frodo
29-08-2009, 17:38
Aşağıdaki yazı Odtü felsefe Bölümü öğretim üyelerinden Prof.Yasin Ceylan'ın. Biraz uzun olmakla birlikte ilginç bulacağınızı düşünüyorum.
İslam Ülkelerinde Eğitim Nasıl Olmalıdır
Eğitimden kasdedilen, eğitilen kişinin çağdaş dünya görüşü açisindan, bilimsel ve sosyal değerleri doğru algılaması ve benimsemesi ise, mevcut müslüman ülkelerde, böyle bir eğitim sistsmini uygulamada bazı zorluklar vardır.. Herşeyden önce, bu ülkelerin kendileri, çağdaş bilgilerin kaynağı olmadıklarından,bu bilgilerin, kendi öz kaynaklarından yerli kütüre, doğru biçimde aktarımı,başlı başına bir sorundur. Diğer önemli bir güçlük ise, bilimsel bilginin, özellikle modern toplum değerlerinin aktarımında yerel kültürün sebep olduğu zorluktur.
Geçen yüzyıl içerisinde, başta Türkiye olmak üzere, birçok İslam ülkesi, laik ve modern bir eğitim politkasını uygulamaya çalışmiş, ancak yukarıda bahsedilen zorluklar aşılamadığı için beklenen sonuçlar alınamamıştır. Bir taraftan Batı toplumlarındaki değişme ve gelişme hızı yakalanamamış, diğer taraftan laik eğitimden taviz verilerek, geleneksel kültürün hayatta kalmasına müsaade edilmiştir. Amaç, medeni dünyadaki nesiller türünden insanlar yetiştirmek ise, uygulanan yöntemler bu amaca uygun düşmemiştir. Peki eksiklik nerededir?
Temel eksiklik, çocuklarımıza vermek istediğimiz bilimsel ve sosyal değerleri, bağımsız düzeneklermiş gibi asıl bağlamındandan koparıp, yabancı, yani kendi öz kültürümüz içerisine yerleştirerek, bu değerlerin düzgün çalışmasını ve üretken olmasını beklemektir. Müslüman milletlerin, günümüzde, bilim alanında geri kalmış olması ve bilim dünyasıyla verimli bir dayanışma içerisinde olmamasının gerisinde, bu yanlış eğitim politikası yatmaktadır. Müslüman insanın biyolojik veya zihinsel yönlerden eksiği yoktur. Böyle bir eksiklğin olmadığının en büyük kanıtı, Batı kültürü içerisinde eğitimini tamamlayıp başarılı olan Müslüman kökenli bilim adamlarıdır.
Yüz yıla yakın bir geçmişi olan bu sabıkalı eğitim stratejisinden vazgeçmek, gelecek nesillerimizin başarısı için şarttır. Yukarıda bahsedilen iki müzmin eksiklikten kurtulmamız için, Batı dünyasında, üçyüzyıldan beri faal olan, ve devamlı bilgi ve değer üreten mekezleri, doğru teşhis etmek, ve yerli kültürde, bu bilgi ve değerlerin işlerlik kazanmasını engelliyen unsurları bertaraf etmek gerekmektedir. Bu da 19. ve 20. asır İslam düşünürlerinin korkup kabul etmek istemedikleri, Islam aleminin köklü bir kültür devrimi yaşaması demektir. Başka bir deyişle, müslüman halkların, Islam dininin ve geleneksel kültürlerinin belirlediği mevcut dünya görüşlerinden vazgeçip, modern dünyanın dünya görüşüne geçmesi demektir. Geçmişteki bazı İslam ideologlarının, moderleşmek için geçerli bir reçeteymiş gibi sundukları: ‘Fen ve teknolojilerin alıp, fikir ve düşüncelerini almayalım’ yaklaşımının temelden hatalı olduğu artık anlaşılmıştır.
İslam ülkelerinin bu günkü kültürel ve sosyo-politik yapısını gözönünde bulundurursak, başaerılı bir eğitim stratejisi için gerekli şartları dört maddede inceleyebiliriz:
Çağdaş medeniyetin temel yargılarının öğretimi. Temel yargılardan kasdımız, bir dünya görüşüne kimlık veren ve onu diğer dünya görüşlerinden farklı kılan ana prensiplerdir. Günümüzde egemen olan Batı Medeniyetinin temel unsurları insan ve tabiattır. Bu iki unsur, hem bu medeniyetin dayandığı bilgilerin kaynağı hem de meşruiyet zeminidir. Bu özelliğiyle bir taraftan Ortaçağ medeniyetlerinden, diğer taraftan günümüzdeki diğer dünya görüşlerinden ayrılır. Ortaçağ medeniyetleri ya yerel bir bir kültüre ya da bir inanç sistemine dayanmaktaydi. Yerel kültürde oluşan kavme özel tutum ve pratikler ile inanç sistemlerindeki metafizik dogmalar, bu geçmiş medeniyetlerin, dünyanın ancak belli bir coğrafyasında etkili olmasını sağlamış ve bir yaşam biçimi olarak evrensel bir düzeye gelmelerini engellemiştir. Bu medeniyetlerde ana unsurlar ya Tanrı, ya doğa ve ruhlarla ilgili fetişist animist inançlar, ya da bir kavmin varlığını ve mefaatlarını kutsallaştıran yargılardı. Bilgi kaynakları, ya transendental, ya da belli bir kliğin tekelinde olan yine kısmen insanüstü nitelite inanç ve rasyonel olmayan önermelerden ibaretti. Bilginin merkezinde ya tanrı ya da, değeri insanı aşan objeler vardı. İnsanlık tarihinde üç asırdan beri varolan ve gittikçe evrensel bir karekter kesbeden Batı medeniyeti, bilginin merkezine insanı ve doğayı koymakla, bu merkeze Tanrı’yı koyan tek-tanrılı Sami dinlerinin, yaklaşık ikibinyıllık hakimiyetlerine son vermiştir. Bu, bir bakıma, Hiristiyanlık öncesi eski pagan Yunan dünya görüşünü geri dönmek demektir. Bunları anlatmamdaki sebep şudur: Eğer gençlerimizin modern Batı medeniyetinin bir mensubu olmasını istiyorsak, onların eğitimine bizzat kendilerinden ve maddeden başlatmalıyız. Onların zhinlerini ta baştan Tanrı, ruh ve dğer insanüstü kavramlarla doldurursak, onların insanı anlamalarını ve maddeyi tanımalarını engellemiş oluruz; ve hiçbir zaman anlayıp kavrıyamıyacakları konularla meşgul etmiş oluruz. Kısacası, halıhazırda egemen olan Batı menşeli yaşam modlinde en aziz nesne insan, en bilinebilir şey de maddedir. Herhangi bir eğitim sistemine bundan taviz verilirse eğitilen kimseler bu medeniyetin gerçek mensupları olamazlar.
Otonom bireyler yetiştirmek. Bunun anlamı, eğittiğimiz insanlar, kendilerine yeterli, kendi yollarını bulabilen, kendi içlerinden yönlendirilen kimseler olarak topluma katılmalarıdır. Yoksa, kitleler, şu veya bu kişi, veya şu veya bu ideoloji tarafından çabucak, sürü haline getirilebilirler. Modern toplumların gerçek birlikteliği, dişarıdan verilen komutlar veya özünü anlayamadıkları inançlarla değil, anlayıp hazmedebildikleri sosyal değerlerle mümkün olabilir. Akli değerlerin kişinin tasarruflarında egemen olabilmesi için o bireyin, dinsel, ırksal, dar-kütürel bağlardan kendini kurtarması gerekir. Bu, başka bir deyişle, insanın gerçek anlamda zihinsel esaretten kurtulup özgür olması ve kendisinin efendisi olmasıdır. Bu sebeple eğitilen gençlere sosyal değerler aktarılırken bu değerlerin mutlak ve değişmez hakikatlar olarak değil, geçerli muvakkat doğrular biçiminde aktarılması, zihinlerinde bunlardan şüphe etmesine yer bırakılması gereklidir. Gençlere, insanlara bağlılık yerine prensiplere bağlılık öğretilmelidir. Tarihte geçmiş lider ve kahramanların hizmetleri abartılmamış bir biçimde, mantıklı bir söylemle anlatılmalı ve bu kimselerin vatan ve insanlık için yaptıkları, eğitilen kişi nezdinde, makul bir takdir ve saygı sınırını geçmemesine dikkat edilmelidir. Yoksa, insanüstü bir tasvirle resmedilen bu kişilikler karşısında, bu taze nefisler bükülür ve küçülürler. Yeni dünya görüşünde Tanrı’ya kul olmayı reddeden insanı, başka bir insana kul yapmış oluruz.
Etik Değerlerin Öğretimi. Bir insanı kiymetli ve şerefli kılan güzel davranışların gerisindeki prensiplerin öğretim ve eğitimi, başlı başına bir sorundur. Herşeyden önce etik konularla dinsel konuları birbirinden ayırmak gerekir. Ortaçağ boyunca dinler, ahlaksal değerleri himayelerine almışlar, bu yönde hizmetleri de olmuştur. Ancak Modernite ile birlikte dinlerin teorik dogmalarına yapılan itirazlar, modern birey nezdinde, dinlerin insan yaşamındaki yerini şaibeli duruma getirince, bundan etik değerler de zarar görmüştür. Halbuki etik değerlerin dinsel doğmalarla bir ilgisi yoktur. Dinler, yerel kültür şartlarından doğduklarından ve objektif bilgiler olmadıklarından evrensellik imkanından yoksundurlar. Bireysel bağlılıklar sayesinde ayakta dururlar. Halbuki ahlaksal değerler, insanın akli doğasının özünde mevcut olduklarından kültürlerüstü bir statüye sahiptirler. Etik değerler, doğmalarda olduğu gibi bir varsayıma doğruluk veya hakikat payesi vererek, onu doğru bilgi mertebesine getirme işleviyle değil, pratik aklın muhtevasında mevcut olan, ve davranışlarımıza yön veren bu demirbaş prensipler konusunda bilinçlenmekle canlılık kazanırlar. Etik değerleri daha güçlü hale getirmek için dinsel inançlara ihtiyaç yoktur. Dinsel inançlar, modern birey nezdinde tutarlılığını kaybettiği için, aslında evrensel bir nitelik arzeden etik değerler bu birliktelikten zarar görür. Etik değerler hakkında bilinçlenme, gelenekten gelen örneklerden de kurtarılmalıdır. Aslında doğu insanının en büyük sorunu, dinden ve töreden aldığı negatif tutum ve davranışları doğru ahlaki değerker sanıp hayatını bu şekilde biçimlendirmesidir. Sözkonusu olan modern eğitimde etik disiplini, din ve töre etkilerini tasfiye eden devrimci bir merkez olacaktır. Bu eğitimi alan kişi, yerel değerlere boyun eğemek yerine ona direnip onu değiştiren bir bireydir. Bu yönüyle devrimci bir karakter arzeder.
Yeni ideal insan modelinin eğitimi. Yeni insan tipi, üç asırdan beri Batı dünyasında oluşan bilimsel ve sosyal değerler ile donanmış, rasyonel aktif, üretken insandır. Halbuki İslam kültürünün egemen olduğu toplumlarda insanlar pasif, dağınık ve donukturlar. Bu kültürde bilimsel zihniyet etkin olmadığı için sorunların çözümünde metoda dayanan bir yaklaşım yerine örfe uygun yöntemler uygulanır. Bilimsel olmayan yöntemler sistem içermediklerinden, bu yöntemlerle çözülmeye çalışılan sorunlar halledilemez, veya yarım yamalak halledilir. Doğu yaşam biçimlerinde bireyler, yaşamlarına yön verecek atılımları kendi özlerinden değil, diş kaynaklardan beklerler. Bu durum onları kendilerine güvenmeyen ve kendilerine yetmeyen insanlar haline getirir. Böylece yetenekleri harakete geçmeyen, üretmeden tüketen bireyler haline gelirler. Sosyal değerler alanında, yaşadıkları kültür içerisinde kutsanan objeler ve kavramlar hep insanüstü şeyler olduğundan, insanın değeri, ikinci veya daha alt kategorilere indirgenmiştir. Bu sebeple bireylerarası ve birey –toplum, birey-devlet arası ilişkiler, saygı ve hak hukuk kuralları yerine pragmatik zeminler üzerine oturmuştur. Sosyal ilişkilerin sağlıklı seyretmesi için insan unsurunun kültür içerisinde değerler hiyerarşisinde en tepeye konması gerekir. Böyle olunca bilim alanında olduğu gibi sosyal alanda da yeni değerler üreten bir dinamizm mihrakı harekete geçer. Zaman içerisinde güncelliğini yitiren değerlerin yerini yeni değerler alır. İnsan değeri üzerine kurulmuş bir dünya görüşünde bireyler, karşılıklı saygıyı artıran ve kollektif refaha götüren sistemler geliştirirler. Halbuki Tanrı veya tanrılaştırılmış kavramlar üzerine kurulmuş dünya görüşlerinde insana kıymet veren ve mutluluk getiren yöntemler geliştirilemez. Tabii gerek bilimsel değerlerin ve gerekse sosyal değerlerin üretilmesi için doğru metotlara ulaşabilmiş bireylerin özgür bir ortamda yaşamaları gerekir. Özgürlüğün esirgendiği çevrelerde insan yetenekleri harekete geçmez ve üretken olamazlar. Maalesef İslam ülkelerinde özgürlük en korkulan şeydir. Birlik ve bütünlük adına özgürlüğü yasaklarlar. Halbuki özgür olmayan, düşüncelerini açıklamaktan korkan insanların birlikteliğinden hiç bir iyilik çıkmaz. Sürü haline sokulmuş kitleleri bağlayan tek değer, kuvvet ve onun karşılığı korku olur. Kuvvet, diğer insani değerlerle birlikte olmadığı zaman zulme dönüşür. Korku da, insan neslinin telef olma tehdidi olmadığı müddetçe, ortaya çıkması, insanı rüsvay olmasına sebep olan bir duygudur. İkisi de tek başlarına değer değillerdir. Yerinde kullanılmadıkları zaman tüm insani değerleri yokeden insani özelliklerdir. Zülum ve korkunun mevcut olduğu mekanlarda özgürlük olmaz. Özgürlük olmayan yerlerde de hiç bir insani değer oluşmaz.
Yukarıdan da anlaşılcağı gibi ideal bir eğitimin yapılabilmesi için yalnız eğitim politikalarının modern ve sağlıklı olması yetmez. Devlet makanizmasıın Ortaçağ yönetim alışkanlıklarından sıyrılıp modern yönetim kavramlarını uygulaması gerekir. Mesela, temel insan haklarını ve toplumun mutluluğunu devletin ana politikaları haline getirmeleri gerekir. Görülüyorki Yirmibirinci Asırda modern bir eğitim politikası, modernleşme stratejisinin bir parçasıdır. Devletin yönetim tarzı ve kurumları reforma tabi tutulmadan egitimde reform geçekleşemez. Yirminciyüzyılda, birçok İslam ülkesinde uygulanan eğitim ve laikleşme politikalarındaki başarısızlık bunun en büyük kanıtıdır.
© Prof. Dr. Yasin Ceylan (yceylan@metu.edu.tr), ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.
İslam Ülkelerinde Eğitim Nasıl Olmalıdır
Eğitimden kasdedilen, eğitilen kişinin çağdaş dünya görüşü açisindan, bilimsel ve sosyal değerleri doğru algılaması ve benimsemesi ise, mevcut müslüman ülkelerde, böyle bir eğitim sistsmini uygulamada bazı zorluklar vardır.. Herşeyden önce, bu ülkelerin kendileri, çağdaş bilgilerin kaynağı olmadıklarından,bu bilgilerin, kendi öz kaynaklarından yerli kütüre, doğru biçimde aktarımı,başlı başına bir sorundur. Diğer önemli bir güçlük ise, bilimsel bilginin, özellikle modern toplum değerlerinin aktarımında yerel kültürün sebep olduğu zorluktur.
Geçen yüzyıl içerisinde, başta Türkiye olmak üzere, birçok İslam ülkesi, laik ve modern bir eğitim politkasını uygulamaya çalışmiş, ancak yukarıda bahsedilen zorluklar aşılamadığı için beklenen sonuçlar alınamamıştır. Bir taraftan Batı toplumlarındaki değişme ve gelişme hızı yakalanamamış, diğer taraftan laik eğitimden taviz verilerek, geleneksel kültürün hayatta kalmasına müsaade edilmiştir. Amaç, medeni dünyadaki nesiller türünden insanlar yetiştirmek ise, uygulanan yöntemler bu amaca uygun düşmemiştir. Peki eksiklik nerededir?
Temel eksiklik, çocuklarımıza vermek istediğimiz bilimsel ve sosyal değerleri, bağımsız düzeneklermiş gibi asıl bağlamındandan koparıp, yabancı, yani kendi öz kültürümüz içerisine yerleştirerek, bu değerlerin düzgün çalışmasını ve üretken olmasını beklemektir. Müslüman milletlerin, günümüzde, bilim alanında geri kalmış olması ve bilim dünyasıyla verimli bir dayanışma içerisinde olmamasının gerisinde, bu yanlış eğitim politikası yatmaktadır. Müslüman insanın biyolojik veya zihinsel yönlerden eksiği yoktur. Böyle bir eksiklğin olmadığının en büyük kanıtı, Batı kültürü içerisinde eğitimini tamamlayıp başarılı olan Müslüman kökenli bilim adamlarıdır.
Yüz yıla yakın bir geçmişi olan bu sabıkalı eğitim stratejisinden vazgeçmek, gelecek nesillerimizin başarısı için şarttır. Yukarıda bahsedilen iki müzmin eksiklikten kurtulmamız için, Batı dünyasında, üçyüzyıldan beri faal olan, ve devamlı bilgi ve değer üreten mekezleri, doğru teşhis etmek, ve yerli kültürde, bu bilgi ve değerlerin işlerlik kazanmasını engelliyen unsurları bertaraf etmek gerekmektedir. Bu da 19. ve 20. asır İslam düşünürlerinin korkup kabul etmek istemedikleri, Islam aleminin köklü bir kültür devrimi yaşaması demektir. Başka bir deyişle, müslüman halkların, Islam dininin ve geleneksel kültürlerinin belirlediği mevcut dünya görüşlerinden vazgeçip, modern dünyanın dünya görüşüne geçmesi demektir. Geçmişteki bazı İslam ideologlarının, moderleşmek için geçerli bir reçeteymiş gibi sundukları: ‘Fen ve teknolojilerin alıp, fikir ve düşüncelerini almayalım’ yaklaşımının temelden hatalı olduğu artık anlaşılmıştır.
İslam ülkelerinin bu günkü kültürel ve sosyo-politik yapısını gözönünde bulundurursak, başaerılı bir eğitim stratejisi için gerekli şartları dört maddede inceleyebiliriz:
Çağdaş medeniyetin temel yargılarının öğretimi. Temel yargılardan kasdımız, bir dünya görüşüne kimlık veren ve onu diğer dünya görüşlerinden farklı kılan ana prensiplerdir. Günümüzde egemen olan Batı Medeniyetinin temel unsurları insan ve tabiattır. Bu iki unsur, hem bu medeniyetin dayandığı bilgilerin kaynağı hem de meşruiyet zeminidir. Bu özelliğiyle bir taraftan Ortaçağ medeniyetlerinden, diğer taraftan günümüzdeki diğer dünya görüşlerinden ayrılır. Ortaçağ medeniyetleri ya yerel bir bir kültüre ya da bir inanç sistemine dayanmaktaydi. Yerel kültürde oluşan kavme özel tutum ve pratikler ile inanç sistemlerindeki metafizik dogmalar, bu geçmiş medeniyetlerin, dünyanın ancak belli bir coğrafyasında etkili olmasını sağlamış ve bir yaşam biçimi olarak evrensel bir düzeye gelmelerini engellemiştir. Bu medeniyetlerde ana unsurlar ya Tanrı, ya doğa ve ruhlarla ilgili fetişist animist inançlar, ya da bir kavmin varlığını ve mefaatlarını kutsallaştıran yargılardı. Bilgi kaynakları, ya transendental, ya da belli bir kliğin tekelinde olan yine kısmen insanüstü nitelite inanç ve rasyonel olmayan önermelerden ibaretti. Bilginin merkezinde ya tanrı ya da, değeri insanı aşan objeler vardı. İnsanlık tarihinde üç asırdan beri varolan ve gittikçe evrensel bir karekter kesbeden Batı medeniyeti, bilginin merkezine insanı ve doğayı koymakla, bu merkeze Tanrı’yı koyan tek-tanrılı Sami dinlerinin, yaklaşık ikibinyıllık hakimiyetlerine son vermiştir. Bu, bir bakıma, Hiristiyanlık öncesi eski pagan Yunan dünya görüşünü geri dönmek demektir. Bunları anlatmamdaki sebep şudur: Eğer gençlerimizin modern Batı medeniyetinin bir mensubu olmasını istiyorsak, onların eğitimine bizzat kendilerinden ve maddeden başlatmalıyız. Onların zhinlerini ta baştan Tanrı, ruh ve dğer insanüstü kavramlarla doldurursak, onların insanı anlamalarını ve maddeyi tanımalarını engellemiş oluruz; ve hiçbir zaman anlayıp kavrıyamıyacakları konularla meşgul etmiş oluruz. Kısacası, halıhazırda egemen olan Batı menşeli yaşam modlinde en aziz nesne insan, en bilinebilir şey de maddedir. Herhangi bir eğitim sistemine bundan taviz verilirse eğitilen kimseler bu medeniyetin gerçek mensupları olamazlar.
Otonom bireyler yetiştirmek. Bunun anlamı, eğittiğimiz insanlar, kendilerine yeterli, kendi yollarını bulabilen, kendi içlerinden yönlendirilen kimseler olarak topluma katılmalarıdır. Yoksa, kitleler, şu veya bu kişi, veya şu veya bu ideoloji tarafından çabucak, sürü haline getirilebilirler. Modern toplumların gerçek birlikteliği, dişarıdan verilen komutlar veya özünü anlayamadıkları inançlarla değil, anlayıp hazmedebildikleri sosyal değerlerle mümkün olabilir. Akli değerlerin kişinin tasarruflarında egemen olabilmesi için o bireyin, dinsel, ırksal, dar-kütürel bağlardan kendini kurtarması gerekir. Bu, başka bir deyişle, insanın gerçek anlamda zihinsel esaretten kurtulup özgür olması ve kendisinin efendisi olmasıdır. Bu sebeple eğitilen gençlere sosyal değerler aktarılırken bu değerlerin mutlak ve değişmez hakikatlar olarak değil, geçerli muvakkat doğrular biçiminde aktarılması, zihinlerinde bunlardan şüphe etmesine yer bırakılması gereklidir. Gençlere, insanlara bağlılık yerine prensiplere bağlılık öğretilmelidir. Tarihte geçmiş lider ve kahramanların hizmetleri abartılmamış bir biçimde, mantıklı bir söylemle anlatılmalı ve bu kimselerin vatan ve insanlık için yaptıkları, eğitilen kişi nezdinde, makul bir takdir ve saygı sınırını geçmemesine dikkat edilmelidir. Yoksa, insanüstü bir tasvirle resmedilen bu kişilikler karşısında, bu taze nefisler bükülür ve küçülürler. Yeni dünya görüşünde Tanrı’ya kul olmayı reddeden insanı, başka bir insana kul yapmış oluruz.
Etik Değerlerin Öğretimi. Bir insanı kiymetli ve şerefli kılan güzel davranışların gerisindeki prensiplerin öğretim ve eğitimi, başlı başına bir sorundur. Herşeyden önce etik konularla dinsel konuları birbirinden ayırmak gerekir. Ortaçağ boyunca dinler, ahlaksal değerleri himayelerine almışlar, bu yönde hizmetleri de olmuştur. Ancak Modernite ile birlikte dinlerin teorik dogmalarına yapılan itirazlar, modern birey nezdinde, dinlerin insan yaşamındaki yerini şaibeli duruma getirince, bundan etik değerler de zarar görmüştür. Halbuki etik değerlerin dinsel doğmalarla bir ilgisi yoktur. Dinler, yerel kültür şartlarından doğduklarından ve objektif bilgiler olmadıklarından evrensellik imkanından yoksundurlar. Bireysel bağlılıklar sayesinde ayakta dururlar. Halbuki ahlaksal değerler, insanın akli doğasının özünde mevcut olduklarından kültürlerüstü bir statüye sahiptirler. Etik değerler, doğmalarda olduğu gibi bir varsayıma doğruluk veya hakikat payesi vererek, onu doğru bilgi mertebesine getirme işleviyle değil, pratik aklın muhtevasında mevcut olan, ve davranışlarımıza yön veren bu demirbaş prensipler konusunda bilinçlenmekle canlılık kazanırlar. Etik değerleri daha güçlü hale getirmek için dinsel inançlara ihtiyaç yoktur. Dinsel inançlar, modern birey nezdinde tutarlılığını kaybettiği için, aslında evrensel bir nitelik arzeden etik değerler bu birliktelikten zarar görür. Etik değerler hakkında bilinçlenme, gelenekten gelen örneklerden de kurtarılmalıdır. Aslında doğu insanının en büyük sorunu, dinden ve töreden aldığı negatif tutum ve davranışları doğru ahlaki değerker sanıp hayatını bu şekilde biçimlendirmesidir. Sözkonusu olan modern eğitimde etik disiplini, din ve töre etkilerini tasfiye eden devrimci bir merkez olacaktır. Bu eğitimi alan kişi, yerel değerlere boyun eğemek yerine ona direnip onu değiştiren bir bireydir. Bu yönüyle devrimci bir karakter arzeder.
Yeni ideal insan modelinin eğitimi. Yeni insan tipi, üç asırdan beri Batı dünyasında oluşan bilimsel ve sosyal değerler ile donanmış, rasyonel aktif, üretken insandır. Halbuki İslam kültürünün egemen olduğu toplumlarda insanlar pasif, dağınık ve donukturlar. Bu kültürde bilimsel zihniyet etkin olmadığı için sorunların çözümünde metoda dayanan bir yaklaşım yerine örfe uygun yöntemler uygulanır. Bilimsel olmayan yöntemler sistem içermediklerinden, bu yöntemlerle çözülmeye çalışılan sorunlar halledilemez, veya yarım yamalak halledilir. Doğu yaşam biçimlerinde bireyler, yaşamlarına yön verecek atılımları kendi özlerinden değil, diş kaynaklardan beklerler. Bu durum onları kendilerine güvenmeyen ve kendilerine yetmeyen insanlar haline getirir. Böylece yetenekleri harakete geçmeyen, üretmeden tüketen bireyler haline gelirler. Sosyal değerler alanında, yaşadıkları kültür içerisinde kutsanan objeler ve kavramlar hep insanüstü şeyler olduğundan, insanın değeri, ikinci veya daha alt kategorilere indirgenmiştir. Bu sebeple bireylerarası ve birey –toplum, birey-devlet arası ilişkiler, saygı ve hak hukuk kuralları yerine pragmatik zeminler üzerine oturmuştur. Sosyal ilişkilerin sağlıklı seyretmesi için insan unsurunun kültür içerisinde değerler hiyerarşisinde en tepeye konması gerekir. Böyle olunca bilim alanında olduğu gibi sosyal alanda da yeni değerler üreten bir dinamizm mihrakı harekete geçer. Zaman içerisinde güncelliğini yitiren değerlerin yerini yeni değerler alır. İnsan değeri üzerine kurulmuş bir dünya görüşünde bireyler, karşılıklı saygıyı artıran ve kollektif refaha götüren sistemler geliştirirler. Halbuki Tanrı veya tanrılaştırılmış kavramlar üzerine kurulmuş dünya görüşlerinde insana kıymet veren ve mutluluk getiren yöntemler geliştirilemez. Tabii gerek bilimsel değerlerin ve gerekse sosyal değerlerin üretilmesi için doğru metotlara ulaşabilmiş bireylerin özgür bir ortamda yaşamaları gerekir. Özgürlüğün esirgendiği çevrelerde insan yetenekleri harekete geçmez ve üretken olamazlar. Maalesef İslam ülkelerinde özgürlük en korkulan şeydir. Birlik ve bütünlük adına özgürlüğü yasaklarlar. Halbuki özgür olmayan, düşüncelerini açıklamaktan korkan insanların birlikteliğinden hiç bir iyilik çıkmaz. Sürü haline sokulmuş kitleleri bağlayan tek değer, kuvvet ve onun karşılığı korku olur. Kuvvet, diğer insani değerlerle birlikte olmadığı zaman zulme dönüşür. Korku da, insan neslinin telef olma tehdidi olmadığı müddetçe, ortaya çıkması, insanı rüsvay olmasına sebep olan bir duygudur. İkisi de tek başlarına değer değillerdir. Yerinde kullanılmadıkları zaman tüm insani değerleri yokeden insani özelliklerdir. Zülum ve korkunun mevcut olduğu mekanlarda özgürlük olmaz. Özgürlük olmayan yerlerde de hiç bir insani değer oluşmaz.
Yukarıdan da anlaşılcağı gibi ideal bir eğitimin yapılabilmesi için yalnız eğitim politikalarının modern ve sağlıklı olması yetmez. Devlet makanizmasıın Ortaçağ yönetim alışkanlıklarından sıyrılıp modern yönetim kavramlarını uygulaması gerekir. Mesela, temel insan haklarını ve toplumun mutluluğunu devletin ana politikaları haline getirmeleri gerekir. Görülüyorki Yirmibirinci Asırda modern bir eğitim politikası, modernleşme stratejisinin bir parçasıdır. Devletin yönetim tarzı ve kurumları reforma tabi tutulmadan egitimde reform geçekleşemez. Yirminciyüzyılda, birçok İslam ülkesinde uygulanan eğitim ve laikleşme politikalarındaki başarısızlık bunun en büyük kanıtıdır.
© Prof. Dr. Yasin Ceylan (yceylan@metu.edu.tr), ODTÜ Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi.