PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dinî Gerçekler ve Adım Adım Aydınlanma


Sayfa : 1 [2] 3 4

muhammetordusu
05-01-2006, 13:51
A BE CİĞERİM SEN GALİBA ORTA ÇAĞ AVRUPASIYLA KARİŞTIRIYON BİZİ SEN YANLIŞ KİŞİLERLE KONUSUYON BİZ MÜSÜLÜMAMN NO FRENK YES TÜRK İSLM İSLAM YUH BE SİZDEN BUDA BEKLENİRDİ



ZATEN ENGİNİZASYON MAHKEMELERİNİDE BİZ KURDUK ASLINDA AVRUPA DİYE BİRŞEY YOK BİZ ONLARIN KILIĞINA GİRİP BİZ YAPTIK CADILARI BİZ YAKTIK HİTLER BENİM STALİNDE BENİM AMERKADAKİ KATLİAMLARIN KOLOMPU DA BENİM BEN YAPTIM ADAM DÜNYA DÖNDÜ DEDİ KAFAM KIZDI BEN ADMIN DÜNYASINI DÖNDÜRDÜM

muhammetordusu
05-01-2006, 13:55
PANTEİDAR kardeş ben senle artık forum yapmayı bırakıyorum sen kimin ne yaptığını bilmeyecek kadar cahilsin. amacın senin eline verilen ve öğretilen düşmana karşı her yoldan saldırmak olmayan seyi isnat etmek ve iftiiralar dünya döndü diye basna bişr islam memleketinda müslümanlar tarafından katledilen ismi veya cismi veya hayvanı göster ben burda islamiyeti bırakıyorum inandiğim halde sen haklısın diyecem kardeşim



BUYRUN BEKLİYORUM VE SENDEN ÖZÜR BEKLİYORUM YALAN BİR İSNATTA BULUNDUĞUNA DAİR

pante
05-01-2006, 13:56
M.O;
Yazarken kaynak belirt de anlayalım.Kim demiş,ne zaman,nerede yazmış..
Bak meşhur Suudi şeyhi dünyanın döndüğünü söyleyenlere hem de 20.yüzyılda ne söylemiş;

Suudi Arabistanlı Şeyh Abdul Bin Baz şöyle diyor : "... Bunu iddia eden kafir olur ve delalete düşer. Bunu iddia eden kişi tövbeye davet edilir. Ederse ne ala! Aksi taktirde kafir ve mürted olarak öldürülür ve malı da Müslümanlar'ın hazinesine katılır. Eğer ileri sürdükleri gibi Dünya dönüyor olsaydı ülkeler, dağlar, ağaçlar,nehirler, denizler bir düzende kalmazdı. İnsanlar batıdaki ülkelerin doğuya, doğudaki ülkelerin batıya kaydığını görürlerdi. Kıble'nin yeri değişir, insanlar kıbleyi tayin edemezlerdi. Bunların hiçbiri görülmediğine göre, Dünya'nın hareketli olduğu iddiası uzun sürecek birçok nedenden dolayı batıldır."

İşte İslam bu zırvaları yazanların elinde yönetiliyor..
20. yüzyılda dahi,dünyanın döndüğünü kabul edenleri ölüme mahkum ediyor ve kafir olarak nitelendiriyor..
Din gericilerin-Yobazların elinden kurtarılmayı bekliyor...

muhammetordusu
05-01-2006, 14:00
CEVAP LÜTFEN SADECE BİR MESAJ YOLLA BEN SENDEN ÖZÜR DİLEYİM BU FORUMDA SENŞİN GALİBİYETİNİ KABUL EDECEM VE KENDİMİ YAKARAK HADİ BAKALIM O İDDANI İSPATLAYAMAYAN ŞEREFSİZDİR DELİKANLI GİBİ TARTIŞACAKSAK TARTIŞALIM HADİ BEKLİYORUM BAŞKA İŞLERİM VAR SENLE İŞİM BİTTİ

pante
05-01-2006, 14:03
Kaçmak yok M.O.
Daha karpuz keseceğiz.. :)
Sana İslam tarihinde yakılanları,derisi yüzülenleri,etleri lime lime edilenleri,boynu vurulanları,boğdurulanları,çoluk çocuk öldürülenleri de anlatabilirim..
Merak etme...Daha sonra da gerçek İslam alimlerine,İslamın yükseliş devirlerindeki değerli insanlara da değineceğim..
Doğruyu ve yanlışı ayırt etmesini ve doğrudan yana olmayı,aydınlıktan yana olmayı,karanlığı-gericiliği boğmayı öğrenene kadar kandiller sönmeyecek...

muhammetordusu
05-01-2006, 14:05
BENİM KAYNAKLARIM ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI SENİN ALINTI YAPTIĞIN YER ALAMADİĞİN YERLER KALMİŞTA SANA YARDIM EDEYİM DEDİM ÇOCUK GİBİ SADECE MASALLARI OKUMUŞŞUN ANLAMA YETENEĞİN VARSA 600 SAYFANIN 550 SAYFASINIDA OKUDA BÖYLE 2 MADDEDE TAKILIĞP KALMA


O SUUS MU NE DEDİYSEN NERDE NASIL KİME DEMİŞ VEYA KİM BEN BİLMİYORUM SENXDEN İLK DEFA BÖYLE BİRİNİ DUYUYORUM



VALLA SİZE HAYRET BÖYLE İNSANLARI NERDEN ÇIKARTIP BULURSUNUZ HER KONUNUN UYDURUK BİR İSMİ VE SÖZÜ YERİ MEKANI HAZIR

muhammetordusu
05-01-2006, 14:08
BİZİM KANDİLLER ZATEN YANIL SİZİN KALBİNİZ SÖNMÜŞ KUZUM

pante
05-01-2006, 14:27
M.O;
Öyle büyük laflar etmemelisin..
Sen ya pek fazla birşey bilmiyorsun..
Ya da hep güzel taraflarını okumuş,dinlemişsin..
Sahur gecelerinde Nihat Hatipoğlunu dinledikçe neredeyse benim de ağlayasım geliyor..
Ama gerçeklerden de ders alınması lazım..
Ben İslam'ı zayıflatmak,İslam'a saldırmak için yazmıyorum bunları..
Bu sitedeki tüm yazıları incelediğinde doğruları savunduğumu görürsün..
Kasıtsız olarak bir yanlışlık yapsam bile özür dileyecek kadar seviyeli olduğumu düşünüyorum..
Herşeyi ak ya da kara görmeyelim..
Sen bir insanı kafir,ya da ateist olarak nitelendirme-suçlama yetkisini Allah'tan mı alıyorsun..
Hz.Muhammed'in bile böyle suçlamalara engel olduğunu bilmiyor musun?
Kur'an'da gıybetin kardeşinin etini yemek anlamına geldiğini bilmiyor musun?
Önemli olanın seni yaratan,alemlerin rabbi olan Allah'a inanmak ve doğru yolu bulmak,kamil insan olmak,gafillerin ,sapıkların yoluna sapmamak olduğunu bilmiyor musun?
Dinlerin sadece bir araç olduğunu.peygamberlerin sadece bir uyarıcı elçi olduğunu,islamda ruhban sınıfı olmadığını bilmiyor musun?
Bütün hadis kitaplarının uydurmalarla dolu olduğunu,sünnet olarak bildiğimiz çoğu şeyin Emevi devri yezitlerinin uydurması olduğunu,tefsir kitaplarının çoğunun yanlış yorumlarla dolu olduğunu bilmiyor musun?

Maalesef bilmiyorsun..
Çünkü bilsen bir ışık görürdüm..Yok!!

Bak dostum!!
Dine bulaştırılan yanlışlar,uydurmalar dine zarar verir..Ama Allah'a asla..
Cinayetler,katliamlar da öyle..
Daha 4 halife devrinde başlamıştır cinayetler..
Halife Ömer öldürülmüştür..
Halife Osman öldürülmüştür.
Halife Ali öldürülmüştür..
Peygamberin torunu Hasan ve Hüseyin öldürülmüştür..
Devam edeceğim...

pante
05-01-2006, 14:34
Devam edeceğim ama konudan sapıyoruz sayende..
İzin verirsen şu şeyhi tamamlayalım..Bak nasıl devam ediyor:

KIRK BİN BAŞLI, KIRK BİN AYAKLI, KIRK BİN BOYNUZLU KIRMIZI BOĞA LİYUNAN
Hak Teala yedi göğün her birisini balıklar gibi binlerce çeşit yaratıkla dopdolu etmiştir. Yedi göğün duvarı olan Kaf Dağının ötesinde bir büyük yılan yaratmıştır. Yılan büyük dağı halka gibi kuşatıp başını kuyruğu üzerine koymuştur. Kıyamete kadar Hak Teala’yı yüksek şanıyla tespih eder. Bu denizler ortasında yedi yer bir gemi gibi hareketli ve huzursuz iken, Hak Teala bir büyük melek tayin etmiştir ki; yerlerin etrafını kavrayıp, bir omuzu üzerinde sakin kılmıştır. Sonra Hak Teala, o meleğin ayağı sağlam dursun diye yeşil yakuttan büyük bir kare biçiminde kaya yaratmıştır ki, onun en üst düzeyinde bin vadi yaratıp, her birini bir deniz ile ve her denizi binlerce çeşit yaratıkla doldurmuştur. Daha sonra Hak Teala o kayayı sabit tutmak için bir büyük kırmızı öküz yaratmıştır ki onun kırk bin başı, kırk bin boynuzu, kırk bin ayağı vardır. Her iki ayağı arası bir yıllık yoldur. Kayayı boynuzları ve sırtı üzerine yerleştirmiştir. Bu öküzün adı Liyunan’dır. Sonra Hak Teala onun ayaklarını sabitleştirmek için bir büyük balık yaratmıştır ki yedi deniz onun ağzında bir damla gibidir. Sonra Hak Teala o balığın altında bir büyük deniz yaratmıştır ki bu büyük balık, bu büyük denizde sukun ve karar etmiştir. Sonra Hak Teala o denizin altında yedi tabaka cehennem yaratmıştır. O büyük deniz cehennem üzerinde sakin olmuştur. Sonra Hak Teala yedi cehennemin altında sert rüzgar yaratmıştır ki cehennemin iki tabakası onun üzerinde karar kılmıştır...

aspartam
05-01-2006, 14:39
Arkadaşlar tasavvufun ipliği pazara çıkmıştır.

pante
05-01-2006, 14:41
Aspartam;
Ne ilgisi var tasavvufla?!

aspartam
05-01-2006, 14:48
İbrahim hakkı tasavvuf ehlidir.Söylemleri de tasavvufi söylemlerdir.Şimdi kalkıpta bunlar Kur'ani söylemlerdir demeyeceksin herhalde.

paco
05-01-2006, 14:49
Ha bu sayduklarını yapanlar müslüman değuldir.Müslümanlarsa bunları yapmazlar,yapıyorlarsa müslüman değildirler.
karadenizli kardeşim konuşmaya gelince müslüman değuller
eylemi yapmaya gelince o iş başka;bu iş başka değil mi?

aspartam
05-01-2006, 14:55
Ne diyon kardeşim anlamıyom.Biraz bağır.

pante
05-01-2006, 15:02
"İbrahim hakkı tasavvuf ehlidir.Söylemleri de tasavvufi söylemlerdir.Şimdi kalkıpta bunlar Kur'ani söylemlerdir demeyeceksin herhalde."

Aspartam bu mantığın çok tehlikeli..
Bir adamın,şeyhmiş,hadisçiymiş,tefsirciymiş yazdıkları,yaptıkları ne ilmi bağlar ne de dini..
Bir bilim adamı yanlış tezlerde bulunsa bilimin ipliği pazara çıktı mı diyeceğiz..
Dini kitaplar yazan,alim geçinen birinin yanlışları ortaya çıktığında dinin ipliği pazara çıktı mı diyeceğiz?

Senin mantığınla İbrahim Hakkı tasavvufidir.Tasavvuf İslamdır.İslamın ipliği pazara mı çıkmış oluyor..

Üstelikte bilen bilmeyen tasavvufçuyum diye ortaya çıkmış.Moda gibi olmuş bir zamanlar..
Bir tasavvufçunun yazdığı diğerine ters...
Bugün de tasavvuf ehli sünnetin oyuncağı olmuş..
Dejenere etmişler sonuçta...

aspartam
05-01-2006, 15:08
Tasavvufun İslam olduğunu sen söylüyorsun.Benim inancıma göre tasavvuf küfürdür,şirktir.

pante
05-01-2006, 15:21
Sen Tasavvufu İslam'dan sayıyorsundur diye o örneği vermiştim..
Erzurumlu İbrahim Hakkı tasavvufa değil ehli sünnete bağlıdır..
Bak Manzum'unda inancını tarif ediyor:

Erzurumlu İbrahim Hakkı


1.BEYT

Hudâ Rabb'im Nebim hakka Muhammeddir Rasûlullah
Hem İslam dînidir dînim kitâbımdır Kelâmullah

Hudâ Rabb'imdir, Peygamberin Muhammed Rasûlullahtır. (sallallahu aleyhi ve sellem)
Dînim, İslam dînidir. Kitabım Allah'ın kelâmıdır.

2.BEYT

Akâid içre Ehli Sünnet oldu mezhebim cem'â
Amelde bu Hanîfe mezhebidir mezhebim vallah

İtikadlar içerisinde gittiğim yol, Ehli Sünnet velCemaat mezhebidir. Doğrusu o haktır.
Amelde ise Ebû Hanîfe rahimehullah'ın görüşleri mezhebimdir. Buna Allah'a andederim.

3.BEYT

Dahî zürriyetiyim Hazreti Âdem Nebî'nin hem
Halîlin milletiyim dahi kıblem Ka'be Beytullah

Aynı zamanda Hazreti Âdem aleyhisselam'ın neslindenim.
Ve İbrahim aleyhisselam'ın milletindenim. İbadetlerde yöneleceğim yer, Ka'be Beytullahtır

Bu adam sence şirk ve küfür içinde mi?!! :)

pante
05-01-2006, 15:38
Erzurumlu İbrahim Hakkı'dan öğütlere geldi sıra..
Fakirliğe düşmemek,zenginlik için yapmamanız gerekenler:

FAKİRLİĞİN SEBEPLERİ
Günah işlemek,
Yalan söylemek,
Sabah vakti uyumak,
Bir gün bir gecede sekiz saatten çok uyumak,
Soyunup çıplak yatmak,
Çıplak iken abdest bozmak,
Bir yanı üzerine yaslanıp ekmek yemek,
Ekmek kırıntılarını yere dökmek,
Cenabet iken ağzını yıkamadan yemek,
Soğan ve sarımsak kabuklarını yakmak,
Geceleyin evi süpürmek,
Çöpleri evin içinde biriktirmek,
Yaşından büyüklerin önünde yürümek,
Anne ve babasını isimleri ile çağırmak,
Eline geçen çer çöple dişlerini kurcalamak,
Toprak ve çamur ile ellerini ovalamak,
Eşik üzerinde oturmak,
Kapının bir kanadına dayanmak,
Helada abdest almak,
Elbisesini üzerinde dikmek,
Yüzünü yıkayınca yeniyle ya da eteği ile silmek,
Evde örümcek yuvasını saklamak,
Namazı kılmada gevşek davranmak,
Sabah namazını kıldıktan sonra camiden erken çıkmak,
Her sabah çarşıya erken gitmek,
Çarşıdan eve geç dönmek,
Dilencilerden ekmek kırıntılarını satın almak,
Kendi evladına beddua etmek,
Biti ateşe atmak,
Gece kapların ağzını açık bırakmak,
Mumu, kandili nefesle söndürmek,
Boğumlu kalemle yazmak,
Dişi kırık tarakla taranmak,
Anne, baba ve üstadına duayı unutmak,
Sarığını otururken sarmak,
Ayak donunu ayakta giymek,
Dilenciye kızıp boş çevirmek,
Kısıp ihtiyacından az harcamak,
İsraf edip haddinden çok harcamak,
Geçim işlerinde gevşek davranmak,
Kapısız evde yalnız yatmaktır.

Bunlar içinde yapılmaması gerekenler olabilir gerçekten, çoğu saçma olmakla birlikte..Fakirliğin sebebi olarak bunları göstermek gericilik değilse nedir?!!

aspartam
05-01-2006, 16:24
Zaten bütün tasavvufçular biz ehli sünnetiz derler.Yoksa başka nasıl itibar göreceklerdi?

Bu adam sence şirk ve küfür içinde mi?!!
soruna vereceğim cevapta evet olacaktır.Sabahtan beri yazdığın yazılar gerçekten ona aitse,bu adam küfür içindedir.Yazdığın yazılardan sadece küçük bir örnek vereceğim.
"Hak Teala yedi göğün her birisini balıklar gibi binlerce çeşit yaratıkla dopdolu etmiştir. Yedi göğün duvarı olan Kaf Dağının ötesinde bir büyük yılan yaratmıştır. Yılan büyük dağı halka gibi kuşatıp başını kuyruğu üzerine koymuştur."
İbrahim hakkı burada Allah'a yalan isnat etmiştir.Allah'a yalan isnad etmekse küfürdür.

Onlardan öyleleri vardır ki dillerini kitaba doğru eğip bükerler siz onu (bu okur göründüklerini) kitaptan sanasınız diye. Oysa o kitaptan değildir. "Bu Allah katındandır" derler. Oysa o Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah'a karşı (böyle) yalan söylerler. (3/78)

Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı yalan uydurursa, işte bunlar, zalimlerin ta kendisidirler. (3/94)

Bak, nasıl da Allah üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah olarak bu (onlara) yeter! (4/50)

Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.) De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram kıldı? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan kim daha zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. (6/144)

Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helâldir, şu da haramdır" demeyin, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler. (16/116)

Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka tanrılar edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi var mı? (18/15)

muhammetordusu
05-01-2006, 16:36
Aspartam bu mantığın çok tehlikeli..
Bir adamın,şeyhmiş,hadisçiymiş,tefsirciymiş yazdıkları,yaptıkları ne ilmi bağlar ne de dini..
Bir bilim adamı yanlış tezlerde bulunsa bilimin ipliği pazara çıktı mı diyeceğiz..
Dini kitaplar yazan,alim geçinen birinin yanlışları ortaya çıktığında dinin ipliği pazara çıktı mı diyeceğiz



panti kardeşş son sözü yukarda söylemişşin bize niya anlatıyon biz allhın varlığını size anlatıyoruz sen bana i. hakkıyla neyi anlatmaya calısıyon şahıs hataları kurumu etkilemez o geç allahın varlığına gel banene öküzden yılandan madem çok biliyon birazada o benim yazdığım taraflarına kay i. hakkının sadece onlarmı var baska neler varsayfasını söylermisin kaçıncı fasıl kaçıncı nevi

pante
05-01-2006, 16:55
Güzel..
Aspartam iyi yazmışsın..
Geriye Ehli sünnet'inde üzerine bir X çekmek kaldı...
Çünkü bu adamı yere göğe sığdıramayanlar,evliya ilan edenler de onlar..
Tasavvuf dediğin nostalji kalmış.Tasavvufu temsil eden mi var?!!

Bu evliya ilan edilen yalancı Alimin yeterince anlaşıldığını umuyor.Son bir
alıntı daha yapalım.Hafıza zayıflığı üzerine;


UNUTMANIN SEBEPLERİ

Çok günah işlemek,
Çok düşünmek ve üzülmek,
İş ve meşguliyeti çok ve dağınık olmak,
Taze çeşniş yemek,
Ekşi elma yemek,
Ense çukurundan kan aldırmak,
Deve katarı arasından geçip gitmek,
Mezar taşındaki yazıları okumak,
Asılan adamın yüzüne bakmak,
Canlı biti yere atmak,

Buyrun bakalım! 2 doğru , 7 yanlış, 1 belirsiz..

muhammetordusu
05-01-2006, 17:32
bilimsel olarak deneyipte mi konuşuyon s

05-01-2006, 17:53
Peki Madem ahirete inanmıyorsun peki ölünce nereye gitmeyi düşünüyosun?

pante
05-01-2006, 17:53
Yapma dostum;
biti yere atmanın , unutmaya yol açtığının bilimsel tarafı olabilir mi?
Bunu söyleyen adamın diğer sözlerine de itibar edilmez..
Ama bilimsellikten söz ettiğine göre sen de umut var! :)

pante
05-01-2006, 17:56
"Peki Madem ahirete inanmıyorsun peki ölünce nereye gitmeyi düşünüyosun?"

Arkadaşım hoşgeldin!
Yanlışlıkla mı mesajın buraya düştü bilmiyorum.
Eğer bana yazdınsa;
Ahirete inanmadığımı nerenden çıkardın!! :)

05-01-2006, 18:05
HAZIRLADIĞINIZ SİTEYİ BİRAZ DOLAŞTIK UĞRAŞMIŞ EMEK HARCAMIŞSINIZ.ALLAH EMEKLERİNİZİ BOŞA ÇIKARMASIN DİYORUM CANI GÖNÜLDEN.İYİ YADA KÖTÜ YAPILAN TÜM FİİLLERİN KARŞILIĞNIN AHİRET DENİLEN YURTTA KARŞILIĞININ VERİLECEĞİNE İNANMIŞ BİR MÜSLÜMAN OLARAK GAYRET VE EMEKLERİNİZİN BOŞA ÇIKMAMASINI YÜCE ALLAHTAN NİYAZ EDERİM.SİZE İNANANLARINDA, SİZİN ULAŞTIĞINIZ MEVKİYE ULAŞMALARI İÇİNDE DUA ETMEYİ UNUTMAYACAĞIM

TABİ BU ARADA ''TÜM EBED ZANNEDİLEN DEĞERSİZ DEĞERLERİN,DEĞERSİZLİĞİNİN AŞİKARLAŞACAĞI VE PİŞMANLIKLARIN ZİRVELERİNİN YAŞANACAĞI AHİRET YURDUNDA SİZ VE SİZİN YOLUNUZDA YÜRÜYEN TÜM ARKADAŞLARA ŞİMDİDEN KLY GELSN DİYORUM. SELAMETLE..

muhammetordusu
05-01-2006, 18:06
peygambere inanmayan ahiretine nasıl inanacak

muhammetordusu
05-01-2006, 18:07
panteidar sen ahirete inanıyuormusun

koritzi
05-01-2006, 18:32
sn m.o ahiret olgusu hz. Muhammele beraber mi gelmiştir, ya da Tevratla?? Çünkü benim de peygamberler konusunda şüphelerim var (şüphe yani hiçbirşeyden emin değilim) ama ahiret inancı bana mantıksız gelmiyor, tabi hayalimde ateşler olan bir cehennem ya da ırmaklar akan bir cennet canlanmıyor.
bunu gerçeketn soruyorum, bilmediğim için. Acaba insanın öldükten sonra kafasında gideceği bir yerin olduğunu düşünmesi ahiret inancı değil midir zaten? Allah bu inancı kalbimize kendi ilham ediyor olmaz mı?

pante
05-01-2006, 19:24
Dance arkadaş;
Bana siteyi güzel hazırlamışsınız dediğine göre sen de benim gibi yenisin herhalde..
Ben de beğendim siteyi.Dolayısıyla 1.5-2 aydır takılıyorum..Hazırlayanları ve yöneticileri kutluyorum..Keşke benim de emeğim geçseydi..
Fikirlerin,inançların özgürce tartışılabilmesinden yana olduğumu belirtmek isterim..
İnançların sorgulanmasını,inançların aşağılanmasını,inançlarına göre insanlara muamele edilmesini ilkellik,zorbalık olarak görüyorum..
M.O;
Seni ciddiyete davet ediyorum.Daha önce inançlarımı yazdım.Merak ediyorsan yazılar arasında birkaç yerde var.Bulur okursun.Bu başlıktakileri dahi okusan bilgi sahibi olabilirsin..
İkide bir de anlatınca propaganda yapmış gibi hissediyorum kendimi.Bu rahatsız ediyor beni.Yani biraz anlayışım senden farklı olabilir.Ben bırak cebir kullanarak inancımı yaymayı,sözle,tebliğle etkilemeyi dahi doğru bulmuyorum..

pante
05-01-2006, 20:01
De ki “Size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben bana vahyedilenden başkasına uymam.”

Enam suresi / 50

Peygamberin elçilik dışında diğer insanlardan ve diğer peygamberlerden hiçbir üstünlüğü yoktur..

Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: “Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz.” Şöyle de dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”

2 Bakara suresi 285

Kuran’ın bu ayetine göre Hz.Muhammed'le, Hz. İbrahim’i, Hz. Musa’yı, Hz. Nuh’u, Hz. İsa’yı yarıştırmamız yasaktır.”Hz.Muhammed en üstündür.” denmesi Kur'an'a göre yasaktır. Museviler’in ve Hıristiyanlar’ın düştükleri bu hataya, Kuran’ın bu açık ayetine rağmen düşülmüştür. Hz.muhammed sayesinde tüm insanların yaratıldığı, Hz.Muhammed olmasa ne dünya, ne de kainatın yaratılmayacağı şeklindeki meşhur uydurma, hadis başlığıyla insanlara yutturulmuştur. Oysa Kuran’da böyle bir ifade geçmemektedir.

pante
06-01-2006, 17:41
BÜTÜN SUÇ AYŞE'NİN
Aleviler ve Şiiler,peygamberin ölümünden önce kalem-kağıt isteğinin yerine getirilmemesinin sebebinin,peygamberden sonra Hz.Ali'nin başa gelmesini önlemek olduğunda birleşirler.
Peygamberden sonra olmasa da, Hz.Ömer'den sonra halife olmuş olsaydı,
herhalde İslam tarihi farklı şekillenirdi..
Çünkü bilhassa halife Osman devri çok eleştirilir.İhtilaf ve rahatsızlıkların had safhaya çıktığı dönemdir.Üstelikte akrabası Muaviye'nin Şam valisi olması ve elinin kuvvetlenmesi,islam merkezinin Şam'a doğru kayması bölünme ve ayrılıkların işaretiydi.
Halifeliğe Osman'ın yerine Ali'nin gelmesi halinde,belki de Muaviye böyle güçlenmeyecek,sorunlar artmayacaktı..
Belki de Osman öldürülmüyecek,Cemel ve Sıffin savaşları çıkmayacak,ashap bölünmeyecekti..
Muaviye ve oğlu Yezid halife olamıyacak, Ali'ye suikast yapılamıyacaktı..
Peygamber'in torunu Hasan zehirlenmeyecek,Hüseyin ve yakınları Kerbela'da katledilmeyecekti..
Halifelik babadan oğula geçen bir kurum haline gelmeyecekti..
Belki de İslam Mutezile'den çok önce yükselişe geçecek.akla ve bilime önem veren bir din olarak sağlam temeller üzerinde yükselecekti..
Emeviler dönemi olmayacak,dine uydurmalar ilave edilmeyecekti..
Dinde vahşet,terör,katliamlar olmayacak,mezhep bölünmeleri ortaya çıkmayacaktı.İslam bu yüzüyle dünya tarafından daha iyi karşılanacak,korkulan,nefret edilen bir din haline gelmiyecekti...

pante
06-01-2006, 20:08
Bugün bir avuç müslüman alim yüreklerini koymuşlar,uydurulan dinden yeniden indirilen dine kavuşmak için onurlu bir mücadele içindeler..
Gelenekçiler tarafından sapık,kafir ilan edilen,ancak halkın büyük desteğini alan bu insanların başında Yaşar Nuri Öztürk geliyor..
Yaşar Nuri Öztürk'e göre ;
1- Cuma namazı kadın erkek her müslümana farzdır.Kadınların cuma namazı kılmalarını engellemek dine aykırıdır.Cuma namazı ikirekat namaz ile hutbeden ibarettir..
2-Camilerde farz dışında namaz kılınması dinde yoktur..
3-Namazdan sonra dua edilmesi de dinde yoktur.Namazın kendisi zaten duadır..

pante
06-01-2006, 20:53
Günümüzün değerli hocalarından Prof.Dr.Bayraktar Bayraklı'da çağdaş yorumlarıyla halkın sevgisini kazanmış durumda..
Ancak dini kurtarma ve Kur'an'ı yeniden yorumlama gayretkeşliği içerisinde cevaplandıramayacağı türde izah ve iddialarda bulunuyor..
Örneğin;

**Prof. Bayraklı, Hz. Ayşe'nin Hz. Muhammed'le evlendiğinde 8 değil, 18 yaşında olduğunu iddia etti. Halbuki Buhari gibi en itibarlı kaynaklarda bile bu çok net bildirilir. Bayraklı iddiasına kaynak gösteremiyor..

**Ahzap Sûresi 50. Ayetteki "ganimet" konusu Bayraklı'yı çok zor durumda bıraktı. Büyük hata yapıp "ganimet" sözünü "yanlış çeviri" diyerek reddetti. Oysa piyasadaki 30 küsur mealin hepsinde bu söz (savaşta elde edilen kadınlar) "ganimet" olarak çevrilmiştir.

**Prof. Bayraklı hep Cahiliye devrinden söz edip, o dönemde kadınların "doğduklarında toprağa gömüldüklerini" söyledi. Hz. Muhammed'in zengin ve serbest meslek sahibi eşinden, Cahiliye devrindeki kadın şairlerden söz edilince de "Bunlar istisnadır" dedi. Peki; İslâmiyet'ten sonra kadın şair, kadın tüccar ve kadın yöneticilerin tümden yok olması ne demektir?

**Hocamız, "Cennetin bu dünyada, Mekke'de olduğunu" söylüyor. Peki, Hz. Adem cennetten (Mekke'den) kovulunca nereye, nasıl gitmiştir? Bu cennetle cehennem arasında ne vardır?

aspartam
06-01-2006, 21:32
Kardeş ahzab suresi 50. ayette ganimet kelimesi geçmiyor.
Önce ayetin latin harfleriyle metnini alalım sonrada bu ayeti en doğru meallendiren Muhammed Esed'in mealini veriyorum.
Ya eyyühen nebiyyü inna ahlelna leke ezvacekellatı ateyte ücurahünne ve ma meleket yemınüke memma efaellahü aleyke ve benati ammike ve benati ammatike ve benati halike ve benati halatikellatı hacerne meake vemraetem mü'mineten iv vehebet nefseha lin nebiyyi in eraden nebiyyü ey yestenkihaha halisatel leke min dunil mü'minın* kad alimna ma feradna aleyhim fı ezvacihim ve ma meleket eymanühüm li keyla yekune aleyke harac* ve kanellahü ğafurrar rahıyma
EY PEYGAMBER! Mehirlerini verdiğin eşlerini ve Allah'ın sana bahşettiği savaş esirleri arasından sağ elinin altında bulunanları sana helal kıldık. Ve seninle birlikte (Yesrib'e) göç etmiş olan amcalarının ve halalarının kızlarını, dayılarının ve teyzelerinin kızlarını; ve kendilerini Peygamber'e özgür iradeleriyle teklif eden, Peygamber'in de almak istediği mümin kadınları (da sana helal kıldık): (bu sonuncusu) yalnız sana özgü bir imtiyazdır, öteki müminler için değil, (zaten) onlara eşleri ve sağ ellerinin altında bulunanlar konusunda yapmaları gerekeni bildirdik. (Ve) artık sen (gereksiz) bir endişeye kapılmamalısın, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.
Evet ayette ganimet kelimesi geçmiyor bahşettiği kelimesi olan efaellahü geçiyor.Mesela aynı kelime enfal suresinde geçmektedir

1.Yes'eluneke anil enfal* kulil enfalü lillahi ver rasul* fettekullahe ve aslihu zate beyniküm ve etıy'ullahe ve rasulehu in küntüm mü'minın

Enfal bilindiğinin aksine bahşiş veya bahşetmek anlamına gelmektedir.Şimdi de ganimet kelimesinin geçtiği ayete bakalım,yine enfal suresinden;

41. Va'lemu ennema ğanimtüm min şey'in fe enne lillahi humüsehu ve lir rasuli ve lizil kurba vel yetama vel mesakıni vebnis sebıli in küntüm amentüm billahi ve ma enzelna ala abdina yevmel fürkani yevmel tekal cem'an* vallahü ala külli şey'in kadır
Ayetteki ğanimtüm kelimesi ganimet anlamına gelmektedir.
BİLESİNİZ Kİ, (savaşta) ganimet olarak her ne ki ele geçirdiyseniz onun beşte biri Allah’a ve Rasûl’e; yakın akrabaya, yetimlere, ihtiyaç içinde olanlara ve yolda kalmışlara aittir. (Gözetmeniz gereken ölçü budur) eğer Allah’a ve o hakkın bâtıldan ayrıldığı, iki topluluğun savaşta karşı karşıya geldiği gün kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız. (Ki işte o gün tanık olduğunuz gibi) Allah’ın her zaman, her şeyi irade etmeye gücü yeter.

pante
06-01-2006, 21:53
"EY PEYGAMBER! Mehirlerini verdiğin eşlerini ve Allah'ın sana bahşettiği savaş esirleri arasından sağ elinin altında bulunanları sana helal kıldık"

Aspartam;
Yazımda söylediğim gibi hemen hemen tüm meallerde "ganimet" olarak geçmektedir.
Senin bulduğun mealde de yukarıda kutu içindeki kısımda "Allah'ın sana bahşettiği savaş esirleri arasındaki ve sağ elinin altındaki cariyeleri sana helal kıldık " olmalıydı..

Yani; bahsi edilen yine "ganimet cariyeler"dir.Bu bilinen gerçeği örtbas etmeye çalışmak boşa kürek çekmek olur..

Amaç ; çok eşli ve bol cariyeli olmanın açıklamasını yapmak ise;
Dersin ki; "İslam'ın peygamberi gelen vahiylerin etkisiyle ( bilim birgün ispatlar) zaptedilemez bir cinsel enerji depoluyordu." Olur biter!! :o

aspartam
06-01-2006, 21:55
Sadece kelimenin ganimet olmadığını ortaya koymaya çalıştım.

pante
06-01-2006, 22:46
KABE - CAMİ


Tarihi kaynaklar ve hadislere bakıldığında hicretten önce de hac ve umre yapılmakta olduğu anlaşılmaktadır. Yani cahiliye dönemi Kureyşlileri de hac yapıyorlardı . Arafata çıkıyorlardı, Müzdelife ve Minadaki hac menasikini yapıyorlardı. Beytullahı da tavaf ediyorlardı, Safa ile Merve arasında sa’yediyorlardı.Şeytanı taşlıyorlardı.Beytullahı tavaf etmek için, günahsız kabul ettikleri veya bir başka deyişle kendilerini günahsız kabul eden Kureyşlilerin erkekleri elbiselerini diğer erkeklere, kadınlarıda diğer kadınlara vermek suretiyle tavaf ediyorlardı. Bu tür elbise bulamayan kadın ve erkekler kendi elbiselerini günaha bulaşmış kabul ettiklerinden dolayı soyunarak çıplak olarak tavaf ediyorlardı.

Civar ülkelerden hac ziyareti Mekke halkının gelir kaynaklarından biriydi.
Mekke'nin fethinden sonra Kabe'deki putlar temizlendi.Ama Kabe'ye dokunulmadı.Hatta müşriklere de hac müsaadesi verildi.

Kabe,putperestlerin değil Hz.İbrahim'in yaptığına inanılan bir ibadet yeriydi.
Hz.İbrahim'inde İslam olduğu ifade edilirken,yaptığı ibadet yeri de şekil olarak böyleyken ve peygamber döneminde bugünkü camilere hiçbir benzerliği olmayan dört köşe üzeri hurma dallarıyla kaplı mescitler varken, neden peygamberden yıllar sonra islam'da olmayan bir mimari tarzı tercih edilmiştir..

Hz.İbrahim'in mimari tarzı olan Kabe şeklindeki ibadet yerleri yerine minareli-şerefeli camiler islami midir?

Gerçi tüm müslüman ülkelerin kentlerini dolduran camilerin,bu saatten sonra mimarisi elbette değiştirilemez ama işin doğrusu nedir? Belki konuyu daha iyi bilen vardır.
Hz.Muhammed böyle bir yapılaşmaya izin verir miydi??

07-01-2006, 00:51
Ya ağzımı bozmıyım diyorum ama peki siz Kabe ve cami adlı yazıda ssiz nerden biliyorsunuz kaynaklarınızın doğru olduğunu bi cevap verin şu inanmadığınızı Allah için Kaynaklarınızın doğru olup olmadığını nerden biliyim bana ispatlayın...

muhammetordusu
07-01-2006, 00:52
abe panteidarım güzelim şimdi senin dediğin ne demek biliyormusun biz kaza vce kadere inanırız
sen dediğin yolla veya förmülle gidersek su şöyle olmasaydı bu böyle olmazdı o zaman baban olmasaydı sen olmazdın deden olmasydı baban olmazdı veya cinsel ilişki olmasaydı hiç kimse olmazdı o zaman bizi leylekler getirirdi leylekler getirseydi evlilik olmazdı o zaman anne de olmazdı anne olmayınca vs vcs. vs. vs. bu böyle uzar gider sen o yazdıklarınnı i
mantıklı olduğuna inanıyormusun

muhammetordusu
07-01-2006, 00:57
a be güzelim panteidarım sen şimdi beton çatını kaldırda yerine samandan ve camurdan ve daldan çatı yap bakalım o yağmura ve kara soğuğa ne kadar dayanıyor sizin sandığınız gibi islamiyet biyerde sıkışıp kalmaz devamlı kendini geliştirir

kuzum arabistanın iklimi ile buraların iklimini arasındaki farkı bilemeyecek kadar cahil ve cühelasın ve çok bilmişlik taslayan ukalasın

muhammetordusu
07-01-2006, 01:00
sizin iftiralarınızın foyasıdqa meydana çıktı işte demekki iaslm zamana ayak uyduruyor

muhammetordusu
07-01-2006, 01:01
ulan size yaranamayacağiz biliyormusunuz bizim gözümüzün üstünde kaş var

muhammetordusu
07-01-2006, 01:06
islam zaten dinlerin en gelişmiş ve bozulmamış halidir kabe ye ve cahilliyye dönemine gelince
canım o insanlar ibrahim aleyhiseelamın dinini yani hanifilik denir bozup putlara tapmaya başlamışlardır aynen israiloğullarının buzağıya tapmaya başladığı gibi ve doğaldırki mutlaka eski inanışları değiştirerek uygularlar kabe hz adem zamanında olan birşey sadece hz ibrahim onu bnina halinde inşa etmiştir

muhammetordusu
07-01-2006, 01:08
ve o alıntıladığınız kişileri veya ayetleri veya sözleri veya kitaplarıo veya herneyden okuyup uyazıyorsanız o şeyleri gözünüzle okusaydınız benim anlattıklarımıda görürüdünüz demekki siz başka yerinizden okuyorsunuz işinize gelenleri

muhammetordusu
07-01-2006, 01:11
sen kutuptaki adamın niye o kadar kalın giyindiğini anlayabilirsen neden şimdi camilerin öyle olduğunu anlarsın canım

pante
07-01-2006, 01:15
Dance kardeş + M:O ;
Buradaki bilgilerim kaynağı İslami kaynaklar..
http://www.akademi.nl/sayi7/dos2.htm
Belirttiğim siteye girerseniz alıntıyı yaptığım yeri göreceksiniz..
Yazının tamamını okmanızı tavsiye ederim..

Bozulduğunuz noktayı anlayamıyorum..
Sizi rahatsız eden gerçekler mi ??
Yoksa bunların yazılmış olması mı ??
Hazmedemediğiniz nedir ??
Buna cevap vermeden önce yazdıklarımı araştırın ,doğruluğunu görün ,ondan sonra cevaplayın..
Çünkü okumadan,araştırmadan cevaplarsanız,eminim;
yalanlara,dine atılan iftiralara kızıyoruz diyeceksiniz..

pante
07-01-2006, 01:20
M.O ;
Arabistan ya da sıcak ülkelerde de camiler aynı tarz..
Benim asıl sorduğum o değil..
Ben diyorum ki;
Hz.Muhammed görse bozulurdu belki..
Niçin kabe şeklinde değil..
Üstelikte minareler kullanılmazken..
Hoparlör kullanılıyor-minareye ne gerek var??

muhammetordusu
07-01-2006, 01:22
senin gerçek dediğin ne canım
sen daha ozamanın mescidinin malzemesiyle bu zamanın malzemesini neden farklı olduğunu bir b.k zannedip islamı pis emellereine aleet etmeye çalişıyorsun sen daha o farkı anlayamıyacak kadar cahilsinn herşey kitapokumak değildir bitanem insanda biraz mantık gerekli galibe sende o yok

muhammetordusu
07-01-2006, 01:25
bana söylermisin elektrik ne zaman icat oldu minare sesin daha uzağa duyurulması için yapıldı çünkü şehirler daha fazla yayılmiş tır günümüzde galşibe sen höparlör kullanımının 1000 sene önce olduğunu zannediyon

pante
07-01-2006, 01:31
M.O;
Senin takdir ettiğim tarafların da var..
Atom karınca gibisin meaşallah..
Hızına yetişmek mümkün değil..
Ben bir yazarken sen 3 yazıyorsan..

Yalnız neden ön yargı ile yaklaşıyorsun..
Evet ben daha ziyade bugünkü dini eleştiren yazılar yazıyorum..
İslamı öven , Allah'ın varlığını kanıtlamaya yönelik yazılarım da var..
Mesela "Bilinçli Tasarım" başlıklı yazımı okuyabilirsin..
Ama dine gelenekleri sokmuşlar , sonradan bir takım adetler , uydurmalar dahil etmişler..
İnsanlar yanlış eğitilip yetiştiriliyor..
Bak hemen "Allah inancınız yok", "ahiret inancınız yok" diye saldırıyorsun neden ?
Çünkü öyle öğrenmişin..
En ufak şeyle insanı kafir ilan eden müslümanlara sahibiz..
Değişecek bu kafalar değişecek..Gericilik - Yobazlık bitecek!!

pante
07-01-2006, 01:33
Ben bugünden bahsediyorum.50 metre minare çıkılıyor neredeyse..
Şart mı kubbeye orantılı yapman.Sembolik birşey yap gitsin..

pante
07-01-2006, 01:37
6178 - ibnu Abbas anlatıyor: Resulullah aleyhisselatu vesselam buyurdular ki: Görüyorum ki, yahudilerin havralarını, hıristiyanların da kiliselerini yükselttikleri gibi sizler de mescidlerinizi yükselteceksiniz.

6179 - Ömer ibnu'l-Hattab anlatıyor: Resulullah aleyhisselatu vesselam buyurdular ki: Ameli bozulan her kavim mescidlerini süslemeye yönelmiştir.

5471 - Abdullah ?bnu Ömer anlatıyor: Mescid, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında kerpiçten yapılmıştı. Tavanı hurma dallarıyla örtülmüştü. Direklerini hurma kütükleri teşkil ediyordu. Ebu Bekr buna (gerek tezyin ve gerekse tevsi yönüyle) hiç bir ilâve getirmedi. Ömer, (enini boyunu) artırarak mescidi, Resûlullah devrindeki tarz üzere (kerpiç ve hurma dallarıyla) yeniden inşa etti. Onu esaslı şekilde Osman (hem tezyin hem tevsî yönleriyle) değiştirdi ve pek çok ilavelerde bulundu. Duvarlarını nakışlı taşlarla ve kireçle inşa etti. Direklerini de nakışlanmış taşlardan yaptı. Tavanını da (pek kıymetli olan) sâc ağacından yaptı.
Buhâri, Salât 62; Ebu Dâvud, Salât 12, (451).

5486 - İbnu Abbâs anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki:
Ben mescidlerin yükseltilmesiyle emrolunmadım!
İbnu Abbas radıyallahu anh der ki: Yemin olsun! Sizler mescidlerinizi yahudi ve hıristiyanlar gibi süsleyeceksiniz!
Ebu Dâvud, Salat 12, (448); Buhari, Salat 62 (muallak olarak).

Hatta Kısas-ı Enbiyada Peygamberin Geniş mescidleri yıktığı geçmektedir...




İSLAM TARİHİNİ açıp bakarsanız...MESCİD in evlerde olduğunu hatta Hz.Muhammed 'in EVİNİNDE MESCİD olduğu ...ve ibadetlerin EVLERDE YAPILDIĞINI görebilirsiniz..bugün ki..Camii yapısı DAHA SONRA ORTAYA ÇIKAN BİR DURUMDUR...
Tıpkı...içtihad diye ortaya atılan insan kaynaklı uygulamalar olduğu gibi...



Alıntı:

...Camii , müminlerin toplu halde namaz kildiklari mescidlere denilmiyormu....??

Denmez efendim....Mescid...Düz ve sade bir yerdir...Cem odası gibi...Camii ise:
KUBBE
MİNARE
gibi..şekil itibarıyla mescidden çok farklı bir mekandır...

muhammetordusu
07-01-2006, 11:52
efendi cemaatle namz kılmanın mükafatı ve tek başına namaz kılmaktan hayırlı olduğuna dair bir sürü dayanak var sen bunları pekala biliyorsun

muhammetordusu
07-01-2006, 12:24
5486 - İbnu Abbâs anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki:
Ben mescidlerin yükseltilmesiyle emrolunmadım!
İbnu Abbas radıyallahu anh der ki: Yemin olsun! Sizler mescidlerinizi yahudi ve hıristiyanlar gibi süsleyeceksiniz!
Ebu Dâvud, Salat 12, (448); Buhari, Salat 62 (muallak olarak).

Hatta Kısas-ı Enbiyada Peygamberin Geniş mescidleri yıktığı geçmektedir...




İSLAM TARİHİNİ açıp bakarsanız...MESCİD in evlerde olduğunu hatta Hz.Muhammed 'in EVİNİNDE MESCİD olduğu ...ve ibadetlerin EVLERDE YAPILDIĞINI görebilirsiniz..bugün ki..Camii yapısı DAHA SONRA ORTAYA ÇIKAN BİR DURUMDUR...
Tıpkı...içtihad diye ortaya atılan insan kaynaklı uygulamalar olduğu gibi...



Alıntı:

...Camii , müminlerin toplu halde namaz kildiklari mescidlere denilmiyormu....??

Denmez efendim....Mescid...Düz ve sade bir yerdir...Cem odası gibi...Camii ise:
KUBBE
MİNARE
gibi..şekil itibarıyla mescidden çok farklı bir mekandır


alevilerin sazla ibadetini hoş görüp bizim ibadetimizi yalan ve sahte görüyorsun sana anca yuh demek düşer


efendi müslümanlar peygamber ve allah yolunda yapılan işlere değer vermiştir belki biraz aşırıya kaçılan yerler olabilir bazıları süsülemeleri fazlaya kaçırmış olabilir bu kişisekdir bana duvarlardaki hat yazılarını
çinileri dersen fazlalaık görmem


sen bana alevileri örnek veriyorsun her alevide cem evinde sazla ibadet yapmaz birçok alevi arkadaşım aynen bizim gibi camide ibadet hacca gitme vs. şeylerimiz aynıdır allhın evi benim evimden farklı olmalıdırki farkedilsin o bölgenin islami olduğu anlaşılsın hz alinin türbesininde kubbeli minareli olduğunu biliyormusun

islam liderleri feth ettikleri her memlekete bölgeye islam nişanı olarak cami yapmışlardır ve camileri bilerek gösterişli yapmışlardır ki diğer dinlerin ibadethanelerinden hakir görülmesin


( şöyle bir örnek vereyim yolda bir son model ferrari görsen aa bu adam çok zengin dersin veya büyük bir adam dır diye düşünürsün bunu düşündüren nedir göşteriş )

alevilik islam dişi bir mezhap değildir başka dinin mezhabi değildir sizin gibi ateist veya alevi lerin bize yakıştırdığınız bozuk dine iman ettiğimiz iftiralarını aynen yapıp bu mezhebi bozmuşlar islam dışı göstermek amaçlarınada başarılı olmuşlar diyebiliriz ve bu yodan da sonra çıkıp gerçek islam burda diye utanmadan yayagara yapmışlardır

muhammetordusu
07-01-2006, 12:29
hz muhammedin tek yıktığı mescit mescidi dırar isimli münafıkların yaptığı ve içinde toplanıp islama zarar verecek işleri planladıkları yerdir ve orayı yıktırmıştır senden bu konuyu açık yaznanı beklerdim anladınmı genilş olduğu için değil münafık yuvası oolduğu için

ve şuda bir gerçektir bizim için değerli olan o mescidin duvarları değil maneviyatıdır kubbe ve minare camii olduğuna dair delildie orası cem evi değildir orda allaha ulaşmanın çabasını yaparsın

muhammetordusu
07-01-2006, 12:39
bana bir mescit inşaa et panteidar beni bu iklimin soğuğundan yazın sıcagfindan güzün rüzgarından baharın yağmurundan dişarsının tozundan gürültüsünden bana camii inşaa et bizlerin evleride mescittir ama camiler müslümanların sadece ibadet değil istişare ve toplanma yeridir birbirleriyle kaynaşma yeridir



bana niye ateist diyorusn diye soruyon sen kendi yazılarını okumuyorsunki sen kendinin ne olduğunu bilmitorsunki sen her yöne kıvrılıyon insanın inancı tektir ya inanırsın ya inanmazsın

hz muhammedi kabul etmiyorsun demekki müslüman değilsin
islmın her kuralını ve kitabını her tarafıyla eleştiriyorsun eğer iman etseydin kuranın değiştiirilemeyeceğinede inanırdın
geriye kalan diğer dinler hristiyan da değilsin belki yahudi olavbilirsin veya mason veya da ateist veya ateist alevilerden olabilirsin alhın varlığı ile ilgili konularda yazdıkların senin inancını ortaya koyuyor sen ateistsin

pante
07-01-2006, 12:51
M.O;
Ben alevileri ya da Cemevlerini öne çıkarmıyorum.
Mevcut camilere de bir eleştiride bulunmuyorum..
Ama sanki bu mimari farzmış,kuran'danmış gibi , bu tarza mahkum kalmayı doğru bulmuyorum..
Daha estetik mimariler de geliştirilebilir..
Müezzinlik de İslamiyette yok..
Hem müezzin hem imam ne bu bolluk böyle..
Adam günde 5 sefer ezan okuyor..Toplam 5 dk...
Lojmanda oturuyor..Maaş alıyor..
Birbirine yakın camilerden uyumsuz ezan sesleri yükseliyor..
Bazılarında çocuğa okutuyorlar..Çirkin ve yanlış şekilde..
Ramazanlarda dahi unutulan,geç okunan,erken okunan ezanlara rastlamıyor muyuz ?
Diyeceksin ki bu mu bütün sorunumuz?
Deveye sormuşlar?
-- Neren eğri?
-- Nerem doğru ki ?.. demiş... :)

pante
07-01-2006, 13:02
M.O,
Sana neden M.O diye yazıyorum hiç düşündün mü?
Hiç senin forumdaki kodunu kullandığımı gördün mü?
Bu o isme olan saygımdan gelir..
Hiç benim peygamberleri küçülten bir yazımı gördün mü?
Ya da benim yüce yaradanı reddettiği mi okudun mu?
Sana oku diyorum.Bak "Bilinçli Tasarım" başlıklı yazıyı ben yazdım..
Peki nedir sendeki beni illa ateist görme arzusu?
Çünkü eleştiriyi, gerçekleri kabullenemeyişiniz?..
Çünkü hep sizi duygulandıran , ağlatan , efsane gibi , uyduruk masalları dinlemişsiniz..Uydurma mucizelerle , insanı putlaştırmışsınız..
Peygamber dediğin de senin benim gibi bir insan..
Bana yazdırma hanımlarından Ayşe'nin hadislerini buraya..
Tek farklı tarafı elçiliği..Kur'an'ı..
Gerisi hikaye..
Hz.İsa ne ise Hz.Muhammed de odur benim gözümde..
Hz.Musa da ,Hz.Nuh da hepsi eşittir..
Kur'an da böyle demiyor mu?..

pante
07-01-2006, 13:14
M.O;
Sen benimle münazaraya devam et..
En azından benim bir inancım var..
Sakın ateistlerle tartışmaya , düşünce münazarasına girme..
Aman ha !!
Yoksa sen de ateist olursun !! :o

pante
07-01-2006, 13:53
M.O'dan fırsat bulmuşken biz asıl konumuzdan devam edelim..
Müslüman örnekleri içinde mükemmel olanları da çoktur..Bunlardan biri de Mevlana Celaleddin-i Rumi'dir.

MEVLANA

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı.

Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu..
MEVLANA'DAN VECİZELER
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel..
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir...

Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim.
Gece esen ve suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim...

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap...

Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz..

Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...

muhammetordusu
07-01-2006, 20:58
Filistinliler Toprak Sattılar mı?
28 Mayıs 2003 Çarşamba
Filistin meselesinde bir çok insan şunu söylüyor : "Onlar Osmanlı'ya olan ihanetlerinin ve para için topraklarını satmalarının cezasını çekiyorlar?" Acaba ben bu şekil düşünen bir insana nasıl karşılık verebilirim?
Sami
Filistinlilerin Osmanlıya ihanet ettikleri ve kendi elleriyle toprak sattıkları bu yüzden de bugünkü musibetlerin başlarına geldiği iddiası yıllardan beridir kullanıla gelen bir anti-propaganda malzemesidir. Bu malzemeyi en çok da siyonist işgal güçleri kullanmaktadır. Biz inşallah bu konuyu ileride çok daha ayrıntılı olarak ve tarihi gerçeklerle de aydınlatacak şekilde ortaya koymaya çalışacağız. Ancak bu konularda çok sık sorular sorulması sebebiyle burada bazı noktalara parmak basarak özet bilgilerle izah etmeye çalışacağız:
Birinci olarak: Siyonist lobiler Amerika'da: "Filistin boş bir araziydi, bir çölden ibaretti. Biz girdik ihya ettik. Dolayısıyla orası bize aittir" diye propaganda yapıyorlar. İslam alemine yönelik olarak ise: "Filistinliler kendi topraklarını kendi elleriyle sattılar, biz de büyük paralar verip satın aldık" diye propaganda yapıyorlar. Burada çok açık bir çelişki dikkat çekmektedir. Çok fazla tarihe gitmeye gerek yok. Bugün yaşanan vakıa her iki iddiayı da yalanlamaktadır. Bugün Filistin'in içinde dört, Filistin'in dışında ise beş milyon civarında olmak üzere dünyada toplam 9 milyon Filistinli yaşamaktadır. Filistin'in dışındakilerin tamamına yakını, Filistin'in içindekilerin de yarıya yakın bir kısmı mülteci durumundadır. Yani tehcire tabi tutulmuş, göçe zorlanmışlardır. Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 28.220 km2'dir. Bunun bir bölümünü Nakab çölü oluşturmaktadır. Burası hala ihya edilmemiştir ve ihya edilmeye de müsait değildir. Sadece bazı bölümleri otlak olarak ve küçük çaplı tarım için kullanılmaktadır. Bir de İsrail bu çölü Filistinli tutsakları atmak için kurduğu bazı zindanlar ve meşhur Dimona nükleer santralı için arsa olarak kullanmaktadır. Fakat bununla birlikte Nakab çölünü de dahil ederek nüfus yoğunluklarına bir bakalım: Dünyadaki tüm Filistinli nüfus halen burada yaşıyor olsaydı, tehcire tabi tutulmasaydı ve dışarıdan yahudi göçü olmasaydı, bu topraklarda km2 başına 318 kişi düşüyor olacaktı. Türkiye'de km2 başına ortalama 80 kişi düşmektedir. Yani Filistin'deki nüfus yoğunluğu Türkiye'dekinin 4 katına tekabül ediyor olacaktı. Halen de nüfus yoğunluğu buna yakındır, çünkü göçe zorlanan Filistinli sayısına yakın sayıda yahudi dışarıdan göç ettirilmiş, bunların bir kısmı intifada dönemlerinde tersine göç etmiştir ve şu anda 5 milyon civarında yahudi nüfus bulunmaktadır. Peki nasıl oluyor da boş araziye mensup nüfus bu kadar büyük bir yoğunluk oluşturabiliyor? Zaten Lübnan'da, Suriye'de, Ürdün'de, Gazze'de ve Batı Yaka'da kurulan mülteci kamplarında yaşayan Filistinlilerin sayısı siyonistlerin söz konusu iddialarını yalanlamıyor mu?
İkinci olarak: İşgalci siyonistler, Filistinlilerin arazilerini kendi elleriyle sattıklarını ve kendilerinin de buraları almak için büyük paralar ödediklerini söylüyorlar. Peki sattıkları araziler karşılığında büyük paralar alanların bugün gittikleri ülkelerde mülk edinmiş ve rahat bir hayata kavuşmuş olmaları gerekmez miydi? Bunların hepsi de herhalde o kadar büyük miktarlarda paraları birkaç günlük zevkleri için çarçur edecek ya da kumarda kaybedecek kadar aptal değillerdi. Oysa Filistinliler zikrettiğim yerlerde kurulmuş mülteci kamplarında tam anlamıyla sefalete mahkum durumdadırlar ve uluslararası yardım kuruluşlarının ellerine bakmaktadırlar. O insanların yaşadıkları hayatı ben gözlerimle gördüm. Arzu edenler gidip görebilirler. Bir insan kendi öz mülkünü kendi eliyle satıp da sefaleti tercih eder mi? Bu durum o insanların, arazilerini satarak değil de tehcire zorlanarak topraklarını terk ettiklerinin akli bir delilidir.
Üçüncü olarak: Filistin'den dışarıya toplu göç 1948 Savaşı'nda başlamıştır. Bu tarihten önce toplu göç olmamıştır. Bu olay Filistin dışına çıkan Filistinlilerin yurtlarını, topraklarını satarak değil de savaş yoluyla ve kendilerine karşı şiddete başvurulması sebebiyle terk ettiklerinin delilidir. Çünkü yahudi örgütleri toprak satın alma konusunda en yoğun çalışmalarını 1948'den önce yürütmüşlerdir. Bu tarihten sonra tehcir yoluyla zaten geniş arazilere el koymuşlardır.
Dördüncü olarak: İsrail işgal devleti, göçe zorlanan Filistinlilerin arazilerini yahudi göçmenlere vermek amacıyla "terk edilmiş arazilerle ilgili kanun" başlığı altında bir kanun çıkardı. Bu kanuna dayalı olarak yüz binlerce dönüm arazi yahudi göçmenlere peşkeş çekilmiştir. İşgal devletinin zaten 55 seneden ibaret olan tarihini objektif bir bakış açısıyla incelerseniz bu kanun ve uygulanması hakkında bilgi edinmeniz mümkündür. Şimdi burada bir çelişki ortaya çıkmıyor mu? Madem ki Filistinliler arazilerini kendi elleriyle sattılar; neden buralar "terk edilmiş araziler" hükmüne girdi.
Beşinci olarak: İsrail bugün mülteci durumundaki Filistinlilerin geriye dönme haklarını red konusunda oldukça ısrarlı davranıyor. Bakın en son "Yol Haritası" planını kabul ederken de mültecilerin vatanlarına dönüş haklarının reddini şart koştu. Peki neden bu insanların yurtlarına dönme haklarını red konusunda bu kadar ısrarlı davranıyor? Eğer o insanların topraklarını parayla satın almış olsalardı, ellerindeki satış belgelerini ve tapuları gösterir, geriye dönen mültecileri de bir yerlere istif ederlerdi. Ama öyle değil. Göçe zorlanan insanların arazilerine "terk edilmiş arazilerle ilgili kanun" yoluyla el koyduklarından mülteciler yurtlarına döndüklerinde o terk edilmiş arazilerin gerçek sahipleri ortaya çıkacak ve işgalcilerin buralara satın alma yoluyla değil de gasp yoluyla sahip oldukları anlaşılacak. İşte bütün mesele bu. Sadece bu gerçek bile siyonistlerin "Filistinliler topraklarını sattılar" iddialarını yalanlamaya yetebilir.
Altıncı olarak: Yahudilerin Filistin topraklarında mülk edinmelerinin tarihine bir bakalım: Filistin toprakları 28 milyon dönümdür. 1948'de İsrail işgal devleti kurulduğunda yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü. Yani tüm Filistin topraklarının % 7'si.
Bunun 650 bin dönümünü Osmanlı devleti döneminde mülk edinmişlerdir. O dönemde mülk edinmeleri ise ta Kanuni zamanında başlamıştır. Osmanlı devletinde ilk yahudi lobisini oluşturan Yusuf Nassi'nin Kanuni'yle iyi ilişkilerinden dolayı Kanuni ona Taberiye gölü civarında bazı arazileri bağışlamıştı. İşte bu olayla başlayan mülk edinme çabalarıyla 1917'de Filistin'in işgaline kadar ki süre içinde toplam 650 bin dönüm arazi edinmişlerdir.
300 bin dönümünü İngiliz işgalciler onlara bağışlamışlardır. Şöyle ki İngilizler, Filistinlilere ağır arazi vergileri uyguluyor, bu vergileri ödeyemediklerinde de mülklerine el koyuyor ve sonra buraları yahudi göçmenlere peşkeş çekiyorlardı.
200 bin dönümünü yine İngiliz işgalciler, yahudilere göstermelik bir şekilde parayla satmışlardır. Bu şekilde satılan arazilere de zikrettiğimiz vergi oyunuyla el konulmuştu ve satım işlemi de sembolik paralarla gerçekleşti.
600 bin dönümü de kendileri Filistin dışından olan, Lübnan ve Suriye'de ikamet edip Filistin'de mülk edinmiş bazı Arap kökenlilerden satın almışlardır.
Buraya kadar ki kısımda Filistinlilerin herhangi bir dahlinin olmadığını görüyoruz. Yani yahudilerin 1948'e kadar edindikleri arazilerin 8'de 7'sinde Filistinlilerin müdahalesi söz konusu değildir.
250 bin dönüm araziyi de Filistinlilerden satın almışlardır. Yani Filistinlilerden satın aldıkları toplam arazi miktarı Filistin topraklarının % 0,9'una (binde 9'una) tekabül ediyordu. Arazilerini satanlar da halktan çok şiddetli tepkilerle karşı karşıya kaldıklarından Filistin'i terk etmek zorunda kalmışlardı. Şimdi satılan arazilerin tüm topraklara oranıyla onları satanların genel nüfusa oranlarını denk kabul ederek düşünelim: Bir halk hakkında hüküm verirken % 0,9'un tavrına göre mi yoksa % 99,1'in tavrına göre mi hüküm verilir? Filistin halkının en az % 99'u göçmen yahudilere arazi satmama konusundaki kararlılıklarını korumuşlardır. Bu kararlılığa bağlı kalmayanları da içlerinde barındırmamışlardır. Her halkın içinde mutlaka o halkın genel tavrına muhalefet edenler, kararlılığa uymayanlar çıkar. Eğer yahudi göçmenlerin, yahudi göçünü teşvik eden örgütlerin bütün teşviklerine, cazibeli fiyat tekliflerine rağmen 30 yıl içinde satılan toplam arazi miktarı binde dokuzda kalmışsa bu, Filistin halkının bu konudaki dayanışmasını, kararlılığını ve üstün mücadele azmini gösterir. Ama ne yazık ki Filistin halkı bütün bu kararlılığına rağmen iftiraya uğramıştır. Bu tıpkı iffetini koruma konusunda oldukça dikkatli bir insana fuhuş iftirasında bulunulması gibidir.
Yahudi göçmenlerin 1948'den sonra gayri menkul edinmeleri tamamen işgal, gasp ve göçe zorlama yoluyla olmuştur. Göçe zorlanan Filistinlilerin arazilerine el koymak için de yukarıda zikrettiğimiz kanunu kullanmışlardır.
Yedinci olarak: Filistinlilerin arazilerini sattıkları iddiasını bu halk aleyhine bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya çalışanların da itiraf ettikleri gibi arazilerini satanlar Filistin topraklarını terk etmişlerdir. Yukarıda da zikrettiğimiz üzere Filistin halkının oldukça basit bir kısmını teşkil eden bu insanların, ya aldıkları paralarla başka yerlerde mülk edinmek amacıyla ya da şiddetli tepkilerle karşılaşmaları sebebiyle Filistin topraklarını terk ettikleri bir gerçektir. Yani bugün Filistin topraklarında yaşamaya devam edip de o toprakların İslami kimliğini savunanlar, her türlü zorluğa katlanarak, sürekli ölümü başlarının ucunda hissederek direnenler, toprak satanlar veya onların çocukları değildir. Bu durumda bu insanların başlarına gelenlerin, arazilerin yahudilere satılmasından kaynaklandığının iddia edilmesi Allah'ın adaletine bir iftira olmaz mı?
Sekizinci olarak: Kur'an-ı Kerim'de iki önemli iftira olayı üzerinde durulmakta ve bu olaylarla ilgili ayetlerde Müslümanların iftira konusunda nasıl bir hassasiyet göstermeleri gerektiği hakkında çok önemli ölçüler verilmektedir. Bu iki iftira olayı Hz. Yusuf (a.s.)'a atılan iftira ile Hz. Aişe (r. anha)'ya atılan iftiradır. Her iki olayla ilgili ayetleri de dikkatlice ve üzerinde derinlemesine düşünerek okuyun. Göreceksiniz ki ispat edilmemiş bir iddiadan dolayı bir kimseyi suçlu görmek büyük bir sorumluluk ve vebal yüklemektedir. Şunu da unutmayın ki bir halka iftira atılmasının sorumluluğu bir ferde iftira atılmasının sorumluluğundan çok daha büyüktür. Çünkü bir halka iftira atıldığında binlerce bazen milyonlarca insan haksızlığa uğramaktadır.
Dokuzuncu olarak: Aslında şu anda Filistin'de mücadele edenlerin ve mülteci kamplarında mağdur edilenlerin söz konusu iddiayla hiçbir ilgilerinin olmadığını yeterince ortaya koyan delilleri sıraladık. Zaten o insanların şu anki durumları da bu gerçeği ortaya koyan bir vakıadır. Fakat bir farz-ı muhal olarak öyle bir şey varsayılsa bile o insanların şu an işgale karşı tavır koymaları ve işgal altındaki vatanlarını kurtarmak için mücadele etmeleri hatalarından döndüklerini ve doğruyu seçtiklerini gösterir. Küfürden imana dönmüş bir insanın bile geçmişindeki küfürden dolayı suçlanması söz konusu değilken herhangi bir hatadan döndükten sonra hala ısrarla o hatadan dolayı suçlu gösterilmesi mantıklı bir şey olur mu? Kaldı ki biz bunu sadece Filistin halkının davasına ilgisiz kalınmasına gerekçe olarak kullanılan iddiaların her yönden tutarsız olduğunu ortaya koymak için bir farz-ı muhal olarak zikrediyoruz. Gerçekte bu davaya sahip çıkan direnişçilerin, büyük bir mücadele azmiyle vatanlarına sahip çıkan o insanların iddia edilenlerle hiçbir ilgilerinin olmadığını bir kez daha vurgulayalım.
Onuncu olarak: Siyonistlerin söz konusu iddiaları ortaya atmalarının temel amacı Müslüman halkların Filistin davasına ilgilerini zayıflatmak ve Filistin halkının mağduriyetine bigane kalmalarına sebep olmaktır. Ne yazık ki bu konuda amaçlarını kısmen gerçekleştirdiklerini de görüyoruz. Çünkü Filistin davasına ilgisiz kalanlar genellikle "toprak sattılar" iddiasını kendilerine gerekçe gösteriyorlar. Oysa İslam tüm Müslümanları kardeş ilan etmiştir. Bir kimse kardeşini herhangi bir hatasından dolayı canavarın önüne atmaz. Siyonizmin Filistin halkına layık gördüğü zulüm bir canavarın yaptığından farksızdır. Bu durum karşısında o insanların mazlumiyetlerine ve mağduriyetlerine bigane kalmamıza, "toprak sattılar" iddiası gerekçe teşkil edebilir mi? Kaldı ki bu iddia, yukarıda ifade ettiğimiz üzere şu an Filistin topraklarında varlık mücadelesi verenleri ilgilendiren bir iddia olmadığı halde o insanlar üç ayrı zulme maruz kalıyorlar: Bir: Topraklarını gasp eden işgalcilerin zulmüne. İki: Kendilerinin işlemedikleri bir hatadan dolayı iftiraya maruz kalma zulmüne Üç: O hatayı işlemiş olanların zulmüne. Buna bir de Müslümanların o hatayı gerekçe göstererek davalarına bigane kalmalarını eklerseniz o insanların her yönden mağdur oldukları sonucuna varırsınız.
On birinci olarak: Filistin davası kuru bir toprak meselesi değildir ve sadece Filistinlilerin omuzlarında taşımaları gereken bir dava da değildir. Bu dava tüm ümmeti ilgilendiren ve inançla bağlantılı bir davadır. Bu konuda bizim "Filistin Davasının İslami Temelleri" başlıklı dosyamızı okuyabilirsiniz. Dolayısıyla Filistinlilerin tamamı bu davayla ilgilerini kesseler bile yine İslam ümmetinin Filistin davasına sahip çıkması ve siyonist işgale karşı mücadele etmesi gerekir.
Filistinli Mülteciler Siyonistlerin İddialarının İftira Olduğunun Canlı Belgeleridir
Bugün muhtelif mülteci kamplarında sefalet içinde yaşayan Filistinliler ve onların yurtlarından çıkarılmalarının, geride bıraktıkları mülklerine el konulmasının öyküsü de işgalci siyonistlerin "Filistinliler topraklarını sattılar" iddialarını yalanlayan canlı belgelerdir. Bu yüzden bu konuya da biraz temas etmekte ve mülteciler dosyasını biraz açmakta yarar görüyoruz.
• Bugün dünya üzerinde Filistinlilerin sayısı 9 milyonu bulmuştur. Bu nüfusun sadece 4 milyonu Filistin toprakları içinde yaşamaktadır. 5 milyonu ise Filistin toprakları dışında onların da çoğu mülteci kamplarında yaşıyorlar. Filistin içinde yaşayanların yarıdan fazlasının da asıl mekanları değiştirilmiş, mülteci kamplarına yerleşmek zorunda bırakılmışlardır. Yani Filistin halkının % 75'ine yakın bir kısmı ikamet ettikleri yerlerden silah zoruyla ve şiddet yoluyla çıkarılmışlardır. Bu vakıa siyonist işgalin sebep olduğu tehcir gerçeğini gözler önüne sermektedir. O insanların bu şekilde tehcire zorlanmaları topraklarını satmama konusunda gösterdikleri kararlılıktan kaynaklanıyordu. Aksi takdirde topraklarını satarak büyük paralar alabilir ve Filistin dışında rahat bir ortama yerleşebilirlerdi.
• Filistin topraklarına yerleştirilen yahudilerin % 78'i, bu topraklar üzerine işgalcilerin kurduğu şehirlerde ikamet ediyor. Bu şehirlerin yerleşim alanları ise Filistin topraklarının tümünün % 15'ine tekabül etmektedir. Kalan % 22'lik nüfus ise Filistin topraklarının % 85'ine tekabül eden bölgelerine yayılmışlardır. Bunların yayıldıkları arazilerin toplamı ise 17 milyon 325 bin dönümdür. Onların kullandıkları araziler kesinlikle satın alma yoluyla değil, sahiplerinin tehcire zorlanması sebebiyle ve daha öce sözünü ettiğimiz terk edilmiş topraklarla ilgili kanunun işletilmesi suretiyle işgalcilerin eline geçmiştir. Netice itibariyle bugün mülteci kamplarında yaşayan 5 milyon Filistinliye ait arazi 154 bin yahudiye dağıtıldı. İşgal devleti bu mültecilerin yurtlarına dönmelerini engellemek için var gücüyle çalışıyor ve herhangi bir "barış (!)" anlaşması imzalanabilmesi için göçe zorlanan bu beş milyon Filistinlinin yurtlarına dönüş haklarından kesinlikle vazgeçmelerini şart koşuyor.
• Filistinlilerin göçe zorlanması sebebiyle 531 köy tamamen boşaltılmış bunların da % 90'ı işgal devletinin askeri güçleri tarafından tamamen yıkılmıştır. Bu boşaltma ve yıkım işlemi de göçe zorlama politikasında kullanılan bir metottu. Eğer ki Filistinliler topraklarını elleriyle satmış olsalardı işgalcilerin böyle bir metoda başvurmalarına gerek olmayacaktı.
• Filistinli mülteciler maruz kaldıkları bütün zorluklara rağmen vatana dönüş haklarından vazgeçmemekte ısrarlıdırlar. Mülteci kampları belki onlar için adeta birer bekleme salonları olmuştur. Onlar belki isteselerdi biraz daha iyi ortamlarda yaşamanın yollarını araştırıp yurtlarına dönüş haklarının peşine düşmeyebilirlerdi. Ancak sırf bu haklarından vazgeçmemek için oralarda beklemeyi ve onca zorluğa katlanmayı tercih ediyorlar. İsrail işgal devletinin ve onun arkasında duran emperyalist güçlerin bütün entrikalarına rağmen vatana dönüş haklarından vazgeçmediler ve vazgeçmeyeceklerini de ısrarla söylüyorlar. Eğer ki topraklarını satmış olsalardı böyle bir haktan söz etmeleri bile mümkün olmazdı. Topraklarına sahip çıkma hassasiyeti taşımasalardı mülteci kamplarında beklemek yerine siyonizme destek veren uluslararası güçlerin sunduğu imkanlardan yararlanarak bir yerlere yerleşmeyi tercih ederlerdi. Onları göçe zorlayan şey, vatanları konusunda duyarsız olmaları değil Müslümanların kendilerini yalnız bırakmaları ve İslam coğrafyasında ortaya çıkan kukla yönetimlerin işgalcilerin arkasında duran emperyalistlerle işbirliği yapmalarıdır. Zaten her savaşta bu tür toplu göç olayları olur. Çünkü kalabalık kitlelerin bütün fertleri savaşma gücüne sahip değildir.
Yahudilerin Filistin'e Yerleşmeleri
Aslında burada problem yahudilerin Filistin topraklarında ikametlerinden ziyade siyonizm ideolojisiyle birlikte gelen işgal olayından kaynaklanmaktadır. Osmanlı döneminde normalde yahudilerin legal yollarla ve herhangi bir tehdit oluşturmayacak şekilde Filistin topraklarına yerleşmelerine engel olunmuyordu. Ancak Basel konferansından sonra siyonizmin teşkilatlı bir hale gelmesinden ve Filistin topraklarından bir devlet kurma çalışmaları başlatmalarından sonra Osmanlı sultanı II. Abdülhamid yahudilerin Filistin'e yerleşmelerini ve buralardan toprak satın almalarını engellemiştir. Ne var ki İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ihanetiyle onun bu konuda aldığı tedbirler kaldırıldı. Zaten söz konusu cemiyetin mensuplarını incelerseniz birçoğunun yahudi veya dönme olduğunu görürsünüz. (Bu konuda bizim Türkiye'de Yahudi Lobiciliği başlıklı dosyamızda ayrıntılı bilgiler mevcuttur.) Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesinin en önemli sebebi de siyonistlerin Filistin'le ilgili emellerinin önüne set çekmesidir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin 1908 ihanetinden sonra yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmeleri kolaylaştırıldı. Fakat buna rağmen yine de yahudi göçünde söze gelir bir artış olmadı. Sonra İngilizlerin 1917'de bu toprakları işgal etmeleriyle yahudi göçünün hızlandırılması için önemli teşvikler oldu. Daha önce de zikrettiğimiz üzere İngiliz işgalciler, vergi zulmü yoluyla Filistinlilerden zorla aldıkları arazileri yahudilere bedava dağıttıkları halde yine de göçte istenilen oranda bir artış olmadı. En büyük göç dalgası 1933'te Avrupa'da Nazi fırtınasının estirilmesinden sonra başladı. (Bu konuda da bizim Gizli Dünya Devleti ve Siyonizm başlıklı dosyamızı okumanızı tavsiye ediyoruz.) 1933'e kadar İngiliz işgalcilerin tüm teşviklerine rağmen Filistin topraklarına yerleşen yahudi sayısı 150-200 bin civarındaydı. Bunların da epey bir kısmını Osmanlı döneminde yerleşmiş olanlar oluşturuyordu. Nazi tehdidinden dolayı Filistin'e göç eden yahudilerle 1947'ye kadar bu nüfus 800 bine çıktı.
Gelen yahudilerin hepsi tabii ki toprak sahibi olarak gelmiyorlardı. Filistinliler o zaman yahudi akınına karşı mücadele ettiklerinden öyle kırsal alana pek yayılmıyor daha çok şehir merkezlerinde veya Siyonist örgütlerin kurduğu yerleşim merkezlerinde toplanıyorlardı. Bugün bile Filistin topraklarına yerleştirilmiş yahudi nüfusun % 78'i şehirlerde ikamet etmektedir. O dönemde siyonist oluşumlar göçmen yahudilerin gençlerini kullanarak çeşitli terör örgütleri kurdular. Bu terör örgütlerinin gerçekleştirdiği katliamları Filistin tarihiyle ilgili kitaplardan okumanız mümkündür. Bütün bu katliamların ve saldırıların amacı Filistinlileri yıldırmak ve üzerlerinde bir tehdit gücü oluşturmaktı. Ancak yaptıkları bütün saldırılara rağmen bir "İsrail" devleti kurulmadan önce Filistinlileri göçe zorlama konusunda başarılı olamamışlardır.
"İsrail" devletinin ortaya çıkması ise siyonist terör örgütlerinin başarısıyla değil, emperyalist güçlerin yardımlarıyla ve Arap ülkelerindeki kukla yönetimlerin ihanetleriyle olmuştur. İşte bu ihanetin sonucunda bir işgal devleti ortaya çıkmış ve Filistinlilerin göçe zorlanması da o devletin ortaya çıkmasıyla başlamıştır. İşte yahudilerin geniş mülkler edinmeleri, büyük arazilere el koymaları bundan sonradır.
Filistinliler Osmanlı'ya İhanet Etmediler
Filistin halkına yapılan en büyük haksızlıklardan ve atılan en önemli iftiralardan biri de bu halkın Osmanlı'ya ihanet ettiği iddiasıdır. Burada Suud ailesinin öncülüğünde Hicaz bölgesinde çıkarılan Vehhabi isyanları, Mekke şerifi Hüseyin'in (bugünkü Ürdün kralının dedesinin dedesi) İngilizlerle işbirliği yaparak gerçekleştirdiği ihanet, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa ile onun oğlu İbrahim Paşa'nın ihanetinden kaynaklanan gelişmeler, Yemen isyanları ve Arabistanlı Lawrance'ın kandırdığı birkaç kabilenin çıkardığı isyanlar hep birbirine karıştırılıp çorba yapılarak toptan Filistin halkının üzerine yükleniyor. Oysa bu ihanetlerle Filistin halkının hiçbir ilgisi yoktur ve tarihi incelerseniz Osmanlı'ya karşı bir Filistin isyanından söz edildiğini göremezsiniz. İngilizlerin Filistin topraklarını işgalinde de en büyük ihaneti yapan Mekke şerifi Hüseyin ile onun oğullarıdır ki bu aile Filistin halkına da en büyük ihaneti yapmıştır. Ne kadar ilginçtir ki Filistin halkına ihanet etmiş birinin yaptığı Filistin halkının ihaneti olarak takdim ediliyor. Atı çalınan kimse hakkında "at çaldı" denmesi gibi. Bunda da siyonistlerin çeşitli medya organları vasıtasıyla yürüttükleri manipülasyonun büyük rolü var. Osmanlıya en büyük ihaneti yapan Şerif Hüseyin ve oğulları siyonistlerle işbirliği yaptıklarından onların ihanetleri hep gizlenirken, İngilizlerin Filistin topraklarına girmelerine yardımcı olan bu ailenin yaptığı ihanet ne yazık ki Filistin halkının Osmanlı'ya ihaneti olarak takdim ediliyor. Çünkü siyonistler kendileriyle işbirliği yapanların kirli çamaşırlarını gizlerken, kendilerine karşı mücadele edenlere çamur atarak onları lekelemeye çalışıyorlar.
Artık lütfen zihnimizden, tarihin saptırılmasından kaynaklanan bu büyük yanlışlıkları silelim ve her yönden mağduriyete, haksızlığa duçar olmuş bir halkın haklı davasına sahip çıkalım. Bu halkın maruz kaldığı zulmün ortadan kalkması için hiçbir şey yapmazken bir de haklarındaki iftiraları onaylayarak biz de haksızlık edersek bunun vebali büyük olur.
Kendimizi de Sorgulayalım
Osmanlı devletine ihanet konusu gündeme gelince hemen parmaklar Arap dünyasını gösterir. Oysa Osmanlı'ya en büyük ihaneti İttihat ve Terakki Cemiyeti, Jöntürkler gibi fitne odakları yapmıştır. Bunu söylerken, Arap dünyasından çıkıp da İngiliz sömürgecilerle işbirliği yapmış hainleri temize çıkarma gibi bir niyetimiz yok. Bununla şu hususa dikkat çekmek istiyoruz: Bizim içimizden çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti veya Jöntürkler sebebiyle bu halkı toptan mahkum etme hakkımız var mıdır? Eğer böyle bir şeyi makul görüyorsak o zaman önce kendimizi mahkum etmekle işe başlamamız gerekir. Kaldı ki Arap dünyasından çıkmış hainlerle Filistinlilerin, Arap ulusundan olma dışında zikre şayan bir ortak yanları bulunmamaktadır. Hele bugün Filistin'in özgürlüğü ve bağımsızlığı için mücadele edenler onlarla taban tabana zıt durumdadırlar.
Daha yakın zamanda Irak'ta bir halkı hedef alan iğrenç saldırıya halkımızın bütün kesimlerinin karşı çıktığı malumdur. Bu tepki çok farklı ideolojik anlayışlara sahip kitleleri birlikte hareket etmeye ve ortak eylemler düzenlemeye sevk etti. Böyle olmasına rağmen birilerinin üç beş kuruş dünyalık kazanabilmek için sömürgeci güçlere çeşitli imkanlar sağladıklarını da gördük. Bu durumda tepki gösterenlerle, ellerindeki dünyevi imkanları saldırganların hizmetine verenleri, aynı ülkenin insanları olmaları sebebiyle aynı kategoriye mi sokacağız?
Halkımızın topyekün mücadele verdiği İstiklal Savaşı döneminde bile içimizden ihanet edenler çıkmadı mı? Peki ihanet edenlerle İstiklal Savaşı'na katılanları ve destek verenleri aynı kategoriye mi sokacağız?
Bugün Filistin halkının, bağımsızlık ve hürriyet için sürdürdüğü mücadele bu ülke halkının geçmişte verdiği İstiklal Savaşı'nın aynısıdır. Bu mücadeleyi yürütenleri ihanet edenlerle aynı kategoriye sokanlar en başta kendi geçmişlerine haksızlık etmiş olurlar. Çünkü ihanet edenlerle, hakları ve hürriyetleri için direnenleri, zilleti kabul edenlerle başlarını dik tutanları aynı kategoriye sokma anlayışını makul ve kabule şayan bir anlayış olarak benimsemiş olurlar. Böyle bir anlayışı benimseyebilecek birine de bizim söyleyecek bir sözümüz yok.

muhammetordusu
07-01-2006, 21:02
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik...
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...


bu satırıda okudun dimi ve o dergahlara girmenin o kadar kolay polduğuğnu mu zannediyon

muhammetordusu
07-01-2006, 21:05
çünkü oldupğu gibi görünmek veya göründüğün gibi olmak lazım

ve herşeyi kabullenmek lazım
ve sizin burda yaptıklarınız o yerlere uygun değil daha doğrusu o yazdığın şeyden ne anladıysan yanlış yorumlama zaten sen o dergaha girsen bu söylediğin hezeyablardan utanırsın

muhammetordusu
07-01-2006, 21:08
yukarıda yazdığım filistin ve arap düşmanlığıyla ilgili yazıyı tamamen okumanızı tavsiye ederim dünkü mevzuda biraz katkı yapar size inşallah okursunuz
beni daha iyi anlarsınız

pante
07-01-2006, 21:44
M.O;
Filistin halkının İsrail ve ABD'ye karşı verdiği mücadeleyi destekliyorum.
Sebepleri ne olursa olsun , Filistin'de bir işgal ve zulüm vardır..
Ne yazık ki Arap ülkelerinin , özellikle Suudi Arabistanın ABD ile işbirliğinden dolayı bu zulüm hala sürmektedir..
Yazıda ilgimi çeken bir yer var..
İstiklal savaşında da içimizden hainler çıkmadı mı, bizi arkadan vuranlar olmadı mı? diyordu galiba..
Kimdi bu işbirlikçi hainler? İzah edebilir misin?

07-01-2006, 22:51
sizin sandığınız gibi islamiyet biyerde sıkışıp kalmaz devamlı kendini geliştirir

kuzum arabistanın iklimi ile buraların iklimini arasındaki farkı bilemeyecek kadar cahil ve cühelasın ve çok bilmişlik taslayan ukalasın

07-01-2006, 23:06
sizin sandığınız gibi islamiyet biyerde sıkışıp kalmaz devamlı kendini geliştirir

kuzum arabistanın iklimi ile buraların iklimini arasındaki farkı bilemeyecek kadar cahil ve cühelasın ve çok bilmişlik taslayan ukalasın

sevgili m.o

iyi niyetinden asla suphem yok...cocugunu savunur gibi savunuyorsun dinini.. saffaniyetini ve iyi niyetini seviyorum m.o...
kizim , oglum kotude de olsalar benim yavrularimdir , savunurum...toplum disida olsalar onlar benim canim,parcamdirlar...
yaptiklarini tavsip etmesemde hic bir sey onlarin benim yavrularim oldugunu degistirmez...

savunurken somut seyler ortaya koymalisin...bir arkadasimiz (saniyorum) dance allahin olmadigini ispat edin gibi bir sey yumurtlamis...
guzel kardeslerim olmayan bir sey ispat edilmez...lutfen...

ve sen m.o
islam bir yerde sikisip kalmaz devamli kendini yeniler derken gonlunden geceni veya bizi ikna etmek icin yaziyorsun...
zira
bir kelimesini bile degistiremazsiniz yazan kitabiniz kuran degilmidir...
masturbasyon yapmak gunahmidir diye sorulanlara cevap vermekten daha oteye gidemeyen fetva makaminiz mi dininizi reforme edecekti...
din kendini nasil yeniler...hele islam..o zaten butun caglara gore degilmidir...
fetva vermiyorum ama yorum yapiyorum...din kendini degistirir ve yeniler derseniz kendi dininizden cikarsiniz...
ya cikin...
ya yenilenin...

muhammetordusu
09-01-2006, 23:09
Evet din kendinin yeniler dedim bu doğrudur yenileme geğişme değildir

bir insanı düşün kendindede analiz edebilirsin deride kendini yeniler değğilmi ama deriliğinden birşey kaybetmez zamana yani senin yaşına göre yenilenir amam deri deridir yine terler yine yumuşaktıre ve sert yanlarıda vardır nasır gibi nasırını ellettirmez


vel hasıl bu konu uzun sürer ben biraz yokum malumunuz bayram sizin değiminizle hayvan katliamı yapmaya gidiyorum canım sizi öldüremeyince bi,raaz egomu tatmin edeyim dedim şaka şaka şaka

09-01-2006, 23:44
Varlığı ebedi olan, merhamet sahibi, adaletli Yüce Allah kendisine dua
edenleri geri çevirmez. Dualarınızın Rabbin yüce katına iletilmesine vesile olan Kurban Bayramınız mübarek olsun.

pante
10-01-2006, 12:42
M.O ' ya kurbanının kabulü ve Dance' ninde bayramını tebrik ederek;
saz üzerine eleştirisine karşılık M.O' ya bir taş atalım bakalım Derli'den;

Taşlama

Telli sazdır bunun adı

Ne ayet dinler , ne kadı

Bunu çalan anlar kendi

Şeytan bunun neresinde?


Abdest alsan aldın demez

Namaz kılsan kıldın demez

Kadı gibi haram yemez

Şeytan bunun neresinde?


Venedik'ten gelir teli

Ardıç ağacından kolu

Be Allahın şaşkın kulu

Şeytan bunun neresinde?


İçinde mi, dışında mı

Burgusunun başında mı

Göğsünün nakışında mı

Şeytan bunun neresinde?


Dut ağacından teknesi

Girişten bağlı perdesi

Behey insanın teres'i

Şeytan bunun neresinde?


Dertli gibi sarıksızdır

Ayağı da çarıksızdır

Boynuzu yok, kuyruksuzdur

Şeytan bunun neresinde?

muhammetordusu
10-01-2006, 20:34
valla dayanamadım gene geldim

bizzat bende saz çalarım bunu belirteyim ama sala allah ibadet olacağı koonusunda hemfikir değilim sadece bir ibadet aracı yaparsanız bu olay başörtüsü gibi bir dini sembol haline gelmiş olmazmı size göre başörtüsü emri yok ve güya simge sazla ibadet yorum sizin

muhammetordusu
10-01-2006, 21:04
Telli sazdır bunun adı

Ne ayet dinler , ne kadı

Bunu çalan anlar kendi

Şeytan bunun neresinde?


Abdest alsan aldın demez

Namaz kılsan kıldın demez

Kadı gibi haram yemez

Şeytan bunun neresinde?


Venedik'ten gelir teli

Ardıç ağacından kolu

Be Allahın şaşkın kulu

Şeytan bunun neresinde?


İçinde mi, dışında mı

Burgusunun başında mı

Göğsünün nakışında mı

Şeytan bunun neresinde?


Dut ağacından teknesi

Girişten bağlı perdesi

Behey insanın teres'i

Şeytan bunun neresinde?


Dertli gibi sarıksızdır

Ayağı da çarıksızdır

Boynuzu yok, kuyruksuzdur

Şeytan bunun neresinde?



bende senin yazdığın şiire bir taşlama yapayım


saza lafımız yok
söze lafımız yok
ibadethanede ne işi var
ibadet bunun neresinde

allaha innamış
ayet dinlemez
sadece kendine faydası varsa
ibadet bunun neresinde

sazla abdest alınmaz
namaz kılınmaz
kadı'nın yediği haram bilinmez
ibadet bunun neresinde

venediktenmiş teli
ardışmış kolu
be hey allahın şaşmış kulu
ibadet bunun neresinde

içi boştur dışında teli
çalanın yüreğindedir onun sesi
nakışmı verir ona hazzı
ibadet bunun neresinde

önemsiz ;dutmuş teknesi
açık olsun yeterki gönül perdesi
behey insanın teresi
ibadet bunun neresinde

har dertsiz sarık sarmaz
şeytan çarığa bakmaz
boynuz kuyruk şeytandaysa
şeytan ineğin neresinde

suç sazda değil
suç allaha yakarış değil
suç ona inanış değil
suç biziz suçlu biziz
biz bize nankörlerdeniz
biz ona nankörlerdeniz
ihanet bizde
cinayet bizde
zina bizde
riya bizde
hırsız bizde
yalan bizde
iftira bizde
alay bizde
şeytan bizim neremizde

10-01-2006, 21:25
sevgili m.o

bu siteden gitme lutfen...

neden diye sorarsan?

sende bir saflik, temizlik hissediyorum...iyi niyetli oldugundan suphem yok...
cirpiniyorsun islam icin...fakat nafile...

bazen sinirleniyorsun...kufur etmemek icin kendini zor tutuyorsun...kiziyorsun bize...

ama biz seni seviyoruz...

kal burada..ya biz iman edelim...yada sen karanliktan kurtul...isik uzakta degil m.o

pante
10-01-2006, 22:42
Ben M.O'yu niye seveyim arkadaş..
Riya diyor,zina diyor,cart curt ediyor..
O bana okudu ben de ona okuyacağım;

M.ORDUSU

Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selam vermeğe derviş beğenmez

Alemi endam eyler yanına varsan
Seni yanıltır hele bir adres sorsan
Zemzem suyuyla abdestin alsan
Camiye gelir de erkan beğenmez.

Elin kapısında kul kardaş olan
Burnu sümüklü - gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir traş olan
Berber dükkanında adam beğenmez.

Cahiller ordusu bölüktür bölük
Elinde kalmış bak dinimiz güdük
Bir elifbe'ye dili dönmeyen hödük
Urfa’ya gelir de ezan beğenmez.

Bir işi yoktur ki ekip biçecek
hak edince molayı keyif sürecek
Kırık çanağı yok ayran içecek
Kahveye gelir de fincan beğenmez

İmam-Hatip okur imam olmaya
Lojman olmasa gitmez Konya’ya
Kibirinden varılmaz soru sormaya
Foruma gelir de fikir beğenmez

muhammetordusu
11-01-2006, 00:49
AL BE BUDA BENDEN SANA SEVMEDİĞİNE PEK ÜZÜLDÜM BU ARADA GAGAVUZ TEŞEKKÜRLER


Fikir beğenmeyip forum açan sensin
Benim burda olmama nedensin
Ölüm bu ansızın gelir
imama muhtaç olan sensin

Neler yazmışsın işkembeden
Kimin ne yaptığını görmeden
İmammı röntgenledin durmadan
Yazarsın ne yazdığını bilmeden

Hödük kim acep çıkaramadım
Elif be cahili kim anlayamadım
ezanla namazla sorunu olan belli
dinden kaçan güdükleri sayamadım

Dünyayı kendisi yarattı sanıp
Allaha inanmaz şirk koşar
allaha kulluğu kabul etmezde
kula kullukta pek coşar

pante
11-01-2006, 11:41
M.O;
Mahşer günü iki elim yakanda olacak..
Bana söylediklerinin hesabını isteyeceğim cenab-ı hak'tan..
Bu sayfalar şahit olsun yaptığın iftiralara..
Şahit olun M.O nick'iyle yazan zatın iftiralarına klavyeler..
Şahit ol internet..Şahit ol.M.O'nun bilgisayarı..
Ben ki aciz bir kulun olarak ey yüce Allahım sana inandım..
Sevgine , merhametine , güzelliğine ..
Güzelliğini yarattıklarında gördüm , onları da sevdim..
Yanlışlar da gördüm..Saçmalıklar da..
Seni yanlış anladıklarını , yanlış tanıttıklarını gördüm..
Senin adına küfrü gördüm , cinayeti gördüm , vahşeti gördüm..
Susmadım , tavır koydum batıla , hurafeye , sapkına..
Cevap verdim acizane bildiğim doğrularla yalana-dolana..
Bir zamanlar çok tanrı çıkardılar karşına , sonra da put..
Putlar da gidince edindiler şimdi Said , Esat , Mahmut..
Şirk şıhtır , şeyhtir , yatırdır , türbedir bilirim..
Yobazdır , softadır , dini geri bırakan görürüm..
Şahit olsun M.O'nun yazdığı parmaklar
Hesabım var iftiradan gıybetten ahirette alırım..

11-01-2006, 14:59
Arkadaşlar cümleten çok komiksiniz.Siz kendi görüşleriniz dile getiriyorsunuz.muhammed ordu ve ben kendi görüşlerimizi hani herkes kendi görüşünü serbestçe dile getirmekte özgürdü? Pantier mi nedir ismini de söyliyemiyorum.konuşmalarına dikkat et! Terbiyesizlik etme Müslümanalr olarak görüşlerimize karşı olabilirsin. Eyvallah ama hakeret boyutlarına sakın getireyim deme

exclusive
11-01-2006, 15:36
Arkadaşlar yazdığınız taşlamalar çok hoşuma gitti bende kendi çapımda bişeyler yazayım dedim. umarım beğenirsiniz :)

İnsan dediğin çeşit çeşit.
Çoğunun aklında aynı tanrı
ibadet haneler çeşit çeşit
çoğunda anılır aynı tanrı.

Kiminin kubbesini süsler hilal
kiminin göğe uzanan haçı var
kiminden yükselir ezan sesi
kiminin deminden çanı var

kiminin peygamberi muhammed
kimi vazgeçmez isa mesihden
hepside aynı tanrının elçisi
hepsi ulu, hepsi hazret

kitaplar desen içi aynı
uslup farklı az biraz
yollayan desen yine aynı
kabı farklı az biraz

Böyle buyurmuş bizleri yaradan
savaşmışız asırlarca
tanrımız hep aynı olsada
savaşmışız asırlarca

savaş dediğin pis bir icat
can verip ganimet alma oyunu
ucunda cennet var diye
savaştık biz asırlarca

yaradan taraf olmadı daha
bir yener bir yeniliriz
yaradan destek olmadı daha
bir yener bir yeniliriz

gel sende aç gözlerini ey inanan
bir pislik var bu inanç oyununda
hala anlayamadın mı ey inanan
bir yalan var bu inanç oyununda

pante
11-01-2006, 17:36
"Pantier mi nedir ismini de söyliyemiyorum.konuşmalarına dikkat et! Terbiyesizlik etme Müslümanalr olarak görüşlerimize karşı olabilirsin. Eyvallah ama hakeret boyutlarına sakın getireyim deme"

Arkadaşım sen ne öyle ikide birde araya girip densizlik ediyorsun?..
Bir fikrin yok konular hakkında , bir görüşün yok ,sunduğun bir düşünce yok tartışılacak..Zırt pırt çıkıp "benim dinime sövme ,allahsız" bilmem ne. diye konuşuyorsun.Sen misin müslüman!!bana allahsız diyen adx> zın<<
Parazitlik etme-İlgini çeken kendine göre bir başlık bul, konuyu araştır, bir fikrin varsa saygı çerçeveleri içinde git tartış..

pante
11-01-2006, 17:48
YUNUS EMRE

(1238-1320)


Yunus Emre, Anadolu'da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncülerindendir. İnsan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir.

Yaşamı konusunda yeterli bilgi olmadığı gibi çeşitli kaynaklarda anlatılanlar da birbiriyle tutarlı değildir. Yunus Emre'nin nerede, hangi yılda doğduğu kesin olarak bilinmiyor. Kimi kaynaklarda, Anadolu'ya Doğu'dan gelen Türk oymaklarından birine bağlı olduğu, 1238 dolaylarında doğduğu ve 1320'de Eskişehir'de öldüğü belirtilir.

Yunus Emre şiirlerinde insan, Tanrı, birlik, sevgi, yaşama sevinci, barış, evren, doğum, ölüm, erdemlilik gibi temaları büyük bir ustalıkla işlemiştir. Yunus'a göre insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır ve Tanrı'ya ulaşmanın tek yolu sevgidir. Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık olarak anlar. Sevginin ereği Tanrı'ya, ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır.

Yunus Emre'nin dilinde bilge kişinin adı "eren"dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur. Erenin gözünde insan bir küçük evrendir, büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır.

Araştırmalara göre şiirlerinin toplandığı "Divan" ölümünden yetmiş yıl sonra düzenlenmiştir. Anadolu'da "Yunus Emre" adını taşıyan, ondan çok sonraları yasamış başka şairlerin yapıtlarıyla karışan şiirlerinin bir bölümü dil incelemeleri sonunda ayıklanmış, böylece 357 şiirin onun olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır. Yunus Emre'nin dil, siir ve düşünce bakımından özgünlüğü ve etkisi, ilk düzenlenen Divan'daki siirlerinde çok net görülür.

Yunus'u en güzel kendi şiirleri anlatır...

Nazar eyle ıtırı,

Bazar eyle götürü,

Yaradılanı hoş gör,

Yaradandan ötürü.

11-01-2006, 21:16
Paineter mi neydi bak gene adını söyleyemiyorum neyse... Kardeşim
1. ben kimseye Allahsız demiyorum
2.Tartışılan konu Din hakkındaysa ben niye başka bir konu açayım
3.İşine mi gelmiyor eleştirilmek ?

güleceksin ama bu üçünü istiyorum senden?

pante
11-01-2006, 21:58
Dance ;
İkidir "adını çıkaramıyorum" saygısızlığını bırakalım.Unutma ki ben de sana dance yerine örneğin densiz ya da dansöz diyebilirim-Hoş olmaz..

Gelelim sorularına ;
1- Allahsız ya da inanmadığınız allah diyerek - bilmeden - incelemeden önyargıda bulunma hakkını kimden alıyorsun..Allah'ın varlığını benim tırnağım kadar savundun mu bu sitede , bir incele bakalım !!

"Ya ağzımı bozmıyım diyorum ama peki siz Kabe ve cami adlı yazıda ssiz nerden biliyorsunuz kaynaklarınızın doğru olduğunu bi cevap verin şu inanmadığınızı Allah için Kaynaklarınızın doğru olup olmadığını nerden biliyim bana ispatlayın..."

2- Tartışılan konuya her zaman katılma özgürlüğüne sahipsin.Ancak fikir tartışması adabı vardır.Horoz döğüşü haline getiremezsin forumu yazışmalarınla .Fikirlerinle,görüş ve düşüncelerinle katılmalısın..Suçlama,çamur-iftira atma,ya da sadece fikri reddetme şeklinde değil. Red sebeplerini kendi ispatlarınla,belgelerinle,kaynak göstererek açıklayacaksın ki forumu okuyanlara bir yararın dokunsun..

3- Ben eleştiriye açık insanım..A- Haklı yapılan eleştirilerde - örneğin yazılarımda kaynak kullanmadan,uydurma bilgilerle yazdığım ispatlanarak eleştiriliyorsam- özür diler ve sonrasında da dikkat ederim..
B- Haksız yapılan eleştirilerde , eleştiriyi yapana haksız olduğunu açıklayarak doğruyu anlatırım..
C- Eleştiri adına yapılan çirkin,tehditkar,aşağılayıcı,rencide edici ya da küfürlü yazılara misliyle karşılık veririm..

Şimdi sen kendini ölç-biç-tart , hangi kategoriye girdiğine kendin karar ver..Uygarca fikir alışverişinde herkesin başımın üstünde yeri var..Sen de dahil..

11-01-2006, 23:29
panteidar kaardeşim psikolojik sorunların mı var bilmiyorum.Ya sen ne çamur atmasından bahsediyorsun.Senin şu kaynak meselesine gelelim.Senin kendi kaynaklarına inanabiliyormusun.Bana tahrif olmuş papazlar ve hahamlar tarafından değiştirilmiş kafalrına göre yazılmış kaynaklardan bahsediyorsun.Bunlara mı inanayım? Senin şu forumda inandığın değerlere benim ve müslümanların inanmasını bekleme sakın! Okumuyosun diyorsun yaşını bilmiyorum ama ben bu işlerle 12 yıldır uğraşıyorum.Hemde sadece islamiyetle ilgilenerek değil.Yahudi gazetelerini kitaplarını ve kendi dinimi kıyaslayarak bu düşüncelerime kavuşmuşken sen neden bahsediyorsun?_

pante
12-01-2006, 00:24
Bu tür yazılar ve hitaplar kimin psikolojik sorunları olduğunu daha iyi göstermiyor mu?!!
Dön bak bir yazılarına , hepsinin alt alta getir bakalım normal mi??
Çamurunu "Alıntı" yapıp önüne koyuyorum , yine inkar ediyorsun..
El insaf! Bari " ben sizi ateist sanmıştım " falan de..İman- inanç sadece sizin tekelinizde değil ey ehli-sünnetçiler!!
Hangi gösterdiğim kaynaktan bahsediyorsun yahudiler tarafından değiştirilen?!
Siyonizm edebiyatı mı yapacağız şimdi!
Benim inandığım değerleri 2-3 cümle yazsanda ben de bilsem neyi kastettiğini?!
Ya da senin inandığınla benimki arasındaki farkı??
Değil 12 sene 40 sene okusan-uğraşsan yöntemini değiştirmeden yerinde sayarsın..
Yöntemden kastım ;
Özgürce-hiçbir etki altında kalmadan-korkuyu kafandan atarak okumak..
Korku ; şirke-küfre düşme , şüpheye-kuşkuya kapılma korkusudur..
Tersine , doğruyu bulmanın yöntemi ,her alanda ,sadece dinde-felsefede değil , siyasette de-tarihte de herşey de kuşkuyla okumaktır..Okuduğunu ters-alternatif fikirlerle sorgulamaktır..Böylece bakış açını-ufkunu genişletir-büyütürsün..
Tabi sen böyle yapmışsındır demiyorum-bilmiyorum çünkü-eğer öyleyse yöntemini değiştirmeni tavsiye ederim..
Yine de seni tebrik ediyorum..Çünkü dünyada bir insan için en önemli saydığım konuya-en merak edilmesi gereken hususlara eğilim içindesin..Toplumun ve gençliğin büyük çoğunluğu gibi basit-yararsız-lümpen konularla vakit geçirmiyorsun..
Ben de sana birkaç soru sormak isterim:
1- Kur'an'ın düzenleniş şekli ve sürelerin sıralaması,ayetlerin doğru sürelerde olup olmadığı hiç mi hata yoktur? Hz.Muhammed'in sağlığında bu düzenleme yapılsaydı kur'an yine böyle mi düzenlenirdi?
2-Hz.Muhammed'den sonraki halifelik dönemleri doğru muydu? Hz.Muhammed kendinden sonra nasıl bir yönetim şekli olmasını istediğini vasiyet olarak yazsa- bu dönemler yazdıklarına uyar mıydı sence?
3-Mezhepler-Tarikatlar-şeyhlik/Muritlik İslamda var mıdır? Gerekli midir?

12-01-2006, 01:06
Sevgili kardeşim seni anlayabiliyorum.Ama inan bu sitede neyin eleştirildiğini ben dahil kimse anlamış değiliz.Bu forum da bazı kişiler (onlar kendilerini biliyorlar) Hem 3 dinde ve Allah da yoktur diyorlar ve bunu ispatlarken ise tevrattan örnekler veriyorlar.Bu sitenin amacı nedir? Neye hizmet etmektedir.Herkes kendi görüşünü rahatça söyleyecektir mutlaka ama benim sözüm sana değil bu forumdaki herkese (eleştirmeye hakkım varsa eğer) Şu yukarıda söylediğim Dindde yoktur ve Allah da yoktur savını söylerken nasıl oluyorda tevrattan ve başka kaynaklardan bunu ispata çalışyorlar sence bu bir çelişki değil mi?
Kuranı kerimdeki hatalardan bahsediyorsun.Sana soruyorum Büyük çoğunluğundoğruluğunu kabul ettiği kuranı kerim hadislerinin eksiklikler olduğunu söylüyorsun.Kuranı kerim o zaman ki mevcut şartlara göre ve gene o zamanın bazı kötü durumlarını düzeltilmesi ve günüme ışık olması vesilesi ile gönderilmiştir.Belki inanmıyacaksın ama günümüzde yabancı ve ünlü bilim adamları vb... Yapacakları bilimsel çalışmlarda Kuranı kerimden yararlanmaktadırlar.Hiç mi gazete okumuyorsun.O şahsiyetler bile kuranı kerim okumakta ve müslüman olmaktadırlar.Sence bu insanlarda mı eksik.Bu arada senin eksiklik dediğin şu Kuramı bana tarif edermisin.??????

muhammetordusu
12-01-2006, 01:33
panteidar dostum diyeyim hakkını helal etmen için yağ yaptığımı nsanma kimin kimde hakkı varsa alsın burda veya ötede


allaha inanıyorsan ne mutlu senden daha çok mutluyum açıkçası
ama op zaman ben senle neyi tartışıyorum söylermisin
müslümanmısın hristayaynmı veya başka allah inancı olan bir dinmi


kuran sana göre yanliş hatalarla dolu hadisler hepten hz muhammet size göre deli ve sübyanci çok akıllı bir sahtekar islamın ana temel direklerini yıktın attın sana allahsız laflarımı geri alıyorum hakkını helel et inandığını teyit ettin peki, neye mensupsun onuda açıkla

muhammetordusu
12-01-2006, 01:35
hey dance sende özür dile bak adam allahsız değil sadece islamı kabul etmiyor yanlış anlamışız biz aslında ben genelleme yapıyordum yazılarımda sadece sana cevap değildi yazdıklarım ama sende haliyle üzerine alınabiliersin bu forumun en başında yazdıklarını ben alındığım gibi değilmi

muhammetordusu
12-01-2006, 01:44
panteidar



Kayıt: Nov 01, 2005
Mesajlar: 471
Şehir: İstanbul

:
Tarih: 2006-01-02, 15:39:50 Mesaj konusu:

--------------------------------------------------------------------------------

M.O;
İnsanlarda taptığını görebilme ya da putlaştırma arzusu var..
Hz.Musa'nın Kardeşi bile Musa dağa çekilip te uzun zaman gelmeyince,
kavminin isteği üzerine bir buzağı yapmış ona tapıyorlardı.Ki kardeşi Harun da peygamber iken..
Kureyşliler de putperestti.hz.Muhammed'in babası da,amcaları da,tümü.
Hatta Hz.Muhammed'in Kabe'nin temizliğini yaptığı,putların tozunu aldığı söylenir.Belki de baştan o da putperestti.Tanrılarının adı da Ellah veya El-ilah idi.360 tane putları vardı.Onları Allah'ın melekleri-kızları olarak görüyorlardı.En mübarekleri de Lat,Uzza ve Menat idi.
Yani Kureyş kavmi de belki çok önceleri tek Allah'a inanıyordu da daha sonra putları da dinlerine soktular.
Hz.Muhammed'in mücadelesi bunaydı.Allah'ı,namazı,orucu,sünneti,haccı,zekatı, kurbanı vs.aklına ne gelirse o icat etmedi.Zaten bunlar vardı.İcat edilen belki sadece ezandı.

Kur'an'ı tabi ki peygamberin katipleri yazdı..
Kimin gönderdiğine de sen karar ver artık..


kuranı ret ediyorsun

pante
12-01-2006, 01:49
Dance kardeş;
Hz.Muhammed sağlığında kur'an dışında dine ait ve kendisiyle ilgili hiçbirşey yazılmamasını emretmiştir,kendi zamanında yazılanları da imha etmiştir.500 civarında hutbe yapmışken,bu hutbelerde yaptığı konuşmaların 5 tanesi bile ortada yoktur..
Dolayısıyla Kur'an dışında söylenenlerin,hadislerin,kitapların tümü şüpheli,büyük bir kısmı da uydurmadır..
Bak hemen sana İmam Gazali'nin "Mükaşefetü'l Kulüb" yani "Kalplerin Keşfi" kitabının 1.sayfasını açıp ilk konuyu yazıyorum:
Peygamberimiz buyuruyor ki;
-- Ulu Allah, kanatlarının biri doğuya,öbürü batıya uzanan ve ayakları 7.kat yere inen bir kuş yarattı.Kuşun üzerinde bütün varlıkların sayısı kadar tüy vardır..Ümmetimden biri bana selatüselam getirdiği zaman,Allah bu kuşa arşın altında bulunan bir denize dalmasını emreder.Kuş denize dalıp çıkarak,kanatlarını silkeleyince her tüyünden bir damla akar.Allah akan her damladan üzerime kıyamete kadar ,selatüselam getiren kul hesabına istiğfar edecek bir melek yaratır..
----------------------------------------------------
Bu kitap böyle başlıyor masal gibi..Böyle de devam ediyor..Bu adam büyük islam alimidir..Yüzlerce eseri var.Bu adam en iyilerindendir.Bir de diğerlerini düşün.Biz bunun gibi yüzlerce adamın binlerce eseriyle ve bu masallarıyla toplum olarak dini böyle tanıdık..
Şimdi sen bu anlattığı masala inanıyormusun..Diyelim ki inanıyorsun..
Matematiksel olarak hesabını yapabilir misin yüzmilyonlarca müslümanın selavatü selamlarıyla bu kuş'un damla hesabını ve yaratılan melek sayısını..Sırf bir peygambere selavatüselam getirildi diye..Diğer peygamberler ne oluyor.Bu ayrım niye?Bu bir nevi peygamberi putlaştırmak değil midir?
"Yaratmasaydım seni yaratmazdım kainatı" sözünün bir ispatı-kanıtı var mı.Allah söylemiş diye nasıl böyle bir yalan uydurulur sırf kendi peygamberini yüceltmek hesabıyla...

İşte bu ve buna benzer yüzlerce-binlerce yanlıştan dinin temizlenmesi-arınması gerekiyor.Kimi ilahiyat profesörleri bu yolda çabalıyorlar ama çoğu da aşırı mezhepçilerden korktuğu için susuyor...

12-01-2006, 01:51
panteidar


sen bu dönemde yaşamış gibi konuşuyosun.Salih kitaplara inanmayıpta her ne kaynakyan okuduysan nerden buluyorsunuz bunları cidden merak ettim.Yoksa geleceğe dönüş filmi gerçek mi?

pante
12-01-2006, 02:18
M.O;
Zaten ben latife etmiştim.Özüre gerek yok..Helal olsun.Önemli ola gönül kırmamaktır..
Karşımızdaki bir ateist de olsa,dinsizde,hristiyanda onunda bir inancı var..
Saygı göstermeliyiz..
Tabi ki saygı gösterilmeyecek olanlarda var.Senin inancına saygı göstermeyenlere,saygılı olsalar bile satanistlere saygı olmaz diye düşünüyorum..
Sen imam-hatip mezunusun daha bir olgun bakman lazım meselelere.Yani alışageldiğimiz yarı cahil hocalardan değilsin..Sonra çok iyi birşey yapıyorsun bu forumlara katılmakla..Neden dersen..
Ben Barnabas İncili'nin Türkiye'de ilk çıktığı sene bulamamıştım.Semtin cami imamına sordum.İlk defa duymuş."O ne öyle" dedi.Bir imamın bu tür konuları yakından takip etmesi gerekir.Şaşırmıştım ilgisizliğine..
Dolayısıyla bu tür siteler zararlı gözükse bile ilk bakışta,tersine çok faydalıdır.Çok şey öğrenirsin.Üstelik de idman yapmaya benzer, daima her türlü soruya hazırlıklı olursun..
Şimdi gelelim Kur'an'ı reddediyorsun'la ilgili konuya;
Orada benim yazdıklarımda bir yanlış yok..Kur'an'ı tabi ki Hz.Muhammed yazmadı..Katiplerine yazdırdı..Kim gönderdiği konusu ise herkesin imanına kalmış..Allah'a-Vahiye-Cebrail'e inanışına göre değişir bu..
Kur'an'ı reddetmiyorum.Kur'an , kutsal kitaplar içinde en bilimsel olanıdır..
Ancak hiçbir peygamber yoktur ki kendilerine kitap gönderildiğinde şeytan kendi sözlerini o kitaplara katmasın!Üstelikte Kur'an ayetleri peygamberden sonra toplanmış ve süreler dağınık dizilmiştir..Bu düzenlemenin doğruluğunu Allah bilir..
Ben Allah'ın bilimine uygun düşmeyen bir nokta varsa,o noktayı değil Allah'ın bilimini yani Allah'ı savunurum..
Yani inancımda önce Allah gelir..Sonraki herşeyi şüpheyle didik didik ederim..

pante
14-01-2006, 12:35
Son Padişah ve Halife VI.Mehmet Vahdettin'i İslami yayın organları sürekli bir savunma içindedir.Hatta Kurtuluş savaşına destek verdiğini söyleyecek kadar ileri giderler..İşgalden itibaren İngilizlerle işbirliği içinde olduğunu ve Vatan kurtarılınca İngilizlerle birlikte kaçtığı söylenen ;

SULTAN VAHDETTİN HAİN Mİ MASUM MU?

16 Mart 1922... Londra... Başkanlığını Yusuf Kemal Bey'in yaptığı Ankara Hükümeti'ni temsil eden heyet, ayağının tozuyla soluğu İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon'un karşısında alır. Konuşulacak konu bellidir: Anadolu'da daha fazla kan dökülmeden barış yollarını aramak. Türk heyeti, Misak-ı Milli sınırları içinde her şeyi konuşmaya hazırdır. Lord Curzon bir yandan çayını yudumlar, bir yandan Yusuf Kemal Bey'in anlattıklarını dinler. Gün boyu süren görüşme boyunca, Yusuf Kemal Bey'in, yanındaki beş arkadaşının, hatta Ankara'daki milli mücadelenin önderi Mustafa Kemal Paşa'nın bile asla öğrenemeyeceği küçük bir ayrıntı vardır. Bu ayrıntı, Lord Curzon'un masasındaki çekmecede gizlidir: Türk heyetinin yanlarında taşıdıkları gizli belgelerin İngilizce çevirileri... Yapılacak pazarlığın gidişatını belirleyecek bu gizli belgeler, Türk heyeti gelmeden çok daha önce Londra'ya ulaşmış, üstelik İngilizceye bile çevrilmiştir.


Türk heyeti hiçbir olumlu sonuç alamadan Ankara'ya geri döner. Ne Lord Curson'un çekmecesindeki belgelerden haberleri olacaktır. Ne de bu belgeleri önce çalan, sonra İngilizceye çeviren, sonra da İngilitere'deki "dostlarına" ulaştıran kişiden... Son Osmanlı padişahı Sultan Vahdettin'den...

İngiltere'nin İstanbul'da en üst düzeydeki diplomatik temsilcisi olan Yüksek Komiser Sir Horace Rumbold, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a 7 Mart 1922 tarihinde gönderdiği, 232 sayılı, "gizli" ibaresi taşıyan belge, padişahın ülkesini "sattığının" kelimenin tam anlamıyla "kanıtıdır...

Peki Vahdettin'in benzerlerine casusluk filmlerinde rastlanan bu operasyonuna sebep olan, İngilizce tercümeleri İngiliz arşivlerinde "çok gizli" damgalarıyla saklanan bu gizli belgelerde neler yazıyordu? Ve nasıl bir operasyonla ele geçirildi bu belgeler?.. İşte öyküsü:

Ankara'dan gelen heyet, İstanbul'da görüşmeler zincirine devam ederken, heyetteki altı kişiden biri olan katip Kemal Bey, kayınpederinin evinde kalmaktadır. Heyetin beraberinde getirdiği, içinde önemli evrakların bulunduğu valiz de Kemal Bey'in kayınpederinin evinde muhafaza edilmektedir. Katip iki gün kayınpederini evine uğramaz, başka evlerde kalır. İşte ne olduysa o iki gün zarfında olur. Durumdan bir şekilde haberdar olan Vahdettin'in hafiyeleri bir gece gizlice eve süzülür... Valizi alıp kayıplara karışır. İçindeki altı adet gizli belgenin fotoğraflarını çekip daha sonra çaktırmadan eve geri bırakırlar. Bu kopyalar ise daha sonra, 6 Mart 1922 günü, Vahdettin'in emektar bir mabeyincisiyle İngiltere Yüksek Komiserliği baş tercümanına gönderilir.

"Belgeler sağlam"
Komiser de bu kopyaları Londra'ya rapor eder ve bu kopyaları kendisine Sultan'ın göndermiş olduğunu da açıkça ifade eder. Hazırlanan raporda, bu gizli belgelerle ilgili şöyle bir not da düşülmüştür: "... Bu belgelerin mevsuk (sağlam) olup olmadığı konusunda size güvence veremem; ama bana mevsuk görünüyorlar..."

Belgeler nihayetinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı'na ulaşır. Doğu Masası yetkililerinden D. G. Osborne, belgelerin üzerine 14 Mart 1922 tarihinde şu notu düşer: "... Belge B ve Belge C'deki işaretli pasajlar ilgi çekicidir. Padişah, Yusuf Kemal'in valizinden çalınan belgelerin suretlerini bize göndermekle, aralarındaki ilişkilerin durumunu en iyi biçimde gösteriyor. Rusların Anadolu'da neden maden imtiyazları istediklerini anlayamıyorum. Kendi ülkeleri işlenmemiş maden kaynaklarıyla doludur. Herhalde Türkiye üzerindeki kıskaçlarını daraltmak ve bizi içeriye sokmamak için olsa gerek....

Bütün bu hikâyenin üzerine tek bir soru sormak yeterli: Vahdettin, Ankara'dan gelen heyetin elindeki bu belgeleri bir şekilde çaldırarak, Türkiye'yi işgali altında bulunduran düşman bir ulusun diplomatına göndermişse bu ihanet değil de nedir?

Belgeleri bu tarihçi ortaya çıkardı
Yard. Doç. Dr. Orhan Çekiç, Maltepe Üniversitesi öğretim üyesi. 30 yıldır Cumhuriyet tarihiyle ilgili araştırmalar yapıyor. Belgelerin uzun yıllar İngiliz arşivlerinde "çok gizli" ibaresiyle saklandığını, ama şimdi özel izinle serbest bırakıldığını anlatıyor.

* Bu belgeler, "Vahdettin vatan haini mi, değil mi?" tartışmalarına nasıl yön verecek?
Uzun süredir Türk medyasında Vahdettin hakkında bir "aklama" kampanyası yürütülüyor. Ama bu belgelerden anlıyoruz ki, Vahdettin, içeriği ne olursa olsun, Ankara Hükümeti'ne ait gizli belgeleri İngilizlere göndermiş...

* Vahdettin'in yaptığı bir çeşit hıyanet oluyor yani...
"İnsanın içinden bir Osmanlı padişahı için hain demek gelmiyor tabii, ama bir akademisyen olarak ben de kanıtlarımı sunmak zorundayım."Orhan Çekiç..

pante
15-01-2006, 11:59
SAİD-İ NURSİ YALANCI BİR YOBAZDIR !
Hayatı gericilikle geçmiş , işgal yıllarının başında Kürt milliyetçiliği yaparak Kürtleri ayaklandırmaya çalışmış, bunun tutmayacağını görünce ,her gittiği yerde Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığı yapmış , kendisine bediüzzaman sıfatı taktırıp gerek yazdıklarıyla gerekse müritleri eliyle kendini yücelttirme gayreti içinde olmuş , Kur'an ve sünnete bağlılığını öne çıkarırken sünnetin gereklerinden olan evlilik müessesesine muhalif davranmış ve hayatı boyunca hiç evlenmemiş bu yobazbaşı aynı zamanda büyük bir yalancıdır da...İşte birkaç örnek:

Said Nursi, şöyle demektedir,

Tevrat, İncil, Zebur'un, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselama ait ayetlerinin birkaç numunesini göstereceğiz.
Birincisi : Zebur'da şöyle bir ayet var : Allahım ! Fetretten sonra bize Sünneti ( yasayı ) ihya edecek ( düzeltecek ) olan zatı gönder.
Risale-i Nur Külliyatı 1. cilt. syf. 432 / Yeni Asya Yayınları 1994

Zebur'un hiçbir yerinde böyle bir ayet yoktur.
Said Nursi aynı sayfada devam ediyor,

Zebur'un ayeti : Ya Davud ! Senden sonra, Ahmed, Muhammed, Sadık ve Seyyid olarak anılacak bir peygamber gelecek. Onun ümmeti Allah'ın rahmetine mazhar olacak.

Said Nursi, Zebur'un bir ayeti diyor fakat ayet numarası veremiyor. Çünkü böyle bir ayet de yok Zebur'da.

Tevrat'ın 3. ayeti : Musa dedi ki : Ey Rabbim, ben Tevrat'ta insanlara iyiliği emredip onları kötülükten sakındırmak için çıkarılmış, Allah'a iman eden hayırlı bir ümmetin vasıflarını gördüm. Onu benim ümmetim yap. Allah buyurdu ki : O Muhammed ümmetidir.
Syf. 432

Said Nursi burada da, kurnazlık yaparak güya kaynak belirtiyormuş gibi, Tevrat'ın 3. ayeti diyor ki, ayet arandığı zaman bulunamasın. Tevrat'ta bir sürü 3. ayet vardır. Hangi bölümün, hangi 3.ayeti ? Bunu söylemiyor, çünkü Tevrat'da bu ifadeleri içeren böyle bir ayet yok.. Böyle bir ayet olmadığı gibi Muhammed'in adının geçtiği hiç bir ayet yok.

Said Nursi yalanlarına devam ediyor,

Tevrat'ın bir ayeti daha : Muhammed, Allah'ın Resulüdür. Mekke onun doğum yeri, Medine hicret yeri, Şam onun mülküdür. Ümmeti ise hamd edici kimselerdir.
Syf. 433

Tevrat'ın hiçbir bölümünde, Muhammed'in adı geçmediği gibi, Mekke onun doğum yeri, ifadesi de yoktur.

Bir başka yalan,
Tevrat'ın bir ayeti daha : Sen benim kulum ve Resulümsün, Sana Mütevekkil adını verdim.
Syf.433

Tevrat'ta böyle bir ayet de yoktur.

Gene aynı yerde,
Tevrat'ın ayeti ; Hazret-i İsmail'in validesi olan Hacer, evlat sahibesi olacak. Ve onun evladından öyle birisi çıkacak ki, o veledin eli, umumun fevkinde olacak ve umumun eli huşu ve itaatle ona açılacak.
Said Nursi bu ayetin Tekvin Bap 17'de olduğunu söylüyor. Tekvin Bap 17'de böyle bir ayet yok. Ancak buna benzer bir ifade Tekvin Bap 16'da 11 ve 12. ayetlerde var ;

11. Ve Rabbin meleği ona dedi : İşte sen gebesin ve bir oğul doğuracaksın ve onun adını İsmail koyacaksın çünkü Rab sana olan cefayı işitti.
12. Ve o insanlar arasında yabani adam olacaktır, onun eli herkese karşı ve herkesin eli ona karşı olacak ve bütün kardeşlerinin şarkında sakin olacaktır.

Tevrat'ın ayeti açık bir şekilde İsmail'den bahsetmekte. Said Nursi, ayetteki İsmail adını kaldırıp onun yerine Muhammed'i düşündüren ifadeler koyuyor.
Said Nursi Efendi devam ediyor,
'Tevrat'ın ikinci bir ayeti : Beni İsrail'in kardeşleri olan Beni İsmail'den senin gibi birini göndereceğim. Ben sözümü onun ağzına koyacağım ; Benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azap vereceğim.'
Ayetin aslı şu şekildedir,
Tesniye Bap 18
15. Allah'ın Rab senin için aranızdan kardeşlerinden benim gibi bir peygamber çıkaracak, onu dinleyeceksin
16. Nasıl ki, Horebde toplantı gününde, bir daha Allah'ım Rabbin sesini işitmiyeyim ve artık bu büyük ateşi görmiyeyim ve ölmiyeyim diye Allah'ın Rab'den istedin.
17. Ve Rab bana dedi, Söylediklerini iyi dediler.
18. Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her şeyi onlara söyliyecek.

Musa burada Tevrat'da yazan, aranızdan kardeşlerinden ifadesini Yahudilere karşı kullanmaktadır. Muhammed Yahudi olmadığına göre, hangi mantık bu söylemin Muhammed'e ait olduğunu kabul edebilir ?
Said Nursi, ayette hiçbir şekilde sözü geçmediği halde salt Muhammed ile irtibatlandırabilme gayesi ile ayetin içine Yahudilerin kardeş kolu sayılan İsmailli'leri ilave ediveriyor.
Ayrıca, Tevrat'ın Tesniye Bölümü Bap 17 deki, 15. ayete baktığımız zaman,
Mutlaka Allah'ın Rabbin seçeceği adamı üzerine kral koyacaksın, kardeşlerin arasından birini üzerine kral koyacaksın, kardeşlerinden olmayan yabancı bir adamı kendi üzerine koyamazsın.
dediğini görüyoruz. Bu ayetin hükmüne göre, Yahudiler kendi krallarını da İsmailli'lerin içinden seçmeleri gerekirdi.
Gene Bap / 17 ayet 17 şu şekilde devam eder,
Ve yüreği sapmasın diye kendisi için karılar çoğaltmayacak, ve kendisi için fazla gümüş ve altın çoğaltmayacak.
Bu tanımlama belki İsa'ya uymakta, ancak bilinir ki, Hz.Muhammed'in 13 karısı ve bir sürü cariyesi olmuştur. Ayrıca yaptığı gece baskınlarında ganimet olarak bir çok kadın, altın ve gümüş almıştır.

pante
21-01-2006, 01:51
Sıra geldi II.Abdülhamit'e..

ULU HAKAN MI KIZIL SULTAN MI ?

Meşrutiyeti ilân edeceğine söz verdiğinden V Murad'i müteakip tahta gecirilen II Abdülhamit önceleri hürriyet ve meşrutiyeti sever göründü. Mithat Paşanın gayretleriyle hazirlanan Kanuni Esasi (Anayasa) yi 23 Aralık 1876 da ilân etti. Abdülhamit, Kanuni Esasiye hükümdarlarin meclisi feshetme yetkisini taniyan bir madde koydurduğundan, bilâhare 1877 - 1878 Rus harbini bahane ederek meclisi kapattı. Mithat Paşayı sürdürüp sonra da Taif'de boğdurdu. Böylece yalnız kendi eline kalan memleketi koyu bir istibdatla idare etti.

Abdülhamit devrinde pek karışık siyasi hâdiseler de cereyan etti. Sırbistan ve Karadağ isyanlarını bahane eden Ruslar 1877 de Osmanlı imparatorluğuna harb açtılar. Romanya da Ruslarla ittifak etti. Rus Ordusu Tunayı gecip Bulgaristan'a girdi. Bulgaristan'da Plevne şehrinde Gazi Osman Paşa Ruslara karşı kahramanca dayattı. Plevne düşünce Ruslar Yeşilköy'e kadar ilerlediler. Balkanlarda geniş topraklar elimizden çıktı. Bu acı hâdiseleri müteakip İngilizler Kıbrıs'ı daha sonra Mısır'ı, Fransızlar Tunus'u işgal etti. 1897 Yunan harbinde de galip geldiğimiz halde büyük devletlerin müdahalesiyle hiçbir menfaat temin edilemedi. Ayrıca Girit de elden gitti.Osmanlı en büyük toprak kaybını onun zamanında yaşadı. Abdülhamit müstebit ve vehimli bir padişahtı. Memleketi koyu bir istibdatla idare ederken jurnalcilerin söz ve raporlarıyla birçok kimselere sürgünleri boylatıyordu. Gazetelere yoğun bir sansür konmuştu. Buna rağmen hürriyet fikrini öldürmek asla mümkün olmadı. Hür fikirli münevverler Avrupa'ya kaçarak hürriyet mücadelesine memleket sınırları dışında da devam ediyorlardı. 1908 yılı temmuzunda hürriyetçilerden Enver ve Niyazi Beyler kendi emirlerindeki kıtalarla Makedonya'da dağa çıktılar. Onu takibeden hâdiseler üzerine Abdülhamit 23 Temmuz 1908 de meşrutiyeti ikinci defa ilân etmek zorunda kaldı.

İkinci meşrutiyet ,gerici ve yobazların 31 Mart hâdisesi denilen ve II. Abdülhamid'in perde arkasından idare ettiği sanılan i isyan hareketiyle boğulmak istendiyse de , Mahmut Şevket Paşa idaresindeki Hareket Ordusunun İstanbul'a gelerek vaziyete hâkim olmasıyla kurtarıldı. Abdülhamit tahttan indirildi.

Enver Paşa arşivinde bulunan bizzat Abdülhamit'in kendi ağzından itiraf mahiyetindeki sözleri "Abdülhamit'in Anıları" kitabında yer alıyor. Bunlardan bazıları:

1-Türkler , miskin miskin cami duvarlarinda oturuyorlar.
2-Osmanlı'nın 1,5 milyon memurunun içinde tek bir Türk yok.
3-Osmanlinin hazinedari bile yahudidir.
4-Osmanlı topraklarının padişah tapusu olduğu düşüncesini bana bu yahudi söylemiştir.
5-İstanbul'u kurtarmak için Kıbrıs´ı Ingilizlere verdiğime kızıyorlar.
6-Hamidiye ordularını Kürtlerden kurdum.Vahim olaylar yaşandı.
7-Bergama tapınağını Almanlara ben verdim.
8-Ermeni olaylarında gözlerimiz kapalıydı, ne yapıldığını bilmiyorduk.
9-Osmanlı donanmasını kağıthaneye kilitledim, ve oradan asla çıkamadı.
10-İstanbul'un her yerine ingiliz karakolları, Alman postaneleri açıldı.
11- Türk ordusu bunlarla beni suçladı, 36 yıllık iktidardan sonra Selanikte bir köşke kapattı.
12- Halifelikten azil mektubunu bana bir ermeni ile yolladılar.
13-Japonya ya 50 imam yolladım, islamı tebliğ için, Japonlar; " bu şekilde tutmuş olduğunuz islam yoluyla dünyada bir tane kurtulmayı başarmış ülke gösterin, kafidir" dediler.
Bak şu Japon'un aklına!! :)

Kızıl Sultan lakabını Ermenilerin ve İngilizlerin taktığı söylense de bu lakap halk tarafından da benimsendi.Dindar oluşu sebebiyle Abdülhamit'i yere göğe sığdıramayanlar ise ona "Ulu Hakan" lakabı taktılar..
Varın doğrusunu siz söyleyin..

pante
22-01-2006, 20:26
Şimdi gelelim asıl mevzumuza..
Bu başlıkta son yazılarımıza geldiğimizden bombayı patlatmanın zamanı gelmiştir artık..
Örneklerini verdiğim müslümanlara ilaveten şimdi bilmediğiniz müslümanların bazılarının adlarını vereceğim size..
Örneğin filozoflardan birkaç örnek:

Sokrat --- Eflatun
Thales --- Phisagor
Spinoza --- Whitehead
Bruno --- Hume
Kant --- Voltaire
Pascal --- Diderot

Acaba yanlış mı okudum dediğinizi duyar gibi oluyorum..
Bunlara yabancı bilimadamlarını,devlet adamlarını ekleyerek konuyu uzatmayalım..

Kısaca açıklayalım ;
İslam,Hristiyan ,musevi olarak bildiğimiz semavi din mensupları ile deist,panteist,panenteist gibi görüşlere mensup tüm Tanrıya inananlar müslümandır..

Bunu ilk defa ben söylüyorum herhalde..
Saçma gelebilir ama tamamen doğru..
Müslümanlar 4'e ayrılır:
1-Muhammedi'ler
2-İsevi'ler
3-Musevi'ler
4-Tanrıya inanan dinsizler

Açıklama veya soru olursa cevaplandırabilirim..

22-01-2006, 20:43
:)
Herkesi Müslüman yapmışsın bir tek biz ateistleri dışarıda bırakmışsın.
Çok üzüldüm ağlarım ama.

Ben de diyorum ki tüm insanlar ateisttir. Ateistler ikiye ayrılır:
1. Ateist olduğunun farkında olanlar.
2. Ateist olduğunun farkında olmayanlar.
:)

Size kanıt ta sunacağım. İşte kanıtım. Hasta oldum. Doktora gittim, çünkü biliyordum ki allah yoktur ve olmayana yakarmamın hiçbir faydası olmaz.

Siz de hasta olduğunuzda doktora gidiyorsunuz. Ne kadar inkar etseniz de, asıl güvendiğiniz doktor. Biliyorsunuz ki, allaha yakarmalarınızın hiçbir anlamı yok....(bu durumda bile allaha yakarıp ondan medet uman, doktora gitmeyen varsa, ki bence o gerçek dindardır -ve tabi yobazdır- ben onun dindarlığına saygı duyarım)

Sizi gidi sizi ateistler....

pante
22-01-2006, 22:02
Mamuli;
Benimki espri değil.Ben ciddi olarak iddia ediyorum..

22-01-2006, 22:51
Ben de ciddiyim. (Ama senin iyi niyetinden kuşku duymasam bile islamiyetten önce yaşayan insanların nasıl müslüman oldukları konusunda yapacağın açıklamaların ciddiyetinden oldukça kuşkuluyum).

Ruhani olanı üstün tuttuğunuzu söylüyorsunuz ama davranışta maddi olanı tatbik ediyorsunuz.

Hasta olunca tanrıya da etmek yerine doktora gidip vucudunuzdaki arızalı (haşa allahın yarattığı birşey nasıl arızalanır. Hani vücudumuz mükemmeldi?) kısmı sağaltmaya çalışıyorsunuz.

Diyorum ki bir ateistten farkınız ne? Sadece bazı dinsel ritüelleri yerine getirip, bazı düşünce kalıplarını sorgulamdan kabul ediyorsunuz. Ama iş başa düşünce, bu dinsel ritüellerin bir faydası olmadığını bilip maddi olana yöneliyorsunuz.

Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz derler.

ne yaptığınız önemli ne dediğiniz değil.

Bu yüzden hepinizi -kabul etseniz de etmeseniz de gerçek gerçektir- ateist olarak görüyorum.

pante
23-01-2006, 00:19
Mamuli;
Sana da bir teselli vereyim hiç ağlama..
Kalbinde bir hardal tanesi kadar dahi iman olan kimse cennetliktir..
Yeter ki kibirli olmasın..
Dolayısıyla her insanda az da olsa bir tanrı fikri vardır..
Bilinçli olarak kötülerin safında olmadıktan ve insanlara tepeden bakıp aşağılamadıktan sonra cennetin kapısı sana da açık olabilir..
İçin rahat olsun..

23-01-2006, 02:32
Bunu ilk defa ben söylüyorum herhalde..
Saçma gelebilir ama tamamen doğru..
Müslümanlar 4'e ayrılır:
1-Muhammedi'ler
2-İsevi'ler
3-Musevi'ler
4-Tanrıya inanan dinsizler

acıkcası bekliyorum acıklamanı tabi bu bildigim anlamadında degil...

aspartam
23-01-2006, 09:04
Panteidar kardeş ilk defa seni tebrik ediyorum.İnşallah son olmaz.Evet adına ister Allah deyin,ister God veya Manitu bir yaratıcıya,birgün hayatının hesabını vereceğine inanan ve bunun için doğru-yararlı amellerde bulunan herkes Müslümandır.Ve onlar kurtuluşa erecek olanlardır.

Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiiler(den kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa, artık onların Allah katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (2/62)

ZICO86
23-01-2006, 12:38
ben zonguldak fen lisesinde yatılı okuyorum ve yıbaşı gegesi ben zonguldaktaydım ve bir yere konuk olduk ve orada yılbaşı bahanesiyle değil sevdiğim arkadaşlarla konuştukv.b. ve bu siteye ulaşabilecek imkanım yoktu ve bir de müslümanlığı tam benimsiyemyenler için yazdığın yazıya değineceğim pantediar kur'an'da müslümanlar suç işleyemez diye bir ayet yoktur ve müslüman olanlarda günah işleyebilir ve bu onların kötü olduğu anlamına gelmez ve her müslüman suçsuz olsaydı zaten tövbe diye bir şey olmazdıva e Allahın merhametine sığınamazdık

pante
23-01-2006, 22:30
ZİCO86 ;
Başlığın ilk yazısı biraz espri amaçlıdır..
O akşam baktım ki sitede 3-5 kişi var..
Hele sitenin müdavimi olan islamcı arkadaşları hiç göremeyince öyle bir yazı geldi içimden..
Tabi ki her insanın olduğu gibi müslümanların da zaafları,yanlışları,günahları olacaktır..
Ben yılbaşında eğlenilmesine karşı değilim..
Ama koca bir yılın muhasebesi de yapılmalı ve yeni seneye yeni programla girilmelidir..
Örneğin biten yılda yaptığı hataları tespit etmeli,bundan dolayı kayıplarını bilmeli ve yeni seneye bu hataları tekrarlamama sözü ve amacı ile girmelidir..
Asabiyeti,öfkesi yüzünden kırdığı kalpleri,kaybettiği fırsatları ve sebep olduğu zararları düşünerek sinirliliğine çözüm aramalıdır..
Esenlikler diliyorum..

23-01-2006, 23:02
panteidar, bana cennetin yolunu gösterdiğin için ne kadar teşekkür etsem azdır. Hani bir gün ödğünde sorguya çekilirsen, iyi kalpli biri olduğuna dair beni şahit yazabilirsin (şahitliğimiz ne kadar kabul edilir bilemeyeceğim).

Ama teşekkürler ben almayayım. Şekerim var dokunuyor:)

Bence Allah yok, cennet te cehennemde... Ama olsaydı bile;
ne bu kadar adaletsiz bir Allahın, ne de bu kadar bencil bir dinin cennetini isterdim.

24-01-2006, 00:08
pantedidar senden acıklama bekliyorum acıklama isteyen olursa yaparım diye not düşmüşsün yazının sonuna!!

pante
24-01-2006, 00:32
Gece ve mavi kardeş ;
Senin nezdinde tüm Turan Dursun Forumu sakinlerine açıklıyorum.
Bu arada Aspartam'ı da kutluyorum.Herkesin kabul edemiyeceği bir tezdir bu.. Bilhassa İslam dünyasının insanlarını bu teze ikna etmek çok zor..

Cennet müslümanlar içindir..
Müslüman demek kalbinde zerre kadar dahi bir Tanrı inancı taşıyan ile;
Halka ve Hakka düşman olmayanlardır..

İSPAT : (KUR'AN'A GÖRE)

..Bu ayet “Galu bela” diye bildiğimiz büyük toplantıyı özetleyen ayettir..

ARAF:
172 . Hani ; Rab'bin âdem oğullarını zürriyetlerinden bağımsız olarak alıp ta onları kendi nefisleri üzerine şâhit tutmuştu da ; "Ben sizin Rab'biniz değil miyim?." Diye sormuştu. Onlar da “Evet şâhidiz” demişlerdi. " Bu kıyâmet günü biz bundan habersiz idik" diyemiyesiniz diye idi..
173. Veya , “ Atalarımız daha evvel ortak koşanlardandı. Biz de onların zürriyetinden geliyoruz diye bizi de o batıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden cezalandıracak mısın?. Diyemiyesiniz diye idi.. Hani ;
- Müslüman mısın?
- Elhamdülillah.
- Ne zamandan beri?
- Galu beladan beri.
- Galu bela ne demek?
- “Elestü birabbiküm” ün hitabının Yani “ Ben sizin Rab’biniz değil miyim “ sorusuna “Galu bela” yani “evet şahidiz” cevabından beri..
şeklinde öğrendiğimiz Müslüman oluşun kökeni budur..

Şimdi açıklayalım:
O büyük toplantıda dünyada yaşam sürdürecek olan tüm insanlar mevcuttu.O sıra ne bir din,ne peygamber,ne kitap,ne mezhep,ne ane-baba-dede-ata hiçbir etken yok iken ve tek bildikleri “Rab” iken ,Rab tarafından kendilerine sorulan bu soruya belki de çok şaşırmışlar ve anlamsız bulmuşlardı..Ne demekti bu? En iyi bildikleri hakikatin –Rabbin olup olmadığı gibi bir soru nasıl olurdu?
O toplantıda bu soruya şaşanların bir kısmı belki de bugün inanmayanlardandır!!

Dolayısıyla Orada sorulanın dünyada sınavı verilmektedir.
Müslümanlığı ifade eden , tanımlayan bu ayet de tüm insanları kapsamaktadır.
Dünya yaşamında Tek tanrıya inanan herkes Müslüman demektir.
İster Musevi,İsevi,Muhammedi olsun,isterse bunların dışında yer alsın..Rabbe inanması Müslümanlık için gerek ve yeter şarttır..

24-01-2006, 01:40
[quote="panteidar Müslüman demek kalbinde zerre kadar dahi bir Tanrı inancı taşıyan ile;
Halka ve Hakka düşman olmayanlardır [/quote]

sevgili pante...

cogunlugumuzun din ogretisi henuz 3-4 yaslarinda evde cok basit sorularla baslamistir..daha sonra kuran kurslarina gidenlerimiz de farkli seyler ogrenmemistir islam dini hakkinda...ilk ogretilenler islam dini nedir..musluman kime denir olmustur..

en basit ve yalin anlatimi ile islam nedir diye soruldugunda cevabi:
"Peygamber Efendimizin tebliğ buyurduğu hükümleri kalb ile tasdik, dil ile ikrar edip, onları bütün hayatinda yasamaktir" olur...

musluman kime denir dendiginde ise
"Allah'dan başka ilah olmadığına, Muhammed'in de onun kulu ve elçisi olduğuna iman ve şehadet eden kişidir. Bu cihetle müslüman, sadece Allah'ın kelamı olan Kur'an-ı Kerim ile elçisinin sözleri ve amelleri doğrultusunda iman ve ibadet eder"

simdi bu dogrultuda bakarsak bir yahudi ve bir hiristiyan musluman olabilirmi?

ustelik onlari birtek allahin dini(islam) kalana kadar oldurunuz diye ayetler varken..lanetlenmisken...and icip yakilacagi soylenmisken...ustelikte onlarda sozum ona ayni allaha inanirken neden allah sirk kosmus oluyorlar...her musluman bir gun cennete gidecekse sana gore butun yahudi ve hiristiyanlar da cennete gidecektir...
hem sirk kosup hemde nasil cennete gidecekler...?

kisacasi ateistler disindaki herkes cennetlikmidir...

senin cennetten anlayisin kutsal kitaplarin disinda bir cennetmidir?

24-01-2006, 02:31
aslında gercekten bu soruya müslüman toplumunun inandıgı kuran dan örnekler vermeseydin cok daha sevinecektim yazımda belirtecektim fakat nasıl baglayacagını merak ettigimden direk soruya cevap istedim....

Yar.2: Adem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın Yar.atarak onu Adem'e getirdi.

Yar.2: Adem, "İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, Etimden alınmış ettir" dedi, "Ona 'Kadın*fc* denilecek, Çünkü o adamdan*fc* alındı."
D Not 2:23 İbranice kadın (İşşa) sözcüğü adam (İş) sözcüğünden
türemiştir.

Yar.2: Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak.

Yar.2: Adem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.

kuranda ise bambaşkadır bu sende bilirsin carpıklıklarını cok fazla olmasada biliyorum fakat ben genede senin cok daha başka bir şekilde baglayacagını düşündügümden sordum genede teşekkürler acıklama için...

pante
24-01-2006, 02:57
Gece ve Mavi;
Bu tezi başka noktalardan açıklama imkanı var tabi..
Ancak benim dikkati çekmek istediğim nokta farklıdır..

Gagavuz kardeş;
Yanlış din öğretilerinden,yanlış ya da uydurma hadislerden,saçma sapan kitaplardan tanıdığımız ve öğrendiğimiz din doğru değildir..
Kur'an'daki bir takım ayetlerde ise genellikle müşriklere seslenilmiştir ve o gün savaştıkları düşmanları için söylenen sözlerdir onlar..

Şimdi gelelim Mamuli’nin kafasının takıldığı noktaya;
Dedi ya; Ya biz ateistler ne olacağız,herkes kurtuldu ,biz kaldık diye..
Evet.Ateistler sınıfta kalmış olacak..
Ahirette onlara en büyük ceza ;
Bu utancı ve mahçubiyeti ebediyyen alınlarında taşımak olacaktır..
Cehennem ve cennet ehli veya bilemediğimiz diğer ceza ve ödül şekilleri ve süreleri ise Rabbin terazisi ve mağfireti neticesinde belirlenecektir..
Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki sağlam bir hadise dayanır;
“Kalplerinde zerre kadar bir imanı olanlar dahi cennete gideceklerdir..

5182 - "Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan bir kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse de cennete girmez."
Müslim, İman 147; Ebu Dâvud, Edeb 29. (4091); Tirmizi, Birr 61, (1999).
Burada kibir yanlış anlaşılmasın.Kibirden kasıt ;Hem hakkı hem de halkı reddetmektir.
Yani Hak ve halk düşmanlarıdır.Buna ispat bir hadis ise;
5183 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: "Yakışıklı bir adam Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek: "Ben güzelliği seviyorum. Gördüğünüz gibi bana güzellik de verilmiş. Kimsenin beni, ayakkabı bağı bile olsa bu hususta geçmesinden hoşlanmıyorum. Ey Allah'ın Resülü! Bu (haram olan) kibre girer mi?" diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:
Hayır! buyurdular. Ancak kibr, hakkı ibtal, halkı tahkirdir!"
Ebu Dâvud, Libas 29, (4092).

Netice olarak ateist olup ta hakkı reddeden kişi aynı zamanda zorbalık yapıp halkı aşağılıyorsa cenneti zor görecek anlaşılan!!

Derseniz ki adam ateist ama hakka ve halka karşı bir zorbalığı yok..
Hatta salih amelleri var..Bence o alnındaki dünya yanılgısı ona ceza olarak yetecektir..Tanrının öyle birini cehenneme göndereceğini sanmıyorum..

24-01-2006, 03:18
Gece ve Mavi;
Bu tezi başka noktalardan açıklama imkanı var tabi..


o halde okumak isterim konuyu farklı taraftan acıklayacaksan bekliyorum..!

pante
24-01-2006, 16:25
Gece ve Mavi ;
Özne "müslüman" olunca ;
Bu tezi Kur'an'dan ispatlamak bir zorunluluk olmuş oluyor..
Farklı yönden de ispatlanabilir derken;
Aspartam'ın bakış açısında olduğu gibi de düşünülebilir..
Ya da İslam'ın sadece Hz.Muhammed döneminde değil Adem peygamberden itibaren varolduğu görüşünden de faydalanılabilir..

Hac/78. Ve ALLAH uğrunda gereken çaba ve gayreti gösteriniz. O'dur sizi seçen. O, babanız İbrahim'in yolu olan bu dini, sizin için güç ve ağır kılmadı. Elçinin size tanık olması, sizin de halka tanık olmanız için, sizi daha önce de şimdi de "müslümanlar" diye adlandıran O'dur. Namazı gözetin, zekatı verin ve Allah'a sarılın; Mevlanız O'dur. Ne güzel sahip ve ne güzel Yardımcıdır!

Ben yine ateist arkadaşların durumunu açıklamayı sürdürmek istiyorum..

İki büyük toplantı..
1.si dünya yaşamı başlamadan önce.. Uyarı toplantısı..
2.si dünya yaşamı sona erdiğinde .. Hesap günü

TEĞABÜN
(9) Toplanma vakti için Allah'ın sizi toplayacağı günü düşün. O gün aldanışın ortaya çıkacağı gündür. Kim Allah'a inanır ve salih amel işlerse, Allah onun kötülüklerini örter ve onu içinden ırmaklar akan, ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte bu büyük başarıdır.

Salih amel demek:
Faydalı işler ,davranışlar,eylemler demektir.
Dünya hayatı başlamadan önce, dünyada yaşama hakkı kazanan insanların ruhlarıyla yapılan toplantıda alınan söz;
Dünya yaşamı sona erdikten sonra yapılacak olan toplantıda sorgulanacak ve dünyadaki yaşamında dünyaya ve insanlığa yararlı eylemleri,işleri sorulacaktır..
Kısacası her insanın dünyada ne yaptığının hesabı sorulacaktır..

İster inan ister inanma..
Emredilen salih amel ya da salih insan-kamil insan olma şartı;
Zaten insani açıdan da görevimizdir..Geriye ise sadece Tanrı inancı kalıyor..

Dinlere , dini zulümlere , insanın özgür düşünmesinin önündeki engellere ,hurafelere , gericiliğe karşı olabilirsiniz..
Bunun için tanrıya karşı olmak gerekmiyor...

pante
25-01-2006, 16:51
"Biz ne müslümanlar gördük" konu başlığını değiştirme gereği duydum..
Çünkü konular öylesine oluştu ki bu başlık artık konulara uygun gelmemeye başlamıştı..

Dedik ki Müslümanlığın en gerekli görülen iki şartı var..
Birincisi alemlerin ve varlıkların bir yaratıcısı olduğuna inanmak..
İkincisi ise dünya yaşamını salih amellerle geçirmiş olmak..
Salih amellerin ise sadece müslümanlık görevi değil insani görev olduğunu belirtmiştik..
Zaten sonuçta geleceğimiz nokta müslüman=insan olacaktır..Ama nasıl insan..Kamil ve salih insan mertebesine yürüyen insan..
Kamil ve Salih olan insan;
İnsanlığın en büyük mertebesine ulaşmış demektir..
Dolayısıyla o mertebedeki insanın imanının sorgulanması abestir..

Kamil insanın en önemli özelliği sevgi sahibi olmasıdır..
Salih amellerin en makbulü ise sevgidir,sevmektir..
Çevremize baktığımız zaman, her şeyin sevgi üzerine yaratıldığını, sevgi düşünüp sevgi konuştuğunu görürüz. Sevgi varoluşun sebebidir. Her şey sevgiden doğmuş, sevgiyle varolmuş, sevgiyle varlığını sürdürmektedir.

Sevgi;
Acıyı tatlıya, toprağı altına, hastalığı şifaya, zindanı saraya, belayı nimete ve kahrı rahmete dönüştürür. Demiri yumuşatan, taşı eriten, ölüyü dirilten sevgidir.
Bu evrende her şey, ama her şey sevgi düşünür, sevgi konuşur, sevgi va’deder.

Bu itibarla, kainata bir sevgi yumağı gözüyle bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar, tek ve çift bütün nağmeler öyle bir ritm içinde akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak mümkün değildir.
Bütün bunlar gösteriyor ki kainatta her şey sevmek içindir ve hayat sevgiden ibarettir.
İnsanlık bu bilince eriştiği gün geceleri gündüzleri kadar aydınlık, gündüzleri de cennet kadar huzurlu olacaktır.

Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir.

Ben gelmedim dava için
Benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim
Yunus Emre

----------------------
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir... Mevlana

Tuhaf
25-01-2006, 17:42
Dinlere , dini zulümlere , insanın özgür düşünmesinin önündeki engellere ,hurafelere , gericiliğe karşı olabilirsiniz..
Bunun için tanrıya karşı olmak gerekmiyor...

panteidar, sonuna kadar haklısın. Eğer bu Dünya'yı cennet haline getireceksek bunu hepbirlikte yapacağız ve bunun için

Tanrı'ya karşı olmak değil ! insanların zihnineki "Tanrı Anlayışı"na hoşgörülü ve tartışmacı bir tavırla karşı olmak gerek, düşünce ile sevgi&hoşgörünün hakkından gelemeyeceği yoktur.

Herkes bilmeli ki, Allah evrenin kontrol panelinde oturan, arada duaları dinleyen, canı sıkılınca vahiy peygamber falan gönderen, emir yasak bildiren bize benzeyen gibi bir cisimleştirilmiş tanrı değil !

Zamanımız çok az kaldı, bu dünya hep savaşlardan ayrılıklardan, gönülden yıkıldı... Artık uyanışın, aydınlanma ve yüce birliğe ulaşmanın vakti geliyor !!!!!!!

Lütfen !

pante
27-01-2006, 20:29
Kamil insanın diğer vasıflarını da belirterek konuyu tamamlıyalım..

Kamil insan her yönüyle örnek insan demektir..
Bilgisi , idraki ve aklı gelişmis bir İnsan hiç bir zaman telaş etmez..
Her zaman sakin , sabırlı , asude ve mutludur..
Boşuna enerji sarfetmez..
Endişe ve üzüntü onun için bahis mevzuu değildir.
Hiç kimseyi kınamaz. Hiç kimseyi yargılamaz..
İnsanı insandan ayırmaz , almadan verir , sevilmeden sever.
Ketum'dur. Boşa konuşmaz. Sözü öz ve gerçektir.
Eline , beline ve diline hakimdir. Sonsuz hoşgörü ve tevazu sahibidir.. İbadeti şekilde değil bilinçtedir.
Zenginlikten mağrur olmaz. Fakirlikten hicap duymaz..
Her işi zamanında ve programlı olarak yapar..
Kamil insan yaşadığı her andan zevk alır. Doya doya ve dolu dolu yaşar.. Doğal sirküleyi hisseder , tabiatla bir ahenktir ve an'da yaşar..
Her nefes alışından mutluluk duyar..
Olmakta olan herşeyin bütünün yararına ve hayrına olduğunu bilir..
Kamil insan, kainatin ahengini , Bu ahenkten doğan Güzelliği , her yerde , her şeyde , Her an , gören , hisseden , yaşayan kişi'dir..
"Ben" den ve bencillikten uzaktır..
Cimrilik , hırs , kıskançlık , alaycılık , kibir , yalan , riya , şehvet , şöhret , gaflet , gazab gibi çirkin karakterlerden ıslah olmuştur..
İnsanlar arasında saygıyı , dostluğu ve dayanışmayı sağlamaya çabalar..
Kamil insan , şiddete , teröre , zulme ve işkenceye karşıdır..
Kul hakkının yenmesine , hırsızlığa , sömürüye karşı durur..
Barışı , adaleti , sevgiyi , mutluluk ve huzuru inşaa için çalışır..

27-01-2006, 20:38
Bu saydığın bütün nitelikleri taşıyacak bir insan varmıdır sence yeryüzünde??

pante
27-01-2006, 21:29
Gece ve mavi;
Bu saydıklarım ideal insan yapısıdır..
Her insan bu yapıya ulaşmak için çaba göstermeli..
Bu ideal yapıya puan olarak 100 dersek ;
Bir insanın ise karakteristik özelliklerini düzeltebileceği ve muhtelif zaaflarını frenleyebileceği enerji puanı 37 ise ;
Bu 37 'yi sağlamaya çalışacak..
45'se 45'i sağlamaya çalışacak..
Altında kaldığı miktar - puan olacak demektir..
Tabi bu bir örnektir..İnsan puanını bilemez..
Ama elinden geldiğince kötü davranış ve alışkanlıklardan uzak durmaya ve çevresine faydalı bir insan olmaya çalışmalı..
Bu yapıda insan dünyada muhakkak az da olsa vardır..
Bu yapının içinde "alçak gönüllülük" de olduğu için farkedilemiyebilirler..

27-01-2006, 21:40
zaaflarını frenleyebileceği enerji puanı 37 ise ;
Bu 37 'yi sağlamaya çalışacak..
45'se 45'i sağlamaya çalışacak..

panteidar saydığın özellikler bahsettiğin puanlamada bile yoktur ki bunları hepsini yapan ve bunların dahada ötesine giderek alcakğönüllü olup bunu insanların anlamamasını sağlayacak!!
samimi bir cevap sana bahsettigin 37 oranını bile sağlamaya çalışacak bir insan tanımadım.
cok samimiyim görmedim! tanımadım! duymadım! okumadım!!!

pante
27-01-2006, 22:38
Gece ve mavi ;
Reankarnasyona inananlarda , tekamül inancını senin düşündüğün gibi izah ediyor..
Diyorlar ki ;
Kamil insan derecesine ulaşana kadar insan tekrar tekrar yaşama dönecek..
Eksik yaşamı olanların , yani bebekken ya da genç yaşta ölenlerin de tekrar yaşamla dengelendiğine inanırlar..
Bu konuda bir yorumda bulunamıyacağım..
Kutsal kitaplarda da bu yönde bir izah yok..
Ama 500 yıl sonra dünyadaki düzeni ve insanların yapısını bilemeyiz..
Belki de bu düzeye erişilebilir..

Xander85
27-01-2006, 22:43
Zaten reenkarnasyonun mantığı o.100 puana ulaşana dek dünyaya geleceğiz.Hepsinde farklı bir şekide geleceğiz.Seneler önce Afrika'da doğmuş biriyle sen aynı imkanlara sahip değilken nasıl ikinizde eşit yargılanabilirsiniz?Veya doğduktan 1 ay sonra ölen bir bebek nasıl yargılanabilir?Tabiki reenkarnasyon vardır 100 puana ulaşınca bu döngü sona erecektir.
Bu cehennem gibi dünyaya gelmekten kurtulmak için 100e bir an evvel ulaşmak zorundayız.

ensareo
27-01-2006, 22:57
panteidar yazın güzel arkadaşım ama;yağmuru olmayan,toprağa bağlı kökleri olmayan bir ağaç kütük'ten başka birşey olamaz..mutlaka ve mutlaka kibir onu yakalar;hatta çepeçevre kuşatırda farkına varmaz.Şunu ekleyebilirsin ancak iman edenler ve salih amel işleyenler..

Zaten reenkarnasyonun mantığı o.100 puana ulaşana dek dünyaya geleceğiz.Hepsinde farklı bir şekide geleceğiz.Seneler önce Afrika'da doğmuş biriyle sen aynı imkanlara sahip değilken nasıl ikinizde eşit yargılanabilirsiniz?Veya doğduktan 1 ay sonra ölen bir bebek nasıl yargılanabilir?Tabiki reenkarnasyon vardır 100 puana ulaşınca bu döngü sona erecektir.
Bu cehennem gibi dünyaya gelmekten kurtulmak için 100e bir an evvel ulaşmak zorundayız.

xander senin inanışın nedir bilmiyorum ama;renkarnasyon adil değildir..yok eksik kaldın habire dön dur.. :=))) şu saçma inanışları bırakında saf bir şekilde İslam'a gelin..Kamil İnsan'a ancak İslam olanlar ulaşabilir;ulaşmıştır da..Saçma şeylere,gözboyayıcılığa kanmak-peşinden sürüklenmek insanın yapısında var fakat insanda akıl denen bir melekede var;aklın kullanılmasını en iyi şekilde gösteren zandan, vesveseden, hezeyanın nasıl hüküm biçimi olduklarını gösteren yine Kur'an'dır..Bir açıp okuyun ve iyice düşünün,sadece bakmayın bre;görün...Elhamdulillali ala dini'l İslam deme şerefine ulaşın..

Xander85
27-01-2006, 23:07
Ben müslümanım ama reenkarnasyona da inanıyorum.Çünkü en mantıklısı reenkarnasyondur ve Kuranda bunu belirten ayetler de vardır.
Bana şunu açıklayabilir misin:Henüz bir aylıkken ölmüş bir çocuğun sonu ne olur?
Müslüman doğmuş biriyle hristiyan doğmuş biri eşit midir?Yargılanınca bu kişiler "Tanrım sen beni neden bazılarını yoladığın gibi bir müslüman ülkeye yollamadın?Ben onlarla eşit değilim"demez mi?Dediği zaman haklı değil midir?
Reenkarnasyon vardır, ama onu herkes anlayamaz.Kimisine göre reenkarnasyona inananlar çok iyimserdirler"Nasıl olsa dünyaya gene geleceğiz"derler.Ama bu doğru değildir.Reenkarnasyona inanmasaydım şu anda Tanrıya isyan ediyor olurdum."Neden beni başkaları gibi yaratmadın" diye.
Reenkarnasyon dünyadaki pek çok adaletsizliği açıklar.Kurandaki o mantıksızlıkların çoğu reenkarnasyon kabul edilirse mantılı bir hal alır.
İslamiyeti kurtaracak tek şey reenkarnasyonun kabulüdür yoksa inananlar hızla azalacak ve zaten azalıyor.Gelenekleri bir kenara bırakın ve Kuran ışığında değerlendirin o zaman reenkarnasyonun ihtimalini farkedeceksiniz.

pante
28-01-2006, 21:49
Arkadaşlar;
Konu reankarnasyona gelince es geçmek olmaz...
Aşağıdaki renkarnasyon açıklamaları yoruma açıktır..

Bakara/28. Allah'a nasıl küfrediyorsunuz ki, ölü iken sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra sizleri yine diriltecek, sonra da döndürülüp O'na götürüleceksiniz!
Bu ayet ; Reankarnasyon fikrine Kur'an'dan destek arayanların örnek verdiği ayetlerin başında gelir..

REANKARNASYON

Enkarne: ete (bedene) girmek,

Reenkarnasyon: tekrar ete (bedene) girmek,

Basit olarak anlatıldığında reenkarnasyon (tekrar doğuş, tekrar bedenlenme, ruh gezisi) ruhun, doğum ve ölüm sirkülasyonu sayesinde tekrar tekrar insancıl varoluşa geçmesi anlamına gelir. Amaç sonsuz tekamüle ulaşmaktır.

Bütün büyük dinler ve dünya görüşlerinin öğretilerinde bu sirkülasyonun, yani ruhsal boyuttan materyal boyuta ve tekrar ruhsal boyuta geçmenin, gerekli olduğunda yatar.

Ruhun öğrenmek zorunda olduğu tüm dersler ve görevler bittiğinde, yani tekamülü tamamlandığında ancak bu sirkülasyon sona erer ve ruh sonsuzlukta yerini bulur.

Her ruhun amacı o büyük tekliğe, bütünlüğe dönüştür. Burada artık iyiyi veya kötüyü, siyahı ve beyazı, karanlığı ve aydınlığı birbirinden ayıran tezatlık kuralı geçerli değildir.

Reenkarnasyon anlayışına göre yaşam bir okuldur ve bu okulda her insan ayrı bir sınıfta dersini öğrenmeye çalışır. Hayatımızda yaşadığımız krizler, zorluklar birer sınavdır. Ve eğer kendimiz üzerinde çalışır ve bu sınavları aşarsak, hedefimize ulaşmış oluruz.

Ruhların tekrar doğuşu ile ilgili katı bir kural veya sıralama yoktur. Bu tamamen öğrenilen veya öğrenilemeyen dersler ile ilgilidir. İnsan karmasını tamamlayana kadar yaşamda varlığını sürdürür. Yani hatalar veya kötü eylemler iyilerle yok edilene kadar.

Reenkarnasyon’a göre insan eski yaşamında aldığı tüm tecrübeleri ve farkındalıkları yeni yaşamına “getirir” veya “ilave eder” ki, bu yeni yaşamına olgunluk, maneviyat ve bilgelik kazandırabilsin.

Eflatun’a göre reenkarnasyon iki türde varolur:

1. Seçim sistemi: Buna göre ruh eski yaşamındaki eylemlerine uyacak bir hayvan veya insan bedeni seçer. Yani ruh yaşam koşullarını önceden seçmiş ve böylece kaderini belirlemiş olur.

2. Denge sistemi: Burada yeni yaşam tamamen eski yaşama bağlıdır. Eski yaşamda yapılan hataların acısı yeni yaşamda çekilir. Örneğin zenginken fakiri horlayan birisi yeni yaşamında fakirin durumuna düşebilir ve onun çekmiş olduğu acıların aynısını yaşar.

Bu iki sistemde de anlatılmak istenen şu anki yaşamın bir sonraki yaşamı etkilediği veya etkileyebileceği önemidir.

Her koşul bütün kullara eşit bir sistemde sunulur.bu yaşam şartlarını nasıl değerlendimize göre bir sınav yaşanacaktır.ve tabbi ki bu bir takım sonuçları yaratacaktır.

Bizim hayatı nasıl yorumladığımız gelişimimizi sağlayacaktır.ruhsal varlığımız en üst olgunluk seviyesine çıktığında varoluş süreci biter.

Adalet sistemi hiç hak geçirmeden bütün kullara sunulur. ömür, güzellik, çirkinlik,özürlü olmak,zenginlik ,fakirlik,mutluluk, mutsuzluk.Asla hak geçmez .Tüm şartlar ruha sağlanır ve sınavın sonuçları için süreç başlar.

Şartlar ve hristiyan,müslüman bu her hangi bir dinde şehirde ve koşulda .bütün kullarına eşit şartlar verilir.bir kula bir saat veripte öbür kuluna 100 yıllık bir yaşam kredisi veriliyorsa işte bu dengeler içinde neden diye sormak gerekir.kimseye bir ayrıcalık tanınmaz.sistem evrensel yasalarla büyük bir düzen içinde çalışır.rabbimizin kullarına sağlıyacağı adalet ancak reankarnasyon yasası ile oluşur.

Xander85
28-01-2006, 22:04
Valla panteidar çok güzel açıklamışsın reenkarnasyonu.Çünkü reenkarnasyona inanmayan bir insan kendine şu soruları sorabilir:
-ben neden diğerleri gibi değilim?Tanrı adil değil mi?
Reenkarnasyon bu soruya cevap verir.Ona göre her insan her yaşamı tadacaktır.
-bir aylıkken ölen bir çocuk cennete mi gider cehenneme mi?
Bunun da cevabı vardır reenkarnasyonda.Önecki hayatında ölmesi gereken zamandan çok az önce ölen -ki bu intiharla gerçekleşir- dünyaya gelip kısa bir süre sonra ölerek önceki ömrünü tamamlar.Ayrıca bu bebeğin ölmesi ailesi için bir sınavdır.
-özürlü doğanlar neden öyle doğmuşlardır?
Bu da reenkarnasyonla açıklanabilir.
Peki Kuranda anlatılan cennet-cehennem senaryosu yalan mıdır?
Yalan olarak nitelendirilmese de semboliktir.Çünkü siz 1400 sene önce araplara reenkarnasyonu ve karmayı anlatamazdınız.Yanlış anlaşılırdı. O nednele cennet-cehennem sembolleri kullanıldı.Reenkarnasyona göre cennet ebedi huzur ve bütüne dönmektir.(Tanrıya)Cehennem ise dünyadır çünkü gerçek bir Tanrı aşığı için bu dünya bir sürgün yeri gibidir.
İstiyosanız mevlananın reenkanasyonu ima eden sözlerini yazabilirim.

pante
28-01-2006, 22:40
XAnder kardeş;
Yazı bir alıntıydı.Altına yazarını yazmayı unutmuşum..Esin Uzer'in yazısıydı..Benim çelişkilerim var bu konuda..
Bir ara tv'de 2-3 örnek vermişlerdi.. 5-6 yaşında çocuk önceki hayatını anlatıyordu..Ailesi - komşuları da doğruluyordu anlattıklarını..
Birinde hatta eski ailesini gidip bulmuşlardı..Bunlar kurgu da olabilir..
Bu Esin Uzel'in ünlülerden örnekleri var ama inanmıyorum..

1-Fatih Ürek mısırda yaşamış ve kardeşler tarafından ölüme mahkum olmuş bir firavun olduğunu tarih ve bütün acı deneyimleri aynen hissederek anlattı. Bu "top secret" programında yayınlandı

2-Manken Canan Mutluer; Etna yanardağı kenarında yaşayan bir rahibe olduğunu ve yanardağın infilak attiği anda öldüğünü ve türkiyede de çok büyük bir deprem olacağını 17 Ağustos depremini gördü ve anlattı. Bu Interstar'da hazırladığım 3.cü göz programında yayınlandı.

3-İzel bir pastacı kız olduğunu .çok fakir bir insan olduğunu zor bir yaşam yaşadığını anlattı. Interstar'da yayınlandı.

4-Dansöz Sibel Gökçe bir önceki yaşamında intihar ettiğini ve bütün sıkıntılarını çok heyecanlanarak anlatmıştı. Interstar'da yayınlandı.

5-Hamiyet bir yürük kızı olduğunu çok zor yaşam şartlarını ve ormanda nasıl yalnız yaşayarak öldüğünü anlattı TGRT'de yayınlandı.

6-Ali Şan bir mehmetçik olduğunu, Çanakkale'de şehit olduğunu ve genç yaşta yaşadığı ölümü anlattı.

7-Ekin Cezayir'li bir asker olduğunu ve savaşta öldüğünü anlattı bu SHOW TV'de yayınlandı.

8-Hande Ataizi Fransa'da ilaç yapan bir gruba mensup olduğunu ve ölüm cezasına çarpılışını adım ,adım çok heyecanlı bir seansta anlattı.

9-Yaşar Alptekin bir korsan iken düşmanlarının onu bir yere duvar örerek kapattıklarını ve orada açlıktan yavaş yavaş öldüğünü yaşadı çok etkilendiğimiz bir seanstı. ATV'de yayınlandı.

10-Şu anda CNN'de spiker olan Ayşenur arkadaşımda Marsilya'da yaşadığını ve gemici olan sevgilisini taşların üstünde dönecek diye beklerken zatüreye olup çok acı çekerek ölümünü anlatmıştı. SHOW TV'de yayınlandı.

11-Gönül Yazar eski Roma'da yaşayan bir kraliçe olduğunu hipnoz sırasında "top secret" ekibine anlatmıştı.

Mevlana'dan yazacaklarını merak ettim..Yazarsan değerlendiririz..

Xander85
29-01-2006, 01:41
Ben de onlara pek inanmıyorum ama felsefe olarak reenkarnasyon bana doğru geliyor.Bahsettiğim mevlananın söylediği sözler bunlar:
"Ben cemadattan idim.Öldüm.Yetişen gelişen bir varlık nebat oldum. Nebatken öldüm hayvan suretinde zuhur ettim.Hayvanlıktan da geçtim hayvanken de öldüm de insan oldum.Artık ölüp te yok olmaktan niçin korkayım?"

pante
02-02-2006, 01:31
Mevlana'dan bahsetmişken , Atatürk'e değinmemek olmaz..
Herkes Ata'yı bir taraflara çekiyor..Halbuki o yerini belli etmişti..
Ama kimse farkedemedi..
Atatürk tam 9 kez Konya' ya , önceleri Mevlevi Dergahı , sonra Mevlevi müzesi olan yeri ziyaret ediyor..Bu ziyaretlerinde görüşlerini de açıklıyor..

Mevlana , Müslümanlığı Türk ruhuna uygun hale getiren büyük bir reformisttir. Müslümanlık aslında hoşgörülü ve modern bir dindir. Araplar onu kendi bünyelerine göre almışlar ve uygulamışlardır. Sıcak bir iklimde oturan , suyu nadiren bulan ve kullanan genel bir hareketsizlik içinde ömür süren Araplar için, günde beş defa abdest alıp , beş defa namaz kılmak , çok ileri bir hareket adımıdır. Hz. Muhammedin dini , insanları harekete geçirmek esasına dayanır. Bu uygulama Türkler için çok hareketsiz sayılabilir. Sarp dağlarda at oynatan , erimiş kar sularıyla yıkanan Türk için , abdest ve namazla sınırlı ibadet tarzı çok hareketsiz kalmıştır. Şamani dininde iken dans eden , şarkılar söyleyen , kopuzlar çalan , şiir okuyan Türk , namazı az ve hareketsiz bir ibadet saymıştı. Türk hayat tarzı , bu hareketsizliğe karşı harekete geçilmesinden doğmuştur. Mevleviliğe gelince , o tamamıyla Türk geleneklerinin Müslümanlığa nüfuz örneğidir. "Mevlana büyük bir reformisttir. Ayakta dönerek ve hareketli Allah'a yaklaşma fikri , Türk dehasının en doğal ifadesidir. Bir tarafta müzik çalıyor , diğer tarafta insanlar ilahiler söylüyor ve ayağa kalkmış diğerleri , hayali bir dönüşle ellerini göklere kaldırıyorlar. Bunun estetiği fevkaladedir" demiştir.
Yine Atatürk , bir Mevlevihanede akşam yemeği yiyip , semah seyrettikten sonra soruyor:
"Mevlana nasıl adamdır?"
Sorusunu "Çok büyük bir adam olacak ki musiki , şiir , raks gibi dincilerin hoş görmedikleri şeyleri tarikatına ayin ve esas yapmış" diye cevaplayan kişiye , neşeli neşeli gülerek:
"Ben onun liberal kafalı bir şair olduğunu bildiğim için 'huzuruna kupkuru girilmez' dedim ; birkaç kadeh çekip de girdim" demiştir.

pante
02-02-2006, 01:37
Atatürk tekke ve zaviyeleri kapatırken , üzüldüğü tek nokta Mevlevi dergahının da kapatılmasıydı..

1925'te 450'ye yakın tekke ve dergah kapatıldı. Mustafa Kemal Atatürk, Mevlana'ya olan sevgisinden dolayı Konya'daki dergâhın müzeye çevrilmesi emrini verdi. Atatürk Mevlana'ya olan sevgisini her fırsatta dile getirirdi. Mevlevilik Atatürk'e göre, Türk dehasının bir ürünü, Mevlana da ileri görüşlü "Büyük adamdı..." Atatürk en son 18 Şubat 1931'de Konya'ya gitti. 21 Şubat'ta ise bütün gününü Mevlana Müzesi'nde geçirdi. Atatürk'ün Falih Rıfkı Atay'a Mevlevi dergâhını kapatmak zorunda kaldığı için üzüntülü olduğunu söylediği bilinir. Atatürk, F. Rıfkı Atay'a şöyle der: "Karar gereğince Konya'da Mevlana dergahının da kapanmış olmasından üzgünüm. Fakat istisna yapamam, buna çok üzülüyorum.
"Hey koca Sultan! Evet, bütün tekkeleri kapattık; fakat senin kapın kapanmadı" dediği de biliniyor.

pante
02-02-2006, 01:50
Atatürk, 18 Şubat 1931 günü Konya'ya 9'uncu defa geldiği zaman, Konya'da 11 gün oturmuş, bu arada 21 Şubat 1931 gününü tamamen artık müze halinde ziyarete açık bulundurulan Mevlana Müzesi'nde geçirmiştir.

Bu ziyaret sırasında eski Konya Milletvekillerinden Fuat Gökbudak ve o günlerde Konya Azar-ı Atika Müzesi müdürü olan Yusuf Akyurt'un ayrı ayrı anlattıklarına göre, Atatürk müze müdürünün odasına girer girmez, niyaz penceresi üzerindeki rubaiyi görmüş, Farsça'yı çok iyi bilen Hasan Ali Yücel'e tercümesini yaptırmıştır. Atatürk tercümedeki: "Ey keremde, yücelikte ve nur saçıcılıkta güneşin, ayın, yıldızların kul olduğu sen. Garip aşıklar, senin kapından başka bir kapıya yol bulmasınlar diye öteki bütün kapıları kapanmış, yalnız senin kapın açık kalmıştır." ibaresini işitir işitmez şöyle demiş:

"Hz.Mevlana'nın büyüklüğü burada bir kere daha kendini gösterdi... Doğrusu ben, 1923 yılındaki ziyaretim sırasında, bu dergahı kapatmayalım Müze olarak halkın ziyaretine açalım, diye düşünmüş; bir yıl sonra dergah ve tekkelerin kapatılması kanunu çıkar çıkmaz İsmet Paşa'ya Mevlana dergahı ve türbesini kendi eşyası ile Müze haline getir emrini vermiştim. Görüyorum ki, şu okuduğumuz rubainin hükmünü yerine getirmişim. Bakınız ne kadar mükemmel bir Müze olmuş..."

Değerli tarihçi Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Mustafa Kemal’e emrindeki yardımcılarının “Paşam Hz.Mevlana’nın makamını müze haline getirmeniz üzerine halk buraya akın etmeye başladı. Bu bir sakınca
doğurmasın” demeleri üzerine Atatürk’ün verdiği cevap ilginçtir:


“-Eğer, Hz.Mevlana’yı hakkıyla tanımak ve benimsemek için ziyarete gitmekte olduklarına inansam öteki dergahların da açılmasını sağlardım. Çünkü, Hz. Mevlana’yı tanımak ve anlamak zaten diğer tüm tehlikeleri de ortadan kaldırmaktadır.”

03-02-2006, 22:02
---Hakaret Yok--


-MuTeZiLe-

pante
16-02-2006, 00:34
Müslümanlığın tanımını , yaşamın yaratıcısı olan tanrıya inanmak , dünya hayatını faydalı işler yaparak geçirmek ve kamil insan olma gayreti içinde olmak olarak yapmıştık..
müslüman olmayan bir insanın , müslümanlığa geçişi için ;
Tanrıya inancını ifade etmesi ve geçmiş yaşamındaki hatalardan , yanlışlardan pişmanlığını dile getirmesi yeterlidir..
Müslüman olmak için ;
Sünnet olması ,
kelime-i şehadet getirmesi ,
ismini değiştirmesi gerekmez..
Ancak müslümanlığın ötesinde din olarak da Muhammedi'liğe geçmek isteyenin 5 farzı kabullenmesi şarttır ki bunlar ;
Kelime-i şehadet getirmek ,
Namaz kılmak ,
Oruç tutmak ,
Hacca gitmek ,
Zekat vermektir..
Yine Muhammedi'liğe geçecek insanın , imanın şartı olan ;
Allah'a , peygamberlere , meleklere , kitaplara , ahirete , kadere (hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine) inanması şarttır..

pante
16-02-2006, 00:37
Müslümanlığın tanımını , yaşamın yaratıcısı olan tanrıya inanmak , dünya hayatını faydalı işler yaparak geçirmek ve kamil insan olma gayreti içinde olmak olarak yapmıştık..
müslüman olmayan bir insanın , müslümanlığa geçişi için ;
Tanrıya inancını ifade etmesi ve geçmiş yaşamındaki hatalardan , yanlışlardan pişmanlığını dile getirmesi yeterlidir..
Müslüman olmak için ;
Sünnet olması ,
kelime-i şehadet getirmesi ,
ismini değiştirmesi gerekmez..
Ancak müslümanlığın ötesinde din olarak da Muhammedi'liğe geçmek isteyenin 5 farzı kabullenmesi şarttır ki bunlar ;
Kelime-i şehadet getirmek ,
Namaz kılmak ,
Oruç tutmak ,
Hacca gitmek ,
Zekat vermektir..
Yine Muhammedi'liğe geçecek insanın , imanın şartı olan ;
Allah'a , peygamberlere , meleklere , kitaplara , ahirete , kadere (hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine) inanması şarttır..

16-02-2006, 03:26
Bakara sûresinin 28. âyetinde insanlara "cansız nesneler" (lafzî anlamıyla "ölüler") iken hayat verildiği, sonra yine öldürülüp tekrar diriltilecekleri bildirilmiştir. "Ölüler iken diriltilme" ifadesi bazı kimselerin aklına, ilk ölü olma halinden önce de bir hayatın bulunması gerektiği düşüncesini getirmiştir. Buradan da insanların defalarca ölüp başka bir bedende yeniden dünyaya geldikleri (Reenkarnasyon, tenâsüh) inancı ortaya çıkmıştır. Bu inancı, Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadislerden çıkarmak ve delillendirmek mümkün değildir. Çünkü bir başka âyette "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin, biz de günahlarımız itiraf ettik, buradan çıkmanın bir yolu yok mu dediler" buyurulumuştur (Mü'min 40/11). "Kur'an âyetleri birbirini açıklar" kaidesinden hareket ederek 28. âyeti ele alırsak bunu, "peş peşe defalarca ölüp her defasında bir başka bedende dünyaya gelme, dirilme" şeklinde anlamamız tutarlı olmaz. 40/11. âyete göre "Ölmek de iki keredir, dirilmek de iki keredir." İki âyeti, aynı olayın iki ayrı yönden açıklanması olarak aldığımızda şu mâna ortaya çıkar: İnsanlar yaratılmadan, doğmadan önce yokturlar ve bu bakımdan ölü gibidirler, önce bu ölülere (yoklara) varlık ve hayat verilmiştir; "Bu, birinci diriltmedir." Sonra dünya hayatını tamamlayanlar birinci ölümü tatmışlardır, bütün dünya insanlarının ve dünyanın ömürleri sona erip kıyamet kopunca yeryüzünde canlı kalmamıştır. Arkadan sûra üflenmiş ve bütün insanlar yeniden diriltilmişler, âhiret hayatına başlamışlardır; "Bu da ikinci diriltmedir". Özetleyecek olursak insanlar yok iken var edilmişler, sonra dünyada bir kere ölmüşler, kıyametten sonra da ikinci kez hayata gelmişlerdir; iki ölüm ve iki dirilme bundan ibarettir. İkinci âyete göre "Yaşayan insanın iki kere ölmesi ve her iki ölümden sonra da birer kere dirilmesi gerekir, yukarıdaki açıklama buna tam olarak uygun düşmüyor" denilecek olursa; şöyle açıklama yapmak da mümkündür: Yaşayan insan eceli gelince ölmüştür, kabirde dirilmiştir, ilk sorgudan sonra tekrar ölmüş ve kıyametten sonra tekrar dirilmiştir. Yok iken yaratılma ve can vermeye "ölü iken diriltme" demek mecazi olduğu için gerçek mânada (hakikat mânasında) iki kere ölme ve dirilme olayı da Mü'min sûresindeki âyette açıklanmış olmaktadır. Ölmek ve dirilmekle ilgili âyetler nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ölmenin iki ve dirilmenin de iki kereden ibaret olması sonucu değişmez. Bu vâka da Reenkarnasyon inancına ters düşer, onun asıl olmadığını ortaya koyar.
Ayrıca birçok âyet ve hadisin açıkladığı "insanın yaratılma amacı, dünya hayatının sebebi ve hikmeti, ölümden sonra dirilerek dünyada hak edilene göre mükâfat veya ceza görme gerçeği, insan nefsinin terbiye edilerek kâmil insanın olgun nefsi haline gelebilmesi için gösterilen yollar ve çareler...", yeniden bedenlenme inancının İslâm'a aykırı olduğunun kesin kanıtlardır.
Yeniden bedenlenmenin aklî ve ilmî hiçbir delili yoktur. Dünyada yaşayan 6 milyar insanın, daha önce gelip bir başka bedende yaşadıklarına dair bir bilgi ve şuurlar mevcut değildir. Bu kesin gerçekler karşısında bazı insanların hipnoz veya telkin altında, geçmişlerine aitmiş gibi bazı bilgiler vermelerinin başka açıklamalar olmalıdır; nitekim kolektif şuur, rüya benzeri görüntüler, cinlerle temas, hâfızanın oyunları gibi nazariyelerle bu tür açıklamalar yapılmaktadır. Dün akşam (13-7-2003) bir tv tartışmasında, branşı tıp veya parapsikoloji olmayan ama herşeyden dem vuran bir ilahiyatçı bir çeşit Reenkarnasyonu, hem de Kur'an'a dayanarak savunurken bunu bilimin de kabul ettiğini söylemiş, arkasından konuşan iki uzman ise bu iddiayı yanlışlamış, reenkarnasyonun bir çeşit hastalık olduğunu, kişilik karışmasının ortaya çıktığını ve her gün birçok reenkarne olmuş "hastayı" tedavi ettiklerini ifade etmişlerdir.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Uzman psikiyatrist Dr. İlhan Yargıç da bir makalesinde şunu söylemektedir. "Hipnoz altında hiçbir yönlendirme olmaksızın ya da uyanırken kendiliğinden ortaya çıkan kimlik değişiklikleri yani kişinin kendisini farklı birisi olarak tanıtması dissosiyatif bozukluk adı verilen psikiyatrik rahatsızlığın belirtisidir. Bu hastalığın en şiddetli biçimine çoğul kişilik (dissosiyatif kimlik bozukluğu) denilir ve hasta farklı zamanlarda farklı kimliklere bürünür, bu kimlikler birbirinden kısmen habersizdir."
HAYRETTIN KARAMAN

16-02-2006, 03:36
Kur'an Işığında Reenkarnasyonun Reddi
Doç. Dr. Veysel GÜLLÜCE

Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir.


Reenkarnasyon lügatte tenasüh, tekammüs, tecessüd-ü cedîd1, ölümden sonra rûhun bir bedenden başka bir bedene, kimi kez de insandan hayvana, hayvandan insana geçmesi, rûh göçü2 manâlarına gelmektedir. Kelimenin kökü, bedenlenme, bir bedene bürünme manasındaki enkarnasyon’dur. Buna göre reenkarnasyon, tekrar bedenlenme manasına gelmektedir. Renaissance (tekrar doğuş) da aynı manadadır.

Lügatte tenasühle aynı manaya gelmesine karşılık, bilhassa günümüzde bu fikri savunan bazı gruplara göre reenkarnasyon, tenasühten farklı ve daha husûsi bir manâda kullanılmaktadır. Buna göre, reenkarnasyonda bir gerileme ve hayvan bedenlerine intikal söz konusu değildir. Bu yönüyle reenkarnasyon, daha çok doğu öğretilerinde görülen ruhun başka bir varlığın bedenine geçmesini ifade eden tenasüh ve ruh göçünden, başka bir ifadeyle métempsychose ve transmigration’dan3 tamamen farklıdır. Yeni tenasühçüler olarak da isimlendirebileceğimiz bu kişilere göre, reenkarnasyonun Hint felsefe ve dinlerindeki tenasüh ile esas ve amaç bakımından hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü, tenasühte tekâmül fikri yoktur. Cezâ ve mükâfat esasına göre bir geliş- gidiş vardır . Reenkarnasyonda ise, dünyevî bağlardan kurtulamamış rûhların tekâmül için dünyaya tekrar gelmesi vardır. Varlık, dünyaya her bağlanışında geçmiş hayatlarının toplu ürünü olan bir durumla karşılaşır. Tekâmülde hiç bir zaman aşağı seviyelere dönülmeyeceği (tedennî olmayacağı) kabul edilmiştir.4

Günümüzde daha çok ruhçu akımlar tarafından desteklenen bu batıl iddiaya göre, ruhen tekâmül etmemiş ve olgunluğa ulaşamamış ruhlar, tekâmül edinceye kadar tekrar tekrar dünyaya geleceklerdir. Halbuki yakînen incelendiğinde günümüzdeki reenkarnasyon anlayışlarının da, daha çok Hint dinlerinde görülen ve eski bir hurâfe olan tenasüh inancının çağdaş kılıflar içinde sunulmuş yeni bir şekli olduğu görülecektir.

Türkiye’de reenkarnasyonu savunan bazı kimseler, Batı’da aynı fikrin temsilcileri olan insanların Tevrat ve İncil’in bir takım âyetlerini reenkarnasyon teorisine uygun düşecek bir tarzda yorumlamalarından etkilenerek, Kur’ân’dan bu konuya uygun bir şekilde tevil edebilecekleri âyetler arayarak, bu ayetleri gerçek manalarıyla hiç ilgisi olmayan tuhaf tevillerle kendi görüşleri istikametinde yorumlamaya çalışmışlardır. Geçmişte, tenâsüh için yapılan benzer çabalar da onlar için ayrı bir dayanak noktası olmuştur. Halbuki Kur’an, reenkarnasyonu açık bir şekilde reddetmekte ve hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Bu konuda apaçık âyetler ortada varken, onları görmezlikten gelerek başka âyetlerden zorlamalı yorumlarla bu teoriye destek aranmasının ne derece yanlış bir yaklaşım olduğu açıktır.

Doğru olan yaklaşım ise, bir konuda manası açık (muhkem) ve bunun yanında bazı kapalı (müteşabih) âyetler olduğu takdirde, manası açık olanları esas alarak diğer âyetleri onların ışığında yorumlamaya çalışmaktır. İşte bu makalede takdim edeceğimiz âyetlerin çoğu bu konuda açık olup dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade etmektedir.5

A. Dünyaya Tekrar Dönüş İsteklerinin Reddedilmesi
Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu hususta pek çok âyet vardır. Bu âyetlerin bazısında ölüm anında, bazısında mahşer yerinde hesap verme esnasında, bazılarında cehennem görüldüğü esnada, bazılarında ise cehenneme girdikten sonra inkarcıların dünyaya tekrar dönme istekleri dile getirilmiş, hepsinde de bu isteklere karşılık red (hayır!) cevabı verilmiştir.

a. Ölümden Sonra Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
Birinci durum, yani ahiret aleminin giriş kapısı hükmünde olan ölüm anında dünyaya tekrar döndürülme isteğinin reddedilişi çeşitli âyetlerde ifade edilmiştir. Şu âyet bu konuda çok açık ve kesindir: “Nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki, Rabbim beni geri gönder! Ta ki boşa geçirdiğim dünya hayatımda artık iyi ameller işleyeyim. Hayır! O, söylediği boş bir laftan ibarettir. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” (Mü’minûn, 99-100).

Dünyaya yeniden gelmenin asla söz konusu olamayacağını açık ve kesin bir şekilde ifade eden bu ayet-i kerime’de dünyaya yeniden dönüş isteğinin boş bir laf olduğu ifade edilirken, tekid sadedinde “o, söylediği boş bir laftan ibarettir” buyrulmuş,6 böylece Allah’ın böyle bir va’di olmadığına ve bu yakarışın asla kabul görmeyeceğine dikkat çekilmiştir.

“Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” ifadesi de diriltilecekleri güne kadar önlerinde bir berzah7 (dünyaya dönmelerine mani olan bir engel) olup böylece dünya ile ahiret arasında farklı bir hayat boyutunda olacaklarını, dünyaya dönemeyeceklerini belirtmektedir. “Nasıl ki ana rahminden çıkan bir çocuk tekrar oraya dönemiyorsa bu dünya hayatından çıkarak kabir hayatına giden bir ruh da oradan çıkıp geriye tekrar dönemeyecektir.”8 Böylece bu âyetteki berzah kelimesi de dünyaya tekrar dönüşün olmayacağını bildirmektedir.

Nitekim, dünyaya tekrar dönüş inancının çok yaygın olduğu coğrafyadan bir insan olarak İkbal, “Kur’ân-ı Mübin’de iyice açıklanmış ve hiçbir fikir karmaşasına yer vermeyecek mahiyette olan üç noktaya dikkat etmemiz gerekir” dedikten sonra, ikinci noktada “Kur’ân-ı Kerîm’e göre bu dünyaya yeniden gelmek imkânsızdır. Bu husus aşağıdaki âyette gâyet sarih bir şekilde açıklanmıştır”9 diyerek yukarıda takdim ettiğimiz âyeti zikretmiştir.

Bu apaçık beyana rağmen “bu âyet, ruhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifade ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil”10 veya “reenkarnasyonun olmadığını değil sürekli dünyaya geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu isteklerinin reddedildiğine delildir”11 gibi iddiaların tutarsızlığı açıktır. Çünkü âyette ne eski bedene dönme isteğine ne de bu sözü söyleyenin dünyaya birkaç defa geldiğine dair her hangi bir işaret yoktur. Eğer bu istek dünyaya birkaç kere gelmiş bir kimse tarafından yapılmış olsaydı o zaman cevap olarak, defalarca dünyaya gönderilmedi mi?!... gibi bir üslup kullanılırdı. Nitekim benzer bir âyette pişmanlığını dile getiren inkarcıya şöyle cevap verilmiştir: “Size düşünüp taşınacak kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?! Hem size peygamber de gelip uyardı.” (Fâtır, 37). Bu âyette de insana düşünüp taşınacağı ve öğüt alacağı kadar ömür verildiğinden bahsedilmiş, birkaç kere dünyaya gelmekten bahsedilmemiştir. Böylece her insana öğüt alacağı, düşünüp taşınacağı miktarda –uzun veya kısa- bir süre verildiği belirtilmiştir. Eğer bu süre yeterli olmasa ve yeniden dünyaya gelme ihtiyacı olsaydı âyette bu ifadeler kullanılmazdı.

Yukarıdaki âyete benzer başka âyetler de vardır: “Kendilerine azabın geleceği ve kâfirlerin Rabbimiz bize birazcık mühlet ver de davetine uyalım ve elçine tabi olalım diyecekleri gün hakkında insanları uyar” (İbrahim, 44), “Sizden birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasib ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: Ya Rabbî, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takvâ ehlinden olacağım! diyecek olsa da Allah, vâdesi gelen hiçbir kimsenin ecelini ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır” (Münâfikûn, 10-11).

Bu âyetler dünyaya tekrar dönmenin olmadığını göstermektedir. Çünkü reenkarnasyondan maksat tekâmülü tamamlamak olduğuna göre, eğer bu iddia doğru ise, böyle bir talepte bulunana salihlerden olma fırsatı verilmeli değil miydi?! Halbuki değil dünyaya tekrar gelme, ecelin ertelenmesine dahi izin yoktur. Bu durum: “Allah, eceli gelmiş bir kimseyi asla ertelemez…” ayetiyle açık bir şekilde ifade edilmiştir. Şu âyet de bu hususu desteklemektedir: “Allah’ın belirlediği vakit geldiğinde artık ertelenmez” (Nuh, 4). Bu âyetler reenkarnasyon olmayacağını çok açık bir şekilde bildiriyor. Çünkü ölmek üzere olan kimsenin eceli tehir edilmediğine, ek süre verilmediğine göre, artık ölüm gelip çattıktan sonra yapılacak böyle bir talep asla kabul edilmez. Yani böyle bir istek kabul edilseydi, ölmeden önce gerçekleştirilirdi.

Allah tarafından dünyaya tekrar dönmeye izin verilmeyince, artık insanların kendi gayret ve çabalarıyla da böyle bir şeyi elde etmeleri mümkün değildir. Şu âyette ifade olunduğu gibi: “Haydi görelim sizi, can boğaza geldiğinde, O vakit can çekişenin yanında bulunan sizler bakar durursunuz. Biz ise, ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz. Haydi bakalım eğer âhirette vereceğiniz hesap yoksa, iddianızda tutarlı iseniz, çıkmakta olan o rûhu geri döndürsenize!” (Vakıa, 83-87). Dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade eden bu üslup bu yöndeki ümit kapılarını tamamen kapamaktadır.

b. Mahşer Gününde Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
Şu âyette ise, inkarcıların kıyamet gününde amellerinden hesaba çekildikleri sırada dünyaya tekrar dönme isteklerinin boş bir temenniden ibaret olduğu dile getirilmektedir:

“… Acaba şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki şefaat etsinler, ya da dünyaya geri gönderilsek de yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapsak. Onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gitti” (A’raf, 53).

Böylece, inkarcıların mahşer meydanında iken dile getirdikleri dünyaya tekrar dönme talepleri bu ayetle de reddedilmiş, artık onlar için ne bir şefaatçinin ne de dünyaya tekrar döndürülmenin olmayacağı bildirilmiştir.

16-02-2006, 03:38
YAZININ DEVAMI...

c. Cehennem’i Görme Esnasındaki Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
“… Yahut azabı gördüğünde, keşke bir kere daha dönme imkânım olsaydı da iyilerden olsaydım diyeceği günden sakının” (Zümer, 58), “Onların ateşin karşısında durdurulup, ah! Keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak! dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) onlara göründü. Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar” (En’am, 27-28). Bu âyetteki “Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar” ifadesi mevzumuz açısından çok önemlidir. Çünkü bu ifadeyle, faraza onlar dünyaya tekrar gönderilseler dahi yine aynı şeyleri yapıp Allah’ın yasak ettiği şeyleri işleyecekleri bildirilerek insanların bu dünyaya neden bir daha gönderilmediklerinin gerekçesi ve hikmeti beyan edilmiştir.
d. Cehennem’de İken Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi
“Rabbimiz! bizi cehennemden çıkar! Eğer bir daha (eski halimize ve günahlara) dönersek o zaman gerçekten zalimlerdeniz. Buyurdu ki, kesin sesinizi! Konuşmayın!..” (Mü’minûn, 107-108). “Rabbimiz bizi çıkar da yapmadığımız salih amelleri yapalım” (Fâtır, 37), “(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah! Keşke bir kere daha dünyaya gitseydik de şimdi onların (kötülerin) bizden kaçıp uzaklaştıkları gibi biz de onlardan kaçıp uzaklaşsaydık! İşte böylece Allah onlara, yaptıkları şeyleri pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar ateşten çıkacak değillerdir” (Bakara, 167). Bu son âyet, onların dünyaya dönme talepleri bir yana, ölüp cehennem azabından kurtulma arzularının bile yerine getirilmeyeceğini, aksine, ölümsüz bir şekilde cehennemde ebedî kalacaklarını bildiriyor.

Görüldüğü gibi, bu dört durumun hepsinde dünyaya tekrar dönmek isteyen günahkar ve inkarcıların istekleri kesin bir dille reddedilmiş, böyle bir şeyin yapılmayacağı açık bir şekilde belirtilmiştir. Dolayısıyla bu apaçık âyetlerden sonra bir takım yanlış yorumlara saparak bazı âyetleri aksi manalara hamletmeye çalışmanın çok yanlış bir davranış olduğu ortadadır.

Burada, dünyaya tekrar dönmek muhal olduğuna göre, neden böyle bir temennide bulunuyorlar? şeklinde akla gelebilecek soruya şöyle cevap verebiliriz: Onların bu temennileri, ya böyle bir şeyin imkânsız olduğunu bilmediklerinden, ya da imkânsız olduğunu bildikleri halde, aşırı derecedeki pişmanlıklarını ifade etmekten dolayıdır. Çünkü olmayacak bir şey de temenni edilebilir.12 Şöyle de düşünebiliriz; onlar her ne kadar dünyaya tekrar dönmenin muhal olduğunu bilseler de, karşılaştıkları dehşetli durumlardan kurtulmak için hiçbir çareleri olmadığından, muhal olduğunu bile bile bunu istemek durumunda kalmışlardır.

B. Dünyaya Tekrar Dönüşü Reddeden Diğer Ayetler
Yukarıdaki âyetlerin yanında dünyaya tekrar dönüş olmadığını açık bir şekilde veya dolaylı olarak ifade eden başka pek çok âyet vardır. Şimdi de bu âyetlerden tespit edebildiklerimizi sunmaya çalışacağız.

“Onlardan önce nice kavimler helak ettiğimizi görmüyorlar mı?! Onlar bunlara tekrar dönüp gelmezler’’ (Yâsîn, 31) âyeti, helak edilen insanların, daha sonra dünyaya tekrar dönmediklerini açıkça ifade ediyor. Helak edilen kavimlerin kusurlu, manevi bakımdan tekemmül etmemiş insanlar olduğu düşünülürse, bu âyetin reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delil olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bir başka âyette ise, bu manada, ‘’Helak ettiğimiz bir şehir halkına tekrar dönmek haramdır’’ (Enbiyâ, 95) buyrularak, dünyaya dönüşün kesinlikle olamayacağı haram tabiriyle tekitli bir şekilde bildirilmiş, haramdır! yani, yasaktır! denilerek, dünyaya dönüş hakkındaki bütün ümit kapıları böyle bir beklenti içinde olanların yüzlerine kapatılmıştır.

“Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez bir vaziyette çıkardı’’ (Nahl, 78) âyeti de reenkarnasyon aleyhinde kuvvetli bir delilidir. Çünkü bu fikri savunanlara göre, insanın yeniden dünyaya gelmesi tekâmül içindir. Tekâmülün olabilmesi için ise, önceki hayattaki birikimin mevcut olması gerekir. Halbuki bu âyet böyle bir şeyin olmadığını, doğan çocukların hiçbir şey bilmez bir halde dünyaya getirildiğini açık bir şekilde ifade ediyor.

Vakıa suresinin son âyetlerinde ölüm anındaki insanların durumları tasvir olunduktan sonra “(Ölen kimse) eğer mukarrebinden ise Eğer Ashab-ı yeminden ise Ve eğer yalanlayıcı ve dalalete düşmüşlerden ise…’’ (Vâkıa, 88-94) buyrularak öldükten sonra insanların gidecekleri yerler sıralanmış, fakat bunlar içinde tekâmül etmemiş, günahkar ve kusurlu kimselerin tekrar dünyaya döneceklerinden bahsedilmemiş, bilakis yalanlayıcı ve dalalete düşmüş olanların yerinin cehennem olduğu bildirilmiştir: “Ve eğer yalanlayan ve dalalete düşenlerden ise, ona kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme giriş vardır’’ (Vâkıa, 92-94).

Kıyametin kopup insanların amellerine göre gruplara ayrılmalarının anlatıldığı şu âyette de benzer durum söz konusudur: “Kıyametin koptuğu gün insanlar birbirlerinden ayrılırlar: İman edip salih ameller işleyenler cennet bahçelerinde sevinç içindedirler. İnkâr edip âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı yalanlayanlar ise azaba maruz kalacaklardır’’ (Rum 14-16). Görüldüğü gibi insanların farklı gruplara ayrıldığından bahseden bu âyetlerde de dünyaya dönüşten bahsedilmiyor.

Şu âyette de benzer bir tablo çizilmektedir: “Kim Rabbinin huzuruna mücrim olarak gelirse onun için cehennem vardır… Kim de mü’min olarak salih ameller işlemiş bir şekilde gelirse onun için de üstün dereceler vardır: İçinde ebedî kalacakları, alt taraflarından ırmakların aktığı Adn cennetleri! İşte nefsini tezkiye edenlerin mükâfatı budur!” (Tâ-hâ 74-76). Görüldüğü gibi insanın ölümden sonraki durumunu anlatan bu âyette de cennet ve cehennem dışında başka bir yerden, dünyaya dönüşten bahsedilmiyor.

Cennetlikler hakkındaki “Orada (cennette) ilk ölümden başka ölüm tatmazlar’’ (Duhan, 56) âyetinde ölümün bir kereye mahsus olarak yaşandığı ifade edilmiştir. Dolayısıyla birkaç veya bir çok defa ölümü gerekli kılan reenkarnasyon bu âyet ile de reddolunmaktadır.

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürülürler” (Ankebut, 57) âyetinde de ölenlerin dünyaya değil de Allah’a döndürülmesinden bahsediliyor.

“Allah insanları yaptıklarıyla muaheze etseydi yeryüzünde canlı bir varlık bırakmazdı. Fakat onları belli müddete kadar erteliyor. Müddetleri geldiğinde ise ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler” (Nahl, 61) âyeti de bu dünyanın mücazat mahalli olmadığını, insanların yaptıklarının karşılığını tam olarak başka bir alemde göreceklerini ifade ediyor.

“Sudan, beşeri yaratıp onu akraba ve hısım yapan O’dur…” (Furkan, 54) âyetiyle ifade edilen insanların akrabalık ve hısımlık bağlarıyla birbirleriyle bağlanmış olmaları gerçeği de reenkanasyonu reddetmektedir. Çünkü bu teoriye göre insanın babası yarın onun çocuğu olarak tekrar dünyaya gelmekte veya ölen bir çocuk başka bir ailede dünyaya gelerek -erkek olarak dönmüşse- kendi kız kardeşiyle, -kız olarak dönmüşse- kendi erkek kardeşiyle evlenebilmektedir!

Yahudilerin dünya hayatına aşırı düşkünlüklerini ifade eden “Onlardan biri kendisine bin sene ömür vermesini ister” (Bakara, 96) âyeti de reenkarnasyon olmadığını bildirmektedir. Aksi halde bin sene ömür değil de tekrar dünyaya gelme isteğinden bahsedilirdi. Âyetin devamı da bu hususta ayrı bir delildir. Çünkü devamında “fazla ömür verilmesi onu azaptan uzaklaştırıcı değildir” buyrularak dünyaya tekrar dönmek suretiyle ömrün uzatılmasının insanı terakki ettireceği iddiası yalanlanmakta ve fazla ömrün tekâmülün garantisi olmadığına işaret edilmektedir.

Bütün bu âyetlerin yanında, Kur’ân-ı Kerîm’de kıyametin kopacağını, öldükten sonra dirilmenin cismanî olduğunu, cehennem hayatının ebedî olduğunu ve kâfirlerin affedilmeyeceğini bildiren pek çok âyet vardır. Bu âyetler ifade ettikleri manalarla reenkarnasyonu reddetmekte, bir defaya mahsus olan bu dünya hayatının ölümle son bularak artık ebedî bir hayatın başlayacağını bildirmektedirler. Mesela, “Sonra sizi yerden dirilip kalkmak için bir kere çağırınca birden kabirlerinizden çıkarsınız” (Rum, 25), “Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden çıkıp rablerine doğru koşuyorlar” (Yâsîn, 51) gibi âyetlerde dirilişin, kıyametin kopmasından sonra, kabirlerden çıkmak suretiyle olacağı, böylece ruhun başka bir bedene intikal etmeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Bu tür âyetler reenkarnasyonun olmadığının açık delilleridir. Çünkü reenkarnasyon iddiası bu inançlarla ters düşmektedir. Bu yüzdendir ki, bu iddiayı kabul edenler cismanî dirilişi kabul etmezler.13 Cehennemin ebedî olmadığını iddia ederler.

Kâinatın ezelî ve ebedî olmadığını gösteren kevnî deliller ve âyetler de reenkarnasyon aleyhine bir delildir. Çünkü bu iddia sahiplerine göre bu alemin başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. Yani kıyamet kopmayacak bu alem sonsuza kadar böylece sürüp gidecektir. Bu iddiayı Kur’ân âyetleri yalanladığı gibi bugünkü ilimler de er veya geç kainat çapında bir kıyametin koparak bu düzenin bozulacağını haber vermektedir.14

Görüldüğü gibi pek çok âyet dünyaya tekrar dönüş olmadığını çok net bir şekilde bildirdiği gibi, bir çok âyet de bu iddianın doğru olmadığına ve tutarsızlığına işaret etmektedir.

pante
16-02-2006, 21:49
Selam kardeşimizin , Kur'an' da reankarnasyondan bahsedilmediğini , hatta reankarnasyonun İslam'da olamayacağını ,gösteren ayet örnekleriyle açıklıyan alıntılarını okuduk..

Tevrat ve İncil'de de reankarnasyona dair bir işaret göremedik..
Reankarnasyona inananlar , bence kutsal kitaplardan bir delil bulma ya da herhangi bir ayeti farklı yorumluyarak ispatlama niyetinden vazgeçmelidirler..

Reankarnasyon inancı , uzakdoğu dinleri içinde yeralan inanışlardandır..
İlahi dinler içinde buna delil arayanların amacı , olsa olsa , kendi dinlerinden soyutlanmadan bu inancı taşıyabilmektir..
Kimileri de , propaganda ve transfer amaçlı olarak bu gayret içinde olabilirler..

İslam dünyasında reankarnasyona inananların çoğalması , islam açısından tabi ki istenmeyen bir durumdur..
Diğer yandan ise , insanları teselli eden yanı yadsınamaz..
Psikolojik faydalarının zararlarından çok daha fazla olduğu söylenebilir..
Ancak önemli olan doğruyu bulmak ve doğruya inanmaktır..

Müslüman olan bir insanın da en önemli özelliklerinden biri körü körüne , araştırmadan , incelemeden , çeşitli açılardan soruşturup-sorgulamadan hiçbir şeye inanmamaktır..
Her müslüman İslamı da , Kur'anı da , Tevrat'ı-İncil'i de ,peygamberleri de enine boyuna sorgulamalı , tereddütlü , şüpheli , çelişkili bulduğu hiçbir şeye kapılmamalıdır..

Böyle bir derinliğine irdeleme-araştırma , elbetteki din üzerinde hegomonya oluşturmuş olan mezhepler-ehlisünnet ve şia tarafından hoş karşılanmaz-reddedilir..
Çünkü onlar hegomonyalarının zayıflamasını ve sarsılmasını istemezler..

Ancak müslüman olan her dinden veya dinsiz insan bilmelidir ki ;
Kainatın ve varlıkların yaratıcısı yüce Allah'a inananlar bölük pörçüktür..
Kimisi Muhammedi , kimisi İsevi , kimisi Musevi , kimisi Bahai , kimisi Hindu , kimisi Taocu vs. şeklinde dinlere bölünmüş-parçalanmıştır..
Bununla da kalmamış dinler kendi içinde mezheplere bölünmüştür..
Bu da yetmemiş tarikatlara bölünmüş , o da yetmemiş kollara ayrılmıştır..

Bu durum , dinler içinde sapkın inançların ve hurafelerin doğmasına neden olmuştur..İslam dahil tüm dinler de bundan nasibini almıştır..

pante
04-03-2006, 23:06
Allah'a Tanrı denir mi?

İSRA/110:
De ki: " ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.”

Ayete göre , Alemlerin yaratıcısının isimlendirilmesinde bir şart yoktur.Yeter ki çirkin , alay içeren , küçültücü bir ifade olmasın..
Dolayısıyla , her millet kendi dilinde Allah'a karşılık gelen ismi rahatlıkla kullanabilir.
Türkçe Tanrı , İngilizce God , Almanca Gott , İspanyolca Dios , İtalyanca Dio , Fransızca *Dieu , Farsça Hüda , İbranice *Eloah , Keldanice Alaha , Süryanice Aloha , Yunanca Teos , Arapça Allah'ın eşanlamlılarıdır..

Bu konuda , İslami kesim içinde farklı görüşler vardır.Kimileri "Allah"'ın özel isim olduğunu öne sürerek , yerine başka bir isim kullanılmasının doğru olmadığını savunsalar da ayet açıktır.
Elmalılı ise Hak dini kur'an dili'nde " Allah'a tanrı denemez" demiyor. Ama "Allah tanrı'dır fakat her tanrı Allah değildir" diyor.
Allah'ın çoğulu olmadığı ama Hüda veya Tanrı nın çoğulları olduğu yani Allah'lar denemiyeceği ama tanrılar denebileceği de ayrı bir iddia.

Cahiliye dönemi Araplar’ı bazı duaların da, deyim, atasözü ve özellikle şiirlerinde Allah kelimesini oldukça fazla kullanmışlardır.Bu da onların daha önce tanrılarını "Allah" olarak , putlarını da al-lat , al-uzza ,al-menat olarak adlandırdıklarını göstermektedir.Önceleri El-ilah olan bu adlandırmanın daha sonra , kullanım sırasında dile kolaylık sağlamak maksadıyla asıl kelimenin hemzesi kaldırılmış, lamlar birleştirilmiş (idgam) ve azamet ifade eden kalın bir ses verilerek Allah tarzında okunmuştur.

Kimilerine göre "Allah" Arapça değildir.İbrani , Arami ve Süryani kökenli olduğunu söyleyen dilbilimciler vardır.Tevrattaki elah , çoğulu elohim , Arapça da ilah , Süryanice Aloha , ve bunlarda geçen "al" , "el" ya da "il"
kökleri birbiriyle ilişkilidir.Ortadoğu'daki kavimlerin inançlarındaki etkileşmelerden kaynaklanan benzerlikler olduğu ileri sürülür.Nitekim "il" kökünün Arapça'daki Cebrail , Mikail , İsrafil , Azrail olarak melek isimlerinde kullanıldığı görülür.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz.Tek tanrı inancında , tanrıyı isimlendirmede bir hassasiyet söz konusu değildir.Çünkü isimler , benzer varlıkları birbirinden ayırdetmek içindir.Tanrı tek ve eşi benzeri olmayan olunca özel isim gerektirmez."Allah'ım" da denir , "Tanrım" da , "Rabbim" de , başta söylediğimiz gibi yeter ki çirkin bir isimlendirme olmasın.

pante
04-03-2006, 23:11
BUNLAR KUR'AN'DA = DİN'DE YOK

1 Kuran'ın tek başına yetersiz olduğu iddiası

2 Hadislerin dinin kaynağı olması

3 Mezhep alimlerinin fetvalarıyla helal haram belirlenmesi

4 Mezhep çıkarımlarına göre dini uygulamaların yapılması

5 Mezhepleri dinle eşitlemek

6 Kuran'ı musiki kitabı gibi anlamadan okumak

7 Kuran'ı ölüler için okunan bir kitaba çevirmek

8 Peygamber'in hadislerle Kuran dışı hükümler oluşturması

9 Tüm canlıların Peygamberimiz sayesinde yaratılmış olması

10 Peygamberler'i yarıştırma , Hz.Muhammed'i en üstün Peygamber ilan etmek

11 Hz.Muhammed'in , Peygamberlik öncesi hayatını bile taklide kalkmak

12 Kuran eksiktir , detaylar başka kitaplardadır demek

13 Bazı kimseleri evliya kabul edip Cennetlik ilan etmek ve mezarlarında anormal saygı gösterileri yapmak

14 Tarikat şeyhlerini ilahlaştırmak

15 Tarikatlardaki rabıta gibi uygulamalar

16 Bir tek Sünniler'in veya bir tek Şiiler'in Cennetlik olduğunu iddia etmek

17 Yahudi ve Hıristiyanlar'ın hepsini Cehennemlik ilan etmek

18 Dine Arap geleneklerini sokmak

19 Şahsi görüşlerine uydurmak için dini reformla değiştirmeye kalkışmak

20 Kuran dışında Peygamber’in sünneti başlığıyla ayrı hükümler oluşturmak

pante
04-03-2006, 23:14
KUR'AN'DA OLMAYANLARIN DEVAMI :

21 Mezhepler-tarikatlar

22 Şeyhler-Müritler

23 Peçe takmak

24 Çarşaf giymek

25 Saçı kapatmak

26 Haremlik-selamlık uygulaması

27 Kadının tek başına seyahat edememesi

28 Kadının yönetici , devlet başkanı olamayacağı

29 Kadının sesinin erkek tarafından duyulmaması gerektiği

30 Kadının Cuma namazını kılmaması

31 Kadının aybaşılıyken namaz kılmaması , oruç tutmaması , Kuran okumaması , camiye girmemesi

32 Kadınla erkeğin el sıkışma yasağı

33 Kadının kapalı bir yerde , erkekle baş başa kalmasının haram olması

34 Kadının , köpek ve domuzla beraber namazı bozan unsurlardan olması

35 Kadınların çoğunun Cehennemlik olması

36 Kadınların eksik akıllı olması

37 Kadınlara evde hapisvari hayat yaşatmak

38 Kadınların makyaj yapamayacağı

39 Kadının kocasının cinsel çağrısına her seferinde cevap vermesinin mecburi olması

40 Zina edenin taşlanarak öldürülmesi (Recm)

pante
17-03-2006, 01:15
KUR'AN'DA OLMAYANLARIN DEVAMI :

41 Erkeklerin altın takmasının haram olması

42 Erkeklerin ipekli giysiler giymesinin haram olması

43 Yemekte altın , gümüş takımların kullanılmasının yasak oluşu

44 Heykel yasağı

45 Resim yasağı

46 Satrancın yasak oluşu

47 Müzik enstrümanları ve müzik ile ilgili yasaklar

48 Midye , karides gibi deniz ürünlerinin haramlaştırılması

49 At , eşek , vahşi hayvan etlerinin haramlaştırılması

50 Böbrek ve koç yumurtasının mekruh sınıfına sokulup, yenmesinin çirkin gösterilmesi

51 Sigaranın mekruh olması veya haramlaştırılması

52 Eşlerin cinsel ilişki esnasında bile birbirlerinin cinsel organlarına bakamayacağı

53 Mastürbasyonun yasaklanması

54 Doğum kontrolünün yasaklanması

55 Yıkanırken bile kişinin cinsel organının açıkta olmaması gerektiği , meleklerden utanması gerektiği , peştemalle yıkanmak gerektiği

56 Erkeklerin sünnet olması

57 Sakal bırakmanın sevaplığı

58 Sakal kesmenin haram olması

59 Yüzü koyun yatmanın şeytan işi olması

60 Sağ ayakla evden çıkmak , eve girmek , yatağa girmek

61 Sol ayakla tuvalet gibi pis yerlere girmek

62 Oturarak küçük tuvalet yapmak

63 Tuvaletin kıbleye karşı yapılmasının haram olması

64 Sol elle yenenleri şeytanın yemesi

65 Sarık sarmak

-MEV-
17-03-2006, 05:09
arastirman icin cok tesekkurler pan kardesim....bunca uydurma seye insanlarin,hemde Kurani defalarca okumusun insanlarin nasil inandiklarini anlayamiyorum...tamamen orf adetlerin getirisi olan takintilar olsa gerek diye dusunuyorum....








not:62 Oturarak küçük tuvalet yapmak :)

haklisin bu madde Kuranda yok ama saglik acisindan tavsiye edilen bir durum.....halka acik tuvaletlerde degil tabi kesinlikle ama mumkun olabildigince evinizdeyken oturarak isimizi gormemizi soyluyor uzmanlar....prostat sagligi acisindan.....

-MEV-
17-03-2006, 05:15
arastirman icin cok tesekkurler pan kardesim....bunca uydurma seye insanlarin,hemde Kurani defalarca okumusun insanlarin nasil inandiklarini anlayamiyorum...tamamen orf adetlerin getirisi olan takintilar olsa gerek diye dusunuyorum....








not:62 Oturarak küçük tuvalet yapmak :)

haklisin bu madde Kuranda yok ama saglik acisindan tavsiye edilen bir durum.....halka acik tuvaletlerde degil tabi kesinlikle ama mumkun olabildigince evinizdeyken oturarak isimizi gormemizi soyluyor uzmanlar....prostat sagligi acisindan.....

pante
17-03-2006, 11:03
Kur'an'da olmayanlar başlığı altında belirttiklerimiz içinde yapılması doğru olanlarda olabilir.Geleneklere uygun olanlarda.Tabi yanlış olanlar ve çağcıl olmayanlarda var.Amacımız bunların doğru ya da yanlış olduğu değil , sadece Kur'an'da olmadığını belirtmek..

66 Misvak kullanmak

67 Cübbe , entari , şalvar giymek

68 Hurma , kabak gibi yiyeceklerde sünnet sevabı aramak

69 Yemeği yer sofrasında yemek

70 Suyu oturarak içmek

71 Alkollü koku sürmemek

72 Kolonya kullanmamak

73 Kara köpekleri öldürmek

74 Köpekleri eve sokmayı yasaklamak

75 Muska yazmak , taşımak

76 Kuran'ı üfürük kitabı gibi kullanmak

77 Islık çalmanın şeytan işi olması

78 Tahtaya vurmaktan , nazar boncuğundan hayır beklemek

79 Falcıları , cincileri dindar hoca sanmak

80 Ramazan ve Kurban bayramları

81 Merdiven altından geçmemek , kara kediyi , kara köpeği uğursuz saymak , kurşun dökmek

82 Mevlit

83 Ölünün 7., 40., 52. günlerinde törenler yapmak

84 Kabir azabı ile ilgili hikayeler, kabir azabının kendisi

85 Sırat köprüsü

86 Ölünün yerine Hacca gitmek, birisini göndermek

87 Ölünün arkasından ağlayınca ölüye azap olması

88 Kıyamet zamanı hakkında açıklamalar

89 Mehdi

90 Deccal

91 Dabbenin fil kulaklı , hınzır gözlü , öküz başlı olduğu

92 İsa'nın yeniden yeryüzüne geleceği

93 Yecüc ve Mecüc'ün Türkler olması

94 *Arapları üstün , Arapçayı kut sal görmek

95 Namazın yalnız Arapça kılınması gerektiğini iddia etmek

96 Namazı kadının kıldıramaması

97 Rüku ve secdede hep aynı şeyleri söylemenin gerekliliği

98 Fatiha Suresi'ni her rekatta okumayı farzlaştırmak

99 Namazdaki son oturuşu farzlaştırmak

100 Namazın farzı , sünneti , vacibi gibi ayrımlar listesi

pante
17-03-2006, 14:03
KUR'AN'DA OLMAYANLARIN DEVAMI :

101 Orucu kasten bozanın iki ay kesintisiz oruç tutması gerektiğini söylemek

102 Teravih namazı , bayram namazı

103 Haccı birkaç güne sıkıştırıp insanları perişan etmek

104 Hacda şeytan taşlamak

105 Kurban bayramında kurban kesmek

106 Zemzem suyunda *sevap aramak

107 Zekata 1/40'lık ölçü getirmek

108 Abdesti , tuvaleti yapma dışında başka şeylerin de bozduğu iddiası

109 Abdestin sırasını farzlaştırma

110 Abdestte ve boy abdestinde ağız burun çalkalamayı farzlaştırma

111 Abdestte ayağın topuklarla beraber yıkanması gerektiği

112 Abdestin , boy abdestinin namaz dışında Kuran okumak için de mecbur tutulması

113 Deprem ve selde ölenlerin şehit olması

114 Dünya'nın öküz ve balık üstünde olduğu

115 Depremin bu balığın sallanması sonucu olduğu

116 Allah'ın Peygamber'le sıkı bir pazarlık sonucu namazı elli vakitten, beş vakite indirmeye razı olduğu

117 Halifelik müessesesi

118 Cami imamı , müezzini gibi memur sınıfı

119 Cennet dilinin Arapça olduğu

120 Orucu zorla tutturma , tutmayanı dövme

Toplumda öyle çok yanlış bilinen var ki , üstelikte Kur'an'ı bilmedikleri için "Kur'an'da yazıyor" diye inanırlar."Okudun mu , hangi suresinde?" diye sorarsanız , "Okumadım , ama duymuştum" der ve arkanızdan da sizi çekiştirirler "İnanmıyor" diye..Bir kısmını sıraladım , daha binlercesi var..Sıraladıklarım arasında örneğin Ramazan bayramı ve kurban bayramı da var.Kur'an'da geçmiyor ama bir din geleneği olarak kutlanıyor.Yanlış değil..
Ama "kadın saçının görünen her bir teli için 70 yıl yanacak" denilirse , binlerce saç teli x 70 olarak , İslamın bir saç açıklığına biçtiği cezadan , ne ölçüde bir adalet anlayışı sunduğunu , bunu İslam adına sunanların ise tepemizde fetva veren makamlar olduğu gerçeği görülmelidir..

pante
05-04-2006, 00:55
Cennet ve Cehennem

İslamiyet'teki cennet ve cehennem inancı Tevrattaki öte dünya inancının devamıdır. Yahudilikteki ahiret inancının ilk belirtileri ise M.Ö. VI. yüzyılda görülmüştür. Bunun oluşumunda Mecusiliğin önemli etkisi olduğu ileri sürülür. Mecusilerin peygamberi Zerdüşt , sık sık insanların hesap günü hesap vereceklerini söyleyerek Kuran'dakine çok benzeyen bir öte dünya (ahiret) yaklaşımına girer.

Mazdeizm denilen bu dindeki öte dünya inancı Müslümanlığa çok etki etmiştir. Çünkü Müslümanlıkta yer alan Sırat Köprüsü , bu köprünün altında yer alan yakıcı cehennem anlatımı , Mazdeizmde aynen yer alır.

Zerdüşt inancında Ayrılık Köprüsü anlamına gelen Sinvant Köprüsü vardır. Köprünün bir kılıcın ağzı gibi keskin ve ince olduğu anlatılır. İşte inançsızların ruhu , dünya ile ahireti birleştiren bu köprüden geçerken cehenneme düşer.

Sinvant Köprüsü , Mecusilikten Müslümanlığa hiç değiştirilmeden aktarılmış ve adı da Sırat Köprüsü yapılmıştır.

Yunus Emre , XIII. yüzyılda şeriatçılar tarafından halkı korkutmak için çok kullanılan Sırat Köprüsü olgusunu açık biçimde reddetmiştir. Bunu, şathiyelerinden birinde şöyle dile getirir.

Sırat kıldan incedir

Kılıçtan keskincedir

Varup onun üstüne

Evler yapasım gelir

Pir Sultan Abdal da bir şiirinde şöyle der :

Korkusun çektiğin Sırat Köprüsü

Hakka doğru giden kullara neyler

pante
05-04-2006, 01:00
Cehennem inancı kötülük ve karanlık inancının gelişmiş biçimi olup başlangıçta kötü ruhların ve kötülük Tanrılarının mekânı olarak tasvir edilmişti. Daha sonraları, dünyadaki inançsızların ruhlarının gideceği yer olarak tanımlandı. Cehennemdeki melekler de eskiden yeraltı Tanrılarının görevlerini üstlendiler.

Cehennem sözcüğü, İbrani kaynaklıdır. Burası Kenanilerin Tanrısı Baal'e adanan çocukların yakıldığı vadinin adıdır. “Hinnon Oğulları Vadisi” anlamına gelen “Ge bne hinnom” zaman içinde kısalarak “Gehenna” olmuş, bundan da zamanla Cehennem sözcüğü türemiştir. (Bak: Musa ve Yahudilik). Dünyada bulunan vadinin adı, tek Tanrılı dinlerde, yeri belli olmayan bir Tanrısal mekana dönüştürülmüştür... Cehennem böylece ortaya çıkmıştır.

Cennet ise başlangıçta ışık, güneş ve genelde gök Tanrılarının mekanı olarak tasvir edilmiştir. Cennet, bütün dinlerde genellikle göksel bölgelerde anlatılmıştır. İslamlıkta da cennet göklerin ötesinde, son sınırdadır.

Cennet, sözcük anlamı olarak bahçe demektir. İbraniler cennete Aden (Eden) derler. Bu da eski Babil dilinde Edinu'dan türemiştir. Edinu ise bahçe demektir. İslam, bütün dinlerde bulunan cenneti bu yoldan almıştır.

Kuran'da anlatılan cennet içinde insanların yaşadığı güzel bir bahçeden başka bir şey değildir.

pante
05-04-2006, 01:07
Müslümanlıktaki temel ilkelerden birisi de meleklere inançtır. Melekler , soyut varlıklar biçiminde tasarlanmıştır.

Melekler , başlangıçta yer ve gökte var olduğuna inanılan iyi ve kötü ruhların zaman içinde biraz değişime uğraması ile oluşturulmuş dinsel kavramlardır. Eskiden Tanrı olarak tapılan bazı kavramların da zamanla melek biçimine dönüştüğü süreç içinde gözlenmektedir. Örneğin , Yahudi ve İslam dinindeki meleklerin aslında çok tanrılı Ortadoğu dinlerinde eskiden tanrı oldukları , tek tanrı kavramının gelişmesi karşısında bu tanrıların bir bölümünün reddedilip yok sayıldığı , özellikle doğa güçlerini simgeleyen tanrıların ise melek biçiminde tek tanrı inancının içinde yaşatıldığı açıkça gözlenmektedir.

1- Mihael: Anlamı: Kim Tanrı gibidir?

2- Gabriel: Anlamı: Tanrı adamı.

3- Uriel: Anlamı: Tanrı ışığımdır.

4- Rafael: Anlamı: Tanrı iyileştirdi.

Burada adı edilen melekler , hemen hemen hiç değiştirilmeden İslamiyet'e aktarılmıştır. Yalnız önemleri değişmiş , Mihail'in yerine Gabriel (Cebrail) gelmiştir. Meleklerin , eski dönemlerde Tanrı sayıldıkları adlarından anlaşılmaktadır. Çünkü adlarının sonundaki “el” Tanrı demektir. Cebrail , Cebr Tanrı anlamına gelir.

Meleklere inanış Mecusilikte de etkilidir. Bu dinde İslamiyet'teki Cebrail'in görevine benzeyen bir görev yapan Vohu Manah vardır. Bunun daha eskilerdeki adı Ameşe Spantes idi.

Sabiilerde ise Cebrail biçiminde anlatılan melek zaman zaman yaratıcı durumunda da ortaya çıkar.

Melek kavramı , bütün dinlerde şu ya da bu biçimde yer alan bir olgudur. İnsanlığın genel gelişim evresinde bilgi ve algılama süreçlerinin basit ve doğaya bağlı olduğu dönemlerde yarattıkları hayali kavramlardır.

Bugün bilim ve akıl , bunların gizlerini çözdüğünden , bunlara inanmamanın ya da farklı yorumlamanın dinsizlik olduğunu söylemek tartışılması gereken bir konu olmuştur.

pante
05-04-2006, 13:02
"MELEKLER" konusuna farklı bir yorum :
*
Esasen yaşamda varolan her şey , "can"lılığını ve "bilincini" *"melek"lerden alır..

Bilgisayar kelimesiyle işaret ettiğimiz yapının varlığındaki atomlar ve ışık kuantları , nasıl bir boyutsal derinlik ve öze işaret ediyorsa ; "insan" veya "hayvan" veya "cin" dendiğinde de , onların alt yapısını oluşturan öze , cevhere , alt yapıya "melek" denir..

Bu yüzdendir ki , insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini tümüyle meleklerdir..

"cin" denilen varlıkların "melek"lerle karıştırılmasının , "şeytanın" ise "melek" olarak sanılmasının sebebi de , yine bu özelliğin iyi farkedilememesidir..

Özü itibariyle "melek", bileşiminin oluşturduğu yapısı itibariyle "cin" olan "iblis"in halk ve hattâ bir takım hocalar tarafından "başmelek" diye zannedilmesine yolaçan yanlış anlama buraya dayanmaktadır.

"melekler" canlı-cansız diye göresel bir biçimde ayırdedilen her şeyin aslını ve orijinini meydana getirdikleri gibi; ayrıca çeşitli ölçülerde ve boyutlarda canlı-bilinçli varlıklar olarak da mevcutturlar..

Meleklerin insanlar üzerinde nasıl tasarruf ettikleri çok merak edilen bir konudur..

Meselâ Azrail isimli canlıların "ölüm"üne vesile olan melek... Sorulur... Tek midir, çok mudur?... Bir anda sayısız canlıyı nasıl öldürür?...

Bunu basit bir misâl ile açıklamaya çalışayım.. Uranüs’e gitmekte olan gök aracı , Nasa merkezinden gönderilen radyo dalgaları ile yönlendirilmekte veya çeşitli işlevlere hazırlanmaktadır..

Bunun gibi yörüngemizdeki sayısız uydular , hep Nasa merkezi tarafından gönderilen radyo dalgaları ile yöneltilmektedir...

İşte , Azrail isimli melek de , yaydığı dalgalar ile , beyinlerdeki bir tür kontağı etkilemekte ve "ölüm" denilen beynin durmasını oluşturmaktadır... Nasıl , Nasa`nın bir merkezden yaptığı yayın aynı anda binlerce uyduya ulaşıp hükmünü icra ediyorsa , Azrail`in yaptığı yayın da , aynı anda binlerce alıcı tarafından algılanarak gereği oluşmaktadır..

Azrail gibi diğer bütün melekler dahi yaymış oldukları dalga yayınlar ile beyinleri veya daha derinlemesine söyleyelim genetik dizinleri ve hattâ "ruh" dediğimiz "dalga bedenlerin beyinlerini" etkileyerek hükümlerini uygularlar...

Belirli bir şekli olmayıp , soyut yapılı salt bilinç melekler olduğu gibi ; belirli sûretleri olan melekler dahi ehlinin bildirdiklerine göre mevcuttur...

İnsan bedeninin nasıl bir "ruh"u var ise , yıldızların ve takımyıldızların dahi birer ruhu vardır ki , gene bunlardan da dinde "melek" kelimesiyle bahsedilmiştir...

Ayrıca , her bir gezegen veya yıldızın - ki buna Güneş de dahil- kendine özgü canlıları vardır ki , bunlar da gene "melekler" sınıfı içinde yeralmışlardır..

Esasen bu varlıklar , kendi başlarına kötü varlıklar değillerdir... Güneş içinde yaşamaları ve orada meydana gelmeleri sebebiyle son derece güçlü , bize göre lâtif , hareket kâbiliyeti son derece yüksek varlıklardır... Dışarıdan , güneş içine gidecek olan "ruhlar" ise , yer çekimi Güneşe göre son derece düşük olan Dünyada meydana geldikleri için orada büyük bir zayıflık ve güçsüzlük içinde olurlar...

Güneş gibi tüm yıldızların ve sistemlerin dahi kendine has orijinal canlı-bilinçli varlıkları vardır ; ve olması da elbette ki gereklidir...

Ahmet Hulusi

pante
11-04-2006, 00:09
Kur'an'da Hz.Muhammed'in peygamberlerin sonuncusu olduğu ifade edilir.Bu ifade Muhammed'den sonra peygamber gönderilmeyeceği şeklinde anlaşılmıştır ve İslam dini bunu bu şekilde açıklar.Ne var ki böyle düşünmeyenler de çoktur.

Örneğin Dinler Tarihinde en son din olarak Bahailik ve en son peygamber olarak Bahaullah lakaplı Mirza Hüseyin Ali belirtilir.
Mirza *hüseyin Ali İran şahlığının veziri Mirza Abbas'ın oğlu olup , Sasani krallarının , Zerdüşt'ün ve İbrahim peygamberin 3.karısının soyundan gelen bir asilzadedir.Bahailik dininin temelini atan Bab Seyyid Ali Muhammed'in mürididir.
Seyyid Ali Muhammed 1844 yılında mehdiliğini ilan etmiş , binlerce insan Bab'a inanarak Bab'i olmuştu.Bab 1850'de kurşuna dizilerek öldürüldü.
Bahaullah liderliği eline aldı ve 1863'de Bab'ın müjdelediği peygamberin kendisi olduğunu ilan etti.Bahai dininin prensiplerini açıkladı.40 yıl Osmanlı İmparatorluğunda sürgün yaşadı.5 yılı Edirne'de geçti.1892'de ölünce yerine oğlu Abdulbaha Abbas Efendi geçti.

Bahailerin inançlarını düzenleyen iki Kutsal kitapları vardır.Bunlar :1 .El-ikan 2.Kitabu 'l Akdes 'tir.
Bahailerin din merkezi İsrail'in Hayfa şehrindedir.
Bahailerin Illinois (ABD), Frankfurt (Almanya), Kampala (Uganda), Sydney (Avustralya), Panama City (Panama), Yeni Delhi (Hindistan) ve Apia (Batı Samoa) 'da Bey 'tül Adl-i (Adalet Evi) adını verdikleri ibadethaneleri bulunmaktadır.
Türkiye'deki sayıları 20.000 , dünyadaki sayıları ise yaklaşık 2.000.000 dur.

Bahailik Tanrıya , peygamberlerine , kitaplara , meleklere ve Baha'ya inanır.Uygarlığı destekler. Bağnazlıklardan vazgeçilmesi,
- Kadın erkek eşitliği,
- Zorunlu eğitim,
- Uluslar arası ortak bir dilin gerekliliği,
- Aşırı zenginlik ve fakirliğin ortadan kaldırılmasının sağlanması gibi öğretiler Bahai dinin temel öğretileri arasındadır.

Bahailik 'te namaz ve oruç gibi ilahi yasaların yanında insansı yasalarda bulunmaktadır. Bahailik aile kurumuna önem verir ve tek eşli evliliği emreder ve kendilerince zorunlu durumlar dışında birden fazla kadınla evlenemezler. Cenaze namazı dışında toplu namaz kılmazlar. Alkol kullanımı kesinlikle yasaktır. Bahailer herhangi bir siyasi ve politik düşünceyi savunmaz veya tavır almazlar. Yaşadıkları toplumun siyasi ve geleneksel kurallarını yorumlamaksızın kabul ederler.
Bahailer 21 mart günü başlayan her biri 19 gün süren 19 aydan oluşan Bahai Takvimini kullanırlar. Bahai Takvimine göre Bahailerin 9 kutsal günleri vardır ve son ay oruç tutarlar.. Günde üç vakit özel namaz kılarlar. Namaz kılarken islam 'dan ayrılan önceleri mezhep sonra ayrı bir din hüviyetine dönüşen inanç sistemi olmalarına karşın Kabe 'yi kıble olarak kabul etmezler. Bahaullah 'ın oturduğu evin bulunduğu yeri kıble sayarlar.

Bahailik İslam dini tarafından sapkın bir mezhep olarak görülmektedir.Daha geniş bilgi için ;

http://www.tr.bahai.org/

pante
11-04-2006, 13:08
SÖZDE HAK MEZHEPLERİN HÜKÜMLERİNDEN ÖRNEKLER :

Konular
Hanefi Maliki Şafii Hanbeli

1. Ölü Hayvanın derisi helal midir? Haram Helal Haram Helal

2. Erkeğin kırmızı elbise giymesinin hükmü nedir? Mekruh Helal Haram Mekruh

3. Erkeğin sarı elbise giymesinin hükmü nedir? Haram Helal Haram Haram

4. Ud, zurna, dümbelek, boru davul çalmak nedir? Mekruh helal Helal Haram

5. Midye , istiridye , istakoz yemenin hükmü nedir? Haram Helal – –

6. İlk iki rekatta Fatiha’dan sonra sure okumak nedir? * Vacip Mübah Sünnet Sünnet

7. Fatiha’dan evvel Besmele çekmek nedir? * Sünnet Mekruh Farz –

8. Namazda ayakların arası ne kadar açık olmalı? * 4 parmak * 2 karış 1 karış 2 karış

9. Vitir namazının hükmü nedir? *Vacip Sünnet Sünnet Sünnet

10. Namazda selam almak abdesti bozar mı? * *Evet Hayır – -

11. Namazda unutup konuşmak namazı bozar mı? * *Evet Hayır Hayır Evet

12. Namazda hatalı bir kelime namazı bozar mı? * * Evet Hayır Hayır Hayır

13. Abdestin farzları kaçtır? * * * 4 7 6 7

31 Abdesti belli bir sıra ile almak farz mıdır? * * * Hayır Hayır Evet Evet

14.Abdesti ara vermeksizin almak farz mıdır? * * * Hayır Evet Hayır Evet

15. Misvak kullanmak sünnet midir? * * *Evet *Hayır Evet Evet

16.Abdesti bozan şeylerin sayısı kaçtır? * * * 12 3 5 8

17. Cinsellik organına dokunmak abdesti bozar mı? * * * Hayır *Evet Evet Evet

18. Namazda gülmek abdesti bozar mı? * * *Evet Hayır Hayır Hayır

19. Kan akması abdesti bozar mı? * * Evet Hayır Hayır Hayır

20. Namaz kılmayıp tevbe etmeyenin hükmü * * dövme idam idam idam

21. Kadın kocası yokken hacca gidebilir mi? * *Hayır Evet Evet Hayır

22. kendi yerine başkasının haccı caiz midir? * Evet Hayır Evet Evet

23. Haccın şartı kaç tanedir? * *2 4 5 4

24. Erkek çocuğa ipek giydirmek caiz midir? * Hayır Hayır Evet Evet

25. Sakalı kesmek haram mıdır? * * Evet Evet Hayır Evet

26. Tavla oynamak haram mıdır? * *Hayır Evet Evet Evet

27. Satranç oynamak haram mıdır? * * Evet Evet Hayır Evet

28. Ölen bir kişinin borçları ödenmeli midir? * Hayır Evet Evet Hayır

29. İçki içilmesinin cezası kaç değnektir? * *80 80 40 80

30. Dinden dönen kadın öldürülür mü? * *Hayır Evet Evet Evet

Fethullah
11-04-2006, 13:18
Mezhepler hakkında yaptığınız açıklamaların çoğu yanlış.

Fakat doğru desek bile sadece günah , sevap ayrımı var.

Fakat hristiyanlıkta bu ayrımlar Allah a kadar uzanmakta.

Size tavsiyem Said Nursi nin Lemalar kitabını okumanız.Emin olun o zaman aydınlanacaksınız.

pante
11-04-2006, 13:47
Fetullah sen Said Kürdi'nin kitaplarının reklamcılığını yapmak yerine , kendi fikirlerinle ya da inandığın kutsal risalelerinden okuyup konuyla ilgili cevap sunarsan daha doğru olmaz mı?
Hristiyanlığı bırak sen.Onu da sorguluyoruz biz.Serbest Forumun 2. sayfasında "Hristiyan ve Musevi arkadaşlara sorular" başlığını okursan görebilirsin.

pante
11-04-2006, 23:52
Önceki yazıdaki tabloda görüldüğü üzere sözde bu hak mezheplerin birinin haram dediğine , diğeri helal diyor.Birine göre bir amelden dolayı cehennemliksiniz , diğerine göre cennetlik.
Birine göre abdestiniz , namazınız *, haccınız geçerli , diğerine göre geçersiz..
Bu zıtlıklara ve zırvalara rağmen bunlar nasıl hak mezhep olabiliyor.
Aklı olan , mantığı olan bir insan nasıl bu mezheplerin mahkumu olabiliyor?

Eski çok yapraklı nüfus kağıtlarında mezhebi hanesi vardı.
Bu hanede Türk vatandaşlarının büyük çoğunluğunun "Hanefi" yazardı.
Sunni-Hanefi mezhebinden olduğunu söyleyen ya da zanneden halkımızın
çoğu bu mezhebin inançlarından olan dişlere dolgu yapmanın yasak olduğunu
bilseler ne düşünürlerdi acaba? Boy abdestlerinin ve namazlarının geçersiz olduğunu
iddia eden Hanefi mezhebinin bu yasağına uyarak çürük dişlerle ya da dişsiz
kalmayı mı yeğler yoksa "Olur mu böyle saçmalık" deyip dişlerini yaptırır mıydı?

Ya satranç oynamanın bu 4 mezhep tarafından dahi haram olarak nitelendirilmesine
ne demeli? Bu kadar faydalı bir oyunu , zihni açan , ileriyi görme ve olaylar karşısında
tavır koyma bilinci oluşturan bir oyunu yasaklayan zihniyetlerin , bir de şeriat düzeni
kurmaları halinde olabilecekleri düşünebiliyor musunuz?

Hani dinde zorlama yoktu.Namaz kılmayanı 3 mezhep öldürüyor , bir mezhep de
kanatana kadar dövüyor.Şeriat düzeni için daha çok hırsızlık ve el kesme konusu işlenir.
Dolayısıyla vatandaş belki , hırsız hakediyor düşüncesiyle yumuşak bakabilir.
Halbuki iş sadece bununla bitmiyor.Şeriatçiler herşeyinize karışıyor.Oruç tutmayan ,
içki içen sopalanıyor. Giydiğiniz elbiseden , kullandığınız alete , yaşamınıza el atıyor.
Bu zorlama da değil resmen zorbalık , zulüm , insanlık suçu , cinayet..

pante
19-04-2006, 23:21
Gelelim zikir ve dua meselesine..
Okuyunca böyle geri kafalılık olur mu diyeceksiniz.Maalesef oluyor ve uygulanıyor da..


"ALLAH'ın * 99 *ismini ezberleyen cennete girer buyuruyor"(muş) hz.Peygamber.Ayrıca her birinin *belirli sayıda tek tek okunursa türlü faydaları varmış :

<YA RAHMAN> 100 defa tam bir islah içinde , tenha bir yerde okunursa bi iznillah gafletten ve unutkanlıktan kurtulur.

Kim sabah namazindan sonra ari-duru bir kalple 121 defa <YA MELiKÜ>
derse Hak teala ona fakirlikten kurtaracak bir kapı acar.

Eceli gelmeyen bir hasta üzerine 121 defa < yâselâm> diye okunursa hastalığı hafifleşir, sifaya kavuşur.

kim 36 defa <yâ mü'minü> diye okumaya devam ederse , canını , evladını , malını *gelecek olan musibetin şerrinden muhafaza eder.

<yâ *gabidü>ismi serifini 40 kez birer ekmek parçasına yazılarak yenirse açlık hissi duyulmaz, sürekli okuyanların dostları çoğalır.

<yâ muizz>ismi şerifini cuma ve pazar geceleri 40 defa okuyan mahlukata heybetli gözükür.

<el-adlü>ismi şerifi 20 parca ekmeğe yazılırda yenirse bütün mahlukat ona itaat eder.

<el-vedûd>ismi celili 1000 defa bir yemeğe okunsa aralarında soğukluk olan eşlere yedirilse muhabbetleri artar , geçimleri iyi olur.

Abdesten sonra <yâ kâdir>i 100 defa okuyanlar düşmana karşı zafer kazanır.

<yâ muğni > ismini günde 1000 defa okuyan fukaralık yüzü görmez.

<yâ bedi'u >ismini 70 000 defa okuyanlar zarar ve ziyan verici şeylerin şerrinden kurtulup muradlarına nail olurlar.

<yâ bâki > ismi celilini 1000 defa okuyanlar her sıkıntıdan kurtulurlar.

Kaynak < Resullulah'in Dilinden dualar'in esrari , hikmeti, Fazileti (Arif Pamuk)



Bu böyle devam ediyor.Bunlar gibi yüzlerce var.Hadis kitapları bu saçma sapan yol göstermelerle dolu ve ne yazık ki bunlara inanan çok insan var.Zarar veren şeylerden kurtulmak için günde 70.000 defa "Ya bedi" diyen insan , ya da isteklerinizin kabulü için
salat-ı Tefriciye duasını günde 4444 defa okuyan insan iş yapmaya fırsat bulabilir mi?İslam ülkelerinin neden geri kaldığının sebeplerinden biridir bu batıl inançlar..
Yazık bu kafalara...

pante
26-04-2006, 20:38
ÖRTÜNMENİN ARDINDAKİ GERÇEKLER :
İslam öncesi Arap toplumunda örtünme diye bir sorun yoktu. Hatta İslamın tebliğinin ilk 15 yılı içerisinde dahi kadının giyim kuşamına karışılmadı. Kureyşin muhafazakar giyimine rağmen bu dönemde hımar, cilbab, çarşaf ya da türban gibi kadını üniformalar içine sokan bir giyim tarzı, bir tesettür söz konusu değildi.
Ta ki Hicretin 5.yılındaki Tebenni olayına kadar..

Evlatlığı Zeyd'in evine giden Hz.Muhammed, Zeyd'in eşi Zeynep'i yarı çıplak denecek bir halde görür ve duygularını açığa vuracak sözler sarfeder. Zeynep bunu eşi Zeyd'e açıklar. Zeyd, Muhammed'e Zeynep'ten ayrılmak istediğini söyler. Muhammed ise "Eşini yanında tut" der.
Ancak bir süre sonra bu konuyla ilgili ayet gelir :

Ahzap/37.“ Resulüm, hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye, “Eşini yanında tut, Allah’tan kork” diyordun. Allah’ın açığa vuracagı şeyi, insanlardan çekinerek içine gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları, karıları ile ilişkilerini kestiklerinde müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir..

Bu ayet üzerine Zeynep'le evliliği gerçekleşir. İlk örtünme ayeti de bundan sonra gelir. Hz. Muhammed aşırı kıskanç bir yapıya sahiptir. Bu da bir hadiste şöyle açıklanır:

Sa'd b. Ubade'nin eşini öldürmeye yeltenecek kadar son derece kıskanç bir insan olduğunu öğrendiğinde: "Sa'd'in kıskançlığı sizi saşırtıyor, değil mi? Hayır, şaşırtmasın, çünkü Tanrı ve ben, her ikimiz de ondan cok daha kıskancız ve Tanrı benden de daha kıskançtır." demiştir. Gazali-1975-II, 120; Sahih-i...XI 287

Zeynep'in karşısına bir dış giysi giymeden çıkmasını sebebiyle oluşan bu durumdan çıkan ders neticesi ilk örtünme ayeti iner:

Ahzap/59. Ey peygamber, hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış elbiselerinden üzerlerini sıkıca örtsünler! Bu, onların tanınmalarına, tanınıp da eziyet edilmemelerine en elverişli olandır. Bununla beraber Allah, çok bağışlayıcıdır, merhamet edicidir.

pante
26-04-2006, 21:08
Ahzap/50. Ey peygamber, Biz, özellikle sana şunları helal kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak verdiklerinden sahibi bulunduğun cariyeyi, amcanın kızlarından, halalarının kızlarından, dayının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle birlikte hicret etmiş olanları; birde inanan bir kadın eğer kendisini peygambere bağışlar da, peygamber de onunla evlenmek isterse onu, sadece sana, diğer mü'minlere değil. Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neleri farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar, sana bir darlık olmaması içindir. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. *

Peygamberinin kalbinin daralmaması için istediği sayıda ve istediği kadını alma hakkı veren ayetler, sahip olduğu kadınları başka erkeklere karşı da koruyucu nitelikteydi:

Ahzap/53. Ey iman edenler, Peygamberin evlerine, vaktine dikkat etmeksizin ve yemek için izin verilmedikçe girmeyin; ancak çağrıldığınızda girin, yemeği yediğinizde de hemen dağılın; sohbet etmek için de izinsiz girmeyin! Çünkü o, peygambere eziyet veriyor, üstelik sizden utanıyor; ama Allah, gerçeği söylemekten sıkılmaz. Bir de hanımlarına, gerekli birşey soracağınızda bir perde arkasından sorun! Öyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha çok temizdir. Sizin, Allah'ın peygamberini incitmeye hakkınız yoktur; arkasından hanımlarını nikahlayamazsınız da. Çünkü, bunlar, Allah katında çok büyük bir günahtır.

İslamı tebliğ etmeye başladığı yıllarda eşi Hatice yaşlı bir kadındı. Üstelik sözü geçen bir kadındı.
Hatice'nin ölümünden sonraki evliliklerinde ise eşleri genelde orta yaşlı idi. Ayşe ise çocuk yaştaydı. Örtünme ayetlerinin indiği sıra eşleri arasında artık Zeynep de vardı ve o çok genç ve güzeldi.Ayşe de 16-17 yaşında bir genç kadındı artık. Dolayısıyla Muhammed'in aşırı kıskanç olmasının sebepleri mevcuttu.
Hele bu döneme rastlayan İfk Vakası ile tam bir kriz yaşanmıştı ve ortalık dedikodudan geçilmiyordu..

pante
27-04-2006, 11:23
İFK OLAYI :
Mustaliklere karşı girişilen savaşa giderken, Hz.Muhammed yanına Ayşe’yi de alır. Savaştan sonra ganimetler paylaşılır ve Medine’ye dönmek üzere yola çıkarlar. Dönerken *yolda verilen mola sırasında, Ayşe gerdanlığını kaybeder ve gerdanlığı bulmak üzere kervandan ayrılır.. *Ayşe, devenin sırtındaki kocun denilen, kapalı bir tahterevanda seyahat ettiği için, yokluğu farkedilmez ve kervan yoluna devam eder. Daha sonra, kolyesini bulan Ayşe, Sefvan bin Mu’attal adındaki genç bir kervancı ile onun devesine binerek arkadan gelir. Daha sonra Medine’ye geldiklerinde, Ayşe ile genç kervan görevlisi hakkında dedikodular başlar.. Muhammed, *Ayşe’yi sorguya çeker, Ayşe böyle bir olayın olmadığını söyler. Şehirde dedikodular bitmek bilmeyince tekrar Ayşe’yi sorguya çeker ve gene aynı cevabı alır. Bunun üzerine Muhammed Ayşe'ye küser ve Ayşe’de babası Ebu Bekir’in evine gider. Bir süre sonra Ayşe’siz yapamıyacağını anlayan Muhammed, Ebu Bekir’in evine giderek tekrar Ayşe ile konuşmayı dener. Eğer bir günah işlediysen Allah’a tevbe et, Allah seni affedecektir der. Ayşe işlemediğim bir günah yüzünden niye Allah’a tevbe edeyim der.. Ayşe’yi konuşturamıyacağını anlayan Muhammed için çözüm, konuyla ilgili bir ayet gelmesindedir.. Ve aşağıdaki ayetler gelir..

Nur / 11. (Peygamber'in eşine) bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. Onlardan (elebaşlık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır.

12. Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: "Bu, apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?

13. Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.

pante
27-04-2006, 11:56
Müslümanları birbirine düşüren, Hz.Muhammed'i rencide eden, Ali ile, kızı Fatma ile, diğer eşleri ve yakınları ile kırgınlıklara sebep olan, müslümanlar arasında Cemel savaşına neden olacak kadar kin ve nefret tohumları eken bu hadiseyi Ayşe'nin ağzından dinlemek isteyenler biraz uzunca olan aşağıdaki hadisi okuyabilirler:

716 - *Zühri merhum, Urve ve başkalarından almış olarak Hz. Aişe'nin şu rivayetini nakleder: * *
"Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) buyurmuştur ki:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir sefere çıkacağı zaman kadınları arasında kur'a çeker, kur'a kime çıkarsa onu beraberinde sefere götürürdü. * * Bir sefer sırasında da benim okum çıktı ve yolculuğuna ben refakat ettim. Bu sefer, örtünme emri geldikten sonra idi. Ben yol sırasında deve sırtında giden bir mahmil içinde taşınıyordum. Konak yerlerinde de onun içinde iken iniyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın o gazvesi sona erinceye kadar hep böyle yol aldık. Nihayet geri döndü ve Medine'ye yakın bir yerde konakladık. Geceleyin bir müddet kaldıktan sonra dönüş emri verildi. Dönüş emri çıktığı sırada ben kalkıp (kâza-yı hacet için tek başıma) sordudan ayrılıp gittim. İhtiyacımı gördükten sonra bineğime geri geldim. O sırada göğsümü yokladım. Yemen'in göz boncuğundan yapılmış gerdanlığım *kopmuştu. Aramak üzere geri döndüm. Onu aramak beni epeyce oyaladı. Benim bineğimle meşgul olan askerler gelip mahmilimi deveme yüklemişler. Zannetmişler ki ben mahmilin içindeyim. O zamanlar kadınlar çok hafifti. Az yedikleri için şişman değillerdi. Askerler mahmilini kaldırırken hafifliğine şaşırmayıp yüklemişler. Ben zaten küçük yaşta bir kadındım: Hülâsa devemi sürüp gitmişler. * * *Ordu gittikten sonra gerdanlığımı buldum. Ordugâha geri döndüğüm zaman kimseyi bulamadım. Herkes gitmişti. Önce bulunduğum yere geldim. Beni bir müddet sonra kaybetmiş olduklarını farkederek aramaya geleceklerini düşündüm. Bu halde iken uyku bastırmış ve uyuyup kalmışım. * * Safvan İbnu Muattal es-Sülemî -ki bilâhere (Zekvan'da ikamet ederek) Zekvâni ünvanını da almıştır- (geri gözcülüğü vazifesiyle) ordugâhın gerilerinde geceyi geçirmişti. Sabah olunca benim menzilden geçerken uyuyan bir insan karaltısı görerek yanıma geldi. Görür görmez beni tanıdı. Zira örtünme emri gelmezden önce beni görmüştü. * * Ben onun istirca sesiyle "İnnâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn =Biz Allah'ın kullarıyız ve Allah'a dönüp varacağız" demesiyle uyandım. Derhal başörtümle yüzümü örttüm. Allah'a kasem olsun bana tek kelime konuşmadı, istircâından başka bir tek sözünü de işitmedim. İndi ve devesini ıhtırdı. Binmem için devenin ön ayaklarına ayağıyla bastı. Ben de bindim. Devemi önden çekti, böylece yol aldık. Ordu bir yerde konakladığı sırada onlara yetiştik. * * (Gecikme hadisesini iftira vesilesi yaparak) benim yüzümden helâk olanlar oldu. Bu işte en büyük vebal de Abdullah İbnu Ubey İbni Selûl'e düşmüştü. * * *Medine'ye geldiğimiz zaman bir ay kadar hasta yattım. Meğer bu esnada iftira edenlerin dedikoduları herkesi meşgul ediyormuş. Benim ise hiçbir şeyden haberim olmadı. Ancak bir husus bende kuşku uyandırmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'da, başka zaman hastalanınca gördüğüm iltifat ve alâkayı göremiyordum. Yanıma girip selam veriyor, sonra da: "Şu sizinki nasıl?" deyip çıkıyordu. Bu davranışından biraz işkilleniyordum ama yine de (ortalığı saran) fitneden bihaberdim. Bu halde nekâlet devresine girdim. * * Bir gece, ben ve Ümmü Mistah o zaman için helâ olarak kullandığımız menâsı (denen çukurların bulunduğu semte) doğru gitmiştik. Biz buraya, geceden geceye çıkardık. (Hicab ayetinden sonra) evlerde helâlar inşa edilince çıkmaz olduk. Bundan önce biz de, eski Arapların def-i hâcetteki usulüne uyuyorduk. Ben ve Ümmü Mistah -ki bu kadın Ebu Rühm İbnu Muttalib İbni Abdi Menaf'ın kızıdır- böylece yürüdük. Onun annesi Ebu Bekri's-Sıddîk'ın teyzesi olan Sahr İbnu Âmir'in kızıdır. Oğlu da Mistah İbnu Üsâse İbnu Ubâd İbni'l-Muttalib'dir. * * İşimiz bittikten sonra yürüyorduk. Ümmü Mistah, ayağı örtüsüne takılarak düştü. Kadın (böyle can yakıcı durumlarda söylenmesi âdet olan "düşmanın helâk olsun" demedi): "Mistah helâk olsun!" diye (oğluna) beddua etti. Ben kadına: * * -"Amma da yaptın!" Bedir gazvesine katılan bir kimseye beddua ediyorsun ha!" dedim. * * -"Anacığım! onun ne söylediğini işitmedin mi?" dedi. * * -"Ne söylemiş ki?" dedim. * * Bunun üzerine iftiracıların söylediklerini bir bir anlattı. Hastalığıma yeni hastalık katıldı. * * Eve dönünce, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanıma girdi ve: * * (İsmimi söylemeden) "Adamınız nasıl." dedi. Ben: * * -"Ebeveynimin *yanına gitmeye izin ver" dedim. Ben, haberin aslını annemle babamdan işitmek istiyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) izin verdi, ben de ebeveynimin yanına geldim. Anneme: * * -"Ey anneciğim, halk arasında söylenen bu sözler nedir?" dedim. * * -"Ey kızım! Sen bu meseleyi büyütme. Allah'a kasem olsun güzel ve kocasının yanında sevgili olan, birçok kumaları (ortak) bulunan bir kadın hakkında her zaman çok dedikodu ederler" dedi. Ben: * * -"Sübhanallah, demek halk böyle söylüyor ha!" dedim. * * O gece sabaha kadar hiç durmadan ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. * * Sabah oldu, ben hâlâ ağlıyordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) o gün Ali İbnu Ebi Talib'i ve Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhüma)'i çağırmıştı. Benimle ilgili vahyin gecikmesi üzerine ailesiyle ayrılma hususunda onlarla istişâre ediyordu. * * Üsâme (radıyallahu anh), ehlinin suçsuzluğu hususunda onlara karşı içinde beslediği sevgiye dayanarak, bildiği hususu şöyle dile getirmişti: * * -"Ey Allah'ın Resûlü! Onlar zevcelerinizdir. Allah'a kasem olsun, onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz." * * Ali İbnu Ebî Tâlib de şöyle demişti: * * -"Ey Allah'ın Resûlü, Allah sana darlık vermez. Ondan başka kadın çoktur. Sen câriyene sor, (onun hâlinni o daha iyi bilir), sana gerçeği haber verir." * * Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu tavsiye üzerine cariyemiz Berîre'yi çağırdı ve: * * -"Ey Berîre, söyle! Aişe'de sana şüphe verici bir husus gördün mü?" diye sordu. Berîre: * * -"Hayır! Seni hak üzerine peygamber olarak gönderen Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, ben onda fena bulduğum bir şey görmedim. Ayıplanabilecek tek gördüğüm şey şudur: "Yaşı genç olduğu için, ailesi için yoğurduğu hamurun üzerine uyur, bu sırada gelen keçi, hamurdan yerdi." * * (Bu soruşturma sonunda) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kalkıp mescidde bir hutbe okur. Bu iftirayı ilk defa çıkaran Abdullah İbni Ubey İbni Selûl hakkında söz etmekten özür dileyerek, minberde şunları söyler: * * -"Ehlim hakkında bana sıkıntı veren adamı cezalandırmada, intikamımı almada bana kim yardım edecek? Allah'a yemin olsun ehlim hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Adı iftiraya karıştırılan bir adamdan söz ettiler. Onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. O ailemin yanına ben olmayınca hiç girmemiştir." * * Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu sözleri üzerine (Evs kabilesinin reisi) Sa'd İbnu Muâz (radıyallahu anh) kalktı ve: * * -"Ey Allah'ın Resûlü! Allah'a yemin olsun biz ondan senin intikamını alırız! Eğer Evs kabilesindense boynunu vururuz. Hazreçli kardeşlerimizden ise, bize sen emredersin, biz emrini aynen yerine getiririz!" dedi. * * Hazreç kabilesinin reisi olan Sa'd İbnu Ubâde ayağa kalktı. Sa'd aslında salih bir kimseydi. Ancak (Sa'd İbnu Muaz'ın konuşmasından alınarak) kabile hamiyet ve gayretine kapılmıştı. Sa'd İbnu Muâz'a dönerek şu sert cevabı verdi: * * -"Vallahi sen yalan söylüyorsun! Sen onu (Abdullah İbnu Ubey İbnu Selül'ü) öldüremezsin. Öldürtmeye gücün de yetmez." * * (Ensar'ın ileri gelenlerinden) Useyd İbnu Hudayr (radıyallahu anh) -ki bu zât da Sa'd İbnu Muaz'ın amcaoğludur- kalkarak Sa'd İbnu Ubâde'ye çıkıştı: * * -"Allah'a yemin olsun yalan söyleyen sensin. Onu mutlaka öldürürüz. (Abdullah İbnu Ubey'e arka çıkıyorsan) sen de münâfıksın, münafıklar hesabına kavga ediyorsun!" * * Derken (Ensâr'ın iki kabilesi) Evs ve Hazreç ayağa kalkmışlar ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) daha minberde iken, birbirlerine girmeye ramak kalmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sükûneti sağlayıncaya kadar gayret sarfetmiş ve minberden inmişti. * * Ben o gün de ağladım. Ne gözümün yaşı dindi, ne de gözüme uyku girdi. Müteakip gece de hep ağladım: Ne gözümün yaşı dindi ne de bir parça olsun uykum geldi. Sabahleyin annem ve babam yanıma geldiler. Böylece ben, iki gece bir gündüz aralıksız ağlamıştım. Öyle ki artık ağlamaktan ciğerlerim parçalanacak diye düşünüyordum. * * Onlar yanımda oturuyorlar, ben de ağlamaya devam ediyordum. Derken Ensar'dan bir kadın izin istedi. Ona, gir dedim. Yanıma oturup o da benimle ağlamaya başladı. Biz bu halde iken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) girdi. Sonra oturdu. Hakkımda söylenen şeyler söylenileden beri yanımda hiç oturmamıştı. Bu arada bir ay geçmiş ve meselemle ilgili herhangi bir vahy gelmemişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) otururken şehâdet kelimesini de getirmişti. Sonra bana şunları söyledi: * * -"Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer bu dedikodulardan berî isen Allah seni vahiyle tebrie edecektir. Şayet bir günah işledi isen Allah Teâlâ'ya tevbe et. Zira kul bir günah işler, sonra da günahını itirafla tevbe ederse, Allah Teâlâ tevbesini kabul ve affeder." * * Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sözlerini tamamlayınca (ızdırabımın şiddetinden) gözlerimin yaşı kurudu, artık tek bir damla bile yaş hissetmiyordum. Babama: * * -"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sözlerine sen cevap ver" dedim. * * *Babam: * * -"Vallahi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ne diyeceğimi bilemiyorum" dedi. Anneme yönelerek: * * -"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın söylediklerine sen bâri cevap ver" dedim. Annem de: * * -"Vallahi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a ne söyleyeceğimi ben de bilemiyorum" dedi. * * Hz. Aişe devamla der ki: "Ben yaşı henüz küçük bir kadındım. Kur'ân'dan da fazla okumuyordum. Dedim ki: * * -"Vallahi ben biliyorum ki halkın söyleştiği şeyleri işittiniz. Onlar içinize yer etti ve hep inandınız. Size: "Günahsızım" dedim, inanmıyorsunuz. Yapmadığım bir şeyi size itiraf etsem, -Allah biliyor ki ben ondan berîyim- beni tasdik edeceksiniz. Allah'a kasem olsun, sizinle benim durumumu anlatacak en iyi örnek Hz. Yusuf'un babası ve onun şu sözüdür: "Bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah'tan yardım istenir" (Yusuf, 18). Sonra yüzümü çevirip yatağıma sokuldum. Kasem olsun ben o zaman suçsuz olduğumu biliyordum ve Allah'ın benim suçsuzluğumu te'yid edeceğine inanıyordum. Ancak, kesinlikle, Allah'ın benim hakkımda bir vahiy indireceğini, bunun (kıyâmete kadar) okunacağını hiç aklımdan geçirmedim. Ben, kendimi, Allah'ın herhangi bir şekilde tekellüm buyurarak okunacak bir vahiy konusu edilmeye değer bulmuyordum. Ancak, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın göreceği bir rüya yoluyla Allah'ın beni tebrie edeceğini ümid ediyordum. * * Allah'a kasem olsun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) daha oturmuş olduğu yerden kalkmamış ve ev halkından kimse dışarı çıkmamıştı ki Allah, Resûlüne vahiy indirdi: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı vahiy sırasında her zaman gelen hâlet istila etti. Sonra da o hal zail oldu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tebessüm içindeydiler. Konuştuğu ilk kelime bana şunu söylemek oldu: * * -"Ey Aişe Allah'a hamdet. Zira, seni tebrie buyurdu." * * Annem de bana: * * -"Kalk Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a teşekkür et!" dedi. Ben ise: * * -"Vallahi hayır, ona teşekkür etmeyeceğim, sadece Allahıma hamdediyorum. Benim suçsuzluğumu Rabbim vahiy buyurdu" dedim. Allah'ın indirdiği vahiy şöyleydi: * * -"Muhammed'in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden herbirine kazandığı günah karşılığı ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkek-kadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsnüzanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Dört şâhid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar şâhid getirmedikçe, Allah katında yalancı olanlardır. Allah'ın dünya ve âhirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü büyük bir azaba uğrardınız..." (Nur 20). * * (Bir sayfa tutan) on âyeti, Cenâb-ı Hakk benim suçsuzluğumla ilgili bu ayetleri indirince, Ebu Bekri's-Sıddîk (radıyallahu anh) -ki Mistah İbnu Üsâse'ye akrabalığı ve fakirliği sebebiyle maddi yardımda bulunuyordu- şunu söyledi: * * -"Aişe (radıyallahu anhâ)'ye bu iftirayı yaptıktan sonra, ona artık bir daha yardım yapmayacağım." * * Bunun üzerine şu vahiy indi: "İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır" (Nur, 22). * * Bunun üzerine Ebu Bekri's-Sıddîk (radıyallahu anh): "Evet evet, Allah'a kasem olsun, Allah'ın beni affetmesini çok severim" dedi ve Mistah'a yapmakta olduğu yardımı yapmaya devam etti ve: "Ebediyyen yardımı ondan kesmeyeceğim" dedi. * * Hz. Aieşe (radıyallahu anhâ) sözlerine devamla dedi ki: * * Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tahkik sırasında Zeyneb Bintu Cahş'a da hakkımda sormuş ve: * * -"Ey Zeyneb, bu hususta ne biliyorsun, ne gördün?" demişti. O da: * * -"Ey Allah'ın Resûlü, ben kulağımı, gözümü işitmediğim, görmediğim şeyden muhafaza ederim. Ben Aişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!" demişti. Zeyneb (radıyallahu anhâ), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i tâhireleri arasında (bazı faziletleri sebebiyle) benimle boy ölçüşen birisiydi. Allah verâ ve dindarlığı sebebiyle onu (bu meselede müfteriler tarafında yer almaktan) korudu. Onun kız kardeşi Hamna ise, onunla mücâdeleye koyuldu ve helâk olan müfteriler arasında helâk oldu. * * Müfteriler arasında (Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şairi) Hassân İbnu Sâbit (radıyallahu anh) de vardı. Urve der ki: "Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) yanında Hassân'a kötü söz söylenmesinden hoşlanmazdı ve derdi ki: "O şu beyti söyleyen kimsedir: "Babam, babanın babası, ırzım, size karşı Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in ırzına bekçidir." * * *Mesrûk İbnu'l-Ecda der ki: * * -"Ben Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin huzuruna girmiştim. Yanında Hassân İbnu Sâbit (radıyallahu anh)'i gördüm. Hz. Aişe'ye şiir okuyor, bazı beyitleri kendisiyle tezyin ediyordu. Şunu okudu: * * "Afifdir, ağırdır, iffetinden şüphe ne mümkün! * * Kötü düşünceden uzak olanların etleri bile onu aç bırakır." * * Hz. Aişe'ye dedi ki: "Sen nasıl olur da Hassân'ın yanına girmesine izin verirsin, o ki, hakkında Allah şöyle buyurmuştur: "İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır." Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) şu cevabı verdi: "Körlükten daha şiddetli bir azab var mı!" Hz. Aişe sonra şunu da söyledi "O, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı müdafaa ediyordu."

Buhari, Şehâdât, 15, 30, Hibe 15, Cihad 64, Megâzi 11, 34, Tefsir, Yusuf 3, Nur 6, 11, Eyman 18, İ'tisan 28, Tevhid 35, 52;
Müslim, Tevbe 56, (2770);
Tirmizi, Tefsir, (3179);
Nesâi, Tahâret 1194, (1, 163-164).

pante
27-04-2006, 12:59
Hatice ile olan evliliği döneminde hiç ele alınmayan tesettür konusu, Tebenni ve İfk olayından sonra İslam'ın gündemindedir artık. Bu konuda en etkili kişi ise Ömer'dir. Ömer bu konuda müthiş tutucudur. Peygamberin hanımlarına dahi müdahale eder.

Bir gün Muhammed'in eşlerinden Sevde, "bir lüzum ve ihtiyaç" üzerine evden çıkar.

O zamanlar evlerde "hela" olmadığı ve bu ihtiyaç dışarda bir yerde görülür olduğu için, herkesin yaptığı gibi o da işini bitirmek istemiş ve uzerine çarsafını giyerek kendisine bir yer aramış. Sevde iri yapılı bir kadın olduğundan çarşaf içinde bile olsa endamiyla onu tanımak kolaymış. Nitekim Omer Ibn Hattab onu görünce, evin dışına çıkmasına itiraz etmiş ve: "Ya Sevde, iyi bil ki, Vallahi sen bizce tanınmamış değilsin...ne cesaretle evinin dışına çıkıyorsun?" diyerek kadıncağızı daha işini görmeye vakit bırakmadan eve döndürmüş. Olayı anlatan Ayşe şöyle der: "O sırada Resulullah, benim odamda akşam yemeğinde idi. Elinde de etli bir kemik vardı. Bu halde iken Sevde girdi ve -'Ya Resulullah! Bazı hacetim için evimden çıkmıştım. Ömer bana şöyle söyliyerek itiraz etti', diye şikayet eyledi. Bunun uzerine (Tanrı) Resul-i Ekrem'e vahiy gonderdi. Vahiy asari (peygamberden) kaldırıldıktan sonra ve elinde tutmakta olduğu et (kemik) parçasını yere koymaksızın Sevde'ye şöyle cevap verdi:-'Siz kadınların lüzum ve ihtiyaç üzerine (mesture olarak) evlerinden çıkmalarına izin verildi' buyurdu."
(Sahih-i Buhari...XI, 155, Hadis no 1723)

Gazali şu sözleri Ömer'den nakleder:

"Kadınlarınıza, evlerinin kapısında oturmamaları için, yeni elbise yaptırtmayın. Çünkü elbiseleri güzel ve yeni olursa kalblerinden dışarı çıkmak (dolaşmak) arzusu gelir." (Gazali, Kimya-i ... (1979) 178)

Hicretin 5.yılındaki Tebenni olayı, 6.yılındaki İfk olayı ile birlikte toplum içindeki dedikodu ve çalkantıların ağır tesettür şartlarının konulmasına ve kadınlar üzerinde alınan önlemlere sebep olduğu aşikardır.

Nur/30. Mü'min erkeklere söyle, gözlerini sakınsınlar ve ırzlarını (apışlarını) korusunlar. Bu, onlar için daha temizdir. Muhakkak Allah, bütün yaptıklarından haberdardır. *

31. Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini sakınsınlar, ırzlarını korusunlar: görünmesi zaruri olanların dışında zinetlerini açmasınlar ve başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar; zinetlerini, kocalarından veya babalarından yahut kayın babalarından yahut oğullarından yahut üvey oğullarından yahut kardeşlerinden yahut kardeş oğullarından yahut kız kardeş oğullarından yahut kendi kadınlarından yahut sahibi bulundukları cariyelerden veya uyuntu (şehvetten yoksun) erkek hizmetçilerden veya henüz kadınların şehvet uyarıcı taraflarından habersiz çocuklardan başkasına göstermesinler; gizledikleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Ey mü'minler, hepiniz Allah'a tevbe edin ki, mutluluğu bulabilesiniz. *

pante
27-04-2006, 18:10
Örtünme ayetleri ile kadınlar üzerinde oluşan baskı gittikçe artar. Özellikle Ömer'in halifelik döneminde ve sonraki dönemlerde uydurulan hadislerin de devreye girmesiyle kadın, 2. sınıf vatandaş olmanın da ötesinde aşağılanarak zulme uğrar.

Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.
Sahihi Müslim, Salat 265; Tirmizi Salat 253/338 Ebu Davud, Salat, 110/720

Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.
Ebu Davud, Tıb, 24/3922; Müslim, Selam, 34/115 Buhari, Nikah, 17/4805

Kadınları zarar vermeyecek miktarda aç, aşırı gitmeyecek kadar da kıyafetsiz bırakınız. Çünkü kadınlar iyice doyar, güzelce giyinirlerse onlar için dışarı çıkıp gezmekten daha sevimli bir şey yoktur. Fakat onlar biraz aç, biraz da çıplak kalırlarsa onlar için evde oturmaktan hayırlı bir şey yoktur.
İbnül Cevzi, Mevzuat, II/282283; Suyuti, Leali, II/154 İbn Arrak, Tenzihü’şŞeria, II/212213

KADININ EN MAKBULÜ KOYUN CİNSİDİR

Kadın sekiz sıfatlıdır:

1- Giyim kuşam hevesinden maymun.

2- Fakir düşmeye razı olmadığından köpek.

3- Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan.

4- Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep.

5- Evden eşya sattığından fare.

6- Erkeklere hile kurduğundan tilki.

7- Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur.

İmamı Gazali İhyayı Ulumuddin

Kocanın vücudu irin ile kaplı dahi olsa ve karısı onu yalayarak temizlese yine de kocasının hakkını ödemiş olmaz.
İbni Hacer El Heytemi 2/121 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 239

Vaazlarında, hutbelerinde bu hadislerin okunduğu, kadının şeytan olarak görüldüğü, cehennem halkının büyük çoğunluğunun kadınlardan oluşacağına inanıldığı İslam toplumlarında kadın haklarından bahsetmek mümkün mü? Günümüzde şeriat rejiminin olduğu İslam ülkelerinde durum hala aynı değil midir? İran'da, mevcut yasaklarla da yetinmediler. Geçen hafta uygulamaya aldıkları yasayla, kadının saçının bir telinin dahi gözükmesini yasakladılar. Ülkemizde ise güç dengesi aleyhlerine olduğu için kapanmayanlara bir baskı uygulayamıyorlar.
Buna rağmen kapalıların ağırlıkta olduğu yerlerde, kapanmayanlara kötü gözle bakıldığını, sözlü tacizde bulunulduğunu, tehditkar sözlerle açıkların kapanmaya davet edildiğini duymaktayız. Güç dengesi şeriatçilerin lehine dönüştüğünde kapanmayanlara açıkça saldırıya geçecekleri şüphesizdir.

pante
27-04-2006, 23:00
Şeriatın kadını aşağılayan ve yaşamı kadınlara zehir eden hadislerinden birkaç örnek daha verelim:

Kadınlara danışmayın, onlara muhalefet edin. Kadınlara muhalefet edin, zira kadınlara muhalefet berekettir.
Kadınlara Dîni Bilgiler 44,45 Suyuti, Leali II, 147; İbn Arrak, Tenzihü’ş Şeria II, 210

Kim ki karısına itaat ederse Allah (cc) onu yüzüstü Cehenneme atar.
İbn Arrak II, 215

Bu hadisler, ailede ortak kararı engeller, kadını, anneyi yetkisiz bırakır. İstek ve önerilerini geçersiz kılar.

Başlarına bir kadını geçiren bir kavim asla iflah olmaz.
İbni Hanbel Müsned 5/43,50; Tirmizi Fiten:75 Nesai Kudat:8; Buhari Fiten:18

Bu ve benzeri hadislerle kadın yönetici kabul görmez. Nitekim şeriat düzeninin olduğu ülkelerde kadın yönetici olmaz.

Kadınlara yazıyı öğretmeyin. Dikişi ve Nur Suresini öğretin.
İbnü’l Cevzi, Mevzuat II, 269

Öyle ya kadına okuma yazma ne gerek. Otursun evinde örgü örsün, dikiş diksin.

"Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.'' Tirmizi, Rada 10, (1161).

Bu hadisle de görülüyor ki, kadının cenneti haketmesi kocasını mutlu etmesine bağlı. Yoksa yandı.:)

"Bir adam karısını cinsel ihtiyacını gidermek için çağırdığı zaman, kadın hemen o çağrıya uymalıdır. Kadın, tandırda (fırında, ocakta) o anda iş görüyor olsa bile.."
Tirmizi, Sünen, Kitabu'r-Rıda/10, hadis no.1160

Bu hadislerdeki kadın aleyhtarlığını daha iyi anlayabilmek için, hadisi ters çevirip kadının yerine erkeği koyarak okumak gerekir.
Dindar kardeşlerimiz, "bunlar o çağlara göreydi, bugün için geçerli değildir." diyorsa eğer, o halde "şeriatin diğer hükümleri de o çağlara aitti, onlar da bugüne uygun değil diyebiliriz."
Değil mi?

pante
28-04-2006, 00:16
Kadınları bu derece aşağılayan şeriatin karamsarlığından sıyrılıp büyük ustanın şu güzel dizelerine bir göz gezdirelim de ruhumuz aydınlansın:

Kadınlarımız

Toprak öyle bitip tükenmez, dağlar öyle uzakta,
Sanki gidenler hiçbir zaman
Hiçbir menzile ulaşamıyacaktı.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşaleden tekerlekleriyle
Ve onlar
Ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
Başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
Ufacık kısacıktılar
Ve pırıltılar vardı hasta kırık boynuzlarında
Ve ayakları altından akan
Toprak,
Toprak,
Ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
Ve kağnılarda tahta yataklarında
Koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
Birbirlerinden gizleyerek
Bakıyorlardı ayın altında
Geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar
Bizim kadınlarımız:
Korkunç ve mübarek elleri
İnce, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
Anamız, avradımız, yarimiz
Ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen
Ve soframızdaki yeri
Öküzümüzden sonra gelen
Ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
Ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
Ve kara sabana koşulan ve ağıllarda
Işıltısında yere saplı bıçakların
Oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
Kadınlar,
Bizim kadınlarımız
Şimdi ayın altında
Kağnıların ve hartuçların peşinde
Harman yerine kehriban başlı sap çeker gibi
Aynı yürek ferahlığı,
Aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve onbeşlik şarapnelin çeliğinde
İnce boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
Yürüyordu Akşehir üzerinden Afyon`a doğru.

Nazım Hikmet Ran

pante
29-04-2006, 01:49
Kur'an'da hitap edenin Allah olduğu bilinir. Allah'a ait sözlerin başmelek Cebrail tarafından peygambere getirildiğine ve okutulduğuna inanılır. Ancak iyi incelendiğinde tam olarak böyle olmadığı görülecektir.
Kur'an'da vahiyden sözeder ama vahiy için melek gerekli değildir. Zaten Kur'an'da da melek gelmediği belirtilir;

Enam /8. *Bir de dediler ki: “Ona bir melek indirilse ya!” Eğer *bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı. *

Hz.Muhammed'in ayetlerinin kaynağı ilhamdır, esinlenmedir. Yani vahiyden kastedilen ilhamdır.
İlk görevlendirmede melek rivayeti varsa da bu da tartışılmaktadır.

Gelelim ayetlerin sahibine. Kimi ayetler direk Allah sözü olarak sunulmaktadır:

BAKARA
(152) Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin. * * * * * * * *

BAKARA
(160) Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lanetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.

Ama kimi ayetlerde ise Allah için "O" denmektedir:

BAKARA
(22) o, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah’a ortaklar koşmayın. *

Birçok ayette ise "Biz" diye hitap edilmektedir:

BAKARA
(65) Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri bilirsiniz. biz onlara, “Aşağılık maymunlar olun” demiştik. *

BAKARA
(99) Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları ancak fasıklar inkâr eder. *

Bazı ayet ve surelerde ise hitap eden Hz.Muhammed'in bizzat kendisidir:

Fatiha suresi.

Hud/1-2."Bu Kitap Allah'tan başkasına ibadet etmemeniz için indirildi. Kuşkusuz, ben size O'ndan gelen bir uyarıcı ve müjdeciyim."

Zariyat/50. "O halde hemen Allah'a kaçın; haberiniz olsun ki, ben size ondan gelen açık bir uyarıcıyım. *

* * 51. Allah'la beraber başka bir tanrı uydurmayın; haberiniz olsun ki ben size ondan gelen açık bir uyarıcıyım.

Buradan ulaşılacak sonuçlardan en güçlüsü şudur:
Kur'an Hz.Muhammed'in ilham moduna girerek ürettiği ayet ve surelerden oluşmuştur. Kur'an'da seslenilenler ;
İnsanlar ve cinlerdir, Hz.Muhammed'dir, Allah'tır.
Kur'an'da seslenenler ise ;
Allah'tır, melek veya meleklerdir, Hz.Muhammed'dir ve insanlardır.
Dolayısıyla Kur'an çok karmaşık ve komplike bir kitaptır. Düzenlemesi de ehil ellerce yapılmadığından dizimi de hatalıdır. Konular birbirine karışmıştır. O nedenle de yüzlerce çeşit yorumu ortaya çıkmış, apaçık olduğu bildirilmesine rağmen tam anlaşılamaz duruma sokulmuştur.

pante
30-04-2006, 21:36
ATEİZM ve TANRI YANILGISI :
Ateizm, tanrı tanımazlık, bir tanrının varlığına inanmamaktır. Tanrı konusunda bir olasılığa Ateizmde yer yoktur. Hiçbir şekilde ve koşul altında Tanrının olamayacağını savunur.

Ateist görüş der ki;
"Tanrıya İnanmamız İstenir Ama;
Tanrı bilinmezdir,
Tanrı anlaşılamazdır,
Tanrıyı kavrayamayız,
Tanrıyı göremeyiz,
Tanrıyı duyamayız,
Tanrı bizim mantık sınırlarımızı aşar,
Yani kısacası böyle acaip bir şeye yinede inanın derler.Bu durumda böyle bilinmezlikler içindeki bir varlığa inanmak mı daha mantıklı yoksa inanmamak mı?"

Ateizmin bu görüşü, Teizmin Tanrı tanımındaki belirsizlikten ve dinlerin Tanrı inançlarındaki saçmalıklardan kaynaklanır.
Semavi dinler tarafından uydurulmuş bilimdışı efsane ve masallar, Tanrının insanımsı tasvirleri, yaratılış efsanesindeki çelişkiler, yaşamın amacının tatmin edici olmayan sunumu, cennet ve cehennem tasvirleri, masalımsı inanç ve iddialar Tanrıyı inanılır bir kavram olmaktan çıkarmış ve ateizmi doğurmuştur.
Muhakkak ki görülmeyen, duyulmayan, somut bir belirtisi olmayan doğaüstü, fizikdışı bir varlığın olduğu iddiasına inanan da olacaktır inanmayan da.
İlkel kavimlerin sahip oldukları dar bilgi çerçevesinde oluşturdukları inançlar, bilginin ve toplumsal yaşamların gelişmesi ile inançlarda da evrime yol açmıştır. İlk çağlarda Tanrı olarak inanılan somut nesnelerin yerini, bilgi ufuklarının büyümesi ve kainatın az da olsa bilincine ve sınırlarının sonsuz derecede büyüklüğüne vakıf olunmasıyla maddeüstü bir varlık almıştır.
Dini tasvirler bir kenara bırakılıp, örneğin dünyada yaşamın başlangıcı konusundaki teorileri ele aldığımızda ;
1- Yaşam, ilkel dünyadaki şartlar uygun olduğunda, aminoasitlerin oluşması, aminoasitlerin uygun sayı, çeşit ve sıralamada dizilerek proteinleri oluşturması, proteinlerin hücrenin organellerini meydana getirmesi, organellerin hücre sıvısı içinde biraraya gelip son derece kompleks bir zarla çevrilerek canlı bir hücre oluşturmaları ile başlamıştır.
2- Yaşamın şartlarının dünyada oluşması imkansızdır, dünya dışı bir etki ile başlamıştır. Yaşamın tohumları dünyaya transfer edilmiştir.

Bu iki teoride ispatlanamaz durumdadır. Yaşamın dünya dışından bir etki ile başlaması teorisi de reddedilemeyecek kadar akla uygundur ve bu teori İnsanüstü bir gücün inancına kadar ulaşır.
Bu dış gücün yapısı, insanlar ve dünya üzerindeki etkileri, tasarrufları, insanlardan beklentisi, yaşamı oluşturma amacı, ölüm ötesi vb. konular ise din kapsamına girer ve bunlar üzerindeki tartışma Tanrının varlığını değil dinlerin gerçekliğini ilgilendirir.

cehhenem
30-04-2006, 22:32
Ateist görüş der ki;
"Tanrıya İnanmamız İstenir Ama;
Tanrı bilinmezdir,
Tanrı anlaşılamazdır,
Tanrıyı kavrayamayız,
Tanrıyı göremeyiz,
Tanrıyı duyamayız,
Tanrı bizim mantık sınırlarımızı aşar,
Yani kısacası böyle acaip bir şeye yinede inanın derler.Bu durumda böyle bilinmezlikler içindeki bir varlığa inanmak mı daha mantıklı yoksa inanmamak mı?"




demişsin beki senin kavramında olmayanı neden tartışıyorsun sen mantıktan bagsedıyorsun sen mantıklımısın benım fıc keptunle ılgılı yorumlarımı duydunmu sen duymadın dımı cunku keptun benım ıcın yoktur ee bende s al a k mıyımkı olmayan keptun hakında konusayım be kardesım saygılarımla

sargon
30-04-2006, 22:37
Sevgili pante,

önceki sayfada verdiğin hadisleri ben de kullandım ama hepsini bulamadım. Şu ise farklı bir anlama sahip

Namazı bozan şeyler kara köpek, eşek, domuz ve kadındır.
Sahihi Müslim, Salat 265; Tirmizi Salat 253/338 Ebu Davud, Salat, 110/720

ama hadisin tamamı şöyleymiş

Sahiheyn`in diğer bir rivayetinde şöyle gelmiştir: "Hz. Aişe (ra)`nin yanında namazı bozan şeylerden söz açılmıştı. Bu meyanda köpek, eşek ve kadının da zikri geçti. Aişe (ra): "Bizi yine eşeklere ve köpeklere benzettiniz. Vallahi, ben Resulullah (sav)`ı kıblesiyle arasında yatakta yatar olduğum halde namaz kılarken gördüm. Benim için ihtiyaç hasıl olunca oturup onu rahatsız etmek istemezdim, (yatağın) ayak tarafından sıyrılıp çıkardım."

http://hadis.ihya.org/ksitte.php?ara=Namaz%FD+bozan+%FEeyler&t2=hadis


Şu hadis ise
Uğursuzluk üç şeyde vardır: Kadında, evde ve atta.
Ebu Davud, Tıb, 24/3922; Müslim, Selam, 34/115 Buhari, Nikah, 17/4805

http://hadith.al-islam.com/bayan/display.asp?Lang=trk&ID=1283

Diğer hadisler'in hepsine bakamadım.

pante
30-04-2006, 22:51
Cehennem;
O görüşler ateistlerin öne sürdüğü ve benim eleştirdiğim görüşler.
Senin bu anlama kabiliyetin bizi çok uğraştıracak anlaşılan.
Bence yazmadan önce biraz okumayı denesen. Ya da yazıları daha dikkatli okusan.
Tabi amacın doğru anlamak ve doğru bilgiler vermekse.
Yok eğer, atışmaksa niyetin. bu başlık sana göre değil.

pante
30-04-2006, 22:58
Sargon;
Yazdığın hadis şöyle :

Hadis No: 2720
Tanım: Diğer bir rivayette şöyle gelmiştir: "Resulullah (sav) buyurdular ki: "Biriniz sütresiz olarak namaz kılarsa (önünden geçtiği takdirde) şunlar namazını bozar: Eşek, domuz, yahudi, mecusi, kadın... Namazın bozulmaması için onun önünden, bunların bir taş atımlık uzaktan geçmesi kifayet eder." (Bir diğer rivayette şöyle denmişti: "Namazı, (önden geçen) hayızlı kadın ve köpek bozar.")
http://www.turandursun.com/modules.php?name=KutubiSitte&h_op=ara&query=

Bazı hadislerin ise internette bulunması imkansız olabilir. Kitaplardan alınmış olanları da var.
Son yazdığım hadislerin geçtiği konuların linkinden faydalanabileceğini umuyorum:

http://www.kurandakidin.net/

pante
01-05-2006, 22:25
Tanrının kudretini özellikle 3 olayda kullandığını görürüz.
Birincisi evrenin oluşumudur.
Bilim bunu bugün bigbang teorisiyle açıklamaya çalışıyor ama oluşumun nedeni olan müthiş büyüklükteki enerjinin kaynağını açıklıyamıyor.
İkincisi dünyada ( ve evrende) ilk canlılığın başlangıcı, yaşamın oluşumudur.
Bilim ilk canlının oluşumunda da Tanrının nurunda takılıp kalıyor. Şimşeklerden, yıldırımlardan ya da uzaydan tohum transferinden medet umuyor.
Üçüncüsü ise canlılığın ölüme kadar sürdürülmesidir ki bilim bunu da henüz çözememiştir.
Beyin bilim için hala bir muammadır.

Bilim bu 3 noktada tıkanır kalır, herşeyi bilimsel kanunlar çerçevesinde açıklar. Zaten Tanrının kanunlarında bir şaşma olmaz. Evrendeki her olay Tanrının kanunları doğrultusunda oluşur. Evrende ve dünyada kanunların dışında bir olay mümkün olmaz. Mucizelerin hiçbir gerçekliği yoktur. Tümü yalandır, uydurmadır. Bilim, keşfettiği kanunlarla gelişimleri, değişimleri, olayları açıklığa kavuşturur ama bu bahsettiğimiz noktalarda Tanrı kavramından bahsedemiyeceği için çözüme ulaşamaz. Çünkü bilim dünyasında Herşey tüm çıplaklığıyla aydınlanana kadar Tanrıya yer olamaz. Aksi takdirde ilerleme sağlayamaz. Hatta bu noktada bilimin her bulguyu duyurmadığı, kimi konuları sakladığı dahi düşünülmekte ya da ileri sürülmektedir.

"Tanrı varsa onu kim yarattı" sorusu da geçersizdir artık. Çünkü bilinmektedir ki bir İLK vardı. Yokluktan birşey çıkmayacağını, varolanların bir varlıktan oluştuğunu bilim de kabul etmektedir.
Burada sorun İLK varlığın ne olduğudur.
Ateistlere göre bu maddedir. Madde ezelden beri vardır.
Teizme göre ise bu enerjidir, nurdur, Tanrıdır.
Enerjinin maddenin bir öğesi olduğu yanılgısı çözüldüğünde, İLK'inde ne olduğu anlaşılacaktır.
Anlaşılamıyacak olan ise İLK'in bilince, iradeye, bilgiye sahip olup olmadığı, ya da bunların evrimle oluşup oluşamadığıdır.

sargon
01-05-2006, 23:27
sevgili pante,

bu topic'ini baştan beri izleyemediğim için içeriğini tam bilmiyorum. Buraya yazmam uygun mudur? Yani Cemal'in köşesi gibiyse yazmamız akışı bozmaz.

Tanrının kudretini özellikle 3 olayda kullandığını görürüz.
1. Evrenin oluşumu
2. dünyada ( ve evrende) ilk canlılığın başlangıcı, yaşamın oluşumudur.
3. canlılığın ölüme kadar sürdürülmesidir(beyin)

Bu yazdıklarından birinci olarak şunu çıkarıyorum. Senin kabul ettiğin tanrı sadece evreni yaratan ve onun kurallarını koyan bir tanrı değil. 2. ve 3. maddede görüldüğü gibi sonraki süreçlere de müdahale ediyor. Bu "süreçlere müdahale" bir sürü sorunlar yaratacak bir düşünce bence. Dünyada yada başka yerde yaşamın tanrı tarafından koyulmuş tabiat yasaları tarafından kendiliğinden oluşmuş olması düşüncesi daha mantıklı olmaz mıydı? Yoksa ortadoğu dinlerindeki tanrıya benzer bir tanrı çıkacak ortaya. Zaten son maddede de bu ortaya çıkıyor hemen. Canlılığın ölüme kadar sürmesi doğal bişey, ölüm canlılığın bitmesidir zaten. Ama eğer her bir canlının ölümüne yaşamına, hangi anda öleceğine karışan bir tanrı nasıl olur? Bu tür bir tanrı "enerji tanrısı" olabilir mi? Basbayağı ortadoğu dinlerinin herşeye karışan tanrısı olur.

Bilimle ilgili ifadelerini de eleştireceğim. Bilimin şu anda açıklayamadığı şeyler var. Hep olacaktır bana kalırsa. Aslında bunun tersinin olması demek ortada bilim diye birşeyin kalmaması demek olur. "Bilimin takılıp kalması" ifadesi bilimin bugün çözememiş olduğu şeylerin ilelebet çözülmeyecek şeyler olduğunu söylemek anlamına gelir. Şunu söylesen kabul ederim: şu alanlar, şu konular bilimin alanına girmez, bilim bunu araştırmaz. Ama sen bu alanlarda "bilim takılıp kaldı" diyorsun. Bu neyi gösterir ki, hiçbirşeyi göstermez. 600 yıl önce vebaya çare bulunamıyordu, Avrupanın 1/3'ü kırıldı gitti. Bugün tavuk vebasından üç beş kişi öldü. Şimdi kanser araştırılıyor. Yarın ona çözüm bulunur, ortalama yaşam süresi Avrupa 70'lerden 80'lere çıkar. Yani çözülememiş şeyler üzerinden tanrının var olduğu ispat edilemez.

Kaldı ki, bahsettiğin üç konu da o kadar bilimin yetersizliğini ispatlayan konular değil.

1. Bigbang'dan önce ne vardı: Bigbang teorisiyle ilgili sık sık başlangıçta bir patlama var sonra evren oluşuyor deniyor. Ama senin de bildiğin gibi bigbang teorisinde başlangıçta çok çok çok yoğun ama çok çok küçük hacimli bir nokta var. Teori yokluktan evreni yaratmıyor, bilimsel olan *hiçbir teori böyle birşeyi iddia edemez. Sen diyorsun ki, başlangıçtaki o noktanın (yada müthiş büyüklükteki enerjinin) kaynağını açıklayamıyor. Bigbang teoris olmasaydı da açıklayamazdı. Çünkü bilimin amacı tanrıyı açıklamak değildir. Bize yeterli gelir gelmez, ama bilimin yapacağı madde ve enerjinin sakınımı kanununa uygun bir açıklama geliştirmektir ancak. Yoksa teori bilimsel sayılmaz.

2. Dünyada canlının varlığının oluşması konusu. Bu konu söylediğinin tersine çok da iyi şekilde açıklanmış durumda. Stanley/miller deneyi ile bunun tanrının müdahalesine gerek olmadan olabileceği gösterilmiş durumda işte. Şimşek ve yıldırımlardan medet ummaya gerek yok, zaten fazlasıyla varlar dünyanın o zamanki koşullarında.

3. Canlılığın ölüme kadar sürmesi diye ifade ettiğin şeyi ben anlayamadım. Beyin de üzerinde çokça araştırmaların yapıldığı bir organ. Hangi noktada bir organ muamma olmaktan çıkar sence. Var mı bunun bir sonu. Kesin doğrudur dediğimiz teorilerde bile bir sürü açık, eksik bulunuyor. Bilimde kesin olan birşey varsa, mutlak olan birşey olmayacağıdır. Beyinle ilgili sodomo çalışma yapacaktı, yapmadı. Ben bu işin fazlaca abartılmış olduğunu düşünüyorum. Basit bir organ değil ve ben de merak ediyorum neler olduğunu. Ancak fazla tabu haline getirildiğini tahmin ediyorum.

Yazının tamamına ilişkin yazamadım ama en çok gözüme batan noktaları ele almaya çalıştım. İyi çalışmalar

pante
02-05-2006, 02:06
Sargon;
Benim inandığım Tanrı panenteist görüşteki Tanrıdır.
Yani hem evrene içkin hem de evrene aşkın olan. Gerektiğinde evrene müdahale edebilen.
Ama dinlerdeki gibi yaşamın ayrıntılarıyla, insanlarla uğraştığını düşünmüyorum.
Bu ilgilenmeyen Tanrının evrene aşkın soyut boyutu. Bilemem evrenle ve varlıklarla bir olan boyutu ilgi konusunda etkin olabilir.

Bilimle olan ifadelerimde bilimi eleştiren bir yan yok. Tersine sıkı bir bilim savunucusuyum.
Bir bilim adamı olsam Tanrı inancını kafamdan atardım. Çünkü önümü keserdi..
Bilimin bilinmeyenleri zaman içinde çözdüğü ve çözebileceği doğrudur. Ama bazı bilinmeyenler var ki bunlara ulaşmak insanın ve bilimin kudretinde değildir. Ya sonsuza yakın zaman, ya da sonsuza yakın büyüklük imkan tanımaz herşeyi çözmesine.
İncelenebilen, araştırılabilen, deneylenebilen konularda çözüme gidersiniz. Atomu da bulursunuz, mikrobu da ama milyonlarca ışık yılı ötelerde ne olduğunu inceleyemez, ortaya çıkaramazsınız.

Bigbang teorisi bilimin Tanrı önünde diz çöküşüdür adeta. Ama açıklanamaz dediğim gibi. Saati gelmedi henüz..

Dünyanın ilkel halindeki, 5 milyar yıl önceki çorba teorisi, sadece bir teori olarak kalır. O devirdeki şartlar bilim için bir tahminden öte gitmez ve aynı şartları tekrar bulma, oluşturma imkanı olmadığından ispatlanamaz ve teori kurama dönüşemez. İlelebet bir teori olarak kalır.
Stanley/Miller deneyi birşey ispatlamıyor. Labaratuar şartlarındaki suni ortamların ispatla ilgisi yok. Bu konu bilimin çıkmazları arasındadır. Ateist propagandanın çarpıtmalarıyla bilimi karıştırmamak gerekiyor.

Beyin konusunda bilimin önünde katedeceği daha çok yol var. Beyinin gizemlerini de çözecek olan bilim adamlarıdır. Dinciler ya da ruhçular değil. Onlar sadece ruhun varlığını öne sürerler.
Ama ruhu ispatlamak onların işi değil. Bilinmeyenler azaldıkça gerçek de su yüzüne çıkacaktır elbet. Tabi Tanrı kavramı gibi, ruhu da yanlış algılamamak gerek. Bir varlıktan, insan silüetinde bir oluşumdan vs. sözetmiyorum. Benim ruhtan ya da candan anladığım bir çeşit hayat enerjisi.
O enerji tükendiğinde, ya da beden o enerjiyi kullanamaz hale geldiğinde ölüm ortaya çıkıyor.
Bilimin tıkandığı nokta ise, beynin kumandan mı olduğu, komuta merkezi mi olduğu yönünde.
Bu konuda farklı yaklaşımlar var bilimde. Sodomo'nun sözünü ettiği konu da buydu.

pante
04-05-2006, 00:18
TANRININ EVRİM YASASI:

Evrim teorisi 1800'lü yıllarda Lamarc'ın attığı temeller üzerine Darwin'in "Türlerin Kökeni" ile inşaa oldu. Bugün dinlerle özellikle İslam diniyle çelişen ve çekişen Evrimciliğin İslami felsefe içinde yetişmiş değerli bazı alim ve filozoflar tarafından yüzyıllar öncesinden ortaya atıldığı ve savunulduğu bir gerçektir.
İbni Sina'nın eserlerinde yaşamın başlangıcının madde ve gaz karışımlarının kimyasal tepkimesiyle ortaya çıktığını belirtmesi, aynı şekilde 12. yüzyılda İbni Tufeyl'in benzer görüşler ileri sürmesi ilginçtir. İbni Sina'ya göre göksel güçlerin yardımıyla doğal organların birleşmesiyle ilk canlı olan bitkiler ortaya çıkmıştır. Tohumla üreme, beslenme ve büyüme özellikleri olan bitkilerden sonraki aşamada kendi kendine devinme ve algılama gücü olan hayvanların ortaya çıktığı ve en ileri aşamada ise beyin gücüne sahip insanın oluştuğu ifade edilir.

Mevlana'nın eserlerinde de evrim konusuna açıklıkla yer verilir:

"Mesela önce topraktın ve cansızdın, seni bitki âlemine getirdi; bitki âleminden kan ve et âlemine sefer ettin. İşte keramet budur... Bunu inkâr etme ve sana bundan haber verirlerse kabul et." (Fihi Mafih)

Divan adlı eserinden:

"İlkin, maden idin, sonra bitki, 'Bilahare hayvan oldun: Bu gözlerinden nasıl gizli kalacaktır?' Bundan sonra, bilgi, akıl ve imanla donatılmış insan oldun."

Ünlü Mesnevi'sinde de birkaç yerde benzer sözler yer alıyor:

"Ben de cansız varlıktan oldum, biten, boy atıp gelişen bitki oldum; artık ölüp azalmaktan, noksana düşmekten ne diye korkacakmışım?"

"Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, dertlere uğrayış varlığına. Sonra güzelim akıl-fikir, ayırt ediş varlığına geldin; ondan sonra da beş duyguyla altı yönün dışına varacaksın."

“İnsanoğlu önce cansızlarda zuhur etti, sonra cansızlardan bitkilere geçti. Yıllarca o fidanlardan bir fidan gibi yaşadı, çok farklı olan cansız halinden habersiz. Nebati halden hayvani hale geçince, nebat halinden hiç bir şey hatırlamadı, nebatlar âlemine duyduğu meyilden başka. Bilhassa ilkbahar ve çiçekler açtığı zamanda. Yine biliyorsunuz ki Ulu Yaratıcı insanoğlunu hayvan durumundan insan haline çıkardı. Böylece insan iklimden iklime geçti, şimdiki gibi akıl irfan ve kudret sahibi oluncaya kadar. Evvelki akıllarından hiç bir hatırası yoktur, şu anki akıl durumu da değişecektir.”

Bu evrimci düşünceler görüldüğü gibi Tanrıya inanan alim ve düşünürlerden geliyor. Bunlara İbni Haldun'u, Erzurunlu İbrahim Hakkı'yı, El-Cahız'ı, İhsan-üs-Safa'yı, İbn-i Miskeveyh'i, Nizam-i Aruzi Semerkandi'yi, Nasır-ı Tusi'yi, Muhammed Kazvini'yi, Kınalızade Ali Efendi'yi, Abdü'l-Kadir-i Bidil'i ve daha birçoklarını katabiliriz. Siz bakmayın Harun Yahya adıyla yayınlanan motorcu Adnan'ın güdümündeki karşı evrimcilerin şarlatanlığına. Gerçek alim ve düşünürler 8-9 yüzyıl öncesinden gerçekleri, doğruları görmüş ve yazmış. Onlara göre diğer doğa yasaları gibi evrim de Tanrının yasası.

pante
04-05-2006, 01:52
Evrim Teorisini Lamarc ve Darwin'e malederken, teorinin kökeninin ilkçağ Yunan filozoflarına kadar gittiğini belirtmekte fayda var. Aristo'dan etkilenen Farabi ve İbni Sina, muhakkak ki Aristo'nun "yaşamın kendiliğinden oluşumu" düşüncesinden de etkilenmişlerdir. Ancak burada önemli olan İslam içinde yer alan alim ve filozofların islam'daki yaratılış teorisine rağmen, farklı bir yorumlama ile Evrim teorisini ortaya koymuş olmalarıdır. Bu noktada şunu da söyleyebiliriz:
Darwin'in evrim teorisine dört elle sarılan ateizm, evrimin köklerinin Tanrı inancındaki filozoflara dayandığını hesap dışı bırakıyor, mevcut dönemdeki dini inançlara karşı koz olarak kullanıyor ve yaratılış teorisinin karşısına evrim teorisini koyuyordu.
İbni Sina, İbni Haldun, Mevlana gibi Büyük alim ve düşünürlerden görmekteyiz ki onlar yaratılış teorisi ile evrim teorisini çok önceden bağdaştırabilmişlerdi. Darısı günümüz bağnazlarına..

Müslüman düşünürlerde “evrim” görüşü ile üç tip evrim kastedilmektedir. Bunların birincisi biyolojik evrimdir ve türlerin değişimi bu evrimin konusudur. İkincisi sosyal evrimdir ve medeniyetlerin gelişimi gibi faktörler buna dahildir. Üçüncüsü ise insanın ahlaki ve manevi açıdan gelişiminin kastedildiği psikolojik evrimdir. Günümüzde birçok kişi evrim kavramıyla Evrim Teorisi’ni anladığı için, bu saydığımız üç evrim görüşünden herhangi biri kastedildiğinde ayırım yapılamayabilmektedir. Örneğin Mevlana’nın manevi açıdan gelişimi kasteden şiirlerinin, biyolojik Evrim Teorisi’ni öncelemesi şeklinde yapılan yorumlar doğru görünmemektedir. Mevlana’nın izahları da, canlıların, hiyerarşik varlık mertebelerine göre dizilmelerini öngören “varlık skalası” anlayışı ile ilgilidir. Cahız’ın evrimi öncelediğini söyleyen bir görüş Cahız’ın bilimsel, biyolojik yaklaşımından dolayı daha çok tartışmaya değerdir, fakat tasavvufi birkaç beytinden dolayı Mevlana’yı evrim'in biyoloji alanından ziyade, kendi alanındaki birinden beklendiği gibi psikolojik evrime işaret ettiğini veya ruhsal tekamülü vurguladığını söylemek daha doğru olacaktır. Ancak genel anlamda Mevlana'nın da evrimci olduğu söylenebilir.

pante
04-05-2006, 15:01
Ünlü Türk alimi ve düşünürü Biruni (973-1051) ile birlikte İslam düşüncesindeki yaratıcı tekamül veya evrimci yaratılış teorisinin zirveye çıktığını görüyoruz.
Biruni jeo-kimyasal evrim diyebileceğimiz bir görüşü savunmaktaydı.
Biruni’ye göre evrenin oluşumu Tanrı’nın öyle irade etmesi sonucunda jeo-kimyasal bir evrimin sonucudur. Tanrı'nın ezeli planına göre evren, genel jeo-kimyasal evrimler geçirmektedir.
Bu esnada, uygun şartlar oluştuğunda madenler ve canlı türler birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkmaktadır. Her bir jeo-kimyasal zaman kendi türlerini ortaya çıkarmaktadır.
Biruni’yi göre jeo-kimyasal evrim evrende meydana gelen yeryüzü (jeoloji), gökyüzü (astronomi), fizik (madde), mineraller (kimya), hayat (biyoloji) hareketlerinin (ekoloji) tümüdür. Evrenin yaratılışından bu yana meydana gelen tüm bu ekolojik değişim zamanları her defasında kendi canlı türlerini doğurmuştur. *Türler birbirine dönüşmemiş, ekolojik denge değişikliklerine paralel bir şekilde birbiri ardınca bağımsız olarak tabiatın bağrından çıkmıştır.
Bu, Hind-Budist felsefede olduğu gibi (karma) devri daim şeklinde değil, birbirini takip eden bir süreklilik içinde olmuştur, olmaya da davam etmektedir...

Cahiz (767-869) iyi bir kelamcı ve edebiyatçı olmanın yanı sıra ünlü bir zoolog (hayvanbilimci) ve antropologtu (insanbilimci). Cahiz, hocası Nazzam’ın kumun ve buruz teorisi olarak bilinen fikirlerini benimser görünmektedir. O, Nazzam gibi, ilk yaratılışın, Allah’ın hür iradesiyle yarattığı bir çekirdek varlıkla başladığını kabul etmektedir. Fakat çekirdek varlıktan nasıl türediklerinin izahı konusunda hocasından ayrılıyor. Cahiz tüm evrenin bütün olarak nasıl oluştuğunu izahtan ziyade, canlıların oluşumu ve aktüel evrimleri üzerinde durmaktaydı. Cahiz, Kitabu’l-Hayavan adlı kitabında biyolojik evrimi açıkca savunmuştur. Ona göre evrenin yaratılışını başlatan Allah, aynı zamanda onu evrimleşme yoluyla teşekkül edici, hem de türleri devamlı evrimleştirici kılmıştır. Bu bakımdan evrimin gerçek sebebi Allah’tır. O, yaratılışı yaratıcı tekamül süreci olarak irade etmiştir. Türler kendi içlerinde taşıdıkları potansiyel kuvvet sebebiyle evrimleşmektedirler. Bu potansiyel kuvvet onlara Allah tarafından konulmuştur. Türlerin içindeki potansiyel kuvvet, *fiziksel çevre, iklim şartları, hayat mücadelesi ve doğal seçilimin etkisiyle ortaya çıkmakta, yaratıcı tekamül birbiri ardı sıra türleri ortaya çıkarmaktadır...

pante
09-05-2006, 14:46
Evrim Teorisi ve Tanrı inancının ilişkisi açısından önemli bir nokta, Evrim Teorisi hakkında aynı kabulü olanların Tanrı hakkında değişik inançlara sahip olduğunu görmektir; fakat bundan daha önemlisi Evrim Teorisi hakkındaki kabullerin Tanrı inancını nasıl etkilediğini veya etkileyip ekilemediğini bulmaktır ki bu gerçekten zordur. Çünkü kişilerin Tanrı inancı sırf canlıların dünyasından gelen verilerle değil, aynı zamanda psikolojik yapı, varoluşsal sorunlar, sosyo-politik yaklaşım, şahsi tecrübe gibi birçok unsur ile de alakalıdır.

Bunun örneklerinden birini Karl Marx ve Friedrich Engels ikilisinde gözlemleyebiliriz. Onlar, Darwin’in Evrim Teorisi’ni daha duymadan önce materyalist-ateist bir inancı benimsemişlerdi. Marx 1841 yılında yazdığı doktora tezinde ilkçağın en ünlü materyalistleri Demokritos ve Epikuros’u incelemişti. Daha bu eserinde materyalist yaklaşımını ortaya koyuyordu. Darwin’in Evrim Teorisi’ni Marx ve Engels beğeniyle karşıladı, hatta Engels, Marx’ın sosyal dünyadaki teorisinin canlılar dünyasındaki karşılığının Darwin’in Evrim Teorisi olduğunu söyledi.

Sonuç olarak Engels ve Marx, kendilerinin sosyo-politik dünyada, Hegel’i takip ederek ve materyalist bir doğrultu vererek öngördükleri evrimsel süreci, canlılar dünyasında gösteren bir teoriyi severek kabul ettiler. Bu teorinin sadece maddi dünyanın içinde kalarak canlıların oluşumunu tarif etmede yararlı olacağını düşündüler. Fakat onlar, bu teori sebebi ile materyalist-ateist olmadılar; onlar materyalist-ateist yaklaşımları açısından bu teoriyi *faydalı buldukları ve felsefelerindeki temel “evrim” kavramının, canlılar dünyasında karşılığını gördükleri için bu teoriyi benimsediler. Sonuç olarak Marx ve Engels, Evrim Teorisi’nden ateizme geçmediler.

pante
09-05-2006, 20:55
Bazı teistler “Tanrı canlıları neden evrim ile yaratsın ki?” diye sorabilir ama hiçbir teist “Tanrı, istese de canlıları evrim yoluyla yaratamaz” diyemez. Bir teistin, Evrim Teorisi’ne inanması, *inanmaması, ya da bu teoriye karşı bilinemezci bir tavır içinde kalması mümkündür. Evrim Teorisi’ne inanan birinin teist veya ateist yada bilinemezci olması mümkündür. Bir ateistin ise Evrim Teorisi’ni ya kabul etmesi, ya da bilinemezci bir tavır içinde kalması gerekir. Evrim Teorisi’ni reddeden birinin ise ya teist olması, ya da bilinemezci bir tavır içinde kalması lazımdır. Bir materyalist-ateist, evrime karşı olur ise onun alternatifini savunacak bir ontolojiyi göstermesi mümkün gözükmemektedir. Aynı şekilde Evrim Teorisi’ni reddedenin de, Richard Dawkins’in dediği gibi, Tanrı merkezli bir ontolojinin temellendirdiği tasarıma karşı gösterecek hiçbir ciddi alternatifi gözükmemektedir. Sonuç olarak “Evrim Teorisi’ni reddeden-ateist” *kategorisinde Comte ve daha başkaları yer alsa da; tüm kategoriler içinde en savunulamayacak kategori bu olacaktır. Teistlerin dikkat etmeleri gerekli husus ise, Evrim Teorisi’ne ateistlerin adeta mahkum olması, teistlerin bu teoriyi inkar etmesi için yeterli sebep değildir. Asıl olan bu teorinin doğru olup olmadığıdır. Eğer bu teori doğru ise ve teizm, sırf ateizmin bu teoriye mahkumiyetinden dolayı bu teoriyi reddediyorsa, o zaman teizmin bu teorinin yanlışlanmasına ihtiyacı olduğu gibi isabetsiz bir sonuç çıkarılacaktır (ne yazık ki bunun gerçekleştiğine tanık olmaktayız). Bu ise teorinin doğrulandığına dair iddiaların, sanki Tanrı’nın varlığını yanlışlamayı içerdiği gibi hatalı bir anlayışa sebep olacaktır.

Aslında Evrim Teorisi’ne en tarafsız gözle bakma imkanına sahip olanlar teistlerdir. Çünkü teistik ontoloji, Evrim Teorisi’ni hem kabul edecek, hem de reddedecek imkanı içinde taşır. Oysa ateistlerin aynı objektif tavrı Evrim Teorisi’ne karşı göstermeleri kolay değildir. Çünkü materyalist-ateist ontoloji, birbirinden bağımsız ortaya çıkan canlı türlerini sadece maddi evren içinde kalarak açıklama konusunda çok zor durumda kalacaktır. *Pratikte durum ne olursa olsun, teistler ateistlere göre Evrim Teorisi’ne daha objektif yaklaşabilecek bir pozisyondadırlar. Bu yüzden teistlerin ontolojilerinin elverdiği objektiflikten faydalanmaları ve sırf ateistleri zora sokmak endişesiyle Evrim Teorisi’ni ele almamaları daha mantıklı gözükmektedir. *Çünkü bir teist, Evrim Teorisi’ni alternatifsiz bir teori olarak görmek zorunda değildir. Bir teist için, Evrim Teorisi’nin doğruluğu veya yanlışlığı, Tanrı’nın varlığına ve yokluğuna dair bir mesele olarak değil, Tanrı-evren ilişkisinde Tanrı’nın canlıları hangi yöntemle yarattığının belirlenmeye çalışılmasına *dair bir mesele olarak görülmektedir.

pante
10-05-2006, 00:50
Bu başlık altında sanırım teknik bir sorun var. Sayfa bitmeden bir sonraki sayfa no.su oluşuyor.Yazı okunmak için tıklanınca " Bu başlığa henüz mesaj yazılmamış" uyarısı çıkıyor. Tekrar Pano ana sayfası/seçme başlıklardan bir önceki sayfaya girmek gerekiyor. Bu da sıkıcı oluyor tabi. Umudumuz yöneticimizin bu yazıyı okuyup hatayı düzeltmesi..

EVRİM TEORİSİ VE AHLAK:

Evrim Teorisi’nden ahlak alanına geçmeye çalışmanın ağır bedelleri olmuştur. Buna verilen en çarpıcı örnek, bu teorinin en önemli simalarından Haeckel aracılığıyla Evrim Teorisi’nin Almanya’da öğretilmesi ve bu teoriden çıkarılan ahlaksal sonuçların Hitler’i etkilemesidir. Haeckel’in kitapları Almanya’da yüz binler ile ifade edilen rakamlarda satışa ulaşıp, yirmi beş dile çevrilmişti. Haeckel, Avustralya yerlileri gibi ırkların, maymunlar ve köpekler gibi canlı türlerine, medeni Avrupalılar’dan daha yakın olduklarını söylemiştir. Ayrıca Darwin’in yapay seleksiyon ile ilgili anlattıklarının insanlara da uygulanabileceğini, eski çağlarda Sparton’ların zayıf ve hasta çocuklarını öldürerek güçlü bir ırk oluşturduklarını övgü ile anlatmıştır. Wilhelm Bölsche, Haeckel’in fikirleriyle Hitler’i tanıştırdı ve Nazilerin 200.000 vatandaşını sadece zihinsel özürlü oldukları için öldürmelerinde bu fikirler etkili oldu. Hitler, doğanın kanununa saygı gösterilmezse, kendilerinin güçlü olmalarından doğan haklarını kullanamazlarsa, vahşi hayvanların bir gün kendilerini, böceklerin vahşi hayvanları ve mikropların ise böcekleri yiyip Dünya’ya egemen olacaklarını söylemiştir. Darwinizm’den aldığı terminolojiyi kullanarak, seleksiyon kanununun en güçlünün hayatta kalmasını sağlayarak, kavgalarını meşrulaştırdığını ve Hristiyanlığın, doğa kanununa karşı geldiğini iddia etmiştir.

Tarihin en kanlı savaşının baş sorumlusu olarak kabul edilen kişinin insan ırkının ıslahı (eugenic) adına yaptığını iddia ettiği katliamlarda, Darwinci Evrim Teorisi’nden ilham almış olması gibi örnekler, Evrim Teorisi’nden etik bir sistem çıkarmaya yönelik istekleri olumsuz etkilemiştir. Evrim Teorisi’nden etik bir öğreti çıkarılmaması gerektiğini, Evrim Teorisi’ne inananların, bu teoriye karşı çıkanlardan birçok zaman daha şiddetli savundukları söylenebilir. Evrim Teorisi’nin ahlak alanında verdiği olumsuz sonuçların bu teoriye karşı cephe alınmasına sebep olabileceğine dair çekince, bu teorinin birçok önemli savunucusunu, söz konusu teoriden ahlaki sonuçlar çıkarmaya kalkanları eleştirmeye yönelten önemli faktörlerden biri olmuştur.

Özetlemek gerekirse ateist-evrimci yaklaşım materyalist bir ontolojiyi savunacağı için bu ontolojiden nesnel temelleri olan bir ahlak sistemi üretilemez. Çünkü bu ontolojinin tek cevheri *olan madde iyi ve kötü gibi ahlaki kavramlara karşı umursamazdır. Evrim Teorisi’nden doğayı taklit etmemiz gerektiğine dair Spencercı veya Haeckelci çıkarsamalar insanlık adına çok büyük yıkımlara sebep olmuşlardır ve Evrim Teorisi’ni savunanların birçoğu da “doğalcı yanlış” dedikleri bu tip çıkarsamalara karşı çıkmaktadırlar. Huxley gibi ünlü evrimciler, erdemi doğayı taklitte değil, doğaya karşı çıkmakta bulmamız gerektiğini söyleyip, aynı teoriden tam zıt bir etik sistem arama yoluna gidilebilineceğini göstermeye çalışmıştır. Teist evrimciler, Tanrı merkezli ontolojilerini Evrim Teorisi’ne inanmakla değiştirmedikleri için, Evrim Teorisi’ne inançlarının etik görüşleri açısından bir değişiklik yapmasına gerek yoktur. Sonuç olarak Evrim Teorisi’nden nesnel bir etik sistem çıkarsamak mümkün değildir. Bu teorinin etik sistemler açısından önemli sonucu, ateist-evrimcilerin bu teoriyi kullanarak teist ontolojiyi ve teizmin bu ontolojiye dayalı etik sistemini yıkmaya çalışmalarıdır.

pante
10-05-2006, 19:52
NAMAZ:
Sünni mezheplerde günde 5 vakit namaz farzdır. Bahai dininde ve Şiilerde ise namaz 3 vakittir. Kur'an'da da 3 vakit olarak geçer. Ancak hadislerin 5 vakit diyenlerini dikkate alarak Sunni mezhepler 5 vakti uygularlar.
Namaz konusundaki kargaşa sadece vakitler konusunda değildir. Rekat sayıları ve çeşitleri hakkında da önemli ayrılıklar vardır.
Kur'an'da rekat konusu geçmez. Yine hadislerden yola çıkılarak rekat sayıları uydurulmuştur.
Örneğin öğle namazı 10 rekat olarak uygulanır. 4'ü sünnet, 4'ü farz, 2'si son sünnettir.:)
Buradan şunu anlıyoruz;
Öğle namazı 4 rekat olarak farz edilmiş müslümanlara ve öyle kılınırmış peygamber zamanında.
Ama peygamberden sonra, muhtemelen Emeviler döneminde "peygamberin yaptığını yapmak-sünnet" adına namaza ilaveler katılmış. Peygamber öğle namazından önce 4 rekat daha kılarmış, farz bittikten sonra 2 rekat daha kılarmış. İlkine sünnet, sonrakine de son sünnet diyerek bunları da namaza dahil etmişler. "Zorlaştırmayın, kolaylaştırın" emri gereği herhalde.:)
Bu şekilde günlük namaz rekatları 2-3 misline çıkarılmış. O yüzden camiler dolup taşıyor!!:)

Günlük namazların kılınmasında cami şartı yok. Evde de kılınabilir. Ama cuma namazında cami şart. Cuma namazının özelliği bir toplantı namazı olması. Cuma namazında 2 rekat namaz kılınıyor ardından açıklanması gereken konular, alınan kararlar halka duyuruluyor, istekler, şikayetler alınıyor, sorular cevaplandırılıyor, ortak alınması gereken konular konuşulup kararlar alınıyormuş. Kerbela olayından sonra Yezid döneminde bu toplantılar Ali'ye lanet okunan hutbelere dönüşmüş. Bunun üzerine Ali'yi sevenler, namazı kıldıktan sonra hutbeyi dinlemeden çıkmaya başlamışlar. Bunu önlemek amacıyla, 2 rekat farzdan önce 4 sünnet koyup hutbeyi araya almışlar zorla dinletmek için. farzdan sonra da öğle namazının diğer rekatlarını koymuşlar. Bugünkü şekil ortaya çıkmış. Çaresiz Aleviler de önce camiye gitmemeye, ardından da namazı tamamen terketmeye başlamışlar.

pante
11-05-2006, 00:56
Namaz konusuna girmemin asıl sebebi İbrahim Peygamber. Konuyu ona getireceğim ama sırası geldiğinde.

Namazın tanımı, Allah'ın huzurunda olmak ve şükür-dua etmektir bir anlamda.
Ancak anadilde ibadet, anadilde dua kabul görmez İslamda. Arap milliyetçiliğinin etkisiyle ve saçmasapan sebeplerle yasaklanır. Yasak derken, kişi içinden Türkçe dua edebilir, kim ne diyebilir. Ama günah, namazım kabul olmaz çekincesiyle rağbet görmez.
Halbuki Tanrı'nın huzurunda, ona sesleniyor, ama ne söylediğinizi bilmiyorsunuz ve bunu hergün, papağan gibi günde 5 sefer yapıyorsunuz. Hatta Fatiha'yı her namazda en az 10 sefer yapıyorsunuz. Bundan da Tanrı'nın hoşnut olduğunu düşünüyorsunuz. Tanrı sizden böyle birşey mi istedi emin misiniz?

Her namazda tekrarladığınız bir sureyi ele alalım. Mesela Leheb suresini. Her namazda, günde 5 kez, ömrünüz boyunca namaz kılmış olursanız eğer onbinlerce kez şunu söylemiş oluyorsunuz:

1. Ebu Leheb'in iki eline yuh oldu, kendine de yuh *

2. Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı. *

3. O, bir alevli ateşe yaslanacak. *

4. Karısı da odun hamalı olacak! *

5. Gerdanında fitillisinden bir ip olduğu halde.

Evet. Hergün bu sözleri Allah'ın huzurunda tekrarlamak size ne derece doğru geliyor? Hiç düşünmüyor musunuz? Garipsemiyor musunuz?

pante
11-05-2006, 14:06
SALAVATLAR:
Her namazda okunan ve Salavat denen dualar vardır. Bilir misiniz anlamını?

“Allahümme salli ala Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kema salleyte ala ibrahime ve ala âli ibrahim. inneke hamidün mecid.”

“Allahumme barik ala Muhammedin ve ala âli Muhammedin, kema barekte ala İbrahime ve ala ali İbrahim, inneke hamidun mecid.” (Buhari, Enbiya/10; Müslim, Salat/65,66.) * *

*(Allah’ım! Muhammede ve Muhammedin ali üzerine, İbrahim ali üzerine salat ettiğin gibi salat et: Şüphe yok ki, Sen Hamidsin, Mecidsin, Allah’ım, *Muhammede ve Muhammedin aline, İbrahimin aline bereket ihsan ettiğin gibi bereket ihsan eyle! Şüphesiz ki sen (Hamidsin, Mecidsin).

Günde 5 vakit ve onlarca kez bunlar okunur. Peygambere salavat getirilir. Allah'tan *ona Hz.İbrahim bereketi ihsan eylemesi istenir. Yani, sağlığında peygambere ve ailesine zenginlik, bereket için dua edilir de, öldükten sonra bunun anlamı, mantığı nedir? Buna ihtiyacı mı var bir ölünün? Böyle saçma sapan bir dua olur mu? İnsan ülkesi için, halkı için ya da kendi için ister de, ölmüş insanlara bu dua neyin nesi?
Bu resmen yalakalık değil mi? Bu şefaat için, günahların affı için, cennet hesapları için yağcılık değil mi?
Bunun mantıklı bir izahı olabilir mi?
Üstelik bunlarla da bitmiyor. Yüzlerce böyle naat ve salavat duaları var. Şu salavatı okuyanın 80 yıllık günahları affolur. Şu salavatı okuyan cennetlik olur diye..
Aklı, mantığı olan bir insan nasıl bu saçmalıklara inanabilir?
Bunu izah edecek biri var mı?

pante
11-05-2006, 21:06
Şimdi bu salavatlarda geçen ve müslümanlar arasında da sık sık söylenen "Halil İbrahim bereketi" nin ne olduğunu ve bu bereketin nereden geldiğini görelim:

Yar.12: 1. RAB Avram'a, "Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana
göstereceğim ülkeye git" dedi,

Yar.12: 2. "Seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım, Bereket kaynağı olacaksın.

Avram Mısır'da

Yar.12: 10 Ülkedeki şiddetli kıtlık yüzünden Avram geçici bir süre
için Mısır'a gitti.

Yar.12: 11 Mısır'a yaklaştıklarında karısı Saray'a, "Güzel bir kadın
olduğunu biliyorum" dedi,

Yar.12: 12 "Olur ki Mısırlılar seni görüp, 'Bu onun karısı' diyerek
beni öldürür, seni sağ bırakırlar.

Yar.12: 13 Lütfen, 'Onun kızkardeşiyim' de ki, senin hatırın için bana
iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar."

Yar.12: 14 Avram Mısır'a girince, Mısırlılar karısının çok güzel
olduğunu farkettiler.

Yar.12: 15 Kadını gören firavunun adamları, güzelliğini firavuna
övdüler. Kadın saraya alındı.

Yar.12: 16 Onun hatırı için firavun Avram'a iyi davrandı. Avram davar,
sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve kadın köle, deve sahibi oldu.

Yar.12: 17 RAB Avram'ın karısı Saray yüzünden firavunla ev halkının
başına korkunç felaketler getirdi.

Yar.12: 18 Firavun Avram'ı çağırtarak, "Nedir bana bu yaptığın?" dedi,
"Neden Saray'ın karın olduğunu söylemedin?

Yar.12: 19 Niçin 'Saray kızkardeşimdir' diyerek onunla evlenmeme izin
verdin? Al karını, git!"

Yar.12: 20 Firavun Avram için adamlarına buyruk verdi. Böylece
Avram'la karısını sahip olduğu her şeyle birlikte gönderdiler.

İşte Halil İbrahim Bereketi ve bereketin ilk kaynağı. Dahası var.

pante
16-05-2006, 15:55
Kolay yoldan zengin olmak tatlı gelmiş İbrahim'e ki yöntemini tekrarlıyor:

Yar.20: 1. İbrahim Mamre'den Negev'e göçerek Kadeş ve Sur kentlerinin
arasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar'da kaldı.

2. Karısı Sara için, "Bu kadın kızkardeşimdir" dedi. Bunun
üzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sara'yı getirtti.

3. Ama Tanrı gece düşünde Avimelek'e görünerek, "Bu kadını
aldığın için öleceksin" dedi, "Çünkü o evli bir kadın."

4. Avimelek henüz Sara'ya dokunmamıştı. "Ya RAB" dedi, "Suçsuz
bir ulusu mu yok edeceksin?

5. İbrahim'in kendisi bana, 'Bu kadın kızkardeşimdir' demedi mi? Kadın da İbrahim için, 'O kardeşimdir' dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu."

6. Tanrı, düşünde ona, "Bunu temiz vicdanla yaptığını biliyorum" diye yanıtladı, "Ben de seni bu yüzden bana karşı günah işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim.

7. Şimdi kadını kocasına geri ver. Çünkü o bir peygamberdir.
Senin için dua eder, ölmezsin. Ama kadını geri vermezsen, sen de
sana ait olan herkes de ölecek, bilesin."

8. Avimelek sabah erkenden kalktı, bütün adamlarını çağırarak
olup biteni anlattı. Adamlar dehşete düştü.

9. Avimelek İbrahim'i çağırtarak, "Ne yaptın bize?" dedi, "Sana
ne haksızlık ettim ki, beni ve krallığımı bu büyük günaha sürükledin? Bana bu yaptığın yapılacak iş değil."

10. Sonra, "Amacın neydi, niçin yaptın bunu?" diye sordu.

11. İbrahim, "Çünkü burada hiç Tanrı korkusu yok" diye
yanıtladı, "Karım yüzünden beni öldürebilirler diye düşündüm.

12. Üstelik, Sara gerçekten kızkardeşimdir. Babamız bir,
annemiz ayrıdır. Onunla evlendim.

13. Tanrı beni babamın evinden gurbete gönderdiği zaman karıma,
'Bana sevgini şöyle göstereceksin: Gideceğimiz her yerde kardeşin
olduğumu söyle' dedim."

14. Avimelek İbrahim'e karısı Sara'yı geri verdi. Bunun
yanısıra ona davar, sığır, köleler, cariyeler de verdi.

15. İbrahim'e, "İşte ülkem önünde, nereye istersen oraya
yerleş" dedi.

16. Sara'ya da, "Kardeşine bin parça gümüş veriyorum" dedi,
"Yanındakilere karşı senin suçsuz olduğunu gösteren bir kanıttır bu. Herkes suçsuz olduğunu bilsin."

17. İbrahim Tanrı'ya dua etti ve Tanrı Avimelek'le karısına,
cariyelerine şifa verdi. Çocuk sahibi oldular.

18. Çünkü İbrahim'in karısı Sara yüzünden RAB Avimelek'in
evindeki kadınların hamile kalmasını engellemişti.

İşte Tevrat'taki Halil İbrahim bereketinin kaynağı ve zengin oluş yöntemi..

pante
17-05-2006, 23:47
Şimdi Allah'a inanan arkadaşlarım aşağıdaki soruları bir incelesinler.

1- Allah, herşeyi önceden bilir mi?
2- Allah'ın, bir şeyi yapmadan önce denemeye, düşünmeye ihtiyacı var mıdır?
3- Allah yanlış bir emir, yanlış bir hüküm verebilir mi? Yanılabilir mi?
4- Allah, verdiği hükümleri beğenmeyip değiştirir mi?

Şimdi normalde 1.soruya "evet", 2,3,ve 4.sorulara "hayır" demeniz gerekir.
Tersini söylerseniz, şu çıkar ortaya;
1- Allah, herşeyi önceden bilemez.
2- Allah, bir şeyi yapmadan önce denemeye, düşünmeye muhtaçtır.
3- Allah yanılabilir, yanlış yapabilir.
4- Allah, verdiği hükümleri uygun bulmayıp, beğenmeyip değiştirebilir.
Bu Allah'ı insan ayarında algılamak olur.

Gelin görün ki, Nahl suresi 101. ayeti şöyledir:

Biz bir âyeti değiştirip yerine başka bir âyet getirdiğimiz zaman ki Allah neyi indireceğini gayet iyi bilir, onlar Peygambere, "Sen ancak uyduruyorsun" derler. Hayır, onların çoğu bilmezler. *

Şunu anlıyoruz. Daha önce gönderilmiş bir hüküm kaldırılıyor.Onun yerine yeni bir hüküm getiriliyor. Vatandaşları gelip soruyor peygambere, "Önceki hükme ne oldu?" diye. "Allah değiştirdi" diyor peygamber. "Allah hiç yanlış hüküm verir mi ki değiştirsin?" diyorlar. " Siz bilmezsiniz, doğrusunu Allah bilir." diyor. Onlar da "Bunları sen uyduruyorsun." diyorlar.

Hadi diyelim ki Allah Tevrat'ta yazılanı değiştirdi. Neden? "Aradan 1000 yıl geçti, toplum yaşamı değişti, şartlar değişti, o yüzden" Kabul. Peki ama 5-10 yıl içinde hüküm değişir mi hiç? Geçen yıl gelen ayet, bu yıl nesh edilir mi? Ondan da vazgeçtik. Akşam gelen ayet, sabah ilga edilir mi?

Olur mu öyle şey diyorsanız eğer ben uydurmuyorum. Hadis öyle diyor:
Allah Cebrail'i gönderiyor. Muhammed gelen ayeti Abdullah İbni Mesud'a yazdırıyor. Sabah Abdullah ayeti bulamayınca peygambere soruyor. Peygamber diyor ki "o ayet ilga edildi."

3 Sale, Preliminary Discourse, s.47-48.

Peki ya iki dakika içinde değiştirilene ne dersiniz:

Savaşa katılmayanların aleyhinde gelen ayetten hemen sonra bir özürlünün gelip de; "Özrüm olmasa ben de savaşa katılırdım" demesi üzerine daha önce gelen ayet değiştirilerek ekleme yapılıyor. " Özürlüler müstesna" diyerek..

pante
22-05-2006, 21:26
NESH KONUSUNA DEVAM: (Allah'ın fikir değiştirmesi)

ENFAL/65. Ey peygamber, mü'minleri cihada teşvik et! Eğer sizden sabreden yirmi kişi olursa ikiyüz kişinin üstesinden gelir ve eğer sizden yüz kişi olursa o küfredenlerden binini alteder. Çünkü onlar, gerçeği kavrayamayan anlayışsız bir topluluktur. *

Bu ayete göre, 20 müslümanın 200 kafire, 100 müslümanın 1000 kafire bedel olduğu belirtiliyor.
Yani müslümanlar kendilerinden 10 misli fazla düşmanı dahi altedebilirler diyor ayet. Dikkat edilirse ifadeler kesindir.

Ancak, ne hikmetse Allah görüşünü değiştirmiştir. Bu bildirdiğinin doğru olmadığını anlamış ve müslümanları daha iyi tanımış ve gerçek rakamı artık bilmiştir ve bir sonraki ayette bunu bildirmiştir:


ENFAL/66. Şimdi Allah sizin yükünüzü hafifletti ve sizde bir zaaf bulunduğunu bildi. Şimdi sizden sabredecek yüz kişi olursa, ikiyüz kişiyi alteder. Sizden bin kişi olursa, Allah'ın izniyle ikibin kişiye üstün gelir. Allah sabredenlerle beraberdir. *

Bu defa 100 kişinin 200 düşmana, 1000 kişinin ise 2000 düşmana bedel olduğunu bildirir. Yani, 10 misli değil de 2 misli olarak değiştirir fikrini.
Allah, Kur'an'a göre ilk görüşünde yanılmıştır. Allah yanılır mı? Kur'an'a göre öyle görünüyor.
Peki ne kadar yanılmıştır? Örneğin bugün dünyada %1-2 hata payları dahi neredeyse yüksek bulunuyor kimi sektörlerde. En kaba konularda bu oran %5-10 gibidir.
Maalesef, Kur'an'a göre Allah %500 yanılmıştır.

Bu çelişkiyi izah için, Allah'ın müslümanlara moral vermek, psikolojik destek vermek düşüncesiyle ayetleri böyle farklı bildirdiği ileri sürülür. Savaştaki komutan bile böyle bir moral vermez. Verse dahi, "ben öyle derken size moral olsun diye 10 misli demiştim ama gerçekte siz iki misli güçlüsünüz" demez mi?
Çelişkiler, yanlışlar düzeltilirken dahi trajikomik bir durum vardır.

pante
23-05-2006, 00:34
AKRABA EVLİLİĞİ

* Bugün bilim, akraba evliliklerinden doğan çocukların sakat doğabilecekleri konusunda yeterince bilgi vermekte ve insanları bu tür evliliklere karşı uyarmaktadır.. Ancak, her şeyi bilen Allah, insanların kendileri ile kan bağı bulunmayan bazı evliliklere bile Nisa 23. ayetde yasak getirirken, neden doğacak çocuklarda sakatlıklara sebep olabilecek bu tür akraba evliliklerine bir yasak getirmemiştir.

Nisa/23. Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

Ahzab 50. Ayetde ise akraba evliliğini onaylar durumundadır, bunu *anlamak mümkün değildir..

Ahzap/50. Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah'ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık.

Kimi akraba evliliklerinden sakatlık olmaması istisnadır. Genellikle sakatlıkların ortaya çıktığı artık itiraz edilemeyecek derecede açıktır. Ayrıca, kardeş çocuklarının birbiriyle aşk ilişkisi ve evliliği ahlaki de sayılmaz. Ancak dinin buna müsaade etmesi toplumda bu yönde beraberliklere sebebiyet vermekte ve önü alınamamaktadır. Böyle bir ayet yerine tersi ayet olsaydı,
ya da *"zorunlu kalmadıkça akraba evliliği yapmanız uygun değildir" deseydi daha doğru olmaz mıydı?

pante
25-05-2006, 19:01
MUT'A NİKAHI:

Para veya mal karşılığı kısa süre yapılan anlaşmalı evliliğe Mut'a nikahı adı verilir. Genellikle bu süre 1 gündür. Kur'an'da çok açık olarak ifade edilmemişse de günümüzde de uygulanan ve savunulan Mut'a nikahı Nisa suresi 24. ayetine dayandırılmaktadır.

Nisa/24. Bir de harp esiri olarak elinize geçen cariyeler dışında, evli kadınlarla evlenmeniz Allah yazısı olarak haramdır. Bunların dışındakileri ise, zinadan kaçınıp namuslu yaşamak üzere mallarınızla istemeniz size helal kılındı. O halde hangisiyle nikah ile münasebette bulundunuzsa mehirlerini kendilerine bir farz olarak verin. O mehri kesiştikten sonra aranızda bir değişiklik yapmak hususunda anlaşmanızda da size bir günah yoktur. Her zaman Allah hakkıyla bilen mutlak hüküm sahibidir. *

İslam öncesi Kureyş toplumundan gelen bu adet, özellikle savaşlarda eşlerinden ayrı kalan erkeklerin başvurduğu bir yöntem olarak kullanılmaktaydı.

1269 - Ebu Zer (radıyallahu anh) demiştir ki: "Haccda mut'a sadece Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in ashabına hastır."
Müslim Hacc 189, (1224);

Bir günlüğüne, ya da bir geceliğine yapılan nikahın fuhuştan bir farkı olmadığı açıktır. Adına nikah denerek yapılan kamuflaj fuhuşa kılıf olabilir mi?

Halife Ömer'in Mut'a nikahını yasakladığı aşağıdaki hadiste rivayet edilir.

5613 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh zamanında bir avuç hurma ve un mukabilinde birkaç gün boyu devam eden mut'a nikahı yapardık. Bu hal, Hz. Ömer radıyallahu anh'ın Amr İbnu Hureys hâdisesi vesilesiyle mut'ayı yasaklamasına kadar devam etti." *
Müslim, Nikah 16, (1405)

Bu yasağa rağmen özellikle İran'da bu uygulamaların devam ettiği ve Şii mezhebincede caiz görüldüğü bilinmektedir.

pante
26-05-2006, 15:20
BAKARA (191) Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.

NİSÂ (89) Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.

NİSÂ (91)Diğer bir takım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik.

TEVBE (5)Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Bu ayetlerin Hicretten sonraki dönemde Mekke ve Medine arasındaki savaşlar için ve o tarihteki ortam ve şartlar nedeniyle gönderildiğini değil de, evrensel olduğunu ve bugün için de geçerli olduğunu savunmak anayasaya ve TCK'ya aykırı değil midir? Bunları savunanlar barıştan, dostluktan, hoşgörüden yana olabilir mi? Dinci terör örgütlerinin dayanakları bu ayetler değil midir? O halde nedir bu evrensellik yalanı? 1400 sene önceki şartlara göre mi yaşayacak ve yasalarımızı belirleyeceğiz? Türk ulusuna bu tür dayatmalarda bulunanlara "dindir" diye taviz verilmeye devam mı edilecek? Onlar "dinimiz-inancımız" diye bir ülkenin, bir milletin kaderiyle oynayacaklar, bunu hak görecekler de, o milletin buna karşı bir savunması, bir önlemi, bir yaptırımı olmayacak mı?
Tabi ki olacak. İşte o laikliktir, demokrasidir, bilimdir. Sahip çıkalım.

pante
26-05-2006, 21:21
İŞTE ŞEYH BEDRETTİN

35 yaşında tanıdım Şeyh Bedrettin’ini ben,
Siz de tanıyın vakit geçirmeden...

Hep şu soruyu sordum kendi kendime:
Laik Devlet Şeyh Bedrettin’e yer vermez neden?
Adını, yapıtlarını niçin saklar milletten?

Şeyh Bedrettin Osmanlı’nın kazaskeridir.
Kazasker ; hem din hem de hukuk lideridir.
Din ilminde mesafe almak isteyen
Şeyh Bedreddin’i okuyup öğrenmelidir…

Müslüman’sa Müslüman
Hem de bir Türk koskocaman...

Osmanlı ise Osmanlı oğlu Osmanlı...
Dinde, felsefede, tasavvufta zamanının sultanı...
Böylesine bir bilge yetiştirmemiştir Anadolu, Osmanlı...

Anadolu ermişlerin yuvasıdır,
Şeyh Bedrettin ise ermişlerin ustasıdır…

Şeyh Bedreddin’i tanırsanız...
Devlet’in Şeyh Bedrettin’den
Niçin korktuğunu anlarsınız…

Dinsiz toplum olmaz denir,
Din dediğin Bedreddin’dedir....
Türklere gerekse din..
İşte Şeyh Bedreddin...


Hayri Balta'nın kaleminden.. Devam edecek.

pante
26-05-2006, 23:24
ŞEYH BEDREDDİN

İlk bilgileri Meydan Larousse’den vereceğiz:
SİMAVNALI BEDREDDİN (Mahmud), Türk mutasavvıfı (Simavna, Edirne 1359-Serez 1420).

Simavna kadısı İsrail’in oğlu. *Memleketinde, Konya’da, Kahire’de okudu. Mantık, felsefe, ilâhiyat öğrendi.
İntisap ettiği Ahlatlı Şeyh Seyid Hüseyin’in emriyle Tebriz’e giderek Timur’un bilgiler arasında yaptırdığı tartışmalara katıldı.
Mısır hükümdarlarından Berkuk’un oğlu Ferah’a ders verdi. Seyid Hüseyin’in ölümünden sonra onun yerine geçti. Halep, Konya ve Tire’ye gitti. Sakız adasının ruhani reisini müritleri arasına aldı. Daha sonra Edirne’ye döndü. Musa Çelebi’nin kazaskeri oldu. Çelebi Mehmed’in saltanatı ele geçirmesinden sonra İznik’e sürüldü.
Burada halkı ayaklanmaya yöneltecek propagandalara başladı. Müritlerinden Börklüce Mustafa’nın yardımıyla Aydın ve Karaburun’da taraftarlar kazandı.
İznik’ten kaçarak İsfendiyaroğulları’nın yanına sığındı. Oradan Zağra’ya gitti. Silistre, Dobruca, Deliorman’da dolaşarak düşüncelerini yaydı.
Müritlerini toplayarak bir devlet kuracağını, din farkını ortadan kaldıracağını, toprakları paylaştıracağını ileri sürdü.
Batınilikle birleşen görüşleri hızla yayıldı. Börklüce Mustafa Karaburun’da; Torlak Kemal Manisa’da yenilgiye uğratıldı.
Bu eylemleri nedeniyle, Çelebi Sultan Mehmet tarafından üstüne asker gönderildi. Bedreddin de ele geçirilerek Serez’e getirildi.
Padişahın’ın karşısında bir bilim kurulu tarafından sorguya çekildi. Mevlânâ Acemî’nin verdiği fetvaya göre “malı haram, kanı helâl” sayılarak Serez çarşısında asıldı.
Serez’deki mezarından çıkarılan kemikleri 1924’te İstanbul’a getirildi, 1961’de Sultan Mahmut türbesi haziresine gömüldü. Tarih boyunca adı ve mezarı halktan gizlendi.
Edirne’de bir zaviyesi, Bursa’da bir mescidi vardır.


Devam edecek..

pante
27-05-2006, 01:09
ŞEYH BEDREDDİN'İN FELSEFESİ:

Bedreddin’e göre Tanrı’nın özüyle, varlıklar birdir; arada, varolma ve oluş bakımından bir ayrılık yoktur.
Evren yaratılmamıştır; Yani yoktan var olmamıştır; yok da olmayacaktır. *Ezelden ebede vardır.
Bedrettin’in görüşleri bilimle koşuttur. Maddenin sakınımı kanunu da bunu ifade eder.
İlâhî irade yanlış yorumlanan bir kavramdır. Çünkü gerçek Tanrı iradesi bir varlığın özünde olanı, gerçekleşebilecek güç ve nitelik taşıyanı, Tanrı’nın istemesinden başka bir şey değildir.
Tanrı iradesi varlığın özünde “oluş gücüyle” sınırlıdır. Bir varlığın özünde bulunmayanı Tanrı da isteyemez, istese de yaratamaz. Varlık (vücud) âlemi birdir.
Dünya ve âhiret iki ayrı varlık değildir. Ölümden sonra dirilme olmadığı gibi, dünyanın dışında başka bir âlem de yoktur.
Cennet, cehennem birer kavram olmaktan öteye geçemez. Her ikisi de, insanın dünyadaki mutluluğu ve mutsuzluğuyla ilgili birer kavramdır. Dünyada mutlu olan cennette, mutsuz olan cehennemde yaşıyor demektir.
Kuran’da geçen bütün kavramlar, buyruklar birer örnektir. Gerçek amaç insanlara doğruyu, ayrı ayrı nitelikleriyle anlatmaktır. Bütün dünya malları, insanların ortaklaşa yararlanması içindir. Yeryüzünde gerçekten bölünmüş toprak parçaları yoktur.
İnsan yaşar ölür. Doğumla başlayan hayat ölümle biter . Ruh, bedenden ayrı, bağımsız bir varlık değildir. Bedenle ruh da göçer gider. Beden dışında ruhun özel bir hayatı yoktur.
Bütün manevi varlıklar insan düşüncesinin özünden doğmuştur. Gerçek olan insandır.

pante
27-05-2006, 02:31
Zat-ı Hak'dan bir nur doğdu
Doğdu da Siroz'a kondu
Hak yolunda Şehid oldu
Şeyhim Sultan Bedreddin Hu

* * * * ****

Simavna oldu avazı
Tarikat fethine gazi
Ehlullahı kıldı şazi
Şeyhim Sultan Bedreddin Hu

* * * * *****

Derd-i ilahiden haste
Ledün ilmine şayeste
Tecelli nuruyla beste
Şeyhim Sultan Bedreddin Hu

* * * * * ****

Mahveyleyib kibr ü kini
İhya eyledi ol dini
Şeyhü'l-Ekber'in yakını
Şeyhim Sultan Bedreddin Hu

* * * * * *****

Enel-Hak darına Mansur
Huvel-Hak sırrına manzur
Visal-i yar ile mesrur
Şeyhim Sultan Bedreddin Hu

* * * * * ****

Keşf-i keramete kadir
Hakayık ilmine mahir
Varidatı olup zahir
Şeyhim Sultan Bedreddin Hu

* * * * * ****

Sırr-ı tevhiddir hep sözü
Şekden halas etdi bizi
Hakk'a tapşırmıştır özü
Şeyhim Sultan Bedreddin Hu

* * * * *****

Dergahında Vehbi bende
İnayet mürüvvet sende
Şefaat ruz-ı mahşerde
Şeyhim Sultan Bedreddin Hu

pante
27-05-2006, 11:09
Şeyh Bedreddin meselesi, Osmanlı tarihi açısından tam bir bilmecedir. Üzerinde çok söz söylenmiştir. Bir kısım peşin hükümlü tarihçiler Şeyh Bedreddin’i, Osmanlı döneminin Cumhuriyetçisi ve ihtilalcisi diye başlarına tac etmişlerdir.

Sosyalizm’in revaçta olduğu günlerde, “kadın hariç her şey ortaktır” düşüncesinden yola çıkılarak, tarihin ilk Türk komünisti diye kabul görerek Nazım Hikmet tarafından adına destan şiiri yazılmıştır.

Alevî grup ise, Osmanlı Devleti’ne isyan eden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in haline bakarak onu bir Alevî Dedesi olarak görmüşlerdir; hatta kendilerine rehber edinenleri bile çıkmıştır.

Bunun yanında, Osmanlı tarihçilerinin *bir kısmı, başlangıçta Şeyh Bedreddin’in büyük bir İslâm âlimi ve hukukçusu olduğunu, ancak sonradan Şeyh’likden şahlığa heveslendiğini ve devlete isyan ettiği için idam edildiğini ifade etmişlerdir.
Bazı araştırmacılar ise, Şeyh Bedreddin’in başından beri Bâtınî fikirlere sahip bir ehl-i dalâlet olduğunu hükme bağlamışlardır. Acaba hangisi doğrudur?

Şeyh Bedreddin'in Varidat adlı eseri onun Alevi dedesi olduğunu öne sürenlerce bir kanıt gibi sunulsa da, Bedreddin'in nesli bilinmektedir ve Alevi olmadığı kesin olarak söylenebilir. Varidat dışındaki tüm eserlerinden de Alevi olmadığı rahatlıkla görülebilir. Varidattaki fikirlerinin bir kısmının Alevi-Bektaşi felsefesiyle örtüşmesi doğaldır. Varidat bütünüyle incelendiğinde Tasavvufi bir eser olduğu görülecektir.
Varidat adlı eserinde, diğer eserlerinde yer almayan keskin din karşıtı fikirlerin olması ve materyalist bir dünya görüşü sergilemesi kimilerince Varidat'ın ona yakıştırılan sahte bir eser olduğu iddiasını gündeme getirmiştir. Önceki eserlerinde bu fikirlerin yer almayışı Bedreddin'deki tekamülün neticesidir. Varidat son eseridir ve son görüş ve düşünceleri yer almıştır bu eserde.

Sonuç olarak hakkında kesin olmamakla birlikte şunu söyleyebiliriz;
Şeyh Bedreddin İslam içinde yetişmiş ama İslam'ın çoğu inançlarını reddetmiş, Tanrıya inanan, eşitliği savunan, haksızlıklara karşı düzene isyan eden materyalist bir devrimcidir. Evet. Tanrı inancında bir materyalisttir Bedreddin. Demek ki materyalizm sadece ateizm'e ait bir görüş değilmiş. Hele Diyalektik Materyalizm hiç değil. :)

pante
27-05-2006, 13:12
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * her yerde
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * hep beraber!
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *diyebilmek
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin
* * * * * * * * dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
* * * * * * * * * * * * * * * * * kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * eşildi nallarıyla.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
* * * * * * * * * * * * * *zarurî neticesi bu!
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
* * * * *o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * der.

Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
* * * * * * * * * * * * * * *yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..

Nazım Hikmet/ Şeyh Bedreddin Destanından

pante
29-05-2006, 01:38
Hz. Muhammed diyor ki;

Müslümanlar, Türklerle öldürüşmedikçe, kıyamet kopmayacaktır. Yüzleri kalkan gibi, üst üste binmiş(kalın) derili olan bu toplumla.... kıl giyerler."( Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/62-65, hadis no:2912; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'l-Melahim/9 Babun fi Kıtali't Türk, hadis no: 4303; Nesei, Sünen, Kitabu'l-Cihad/Babu Gazveti't-Türk...)

Hadisler içinde en sahih sayılanlarının başında Buhari ve Müslim'in hadisleri gelir. Türklerin ünü
Hz. Muhammed tarafından bilinmekte, müslüman olabilecekleri dahi hesaba katılamamakta, ve müslümanlığın önünde savaşçı Türkler bir engel olarak görülmektedir.

-"Siz (müslümanlar), küçük gözlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan toplumla öldürüşmedikçe kıyamet kopmayacaktır." (Buhari, e's-SAhih, Kitabu'l-Cihad/96; Müslim, e's-Sahih, kitabu'l-Fiten/62 hadis no: 2912; Ebu DAvud, Sünen, hadis no: 4304; Tirmizi, h. no: 2251; İbn Mace, h. no: 4096-4099)

Düşman olarak görülen Türklerle müslümanların savaşı aynı zamanda kıyamet alameti olarak görülmektedir. Kıyametten önce, müslümanların tüm Türkleri öldüreceği açıkça ifade edilmektedir.

"Şu da kıyamet alametlerinden: Kıldan(keçe) ayakkabı giyen bir toplumla vuruşup öldüreşeceksiniz. Geniş yüzlü, yüzleri kalkan gibi, üst üste derili toplula vuruşmanız-öldürüşmeniz kıyamet alametlerindendir. Siz(müslümanlar), küçük gözlü, kızıl yüzlü, basık burunlu, yüzleri kalkan gibi, derisi üst üste binmiş olan Türklerle öldürüşmedikçe kıyamet kopmaz."( Bkz. Buhari, e's-Sahih, kitabu'l-Cihad/95; Müslüm, e's-Sahih, Kitabu'l-Fiten/66, hadis no: 2912; İbn Mace, h.no: 4097-4098).

70 yıl süren savaşlarla, 100.000'e yakın kadın-erkek, çocuk-ihtiyar Türk'ün katledilip ağaçlarda sallandırılmasına, 10.000'e yakın Türk'ün köle pazarlarında satılmasına ve zorla, kılıçla müslüman yapılmalarına karşın, İslam'a olan onca hizmetlerine, Haçlı seferlerindeki mücadelelerine, İslamı Osmanlı döneminde zirveye çıkarmalarına rağmen hala mı katledilecekler yoksa kehanet de bir yanlışlık mı var?

"Sizinle(siz müslümanlarla), küçük(çekik) gözlü toplum, Türkler savaşacaktır. Siz onları, üç kez önünüze katıp süreceksiniz. Sonunda Arap Yarımadası'nda karşılaşacaksınız. Birincide, onlardan kaçan kurtulur. İkincide kimi kurtulur, kimi yok edilir. Üçüncüdeyse onların tümü kırılacaktır."(Ebu DAvud, sünen, hadis no: 4305.)

Peki bu kehanetler ırkçılık değil mi? Arap ırkçılığının müslümanlara Türkleri dünyadan yoketmeyi
hedef göstermesi değil mi?
Bu 100.000 Türk bu hadisler nedeniyle hunharca katledilmedi mi?
Bu hadislere hala şeriat ülkelerinde inanılıyor ve Türklere düşman gözüyle bakılmıyor mu?

Gastropoda
29-05-2006, 02:19
Panteidar,
Seyh Bedrettin ile ilgili yazini okuduktan sonra bir de ben arastirayim dedim.Alintilarin galiba Wikipedia'dan.Yazinin devaminda Veridat'in onun olmadigina dair bilgiler var.Hatta hapisteyken Islam Hukuku eserini yazmis olan Seyh Bedrettin'in iki sene icinde bu hale gelmesinin akla aykiri oldugu ve Veridat'i onun yazdiginin süpheli oldugu eklenmis.Galiba kaynaklarimiz ayni:

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eeyh_Bedrettin

Saygilarimla...

pante
29-05-2006, 20:40
Gastropoda;
Yazımın başında Hayri Balta'dan alıntı ile başladım ve muhtelif yerlerden doğrulayarak devam ettim.
http://www.bilgebalta.com/erenler.htm

Yazı içinde ben de, Varidat'ın Şeyh Bedreddin'in eseri olmadığı iddialarına yer verdim. Ancak bu iddialar daha ziyade sünni kökenlidir. Alevilerin Bedreddin'e sahiplenmesi de Bektaşiliğe yakın olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak Alevi olmadığı kesindir. Görüşleri tamamen tasavvufidir.
Bu konuda Alevi Konseyinin görüşlerine şu linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.alevikonseyi.com/alevi/14/24/34/44/354.html

pante
30-05-2006, 21:20
Burjuvazi İslamcılaştırılıyor mu?

Referansı din olan AKP İktidara geldikten sonra Cumhuriyet döneminde devlet eliyle ve desteğiyle geliştirilen sermaye sınıfını yine devlet eliyle (daha doğru bir deyişle hükümet ve yerel yönetimler eliyle) "İslamcılaştırmaya" soyundu.

Bir yandan "serbest rekabet" şarkıları okunurken, öte yandan "haksız rekabetin" dik alası uygulanıyor, özelleştirmeler, ihaleler, krediler, bağışıklıklar ve benzeri her türlü devlet desteği "İslamcı" özellikleri ağır basanlara veriliyor.

Bu gidiş hem "İslamcı" kesimlerin burjuvalaşmasını sağlıyor, hem de burjuvazinin "İslamcılaştırılmasına" yol açıyor.

"İslamcıların" burjuvalaşmaları hiç kuşkusuz kötü bir şey değil, ama burjuvazi "İslamcılaştırılıyorsa", bunun doğrudan doğruya bir "rejim tehdidi" oluşturduğu açık.

Çünkü bu kez sadece siyasal yapı değil, onu belirleyen ekonomik yapı da "güdümleniyor".

Bu işaret ettiğim tehlikenin ne kadar açık ve yakın olduğunu görmek için lütfen AKP iktidara geldiğinden beri ekonomide olup bitenlere yakından bakınız ve Milliyet gazetesi'nin 21 Temmuz 2005 tarihli nüshasındaki şu haberi de anımsayınız:

"Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) ile Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 16 Temmuz günü yaptığı yemekli toplantıda, TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı'nın, Başbakan'a, 'Gördüğünüz gibi ekonomide icraatınızı alkışlıyoruz, ama bu din konularındaki ısrarcı davranışlarınızı yadırgıyoruz' demesi üzerine, Başbakan'ın; 'Siz de böyle konuşursanız TÜSİAD'a dinsiz derler' diye tepki gösterdiği öğrenildi."



Emre Kongar'ın aydınlanma yazılarından bir alıntıdır. *

Cemal
30-05-2006, 21:48
Pante abi,

Yeni PANTErin hayırlı ossun.
Abime yakışmış..

Dalaşmak isteyennere duyurulur..: REsMe BaKkkk...
(vıyyyyy..kaçem gidem..bulaşmıyem galik....)

.....


Abim hep birlikte..

iyilie*-*- güzellie*-*- kardeşlie*-*- hakça ve dostça bi dünyaya..

hepberaber elele ve kardeşçe..

CeMaL

sorogren
30-05-2006, 22:10
pante,yazmissin ki:
"panteidar




Kayıt: Nov 01, 2005
Mesajlar: 1903
Şehir: İstanbul

Çevrim durumu: Bağlı değil *Tarih: Per May 11, 2006 2:27 pm * *Mesaj konusu: Re: Gerçekler ve Adım Adım Aydınlanma *

--------------------------------------------------------------------------------

SALAVATLAR:
Her namazda okunan ve Salavat denen dualar vardır. Bilir misiniz anlamını?

“Allahümme salli ala Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kema salleyte ala ibrahime ve ala âli ibrahim. inneke hamidün mecid.”

“Allahumme barik ala Muhammedin ve ala âli Muhammedin, kema barekte ala İbrahime ve ala ali İbrahim, inneke hamidun mecid.” (Buhari, Enbiya/10; Müslim, Salat/65,66.) * *

(Allah’ım! Muhammede ve Muhammedin ali üzerine, İbrahim ali üzerine salat ettiğin gibi salat et: Şüphe yok ki, Sen Hamidsin, Mecidsin, Allah’ım, *Muhammede ve Muhammedin aline, İbrahimin aline bereket ihsan ettiğin gibi bereket ihsan eyle! Şüphesiz ki sen (Hamidsin, Mecidsin).

Günde 5 vakit ve onlarca kez bunlar okunur. Peygambere salavat getirilir. Allah'tan *ona Hz.İbrahim bereketi ihsan eylemesi istenir. Yani, sağlığında peygambere ve ailesine zenginlik, bereket için dua edilir de, öldükten sonra bunun anlamı, mantığı nedir? Buna ihtiyacı mı var bir ölünün? Böyle saçma sapan bir dua olur mu? İnsan ülkesi için, halkı için ya da kendi için ister de, ölmüş insanlara bu dua neyin nesi?
Bu resmen yalakalık değil mi? Bu şefaat için, günahların affı için, cennet hesapları için yağcılık değil mi?
Bunun mantıklı bir izahı olabilir mi?
Üstelik bunlarla da bitmiyor. Yüzlerce böyle naat ve salavat duaları var. Şu salavatı okuyanın 80 yıllık günahları affolur. Şu salavatı okuyan cennetlik olur diye..
Aklı, mantığı olan bir insan nasıl bu saçmalıklara inanabilir?
Bunu izah edecek biri var mı? "



sana izah edemeyebiliriz.zira din ve islamin ruhu ile yabanci oldugundan ince manalarimizi anlatamayiz sana.ama biraz bahsedebiliriz:

"İkinci Sual: Teşehhüd âhirinde "Allahumme salli ala Muhammaedin..........." deki teşbih, teşbihlerin kaidesine uygun gelmiyor. Çünki Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, İbrahim Aleyhisselâm’dan daha ziyade rahmete mazhardır ve daha büyüktür. Bunun sırrı nedir? Hem bu tarzdaki salavatın teşehhüdde tahsisinin hikmeti nedir? Aynı dua, eski zamandan beri ve bütün namazda tekrar etmeleri... Halbuki bir dua bir defa kabule mazhar olsa yeter. Milyonlarca duaları makbul olan zâtlar musırrane dua etmesi ve bilhassa o şey va’d-i İlahîye iktiran etmiş ise... Meselâ: *(<17,79>) Cenab-ı Hak va’dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada .............deniliyor; bütün ümmet o va’di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?
Elcevab: Bu sualde üç cihet ve üç sual var.
Birinci Cihet: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm, gerçi Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a yetişmiyor. Fakat onun âli, enbiyadırlar. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın âli, evliyadırlar. Evliya ise, enbiyaya yetişemezler. Âl hakkında olan bu duanın parlak bir surette kabul olduğuna delil şudur ki:
Üçyüzelli milyon içinde Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan yalnız iki zâtın; yani Hasan (R.A.) ve Hüseyin’in (R.A.) neslinden gelen evliya, -ekser-i mutlak- hakikat mesleklerinin ve tarîkatlarının pîrleri ve mürşidleri onlar olmaları, "ulemai ummeti ke enbiya-i beni israil" (ummetimin ulemalari beni israilin enbiyalari gibidir))hadîsinin mazharları olduklarıdır. Başta Cafer-i Sadık (R.A.) ve Gavs-ı A’zam (R.A.) ve Şah-ı Nakşibend (R.A.) olarak herbiri, ümmetin bir kısm-ı a’zamını tarîk-ı hakikata ve hakikat-ı İslâmiyete irşad edenler, bu âl hakkındaki duanın makbuliyetinin meyveleridirler.
İkinci Cihet: Bu tarzdaki salavatın namaza tahsisi hikmeti ise; meşahir-i insaniyenin en nurani, en mükemmeli, en müstakimi olan enbiya ve evliyanın kafile-i kübrasının gittikleri ve açtıkları yolda, kendisi dahi o yüzer icma’ ve yüzer tevatür kuvvetinde bulunan ve şaşırmaları mümkün olmayan o cemaat-ı uzmaya, o sırat-ı müstakimde iltihak ve refakat ettiğini tahattur etmektir. Ve o tahattur ile, şübehat-ı şeytaniyeden ve evham-ı seyyieden kurtulmaktır. Ve bu kafile, bu kâinat sahibinin dostları ve makbul masnuları ve onların muarızları, onun düşmanları ve merdud mahlukları olduğuna delil ise: Zaman-ı Âdem’den beri o kafileye daima muavenet-i gaybiye gelmesi ve muarızlarına her vakit musibet-i semaviye inmesidir.
Evet Kavm-i Nuh ve Semud ve Âd ve Firavun ve Nemrud gibi bütün muarızlar gazab-ı İlahîyi ve azabını ihsas edecek bir tarzda gaybî tokatlar yedikleri gibi.. kafile-i kübranın Nuh Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâm, Musa Aleyhisselâm, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi bütün kudsî kahramanları dahi, hârika ve mu’cizane ve gaybî bir surette mu’cizelere ve ihsanat-ı Rabbaniyeye mazhar olmuşlar. Birtek tokat, hiddeti; bir tek ikram, muhabbeti gösterdiği halde, binler tokat muarızlara ve binler ikram ve muavenet kafileye gelmesi, bedahet derecesinde ve gündüz gibi zahir bir tarzda o kafilenin hakkaniyetine ve sırat-ı müstakimde gittiğine şehadet ve delalet eder. Fatiha’da siratellezine enamte aleyhim(<1,7>) o kafileye ve
gayril magdubi aleyhim veladdallin (<1,7>) muarızlarına bakıyor. Burada beyan ettiğimiz nükte ise, Fatiha’nın âhirinde daha zahirdir.
Üçüncü Cihet: Bu kadar tekrar ile kat’î verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı a’zamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi dua ile istemek ise; dolayısıyla o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet’in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavat-ı insaniyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azîm bir maksad için, bu hadsiz dualar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salavat ve rahmet dualarını bütün ümmetten istemesi ayn-ı hikmettir."

pante
30-05-2006, 23:31
Sevgili Cemal;
Yine güldürdün bizi. Sayende gülmeyi hatırlıyoruz forumdayken.
Sen bu site için aranıp ta bulunamıyacak bir nimetsin.
Değerini bilmeyen kullanıcılar duysun. :)

Soröğren kardeşim;
Din ve İslamın ruhu ile hiç yabancı değilim. Tersine çok aşinayım ve içindeyim.
Ama Risalelerden yaptığın alıntı ben de hiç mi hiç ikna edici bir etki bırakmadı.
15-16 yaşında iken de bırakmamıştı. O nedenle namazlarda o kısımda Türkçe dua ederdim.
Ne alakası var ölmüş gitmiş, hakkın rahmetine kavuşmuş adama (s.a.v) Halil İbrahim bereketi istemenin? Said'in'de bu el-cevaplarıyla ilminin kudreti (!) anlaşılıyor.
Yine de senin böyle düşünmene ve inanmana saygı duyuyorum.
Fakat istersen bir sorguluyabilirsin. Acaba bu tür duaların namazda olması gerçekten İslamî'midir diye? Birşey kaybetmezsin. Ya da ben namaz kılarken bunları okumayıp daha yararlı ayetler-dualar okusam günah olur mu acaba diye?

sorogren
31-05-2006, 10:01
pante namazda ki teşehhüd ettehiyyatü den sonrası dua makamıdır.
istersen birşey okumazsın.ettehiyyatü ise miracdaki peygamberimizile Allahın konuşmalarıdır ve sondaki kelime-işehadet te Cebrailin ifadesidir.
ettehiyyatüden sonra ister salavatları oku,ister başka dua oku,ister okuma birşey olmaz.
ettehiyyatüyü okuduktan sonra türkçe dua edersen,dua duadır.Allah için bir sorun yok.en kötü ihtimalle namazın tamam olup selam vermeden çıkmış olursun namazdan.(yanlışım varsa düzeltmek gerekebilir.ben böylebiliyorum.ve eskiden birkaç kez de uyguladım.)

pante
31-05-2006, 12:39
Soröğren, ben de zaten farz olmadığı halde farzmış, vacipmiş gibi bunu her namazda tekrarlayanlar için yazdım.
Ettehiyyatü için birşey yazmadım dikkat edersen. Ka'de-i Ahîre'yi yerine getirmek için ettehiyyatü'yü okuyup selam vermek yeterli.
Yani, şunu söylemeye çalışıyorum. Namaz kılan çok az da, cuma, teravih ve bayram namazları hariç, kılanlarda namazı islamî anlamda ve bilinçli olarak kılmıyorlar. Kılarken, kendilerini inandıkları Allah'ın huzurunda hissetmiyor ve ne dediklerini, dediklerinin anlamını bilmiyorlar. Söylediklerinin mantıklı-akılcı sözler ya da ayetler olup olmadığını incelemiyorlar. Bu konuda din adamlarının ve diyanet'in de bir derdi yok. Sanki dokunulmazlık var bu konuda gibi kimse üzerinde laf edemiyor.

Örneğin Leheb suresi, " Allah'ın insanlara gönderdiğine inanılan sure ya da ayetleri geri postalamaya benziyor bu. Fatiha, İhlas, Ayet el kürsi, "Kul"'ünü söylemeden Felak ve Nas gibi uygun olanlar müstesna.

pante
31-05-2006, 22:26
ÖMER HAYYAM

1048'de Nişabur'da doğan Ömer Hayyam, daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina'dan sonra Doğu'nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. Onun “zamanın bütün bilgilerini bildiği” söylenirdi.

Mantık, felsefe, matematik, fizik, metafizik, tıp ve astronomi gibi çok farklı ve çeşitli alanlarda öğrenim gördü. Ömer Hayyam, günümüze ulaşmayan pek çok kitabının yanısıra, kendisine büyük ün ve saygınlık kazandıran Cebir Risaliyesi'ni ve Rubaiyat'ı kaleme almıştır.

Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam, İsfahan'da üç yıl çalışarak kurduğu rasathanede hem gökyüzünü inceler ve bilimsel çalışmalar yapar, hem de hükümdarın özel müneccimi olarak yıldız falına bakardı. 1079 yılında tamamladığı, halk arasında “Ömer Hayyam Takvimi” bugün ise “Celali Takvimi” olarak bilinen takvim için büyük çaba sarf etmiştir. Güneş yılına göre düzenlenen bu takvim 5000 yılda bir gün hata verirken, bugün kullandığımız Gregoryen Takvimi 3330 yılda bir gün hata vermektedir.

Hayyam'ın edebiyat tarihinde yerini almasını sağlayan eseri ise Rubaiyat'dır (Dörtlükler). Hayyam, dörtlüklerinde, aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, bu geçici dünyanın tadını çıkarmak gerektiği gibi temaları işlemiştir. Kolay anlaşılan, yumuşak ve akıcı bir dille yazdığı şiirlerinde derin bir sezgi, yoğun bir hümanizma, sade ve abartısız bir yaşama anlayışı hakimdir.

"Yaşamın sırlarını bileydin,
Ölümün sırlarını da çözerdin.
Bugün aklın var birşey bildiğin yok,
Yarın akılsız neyi bileceksin?

Bu dünyadan başka dünya yok, arama.
Senden benden başka düşünen yok, arama.
Vazgeç ötelerden, yorma kendini.
O var sandığın şey yok mu, o yok, arama.

pante
01-06-2006, 00:08
1131'de ölen Ömer Hayyam'ın yaşama ve dünyaya bakış açısını, Tanrı ve dinler
hakkındaki görüşlerini aşağıdaki dizeleri yeterince açıkladığından fazla söze gerek yok.

Kimi dinde, imanda buldu doğruyu,
Kimi tuttu yalnız akıl, bilim yolunu.
Birdenbire bir sesle çınladı her yan;
"Gafiller, doğrusu ne odur, ne de bu"...

Hep arar dururdum dünyaya geleli,
Alın yazısını, cenneti, cehennemi.
Hocam dedi ki ; arama başka yerde
Alın yazısı, cennet, cehennem *sende

Biz aşka tapanlarız, dindar değil,
Cılız karıncalarız, Süleyman değil.
Giysimiz eskidir, benzimiz soluk,
Pazarda sırma satan bezirgan değil.

Ben kendiliğimden var değilim varlığımla,
Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlığa.
Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık.
Ben dediğin kim, nerede, ne zaman var ola?

Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil,
Erdiğim sırları söylemek münasip değil.
Aklım düşüncenin derin denizlerinden,
Bir inci çıkardı ki, delmek mümkün değil.

Yetmişiki millet, bir o kadar da din.
Tek kaygısı seni sevmekse bu milletin
Nedir kafir, müslim? Sevap, günah ne?
Maksat sensin madem, bu dinlerin işi ne?

Dün dayanamadım özlemine, coştum aniden
Çıktım aradım seni, taht kurduğun göklerde.
Derken bir ses yükseldi ta enginden, derinden;
"Gafil *boşa didinme, aradığın Tanrı sende".

pante
01-06-2006, 11:33
PİR SULTAN ABDAL

Alevi-Bektaşi kültürünün en büyük ozanı Pir Sultan Abdal hakkında yazılı bir tarih olmamasına
rağmen, eserlerinden 16.yüzyılda yaşadığı, Sivas'ın yıldızeli ilçesi Banaz köyünde doğduğu, Şah İsmail soyundan bir Türkmen olduğu sanılmaktadır.
Asıl adı Haydar olup, dergah eğitimi ve hizmetleri neticesinde *dedelik ve "Pir" makamına yükselmiştir.
Şiirlerinde duru ve yalın bir Türkçe kullandı. Ana konuları, deyişler, Tanrı sevgisi, aşk, tasavvuf ve haksızlıklara direniştir.
Şah yanlısı Caferilerin kışkırtması ile çıkan ayaklanmada öncülük ettiği gerekçesiyle Sivas Beylerbeyi Hızır Paşa emriyle asıldı.
Asılacağını bile bile haksızlıklara karşı mücadelesinden ödün vermeyen, bugün bile isbirlikci, gerici *yobaz kesimlerin türkülerine ve hatta heykeline bile tahammül edemedikleri direniş sembolü bu büyük ozanı anmamak büyük eksiklik olurdu.

Yürü bire Hızır Paşa *
Senin de çarkın kırılır *
Güvendiğin padişahın *
O da bir gün devrilir *

Nemrut gibi Anka'n oldu *
Bir sinek havale oldu *
Davamız mahşere kaldı *
Yarın bu senden sorulur *

Şah'ı sevmek suç mu bana *
Kem bildirdin beni Han'a *
Can için yalvarmam sana *
Şehinşah bana darılır *

Hafid-i Peygamber'im has *
Gel Yezid Hüseyn'imi kes *
Mansur'um beni dara as *
Ben ölünce il durulur *

Ben Musa'yım sen Firavun *
İkrarsız Şeytan-ı lain *
Üçüncü ölmem bu hain *
Pir Sultan ölür, dirilir

pante
01-06-2006, 14:36
Efsaneye göre Pir Sultan Abdal ile kendisini astıran Hızır Paşa ilişkisi şöyledir:

Pir Sultan'ın müritleri arasında Sofular Köyünden gelen Hızır isimli bir devriş varmış. Pir Sultan Hızır'a: "Gidip okuyacaksın, büyük adam olacaksın, paşa gibi vezir gibi, fakat beni asmaya geleceksin" diye söylemiş. Ve gerçekten de, Hızır İstanbul'a gitmiş, şansı açılmış, Paşa ve Beylerbeyi olmuş.
Pir Sultan ayaklanmış ve Paşa olan Hızır isyanı bastırmakla görevlendirilmiş. Pir Sultan Sivas'ın Toprak kalesinde tutuklanmış ve asılmaya mahkum olmuş.

*Yine efsaneye göre Hızır Paşa, Pir Sultan'ın hayatını kurtarmak için, ondan "Şah" kelimesini kullanmadan üç nefes istemiş. Pir Sultan sazını alıp "Şah"ı öven üç nefes söylemiş. Ama bu övme, İran Şah'ını değil, Şah-ı Merdan, yani Ali'yi kastediyormuş. Tabi, Pir Sultan ödün vermeyince asılmasının önüne de geçilememiş.

Pir Sultan Abdal yazısını yine bir şiiriyle noktalayalım.

*
Ötme bülbül ötme şen değil bağım
Dost senin derdinden ben yana yana
Tükendi fitilim eridi yağım
Dost senin derdinden ben yana yana

* * * * * * * * ****

Deryada ayrılmış sellere döndüm
Vakitsiz açılan güllere döndüm
Ateşi kararmış küllere döndüm
Dost senin derdinden ben yana yana

* * * * * * * ****

Haberim duyarsın peyikler ile
Yaramı sararsın şehitler ile
Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile
Dost senin derdinden ben yana yana

* * * * * * * ****

Pir Sultan Abdal´ım doldum eksildim
Yemekten içmekten sudan kesildim
Hakkı pek sevdiğim için asıldım
Dost senin derdinden ben yana yana

pante
01-06-2006, 22:39
Köfteci Cemal'in sayfası " Dön" deyince dönüyor.
Bakalım benimki de dönecek mi?
Dön!

pante
01-06-2006, 23:18
Tayyip nereye koşuyor

AKP'nin tek başına ve ezici bir meclis çoğunluğuyla iktidara gelmesiyle umutlanan dinci
kesimlerde karamsarlık iyice yerleşti. Üstelik belediye seçimlerinden de *zaferle çıkan AKP hiçbir partiye nasip olmayan tam teşekküllü bir iktidara kavuşmuşken bu şansını iyi kullanamadı.

Başlangıçta ümit veren çıkışlarda bulunan iktidar, maliye bakanı ve oğluyla ilgili yolsuzluk iddialarının ardından sonu gelmeyen yolsuzluk söylentileri ve Ali Dibo ihaleleriyle yıpranmaya başladı. Başbakan'ın mal varlığını açıklamaktan kaçınması, dokunulmazlıkların kaldırılma sözüne rağmen korunması, Cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığının, en büyük dış borcun, en büyük işsizliğinin bu iktidar zamanında yaşanmış olması, gelmiş geçmiş başbakanlar içinde en sinirli ve en kaba tavırlar içinde olanı olması iktidarı halkın gözünden düşürmeye başladı.

Artık iktidarı anketlerde sevindirmemektedir. Muhalefet partilerinin zayıflığından, basının muhalif liderlere kapalı oluşu ve seslerinin, eleştirilerinin duyurulamayışından, halkın mevcut siyasi partilerden tatminsizliğinden dolayı 3,5 yılı tatlı geçirdiğini düşünen AKP'nin erken seçime gidememe korkusu vardır. Halkın memnuniyetsizliğinin sandığa yansıması halinde, seçimden başarı ile çıkamayacağını hesaplayan iktidar, genel seçimlerden önce cumhurbaşkanlığı seçimini yapma niyetindedir.

Devlet adamlığının, başbakanlığın tadını alan Erdoğan'ın kafasında şeriat olduğunu sananlar yanılmaktadır. İslam, şeriat, türban alt tabanı ve muhafazakar potansiyel üzerine yapılan politika ile sağlanan iktidar ve başbakanlık Erdoğan' a yetmemekte, o zirveyi planlamaktadır.
Bu konuda son aylarda demokrasiye, laikliğe ve Atatürk'e olan bağlılık mesajlarına tabanına rağmen bolca yer vermektedir. Zamanında "İslam için gerekirse papaz elbisesi giyerim" demiş olan Erdoğan'ın , "Ülkeye hizmet için gerekirse eşimin başını açmasına razı olurum" demesi halinde pek şaşırmayalım. Kendisini eleştiren dinci çevreye vereceği yanıt da bellidir. *"Cumhurbaşkanlığı gibi önemli bir mevzinin elde edilmesi için değil eşimin başını açmasına, ölümü dahi göze alabilirim." Kamuoyuna ise " değiştim" benzeri mesajlar yeterlidir.
Yani çift yönlü takiyyeye hazır olun..

pante
02-06-2006, 11:41
R.T.E.'nin hedefinin eşinin başını açmak pahasına da olsa cumhurbaşkanlığı olduğunu yazdık.
Çünkü, *o gençlik dönemlerindeki idealist R.T.E. değildir artık. Kişisel istek ve emelleri ön plandadır. Ailesinin onu görmek istediği daha üst makama kendisini layık görmektedir. Meclisteki gücü o mevkiye erişebilmesine fazlasıyla yeterlidir, ancak Kamusal alandaki türban yasağı nedeniyle, eşiyle beraber katılımını gerektiren kamusal alanlar bir handikap olarak ortadadır.
Bu durumda ya türban özgürlüğünü sağlayacak kanunların çıkarılması ya da eşinin türban yerine Benazir Butto tarzı giyinmesi gereklidir.

Türbanla ilgili kanun çıkarmak kolaydır ama bu kanun türban üzerinden siyaset yapma imkanını artık ortadan kaldıracağından ve geleceğin ekmek teknesi ortadan kalkmış olacağından bu tasarıya en başta parti içi kurmaylar karşı çıkacaklardır. Buna karşı çıkarken sebepleri gerilim yaratılmaması olacaktır.

Dolayısıyla kanun çıkarmak mümkün görünmemektedir. Kanun çıkarmak yerine, türbanı çıkarmak çok daha uygun bir yoldur. Bunun içinde en uygun zaman Cumhuriyet resepsiyonudur.
Bu resepsiyona saçlarının ucu hafif görünecek şekilde bir şalla katılma olasılığı yüksektir E.E'nin.
Ardından görünen saç tellerinin peruk olup olmadığı ile ilgilenir bir müddet medya. Peruk olduğu yönünde haberler ile dincilerin homurtusu dindirilir. Sonrası Allah kerim..

pante
02-06-2006, 13:03
R.T.E.'nin türban taviziyle edineceği cumhurbaşkanlığının demokrasi ve laiklik için bir tehlikesi var mıdır?
Bu, iktidarın kimlerin elinde olduğuna bağlıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile genel seçimler arasında kısa bir süre olacağından, bu süre zarfında büyük bir tehlikeden söz edilemez. Ancak bir takım kurumların yıpratılacağı kuşkusuzdur. Ayrıca genel seçimlere yönelik olarak güven ortamı zedelenmiş olacak, verilen mesajlarla da seçime katılan partiler arasında tarafsızlık sağlanamıyacaktır.
Asıl problem genel seçimler sonrası aşamadır. Yeniden tek başına iktidara gelecek AKP ile demokrasi ve laiklik büyük tehdit altında olacaktır. Büyük olasılıkla iktidar Çankaya'dan yönetilecek, gizli bir başkanlık sistemi uygulanacaktır. Çıkarılan her kanun ve kararname onay görecek, tüm devlet kurumlarında kadrolar değiştirilecek veya sindirilecektir. Genelkurmay'a ve askeri okul komutanlıklarına yapılan müdahalelerle, demokrasi ve laikliğin en güçlü koruyucusu olan ordu üzerinde oynanmaya başlayacaktır. Bunun sonucu ya ordunun "yeter" diyerek müdahalesi ya da sabretme yolunu seçmesiyle birlikte dejenere edilmesi olacaktır. Şeriatin önündeki engeller tek tek budanacak şekilde bir icraat ortamı gündeme gelecektir.
Bu ortam, Cumhuriyet tarihinin yaşanılacak en kötü senaryosudur. Hiç kimse bugünkü ortama bakıp ta geleceğe güvenle bakma yanılgısına düşmemelidir.
Genelkurmay başkanı, danıştay üyesinin cenazesinde boşuna uyarmamıştır halkı. Bu tepkinin arada bir değil, daimi olması gerektiğini söylerken, işaret ettiği bu senaryo olasılığıdır.

pante
02-06-2006, 17:08
R.T.E.'nın cumhurbaşkanlığı halinde, genel seçimlerden sonra muhtemel seçim sonucu koalisyon hükümetine yönelik bir tablodur. Yine muhtemel olarak meclise girebilen partiler içinde en güçlüsü AKP olacaktır.
R.T.E. böyle bir tabloda hükümeti kurma konusunda AKP'ye destek verecektir. Kurulacak AKP'li koalisyonda, muhalefet de güçlü olacağından demokrasi ve laikliği tehlikeye sokacak önemde girişimler yoğun olamıyacaktır. Ancak R.T.E'nın atamaları ve meclisteki yasa tartışmaları nedeniyle gerilim ve huzursuzluk yüksek olacaktır. Genelkurmay ve ordu üzerine yapılan ilk müdahaleler ise büyük tepki ile karşılanacağından, bu konuda pek fazla sıkıntı yaşanmayacaktır.
Tepkilerin en şiddetlisi ise genç subaylardan gelecektir.

Böyle bir senaryoda şeriat gelmesi açısından tehlike düşüktür ama bölücü örgütlerin mevcut gerilimleri, huzursuzlukları ve ekonomik bozuklukları değerlendirerek bugünkünden daha tehditkar hale gelme olasılığı yüksektir.

Genel seçim sonucunda, AKP'nin hükümette yer almayacak şekilde bir tablo oluşumu bugün için çok uzak olasılık olarak görülse de, önümüzdeki zamanın ne göstereceği belirsizdir. Matematiksel olarak da böyle bir tablo ortaya çıkması halini değerlendirirsek, R.T.E.'nin kurulacak hükümetle ters düşecek şekilde taraf, müdahaleci ve gergin bir görünümde olacağı kuvvetle muhtemeldir. Bu durum, zaten koalisyon olması nedeniyle güvensiz olan piyasanın ve kamuoyunun tedirginliğine, istikrarsızlığına, hükümetin de başarısızlığına neden olacaktır.

pante
02-06-2006, 18:18
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. R.T.E.'nin cumhurbaşkanlığı her senaryoda, ülkeye ve topluma yararı olmayan, hatta bir olasılık olarak şeriat rejimi ve bölünme tehlikesi oluşturabilecek gelişmelere meydan veren, en iyimser tarafı ile bakıldığında dahi laikliğe ve demokrasiye zarar verebilecek, gerilim ortamı oluşturabilecek bir durumdur.

Bu nedenle istenmemesi, olanak sağlanmaması, önünün kapatılması gerekir. Tabi yasalar çerçevesinde.
Bunun çözümlerinden biri erken genel seçimdir. Böylelikle meclisteki ezici çoğunluğu kaybeden AKP'nin tek başına cumhurbaşkanını belirlemesi engellenmiş olacaktır.
İkinci çözüm yolu, çıkarılacak yasa ile cumhurbaşkanını halkın seçmesidir. Dezavantajları olmasına rağmen, tek bir partinin cumhurbaşkanının belirleyebilme lüksü ortadan kalkmış olacaktır.

pante
17-06-2006, 00:25
ALEVİLİK:

Aleviliğin kökeni genel olarak Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken islamöncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir.Önce Aleviliğin doğuşuna yolaçan gelişmeleri görelim:

Hz. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır.
Alevilere göre Hz. muhammed, Ali'yi yerine halefi olarak gösteriyordu.

Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz.” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamberin defin işleriyle uğraşırken, Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında bulunduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile. Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyle Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Hz. Ali, bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmış, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüştür.

Bilhassa Osman’ın halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kûfe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.


Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası, Hz. Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. Hz. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan Hz. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yolaçmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır.
Asıl sorun ise kendisine biat etmeyi reddeden Şam valisi Muaviye'dir. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca Hz. Ali ve Muaviye Orduları arasında Sıffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allahın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun.” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti. 24 Ocak 661’de ise Hz. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda öldürülmüştür.


Devam edecek..

pante
17-06-2006, 00:57
Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi. Muaviye, Ehli Beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde Hz. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak Hz. Hüseyin bulunmaktaydı.

Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hüseyin amcaoğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kûfe’ye gönderdiyse de Müslim Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. Hz. Hüseyin Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü.

Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kûfe valisi Ubeydullah, *Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya islam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki *Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı.

Nihayet 10 Ekim 680 günü Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hüseyin öldürüldü. Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hüseyin tarafında öldürülenlerin sayısı 72 kişi idi.

Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri başgösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak , camilerde Ali’ye küfür ettirilmesi, önce *Hasan’ın daha sonra da *Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yolaçtı. Bu harekete Ali yandaşlığı anlamına gelen Alevilik denildi.

pante
17-06-2006, 22:31
Kızılbaşlık-Alevilik

Aslında Aleviliğin tarihsel adı Kızılbaşlıktır. Alevilik adının tarihsel karşılığı yoktur.
Kızılbaşlık, Türk tarihinin en önemli göç dalgalarından birisinin sonucu olarak ortaya çıkmış olan, temelinde Türk kültürü; vahdet-i vücud görüşünü benimseyen, fazla mezhep kaygısı taşımayan sufilikle yoğrulmuş yüzeysel bir Müslümanlık ve yoğun Ehl-i Beyt sevgisi olan, sosyo politik bir farklılaşma hareketidir.

Kızılbaş adı, başlangıçta, hiçbir olumsuz içerik taşımaksızın, sadece Safevi taraftarlığı anlamında, bizzat Kızılbaş diye isimlendirilen kimseler tarafından, övünçle kullanılmıştır. Kızılbaşlık, başlangıçta, yalın haliyle Erdebil Tekkesine mürid olmak anlamına gelmekteydi. Osmanlı kaynakları da, esas olarak “Kızılbaşlık”ı Safevileri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır.

Safevi devleti “Devlet-i Kızılbaş”, askerleri de “leşker-i Kızılbaş”tır. Osmanlı- Safevi mücadelesinde özellikle Osmanlıların meşruiyet arayışı Kızılbaşlığın din zeminine taşınmasına yol açmıştır. 19. asrın sonlarından itibaren Kızılbaş adı yerini, “Alevi” adına bırakmıştır. Alevilik, Kızılbaşları, Çepnileri, Tahtacıları, Bektaşileri vs. kucaklayan bir şemsiye kavram haline gelmiştir.


Şah İsmail’den bize intikal eden şiirler dikkatlice tetkik edildiği zaman, bunların ciddi manada bir Tasavvufî derinlik taşıdıkları farkedilmektedir. Şah İsmail, Tanrı’nın varlığına içtenlikle inanan, Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul eden bir insandır. Ancak, onun Tanrı anlayışında, Vahdet-i Vücud’cu bir boyut hemen hissedilmektedir. Hz. Ali’ye yönelik sevginin yoğunluğu, belki de onu, derin denizlerde, pusulasız yelken açmaya sürüklemiş olmalıdır.

Gerçekten de, Ali sevgisinin Şah İsmail’in dilinden dile getirilişi, insanı ürpertecek niteliktedir. Belki de Ali’nin uluhiyeti ile ilgili görüşler, bu anlayışın bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Onun, zaman zaman “enel Hak” ifadesini kullanması, Vahdet-i Vücut anlayışının bir göstergesidir. Şah İsmail’in şiirlerinde Oniki İmam sevgisi de öne çıkmaktadır.

Şah İsmail, bir şiirinde Tevhid konusunda şöyle demektedir:

Evvel ol Allah’ın adı söylenir
Cümle ibadetin başıdır Tevhid.
Pirim Şeyh Safi’den bize kalmıştır
Sofi kardeşlerin kânıdır tevhid.

* * * * * * * *****
Her kim Şeyh Safi’nin emrini tutmaz
Yorulur bu yolda menzile gitmez
Gayrı millet ana itibar etmez
Cümle ibadetin başıdır tevhid.

* * * * * * * * ****
Can Hatayim Tevhid derya denizdir
Tevhid etmeyenler bizim nemizdir
Pirim Şeyh Safiden sermayemizdir
Oniki imamin erkânı tevhid.

pante
18-06-2006, 00:49
Günümüzde, Alevilik konusunda yapılan araştırmalarda, en çok kullanılan ifade, “Alevilik-Bektaşilik” şeklindedir. Alevilikle, tarihteki doğru kullanılışı ile Kızılbaşlıkla, Bektaşilik arasında bir ilgi, irtibat olduğu, tartışılamayacak kadar açıktır. Kızılbaşlık Bektaşiliği ciddi olarak etkilemiştir.

Osmanlı’nın, Kızılbaşları denetim altında tutabilmek için, onları bir şekilde Bektaşi tekkeleri ile irtibatlandırma yoluna gitmiş olması da, bu etkileşim sürecinde etkin bir husustur. Şah İsmail’in de, kendi emelleri açısından Bektaşiliği kullanmış olması imkan dahilindedir. Ne var ki, Kızılbaşlıkla Bektaşilik arasındaki ilişki yaterince araştırılmamıştır. Bektaşilik, Osmanlı’nın kuruluşundan beri var olan ve Yeniçeri Ocağı ile irtibatlandırılarak bir anlamda resmi tarikat niteliğine bürünen bir tarikattır. 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar, Bektaşilerle Osmanlı Devleti arasında, çok ciddi bir çatışmanın var olduğu söyleyebilmek pek mümkün değildir. 1826’da kapatılan Bektaşi tekkeleri 13 yıl sonra tekrar açılmıştır. Bektaşiler, bu dönemde Osmanlı sarayı tarafından korunmuş ve desteklenmişlerdir. Aynı Osmanlı Devleti, Kızılbaşları Yavuz Sultan Selim’den itibaren düşman ilan etmiştir. Arşiv belgeleri, Kızılbaşlara yapılan kötü muamelelerin, zulümlerin, haksızlıkların da belgesi niteliğindedir.

Bektaşi ;İmam Cafer mezhebinden ,Hacı Bektaş tarikatından Türkmen etiği haricinde olan kişi ve gurpların adıdır .Yani Arnavut ,Sırp ,Rum ,Laz,Ermeni vs. etiğinden gelen ve Bektaşi tarikatına girenlere ''Bektaşi'' denir .

Bektaşilik etnik köken belirtmez . Bir tarikattır isteyen herkes Bektaşi olabilir .Bir Bektaşi Babasından ''el almak '' bunun için yeterlidir .
Alevilik ise etnik köken belirtir .Türkmen olmayı bereberinde getirir.Anadoluda kendini Alevi-Kızılbaş olarak niteleyen gurupların tümü Türkmendir .
Aleviliğe girme diye bir uygulama yoktur . Düşkün olur çıkarsın ama eğer bir Alevi -Türkmen anne-babaya sahip değilsen Alevi olamasın .Alevilikte böyle bir uygulama yok .

Alevi-Kızıbaşalar ile Bektaşiler arasındaki farklardan birde ''Musahiplik'' uygulmasıdır .Eski bir Moğol-Türk gelenegi olan ''Anda''lık yani ''Kan kardeşliği '' Türkmen-Alevi inancında''Musahip''lik adı altında yol ve ahiret kardeşliğine dönüşmüştür . Alevi-Kızılbaş uygulamasında olan musahiplik Bektaşilkte yoktur .

Alevi-Kızılbaş Türkmenler kendilerinden olanı ''BİZDEN '' diğer sünni, şafi grupları ''YABANCI '' olarak tanımlarlar .

Bektaşi dergâhları eğitim faaliyetleri ve araçları bakımından da, ocakzade dedelere bağlı Alevilerle kıyaslanmayacak ölçüde kurumsallaşmış idiler.Dergahlarda yüzlerce cilt eser bulunurken, Alevi köylerinde sadece Dede evlerinde el yazması kitaplar bulunurdu.

pante
18-06-2006, 01:03
Anadolu Aleviliğinde Şamanizmin etkisi büyüktür.

Alevî, Bektaşî ve Tahtacı semahlarının, Şamanların davulun eşliğinde okuyarak oynamasına çok benzemesi, bu sonuncunun Şaman oyununun gelişmiş şekli olduğunu söylemeye esas verir. Musiki, resitatif şiir ve raks, Şamanı vecde getirdiği gibi, halk sufilerini de dünya kaygılarından uzaklaştırır, Tanrı ile insan arasındaki engeli aradan kaldırır. Alevî ve Tahtacılarda Dernek ve Cem ayini zamanı yapılan semahlarda saz veya bağlama gibi enstrümanlardan yararlanılırdı. Bu merasimlerde ikiden az ve onikiden çok saz olmazdı. Şarkının, oyunun ve musikinin semahı oluşturması, dini içerikli sazlı, sözlü ve oyunlu merasimlerin geçirilmesi, semahın, aynı zamanda erkânın da eski Şaman merasimlerinin ve kültürünün bir kalıntısı olması dolayısıyladır.

Bektaşîler, Alevîler, Tahtacılar Ahiret ve ölümden sonraki sorumluluğu “Eline, Beline, Diline sahip ol”, şeklinde algılıyorlar. Nitekim bu üç temel prensibe amel etmeyenin ahirette de sorumlu olacağına kesin şekilde inanılır. Bu ise ahiret inancını şer’î hükümlerden ve dinî kurallardan daha çok manevî bir yaşama bağlamak demektir.

Bismişah Allah ! Allah !!..

Gün çerağı uyardım fahri Hüda'nın aşkına
Seyyidi Kenvey MUHAMMED MUSATAFA'nın aşkına
Sakiyi Kevser hem Aliyül Mürteza'nın aşkına
Hem Hatice Fatıma Hayrülnisa 'nın aşkına
Şah Hasan Hulki Rıza ,Hem Şah Hüseyin desti
Kerbela'nın aşkına
Ol Zeynel Abidin mazlumun aşkına
Hem Muhammed Muhammed Bakır ol kim nesli pak CAFERİ SADIK aşkına

Şah Muhammed Taki,Aliyül Naki'nin aşkına
Hem Hasan 'ül Askeri ,Hem Muhammed Mehdi'nin aşkına
Pirimiz üstadımız HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ 'nin aşkına
Rüşan olsun çerağımız Cebrail Aleyhüselam'ın aşkına

Pir Cemal'i MUHAMMED,kemali İmam Hasan ve İmam Hüseyin ALİ 'yi bilenlere
candan selavat .

Bismişah Allah ! Allah !!..
Bismişah Allah ! Allah !!..
Bismişah Allah ! Allah !!..

pante
18-06-2006, 01:21
Alevilerde inanç ve ibadet anlayışının kendine özgü yönleri bulunmaktadır. Bu anlayışın temeli biçimden çok özü esas almasına dayanır. Biçimsel anlamda ibadetin bir araç, olgun insan olmanın ise esas amaç olduğu kabul edildiğinden cemlere katılmak, oruç tutmak yetmez. Eline, diline, beline bağlı olmayan, en kutsal varlık olan insanı sevmeyen, olgunlaşmamış insanların ibadetleri de boşunadır. Bu kişiler Cem törenlerine alınmadıkları gibi toplumdan da dışlanırlar.

Bilindiği üzere Alevilik Hz. Ali, Ehl-i Beyt ve Oniki İmam, ondört masum sevgisine dayanır. Ehl-i Beyt sözcük olarak ev halkı demektir. Ev halkı yani Ehl-i Beyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den oluşmaktadır.

1- İmam Ali
2- İmam Hasan
3- İmam Hüseyin
4- İmam Zeynel Abidin
5- İmam Muhammed Bakır
6- İmam Cafer Sadık
7- İmam Musa Kazım
8- İmam Ali Rıza
9- İmam Muhammed Taki
10-İmam Ali Naki
11-İmam Hasan Askeri
12-İmam Mehdi

Öndört Masum:

Muhammed Ekber, Abdullah b. İmam Hasan, Abdullah b. İmam Hüseyin, Kasım, Zeynelaba, Kasım b. Zeynel-abidin, Ali Eftar, Abdullah b. İmam Cafer Sadık, Yahya el-Hadi, Salih, Tayyib, Cafer b. Muhammed Taki, Cafer b. Hasan Askeri, Kasım b. Muhammed Taki.

Dört Kapı Kırk Makam:

Dört Kapı Kırk Makam şeklindeki Kâmil(olgun) insan olma ilkelerini Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin tespit ettiğine inanılır.Hacı Bektaş “Kul Tanrı’ya kırk makamda erer, ulaşır, dost olur.” buyurmuşlardır. Bu ilkeler aşama aşama insanı olgunluğa ulaştırır. Bir başka yoruma göre ise şeriat anadan doğmak, tarikat ikrar vermek, marifet nefsini bilmek, hakikat hakkı özünde bulmak yollarıdır.

Dört Kapı:

1.Şeriat
2.Tarikat
3.Marifet
4.Hakikat

pante
18-06-2006, 18:53
Üç sünnet yedi farz

Alevilerin kutsal kitaplarından “Buyruk”larda yazıldığına göre Alevi yolunun temeli üç sünnet yedi farza dayanır. Bu temel esaslara uymak zorunludur. Üç sünnet yedi farz şunlardır:

Üç Sünnet

1- Dilini tevhid kelimesinden ayırmaya,
2- Gönlünden düşmanlığı gidere, kimseye kin ve kibir tutmaya, kıskançlık etmeye, hırsına uyup şeytana gönül vermeye.
3- Sözü Hakkın kudreti ola, kimseyle kavga etmeye, kimseye düşmanlık yapmaya.

Yedi Farz

1- Çok sır saklaya,
2- Talip binbir ise, bir otura ve bir dilden söyleye,
3- Hakkın terazisine itaat ede, yaptığı bir günaha bin özür ve niyaz eyleye, kimsenin gıybetini *
* *etmeye ve yalan yere and içmeye, yalan söylemeye,
4- Mürebbi hakkına itaat ede, emrine uya,
5- Kuşak kuşana, halifeden el alıp, tövbe eyleye,
6- Musahibini hakikatte Hak cemiyetine eriştire,
7- Halife’den tac ve kisvet kabul eyleye. Özünü şeyhlere ulaştıra.
Bir kişi bunca farzdan ve sünnetten düşse, ona derman yoktur, sürgün olur, yüzü karadır.


Türkiye’deki bütün Alevilerin hepsinin aynı inançta olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü
Alevilerin bir kısmı Melikoff’un dediği inançta bir kısmı ise aksi inançtadır. Örneğin namaz konusunda Aleviler arasında birlik yoktur. Nitekim Cem Vakfı’nın İstanbul’da yaptığı I. İnanç Önderleri Toplantısında(27-351), Alevi dedeleri bu konuda ikiye bölünmüşlerdir. Bir kısmı Alevilikte namaz olmadığını, Alevi ibadetinin sadece cem törenlerinde kılınan halka namazından ibaret olduğunu iddia ederlerken bir kısmı ise Alevilikte hem Sünnilerde olduğu gibi 5 ya da 3 vakit namaz ve hem de cem törenlerinde kılınan halka namazının olduğunu öne sürmüşlerdir. Türkiye’deki Aleviler de, dedeleri gibi bu konuda farklı inanca sahiptirler.

Aleviler arasında oruç konusunda da birlik yoktur. Bazı Aleviler hem ramazan orucunu hem de
Muharrem orucunu kabul etmektedirler. Bir kısmı ise Alevilikte Ramazan orucuna yer olmadığını, sadece muharrem orucunun bulunduğuna inanmaktadır. Bazı Aleviler ise Ramazan orucunu kabul ederken bunun 30 gün olmadığını Ramazanda üç gün oruç tutmanın yeterli olabileceğine inanmaktadır.

Hac konusunda ise Ege bölgesi Alevileri genellikle Hz. Hüseyin’in şehit edildiği yer olan Kerbela
haccını yaparken, Orta Anadolu ve Çubuk Yöresi Alevileri hem Mekke-Medine hem de Kerbela
Haccını kabul etmektedirler.

pante
18-06-2006, 19:20
Araştırmacıların Gözüyle Alevilik:

Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl Anadolu Aleviliği adlı eserinde şu ifadelere yer
vermektedir. ” Keskin inançlı bir Alevi grubu, Zazaca ve Dersimce’nin milli dil olması ve Alevistan adlı ulusal bir otonom bölgenin kurulmasını savunmaktadır. Aleviler, Sünnileri cahil ve bağnaz bulduklarını söyleyeceklerdir. Sünniler ise Alevileri, Hıristiyanlardan da daha kötü görmektedirler. Onlar için Aleviler, kafirdir, ahlaksızdır, komünisttir. Aradaki çatlaklığın birleştirilemeyecek kadar büyük olduğu açıktır. Sünniler, Alevilerin Ali’yi Tanrı olarak kabul ettiklerine inanırlar. Aleviler bu suçlamayı kabul etmezler.

Bir diğer araştırmacı Ruth Mandel Yabancı Ortamlarda Alevi-Bektaşi Kimliği Berlin
Örneği adlı çalışmasında şunları yazar: “Sünniler Alevileri Müslüman olmayanlar olarak
tanımlamaktadırlar. Sünniler Alevililerin dini ritüellerine kadınları almaları yüzünden suçlamaktadırlar.
Aleviler de Sünnileri peçe gelenekleri dolayısıyla yobaz ve tutucu olarak eleştirmektedirler. Sünni bakış açısına göre Aleviler, imansız kafirlerdir. Aleviler sadece düşman Sünnilere karşı değil, aynı zamanda Türkiye’nin kırsal kesiminde görev yapan jandarmaya karşı da önlem almak zorunda kalmışlardır.

Yine bu yazara göre Aleviler, Uç öykülerinin gerçek olup olmadığını merak ediyorlardı. Çoğu bu öykülere inancı sürdürme konusunda güçlük çekiyordu. Ama kültürlerine, tasavvufa ve kullandıkları sembollere çok bağlıydılar. Her şeyi yukarıdan seyreden bir Tanrı’nın varlığına inanmasalar da, dinsel türkülere çok bağlıydılar. Ben Hıristiyan bir ülkede doğmuş olmak anlamında Hıristiyan’ım ama, Tanrı’nın varlığına inanmıyorum. Ancak Mozart’ın dinsel müziğini hayranım. Dinin müzik gibi sembollerini, bir kültür olarak dinden yararlanmaktan mutluluk duyuyorum. Sanıyorum, Alevilerin yaptıkları da bu, Ali’yi öven şarkılar söylemeye bayılıyorlar, ama Ali’ye inanmıyorlar.
Yine Shankland(1997:24), bu konuda şunları yazmıştır: “Bir halkın veya toplumun modern
dünyada yerini alabilmesi için bir milli devletin parçası olması gerekir. Devlet vatandaşlarını bağlılık görmek için eğitir, rehberlik eder, yönetir, zenginleştirir ve korur. İstisnalar dışında bütün bunları yaşayan kişi, milletin bir ferdidir ve millet de bu ferdin sadakatından emindir. Buna göre Sünni köyler, merkezi otoriteye karşı koymaz ve onunla bağdaşır. Oysa Alevi kültüründe hükümete itaat etme söz konusu değildir. Alevi insanı kendi inanışını, dinsel törenini ve fikirlerini terk etmeden modern Türk Devletine uyum sağlayamaz.
Shakland, Alevilerin merkezi hükümetle bağdaşabilmeleri için Aleviliklerini terketmeleri
gerektiğini yazıyor. Bu görüşler, ister istemez Prof. Baykan Sezer’in şu düşüncelerini akla
getirmektedir: “Batı kendi içindeki gelişmenin aksine, Doğu’da dinsizliği yaymaya çalışıyor. Çünkü Batı dünya egemenliğinin temelini Doğunun kontrolüne dayandırmaktadır.”
Shakland’ın arzuladığı gibi, eğer Aleviler, Aleviliklerini terkederlerse, onlarda kimlik bunalımı
ortaya çıkar ve toplumsal çözülme kendisini gösterir. Bunun yaygın bir hal almasının bir toplum için ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak zor olmasa gerektir.

pante
18-06-2006, 19:23
Benzer düşünceleri bir İtalyan gazetecisinde de görüyoruz. Şöyle ki; 17 Temmuz 1999 günü
Çubuğun Yukarıkaraköy’de görüşülen köy muhtarı Aslan Ayhan, şunları anlatıyor: “1998 yılında bir İtalyan gazetecisi bizim köye gelerek benimle görüşmek istedi ve bana şu soruları sordu:
1. 1. Alevilik nedir?
2. 2. Sünnilerle aranız nasıl?
3. 3. Ali’yi Allah olarak kabul ediyor muşsunuz doğru mu?
4. PKK hakkında ne düşünüyorsun?
Bu sorulara ben şu cevapları verdim:
1.Biz Aleviler, Allah’ın kulu, Hz. Muhammed’in ümmetiyiz, kitabımız Kur’an, Adem Sefiyullah
neslinden ve Hz. İbrahim milletindeniz.
2.Sünniler bizim kardeşimiz, bu ülkede birlikte yaşıyoruz, T.C. vatandaşıyız, aramızda herhangi
bir sorun yoktur.
3.Allah gözle görülmez. Peygamberimiz Hz. Muhammet’tirir. Hz. Ali ise Hz. Muhammed’in
damadıdır ve onun Allah’la hiçbir alakası yoktur. Hz. Muhammet, Ali’ye aslanım demiştir. Hz. Ali,
Zülfikar adlı kılıcı ile kafirlerin kafasını koparmıştır. Bu sözler karşısında İtalyan gazetecinin gözleri fal taşı gibi açıldı.
4. PKK bir terör örgütüdür, Türklüğe düşmandır, Türkiye Cumhuriyetini çökertmek isteyen kötü
bir örgüttür. Bu sözler üzerine İtalyan gazeteci köyümüzden hızla uzaklaştı.

Bir başka örnek;
Almanya’nın Manheim şehrinde Musevi, Hıristiyan ve Müslüman kuruluşlar ortak bir
sempozyum düzenliyorlar. Bu toplantıya 3 Musevi hahamı, 11 papaz, 3 cami imamı ve Manheim Alevi Kültür Merkezi’nden iki kişi katıldı. Bu toplantıda herkes kendi dinini ve kendi inancını yüceltmeye çalışıyordu. Bir ara Maraş Pazarcıktan İsmail adında bir Alevi, oturumu yöneten Papaza “Ya Ali, Ali’yi unutuyor musunuz?” dedi. Bunun üzerine Papaz, “Ali’de durun, çünkü o bütün peygamberlerden üstündür. Siz Alevi misiniz? Sizden rica ediyorum Avrupa’da ve bütün dünyada lobi yapın, Aleviliği anlatın. Biz size yardım edeceğiz, Aleviliğinizin ön plana çıkması gerekir”, dedi. Bu papaz, ertesi günü Cem Evine 17.000 Marklık yardım göndermiştir(Cem vakfı,2000:287).
İlk bakışta Papazın düşünceleri ve cem evine para yardımı yapması, doğru ve çok masumane
gelebilir. Fakat bu papaz Hz. Ali’yi bu kadar takdir ederken, onun yeni bir din getirmediğini, kendisinin de Müslüman olduğunu bilmezden gelmektedir. Papaz, niçin Almanya’daki başka Türk gruplarına değil de Alevilere yardım etmek istiyor. Aleviler Hıristiyanların nesi oluyor ve bu yakınlık nereden geliyor. Alevilerin Aleviliklerini ön plana çıkarmak isterken onların Türk oldukları onu neden hiç ilgilendirmez?
Bu gibi sorular, ister istemez bir takım ard niyetlerin olabileceğini akla getirmektedir.

pante
18-06-2006, 19:30
Batılıların tutumu ve Batılı bilim adamlarının düşünceleri, Alevi-Sünni farklılığını *körükleyerek bunu düşmanlığa dönüştürmek amacını taşıdıkları şüphesini uyandırmaktadırlar. Nitekim Albay Stokson, 1920’de Lord Curzon’a gönderdiği resmi yazıda;
"Azerbaycan’da Alevi-Sünni zıtlığı büyük, bu daha da geliştirebilir" diye yazmıştır.
Batılı araştırmacılardan Hasluck, Arnavutluk’taki Bektaşilerin sadece adlarının Müslüman
olduğunu bunların gerçekte Hıristiyan inancını benimsediklerini, Bektaşi olan Yanya’lı Ali Paşa’nın
kendisinin Yanya peygamberi olduğunu söyleyerek peygamberliği alay konusu yaptığını, ayrıca bu şahsın, başta karısı için olmak üzere ülkede çok sayıda kilise yaptırdığını fakat hiç cami inşa
ettirmediğini yazmaktadır.

İrene Melikoff’a göre Aleviler, Ali’yi Tanrı olarak kabul ettikleri gibi aynı zamanda güneşe de
tapmaktadırlar. Aynı yazara göre yine Aleviler, eski Türk inancı ile Müslümanlık arasında kalmışlar. Bu yüzden ne eski inançlarını terkedebilmişler ve ne de Müslümanlığı benimseyebilmişlerdir. Onun için de namaz, oruç, hac gibi İslam ibadeti ile bunların hiçbir ilişkisi yoktur. Asılsız olan bu iddialara Alevi-Sünni grupların inandıklarını düşünürsek, sonuçta Alevi-Sünni gruplar, birbirlerini yanlış algılayacaklar ve sonuçta bu gruplar arasında çatışmalar olabilecektir. Eğer Melikoff’un amacı bu değilse, asılsız iddialarla nereye varmak istemektedir?
İngiliz Antropologu David Shankland, görüştüğü bütün Alevilerin, Tanrı’ya ve Ali’ye
inanmadıklarını, Kerbela’dan şüphe ettiklerini söylemiştir. Aleviler arasında bu inançta insanlar olduğu gibi Tanrı’ya, Ali’ye ve Kerbela’ya kesin inananlar da bulunmaktadır. Bir bilim adamının kendi inancını veya belli sayıda kişiden elde ettiği bulguları (bunların doğru olup olmadıkları da şüpheli ama), genelleştirmesi yanlış olduğu gibi bilim adamına yakışan bir tavır da değildir.
Aynı bilim adamı, Sünni köylerin devlete bağlı, fakat Alevilerin hükümete karşı olduklarını
onların Türk devletine uyum sağlayabilmeleri için Aleviliklerini terketmeleri gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceler de son derece yanlıştır. Çünkü Aleviler, Yavuz Selim’den sonra Osmanlı yönetimi ile çatıştıkları halde, İstiklal savaşında Atatürk’e destek olmuşlar ve bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ne ve laikliğe son derece bağlıdırlar. Bu rejim sayesinde rahat ve huzur içinde yaşama hakkını elde etmişlerdir. O halde niçin devlete karşı olsunlar?
Ruth Mandel’e göre Almanya’da yaşayan Aleviler, Sünnileri yobaz ve gerici olarak suçlarken,
Sünniler de Alevileri dinsiz olarak kabul etmektedirler. Peki her iki grupta da makul düşünen ve birbirini aynı ülkenin insanları ve aynı ulusa mensup kişiler olarak görüp seven ve birbirlerinin inançlarına saygı duyan insanlar yok mudur? Almanya’da Türk kökenli, Türkiye Cumhuriyetine son derece bağlı çok sayıda Alevi bulunmaktadır. Kaldı ki, Kürt kökenli Alevilerden Türkiye Cumhuriyetine karşı olan ufak bir grup olduğunu araştırmacının kendisi de kabul etmektedir. Şu halde bunların çoğunluğu da Türkiye Cumhuriyetine bağlı vatandaşlarımızdır.
Ayrıca Mandel, Sünnilerin, Alevileri, Ali’yi Tanrı kabul etmekle suçladıklarını Alevilerin bunu
reddettiklerini yazmaktadır. Oysa Melikoff ise Alevilerin bizzat kendilerinin Ali’yi Tanrı olarak kabul ettiklerini iddia etmektedir. Acaba bu iki savdan hangisi doğrudur?
Aynı araştırmacı bazı dedelerin istedikleri kız ve kadınlarla yatabildiklerini de yazmaktadır ki, bu
tamamen iftiradır. Araştırmacı, galiba dedeleri, günah çıkartan kilise papazları ile karıştırmaktadır. Bir defa Aleviler namus konusuna son derece düşkündürler. Eskiden zina yapan erkek ve kadın öldürülürdü. Bırakınız dedenin böyle bir şey yapmasını bugün bile kırsal kesimde dedenin çocuğu zina yapsa dede, bu yüzden düşkün sayılıp kendisinden dedelik görevi alınmaktadır.
Yine Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl’e göre, Almanya’daki Aleviler, Sünnileri cahil ve
bağnaz olarak kabul etmektedirler. Sünniler de Alevileri kafir, ahlaksız, komünist ve Hıristiyandan da daha kötü görmektedirler. Aradaki çatlaklık birleştirilemeyecek kadar büyüktür. İki grup Dierl’in iddia ettiği gibi birbirini bu kadar düşman görüyorsa ve biraraya gelmeleri mümkün değilse her an çatışma olabilir, düşüncesini akla getirmektedir. Gerçek bu değildir, geçmişte iç ve dış ajanlar tarafından ufak çapta Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas’ta yapay çatışmalar yaratılmışsa da gerek Alevilerde ve gerekse Sünnilerde aklı başında ve ülkenin birliğini bütünlüğünü isteyen milyonlarca insan vardır. Onun için Dierl’in bu arzusu gerçekleşmeyecektir.

pante
18-06-2006, 22:29
Şimdi de Osmanlı'dan bu yana Aleviler hakkındaki yalan-yanlış düşüncelere ve kasıtlı iftiralara bir bakalım:

Saptama:


- * * * * *Alevinin pişirdiği yenmez.

- * * * * *Alevinin evine misafir olunmaz.

- * * * * *Onlar mumsöndü yaparlar.

- * * * * *Aleviler zındıktır.

- * * * * *Alevilerin katli vaciptir.

· * * * *Diyanet İşler Başkanlığı, Aleviliği sazlı-sözlü bir kültür, cümbüş olarak değerlendirmektedir.

· * * * *Bir devlet bakanı Alevilik için, “Bir tarikattır; ancak, namaz oruç gibi temel kaideler yerine getirilmez ise İslamdan sapılmış olacağı kesindir” demektedir.

· * * * *Bu yakıştırmalar camide verilmiş, tekrarlanmış ve kuşaktan kuşağa geçerek potansiyel Alevi düşmanlığı bugüne kadar barınagelmiştir.

Tez:

· * * * *20 milyon civarındaki Alevinin inancı ısrarla gözardı edilir ve “herhangi bir ayrım yok” denilerek görmemezliğe gelinirse, farklı inançlara sahip insanlar arasındaki ikilik devam edecektir.

İstem:

· * * * *Olumsuz yakıştırmalar giderilmeli, mezhepler arası inanç farklılıklarına, dolayısıyla Aleviliğe tarafsızca yaklaşılmalıdır.

pante
19-06-2006, 00:15
Alevilerin genelinin camiye gitmedikleri bir gerçektir. Bunun hem sosyal, hem tarihi, hem de felsefi nedenleri vardır. Aleviler bunu şöyle açıklıyorlar:

1) Tarihi Sebep: Bilindiği gibi, Mekke'nin alınması üzerine korkudan Müslüman olan Ebu Süfyan ailesinden gelme Muaviye, Osman zamanında Suriye'yi avucuna almış, Hz. Ali zamanında isyan etmiş, kılıç zoruyla püskürtülmüştü.

Hz. Ali Harici İbni Mülcem tarafından şehit edilince, Muaviye zor yoluyla Hz. Hasan'dan halifeliği aldı. Halkubi o zamana kadar, halife, halkın onayı ile seçiliyordu.

Muaviye, Hz. Ali'ye düşmandı... Ona, Şam'daki camilerde kılınan namazlarda, özellikle cuma namazlarında lanet ettiriliyordu. Hz. Hasan, Muaviye'ye hilafeti bırakırken, bu kötü âdetin kaldırılmasını anlaşmaya koymuştu. Fakat Muaviye, diğer koşullara uymadığı gibi, buna da uymadı. İslam şehirlerindeki camilerde, Hz. Ali'ye ve evlatlarına hakaretler, aldı başını gitti. Peygamber soyuna yönelik bu saldırılar, samimi Müslümanları yaralıyor, onları camilerden soğutuyordu.

2) Sosyal Sebep: Camilerde, Alevilere yapılan saldırılar ve hakaretler, bu kesimlerin camilerden kopmalarına sebep olmuştur. Türklerin Müslüman oldukları dönemde, camilerden kopma olayı tamamlanmıştı.

Alevi kesimi, camilerden uzaklaşmış, ama ibadetini bırakmamış, Tanrıya karşı görevini yapmak için yeni ibadet biçimleri de yaratmıştır. Anadolu Alevileri, başlangıçtan beri ibadetlerini cem ayini ile yerine getirmiştir.

Bu nedenle, Alevilerin camiye gitmemeleri, bazı bağnazların söyledikleri gibi, onların dinsiz olduğunu göstermez.

Geçmiş dönemde, Aleviliğin, alt tabakalar tarafından benimsenmiş olması; bu tabakalar arasında bir ortak ibadet biçimi yaratmayı zorunlu kıldı. Çünkü, bu kesimler; kendilerine karşı düşmanlık eden tabakalarla bir arada ibadet etmenin olanaksızlığını görüyorlardı. Camilerin katı politik merkez haline getirilerek alt tabakaların inançlarına karşı hakaretlerin ortaya çıkması, kopuşu gündeme getirdi. Çünkü, camiler, yönetici kesimlerin elindeydi. Camilerde, hutbeler, yönetici kesimin çıkarlarını koruyacak biçimde veriliyordu. Hatta, İslamiyet'in görüntüsü bile değiştirilmiş; Müslümanlık, yönetici kesimin çıkarlarının savunması olarak gösterilmeye başlanmıştı. Tabakalar arasındaki sosyal, siyasal, ekonomik çatışmalar bu amaçla kullanılıyordu. Yönetimin denetemindeki camiler; alt katmanlara karşı amansız siyasi, dini, sosyal saldırıların gündeme getirildiği merkezler halindeydi. Alevi tabakalar; böyle bir ortamda ibadet etmenin olanaksızlığını görmüştü... Alevi geleneğine göre, Cafer'üs Sadık döneminde Aleviler özel ibadet toplantılarını başlatmışlardır. İlk cemler, bu toplantılar olarak kabul edilebilir.

3) Ekonomik Sebep: Aleviler, yoksul kesimden insanlardır. Göçebelerden bile çok zengin olanlar; Sünniliğe geçmişlerdir. Alevi halk, yaşayabilmek için çok çalışmak zorunda kalmıştır. Günde beş kez işlerini keserek namaz kılmaları, onları verimsiz olmaya, aç kalmaya mahkûm ediyordu.

Kuran'da yalnızca ?Tanrı'ya kulluk ediniz? dendiği halde, bu, günde beş vakit namaza dönüştürülmüş ve İslamiyet de bununla sembolize edilmeye başlanmıştı. Çalışan kesimin yaşam biçimine uymayan günde beş vakit işi bırakma nedeniyle Alevi kitlesi, bu işlemin yerine geçecek yeni yollar yaratmıştır. Zaten geçmişte de namazın bir meşakkate, yüke dönüşmemesi için gerektiğinde namaz birleştirilerek kılınmıştır. Hz. Muhammet buna özen göstermiştir. Hz Ali'de namazın uzatılarak yeni Müslüman olan halkın soğutulmaması için Yemen'deki görevlilere emir yollamıştır.

Gerçek, Kendini Kabul Ettirir

Alevilerin camiye gitmemesi, geçmişte ve günümüzde onlar için büyük suçlama konusu oldu. Fakat, gerçek kendisini dayattı; yaşam, Sünnileri de camiden koparttı. Bugün, Sünni Müslümanlardan camiye gidenlerin oranı yüzde onu geçmez. Hayatı rahat olan, geçinmek için hiç zorlanmayan şehirli kesim de bugün camiye gitmiyor... Bu sıkı tapınma biçimi, sosyal ve ekonomik hayatın gerçeklerine uymadığı için, namaz yalnızca bazı yaşlıların uyduğu bir ibadet haline döndü. Çalışan kitlenin namaz kılmaya vakti ve gücü kalmadığı için, camiler bomboş. Fakat, camiye gitmiyor diye, Sünni kesim insanlarımızın da inancından, imanından kuşku duyulmaz.

4) Felsefi Sebep: Alevilerin namaz kılmamasının asıl nedeni ise Alevi felsefesinden kaynaklanır.

Alevi felsefesinde, ibadette içtenlik önemlidir. Bütün ibadetlerin amacı da, Tanrı'ya yönelik kulluğun, Tanrı katından geri insana yansımasıyla, insanın mükemmel olmasıdır. Eğer, insan, inancında samimi ise ibadetin değişik şekilleri ile kendini meşgul etmesi yanlış bile sayılabilir. Çünkü bu, bir oyalanmadır. Yüreğin, Tanrı ile buluşmasını engeleyen bir oyalanma...

Aleviler, ceza veya mükâfat duygularıyla yapılan ibadetin gerçek kulluk olmadığına inanırlar. Hacı Bektaş Veli'nin bu konudaki görüşü, her şeyin içtenlikle yapılması yönündedir. İbadette biçim değil, öz önemlidir.

Namazı temel alan, namaz kılmayı mutlaklaştıran anlayış ile Alevi anlayışı arasında derin felsefi ayrılık vardır.


Not: Bu yazı Alevi Forum'dan alıntıdır.

5) Dinsel Sebep: Aleviler için dindar olmanın yolu namaz kılmaktan geçmez. Namaz reddedilmez ama, ibadet onunla sınırlandırılmaz. Ayrıca, Alevilerin namaza bakış açısı, Sünnilikteki uygulamadan farklıdır.

Aleviler, Kuran'da namazın bugünkü haliyle dile getirildiğini kabul etmezler. Kuran'da namaz kılınız biçiminde bir ifade de yoktur. Söz konusu olan ?salat?tır. Salat, namaz değil, Tanrı'yı içten anıp selamlamaktır. Eğer bugünkü anlamda eğilip doğrulma gibi bir namaz biçimi kesin şart olsaydı, bunun Tanrı tarafından biçiminin bildirilmesi gerekirdi.

Halbuki;

a) Kuran'da namazın biçimi yoktur... Nasıl kılınacağı tarif edilmemiştir.

b) Kuran'da, namazın beş vakit kılınacağına ilişkin bilgi de yoktur.

Namazın bir secde olduğu, Kâbe?de putlar önünde eğilmenin bu anlama geldiği de ayrı bir olgudur. İslam öncesinin Arapları da (Müşrikler) bu anlamda namaz kılmışlardır. Bu olgu, diğer bütün dinlerde de bulunmaktadır.

İslamiyette, namaz uzun geldiğinden, kısaltılmıştır; kimi zaman uzatılmıştır; sayısı, değiştirilmiştir. Bu uygulamalar bile, namazın Tanrı'nın kesin emri olmadığını göstermek bakımından yeterlidir. Eğer namaz Tanrı'nın kesin emri ve gelecek zamanlara da uzanmasını istediği bir emri olsaydı; namaz olgusunun böyle boşlukta bırakılmaması gerekirdi. Namazın biçimi konusunda, Sünni kesim arasında bile yer yer anlaşmazlıklar vardır. Namazı kesin Tanrı buyruğu sayanlar, bu konuyu Kuran'da ve İslam tarihinde derinlemesine araştırmayanlardır.

pante
19-06-2006, 15:46
Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nu (AABK) oluşturan Almanya, Fransa, Avusturya İsvec, Norvec, İsviçre, Belçika, Danimarka ve Hollanda Alevi Birlikleri Federasyonlarını, Alevi kadınlarını, Avrupa gençlerini ve Avrupa Alevi Dedeler Kurumunu temsil eden 82 delegenin katıldığı ‘’Avrupa Alevi Konferansı’’ 24 ve 25 Aralık 2005 tarihlerinde Hollanda’nın Amsterdam kentinde gerçekleşmişti.

Alevilik Konferansı'nda bütün gözler, bu inancın tarihi kaynaklarını araştırmada dünyanın önde gelen isimleri arasında sayılan Profesör Irene Melikoff üzerindeydi.
Uyur İdik Uyardılar (Cem Yayınları 1993); Alevilik Üstüne Ne dediler? (Ant yayınları, 1990); Sur les Traces du Sufism Turque / Türk Sufiliğinin İzleri (Isıs, 1992) gibi kitapları Türkçe de yayınlanmış olan Melikoff, Aleviliğin Türklerin tarihiyle bağlantılarını kaynağında araştırmış bir kişi.
Melikoff, Aleviliğin "senkretik" bir inanç sistemi, yani çeşitli inanç unsurlarını bir araya getiren bir sentez olarak nasıl geliştiğine bakarak, hem Orta Asya'dan kaynaklanan Şamanizm unsurlarının, hem de Anadolu halk sufiliğinin Aleviliği oluşturmadaki rolünü vurguluyor.
"Göçmen Türkmenlerin Müslüman olması bir dakikada gerçekleşmedi" diyor. "Müslüman olmak için birkaç asır lazım, kültür lazım. Şehirdeki insanlar mezhep biliyorlar, kültür alıyorlar. Fakat göçmen Türkmenler böyle bir kültür almıyor. Müslümanlığı kendi inaçlarına uydurmaya çalışıyor. Alevilik böyle oluştu."
Bu şekilde Anadolu'ya göçeden bir Türkmen dervişi (ve Mevlana 'nın çağdaşı) olan Hacı Bektaş 'ın Aleviliğin ortak başlangıcı olduğunu, ama sonradan ayrı iki cereyan oluştuğunu söylüyor. "Bektaşilik zaman içinde büyük önem kazandı; Bektaşiler yerleşik düzene geçti. Osmanlılarla ilk Bektaşiler arasında yakın ilişki vardı; aynı Türkmen boyundan geliyorlardı. Osmanlıların Trakya ve Balkanları fethetmesinde Bektaşiler büyük rol oynadılar, Gazi oldular. Anadolu'da kalan göçmen Alevilerle aralarında inanç farkı yoktu, ama büyük sosyal farklar vardı."
Anadolu Alevilerinin, daha sonraki yüzyıllarda Şiiliği ve 12 İmam inancını İran'da resmi devlet dini haline getiren Safevilerden etkilendiğini, fakat "asla Şii olmadıklarını" savunuyor Melikoff: "Türkmen alevilerin Hz. Ali'yi tanrılaştırmasının, Şiilikle hiç bir ilgisi yok. Bu bambaşka bir şey. Bunu anlamam tam 25 yıl sürdü."
Ne sonuca vardınız diye sorduğumda, Melikoff'un cevabı ilginç: "Ali, aslında eski Türklerin gök tanrısı. Yani Şamanizm'in izleri var. Müslüman olduktan sonra bu gök tanrısı büsbütün yokolmadı, Hz. Ali ile birleşti. Daha sonra tabii ki Şiiliğin bazı tesirleri oldu. Başka unsurlar girmeye başladı."
Aleviliğin Kürtlük boyutunu büyük kuşkuyla karşılıyor Melikoff: "Kürt Aleviler var ama büyük çoğunluğu Sünni. Aleviliği bir Kürt dini olarak katiyen göremem. 25 senedir yaptığım bütün araştırmalar buna karşı geliyor."

pante
19-06-2006, 17:25
""Ali, aslında eski Türklerin gök tanrısı. Yani Şamanizm'in izleri var. Müslüman olduktan sonra bu gök tanrısı büsbütün yokolmadı, Hz. Ali ile birleşti. Daha sonra tabii ki Şiiliğin bazı tesirleri oldu. Başka unsurlar girmeye başladı.""

İrene Melikoff'un Alevi araştırmasının bu sonucu Aleviler içinde çok küçük bir kesim için doğru olabilir. Hristiyanlıktaki Tanrının yeryüzünde Hz. isa olarak vücut bulduğu inancıyla benzeşen bu inanışta olanlar da yok değildir. Ancak Alevi inancını bu şekilde sunmak kesinlikle yanlıştır.
Ali'yi Tanrı görenlerden çok daha fazlası onu peygamber olarak görür.
Peygamber olarak görenlerden çok daha fazlası ise, asıl peygamberliğe layık olanın Ali olduğuna inanır.
Bunlardan çok daha fazlası ise ona Allah'ın Arslanı, (Kur'an-ı Natır) Konuşan Kur'an, 4.halife Emirelmüminin, şah-ı merdan (mertlerin en büyüğü) olarak inanır ve saygı duyar.

Muhakkak ki Türklerin eski adet ve kültürleri ile Şaman dininin izlerini Alevi toplumları taşımaktadır. Ancak Gök Tanrının yerini Ali değil, Allah almıştır. Diğer tanrıların yerini de melekler. Onun için Aleviler; "Allah-Muhammed-Ali" derler. Ali, diğer halifelerden çok daha üstün ve kutsal bir konuma getirilmiştir. Neredeyse peygamber düzeyinde görülmekte ama böyle inanılmamaktadır.

Bunların *yanında Alevilikle Ateizmi bağdaştırma çabası içinde olan Aleviler de vardır. Bunların bir kısmı Allah'ı, peygamberleri reddeder, bir kısmı ise Allah'a inanır ama cennet ve cehennemi kabul etmez. Cennet ve cehennemin dünya yaşamında olduğuna inanılır.

Alevi kökenli ateistler ise Ali'ye inanmasalar dahi Ali için ve diğer Alevi büyükleri için yazılmış ağıtlardan, türkülerden, semahlardan çok hoşlanır ve bu kültürden kopamaz.
Alevi olmayan, Bektaşiler ve farklı fikir ve inançtaki insanlardan da Alevi kültüründen, türkü ve semahlarından hoşlanan ve Alevi dostu olan çok insan vardır.
Türkiye'de 20 milyon Alevi varsa en az o kadarda Alevi dostu vardır diyebiliriz.

pante
21-06-2006, 00:12
Sonunda Erbakan'ında mehdi olduğu açıklandı. El-Aziz gazetesi tarafından. Elazığ'daki Erbakancı Milli görüşçülerin çıkardığı gazete..

http://www.el-aziz.com/ozel_dosyalar/beklenenmehdi/mehdi_index.htm

Bakalım Mehdilik tahtında daha kimleri göreceğiz?!!

ESLEMTU
21-06-2006, 00:28
Yazının sonunda seni görmeyelimde. :=)))

pante
21-06-2006, 01:20
Eslemtu;
Benden ne Mehdi olur ne Mesih..
Çünkü yalan söylemesini hiç beceremem.:)


Eskiden peygamberim diye ortaya çıkanlar, peygamberlik beklentisi ortadan kalkıp ta, yerini Mehdilik veya Mesihlik beklentisi alınca çığ gibi arttı sahtekarlar.

Bir de Sai Baba var. İsa Mesihin günümüzdeki versiyonu. Ölüleri diriltiyor, hastaları iyileştiriyor, türlü mucizeler gerçekleştiriyormuş. Ölüm tarihi dahi belli. 2022. 96 yaşında yolcuymuş. Tahtına oturmaya gidecek. Şu an insan olarak aramızda misafir. Şimdi bu adam gerçekten de söylediği tarihte ölürse asıl o zaman görün tantanayı.

K.C.
21-06-2006, 01:29
Burak Eldem'in dolayısıyla Maya'ların kehenatleri doğruysa Sai Babanın ölümünü göremeyeceğiz zira 2012 yılında kıyamet kopacak.

Nostradamus da büyük adamdı. Onun kehanetleri, geleceğe yönelik öngörüleri daha açık ve netti. Bilimsel buluşları bile vardı. Peygamberlik iddiasında bulunmuş olsaydı ne olurdu acaba?

pante
27-06-2006, 16:12
Nostradamus'un meşhur biri olduğu kesin de büyük adam olduğu tartışmalıdır. Kehanetlerinin birçoğunun uydurma olduğu, dörtlüklerinin, yayıncılar tarafından geçmişteki olaylara uyarlandığı öne sürülmektedir. Ama bu kadar meşhur bir kahin olmasının sebebi elbette kehanetlerinin bir kısmının gerçek çıkmasıdır.
Yaşadığı dönemde peygamberlik iddiasında bulunsaydı, herhalde yakılarak öldürülürdü. Ölümünden sonra ise inananları çok olurdu bence.
Asıl adı *Michel de Nostre Dame. Nostradamus latincesi. " Biz de olanı veriyoruz" , "ifşaat, tebliğ yapıyoruz" anlamına gelir.
İlk büyük kehanetlerinden biri, arkadaşlarıyla seyahat ederken gördüğü bir keşişin önünde diz çökmesiymiş, sebebi sorulunca; "Papa'nın önünde diz çökülür" diye cevap vermiş. O keşiş 20 yıl sonra papa olmuş. (Papa IV. Sixte). *Ne derece doğru, bilinmez.

Kehanetlerini, Muhiddin Arabi'nin kitaplarından aşırdığı da öne sürülür.

Muhiddin Arabi vefatından kısa bir süre önce şöyle bir kehanette bulunmuştu: Sin, Şın'a gelince, Muhiddin'in kabri ortaya çıkar. Sizin taptığınız, benim ayaklarımın altındadır. Bu sözleri dinleyenler hiç bir şey anlamadılar. Bu sözlerden kısa bir süre sonra 78 yaşında Şam'da vefat etti...

Ona düşman olanlar, mezarının üzerini çöplerle doldurdular. Aradan yıllar geçti. Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Han Şam'a geldi. Kabrini buldurup üzerindeki çöplerden temizletti. Üzerine bir türbe yaptırdı. Muhiddin Arabi'nin ölmeden önce sizin taptığınız benim ayağımın altındadır dediği yeri kazdırdı. Kazılan yerden bir küp altın çıktı. Böylelikle Muhiddin Arabi'nin "siz Allah'a değil de paraya tapıyorsunuz" dediği anlaşıldı. "Sin, Şın'a gelince" sözünün de ne anlama geldiği böylelikle ortaya çıkmış oluyordu. Muhiddin Arabi Arapça olarak Sin harfiyle Selim'i; Sın harfiyle ise Şam'ı ifade etmişti. Kehanetinin tüm ayrıntıları böylelikle ortaya çıkmış oluyordu...

pante
27-06-2006, 20:16
Mehdilik konusuna tarihteki mehdilerden örnekler vererek devam edelim:

"Müslümanlardan bir grup Muhammed b. Hanefiyye’yi Mehdi sanmışlardır. Onun ölmediğine ve "Radva" dağında gaybete çekildiğine inanırlar, onlara göre Mehdi daha sonra zuhur edecek ve dünyayı adaletle dolduracaktır."

Carudiye mezhebinden olan bir grup, Muhammed b. Abdullah b. Hasan’ı gaib Mehdi sanmış ve zuhurunu bekliyorlar.

Navusiye mezhebi mensupları da *İmam Sadık’ı Mehdi ve hayatta, gaib olarak kabul ederler.

Vakıfiye mezhebi mensupları da İmam Musa b. Cafer’i sağ ve gaib imam olarak kabul eder ve sonradan zuhur edeceğine ve dünyayı adaletle dolduracağına inanırlar. *

İsmailiye mezhebinin bazı mensupları da gerçekte İsmail’in ölmediğine inanmakta ama takiyye ederek, onun öldüğüne inandıklarını söylemektedirler.

Bakıriye mezhebi mensupları da *İmam Bakır’ı sağ ve vaat edilmiş Mehdi olarak kabul ederler.

Muhammediye fırkası ise İmam Ali Naki’den sonra oğlu Muhammed b. Ali’nin imam olduğuna inanmaktadır. Muhammed’i sağ ve vaat edilmiş Mehdi olarak kabul ederler, halbuki Muhammed henüz babası hayatta iken vefat etmişti!

Cevaziye mensuplarına göre Hüccet b. el-Hasan’ın bir oğlu vardı ve Mehdi odur."

Haşimiye fırkasından bir grup ise Abdullah b. Harb-i Kindi’yi sağ ve gaybette sayar ve onun zuhurunu beklerler. *

Mübarekiye fırkasından bir grup da Muhammed b. İsmail’i sağ ve gaib imam olarak kabul etmektedirler.

Yezidiye fırkası mensupları ise Yezid’in göklere yükseldiğine, sonra geri geleceğine ve yeryüzünü adaletle dolduracağına inanırlar.

İsmailiye fırkasına göre rivayetlerde bahsedilen Mehdi, Muhammed b. Abdullah’tır. Bu adamın lakabı Mehdi’dir. Mısır ve Cezayir’de hüküm sürmüştür. Bu fıkra Peygamber’den şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Güneş üç yüz yılında batıdan doğacaktır."

İmamiye’den bir grub ise şöyle diyor: İmam Hasan Askeri sağdır. Kâim (kıyam eden) de odur ve şu anda gaybettedir, sonradan zuhur edecek ve yeryüzünü adaletle dolduracaktır.

Başka bir grup ise şöyle der: O ölmüştür, ama dirilecek ve kıyam edecektir. Zira Kâim-in manası ölümden sonra kıyam etmektir.

Karamati fırkası ise Muhammed b. İsmail’i Mehdi olarak kabul etmekte ve onun ölmediğine, Rum diyarında yaşadığına inanmaktadır.

Ebu Müslimiye fırkası Ebu Müslim-i Horasani’yi sağ ve gaib olarak kabul eder.

Bahailik dininde ise Seyyid Ali Muhammed'in mehdiliğine inanılır.

Yukarıda sayılan tarikat ve grupların birçoğu tarihten silinmiş, taraftarı kalmamıştır.
Bunların dışında Hasan Mezarcı ve Erbakan örneği gibi tarihte binlerce sahte Mehdi ortaya çıkmış ya da çıkarılmıştır. "Son peygamber" denilmesi engeli nedeniyle, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkamayanlar için hadislerle dine katılan mehdilik makamı fırsat olmuştur.
Bu sahte mehdiler nedeniyle çeşitli çatışmalar, kırımlar, cinayetler, acılar yaşanmıştır. Dinde ve hadislerde iddia edilen kıyamet zamanı olarak bu dönem işaret edildiğinden ve kıyametten önce Mehdi'nin, deccal'in, Mesih'in çıkacağına inanıldığından önümüzdeki yıllarda bol miktarda sahtekar göreceğiz demektir.

pante
29-06-2006, 15:06
Mehdilik inancı, Şii ve Sünni tüm Müslümanların arasında var olan köklü ve sabit inançlardan biridir. Bu derecede ittifak ve ortaklık çok az konuda meydana gelmiştir.

Said Nursi'nin açıklamalarına göre; Hz. İsa ahir zamanda ikinci kez yeryüzüne gelecek, ancak ilk başlarda Hz. İsa'yı tanıyanların ve yardımcılarının sayısı çok az olacaktır. Hz. Mehdi ise tüm Müslümanlara bir hidayet önderi olarak ortaya çıkacak, hem siyaset, hem diyanet, hem de saltanat alanında Mehdilik yapacaktır. Hz. İsa, Hz. Mehdi ile biraraya gelecek ve onun arkasında namaz kılacaktır. Tüm dünya Hz. Mehdi'nin liderliği altında toplanacak, Kuran ahlakının yaşanmasıyla birlikte anarşi ve kargaşa ortamı son bulacak ve yeryüzüne huzur ve barış hakim olacaktır.

Ayrıca Said Nursi'nin bu açıklamalarına göre Hz. İsa ve Mehdi birer şahsı manevi olarak değil, birer şahıs olarak geleceklerdir. Said Nursi, *Mehdi'nin göreve başlayacağı tarih için hadislere dayandırarak hicri 1400 demekte ve Hz. İsa'nın, Mehdi'nin arkasında namaz kılacağını öne sürmektedir. Yani said'e göre Mehdi ve Mesih bugünlerde her an çıkabilir ortaya.

Said, kendisini Mehdi’nin öncüsü bir Mehdi olarak göstermektedir. Eserlerinde kendine ve yazdığı kitaplara Mehdiyet vazifesinin en önemli safhasını yükleyen Said Nursi, Deccal olarak sa Atatürk’ü gösterir. *Hadiste “Deccal’in alnında kafir yazar.” denir. Said Nursi bununla şapka giyilmesini anlar. Hadiste uzun bir eşekten bahsedilir, Nursi bununla treni anlar. Deccal’in Cennet ve Cehenneminden ise Cumhuriyet döneminde tertiplenen eğlenceler ile cennet, muhalefetin hapse atılmasıyla, vb. Cehennem anlaşılır. (Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, 5. Şua) Türkiye’deki en büyük Ehli Sünnet cemaatin lideri böylece Deccal’i bularak kendi Mehdi’liğini iyice tasdik eder. Said Nursi ölünce bölünen Nurcu cemaatlerin başına gelenlerin en önemlileri de bu cemaatlerdeki kimi şahıslarca Mehdi sanılmaktadırlar. Türkiye’nin ikinci büyük cemaati Süleymancılık da kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan’ı Mehdi kabul eder. Deccal hakkındaki görüşleri ise Nurcular ile aynıdır. Süleyman Hilmi Tunahan’ın mirasçısı da ayrıca Mehdi sanılır. Türkiye’deki en büyük tarikatların kurucuları ve sonraki birçok vekil için de manzara pek farklı değildir. Bu cemaatler değişik Mehdi alternatiflerine karşı Atatürk’ün Deccalliğinde neredeyse söz birliği yaparlar. Bunun en önemli sebebi Sunniliğin en kutsal kurumu olduğuna inandıkları halifeliğin Atatürk tarafından kaldırılmasıdır.
Nurcuların şu anki lideri olarak görülen Fetullah Gülen'in amacı ise eski sağ kolu Nurettin Veren tarafından açıklanmaktadır.

pante
29-06-2006, 15:19
Kuran’ın Mehdi ve Deccal hakkında ne dediğinin cevabı koca bir hiçtir. Yani Kuran’da tek bir ayette bile geçmeyen bu karakterler yüzünden binlerce Mehdilerin peşine düşülmüş, birçok
gelenekçiliğin düşmanı Deccal diye lanetlenmiştir. Binlerce kişinin kanı dökülmüş, adeta bir İslam mitolojisi oluşturulmaya çalışılmıştır. Her devirde gelecekmiş gibi beklenen Mehdi kişileri tembelliğe itmiş, birçok Mehdi bekleyicisi kendi ürettikleriyle kurtuluşu arayacaklarına, kurtuluşu gelecek Mehdilerden ummuşlardır. Ayrıca mezhepçiler, içinde bulundukları zayıf, hükmedilen, bilimsel olarak geri durumun günahını da kendilerinde arayıp kendilerini düzelteceklerine, uydurma Deccallere suçu yükleyip kurtulmuşlardır.

YECUC MECUC

Yecuc Mecuc, Kuran’da bahsedilen bir kavmin ismidir. Mehdiyet, Deccaliyet, Hz. İsa’nın yeniden dünyaya geleceği Kuran’da yer almamasına karşın kıyamet alametleri olarak anlatılırken, Yecuc Mecuc konusunda Kuran’da olmayan, Kuran’a uymayan saçma izahlar, Kuran’da geçen Yecuc Mecuc konusunu detaylandırmak için anlatılmıştır. Yecuc Mecuc, Kuran’da iki surede şu şekilde geçmektedir:

Kehf/93-98.İki setin arasına kadar ulaştı, onların önünde hemen hemen hiçbir sözü kavramayan bir kavim buldu.
Dediler ki “Ey Zulkarneyn, Yecuc Mecuc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen için sana vergi verelim mi?”
Dedi ki “Rabbimin beni içinde tuttuğu imkan ve güç daha üstündür. Siz bana bedensel güçle yardım edin de sizinle onlar arasında sapasağlam bir engel yapayım.”
“Bana demir kütleleri getirin. İki ucu eşit düzeye gelince körükleyin.” dedi. Onu ateş haline getirince “Bana erimiş bakır getirin dökeyim” dedi.
Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler.
Dedi ki “ Bu benim Rabbimden bir rahmettir. Rabbi-min vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi haktır.”


Enbiya/96-97.Yecuc ve Mecuc’un önü açıldığı zaman onlar her tepeden akın ederler.
Gerçek olan vaat yaklaşmıştır. İnkar edenlerin gözleri birden donup kalmıştır. “ Vay başımıza! Biz bundan gafil bulunuyorduk. Hayır, biz zalimlerdik.”


Bir izaha göre Yecuc Mecuc Hz. Adem’in rüyalanması sonucu toprağa akan spermlerden oluşmuş bir millettir. Yecuc Mecuc’un toprağın altında bir karış boyunda bir millet olduğu, kıyamete yakın yeryüzüne çıkacağı diğer bir açıklamadır. İbni Abbas’ın rivayetine dayanan bu son hadise karşı İbni Ebi Hatem Şueyh’in hadisi ise şöyledir: “ Onlar üç sınıftır. Birinci sınıf büyük ağaç gibidir. İkinci sınıf dört arşın uzunluk ve dört arşın da genişliktedir. Üçüncü sınıf da kulaklarından birini yatak edip ikincisini yorgan yapıyorlar.” Tüm bu birbirleriyle çelişkili nakillerinden daha ilginci ise Yecuc Mecuc’un Türkler olarak tarif edilmesidir. Yecuc Mecuc’u aşağılayan tüm hadislerin arasına Yecuc Mecuc’un Türkler olduğu izahının girmesi, Türk düşmanı Arap milliyetçiliğinin hadis uydurmada nasıl etkin olduğunu göstermektedir.

Redgreen
05-10-2006, 20:32
Aleviliğe bu iftiraları atanların babaları aleviydi.kendileride gayrimeşru.

pante
25-11-2006, 22:37
Dabbet-ül Arz :

Dabbetül Arz, Neml suresi'nin 82. ayetinde geçen ve 1400 yıldır İslam araştırmacılarının, tefsircilerin, hadisçilerin ne olduğu hakkında ortak kanıda bulunamadıkları bir mahluktur.

Neml/82. Ve iza vekaal kavlü aleyhim ahracna lehüm dabbetem minel erdı tükellimühüm ennen nase kanu bi ayatina la yukınun.
"Verilen sözün gerçekleşeceği zaman, "yerden çıkan mahluk", onların ayetlere kesin olarak inanmadıklarını söyleyecektir."

Ayetteki verilen söz, kıyamet sözüdür. "Yerden çıkan mahluk" ise "Dabbetül arz"dır.

Aslında sözkonusu olan "dabbet" Neml Suresi'nde "dabbetün min el ard" دابت من ال ارض" "Arz'dan/Yer'den bir dabbe" diye yazmaktadır.

"Dabbetül arz دابة ال ارض" " Arz'ın/Yer'in Dabbesi/Dabbeti" ibaresi ise Kur'an'da Sebe Suresi, 14'te Süleyman'ın bastonunu kemiren kurt için kullanılmaktadır.

Sebe/14. Felemma kadayna aleyhil mevte ma dellehüm ala mevtihı illa dabbetül erdı te'külü minseeteh Fe lemma harra tebeyyenetil cinnü el lev kanu ya'lemunel ğaybe ma lebisu fil azabil mühın.
"Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü cinlere değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman'ın cesedi yıkılınca öldüğünü anlayabildiler. Zaten gaybı bilmiş olsalardı böyle azap içinde aşağılık bir yaşamları olmazdı."

Sebe'deki bastonu yiyerek cesedin yıkılmasına sebep olan Dabbetül arz'ın kurt-güve böceği olması mantıklıdır da, cesedin bir bastona dayalı olarak dengede durması mucize olsa gerek. Üstelik kimse merak etmemiş anlaşılan, heykel gibi niye günlerdir aynı yerde hareketsiz durmasını. :)
Bu kurt, Neml suresinde insanlara hitap eden bir mahluk oluyor ne hikmetse..

Bilimsel ve modern takılan bazı İslam araştırmacıları bu mahluk'un uçak, tank, bilgisayar vb. bir makina olduğunu öne sürmekteler. Yani kurt'un yerini bir makina alıyor onlara göre.

Bu konuda en ilginç tespit ise Yaşar Nuri Öztürk'ten geliyor. Ona göre Dabbetül arz büyük fizikçi Stephan Hawking. Hoca, dabbe'den debelenen çıkarımıyla, Hawking'in felçli oluşu nedeniyle sadece başını oynatabilmesini de debelenmeye benzeterek bu müthiş tespite ulaştı anlaşılan.
Sebe'deki baston yiyen kurt, oldu Hawking. Sen nelere kaadirsin yarabbi! :)

pante
25-11-2006, 23:46
Kur'andaki Yecüc-Mecüclerin benzeri Tevrat'ta Gog-Magoglar olarak geçer. Yani, müslümanlardaki Yecüc-Mecüc inancına benzer inanış Musevilerde de vardır.
Yine Tevrat'ta, dabbetül arz benzeri bir söylemin olduğu, yerden bir hayvanın çıkacağı rivayet edilirse de Ezra (Üzeyr) bölümünde olduğu belirtilen bu bilgiye ulaşamadım.

Hadislerde Dabbet-ül arz:

Hadis No: 0600
Tanım: Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kıyametin üç alameti vardır, onlar zuhur edince, "daha önce inanmamış olanların artık inanmaları da onlara fayda vermez" (En'am, 158) Güneşin battığı yerden doğmasi, Deccal, Dabbetu'l-arz"

Kategori: TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR/En'am Suresi

Hadis No: 0719
Tanım: Dabbetu'l-arz, beraberinde Hz. Musa'nın asası ve Hz. Süleyman (a.s.)'ın mühürü olduğu halde çıkar. Asa ile mü'minlerin yüzünü cilalar, mührü de kafirlerin burnuna basar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine (yüzündeki parlaklıktan dolayı) "Ey mü'min!" der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle): "Ey kafir!"der. (Yani mü'min de kafir de yüzünden tanınır).

Kategori: TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR/Neml Suresi

Hadis No: 5034
Tanım: Resulullah (sav) buyurdular ki: "Çıkış itibariyle, kıyamet alametlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması, kuşluk vakti insanlara dabbetu'l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir."

Kategori: KIYAMET VE KIYAMETLE İLGİLİ MESELELER BÖLÜMÜ/Kıyametin Muhtelif Alametleri

Tâkip edenin yetişemeyeceği, kaçanın kurtulamayacağı bir süratte olacağı öne sürülen dabbet-ül arz için virüs olduğu yolunda da tahminler yapılmakta. Aids, kanser veya internet virüsü..
Virüs tahmini, Sebe suresindeki kurt'u andırıyor doğrusu..

Said Nursi'ye göreyse, dabbe, bir değil birçok yaratık olabilir. Şualar, Sayfa 511

Bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. Allahu a’lem, o dâbbe bir nevidir. Çünkü, gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir taife-i hayvaniye olacak. Belki, o hayvan, dâbbetü’l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü’minler iman bereketiyle ve sefahet ve su-i istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.

pante
21-12-2006, 23:21
Dabbetülarz nedir?
Orhan Hançerlioğlu İslam İnançları Sözlüğü'de "dabbetülarz"ı şöyle tanımlıyor:

Kıyamet günü yerden çıkacak olan canavar. İslam terminolojisinde bu hayvanın boyu otuz metredir. Arapça konuşacaktır. Bir elinde Hz. Musa'nın asası ve öbür elinde Hz. Süleyman'ın mührü olacaktır, bu mühürle insanların alınlarını "mümin" ya da "kafir" yazısıyla damgalayacaktır. Dabbetülarz'in inananların yüzlerini ak, inanmayanların yüzlerini de kara bir damgayla damgalayacağına, bu damgaların yayılarak insanların ak ve kara olacaklarına ve böylelikle de müminlerle münkirlerin birbirlerinden ayrılacağına inanılır.

pante
21-12-2006, 23:23
EBU LEHEB

Ebu Leheb, Kuran'da adi zikredilen tek kafirdir.
Tebbet suresinde, kendisi ve karısı Cehennemlik ilan edilir.

Kimdir bu Ebu Leheb?

EBU LEHEB, Muhammed'in öz be öz amcasıdır.
Karısı ise, Muhammed'in Süt kardeşi Ebu Sufyan'ın kızkardeşidir.

Ebu Leheb, Muhammed'in sadece amcası mıdır? Hayır.

Rukiye, Muhammed'in ikinci kızıdir. İlk evliliğini Ebu Leheb'in oğlu
Utbe ile yapmıştır.
Ümmü Gülsüm, Muhammed'in üçüncü kızıdır. İlk evliliğini Ebu Leheb'in oğlu
Uteybe ile yapmıştır.

Yani Muhammed her iki kızını da, amcası Ebu Leheb'in çocukları ile evlendirmiştir ve Ebu Leheb'le dünür olmuştur.

Peki, iki kızını birden, neden ve ne zaman Ebu Leheb'in çocukları ile evlendirmiştir.

Muhammed'in 25 yaşında evlenip 40 yaşında peygamber olduğu düşünülürse,
Rukiye ve Ümmü gülsüm de 2.ve 3. cocuk ise ve her çocuk arasında 1 yıl varsa
Muhammed, peygamber olduğunda kızlar, maximum 12-13 yaşlarında olmalı.

Eğer kızlarını, Peygamberlik öncesi Ebu Leheb'e verdiyse, kızlarını çok küçük yaşlarda evlendirmiş olmasi gerekir. 9 veya 10 yaşında.

Eğer 12-13 yaslarinda evlendirdiyse, kendisine peygamberlik geldikten sonra evlendirmiş olmalı.

Öte yandan 'Ebu Leheb'in iki eli kurusun, hem karısı hem kendisi Cehennemliktir' şeklindeki Tebbet suresi Kuran'ın ilk inen ayetlerinden olup 6.Suredir. Yani Muhammed'in taze peygamberlik zamanlarında.

'Her iki eli kurusun' ayetinden kasıt, her iki oğlunun evliliği de olabilir, kızlarına kötü muamele edilmesi veya dövülmesi de olabilir.
Ebu Leheb'in karısını cehennemlik ilan eden ayetlerle birleştirilince,
bir aile içi geçimsizlik olabileceğini çağrıştırıyor.

Fakat bu sefer de akla şunlar geliyor?

Hadi bir kızını verdin, baktın durum kötü, ikinci kızını neden verirsin?
Ya da her ikisini beraber mi verdi acaba?

Muhammed neden 2 kızını birden Ebu Leheb'e verdi?
Destek almak için mi?
Alamayınca da kızlarını boşatıp, amcası ve yengesini Cehennemlik mi ilan etti?

Bu kin ne kadar büyüktür ki, koskoca Kuran'da bir tek Ebu Leheb'in ismi
açıkça zikredilir, üstelik daha ortada Kuran falan yokken, henüz 6.surede.

Yoksa, Muhammed amacına ulaştı ve öz amcası Ebu Leheb'i, herkesin gözünde
korkunç bir mahluka dönüştürdü ve asırlar sonra bile yüzmilyonlarca insan hergün
bunları mı tekrarlıyor?

Peki, Ebu Leheb'in oğullarından boşanan kızlara ne oldu?

Rukiye, zengin bir zat olup desteği gereken Osman b.Affan ile evlendirildi. Fakat Rukiye bir sure sonra olünce, Ebu Leheb'in diğer oğlundan boşanmıs olan Rukiye'nin kızkardeşi
Ümmü Gülsüm bu kez Osman'la evlendirildi.

Peki, Ebu Leheb ve karısı veya cocukları, Muhammed'in kızlarına kötü
davrandılarsa veya bu kızları boşadılarsa haklı olabilirler mi?

Muhtemelen evet!

Çünkü, erkeklerin 10-15 yaşlarında kızlarla evlendikleri bir coğrafyada
Muhammed 40 yaşında bir kadınla evlenmiştir.
Kadın 40-55 yaş arası 6 çocuk doğurmuştur. Bunlar doğum için riskli yaşlardır.
Sakatlık ve zeka geriliği yüksek orandadır.
Nitekim Down Sendromu, 25 yaşındaki annelerde 1/10.000 iken 50 yaş civarında
1/35'e kadar çıkmaktadır.
Peki böyle bir olay Muhammed'in çocukları icin geçerli olabilir mi?

Evet olabilir. Çünkü Muhammed'in 6 çocuğundan hiç biri uzun yaşamamıştır.
En uzun ömürlü çocuk Fatma'dır ve 28 sene yaşamıştır. Diğerleri 1-19 sene
arası yaşamıştır. Bu tablo Down sendromu ve benzerlerine uymaktadır.

O halde, amca Ebu Leheb'in, peygamberin kızları ile sorunlar yaşaması,
onları baba evine geri göndermesi ve bu yuzden Muhammed'in hışmına uğraması normaldir.

eda21
21-12-2006, 23:52
Ateist olan arkadaslarıma soruyorum bu çaresizliğin altından nasıl kalkabiliyorsunuz. Ben de bir kaç yıl önce inandıgım herseyden şüphe duymaya basladım ve bir baktım inanç adına tüm degerlerimi kaybtmişim. Şimdi uyuyamıyorum rahat olamıyorum eskiden sıgınacagım mutlak bir güç varken artık yapaylnız hisediyorm. Merak ettiğim şey acaba tekar eskisi gibi inançlı olabilir miyim? Belki size ters gelecek ama allahım sen yeter ki var ol ben sonsuzlukta yanmaya razıyım diyorum. Bunun sbebi insanın bir gün yok olmaktan korkmasımıdır gercekten ya da yaratılırken ona verilen en önemli özelliğimidir. İsteyerek ateist olmadım ve olanın var oldugunu da zannetmiyorum bu yüzden inananan arkadaslrımızı ön yargısız eleştiriye davet ediyorum. Gercekten dogru yol neyse ona ulasmak dilegiyle:(

pante
22-12-2006, 00:20
Eda kardeşim;
Sizi ateist olmaya zorlayan mı oldu?
Ne diye ateist oldunuz? Olmasaydınız..

İstemeyerek ya da kendi isteğinin dışında ateist olunmaz, teist olunur.
Ateistlerin tümü kendi isteğiyle inançlarını belirlemişlerdir. Teistlerin tümü ise kendi istekleri dışında, daha çocukluktan başlayarak teist yapılmışlardır.

Ebedi yokolmamak için mi Tanrı'nın varlığını arıyor, istiyorsunuz?
Kendi egonuz için mi inanacaksınız Tanrıya?

Sonsuza dek ateşte yanmaya razı olmak da ne derece samimisiniz?
Bu kadar yürekliyseniz ateşi bulmak zor değil. 1 dakika tutun ateşe bakalım, samimiyetinize
kendiniz karar verin.

Geçin bunları.. Bu tür sahtekarca mesajlarla bir yere varamazsınız. Bilgilerinizi, fikirlerinizi koyun ortaya. Hiçbir ateist bu tür bir duygu içinde olmaz.

Ayrıca bu başlık ateizmle ilgili bir başlık değildir. Bu başlığın yazarı da ateist değildir. Tanrıya inanır. Başka kapıya..

dilaver
22-12-2006, 00:23
İsteyerek ateist olmadım ve olanın var oldugunu da zannetmiyorum

-----------------

* * * Sayın Eda21

* * * İstemeden nasıl ateist olunabilir bunu anlamakta zorluk çekiyorum. İsteyerek müslüman olunuyor çünkü dogduktan sonra size sormadan kütügünüze müslüman yazıyorlar(dı). Ama istemeden nasıl ateist olunur ben pek çıkaramadım. Bu konuda bir açılım getirirseniz müteşekkir olurum. Siz herhalde bu konuda tek örneksiniz. Ben ve tahmin edererim ki bu sitede bulunan tüm ateist arkadaşlar isteyerek ateist olmuşlardır. Araştırarak ateist olmuşlardır, sorgulayarak ateist olmuşlardır. Bununla da yetinmemiş dinlerden özgürlük ugruna mücadele yolunu seçmişlerdir.

Ateist olan arkadaslarıma soruyorum bu çaresizliğin altından nasıl kalkabiliyorsunuz

* * * Bu argümanınız da bir hayli ilginç. Neden çaresizsiniz önce bunu tahlil etmek gerekir. Tahlil etmeden bir sonuca ulaşma imkanı da olamaz. O halde bir sıkıntı içindeyseniz neden diye bunu sorgulamak zorundasınız. Bu sıkıntı maddi olabilir nedenlerini araştırın çözüm yolları birden fazla olarak önünüzde belirecektir. Sıkıntı saglık problemi olabilir ,gene neden diye sormalısınız. Çaresi ortaya çıkmamış olabilir çok özgün bir hastalık olabilir. İyileşmeme kesin olabilir. Yapacak bir şey yok gibi görülebilir. Hayır gene de çare vardır. Örnek olarak Vehbi Koç'un kızı Suna Kıraç'ın Hayatımdan ileri ideallerim vardı '(yanlış hatırlamıyorsam ) kitabını okuyun. O şartlar altında ,o ihtişam içinde ölüme karar vermiş bir annenin çaresini okuyun. Tek çaresizligin dua ve iman olacagı düşünülen bir ortamda nasıl çarelerin oluştugunu ve çare üretebilecek iinsanların nasıl hayata sarıldıgını izleyin.

* * * Çaresizlik bilmemekten gelir, sormamaktan gelir, ögrenmemekten gelir. Yaşamımda hiç çaresiz oldugumu düşünmedim. Ama hiç bir zaman da kul olmadım. Dogrudur kul çaresizdir. Mesele de zaten kul olmayı reddedip insan olmayı becerebilmektir. O zaman Demirelin şu meşhur lafını hatırlarız : Demokraside çareler tükenmez.

* * * saygılarımla

pante
23-12-2006, 15:44
EBU CEHİL

Ebu Cehil'in manası, 'Cehalet'in Babası' dir.
Kim kendine veya oğluna böyle bir isim koyar veya bu isimle çağrılmayı kabul eder?

Demek ki burada bir gariplik var.

Tabii ki bu adamın adı Ebu Cehil falan değil, hele cahil hiç değil.
Adam o dönem herkesin saygı duyduğu, bilgisine ve adaletine guvendiği bir Hakem. Arabulucu, uzlaştırıcı ve racon kesici.

Asıl adı Hisam Ebu'l-Hakem.

Muhammed için bu adamı saflarına çekmek çok onemliydi ama çekemedi. O, Muhammed'i çok yakından tanıyan, herşeyini bilen biriydi. Bırakın saflarına katılmayı tersine karşısındaki en büyük engeldi. Gördüğünü, duyduğunu, bildiğini söylemekten çekinmeyen bir yapıdaydı ve Mühammed için de iyi şeyler söylemiyordu.

Bu yüzden Muhammed inanırlarına onun Hakem adı ile çağrılmasını yasakladı ve ona Ebu Cehil adını taktı ve 'İslam Ümmetinin Firavunu' olarak lanse etti.

Kalem Suresi'nin ittifakla Ebu Cehil için indiği kabul edilmiştir.
Kalem suresi 2. inen suredir yani Kuran'ın daha ilk ayetlerinde Ebu Cehil'le uğraşmaktadır. 6.Surede de Ebu Leheb'le.

Kalem/15. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman: "Öncekilerin masalları" der.

Ebu Cehil böyle bir laf etmiş olabilir mi?

Kalem suresinden önce gelen sadece 1 sure var Alak Suresi, onun da 19 tane ayeti var ve o ayetler eskilerle falan ilgili degil.

Neden bu adam "Bunlar Eskilerin masallari" desin?
Ya peşinden gelecek ayetleri kestiriyor, çok zeki bir insan,
ya da bu adam için iftira ediliyor.
İki olasılık daha var. 1. si Muhammed Kur'an tebliğini yapmaya başlamadan önce sağda solda bu masallardan bahsediyordu, söylemleri biliniyordu. Daha sonra "Bana peygamberlik verildi" iddiasıyla bu anlattıklarını Kur'an olarak sunmaya başladı.
2. Olasılığı savunma olarak müslümanlar söyleyebilirler: "Ebu Cehil, Alak suresi indiğinde henüz böyle söylememişti ama ilerde böyle söyleyeceği Allah tarafından biliniyordu."

Ebu Hakem Bedir savaşı sırasında öldürülerek Kalib mezarlığına gömüldü.
Ve Muhammed mezarı başında şöyle dedi;
"Tanrılarınızın size vaad ettikleri hak mıymış vaadleri buldunuz mu? Ben benim Rabbimin vaadinin hak olduğunu gördüm."
Ashabı sordu: "Ya Resulullah bu leş seni duyar mı?'
Resullah dedi ki; "Sizden daha iyi duyarlar ama cevap vermezler"
(Ibn Hisam 1/639)

Ve boylece Kalem suresinin 16. ayetinde bildirilen,
"Yakında biz onun hortumu üzerine damga basacağız, burnunu sürteceğiz."
yemini gerçek olmuştu.

pante
23-12-2006, 21:15
EBU TALİB

Ebu Talib, Kureyş'in ileri gelenlerinden biri olup son derece iyi kalpli, hoşgörülü, yardımsever ve çevresi tarafından sevilen ve sayılan bir kimseydi. Öylesine hoşgörülüydü ki, farklı din ve inanca bağlı olanlara karşı sevgi kanatlarını açmıştı. Örneğin kendisi puta tapanlardan olmakla beraber Muhammed'in, müşriklere (puta tapanlara) karşı düşmanlık beslemesine aldırış etmez ve onu müşriklerin saldırılarından korurdu. Her gece kılıcı ile Peygamberin evinin etrafında sabaha kadar dolaşırdı. Bu işi ölünceye kadar yapmıştır.

Öte yandan, Ebu Talib'in Ali, Cafer, Akil ve Talib adında dört çocuğu vardı ve bu dört çocuktan ikisi (Ali ile Cafer) Müslümanlığı seçmiş, diğer ikisi (Akil ile Talib) putperest olarak kalmayı tercih etmişlerdi. (Sahih-i Buhari Muhtasarı Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, c.VI, sf.101, Hadis No: 785 ve c.X, s.308).

Böyle olduğu halde Ebu Talib, çocukları arasında ayırım yapmamış, hepsini de bağrına basmıştır. Kendi bağlı bulunduğu dinsel inancın dışında kalanlara sevgi ve şefkat göstermekten geri kalmamıştır. Müslümanlığı seçen oğullarının (Ali ile Cafer'in) ve Muhammed'in inançlarına saygı göstermiştir. Söylendiğine göre Muhammed, Mekke dönemindeyken Ebu Talib'in koruması sayesindedir ki yaşamını sürdürebilmiştir.

Ne var ki kendisine babalık eden, kendisini ölümlerden koruyan Ebu Talib'i, İslamdan başka bir inançta öldü diye, cehennemlik bilmiştir. Ve Müslüman kişilerin de kendisi gibi yapmaları için, yani Müslüman imanında ölmeyen ana, babaları ve yakınları hakkında mağfiret dilememeleri için şöyle demiştir:
"Kafir olarak ölen Cehennemliktir, ona şefaatin ve Tanrı'ya en yakın olanların akrabası olmanın faydası yoktur. " (Bkz. Müslim, e's-Sahih, "İman" bölümü).

Lokman/33. ". .. Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun.."

Yani Muhammed'in söylemesine göre Allah bildirmiştir ki Müslüman kişi, kafir olan çocuklarına ahirette şefaatte bulunamayacağı gibi, Müslüman imanında bulunan çocuklar da, kafir olarak ölmüş babalarına (ya da analarına) şefaatte bulunamayacaklardır.

Tevbe/113. "(Kafir olarak ölüp) Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de insanlara." *

Islam kaynaklarının açıklamalarına göre, bu ayetler, Muhammed'in anası-babası ve amcası Ebu Talib için inmişti.

pante
23-12-2006, 23:15
Ebu Talib, ölüm döşeğinde iken, peygamber yanına gelip "İman et" diye buyurdu. Ebu Talib "Ben şimdiye kadar inanmamışken *Kureyş'in kadınlarına ' Korkusundan iman etti" dedirtmem" diye cevap verdi. Öleceği zaman bir şey söyledi. Fakat hâlsiz olup sesi yavaş çıktığından herkes işitemedi. Yakınında bulunan Abbas Kardeşim iman etti dediyse de Peygamber "Ben işitmedim" buyurdu.

Kur'an'a göre inanmayanlar ebedi cehennemlik. İnananların dünyada yaptıkları iyi ve kötü işlerin değerlendirileceği belirtilirken, inanmayanların yaptıkları tüm iyi işlerin boşa gittiği ve değerlendirilmeyeceği belirtiliyor. Bu durumda hayatı boyunca Muhammed'e bakan, büyüten ve onu koruyan Ebu Talib de ebedi cehennemlik.

Peygamberin düşünmediği amcasını başkaları düşünüyor ve kimisi ölürken iman ettiğini, kimisi de onun cezasını hafifleten hadisleri uyduruyor.

Cehennemde en hafif azap Ebu Talib’e yapılır. Ayaklarında ateşten iki nalın olacak, bunların sıcaklığından beyni kaynayacaktır.) [Müslim]

Ebu Talib'in diriltilerek iman ettirildiğini dahi uyduran hadisler mevcuttur. Yukarıdaki hadisin aşağıdaki hadisle neshedildiği iddia edilir:

"Amcam Ebu Talib, diriltildi ve iman etti."
(Kurtubi’den naklen İbni Hacer-i Mekki'nin Nimet-ül-kübra kitabından)

Bu hadis Şifa-i şerif şerhinde de vardır. İmam-ı Süyuti, Ebu Talib’in imanlı olduğunu iddia eden bir kitap yazıp, 12 hadis âliminin ismini vererek uydurmasını ispatlamaya kalkışmıştır. (Mirat-ül harameyn s.1096-1112)

Tabi bunların inandıkları Allah'ı mı yoksa insanları mı kandırmaya çalıştıkları hakkında bir yorumda bulunamıyoruz. Ama Ebu Talib gibi bir insana imansızlığı ve ebedi cehennemi yakıştıramadıkları anlaşılıyor.

pante
31-12-2006, 21:01
Bu akşam Yılbaşı.
Sitede pek kimse yok.
Diğerlerini anladık anlamasına da.
Müslüman kardeşlerimiz nerede acaba?

Sorarsanız eğer;
"Duadadırlar" Ya da
"Alternatif *Kutlama da"
Günahlarını almayalım ama
Doğruları tenzih edip katmadan
Biz ne müslümanları gördük! Of!
Ne halifeler geldi, geçti başımızdan.
Şarapçıları, *haremcileri, kumarcıları.
Lafa geldi mi hiç *kimseye bırakmazlar
İyiliği, *güzelliği, *doğruluğu, maneviyatı.
zinanın kralını yaparlar 4 karı bahanesiyle.
Faizin kralını yerler kar payı kandırmacasıyla.
Ne yardımlar cebe indi, holdingler battı bilirsiniz.
Kilo kilo altınları, dövizleriyle ne dinî liderler gördük.
Din *yoluyle *servet yapan, gerici - yobaz bezirganları.
Hangi cezaya inanıyor ve anlatıyorsanız, o ceza sizi bulur.
Kaçış *yok o gün! *Layık gördüğünüz cehennemler sizin olur.



Geçen yılbaşında açmış olduğum bu başlık yukarıdaki yazıyla başlıyordu. Başlığın ilk adı;
"Biz ne müslümanlar gördük!" idi. Diyaloglarla başlıyan konu makalelere dönüşünce başlığın adını " Dini gerçekler ve adım adım aydınlanma" olarak değiştirmiştim. Jayjay kardeşimin hatırlatması ve topiğin açılmadığı ikazıyla yazıyı güncellemek istedim. Yukarıdaki yazı bir yıl sonra bugün için de geçerli.

Başlık altında toplanan konular sondan başa doğru şöyle:

Ebu Talip
Ebu Leheb
Ebu Cehil
Dabbetülarz
Yecüc Mecüc
Alevilik gerçeği
Muhyiddin Arabi
Tayyip Erdoğan
Pir Sultan Abdal
Ömer Hayyam
Türklerle ilgili hadisler
Şeyh Bedreddin
Muta nikahı
İslam’da akraba evliliği
Nesh ayetleri
İbrahimin zengin oluş yöntemi
Salavatlardaki mantıksızlık
Namaz hakkında
Evrim ve ahlak
Tanrının evrim yasası
Ateizmin yanılgısı Tanrı
Kurandaki çelişkiler
Mezhepler
Bahailik
Şeraitte kadınlar
Örtünmenin ardındaki gerçekler
Meleklerin sırrı
İfk olayı
Cennet-cehennem
Kuranda olmayanlar
Reankarnasyon
Allah’a Tanrı denir mi?
Müslüman olma şartları
Mevlana
Kamil insan
Galu bela’ya göre kimler Müslüman?
Abdülhamit Kızıl sultan mı?
Said Nursi
Vahdettin
Yunus Emre
Kabe-cami-minare
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın rezaletname’sinden
Diyaloglar-Atışmalar

pante
01-01-2007, 22:08
GAZALİ (1058-1111)

İran'da Horasan'ın Tus kentinde doğmuştur. Selçuklu döneminin İslam alimlerinden olup Şafi mezhebinden ve aklın hiçbir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceklerini ileri süren eşariye akımındandır. Kelam ve felsefedeki derin bilgisi, Selçukluların büyük *veziri Nizamül Mülk’ün dikkatini çekti. Nizamül Mülk, Bağdat’ta kurmuş olduğu Nizamiye Medresesi’nin yönetimini ona verdi. Gazali o zaman 33 yaşındaydı ve oldukça büyük bir ün kazanmıştı. Farabi ve İbni Sina gibi büyük alimleri kafir olarak suçlayan ve filozoflara karşı tutum alan Gazali girdiği derin bunalımdan yıllarca kurtulamamış, tasavvufa yönelmesiyle krizi atlatabilmiştir.

Imam Gazali, Ibn Teymiyye ve benzerleri sayesinde yuzyillar boyu insan aklının üreticiliği engellenmiş ve hala engellenmektedir. Islam'ın ilk verilerinin bile cok daha gerilerine düşülerek, sadece hurafe ve yalanlara inanılmaya başlanmıştır. Bu gun dini kural olarak tatbik edilenlerin yaklaşık yüzde sekseni sonradan uydurulmuş kurallardır. Ve ne yazık ki insanlar bunları derin bir inanç ve huşu ile yerine getirmektedirler.

İnsanlar kendi uydurdukları Hadis'lere sonradan tabi olup, sünnet olarak uygulamışlardır. Geri kalmışlık ve sefalet Müslüman insanın genlerine bile işlemiştir bunlar yüzünden ve tamamen kader olarak idrak edilmektedir. Aklı ve bilimi reddeden, olayları ve yaşama dair her konuyu dine ve hurafelere dayandıran, okuduğu, incelediği ve çok iyi bildiği halde tüm pozitif ilimleri tümden reddeden, çağımızda dahi İslami kesim tarafından hakkında övgüyle bahsedilen Gazali ibretlik şahsiyetlerden biridir.

Gazali'den kadının sıfatları: (En makbul sıfat: Kadının koyun cinsidir)

1- Giyim kuşam hevesinden maymun.

2- Fakir düşmeye razı olmadığından köpek.

3- Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan.

4- Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep.

5- Evden eşya sattığından fare.

6- Erkeklere hile kurduğundan tilki.

7- Kocasına itaat ettiğinden dolayı koyundur.

pante
09-02-2007, 12:35
Aşağıdaki dini ve tarihi iddia ya da gerçeklerin çoğunu biliyor ve bir kısmını da tartışmaya devam ediyoruz. Bunları çoğaltabilir, kendi ilgi alanlarımıza göre çok daha ilginçlerini ilave edebiliriz.

1- Â Â Â Atatürk’ün Tanrı’ya inandığını ama hiçbir dine inanmadığını,

2-    Atatürk’ün camide  cenaze namazının kılınmadığını,

3- Â Â Â Atatürk’ün bir Mevlana hayranı olduğunu,

4- Â Â Â Papa 1.Leo’nun Büyük Türk imparatoru Attila önünde diz çöküp

    barış için yalvardığını,

5-    Mısır’da 300 yıl egemen olan Memlük Devletini Arapların esiri olan Türk kölelerin isyan  Â
    ederek kurduğunu, Yavuz tarafından yıkıldığını,

6- Â Â Â 16 milyon kişiyle ırkı dünyada en çok devam eden insanın

    Cengiz han olduğunu,

7-    Osmanlı İmparatorluğunda  padişah analarının tamamına yakınının Türk olmadığını,

8- Â Â Â Osmanlı padişahlarının hiç birinin Hacca gitmediğini,

9- Â Â Â Fethullah Gülen’in ve Said Nursi’nin hiç evlenmediğini ve hiç sakal bırakmadığını,

10- Â Said Nursi’nin ilk adının Said Kürdi olduğunu,

11- Â Said Kürdi’nin Abdülhamit tarafından tımarhaneye atıldığını,

12- Â Muhammed’in annesinin, babasının, amcasının Tek tanrıya inanmadığını,

   Kur’an’a göre kafir sayıldığını ve ebedi cehennemliklerden olduğunu,

13- Â Türklerin tarihte en büyük vahşet ve katliamı

   Araplardan gördüğünü, Emevi Arapların Türkleri kılıç zoruyla Müslüman yapmak için

   70 yıl boyunca savaştığını, 100.000’in üzerinde Türk’ün kesilerek

   ağaçlara asıldığını, onbinlerce kız çocuğun cariye, erkek çocuğun köle yapıldığını,

14- Â İbrahim peygamberin Hintlerin kutsalı Brahman olduğuna dair güçlü ipuçları olduğunu,

15- Â Tevrat’ta İbrahim’in kurban etmek istediği evladının

    İshak olduğunu,

16- Â Tevrat’ta İsmail’in Davud’un, Süleyman’ın peygamber olarak geçmediğini,

17- Â İbrahim’in babasının adının Tevrat’ta Tarah iken, Kur’an’da Azer olarak geçtiğini,

18-  Namaz, oruç, abdest, hac, zekat, kurban ve sünnet, cennet, cehennem, ahiret, Sırat  Â
   köprüsü, cin, şeytan vb. inanışların İslam’dan önce de olduğunu,

19- Â Allah isminin putperestlerin inandığı en büyük Tanrı olan El-lah’tan geldiğini,

20- Â Uhud savaşında Hamza’nın ciğerini söküp çiğneyen Hind’in

    halife Muaviye’nin annesi olduğunu,

21- Â Muhammed’in 52 yaşındayken 6 yaşındaki Ayşe ile evlendiğini, Ayşe’nin 9 yaşında iken Â
    sokakta oyun oynarken alınıp peygamberle gerdeğe sokulduğunu,

22- Muhammed’in evlatlığı Zeyd’in eşi Zeynep’ten hoşlandığını, Zeyd’den  boşanan Â
   Zeynep’i de  eşleri arasına kattığını,

23- Muhammed’in cariyeleriyle birlikte eş sayısının tam olarak bilinemediği, bilinen isimlerle

   toplam hareminin 40’tan fazla olduğunu,

24- Tebbet suresinde beddua edilen Ebu leheb’in Muhammed’in hem amcası hem de 2 kızının  Â
   kayınpederi yani dünürü olduğunu,

25- Her namazda okunan Salli ve Barik dualarıyla Allah’tan  peygamber ve ailesine İbrahim Â
   peygamber zenginliği vermesinin istendiğini,

26- Putperestlerin de İslam öncesi Hacda tavaf, Arafat’a çıkma,

   Safa ve Merve  arasında 7 kez gidip-gelme,

   Hacerül Esved taşını öpme ve şeytan taşlama yaptığını,

27- Kur’an’da ezan, sünnet, Kabir azabı, Sırat köprüsü, Ramazan ve Kurban  bayramı, teravih Â
   ve bayram namazı, mehdi ve deccalin yazılı olmadığını,

28- İnsanın çamurdan yaratılış hikayesinin ve tufan efsanesinin Eski uygarlıklarda Sümer, Mısır Â
   ve Roma yazıtlarında da geçtiğini,

29- Güneşin kara bir balçığa battığının Kur’an’da yazılı olduğunu,

30- Fatih Sultan Mehmet’in yazdığı gazelde Hristiyan olduğunu açıkladığını,
   biliyor ve gerçekliğine inanıyor musunuz?
   Yoksa bunlar uydurma veya çarpıtma mı?

    http://pante.blogcu.com/

pante
09-02-2007, 13:08
FATİH HRİSTİYAN MIYDI YOKSA?!


İşte Fatih'in Avni mahlasıyla “Galata'da Katoliklik” üstüne yazdığı gazellerden biri:



Bağlamaz firdevse gönlünü Kalata'yı gören
Servi anmaz onda ol serv-i dilârâyı gören
Bir firengi şiveli İsayi gördüm onda kim
Lebleri dirisidür der idi İsâ'yı gören
Akl u fehmin din ü imânın nice zabt eylesün
Kâfir olur hey müselmânlar o tersâyı gören
Kevser'i anmaz ol içdiği mey-i nâbı içen
Mescide varmaz o varduğı kilisâyı gören

Bir Frengi kafir olduğunu bilürdi Avniya

Belün ü boynunda zünnari çelipayı gören.



Bu beyitlerin günümüz Türkçesine çevirisini inceleyelim:


Bağlamaz Firdevs'e gönlini Galata'yı gören
(Galata'yı gören, gönlünü cennetin en gizemli bahçesine bile bağlamaz)
Servi anmaz anda ol servi dilarayı gören
(Gönül güzeli bir sevgiliyi Galata'nın kendisinde gören, anmaz bir daha selvi boylu bir başka sevgiliyi)
Bir firengi şivelu İsa'yı gördüm anda kim
(Galata'nın kimliğinde bir Hıristiyan dilli İsa gördüm ki)
Lebleri dirisidür diridi İsa'yı gören
(Dudakları kutsal bir tapınak olur, İsa'nın insanlık dünyasını gören)
Akl-ü fehmin din-ü imanın nice zapt eylesün
(Dinle imanın akıl ve anlayışını sıkı tutmak gerekir)
Kâfir olur hey müsemmanlar o tersayı gören
(Yoksa ey Müslümanlar, o kiliseyi gören olabilir kâfir hemen)
Kevseri anmaz ol içdügi mey-i nabi içen
(Galata'nın içtiği katıksız şarabı içen, cennetteki Kevser şarabını bile anmaz olur)
Mescide varmaz o vardığı kilisayı gören
(Orada karşılaştığı kiliseyi gören de bir daha gitmez mescide falan)
Bir frengi kâfir olduğunu bilürdi Avniya
(Avniya -Fatih'in mahlası- bilirdi senin bir kâfir Hıristiyan olduğunu)
Belün ü boynunda zünnari çelipayı gören
(Belinde keşiş kuşağını, boynunda haçını gören)

***

Fatih Sultan Mehmed’in “Avni” mahlası ile yazdığı ve bir kısmı bugüne ulaşabilen şiirleri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Muhammed Nur Doğan tarafından yeniden tertip edilerek, Fatih Divanı ve Şerhi adıyla Eminönü Belediyesi tarafından İstanbul’un fethinin 551. yıldönümü vesilesiyle 2004 yılında yayımlandı. Kültür tarihimizin önemli simalarından Ali Emiri Efendi tarafından bulunan ve Fatih Millet Kütüphanesi 305 numarada kayıtlı olan yazma esas alınarak hazırlanmıştır.


Fatih’in bu gazelini inkar edemeyenler çare olarak gazeldeki sözleri çarpıtarak, mecazi anlamları var diyerek, “bilürdü” sözcüğünü ”zannederdi” diye açıklayarak durumu daha doğrusu Fatih’in Müslümanlığını” kurtarmaya çalışırlar. *

***

Fatih’in kardeş katili olduğu, üstelik de bunu yasalaştırdığını da burada ilave edelim. Müslümanlıkta değil kardeş katlinin yerinin olmasını, herhangi bir müslümanı öldürenin dahi kafir sayılarak ebedi cehennemlik olduğu hükmü vardır.


Milli eğitim bakanlığı İslam tarihi ans. c.7 lad-mes II. Mehmed maddesi yazarı Halil İnalcık: "Fatih, ' karındaşlarını nizam-ı alem için katletmek munasiptir ' kanunu koyarken hakimiyetin bölünmezliğini temini ve ileride devleti taht kavgalarından korumayı düşünüyordu." sayfa.33

Erol Özbilgen: *Bütün yönleriyle Osmanlı- adab-ı Osmaniye" İz yay.say.92'de Fatih Kanunnamesindeki kardeş katli maddesi : " Her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı alem için katletmesi münasiptir. Ekser ülema dahi tecviz etmiştir. onunla amil olalar."

mhmd
09-02-2007, 13:46
Sn. Pante,

Konu ile alakalı olduğunu düşündüğüm bir haberi bu sabah okumuştum. Hatta bir yorumda yapmıştım. Bu ikisini üst üste düşününce garip oluşumların varlığını hissettim. Gerçi, pek çok bilinmeyenin olduğu bu denklemde ancak birkaç köşe ışıldadı.
Bu yönünü göz önüne alarak tekrar Osmanlı Tarihine dönmekte fayda görüyorum.

"İstanbul’un fethinden sonra kendilerine iş sahası açılacağını ve saygınlık göreceklerini düşünen Türkmenler iş, güç sahibi olmak hevesiyle akın akın İstanbul’a gelirler. Fakat bekledikleri ilgiyi göremezler. Fatih Sultan Mehmet başta Kapadokya, Pontus bölgesi olmak üzere Sırbistan, Mora ve Karaman’dan İstanbul’a ahali göçürür. İstanbul’a göçürülenlerden yalnızca Karamanlılar Türk’tür. Karaman’dan gelen Türklerin önemli bir bölümü umduklarını bulamadıklarından bir süre sonra onlar da geri döner. Ayrıca İstanbul, Selanik’le birlikte bir süre sonra *yoğun bir Yahudi göçü de almaya başlar.

Devletteki en mutevazi görevler bile devşirmelere ve gayrimüslimlere verilir. Şehrin işçi ihtiyacı da Türkler dışından karşılanır. Hatta Fatih’in vezir-i azamı olan Rum Mehmet Paşa, İstanbul’a gelen Türklerden ağır vergiler alarak İstanbul’un Türkleşmesini önler. Bu politika, yine Rum asıllı iki vezir-i azam İshak ve Mahmut Paşalar zamanında da devam eder. Bu ve benzeri uygulamalar Anadolu’da yaşayan Türkleri çok üzer."
Kaynak ( http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=136791 )x

Bu arada divan edebiyatı konusunda söylenenlerin yanlış olmadığını biliyorum.

"Divan şiiri, döneminin zevklerini, sanat anlayışını, inançlarını ve bilgilerini yansıtır. Ne var ki, Divan şairinin gerçek yaşamı anlattığına pek rastlanmaz. Kendisini sürekli acı çeken bir âşık olarak anlatan Divan şairi, sevgilisini ay gibi yuvarlak yüzlü bir güzel olarak betimler. Sevgili hem ay, hem de güneştir. Divan şiirinde kullanılan benzetmelerde sevgilinin boyu mızrak gibi uzun ve düz, saçları sümbül, yanakları lale ya da gül, gözleri nergis, kaşları yay, kirpikleri ok, dişleri inci, çene çukuru kuyudur. Sevgilinin beli kıldan incedir, dudağı ölümsüzlük suyu (ab-ı hayat) gibidir. Böyle betimlenen sevgilinin âşığının (yani şairin) gözyaşı Nil ya da Fırat ırmakları gibi akar. Âşığın bir yandan rakibi, bir yandan da acı çektiren sevgilisi vardır ve bu nedenle başı belâdan hiç kurtulmaz. Divan şiirinde bütün şairlerin kullandığı bu tür benzetmelere "mazmun" denir. Bu mazmunları yerli yerinde ve başarılı biçimde kullananlar başarılı şair sayılırdı."
Kaynak ( http://tr.wikipedia.org/wiki/Divan_Edebiyat%C4%B1 )

En azından abartma ve mecazlar oldukça önemli yer de teşkil etmektedir, Divan edebiyatında.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın