PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Zombilerle Gönderme Ustası "George A. ROMERO"


matillda
08-12-2009, 00:13
http://www.autographsuccess.com/george_a_romero2.jpg



George A. Romero


1940 Yılının 4 Şubat gecesi, New York’ ta dünyaya gelen korku sinemasının büyük yönetmeni George A. Romero, henüz 14 yaşındayken “Super 8 mm” kamerasıyla irili ufaklı filmler yapmaya başlamıştır bile… Romero gençliğinin geçtiği Pittsburgh, Pennsylvania’ da, Carneige Mellon Üniversitesi’ nde eğitim görür. Romero’ nun “ilk film deneyleri” denince, kaynaklara geçmiş olan lise yıllarında (1954) çektiği “The Man From the Meteor” adlı film mevcuttur.


Okuldan mezun olduktan sonra reklam filmleri ve kısa filmler çeken Romero, sinemada düşlerini uygulamak için sabırsızlanır… “High Noon”, “Dr. Strangelove”, “Repulsion” ve “Bitmeyen Balayı” gibi filmlere hayran olan genç Romero, okul sonrasında arkadaşlarıyla birlikte 10.000 dolar toplayarak bir yapım şirketi kurar. Şirketin adı bütçesinden ötürü “İmage Ten Production” olur. 1960’ ların sonunda kurduğu yapım lirketiyle soyunduğu ilk iş, 1968’ deki “Yaşayan Ölülerin Gecesi” olacaktır.


http://www.turkcealtyazi.org/images/poster/0063350.jpg

Açıkcası Romero, sinemaya yüksek bir yerden giriş yapar. Çünkü Yaşayan Ölülerin Gecesi gibi bir başyapıtla sinemaya giriş yapmak herkese nasip olmamıştır. Özellikle de sinemada “korku” türünden bahsediyorsak… Romero bu ilk filmi için ancak 100.000 dolarlık bir bütçe bulabilmiştir. Filmdeki bir çok efekti kendi imkanları ile yapan, filmin akışını kendi akağına bırakan Romero, bu filmde henüz sağ kolu Tom Savini ile tanışmadığından, çalışamamıştır. Ancak filmdeki makyaj teknikleri çok ilginçtir. Zombilerin yediği ölü bedenlerden akan sıvı kan değil çikolata şurubu, bedenlerden akan parçalar ise çikolatadır!.. Filmde yer alan zombi figuranlarına ise ancak birer dolar ödenebilmiş ve üzerinde “Ben Yaşayan Ölülerin Gecesi’ ndeki Zombilerden Biriydim” yazan tişört hediye edilmiştir!...

Her zaman Hollywood’ a mesafeli duran Romero, ilk filminin yarattığı etki sonrasında bir TV dizisi olan “The Winners (1973) ile uğraşır. Aynı yıl içinde şimdiki eşi Christine Forrest ile tanışır ve “Hungry Wives” i çeker. Film usta için zayıf bulunsa da ilginç bir gerilimdir. 1977’ de verdiği dört yıllık ara ile dersine iyi çalışan yönetmen, “Martin” gibi eşi benzeri olmayan bir vampir filmine imza atar. Son derece başarılı bir şehir gerilimi olan Martin’ de vampir oladuğunu düşünen bir kadının, bu tutkusundan vazgeçmek için yerleştiği bir kasabada yaşadıkları anlatılmaktadır. Bu filmin ardından üçlemesinin ikinci ayağı olan “Ölülerin Şafağı” na başlar. Film için üçlemenin en iyisi diyebiliriz.


http://www.aceshowbiz.com/images/news/00015900.jpg


Savini ve Romero, bağımsız film piyasasında tanışan iki genç sinemacıdır. Savini, daha çok B sınıfı korku filmlerini düşük bütçeyle yaptığı inanılmaz makyaj tasarımları ve rol yapabilme kabiliyetiyle anılmaktadır. Romero, onu ilk filminde görmeyi çok ister ve Yaşayan Ölülülerin Gecesi’ nin makyaj tasarımlarını yapmasını önerir. Yanı sıra Savini filmde rol de alacaktır. Uzun süren bir dostluğun ardından Savini, teklifi kabul etme olanağı bulamadan Vietnam Savaşı’ na fotoğrafçı olarak gönderilir. Önce “Martin” i, sonra da 1978 yılında “Ölülerin Şafağı” nı çeken Romero, bu filmlerde nihayet Tom Savini ile çalışır.

Filmleriyle kült haline gelen Romero’ nun içinde yer aldığı hikayeler, notlar, detaylar bitmek bilmez. Heyşeyden önce Romero zombi filmlerinin yaratıcısı olsa da, hiçbir filminde “zombi” lafını kullanmaz!...

İlk filmi olan Yaşayan Ölülerin Gecesi, Afro Amerikalı siyahi bir karakterin başrolde olduğu ve “hemen ölen kişi” olmadığı, ilk korku filmidir. Yaşayan Ölülerin Gecesi’ nde aniden dirilen ve ısırdıkları insanları da kendilerine benzeten “bulaşıcı zombiler” in ağırkanlılığı ve yavaş hareketleri bile başlı başına bir korku unsurudur. Film, zombilerden saklanmak için bir eve kapanan bir grup insanı konu alır. Filmin finalinde zombilerin saldırısından kurtulmayı başaran tek kişi olan Ben (siyahi oyuncu Duane Jones) polisler tarafından zombi sanılarak yanlışlıkla öldürülür ve cesedi zombilerle beraber ateşe verilir… Filmin gösterime girdiği dönemde, siyahi olan Malcolm X’ e ve Matin Luther King’ e yapılan suikastleri henüz unutmamış Amerikalılar için bu final sahnesinin epey provake edici olduğunu da vurgulamak gerekiyor…

Devamındaki “Ölülerin Şafağı” nda ise insanların her şeyin bulunduğu bir alış veriş merkezine sığınmalarıyla ortaya çıkan tüketim toplumu eleştirisi vardır. Gerçek bir “gore” klasiği olan film, dönemin Amerika’ sına estetiği sağlam bir politik söylemle hiç çekinmeden eleştirisini getirmektedir. Baştan sona antikapitalist bir bakışa sahip olan fimde, Romero sisteme karşı olan tavrını bu mekan ve paradoksal durum üzerinden iyice keskinleştirmekte ve insanı yok etmeye yönelik açlığın altını çizmektedir!... Üçüncü film olan “Ölülerin Gününde” ise zombilerin sayısı insanlardan fazla hale gelmiştir. Filmde yeraltındaki bir sığınağa kapanan askerler ve ordu için çalışan bilim insanları hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Romero, Amerikan askerlerini “zombilerin yemeği” haline getirerek, orduya karşı duduğu öfkesini dillendirir. Ancak bu film diğer iki filme nazaran zayıf kalır.

http://www.sinema9.com/afis/dayofthedead.jpg


Sol görüşlü bir yönetmen olan Romero, üç filmde de ırkçılığa, kapitalist sisteme, tüketim toplumuna ve orduya eleştiri oklarını fırlatmaktan çekinmemiştir.
Gerçeği söylemek gerekirse, zombilerin taşrayı tamamen ele geçirdiği için “Ölüler Ülkesi” adını taşıyan filmin, önceki üçlemeden temel farkı, bu kez mesajın çok daha açık olmasıdır!... İnsanlar New York’ un adalarından birine sığınmış durumda. Buradaki nehir, zombilerle insan yaşamı arasında doğal bir sınır oluşturuyor. Buraya “yaşam ve ölüm arasındaki çizgi” gibi bir anlam da yüklemiş Romero… Kara bağlantıları ise elektrikli tellerle çavrilmiş. Ama bu olağanüstü hal bile insanlar arasında dayanışma, eşitlik ve kardeşlik sağlamamış! İşte bu da keskin bir eleştiriyi görmemizi sağlayan ana noktayı oluşturuyor filmde…

Sistem, tüketime ve eğlence üstüne zihni yıkanmış, hedonist dünyada haz peşindeki bir toplum yaratan ABD’ dir. Filmde zenginler, altı alış veriş merkezi olan bir gökdelende yaşıyorlar. Yani dünya zombiler tarafından ele geçirilme noktasında bile, zenginler kendileri için “yeni bir Amerikan rüyası” ayarlamış durumda!... Özellikle alış veriş merkezindeki ekranlardan, mekanik bir anonsa eşliğinde ABD’ de kalan “son yapay cennet” in reklamının yapılması sekantı çok vurucu… Yoksullar dünyanın sonunda da yoksullar. Onlara her zamanki gibi ara sokaklar, köhne binalar kalmış. Zengin yöneticiler ise çalışanlarını, eski Roma arenalarına dönmüş gece kulüplerindeki vahşi eğlenceler, kumar, içki, vb.. ve ahlak dışı davranışlarla kontrol altında tutuyorlar…. Yine de zenginler bir grup devrimcinin örgütlenmesine engel olamamışlar. Bu iki sınıflı toplumun tampon bölgesiniyse, güvenlik sektöründe çalışanlar oluşturuyor. Kısaca hem asker hem polis sayılabilecek paramiliter gruplar ile zombilerle savaşarak , taşra kasabalarından yiyecek, ilaç, vb.. toplayanlar. En alttan gelerek, yükselen ve yeni bir sınıf oluşturan bir konumları var.

Filmdeki Simon Baker karakteri, duygularını belli etmeyen yasalara bağlı ama gerektiğinde insiyatif kullanabilecek bir lideri canlandıyor. Baker bir tür Bush: Kenti ( ki artık bu son insan dünyasıdır) iyi şekilde yönettiğine, insanların ihtiyaçlarını karşıladığına, onlara her şeyi verdiğine inanan ve onlardan itaat bekleyen bir nevi yeni dünya tanrısı…Kentteki insanların ihtiyaç duydukları maddeleri, tasarımını kendisinin yaptığı, zombilerin içine giremeyeceği, deviremeyeceği bir tür savaş kamyonuna konuşlanmış ekibiyle köy ve kasabalardan topluyor. Meksika’ lı yardımcısı Cholo’ nun, paronun kirli işlerini yaparak, kasabalardan yağmaladığı içkileri karaborsa satarak biriktirdiği parayla zengin mahallesine taşınma fikrine gülüp geçiyor. “Bir Meksikalı’ yı aralarına almak mı?!” Adil ve duyarlı bir karakteri canlandıran Riley’ in düşüyse bir otomobille kuzeye gitmek, insan ve zombilerin bulunmadığı doğada yalnız kalmak… İçin ilginci filmin öyküsünde bir de Mecdelli Meyem misali, zorunluluktan dolayı kötü yola düşmüş bir genç kadının olması. İsa’ nın Meryem’ i taşlanmaktan kurtarması misali Riley’ de Slack’ ı arenada iki zombiye ziyafet olmaktan kurtarıyor.

Filmin esas noktalarından biri de, “yaşayan ölülerin” dışlanmışları simgelemesi, dünyanın tüm yoksulları olması. Filmde zombiler, giderek örgütlenecek, bir lider bularak, silahları kullanmayı öğrenecekler ve büyük kenti son noktasına kadar ele geçirmeye sıvanacaklardır. Yok ettikleri ilk canlılar da, kumar oynayan veya seks yapan “günahkarlar” olacaklardır. Başlarındaki iri yarı zenciyi Usame Bin Ladin olarak görenler çıkabilir!..


http://www.soundonsight.org/wp-content/uploads/cache/15220_NpAdvHover.jpg

.
Bu film öncelkilere oranla oldukça yüklü bir bütçeyle çekildi. Ancak bu durum 67 yaşına gelen 1.98 lik bu “dev” yönetmeni durduramadı. Romero riske girmemeye çalışsa da Ölüler Ülkesi’ nde politik duruşundan, yeteneğinden ve zombi filmlerin olmazsa olmazlarından vazgeçmemiş… Tıpkı ilk filmlerinde getirdiği toplumsal eleştiriler gibi, oldukça zeki sistem eleştirileri bu filmde epey öne çıkıyor. Aslında filmin alt metnine böyle bir anlam yüklemenin kötü yanı yok. Film böylece zenginleşmiş… Ancak önlerine geleni öldüren ve “zombiye çevrilen” bu dehşet verici yaratıkları, tüm ezilip dışlananlarla özdeş gibi gösterilince, söylem “bu katiller gitsinler ve günahkar veya masum, istediklerini öldürsünler” fikrini oluşturabiliyor… Zaten “asıl çocuk” da, bazı eleştirmenlere göre filmin en zayıf yanı olan finalde, dirilen ölülere karşı hoşgörülü davranıp, “bırakın gitsinler” demekten kendini alamıyor. Bir açıdan bu tavır, Ölüler Ülkesi’ ni, her korku filminde olması gereken gösterişli bir finalden yoksun kılıyor da denebilir. Üstelik söylemi ahlaki açıdan tartışmalı konuma getiriyor.

Kısacası, korku unsurunun üzerine bu kez daha az gidilip, neredeyse modern epik bir zombi filmine doğru yol alan bir yaratı Ölüler Ülkesi… Kapital sistem, tüketim anlayışı, ölüsüyle dirisiyle böyle eleştiriyi sinemada çok az görmüştür...

murted
20-10-2011, 18:39
Romero candır.

Yıllar evvel dawn of the dead (1978)'i izlediğimde (vcd formatında, Alacakaranlık ismiyle piyasa sürülmüş. :) ) bu filmin, uyduruk ve klişelerle dolu korkutmayan (gore sahnelerinin sağlamlığını bir kenara koyalım), adamların yüzünün boyanıp alın da size zombi denilmiş bir film olduğunu düşünmüştüm. Adam türü şekillendiren kişilerin en başında geliyormuş meğersem. Zombilere insan yedirmeyi akıl etmiş, daha ne yapsın adam? :)

Bir kaç ay evvel aynı filmi izlediğimde filmi zaten görmüş olduğumu farkettim. Kapitalizm, tüketim çılgınlığı ve insan doğasının doymak bilmezliği üzerine yaptığı göndermeler çok bariz yönetmenin.

Örneğin artık paranın geçmediği (dünyanın geri kalanının kaçta kaçının zombileşmediği bile belirsiz.) bir zamanda dahi insanların zombilerin mücevherlerini, paralarını falan çalmaları, yağmalarken o an için ihtiyaçları olanlardan çok ihtiyacı olmayanları almaya kalkmaları, yedi sülalerine yetecek koskoca bir alışveriş merkezi için burası bizim, ilk biz bulduk diye savaşmaları, zombilerin sebebi anlaşılmayacak şekilde alışveriş merkezine dolmaları (Sadece iç güdüleriyle hareket eden zombilerin alışveriş merkezine akın etmeleri ironik :) ), dışarıda kıyamet koparken kendilerini sağlam bir kalenin içine alıp hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya çalışmaları vs. vs.

Romero'yu tanıyın, tanımayanlara tanıtın. :)