pervane
03-08-2009, 00:57
Osmanlı'nın "Mor Çatı"sı
Devlet, Bundan Üç Ay Önce Mor Çatı Kadın Sığınağı'na Finans Desteğini Çekince Feministler Haklı Olarak Tepki Göstermişti. Yetkililere Bu Tutumları Karşısında En İyi Cevabı Tarih Veriyor. Daha 13. Yüzyılda Kocası Tarafından Şiddet Gören Zor Durumdaki Kadınlar, Fatma Bint-i Abbas'ın Şeyhi Olduğu Ribatü'l Bağdadiye Tekkesine Sığınıyordu. 300 Yıl Önce Osmanlı'da İse Aynı İşlevi Hatuniye Tekkesi Görüyordu; Kadınlar Burada Zanaat Edinerek Ayakları Üzerinde Durmayı Öğreniyorlardı.
50 binden fazla nüfusa sahip belediyelerin yasal olarak kadın sığınma evi kurmasının zorunlu olduğunu biliyor musunuz? Peki belediyelerin buna, salt kaynak yetersizliğinden değil, "oy kaygısı" sebebiyle yanaşmadıklarını? Bugün Türkiye'de her üç kadından biri şiddet görürken sadece 52 sığınma evi bulunuyor. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü'ne bağlı kadın sığınağı sayısı ise sadece 26. Türkiye'de kadına yönelik şiddete karşı mücadele amacıyla kurulan ilk örgütlenme olan Mor Çatı'nın sığınağına, Beyoğlu Kaymakamlığı 31 Aralık 2008'den sonra parasal destek vermeyeceğini bildirmişti. Bu çalışma Beyoğlu Kaymakamlığı'nın Dünya Bankası'ndan koşullu olarak fon sağlaması üzerine Eylül 2005'te başlamıştı. Günümüzde durum böyle, ancak tarihte bugüne emsal oluşturacak çarpıcı örnekler de var. Ribatü'l Bağdadiye tekkesinde henüz 13. yüzyılda herhangi bir sebeple zor durumda kalmış kadınlar korunuyordu. Fatma Bint-i Abbas'a ve şeyhi olduğu tekkeye dair ayrıntıları yandaki sütunlarda okuyabilirsiniz. Bir başka örnek ise, İstanbul Eyüp'te bulunan Hatuniye Tekkesi. Osmanlı'nın ilk kadın sığınma evi denebilecek bu dergâh, sadece İslami ibadetlerin yerine getirildiği bir mekândan çok daha farklı işlevlere sahipti. Zor durumda olan kadınlar bu merkeze sığınıyor, zanaat edinip ayakta durmayı öğreniyor, psikolojik sorunu olan kadınlar ise ruhsal tedavi görüyordu.
Kadın ve çocuklara yönelik kültür merkezi
Tekkeye ait ayrıntıları, İstanbul Teknik Üniversitesi mimarlık mezunu, restorasyon üzerine doktorasını Dokuz Eylül Üniversitesi'nde tamamlayan yüksek mimar Dr. Fatma Sedes'ten, tekkenin hemen arkasında bulunduğu Piyer Loti kahvesinde dinledik. Eyüp'teki tekkeyi keşfederek İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilmesine önayak olan Sedes, tekke için Osmanlı'nın Mor Çatı'sı denebileceğini, 18. yüzyılda Avrupa'nın bazı bölgelerinde cadı avı hâlâ sürerken Osmanlı'da böyle bir tekkenin var olmasına ilk başta şaşırdığını söylüyor.
Kurtuluş Savaşı'nda Silah Deposu Olarak Kullanıldı
Hatuniye Tekkesi, Kurtuluş Savaşı sırasında stratejik bir işleve sahipti: Silah deposu olarak kullanılıyordu. Kaynaklarda bu faaliyet, Şeyh Sadettin Ceylan Efendi'nin oğlu Hazmi Ceylan'ın, Kadir Mısıroğlu'na yazdığı mektubunda şöyle anlatılmış:
"Hatuniye Dergâhı, dört-beş dönümlük geniş bir arazinin içinde idi. Bu saha aşağıda dere içinde başlayıp yukarıda Piyer Loti'ye kadar devam ederdi. Bu sebeple orası, etrafında ev vs. olmayan ıssız bir yerdi. Bu yüzden size hikâye etmeye çalıştığım hizmetler burada nispeten kolaylıkla ifa edilmiştir. (Civar sırtlarındaki silah depolarından kaçırdığımız silah ve cephaneleri önce dergâhın bitişindeki küçük caminin minaresine doldurup saklardık. Aşağıda Haliç kenarında ise İplikhâne hastanesi vardı. Pederim Sadettin Ceylân Efendi aynı zamanda oranın da imamıydı. Onun bu vazifesi işimize çok yarıyordu. Esasen ben de Harb-i Umumtabur imamı olarak vazife görmüştüm. Bu hastaneden temin ettiğimiz tabutlar içine silahları yerleştirir, güya birisinin cenazesini taşıyormuş gibi, tekkenin bitişiğindeki camiye götürürdük. O zaman oranın Seksek Recep adında bir muhtarı vardı ki evi yol kenarında idi. Bu evin Hakkı Efendi adında bir bekçisi vardı. Bir zatın Arap asıllı olan Seniha Hanım adındaki ailesini gözcü olarak kullanmak suretiyle hastaneden aldığımız silahları tabut içinde önce bu eve getirir sonra da Reşadiye mektebine taşırdık. Orada sandalcı Osman Ağa vardı. O gelir, Bostan iskelesinden bu silahları kayık ve motora yükletirdi. Hemen bitişikte bir de imaret vardı. Bu imaretin ambarından alınan mısır vs. gibi zahireyi dökmek suretiyle silahların üzeri örtülürdü. Silahları depolardan çalabilmek için tatbik ettiğimiz çeşitli usuller vardı. Bunlardan biri de o zaman boş olan tepelerde çobanlık yapmaktı.
Şimdi Taşlıtarla denilen yerde Kanlıçınar adında büyük bir çınar ağacı vardı. Mahallenin çobanı Kel Şükrü ile orada buluşuyordum. Bu zat gayet fakirdi. Yegâne azığım olan katıksız ekmeğimi onunla bölüşüyordum. Bu suretle kısa zamanda onunla ahbaplığı ilerleterek kendisinden istifade imkânını sağladım. Kel Şükrü gayet güzel kaval çalardı. Kaval çala çala hayvanları otlatmak bahanesiyle silah depolarına yaklaşıyorduk. Kel Şükrü'de bir Bulgar kasaturası vardı. Silah depolarının kerpiç duvarlarını bu kasatura ile delerek içerdeki bu silah ve cephaneyi boşaltmaya başladık. Bir de merkep tedarik etmiştik. Depolardan aşırdığımız silahları çuvallara doldurarak bu merkebe yüklerdik. İçinde silah bulunduğunun anlaşılmaması için de tırnav kökü çıkararak çuvalların üzerine sarardık. Bu kök odun gibi yakmak için kullanmaya yarardı. Bu suretle civardan odun toplamış gibi bir tavır alarak teknenin yolunu tutardık.''
Fatma Bint-i Abbas'ın Tekkesi Dünyanın İlk Kadın Sığınağı Mı?
Osmanlı kadın yazar Fatma Aliye'nin, Hanımlara Mahsus Gazete'de 1895'te yayımlanan "MeşâhNisvân-ı İslâmiyyeden Biri: Fatma Bint-i Abbas" adlı makalesi ilginç ayrıntılar içeriyor. Makalede, Fatma Bint-i Abbas'ın 13. yüzyılda Ribatü'l Bağdadiye tekkesinin şeyhi olduğu, tekkede kadınlara ders verip, kadınlara ve erkeklere kürsüden vaaz verdiği bilgisi yer alıyor. Bir başka Osmanlı yazarı Şemseddin Sami, Fatma Bint-i Abbas'ın ulema ile ilmi tartışmalar yaptığını, ancak bu durumdan rahatsız olan bazı erkeklerin, zamanın âlimi "İbn-i Teymiye"den Fatma Bint-i Abbas'ı en azından kürsüye çıkmaması konusunda uyarmasını istediklerini aktarıyor. Fatma Bint-i Abbas'ın Ribatü'l Bağdadiye tekkesinde kocasından boşanmış kadınların kaldığı, kocası tarafından kovulan, aciz kalan kadınların korunduğu belirtiliyor. Batı'da, dünyada ilk kadın sığınağının 16. yüzyılda İtalya'nın Bologna şehrindeki "The Casa del Soccorso di San Paolo" olduğu kabul ediliyor. Ancak anlaşılan Ribatü'l Bağdadiye tekkesi, Batılı uzmanların gözünden kaçmış.
-----------------------------------------------------------------------
Yeni Aktüel'in net sayfalarında rastladığım bu kadın şeyh hakkında daha ayrıntılı bilgi edinebileceğim kaynak arıyorum.
Osmanlıdaki kadınların erkeklere rağmen göstermiş oldukları faaliyetler uzun süredir merak konularım arasında. Yahu bu kadın tekke açıyor, kadınları bünyesinde barındırıyor ise. Saray bu uygulamalar hakkında herhangi bir yaptırıma gitmiş mi? şeyhülislam ne demiş bu konuda? velhasıl bu Osmanlı kadınları günümüz kadınlarından daha çok kendi haklarını arama çabasına girişmişler. Boşuna tarihe "Osmanlı Kadını" sözü yazılmamış demek ki.
Devlet, Bundan Üç Ay Önce Mor Çatı Kadın Sığınağı'na Finans Desteğini Çekince Feministler Haklı Olarak Tepki Göstermişti. Yetkililere Bu Tutumları Karşısında En İyi Cevabı Tarih Veriyor. Daha 13. Yüzyılda Kocası Tarafından Şiddet Gören Zor Durumdaki Kadınlar, Fatma Bint-i Abbas'ın Şeyhi Olduğu Ribatü'l Bağdadiye Tekkesine Sığınıyordu. 300 Yıl Önce Osmanlı'da İse Aynı İşlevi Hatuniye Tekkesi Görüyordu; Kadınlar Burada Zanaat Edinerek Ayakları Üzerinde Durmayı Öğreniyorlardı.
50 binden fazla nüfusa sahip belediyelerin yasal olarak kadın sığınma evi kurmasının zorunlu olduğunu biliyor musunuz? Peki belediyelerin buna, salt kaynak yetersizliğinden değil, "oy kaygısı" sebebiyle yanaşmadıklarını? Bugün Türkiye'de her üç kadından biri şiddet görürken sadece 52 sığınma evi bulunuyor. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü'ne bağlı kadın sığınağı sayısı ise sadece 26. Türkiye'de kadına yönelik şiddete karşı mücadele amacıyla kurulan ilk örgütlenme olan Mor Çatı'nın sığınağına, Beyoğlu Kaymakamlığı 31 Aralık 2008'den sonra parasal destek vermeyeceğini bildirmişti. Bu çalışma Beyoğlu Kaymakamlığı'nın Dünya Bankası'ndan koşullu olarak fon sağlaması üzerine Eylül 2005'te başlamıştı. Günümüzde durum böyle, ancak tarihte bugüne emsal oluşturacak çarpıcı örnekler de var. Ribatü'l Bağdadiye tekkesinde henüz 13. yüzyılda herhangi bir sebeple zor durumda kalmış kadınlar korunuyordu. Fatma Bint-i Abbas'a ve şeyhi olduğu tekkeye dair ayrıntıları yandaki sütunlarda okuyabilirsiniz. Bir başka örnek ise, İstanbul Eyüp'te bulunan Hatuniye Tekkesi. Osmanlı'nın ilk kadın sığınma evi denebilecek bu dergâh, sadece İslami ibadetlerin yerine getirildiği bir mekândan çok daha farklı işlevlere sahipti. Zor durumda olan kadınlar bu merkeze sığınıyor, zanaat edinip ayakta durmayı öğreniyor, psikolojik sorunu olan kadınlar ise ruhsal tedavi görüyordu.
Kadın ve çocuklara yönelik kültür merkezi
Tekkeye ait ayrıntıları, İstanbul Teknik Üniversitesi mimarlık mezunu, restorasyon üzerine doktorasını Dokuz Eylül Üniversitesi'nde tamamlayan yüksek mimar Dr. Fatma Sedes'ten, tekkenin hemen arkasında bulunduğu Piyer Loti kahvesinde dinledik. Eyüp'teki tekkeyi keşfederek İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilmesine önayak olan Sedes, tekke için Osmanlı'nın Mor Çatı'sı denebileceğini, 18. yüzyılda Avrupa'nın bazı bölgelerinde cadı avı hâlâ sürerken Osmanlı'da böyle bir tekkenin var olmasına ilk başta şaşırdığını söylüyor.
Kurtuluş Savaşı'nda Silah Deposu Olarak Kullanıldı
Hatuniye Tekkesi, Kurtuluş Savaşı sırasında stratejik bir işleve sahipti: Silah deposu olarak kullanılıyordu. Kaynaklarda bu faaliyet, Şeyh Sadettin Ceylan Efendi'nin oğlu Hazmi Ceylan'ın, Kadir Mısıroğlu'na yazdığı mektubunda şöyle anlatılmış:
"Hatuniye Dergâhı, dört-beş dönümlük geniş bir arazinin içinde idi. Bu saha aşağıda dere içinde başlayıp yukarıda Piyer Loti'ye kadar devam ederdi. Bu sebeple orası, etrafında ev vs. olmayan ıssız bir yerdi. Bu yüzden size hikâye etmeye çalıştığım hizmetler burada nispeten kolaylıkla ifa edilmiştir. (Civar sırtlarındaki silah depolarından kaçırdığımız silah ve cephaneleri önce dergâhın bitişindeki küçük caminin minaresine doldurup saklardık. Aşağıda Haliç kenarında ise İplikhâne hastanesi vardı. Pederim Sadettin Ceylân Efendi aynı zamanda oranın da imamıydı. Onun bu vazifesi işimize çok yarıyordu. Esasen ben de Harb-i Umumtabur imamı olarak vazife görmüştüm. Bu hastaneden temin ettiğimiz tabutlar içine silahları yerleştirir, güya birisinin cenazesini taşıyormuş gibi, tekkenin bitişiğindeki camiye götürürdük. O zaman oranın Seksek Recep adında bir muhtarı vardı ki evi yol kenarında idi. Bu evin Hakkı Efendi adında bir bekçisi vardı. Bir zatın Arap asıllı olan Seniha Hanım adındaki ailesini gözcü olarak kullanmak suretiyle hastaneden aldığımız silahları tabut içinde önce bu eve getirir sonra da Reşadiye mektebine taşırdık. Orada sandalcı Osman Ağa vardı. O gelir, Bostan iskelesinden bu silahları kayık ve motora yükletirdi. Hemen bitişikte bir de imaret vardı. Bu imaretin ambarından alınan mısır vs. gibi zahireyi dökmek suretiyle silahların üzeri örtülürdü. Silahları depolardan çalabilmek için tatbik ettiğimiz çeşitli usuller vardı. Bunlardan biri de o zaman boş olan tepelerde çobanlık yapmaktı.
Şimdi Taşlıtarla denilen yerde Kanlıçınar adında büyük bir çınar ağacı vardı. Mahallenin çobanı Kel Şükrü ile orada buluşuyordum. Bu zat gayet fakirdi. Yegâne azığım olan katıksız ekmeğimi onunla bölüşüyordum. Bu suretle kısa zamanda onunla ahbaplığı ilerleterek kendisinden istifade imkânını sağladım. Kel Şükrü gayet güzel kaval çalardı. Kaval çala çala hayvanları otlatmak bahanesiyle silah depolarına yaklaşıyorduk. Kel Şükrü'de bir Bulgar kasaturası vardı. Silah depolarının kerpiç duvarlarını bu kasatura ile delerek içerdeki bu silah ve cephaneyi boşaltmaya başladık. Bir de merkep tedarik etmiştik. Depolardan aşırdığımız silahları çuvallara doldurarak bu merkebe yüklerdik. İçinde silah bulunduğunun anlaşılmaması için de tırnav kökü çıkararak çuvalların üzerine sarardık. Bu kök odun gibi yakmak için kullanmaya yarardı. Bu suretle civardan odun toplamış gibi bir tavır alarak teknenin yolunu tutardık.''
Fatma Bint-i Abbas'ın Tekkesi Dünyanın İlk Kadın Sığınağı Mı?
Osmanlı kadın yazar Fatma Aliye'nin, Hanımlara Mahsus Gazete'de 1895'te yayımlanan "MeşâhNisvân-ı İslâmiyyeden Biri: Fatma Bint-i Abbas" adlı makalesi ilginç ayrıntılar içeriyor. Makalede, Fatma Bint-i Abbas'ın 13. yüzyılda Ribatü'l Bağdadiye tekkesinin şeyhi olduğu, tekkede kadınlara ders verip, kadınlara ve erkeklere kürsüden vaaz verdiği bilgisi yer alıyor. Bir başka Osmanlı yazarı Şemseddin Sami, Fatma Bint-i Abbas'ın ulema ile ilmi tartışmalar yaptığını, ancak bu durumdan rahatsız olan bazı erkeklerin, zamanın âlimi "İbn-i Teymiye"den Fatma Bint-i Abbas'ı en azından kürsüye çıkmaması konusunda uyarmasını istediklerini aktarıyor. Fatma Bint-i Abbas'ın Ribatü'l Bağdadiye tekkesinde kocasından boşanmış kadınların kaldığı, kocası tarafından kovulan, aciz kalan kadınların korunduğu belirtiliyor. Batı'da, dünyada ilk kadın sığınağının 16. yüzyılda İtalya'nın Bologna şehrindeki "The Casa del Soccorso di San Paolo" olduğu kabul ediliyor. Ancak anlaşılan Ribatü'l Bağdadiye tekkesi, Batılı uzmanların gözünden kaçmış.
-----------------------------------------------------------------------
Yeni Aktüel'in net sayfalarında rastladığım bu kadın şeyh hakkında daha ayrıntılı bilgi edinebileceğim kaynak arıyorum.
Osmanlıdaki kadınların erkeklere rağmen göstermiş oldukları faaliyetler uzun süredir merak konularım arasında. Yahu bu kadın tekke açıyor, kadınları bünyesinde barındırıyor ise. Saray bu uygulamalar hakkında herhangi bir yaptırıma gitmiş mi? şeyhülislam ne demiş bu konuda? velhasıl bu Osmanlı kadınları günümüz kadınlarından daha çok kendi haklarını arama çabasına girişmişler. Boşuna tarihe "Osmanlı Kadını" sözü yazılmamış demek ki.