde çıkmaz,en fazla 4 vakit çıkıyor).Birçok mealci ayeti;


Bakara:238= Namazlara, özellikle orta namaza özen gösterin ve Allah huzurunda tam bir saygı ile kıyama durun.


Bu şekilde çevirmektedirler.Yanılıyor olamazlar ya,vardır bir bildikleri.Yine bu çevirilere göre ayrı bir namaz eklemez,var olan namazlardan özellikle orta namazı koruyun der.


Bir Namazın Farz Olabilmesi İçin Vaktinin Belli Olması Gerekmektedir


Nisa:103= Namazı bitirince de ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır.


Ayet çok açıktır.Namaz vakitleriyle belirli bir farzmış.Yani sadece vakitlerini bildiğimiz namazlar farz.Vaktini bilmiyorsak farz olmaz.Ayet açıkça söylüyor.Orta namazın vakti bilinmiyor bu da orta namazın farz olmadığı anlamındadır.Daha öncede dediğim gibi kimisi Orta namaza ikindi diyor,kimisi sabah,kimisi öğle.Akşam namazı diyenler bile var.O kadar görüş farklılıkları ortadayken,Nisa 103. ayet bu namazın farziyetini bozuyor.Nisa 103 çok açık.Daha fazla söze gerek duymuyorum.


Vusta (En İyi) Anlamına da Gelmektedir


Orta namazı yerine "en iyi namaz" olarakda çevrilebilir.
Namazları koruyun. Ve vusta (en iyi) namazı da.


En iyi namaz olarak çevirdiğimizde çıkan sorun ise bu namazın hangisi olduğudur.Cuma namazı diyenlerde vardır.Zaten geleneksel İslam'a görede en iyi namaz Cuma namazı değil midir?Bu görüşde mantıklı geliyor bana.Ama bana göre sabah namazıda olabilir:


İsra:78=Ve namaz kıl güneşin zevâl vaktinde, geceleyin karanlık basınca ve fecir çağında; şüphe yok ki sabah namazı, meleklerin tanık olduğu bir namazdır.


Sabah namazına meleklerin şahit olduğu söyleniyor.Diğer namazlara göre bir artısı var ve bence bu durum sabah namazını "en iyi" namaz yapmaya yeterlidir.Özellikle sabah namazı vurgulanıyor,tıpkı vusta namazın vurgulanması gibi.Sabah namazında herkes uykudayken siz uykunuzu bölüp Allah'ı anıyorsunuz,gözlerden uzak olduğu için de en gösterişsiz namaz.Bence bu durumdan dolayı en iyi namaz sabah namazıdır.

KAYNAK:http://dinsizdeist.blogspot.com/2010/12/en-cok-tartslan-konulardan-biridir.html

Dark_Prince
02-01-2011, 13:13
Ayet ayet inceleyelim;

İlk ayetimiz Nur suresi 331. ayet:

Nûr 24/31 : İnanan kadınlara da söyle : Bakışlarını kontrol altına alsınlar, ırzlarını korusunlar. Süslerini (zinetlerini) açıkta kalanlar dışında göstermesinler. Örtülerini (hımar) göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar...

Buradaki altın kelime örtü manasına gelen "hımar" kelimesidir.Bu kelime gelenekksel İslam tarafından çarpıtılıp "başörtüsü" manasına sokulmaktadır.

1.(Bkz.Prof.Dr. Zekeriya Beyaz-İslâm ve Giyim Kuşam-Say:280-283


2.Arapça sözlükler El Mucem ul Vasıf, El Müncid, Lisanı Arap, Tacul Arus’dan “hımar”ın temel manasının “örtmek” olduğunu göstermektedir.

Anlaşılıyor ki mezheplerin yorumundan sonra “hımar” kelimesi ile sırf başörtüsünün anlaşılmaya çalışılması, bu sözlüklerde bu kelimenin bir manasının “başörtüsü” olmasını sağlamıştır.

3.Yine eski arap yazılarına göre "hımar" kelimesinin yere konulan, masaya örtülen veya herhangi bir örtüyü tarif edebileceğini görürüz. Hımar, başı örterse başörtüsü olur, masaya konursa masa örtüsü olur. )

Birçok mealde başörtüsü diye çevrilir ama bu geleneksel İslamın sonucudur.Lugatlarda "örtü" anlamına geldiği görülür.

Buna göre başörtüsü farz olmaz.

Eğer başörtüsü anlamına gelseydi?

Yine başı örtmek farz olmazdı ayette vurgu yakalaradır.

"Başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler" hükmü başın değil yakaların örtülmesini emreder.Örneğin "masa örtüsünü yere örtün" cümlesinden ne anlıyorsak ayettende onu anlarız.Başörtülmesi önemli değil yakaları örtün diyor.Zaten sıcaktan dolayı erkekler bile başlarını örtüyorlar.O devrin kadınları çok seksi gezdikleri için Allah hüküm indirmiş.Ben bu hükümden başlarda örtü varsa bile o örtüyü başından çıkarıp yakalarına örtmeleri gerektiğini anlarım,zaten öyle değil midir?

İkinci Ayet Ahzab 59:

33/59 : Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini (cilbâb) üzerlerine alsınlar. Tanınıp incitilmemeleri için bu çok daha uygun bir yoldur...

Buradaki kelimemiz "cilbab".

Cilbâb, vücudun bütün bölümünü kaplayan geniş bir örtüdür. Baş kapanacak veya saçın bir teli bile görünmeyecek diye bir kayıt yoktur.

Yani bu ayettende başörtüsü veya çarşaf çıkmaz.

Bir diğer önemli husus "tanınma" meselesidir.Onun hikayesi kısaca şöyledir:

Ayetin indiği dönemlerde Arap evlerinin içinde tuvalet yoktu. Bu ihtiyacı gidermek için hür kadınlar dışarıya çıktıklarında, o devirde devlet koruması ve otoritesi olmadığından, bazı ahlâksız serserilerin saldırısına ve cinsel tacizine uğramaktaydılar. Sarkıntılık edenler, cariye sanmıştık diye kendilerini savunuyorlardı. Olay Muhammed'e anlatılmış, ayet de bunun üzerine inmiştir. Hür müslüman kadınların cariyelerden ayırt edilebilmesi için, dış elbise (cilbâb) giymeleri önerilmektedir. Cilbâb, vücudun bütün bölümünü kaplayan geniş bir örtüdür. Baş kapanacak veya saçın bir teli bile görünmeyecek diye bir kayıt yoktur.

Olay kısaca budur.İslam'ın cariyelere mal gibi davrandığının,onları aşağılık olarak gördüklerinin bir kanıtıda budur.Cariyelerin başına gelebilecekler önemli değildir,hür kadınlar için ayet iner.Allah cariyeleri koruma gereği duymamıştır nedense.Neyse bu ayrı konu,asıl konumuza geri dönersek:

Cilbab çarşaf anlamına gelse bile o zamanın şartlarına göre inmiş bu ayetin hükmü günümüzde geçersizdir.Zira bugün tuvaletler dışarıda değildir,o devirdeki gibi tanınıp incitilme meseleside söz konusu değildir.Bugünkü kanunlar çarşaflı ya da çarşafsız olsun tüm kadınları korumaktadır.Cariyelik-kölelik ise tarih olmuştur her insan hürdür.Dolayısıyla cariye-hür kadın ayırımı olamaz.Bu ayet günümüzde hükümsüzdür.

Üçüncü Ayet Nur 60:

24/60 : Artık nikâh arzuları kalmamış, hayızdan ve evlâttan kesilen kadınların, kasden süslerini (zinetlerini) göstermeye çalışmadan, örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmak için titiz davranmaları, kendileri için daha hayırlıdır...

Kur'an; çocuk yapma ümidi kalmayan yaşlı hanımları, örtünmenin dışında tutmaktadır. Ancak iffetlerini korumaları, dikkat çekici, tahrik edici giyinmemeleri, vücut teşhirciliği yapmamakta titiz davranmaları, kendileri için daha hayırlı olacağı vurgulanmaktadır.

Hacca giden bazı yaşlı hanımlarımız; daha önceleri normal giyindikleri halde, hac dönüşlerindeki aşırı örtünmelerinin nedeninin, bu ayeti bilmediklerinden kaynaklandığı kabul edilmektedir. Ayette görüldüğü gibi, çocuk yapma ümidi kalmayan hanımların örtünme yükümlülükleri kalmamaktadır.


Görüldüğü gibi başörtüsü farz değilmiş.Binbir türlü taklayla farzlaştırmaya çalışıyorlarmış.

Daha ayrıntılı bilgiler için;

http://www.kurandasevgi.gen.tr/kkadin/bolum6/baslik6.htm
http://www.kurandakidin.net/bolumler/22-basortusu-ve-kapanma.asp

Linklerini tıklayabilirsiniz.

KAYNAK:http://dinsizdeist.blogspot.com/2010/12/bu-yazmda-sizleri-kurandaki-ilgili_23.html

Firestorm
07-01-2011, 04:30
AKP, laiklik konusunda "radikal" adımlarını seçim sonrasına sakladığı mesajlarını veriyor. Ancak özellikle son birkaç yılda atılan adımlar, yeni anayasa tartışmaları başlayıncaya kadar din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını düzenleyen laiklik ilkesinden geriye çok az şey kalacağını gösteriyor.
Önümüzdeki genel seçimlerden sonra yeni bir anayasa yapmaya hazırlanan AKP’nin laiklikle ilgili bazı başlıkları da tartışmaya açak. Hükümet 2002 yılından bu yana laikliğin sadece bir anayasa maddesi olarak kalması yolunda büyük mesafe kaydetti. Özellikle 2008 yılındaki kapatma davasının sonuçlanmasının ardından çoğunlukla fiili durum yaratarak yasal düzenlemeleri yok sayan AKP hükümetinin, zaman içinde toplumu bu başlıklardaki tartışmalardan bıktırdığı ve özellikle günlük hayatı kuşatma altına aldığı görülüyor.
AKP’nin ikinci kez iktidara gelmesiyle birlikte temel başlıklarda attığı adımlar, laikliğin yasalarda tanımlanmakla birlikte kamusal ve toplumsal hayatta hızla aşındırıldığını ortaya koyuyor.
TÜRBAN
Türkiye AKP iktidarının ilk yıllarında türbanlı eşlerin Cumhurbaşkanlığı köşkünde, Başbakanlık konutunda ikamet etmesini tartışırken bugün ilköğretimde türban takılması, hizmet verenlerin ve milletvekillerinin türbanlı olup olmayacağını tartışıyor. Türbanı başta yükseköğretim kurumları olmak üzere eğitimde yaygınlaştırmaya çalışan AKP, ilk günden beri verdiği mücadelenin ürününü yakın zamanda almaya başladı:
- Üniversitede türbana serbestiyet getirilmesinde kritik gelişme 2007 yılında Yükseköğretim Kurulu (YÖK) başkanlığına Yusuf Ziya Özcan’ın getirilmesi oldu. YÖK ve Cumhurbaşkanlığı eliyle üniversitelere AKP’ye yakın isimler rektör olarak atandı. Bu rektörler göreve geldikleri üniversitelerde, kampüs girişlerinde türban denetimine son vererek fiili olarak türbanın üniversitelere girmesini sağladılar.
- YÖK Ekim ayında İstanbul Üniversitesi’ne gönderdiği bir talimatla, türbanla derse giren öğrencilerin dersten atılmamasını, sadece haklarında tutanak tutulmasını istedi. Türban böylece kampüslerden sonra dersliklere de girdi.
- YÖK, üniversitelerde türbanın büyük dirençle karşılaşmaması üzerine ikinci bir adım atarak, sınav girişlerinde “başı açık olma" şartını kaldırarak tüm sınavlara türbanla girilmesinin önünü açtı. Son olarak Yükseköğretime Giriş Sınavı başvurularında da bu şart aranmadı.
- Yükseköğretimde türbanın serbestleşmesiyle birlikte, Türkiye kendisini yeni bir tartışmanın içerisinde buldu. Bazı ilköğretim okulu öğrencilerinin velileri tarafından okula türbanlı gönderilmeleri önce bir provokasyon olarak değerlendirildi. Konu 10 Kasım’da Recep Tayyip Erdoğan’a sorulduğunda ise Erdoğan, “ilköğretimde türbana” karşı çıkmadı, “seçimden sonra yeni anayasanın yapılmasını bekleyin” mesajı verdi.
- Türbanda hizmet veren-hizmet alan ayrımına dair tartışmalar sürerken, hizmet verenlerin de türban takmasının önünü açmaya dönük ilk girişim Türk Havayolları'ndan geldi. Kurumun kıyafet genelgesinde üniforma giyen personel haricindekiler için “saçlar daima açık olacaktır” şartı kaldırıldı.
KARMA EĞİTİM
İslamcıların uzun süredir karma eğitim modeline karşı çıktıkları biliniyor. Son zamanlarda Batı'da da karma eğitimin "sakıncalarını" ortaya koyan araştırmalar yapıldığını ileri süren bu kesime, liberaller de okullar karma olduğu için kız çocukları okullara gönderilmiyor iddiasıyla destek veriyorlar.
- Karma eğitim karşıtı açıklamalardan biri bizzat Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) başındaki kişiden geldi. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu göreve gelmesinden kısa süre sonra yaptığı açıklamalardan birinde, kız ve erkek çocuklarının ayrı okutulmasını savundu. Çubukçu, Cumhuriyet döneminde de benzer uygulamaların olmasını bu iddiasına gerekçe olarak sundu.
- Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) da bu başlıkta AKP'ye destek veren kurumlar arasına katıldı. DPT, "Türkiye’de Eğitim Politikalarının Fırsat Eşitsizliği Üzerindeki Etkileri" başlıklı kız öğrencilerin İmam Hatip ve kız-teknik okullarında okumasını önerdi. DPT raporunda “bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılabilmeli” denildi.
- Bir sure önce Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla gerçekleşen Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği (ÖNDER) 6. İmam Hatipliler Kurultayı’nın sonuç bildirgesinde “karma eğitime son verilmesi” ve “kızlar ve erkekler için ayrı okullar açılması” talebi yer aldı.
ZORUNLU DİN DERSİ
- Anayasayı değiştirmeye hazırlanan AKP hükümeti zorunlu din derslerini kaldırmayı gündemine almıyor. 2007 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) zorunlu din dersini insan hakları sözleşmesine aykırı bulmuştu. 2010 yılı boyunca Alevilerin başını çektiği demokratik kitle örgütleri, zorunlu din dersinin kaldırılması yönündeki taleplerini, mitingler ve oturma eylemleri ile gündeme getirdi. Geçtiğimiz yıl, çocuklarının zorunlu din eğitimi almasını istemeyen velilerin mahkemelere yaptıkları başvurular olumlu sonuçlandı ve dava açan ailelerin çocukları din dersinden muaf tutuldu. Ancak hükümet bu başlıkta toplumsal talepleri ve mahkeme kararlarını hiçe sayarak genel bir düzenleme yapmaya yanaşmadı.
- AKP’nin zorunlu din dersini kaldırmak bir yana yaygınlaştırmayı amaçladığını gösteren gelişmeler de yaşandı. Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu, otistik çocukların eğitimi için kurulan özel eğitim merkezlerinin ders programlarında da din dersini zorunlu hala getirdi. Kurul, beden eğitimi dersinin saatini de azalttı.
- 2010 yılında toplanan 18. Milli Eğitim Şurası'nda din dersinin “tüm okullarda etkin şekilde” verilmesi yönündeki tavsiye kararı alındı. Eğitim Sen kararın okullarda mescit açılmasına neden olabileceği uyarısında bulundu.
DİN HANESİ
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Alevi bir yurttaşın başvurusu üzerine nüfus cüzdanlarında din hanesinin bulunmasını “düşünce, vicdan ve din özgürlüğü”ne aykırı buldu. Karar Mayıs 2010’da kesinleşti. Hükümetin üç ay içinde düzenleme yapması gerekirken bu konuda herhangi bir adım atılmadı.
SEKİZ YILLIK KESİNTİSİZ EĞİTİM
- Gericilerin İmam Hatip liselerinin önünü kapattığı gerekçesiyle sekiz yıllık kesintisiz zorunlu eğitime karşı çıktıkları biliniyor. 18. Milli Eğitim Şurası'nda zorunlu eğitimin 13 yıla çıkarılmasını öngören karar, İmam Hatipler için alındığı gerekçesiyle eleştirildi.
İMAM HATİPLER VE KATSAYI UYGULAMASI
AKP’nin peşini bırakmadığı bir konu da hükümet üyeleri tarafından “meslek lisesi” olarak nitelenen İmam Hatip liselerinin durumu oldu. İmam Hatip Lisesi mezunlarının üniversiteye girişte kendi alanları dışında tercih yaptıklarında puanlarının düşük katsayı ile çarpılması uygulamasının son bulması için sayısız girişimde bulunuldu.
- 2009 yılında YÖK’ün katsayıyı tüm adaylar için eşitleme ve katsayıyı “sembolik” bir rakama indirme girişimlerine Danıştay iki kez dur dedi. Bunun üzerine YÖK yeni bir düzenleme yaparak adayların katsayılarını birbirine yaklaştırdı. Böylece İmam Hatipliler üniversite sınavında diğer okul mezunlarıyla neredeyse aynı koşullara kavuşturuldu.
- YÖK’le birlikte Milli Eğitim Bakanlığı da bir adım atarak, İmam Hatiplilerin üniversiteye girişte başarısının yükseltilmesi için meslek lisesi ders programlarını değiştirdi. Yeni düzenleme ile örneğin geometri dersinin ders saati fen liseleri ile eşit düzeye getirildi.
İmam Hatiplileri yüksek bürokraside istihdamı
2003-2004 öğrenim yılında imam hatip lisesi öğrencilerinin orta öğretimdeki oranı 2.3'e düştü. AKP’nin bu okulların önünü açmasıyla birlikte bu okullara başvurusu sayısı 2009 yılında 160 binin üzerinde gerçekleşti. Bu okullarda mezun olanların istihdamı yönünde de önemli adımlar adımlar atıldı. AKP hükümeti döneminde özellikle yüksek bürokrasiye çok sayıda İmam Hatipli yerleştirildi.
– İçişleri Bakanlığı’nın verdiği bilgiye göre, 81 valinin 12'sinin imam hatip mezunu olduğunu açıklamıştı. Bu sayı yaklaşık olarak her 7 validen birinin imamlık eğitimi aldığını gösteriyor. Emniyet müdürleri ve kaymakamlar arasında da sayının yüksek olduğu tahmin ediliyor.
- Ağustos 2010’da Dışişleri Bakanlığı, teşkilat kanununda yapılan değişiklik doğrultusunda ilahiyatçı diplomatlar ın(meslek memuru) alınmasının yolu açıldı.
İmam Hatiplilere daha fazla harcama
- Eğitim-Sen'in yaptığı bir araştırma, 3 sene önceki eğitim-öğretim yılında liselerde öğrenci başına ortalama 1259 lira harcama yapılırken, bu rakamın imam hatip liselerinde 3037 lira olduğunu ortaya koydu.
İMAMLARIN ARTAN ETKİNLİĞİ
İmamların istihdam olanakları bürokrasinin her kademesinde genişletildi. İmamların kendileriyle ilgili olmayan kurumlara alınmaları için gerekli düzenlemeler yapıldı. Böylece söz konusu kurumlarda verilen hizmetlerin dinselleştirilmesinin de önü açılmış oldu.
- Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) yürürlüğe koyduğu “Ünvan Değişikliği Sınavı” imamların yönetici olmalarının önünü açtı. Sınavla birlikte din görevlisi adı altında imamlar, SHÇEK kuruluşlarında il müdür yardımcısı, ilçe sosyal hizmetler müdürü, şube müdürü ve kuruluş müdürü olabilecek.
- Sağlık Bakanlığı da 2010 yılının Mart ayında yayımladığı yeni "Klinik Araştırmalar Hakkında Yönetmelik" ile etik kurullara ilaç araştırmalarını dine uygunluk yönünden incelemek üzere ilahiyat fakültesi mezunlarının atanmasına karar verdi.
- 2009 yılında mecliste kendisine yöneltilen bir soruyu yanıtlayan eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, AKP hükümetinin iktidarda olduğu 3 dönemde atanan 529 yöneticiden 5 il 55 de ilçe milli eğitim müdürünün din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olduğunu açıkladı. Çiçek’in verdiği rakamlar AKP’nin atadığı her 10 il ve ilçe milli eğitim müdürünün birinin din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olduğunu ortaya koydu.
İmam öğretmen
- MEB, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni açığını da müezzin ve imamları öğretmen yaparak kapatmayı seçti. “İmam öğretmen projesi” kapsamında bazı ilköğretim okullarında din derslerine imamların getirilmesi tepki yarattı.
Aile imamlığı
- Diyanet’in “Aile imamlığı” projesiyle mahalle imamının, camideki görevleri dışında esnaf ve ev ziyaretleri gerçekleştireceği, hatta okula gönderilmeyen çocukların takibini yaparak onların, özellikle kız çocuklarının eğitimlerine devam etmesine katkıda bulunacağı duyuruldu.
Devam edecek...
(soL-Haber Merkezi)


Seçimlere kadar laiklikten geriye ne kalacak?

AKP laiklik ilkesinin altını boşaltırken Diyanet'i güçlendiriyor. Gündelik hayata yapılan müdahalaler ise "mahalle baskısı" ile sınırlandırılamayacak kadar sistemli. Kürt sorunu gibi ülkenin temel başlıklarında ise ümmetleştirme bir çözüm yöntemi olarak uygulanıyor.
AKP önümüzdeki genel seçimlerden sonra gerekirse laikliği referanduma götürebileceği açıklamaları yapıyor. Bu kadar cürretli açıklamalar yapılabilmesinin arkasında laikliğin hızla aşındırılması ve buna karşı toplumsal direncin zayıflaması yatıyor.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
- 2010 yılında değiştirilen teşkilat yasasıyla Diyanet’in yetki alanı genişletildi, kadro ve bütçe olanakları artırıldı.


- Teşkilat yasasının değiştirilmesinden sonra Ahmet Necdet Sezer döneminde atanan başkan Ali Bardakoğlu da değiştirildi. Bardakoğlu’nun yerine Mehmet Görmez getirildi. Görmez’in ilk icraatlarından biri Diyanet Vakfı Kadın Merkezi Başkanı Ayşe Sucu'yu görevden almak oldu. Sucu’nun başını tam örtmeyen türban modeli nedeniyle görevden alındığı ileri sürüldü.
- Görmez’in göreve gelmesiyle birlikte yandaş medaya Diyanet’in AKP’nin Ortadoğu açılımında doğrudan rol oynayacağını yazılmaya başlandı.
- Diyanet İşleri Başkanlığı, 2010 yılı sonuna kadar 10 bin 122 yeni personel alacağını açıkladı. Bunların 8 bininin kadrolu olacağını duyuruldu. Yeni alımlarla birlikte Diyanet’in kadro sayısının 130 bine yükseleceği belirtildi. AKP hükümeti döneminde Diyanet’teki kadro sayısı 60 bin arttı.
- Diyanet, kurumlar arası geçiş için de kullanılıyor. Birçoğu sınavsız alınan Diyanet personeli hızla diğer kurumlara geçiyor. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Özafşar tarafından yapılan bir açıklamada “Son 7 yılda Başkanlık'ta çalışıp da başka kuruma geçmek isteyenlerin sayısının yaklaşık 17 bin” olduğu belirtildi.
- Diyanet yükseköğretime de el attı. Diyanet Vakfı “İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi” adıyla bir özel üniversite açtı. Bu üniversiteye Balkanlar ve Kafkaslar’dan öğrenci kabul edilerek, "Türkiye tipi Müslümanlık" anlayışının tanıtılacağı belirtildi.
- Başkanlık Uzmanı Dr. Mehmet Bulut tarafından, Diyanet’in aylık dergisinde “Din Hizmetlisi Yetiştiren Eğitim Kurumlarının İdaresinin Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Olması Teklifleri” başlığı altında kaleme alınan yazıda, Tevhid-i Tedrisat’a aykırı olduğu halde dini eğitim kurumlarının Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanması önerildi.
Kuran kursları
- Diyanet İşleri Başkanlığı, camilerin sadece yaz tatilinde değil 12 ay, sadece çocuklara değil herkese Kuran kursu hizmeti vermesi için tasarı hazırladı.
ŞERİAT ÜNİVERSİTELERİNE DENKLİK
6 Kasım 2010 tarihinde yürürlüğe giren “Yurtdışı Yükseköğretim Diplomaları Denklik Yönetmeliği”nde yapılan değişiklikle El Ezher gibi şeriat eğitimi veren kurumlardan alınan diplomalara denklik verilmesinin önü açıldı.
TRT’NİN DÖNÜŞÜMÜ
- AKP döneminde en çok değişen kurumlardan biri TRT oldu. TRT'nin dönüşüm sürecinde yayınlarındaki dini ağırlık arttı. Bir çizgi filmdeki "domuzcuk" karakterini bile sansürleyen yeni zihniyet, TRT'nin farklı kanallarında çok sayıda dini içerikli programı yayına soktu.
TRT'de önemli görevlere Samanyolu, Kanal 7 gibi gerici medya organlarından kişiler atandı.
KUTLU DOĞUM HAFTASI VE RAMAZAN GÖSTERİŞİ
- AKP iktidarı döneminde Kutlu Doğum Haftası etkinlikleri daha fazla ses getirecek biçimde düzenlendi. Geçtiğimiz yıl Milli Eğitim müdürlükleri, bazı ilçelerdeki okullara resmi yazı göndererek, her okuldan üç öğrencinin ilçede düzenlenecek “Kutlu Doğum Haftası” etkinliklerine katılmasını zorunlu tuttu.
- Ramazan ayında kent meydanlarında kurulan büyük iftar çadırları AKP'li siyasetçilerin de gözdesi oldu. İftarlara katılan siyasetçiler, siyasi propaganda yaptı, dini duyguları sömürdü.
İÇKİ YASAĞI
- AKP hükümeti içki ile mücadelesi çerçevesinde öncelikle ÖTV oranlarını sürekli olarak yükseltti. 2010 yılının sonunda ÖTV oranı yüzde 30 artırıldı.
- Yine son zamanlardaki gelişmelerden biri torba kanunda internet üzerinden alkollü içki satışının yasaklanmasına yönelik bir düzenlemeye yer verilmesi oldu. AKP’liler, yasağı “18 yaşından küçükleri koruyoruz” diyerek savundu.
- Pek çok yerellikte içki satışları doğrudan ya da dolaylı yollarla engellendi. İçki içilebilecek “kırmızı noktalı” mekanlar yaratılarak içki içenlerin tecrit edilmesi önerildi.
- Ankara Çayyolu ve Aydın’daki bir alışveriş merkezindeki içkili restoranlara, ailelerinin yanında giden çocukların kimliklerinin alınarak, ailelerin yanındaki çocuklar için “ailesine teslim edilmiştir” şeklinde tutanak düzenlendi.
HELAL GIDA
- TSE, DPT’nin kontrolünde "Helal Gıda Standardı" belirledi. "Helal Gıda Standardı", 2005 yılında İstanbul'da gerçekleştirilen İslam Konferansı Teşkilatı toplantısında, bu konuda başı çeken Malezya'nın önermesi üzerine, Dışişleri Bakanlığı'nın da gündemine alınmış ve dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "Helal Gıda Standardı" oluşturma işiyle TSE'yi görevlendirmişti. Yükselen et fiyatlarını frenlemek için yurtdışından et ithalatı izni verildiğinde, tartışma yaratan konulardan biri gelen etlerin “helal”liği oldu.
CEMAAT VE TARİKATLAR
- AKP döneminde başta Fethullah Gülen Cemaati olmak üzere tarikat ve cemaatlerin etkinlikleri arttı ve özellikle siyasi etkileri “meşrulaştırılmaya” çalışıldı. Erdoğan, 12 Eylül referandumu sürecinde “evet” oyu için çalışan Fethullah Gülen’e teşekkür etti.
- Gülen Cemaati’nin devlet içinde kadrolaşması son hız devam etti. Özellikle polis teşkilatındaki Cemaat etkisi herkes tarafından bilinen bir gerçek haline geldi. Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, tutuklanmasına yol açan "Haliç'teki Simonlar" kitabında bu örgütlenmeyi açıkca anlattı.
Türkçe Olimpiyatları
- Farklı illerde büyük kongre merkezlerinde ya da stadyumlarda düzenlenen Gülen Cemaati’nin Türkçe Olimpiyatları geçtiğimiz yıl “devlet törenine” dönüştürüldü. Hükümet üyelerinin boy göstererek, konuşma yaptığı Olimpiyatlar’da Fethullah Gülen’e övgü ve teşekkürler iletildi. TRT, bazı illerde düzenlenen Türkçe Olimpiyatları’nı naklen yayınladı.
Deniz Feneri Davası
- Almanya bağlantılı Deniz Feneri e.V. davası 2008 yılında tamamlandı. Mahkeme derneğin Türkiye’den yönlendirildiğini belirtti. Bunun üzerine Türkiye’de başlatılan soruşturma uzun süre yol alamadı. Dava dosyasının Türkiye’ye gönderilmesi sürüncemede kalınca, dosyanın kalın olduğu, fotokopi masrafının fazla olacağı söylenerek savcıların Almanya’ya gönderilmesine karar verildi. 2011 yılının lik günlerinde Cumhuriyet savcıları Almanya’ya gitti.
- Uzun yıllardır sağ hükümetler tarafından tarikatlara sağlanan dokunulmazlık AKP döneminde de güçlü bir şekilde korundu. Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner, ilde İsmailağa Tarikatı’nın ve Fethullah Gülen Cemaati’nin yasadışı faaliyetlerini incelemeye başlayınca, Ergenekon üyesi olmak iddiasıyla gözaltına alındı. Serbest bırakılan Cihaner, AKP’nin oluşturduğu yeni HSYK tarafından “düz savcı” olarak Adana’ya tayin edildi.
- Bakanlıkların tarikatlar arasında paylaşıldığı yönünde ortaya önemli bilgiler döküldü. Bu bilgilerden biri Sağlık Bakanlığı’nın Bakan Recep Akdağ’ın tarikatı tarafından ele geçirilmiş olduğu yönündeydi.
SOSYAL HİZMETLERİN DİNSELLEŞTİRİLMESİ
- AKP döneminde devletin sosyal yardım fonksiyonu hızla siyasallaştırıldı ve dinselleştirildi. Yoksul halka yapılan yardımlar sadaka kültürlürünün yaygınlaştırılması için kullanıldı.
- Özellikle seçim dönemlerinde beyaz eşya ve kömür dağıtımları yoğunlaştı. Eski Tunceli Valisi Mustafa Yaman, seçimlerden birkaç ay önce halka yaptığı beyaz eşya yardımları nedeniyle Yargıtay tarafından hapis cezasına çarptırıldı.
- Sosyal yardım alanında kurulan pek çok gerici dernek ve vakıf, büyük fonlarla yurtiçinde ve yurtdışında yardım faaliyetleri organizasyonuna başladı. Bu örgütlenmelerin pek çoğu “kamuya yararlı dernek” statüsüne kavuşturularak, devlet tarafından desteklendi.
KÜRT SORUNUNA “ÜMMETÇİ ÇÖZÜM”
- 2010 yılında AKP’nin Kızılcahamam’daki toplantısında milletvekillerinin sorularını yanıtlayan İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Kürt sorununa AKP çözümü olarak bölgeye çok sayıda imam hatip lisesi açıldığını söyledi.
- Diyanet, Türkiye genelinde “il özel irşat ekipleri” kurma projesini gündeme getirdi. Tasarıya göre irşat ekiplerinin, ülkenin birlik ve beraberliğini korumak amacıyla bölücü ve yıkıcı faaliyetlere karşı görev yapacağı vatandaşlarla camide ve cami dışında bir araya gelip teröre karşı da uyarıda bulunacağı açıklandı.
- Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kürt sorunu ile ilgili olarak vaazlar üzerinde inceleme yaptığı, vaazlarda birlik ve kardeşliğe vurgu yapılarak PKK’ye karşı mücadele edileceği, din kardeşliğinin birleştirici öğe olarak kullanılması gerektiği ifade edilmişti.
- Diyanet, Kürt illerindeki vatandaşları imamlığa teşvik etmek için “imam evleri” projesi hazırlanacağını duyurdu.
(soL-Haber Merkezi)



Türkiyede Laikligin hiç bir dönem uygulandıgını düşünmüyorum her zaman tek millet tek din tek meshep uygulamaları hakim olmuş bir şekilde günümüze kadar hakim olmuştur ama tabi şu anki durumlara baktıgımızda bunun daha da etkili bir şekilde yapılmaya calışıldıgını açık bir şekilde görüyoruz özellikle gözümüze sokulan müslümanlık ve buna hitaben yapılan yasaklar ise bunun çok büyük bir örnegidir daha gecenlerde ankarada içkili mekanlar basılmış ve ailelerinin yanlarında olmalarına ragmen cocuklar oldugu için cezalar yazılmıştır ve en son ankara bürosunun başkanına denk geldiklerinde olay gün yüzüne cıkmıştır....


Eskiden mahalle baskısı denirdi şimdi ise devlet top yekün bir şekilde baskı yapmaya başladı bakalım daha neler yapıcaklar...

Firestorm
07-01-2011, 22:44
Üsküdar Cumhuriyet Lisesi okul yönetimi, okul mevcudunun kalabalık olmasını bahane ederek kız ve erkek öğrencileri ayrı çıkarmaya başladı.
Milli Eğitim Bakanlığı'ndan karma eğitime karşı açıklamalar devam ederken bazı okullar fiili olarak haremlik-selamlık uygulamasına geçiyor. Üsküdar Cumhuriyet Lisesi son bir haftadır okul çıkışları esnasında kız öğrencileri erkek öğrencilerden ayrı çıkarma kararı aldı. Kararın nedeni olarak okul mevcudunun kalabalık olması gösteriliyor. soL'a konuşan öğrenciler uygulama ile ilgili tepkilerine okul müdür yardımcısının “Harem-selamlık uyguluyoruz daha ne istiyorsunuz” karşılık verdiğini belirttiler. Yine bir öğrencinin “Hocam, okulu camiye mi benzetmeye çalışıyorsunuz” demesi üzerine bir başka müdür yardımcısının “Az kaldı, çarşafı da getireceğiz” ifadelerini kullandığı iddia edildi.
Konu hakkında görüşünü aldığımız bir öğrenci “Bu öğretim yılının başında okul müdürümüzün değiştirilmesi ve yerine AKP yandaşı olan, bunun propagandasını yapan, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeninin atanmasından sonra okulda devamlı bir gerici baskıyı hissediyorduk. Öğrencilerin devamlı kıyafetine karışan, Facebook üzerinden öğrencileri takip ederek, yazdıklarımız üzerinden bizleri sorguya çeken, özel hayatımıza karışan ve elinde tesbihle sınıfa girip öğrencilere psikolojik baskı uygulayan okul yönetimi bu son yaptıkları ile niyetlerini gayet iyi belirtmiş oldular” dedi.
Okulda bir çok öğrencinin tepkisini çeken uygulamaya karşı olacaklarını belirten öğrenciler haremlik selamlık eğitime boyun eğmeyeceklerini ailelerine de durumu anlatarak okul yönetimine kararı geri aldıracaklarını ifade ettiler.
(soL-Haber Merkezi)



Akp'nin bahanesi çok okul mevcudu cok fazla ise yeni okul niye yapmıyorsunuz üsküdarın her metre karesini cami doldurdunuz ama hiç unutmam üsküdar sahildeydim o günde kandilmiydi neydi 45 dk sürmüştü ezan ki ezan anlarında üsküdar sahilde denk gelmiş olan varsa bilir ezanı duymazsınız resmen ses dalgalarını vucudunuzda hisedersiniz....

Jolly Jocker
08-01-2011, 13:03
Semavi dinlerin Tanrısına iman etmenin pek çok zararı vardır;
1) İman, sorgulamadan inanmak, tüm kalple bağlanmak, iradeyi inanca teslim etmek gibi anlamlara geldiğinden, bu denli kuvvetli bir inanç körü körünelik özelliğini de içinde az veya çok barındırır. Sonuç, aklın olduğu kadar vicdanın ve insanlık duygularının da uyuşmasıdır. Tanrının emri ve insanların mutluluğu çeliştiğinde, iman sahipleri daima Tanrıyı tercih etmek durumundadır. Tanrının istenci ile insan özgürlüğü çoğu kere çelişir. Tanrı inancı, özgürlüğün ve insan merkezli düşüncenin önünde her zaman büyük bir tehdit oluşturur.

2) Tanrı merkeze alındıkça insan geri plana itilir dedik. Benzer biçimde, cennete önem verildikçe bu dünya önemsizleştirilir ve doğaüstüne yönelindikçe doğal olanla çelişilir. Dinlerin, sabır ve tevekkülü vaaz eden, ezilmişliği yücelten, şükürcü ''uygarlığı'' çoğu kere onun afyon özelliğini ortaya serer. Doğaüstü(ruhsal) amaçlar uğruna doğal olanın bastırılması ise insanı çoğu kere mutsuzlaştırır ve sağlığını bozar. Dinlerin sapkın ahlak anlayışları ve özellikle kadın hakları konusundaki acziyetlerinin temelinde doğal olanla(bilhassa cinsellikle) çatışan hastalıklı düşünce tarzları yatar.

3) Tanrı inancından, Tanrının alabildiğine anlaşılmaz olması ve alabildiğine değerli olması gibi temel noktaları çıkarma olanağı yoktur. Bu durum, yobazlık dediğimiz şeyin dine içkinliğini ortaya koyar. Birşeyi(yobazlığı) o şeyin kendisinden(dinden) ayırma olanağı yoksa, bu o şeyin esası demektir. Tanrı'nın anlaşılmazlığının yoruma açıklığı birçok din ve mezhep, hatta cemaat ortaya çıkarmış ve tek bir görüşte uzlaşmak olanaksızlaşmıştır. Tanrının insan yaşamından daha değerli olması ise, onun hakkındaki farklı görüşlerin ve anlaşmazlıkların kan dökülmeksizin giderilememesine, Tanrı'yı hoşnut etmek için insanı hoşnutsuz eden, ezen, hatta mahveden uygulamara girişilmesine sebep olmuştur ve olmak zorundadır. Yobazlık olgusunu Tanrı inancından soyutlayabilmeye olanak yoktur.

4) Tanrı inancı, insana, evrene ve genel olarak yaşamın bilinmezlerine ilişkin her soruya Tanrı cevabı verilmesini, başka bir ihtimal olabileceğinin imansızlık sayılmasını beraberinde getirir. Bu da bilimin ve genel olarak gelişimin önünü tıkar. Nitekim tarih de bize bunun böyle olduğunu göstermektedir.

5) Semavi dinlerin Tanrısı, evrenin ötesinde ve insanların üzerinde, aşkın, ''yüce'' bir Rabdir, efendidir. Tanrı buyurur, insan uyar. İnsanın kendi buyrultusu ve iradesinin Tanrı emirleri karşısında önemi yoktur. Hal böyle olunca, yani göklerdeki ulaşılmaz efendimiz hem bir kral hem bir yargıç hem de bir polis olarak her daim nefesini ensemizde hissettirdiğinde insan özgürlüğünden bahsedebilme olanağı da kalmaz.

6) İnanmak veya inanmamak tam olarak insanın elinde değildir. İnsandan beklenebilecek tek şey samimiyetle düşünmesi ve bir karara varması, en başta da kendine karşı dürüst olmasıdır. Dürüst ve samimi bir sorgulama-araştırma sürecinden sonra içinde inanç hissedemeyen insanların ''öte dünya'' tehditleriyle sindirilmeye çalışılması haksızlık ve saçmalık olduğu kadar, mide bulandırıcı ve ilkeldir de.

7) Semavi dinlerin Tanrısının tek istediği kendisine inanılması, tapılıp övülmesi ve emirlerine harfiyen uyulmasıdır. Hür düşünceye, demokrasiye, özgürlüğe, vicdana önem vermemektedir. Vicdana önem vermemesi, vicdanlı ama imansız insanları da cehenneme göndermesinden bellidir. İman, hür düşünceye engeldir. Tanrısal buyruklar da demokrasinin, insanların kendi kendilerini yönetmesinin önünde barikattır. Eğer Tanrı ''iyi biri'' olsaydı, onu hiç düşünmeden, sırf o çevrede yetiştiği için iman eden biri yerine; kendisini bol bol düşünüp ilgilenen ama inanmayan birini tercih ederdi. Ama karşımızdaki böyle bir Tanrı değil, megaloman ve hükmetme arzusundaki bir Tanrıdır.

8) Tanrının var olması, onun dünyamızdaki onca kötülüğe ve haksızlığa çeşitli ''kutsal'' bahanelerle seyirci kalarak suça ortak olduğu gerçeğiyle yüzleşmemizi gerektirir. Çünkü engelleme olanağı varken seyirci kalan da suça ortaktır. Suçlu bir Tanrının da insanlara 'hayrı' yoktur.

9) Tanrı inancı bir büyük ikilemi de beraberinde getirir. Eğer inananlar, Tanrının varlığına ilişkin kuvvetli delilleri doğada görüyorlar ise o halde Tanrının insanları tabi tuttuğu bu dünyadaki sınavın bir anlamı kalmaz ve varlığını gizlemeye ihtiyaç duymayan bir Tanrının neden dünyadaki kötülüklere engel olmadığı sorusu güç kazanır. Yok eğer Tanrı, kendi varlığına ilişkin göstergeleri bizlerden titizlikle gizliyorsa, o halde müminler onun varlığına ilişkin delillere sahip değiller demektir ki bu durum onların imanının neye dayandığını sorgulamamızı gerektirir. Tanrıya inanmak ile Noel Babaya inanmak arasındaki fark silikleşir. İki spekülatif iddia da aynı kanıttan yoksunluk seviyesine düşer.

10) Tanrı inancı gerçekten kuvvetli bir olgu ise, inanmayanlar aptalca hareket ediyor demektir. Fakat aptal olmak suç değildir. Zira bu aptalları böyle yaratan da Tanrının kendisidir. Yok eğer Tanrı inancı kuvvetli dayanaklardan yoksun ise, o halde inananların eli bir hayli güçsüz demekti