PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Diyalektik Tasavvuf


pante
25-02-2006, 01:39
"Diyalektik Tasavvuf" , Turan Dursun sitesi dışında rastlamıyacağınız , literatürde yeri olmayan bir inanç tanımlamasıdır..
Tek başına Tasavvuf'un , ehlisünnet'in esareti altında ve dejenere edilmiş durumda olmasından , ve kurucularından bugüne olan değişim ve gelişimlerden dolayı ve diyalektik'siz bir tasavvuf'u ayrı düşünemediğimden tarafımdan bu ad uygun görülmüştür..
Önce diyalektiğin tanımından başlayalım..

Kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yoluna diyalektik denir.


Hegel’e göre, gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına(antitez) bundan da yeniden karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır. Bu süreç, düşüncenin kendisini kavramasını sağlayan bilinç içeriğini artırır. Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci olduğu gibi dünya tarihinin de oluşum ilkesidir.

Tasavvuf ise ;
Kainattaki canlı-cansız tüm varlıkların birliğini savunan ve sevgiyi , hoşgörüyü , barışı , dostluğu ilke edinen güzel ahlak yoludur..

Tasavvuf denince akla Mevlana gelir..

Mevlana
Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de müridinim işte Mevlana.
Edebe set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim
Ben de müridinim işte Mevlana.

Nazım Hikmet

pante
25-02-2006, 12:39
“ Günümüzden 5000 yıl önce Mısır’da bir terzi yaşardı. Bu terzi yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir düşünceydi. 5000 yıldan beri gök ve yer ölçüleri içinde parlayan bütün ışıklarda, bu terzinin kıvılcımları vardı..

Terzi Mısır papürüslerinde Hermes Tot adını taşıyordu. Yunanlılar ona ermiş ya da üç kez bilgin anlamında Trismegiste diyorlardı. Yahudilere göre HANOK dur. Araplarca Hermesül Haramis adıyla anılmaktaydı. Kuran’a göre Adem ve Şit’ten sonra gelen üçüncü peygamber İDRİS’tir. Yunan kaynaklarına göre 42 yapıtı bulunmaktadır. Fakat bu papürüsler kayıptır..

Terzi Hermes kendisinden sonra gelen düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur :

İNSANLAR ÖLÜMLÜ TANRILARDIR , TANRILAR ÖLÜMSÜZ İNANLARDIR.

Varlık birliği düşüncesini açıklayan Hermetizm’in kökleri Hermes’den çok daha önce oluşmuştur. Gerçekte düşünceler hiçbir zaman tek kişinin malı olmamıştır. Ancak, yavaş yavaş oluşan düşünceler , evrensel diyalektikte tam yerine oturmuş bir etkileyici bir sisteme kavuşmaktadır. Hermes’te insanlık evriminin başlarını tutan talihli kafalardan biridir..

Hermes’in öğretisi eski Mısır’ın Teb ve Memphis tapınaklarının büyük ve kutsal sırrıdır. Mermesin öğrencilerinden Askelopis büyük ustanın şu sözlerini açıklamaktadır.

“ İnsanlar ölümlü tanrılardır , tanrılarda ölümsüz insanlardır. Eşyanın dışı içi gibidir. İç ve dış arasında hiçbir ayrılık yoktur. Küçük büyük gibidir , küçükle büyük arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evrende hiçbir şey ne iç , ne dış , ne küçük , ne büyüktür. Bir tek yasa ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır..

Bu sözlerin anlamını anlayan, gerçeği görür. Kimi insanlar bu anlayışları olağan üstü çabaları ve yetkinlikleriyle öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa nedenler nedeni daima gizlidir. Çünkü sonsuzlu , pek kısa bir son olan zaman ve gene pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler ancak öldükten sonra onu anlayabiliriz. Çünkü yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız. SINIRSIZLIK, SINIRLILIK İÇİNDE KAVRANAMAZ..

İşte din ve felsefeleri binlerce yıldan beri etkileyen kaynak buradan gelmektedir.

Hermes’e göre “ İnsanca ölümlü olmakla, Tanrıca ölümsüz olmakta elimizde. Ancak HİYOROFON denilen başrahibin inisiye olan rahibe yaptığı uyarı da çok çarpıcıdır. Ve ona şöyle seslenir :

“ Her akıl bu gerçeği kavrayamaz. Büyük sırrı gönlümüzde saklayarak, eylemlerimizde söyleyelim. Bilim gücümüz, inanç kılıcımız, sukut kalkanımız olsun. Ufaklıklar ki büyük çoğunluktur. Ya aptal ya da kötüdürler. Aptallar bu gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler,. Kötüler, bu gerçeği kötüye kullanarak büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka çıkar yol yoktur. BİLMEK, BULMAK, SUSMAK , GEREKİR.”

pante
25-02-2006, 14:28
Yunanlı Heroleitos’a ( 576-480 ) göre olmak ve olmamak aynı anlamdadır , aynı şeydir. Eğer bunlar aynı şey olmasalardı , değişerek birbirleri olamazlardı. Yaşamın fırtınasında varlık durmadan yokluk , yokluk durmadan varlık olmaktadır..
Evren var olmakla yok olmanın sonsuza kadar birbirini kovalamasıdır. Her şey ancak karşıtların kavgasında doğar. Hava ateşin , ateş havanın ölümünü içinde taşır , başka bir deyişle ateşte havalık , havada ateşlik vardır. HER ŞEY SONSUZA KADAR DEĞİŞMEKTEDİR. ( Bu ana düşünceler Hegel ve Marx’ı doğuracaktır )

Bütün şeylerden bir şey , bir şeyden bütün şeyler. Diyebilen ilk Antikçağ düşünürüdür. Efes’li anlaşılması çok zor olduğu için KARANLIK lakaplı HERAKLEİTOS..

Tasavvufun ana düşüncesi şudur :

Yaradılış diye bir şey yoktur varlık birliği vardır. Varlık evrende ne varsa canlı cansız, tümünde belirmektedir. Ne başlangıç vardır , ne son , var olan , varlığın belirtileridir.. İnsan da , hayvan da , bitki de , maden de aynı varlığın çeşitli görünüşleridir. Hiçbir şeyin kendine özgü bir varlığı yoktur..

Yukarıdaki Herakleitos’un düşüncesi ile tasavvuf düşüncesindeki ortak noktalar açık seçik bir şekilde görülmektedir..

Tasavvuf bilginleri akılcı ve bilimsel düşünür. İslam kurallarını akla ve çağlarının bilimsel verilerine göre yorumlamışlardır..

İlk tasavvufi düşünceler şöyle özetlenebilir.

Tanrı, kitabında , ben her şeyi kapsarım , ben insanı ruhumdan üfledim. Önce ve sonra , açık ve gizli benim. Yüzünüzü nereye dönerseniz beni orada görürsünüz demektedir. Bu sözlerin açık anlamının altındaki gizli anlamı , her şeyin tek varlığın ürünü olgusudur. ( VAHDET-İ VUCUT ). Ama peygamberler karşısındakilere akıllarının alabileceği kadarını söyleyebilir. Putlara tapıldığı bir çağda , o taşların bile gerçekte tanrının bir tezahürü olduğunu elbette söyleyemezlerdi. Gerçek anlamın bir süre gizlenmesi , din iyice oturunca ve akıllar geliştikçe alıştıra , alıştıra açıklanması gerekiyordu. Hz.Ali de bu gizli anlamları Peygamberden açıkça öğrenmişti. O da bunları açıklayamazdı. Ki onun sıfatlarından birisi de SIRRULLAH’dır. Hz. Ali’nin torunu Zeynelabidin de şöyle diyor. “ Nice bilim cevheri var ki , eğer onları açıklayacak olsam , beni puta tapmakla suçlar , kafamı kesersiniz..

Bu ana düşünce gittikçe gelişerek tam bir maddecilik karakteri göstermektedir. “ Her şey tek şeydir. Ne başlangıç vardır ne de son , ne yaratan vardır ne de yaratılan , evrendekilerin tümü aynı varlığın tezahürleridir. Daha açık bir değişle aynı varlık.”

XIV. yüzyıl mutasavvufu Şayh Bedrettin Varidat adlı yapıtında , ağacın ben tanrıyım demesi , bir insanın da bu sözü söyleyebileceğini gösterir. Değil mi ki bütün evren Tarının görünüşüdür , o halde kim ben O’yum derse yalan söylemiş olmaz..

Tasavvuf felsefesini “ Hiçbir şey yoktan var olmaz “ Parmanides ile “ Her şey karşıtı ile gelişir “ Heraklietos’un yaklaşımlarından etkilenmiştir..

Ben Tanrıyım diyen MANSUR..

Suyun rengi kabın rengidir diyen , Cüneydi Bağdadi..

Tanrıyı görmek isteyenler eşyaya bakın diyen Muhuddin-i Arabi’nin bu sözleri gibi , kimi tasavvuf bilginlerinin açık sözleri , islam tasavvufundaki Tanrı ; evrenin toplamından başka bir şey değildir diyen Panteizme yaklaşmaktadır..

Muhyiddin-i Arabi ( 1165-1240 ) İrfan Aynası adlı yapıtında şöyle der. “ O bir elçi gönderdi. Kendisinden , kendisiyle ,kendisine..
“ Şu manaları da unutma ; Ezel şu andır , ebed şu andır , kıdem şu andır , Yani ; Ezel , ebed , kıdem şu içinde bulunduğumuz ve göz açıp kapayacak kadar bir zaman içinde elden çıkardığımız vakte sığdırılmıştır. İŞ BU VAKTİN İÇİNDE KENDİNİ ARA..

Araz , cevher ne varsa ; yani öz çekirdek ve bu çekirdeklerin sonradan meydana getirdikleri ki bunlar MÜKEVVENAT tabir edilir. Bütün bunlar Hakkın vücududur. Varlığıdır. ( Mükevvenat- yaratıklar, varlıklar. ) Bütün bunların sırrı , bir zerrenin içinde saklıdır. Zerrelerden herhangi birinin sırrı çözülsün, işte o zaman görülecektir ki bütün mükevvenatın sırrı meydandadır..

Yüce Tanrının zatına bağlı sıfatlar her an bir değişik şekil almaktadır.

Şeyh Bedrettin ( 1357-1420 ) Varidat adlı yapıtında “ Her nesnede hatta her zerrede bütün alemler mündemiçtir. Görülmez ki , tasavvuf itibariyle bir tanede bir ağacın hepsi gizlenmiş olduğu gibi , tane dahi ağacın her cüzünde gömülüdür , Alemler de böyledir. Bütün cüzleriyle kendi aslında , o asıl da alemlerin her birinde mevcuttur.. Öyleyse bütün alemler her zerrede bulunduğu şüphesizdir. HER GÜZEL ŞEY CENNET VE HER KÖTÜ ŞEY CEHENNEMDİR.

jeolog
25-02-2006, 18:29
Yüce ALLAH vacib-ül vücud'dur. Yani varlığı şarttır. Mahlukat ise mümkün-ül vücuddur. Yani varlığı olsa da olur olmazsa da... Bütün mahlukat ALLAH'ın TEKVİN sıfatının bir eseridir. Mahlukata bakarak ALLAH'ın Tekvin sıfatını görürüz. Dolayısıyla ALLAH'ı bir zat-i sıfatıyla tanırız. Bu tanıma felsefe ve bilimdeki gibi SADE MANTIK'la da olabilir, tasavvuftaki gibi AŞK'la da... Nasıl baktığınıza bağlı...

Hallac-ı Mansur'un ENE'L HAK demesi bu TEKVİN sıfatının eseri olduğunu belirtmektedir. Bu söz AŞK SARHOŞLUĞU halinde söylenmiştir. Derecesi yüksek mutasavvıflar böyle söz söylemezler. Daha sakin davranırlar.

pante
25-02-2006, 19:51
Giordino Bruno , Aristotales’in evreni bölümlere ayırmasına karşı çıkarak, Tanrı ve evren bir ve aynı şeydir . Tanrı , evrenin yaratıcısı değil kendisidir. Ne yaratan vardır ne de yaratma eylemi , olmakta olan şey vardır. Evren-Tanrı sonsuz büyüklükte nasıl bulunuyorsa , sonsuz küçüklükte de öylece bulunur. Sonsuz gerçek olarak onun her yerde bulunması yüzünden doğada her şey canlıdır. Ve hiçbir şey yok olmaz..

İngiliz düşünürü White Head 'e göre , Tanrı 'nın her türlü değişmenin ötesinde değişmez bir niteliği ve bunun yanında bir de değişen ve oluşan bir niteliği vardır. Tanrı değişmeyen yanıyla devinimi başlatmıştır ve Evrenin bilincindedir. Ancak Tanrı bu konumda kalmış olsaydı , ilk devindirici , özgür , öncesiz ve yetkin olarak kalacak ama varoluşa katılmamış olacaktı. Diğer niteliği ile ise Tanrı , değişme ve oluşma sürecinin içinde ve bilincindedir. Bu nedenle Tanrı 'nın evrende içkin (evrenin maddesine karışmış-içinde bulunan) olduğunu söylemek de doğrudur. Evrenin Tanrı 'da içkin olduğunu söylemek , Tanrı-Evren ilişkisinin karşılıklı olmasına farkına varışın göstergesidir..

Felsefesi yanlış anlaşılan ve panteist sanılan Spinoza'nın görüşleri ise özde panenteist olup , tasavvufla özdeşleşmektedir..Büyük düşünürün özellikle Vahdet-i Vücut anlayışına sahip olduğu dikkat çekicidir..

“Varolan her şey Tanrıda vardır ve Tanrı olmadan hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz.”

Dikkat edilirse , varolan her şey Tanrıdır demez , varolan her şey Tanrıdadır, der. Buradaki ayrım çok önemlidir. İstese , bilinçli bir şekilde bunu derdi.. Ancak böyle bir şeyi iddia etmenin sonunda Tanrıya sınır koymuş olacağının farkındadır. Ayrıca Spinoza böylelikle cevherin/ Tanrının dışındakilerin ona bağlı olduğunu da dile getirmiş olur. Bunu şu sözlerinde de görmekteyiz ;

“...Tanrı dışındaki bir şey , varolmak için yalnızca Tanrı’nın yani cevherin yardımına , istemine gereksinim duyar.”

"Doğada Tanrı’nın evrensel yasalarını izlemeyen hiçbir şey olamaz"..

"Tanrının özü varlığı kuşatır , ancak varolanların tümünün varlığı Tanrının özünü kuşatmaz"..

pante
26-02-2006, 00:55
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...

Mevlana'nın bu çağrısını , bir diyalektik materyalist olan büyük şair Nazım Hikmet bile kabullenmiş ve müridi olduğunu ifade etmişti..Tekrar yazalım..

Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de müridinim işte Mevlana.
Edebe set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim
Ben de müridinim işte Mevlana.

Peki bu teslimiyet sadece Tasavvuftaki aşka , sevgiye miydi dersiniz?
Hayır..Tabi ki en önemli faktör , ancak Tasavvuf felsefesindeki akılcılık ve bilimsellik ve diyalektik ortaklık..
Evet..Diyalektik Materyalist anlayışa en yakın inanç olarak görmüştür Tasavvuf'u Nazım..
Açıklıyalım ;
Tasavvuf düşüncesinin temeli Parmanides ve Heraklietos'a dayanır dedik ya , aynı Heraklietos Hegel'i ve Marks'ı da etkilemiştir..

Diyalektiğin üç büyük adı Herakleitos ( 576 480 ), Hegel ( 1770-1831 ) ve Karl Marks (1813- 1883 ) tır.

Diyalektik materyalizmin dört yasası vardır.

1) Evren, her şeyin her şeye bağlı bulunduğu ve birbirinin koşulu olduğu maddesel bir bütündür.
2) Evrim, diyalektik devim ve değişmeyle gerçekleşir.
3) Her şey , her şeyle çelişerek devinir.
4) Her şey nicesel değişmelerin , nitel değişmelere sıçramasıyla gelişir.

Bu yasalar , Diyalektik Tasavvuf'un da yasalarıdır özündeki fark hariç..
Hegel , değişme ve gelişmeyi doğada ve toplumda somutlaşan “mutlak tin”in ya da ideanın bir dışavurumu olarak görür.
Tasavvuf'ta ise herşey ilk ve tek olan varlıktan oluşmuştur ve herşey yine ondadır..

Bir buluşmalarında Yunus Emre , Mevlana'ya :
"Mesnevi'yi çok uzun yazmışsın , ben olsam şu söze sığdırırdım hepsini" der :

''Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm''

suskun
01-03-2006, 01:17
devamını bekliyoruz!!!

pante
05-03-2006, 23:54
Yunus Emre , vahdet-i vücut (varlığın birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf felsefi yorumunu benimsemiştir. Vahdet-i vücut felsefesine göre ; "Tanrıdan başka varlık yoktur. Var olan her şey onun çeşitli biçimlerde görünmesidir".

Yunus Emre şiirlerinde insan , Tanrı, varlığın birliği , sevgi , yaşama sevinci , barış , ölüm , olgunluk , alçakgönüllülük gibi konuları dillendirmiştir. Bütün bu kavramları insanların anlayabileceği sözcüklerle yalın bir şekilde belirtmiştir.

Yunus Emre’ye göre insan bir sevgi varlığıdır. Yunus Emre sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı diye yorumlar. "Yaratılanı severiz yaratandan ötürü". Sevginin amacı yüce yaratıcıyla bütünleşmektir. Sevginin olduğu yerde öfke , kırgınlık , kızgınlık olmaz. Sevginin değerini yalnız seven bilir. Sevmek bilgelik , emek , olgunluk ister. Tanrı ışığından mahrum kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlıkları birbirine bağlayan , onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Yaşamak belli nesnelerle sahip olmak , sadece gelip geçici varlıklar edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşam biçimi insanı sevgiden dolayısıyla yüce yaratıcıdan uzaklaştırır.

Yunus Emre’ye göre gerçekte ölüm yoktur. Ölüm ruhun bedenden ayrılıp yaratıcısına dönmesidir. Bu nedenle ölüm ruhla beden arasında bir ayrılıktır. Yunus Emre’yi anlamak , ondaki derin sevgiyi çözmek günümüzde yaşanan sorunları da çözmek anlamına gelir.

Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu,

Bunlardan beyanı, cümle vücudda bulduk.

Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak,

Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk.

-MEV-
06-03-2006, 00:37
Yunus Emreye gore ve ayni zamanda Kuran inancina gorede olum yoktur....olum sadece bedene aittir...olum esnasinda disconnect bir durum yoktur......bunu o ani yasarken anlayacagiz ki bizim icin sonsuzluk devam edecektir...bu dunyada hayatamizi surdurebilmek icin gerekli olan beden giysimiz....bu bedenin benlik oldugunu kabul etmek ruhtan vazgecmek cok anlamsizdir...

beynimizdeki serotonin maddesinin eksikligi yuzunden kendimizi mutsuz ve kaygili hissederiz.....daha dogrusu mutsuz ve kaygili keyifsiz oldugumuzda serotonin seviyesi duser.....ama panik atak hastaligi icin bunu soylemek dogru degildir.....cunku hastalik herhangi bir sebep yokken serotonin dusuklugune yol acar.....kisi ne oldugunu bilmeden kalp carpintisina magruz kalir...kalp krizi gecirdigini veya beyin kanamasi gecirdigini sanar o an...ne zaman ki panik atak oldugunu ogrenir nobetleri seyreklesmeye baslar....demek ki duygularimiza eslik eden beynimizin disinda bir benlik var.....hemde tesaduf olmasi imkansiz bir benlik

http://turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=2979&postdays=0&postorder=asc&&start=15

pante
06-03-2006, 01:13
Konunun anlaşılması için bugünün bilimsel bulgu ve verilerinden de yararlanabiliriz.Şöyleki ;
Bugün, bilim çevrelerince , Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak , Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır.. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare , kendisine öğretilen yolu , beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi..
Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi , görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum , bilimadamlarını şaşırttı.. Nörofizikçi Karl Pribram , beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek , bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi.. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı , kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre , beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı.. Beyinde görüntü yoktu , peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı , beynin algıladığı dalgalar mı , yoksa bundan da öte bir şey mi?

Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren , birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir.. Bu tanıma göre , uzayda boşluk yoktur , her yer doluluktur.. Ünlü fizikçi David Bohm , atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı.. Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri , günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren , sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır.(Hologram konusunu daha önce Sodomo arkadaşımız işlemişti)

Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken , Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri , dille getirdiklerini düşündüğümüzde , esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik , onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken , bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş , bazıları ise , içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun , bir tarzda açıklamaya çalışmıştır.

Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez

Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez

İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra

Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz



Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan

Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz

Yunus canını terk et, bildiklerini terk et

Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz

* * * * * * * * * * * * * * ***

Unuttum din diyanet, kaldı benden

Bu ne mezheptir, dinden içeri

Dinin terk edenin küfürdür işi

Bu ne küfürdür imandan içeri

Geçer iken Yunus şeş oldu dosta

Ki kaldı kapıda andan içeri

* * * * * * * * * * * * * * ***

Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil

Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi

* * * * * * * * * * * * * * ***

Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir

Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir

Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil

Bu yürüyen halktan değil, halık avazından gelir

pante
06-03-2006, 13:10
Şimdi biz bir takım bilimsel verilerin ışığı altında , onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi , tasavvufun anlatmak istediğinin , kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar.. Bu ifade tarzının anlaşılması ile , bizden ayrı , ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak , gerçek Tanrı kavramı ortaya çıkmaktadır.

Hologram , en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği , hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil ; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi , dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile , Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır.

Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur , dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz.. Bunun gibi , insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip , çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte , o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi , çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf erleri bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise , belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır.


Buradan hareketle , makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi , kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için , hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz , sınırsız tek olan Allah , kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir.. Fakat bu varlıklar , o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler , O'nun ilmiyle , O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle , o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir..
Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh , aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme , iradeye ve kudrete sahiptir.. İşte bu evrensel ilim , güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin , her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin , "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu , mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır.

pante
06-03-2006, 21:02
Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç , ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır.. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman , ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz , kendi varlığınızdakinden , Öz'ünüzden istiyorsunuz.. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Tanrı ilmi , kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise , zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş , şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman , mekan , geçmiş , gelecek diye algılananların hepsinin , algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu , bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür.. Tüm'ün bilgisi , her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak : zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi , mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır.

Tanrı platformda ise her şey bilgi olarak , tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu platform alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar , bu üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim , galaksiler , burçlar , güneşler , planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığından alır. Ve her biri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan , sadece ve sadece tek'tir , varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır.. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının , mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla , sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki , evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir..

Aşk ile ister idik yine bulduk ol canı

Gömlek edinmiş giyer suret ile bu teni

* * * * * * * * * * * * * * **

Yunus imdi sen senden, ayrı değilsin candan

Sen sende bulmaz isen, nerde bulasın anı

pante
06-03-2006, 23:09
Alemdeki varlıkların oluşumu her an devam etmektedir. Tanrı katında zamanın ve mekânın bir anlamı yoktur ; Tek bir an vardır ve o an devr-i daim ederek , Allah'ın kudret ve iradesine göre şekillenmektedir.. Başlangıç ve bitiş zamanı aynıdır. Oluşlar noktanın sürekli deveranıdır.

Var oluş konusunda üç durum söz konusudur ;
Birincisi mutlak varlıktır. “Var olmak” kendisidir. Onun yüce zati sıfatıdır.. İkincisi mutlak yokluktur. Sadece mutlak varlığın bilinmesi için mefhum olarak ortaya çıkarılmış durumdur. Yoktur..
Üçüncüsü mümkünattır yani mevcudattır. Varlık verilenlerdir ki ; var olabilirde , var olmayabilirde.. Bu mevcudatın varlığı , kendinden menkul değil , varlığını verene aittir..

Bu mevcudatın iki yönü söz konusudur.
Birincisi , varlıktan gelen ve ona ait olan varlık yönüdür.
ikincisi ise , varlığı kendinden olmamakla , kendisine ait olan hiçlik - yokluk - çirkinlik - ayıp - terslik yönüdür.

Bu mevcudatın benzeri , eşi , dengi veya zıddı olur. Bu mevcudat , mümkünattır.. Yani var olmasıda , olmamasıda mümkündür. Varoluş NOKTA ile başlar.Bu nokta herşeyin içinde olduğu tohum anlamında olduğu gibi ;Mutlak varlığın bilinmesi için , ortaya çıkarılan YOKLUK anlamındadır. Mevcudatın tümü , içinde yokluk mefhumu olan noktadır. Nokta , tüm mevcudatın-varlıkverilenlerin kendisi ve özetidir. İlmin başı noktadır. Nokta konulmuştur ki bununla varlık (vücud) bilinsin.Herşeyin izahı-beyanı bu noktada mevcuttur. İlim şehrinin tanıtımı burdadır.Yokluğun ortaya çıkarılması , varlığın bilinmesi içindir. Çünkü bu boyutta (mevcudat içinde) her anlam karşıtı ile bilinir. Tasavvufta nokta , ahadiyete işaret eder. Vahidiyetin batını AHADİYET , zahiri RAHMANİYET'tir. Ne dün vardır ne de yarın! Evren her an oluş halindedir. "O her an yeni bir ilahi tasarruftur..

Varlıkların özünde Allah olunca , tabiatta iyi-kötü , hayır-şer olamayacağı gibi , ölüm diye bir şey de yoktur. Var olmak ve yok olmak aslında bir değişimdir. Varlık ve yokluk da bize göredir. Gerçek anlamda ölüm yoktur.

Koğıl ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir

Ölüm aşıkın nesidir cun nur-u ilahidir

Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın

Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir

***

Kal u bela denmeden, Kadimde bile idik

Biz bir uçar kuş idik , vücut can budağıdır

Yunus beşaret sana, gel derler dosttan yana

Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ aslıdır

pante
07-03-2006, 21:44
Yunus, evrenle kaynaşmıştır , her nereye baksa orada Hak'kı müşahade eder. Orada son derece dinamik , canlı , sürekli bir oluş vardır. O oluşa katılma , Allah'ın tecellilerini bir başka gözle görmektir.Evrende asıl olan aşktır , sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir parça aşk bütün evrenlere yayılmıştır. *Allah'ın oluşu idare eden sevgisi bütün varlık ve olaylarının en içine , onu karakterize edecek şekilde yerleşmiştir.

Varlıkların ve olayların gerçek anlamına , oradan evrenin anlamına ve Allah gerçeğine ulaşmak için , her şeyin özüne doğru gidilmelidir. "Fenâ mertebesi"ne ulaşan mutasavvıf , ancak o mertebede kendisini Allah'ın halifesi gibi görüp bütün oluşa , Allah'ın bu evren ve evrendeki varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde , ama bütün zaman ve mekânlarda , bütün varlık katmanlarında ve hallerinde katılır. Nihayet , "sonun başlangıçla birleştiği safha" ya geçilir.
O Makam zaman *ve mekanın olmadığı hiçlik , yokluk makamıdır ki ,orada sadece Allah vardır.

Anlaşılır ki bilinen tüm mekan ve zamanlar izafi ve zan imiş sadece tek bir "An" varmış.

“Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu işte bu an da o andır” *Hz Ali.

Sadece O vardı. Bilinmeyi istedi bunu sevgiyle varlık hâline getirmeye karar verdi ve uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu. Bâ*zı*ları bu*na genesis , bâzıları yaratılış , bâzıları da Big Bang der. Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı , çünkü ondan evvel mekân yoktu ; belli bir zamanda da olmadı , çünkü ondan evvel zaman yoktu. Bu se*bepledir ki , bizim ölçülerimize göre değer*lendirmek için zihnimizi zorlarsak , yaratılış her yerde ve her zaman oldu , olmakta ve olacak ; Big Bang aslâ bitmedi , bit*meyecek , tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar..

Bâzıları bu farklılıkların azalması , her şeyin sürekli dağılıp gitmesi olayına entropi der. Çünkü var oluş ancak farklılıkla , izafiyetle mümkün ve farklılıklar orta*dan kalkınca ne zaman kalacak , ne de mekân. Bâzıları bu mukadder hadiseye kıya*met der ; ne zaman kopacağı sorulduğunda "ölçü*lemeyecek kadar u*zun bir süre sonra" cevabını verirler , çünkü o olduğunda ölçü*lecek zaman kalmayacaktır.. Üstelik Big Bang de , kıyamet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta.. Böyle olduğu için de mâzî , hâl ve âtî hep aynı , O hepsini biliyor ve her şey zâten O'nda.

Bâzıları "yaratılışa ne gerek var*dı , O'nun ihtiyacı mı vardı" diye sordular zaman zaman ; halbuki yaratılış kaçınıl*mazdı , çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve gü*zellikle dolu O'nun bu vasıflarının bir yansıması , bir yanılsaması sâdece ; ha*ki*katte ne yaratılış var , ne de yaratılmış.. Zâten her şey O! Bu mutlak hakikati kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr'u yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye , dini-dar olanlar yaktılar.


Bir sakiden içtik şarap, Arştan yüce meyhanesi
Ol sakinin mestleriyiz, canlar onun meyhanesi
Bir meclistir meclisimiz, anda ciğer kebap olur
Bir şemdir burda yanan, güneş onun pervanesi
*** ***
Aşk oduna yananların, Kulli vücudu nur olur
Ol od bu oda benzemez, hiç belirmez zebanesi
Ondaki mest olanların, "Enel hak" tır sözleri
Hallac Mansur gibidir en kemine divanesi
*** ***
Ol meclisin bekrileri, şol şah-ı Edhem gibidir
Belh şehrinde yüzbin ola her guşede viranesi
Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil
Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi

pante
08-03-2006, 12:57
En küçük zerrelerden son*suz bütünlüğe kadar bütün evren bilginin düzeni içe*risinde sev*giyle birbirine yaklaştı. Bâzıları buna gravite , zayıf güç , çekirdek gücü gibi isimler taktılar ; Einstein diye birisi hep*sinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı , hattâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” der gibi , bâzılarına çok ters gelen lâflar etti.. Nötronlar , atomlar , moleküller , gök ci*simleri , yıldızlar , geze*genler oluştu. Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler.

En azından bir tanesinin varlığından emin oldu*ğumuz bazı ge*zegenlerde oksijen , karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki , organik mole*kül*ler teşekkül etti . Sonradan bunlar bâzılarının ko*zervat de*dik*leri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler. Daha sonra bun*lara , sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi.. Bazıları buna ruh , bazıları soul , bazıları spirit , bazıları başka isim*ler verdiler ; bu isimlerin hemen hepsi soluk , rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi , çünkü canın uçucu , ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşü*nül*dü.. Can , O'nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ay*rı*calıktı âdeta ama , evrimin kaçınıl*maz özelliği olarak , canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi. Bâzılarının virüs , prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar..

Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları , yâni entropiye karşı çıkarken (negentropi yaparken) çevre*deki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserîsi düşü*nemedi ki , kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın tarifi buysa , hareketlilikse , reakti*vi*teyse , malzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde so*nunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa , bütün bu kıstaslara en mükemmel şekil*de uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi. Yâni can her yerdeydi , ruh her şeydeydi.

Canın ne olduğu , mahiyeti gibi sorular , pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti. Halbuki can , mutlak hakikât olan O’ndan , sadece ve sadece O’ndan başka bir şey değildi. Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için , farklı algılandı , farklı empoze edildi..

Daha güzele ve bilgiliye doğru yolculuk devam etmeliydi tabiî ki , öyle de oldu , çünkü O, kendinin sûretini , yan*sımasının oluşumunu istiyordu. Tek hücreliler , zamanla , bir*le*şerek daha karmaşık çok hücreli canlıları , onlar da , zamanla , muhafaza e*dilmesi daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler. Güzelliğin ve bilginin gereği , her şeyin hep zıddıyla kâim olması gerekiyordu. Elektronun pozitronu , cansızın canlısı , dirinin ölüsü , erkeğin dişisi , hayvanın bitkisi... gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu.Buna DİYALEKTİK de*nildi.

Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar , yeni güzel*lik*ler oluş*turdular. Hayvanlar âlemindeki gelişme , aynı minvâl üzre , bâ*zılarının me*meliler , primatlar , hominidler dedikleri yaratıklara kadar ilerledi ve sonunda , beyni bilinen bütün diğer can*lılardan daha çok gelişmiş , soyut düşünme yeteneğine hâiz , kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm , O'nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine sa*hip bir varlık gelişti ; bâzıları ona insan , bâzıları eşref-i mahlûkat , bâzıları homo erektus , homo sapiens , homo faber , homo ekonomikus... gibi isimler taktılar.İlk yaratılıştan insana kadar olan bu tekamül tamamlanmış , insanın tekamülü başlamıştı.Bu tekamülü kimileri kör bir bağnazlıkla reddetti , kimileri ise Tanrı'yı yoksayarak tesadüflere bağladı..O'nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için , ancak sezilebilirdi , hissedilebilirdi.Sonsuz bir öncelik ve sonsuz bir gelecek sahibi , beş duyu ile tesbit edebildiğiniz veya edemediğiniz tüm varlık O'dur.

Hiç bir kişi bilmez bizi, biz ne işin içindeyiz
Ne hırsımız baydır bizim, ne nefsimiz içindeyiz
Bir kimsenin devletine, ta'nediben biz gülmeyiz
Ne munkiriz alimlere, ne tersanın Hacındayız
Yunus eydur hey sultanım, özge şahım vardır benim
Ko dünya altın gümüşün, ne bakır-u tacındayız.

pante
08-03-2006, 23:27
Bütün yolların O’na , sâdece O’na çıktığını fark edemeyen , çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude harbetti. Çünkü dinlerin O’na ulaşmak için sadece bir araç olduğunu idrak edemeyip , birer gâye hâline getirilmesi hatâsına düştüler! Dinleri kurumlaştırdılar.Herkesi zorla dine soktular , dinden çıkanı öldürdüler.Dini yönetim biçimi haline getirdiler.Devlet üzerinden zorbalıklara giriştiler.Farklı inançta olan kitleler üzerine katliamlara varacak kadar terör estirdiler.Sevgiyi , hoşgörüyü yokettiler.Dinin savaşla , cihatla , zorla yayılmasıyla ve dünyaya hakim kılınmasıyla , huzur ve saadete erişileceğini sandılar. Öyle olunca da , Tanrı’nın sevgi , akıl , hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup , yâni yobazlık doğdu. Şeytanın ta kendisi olan bu illet sırf din plânında ortaya çıkmadı zâten ; bâzılarının ideoloji , bâzılarının felsefe , bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de mutaassıpları , yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere...

Ahmakça bir tevekkülle sâdece duâya , ibâdete sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler. Yenilik ve inkişaf*tan kaçındılar , aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik batağına düştüler. Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir ilerlemeye dahi karşı çıkar oldular. Bu gibilerin elinde , O’nun in*sana bahşettiği en ulvî ve hakikî huzur aracı olan din bir işkence mekanizmasına dönüştürüldü. Din adı altında sevgiden yoksun , içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye istinad eden , hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki *inançlarından oldular , ümitlerini kaybettiler ya da sahte peygamberlere kapıldılar , yoldan çıktılar.Eski putperest dönemlerindeki adetler dinler içinde yeniden yer edindi.Tek Tanrılı din adı altında , Tanrıya eş koşacak şekilde inançlar geliştirdiler.Kimi dinler , peygamberlerini Tanrının oğlu , kimisi ise Tanrı'nın en sevgili peygamberi haline getirdiler.Mezarları süslü türbelere dönüştürüp , ölülerin ya da taşların etrafında dönerek ibadet ettiler.Onlardan dilekte bulundular , taşları öpüp , yüz sürdüler.Allah'ın emri diye isnat ederek , şeytan taşladılar , şeytanı içlerinde göremediler , birbirlerini çiğneyip , ezerek öldürdüler yine de vazgeçmediler.Din turizmi , din tüccarlığı para kazanmanın vazgeçilmezleri içinde yer aldı.

"Hoca,
Istersen bin var Hacca,
Hepisinden iyice,
Bir gönüle girmektir...

sodomo--
11-03-2006, 22:54
panteidar harika yorumlar yapmışsın tebrik ederim özellikle son metin tek kelime ile mükemmeldi.

şu hologram ile bağlantılı bir eren sözü ekleyelim istersen,

"Muhiddinem, dervişem

Hak yoluna girmişem

Onsekizbin alemi

Bir zerrede görmüşem"

aslında bayağı mesafe katediyoruz gerçeği anlama konusunda farkındamısın ? taşlar yerine oturuyor gün be gün

sodomo--
12-03-2006, 01:30
Tasavvufun İslam inançlarıyla gelen pekişen bir akım olduğu söylenemez. tasavvufun bütün ilkeleri İslam dinine Kuran ile gelen ilkelere aykırıdır. Özellikle tasavvufun tanrı anlayışını islamın özü ile bağdaştırmanın olanağı yoktur. İslam anlayışına göre tanrı evreni yoktan varetmiştir oysa tasavvuf buna karşıdır, tasavvufta *yaratma yoktan varetme değil tanrının görünür duruma gelmesidir. Öte yandan insan-tanrı özdeşliği vardır, tanrı konuşan insan kılığında görünmüş, insan bilinmeyen tanrının bilinen tanrıya dönüşmesini sağlamıştır.

Tasavvufu herhangi bir dinle özdeşleştirmenin olanağı yoktur. "72 millete bir gözle bakmayan bizden değildir" anlayışı tasavvufun olmaz ise olmaz anlayışıdır. Hem dünya üzerinde biz-onlar, müslüman-hiristiyan, türk-yunan, şii-sunni gibi ayırımlara gidip hemde tasavvuf yolunda ilerleyemezsiniz. Bu anlamda Kuran dahil hiçbir ilahi kitap tasavvufi bir değer taşımaz çünkü tamamıyla ayırımcılığa hizmet ederler.

Mevlana ile devam edelim ;

Şunu bilesin ki müslüman değildir aşık,
Aşk mezhebinde ne küfür, ne iman,
Ne ten var, ne akıl var,
ne gönül ne de can,
aşıktan sayılmaz böyle olmayan.



devam edeceğim....

sodomo--
12-03-2006, 01:53
Yaratılış bir görünüştür, yokluktan varlığa geliş değildir. Tanrının görünür duruma gelmesi evrenle onun kapsadığı varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. Bu nedenle bütün görünenler tanrısal yansımalardır. Biz buna çokluk diyoruz. Bir olan tanrının görünümü çokluktur.

Şeriat bu konuda da yanıltıcı ve gerçeği kavramaktan uzaktır. Çünkü şeriata göre statik bir tanrı anlayışı vardır bu statik tanrı olup biten herşeyi dışarıdan seyretmekte bununla da kalmayıp insanlar ile ilgili gözlemlerinde meleklere görev vermekte onlarda sevap ve günahların takibini yapmaktadırlar. *Bu açıkça tanrının dışında bir varlık alanı tanımı yapmak demektir ki bu imkansızdır. Klasik şeriatçı anlayışa göre tanrı yalnızca gözlemcidir.

sodomo--
12-03-2006, 02:19
Bütün insanlar tanrısal bir öz ile birbirine bağlantılıdır. Yani her kim bir başkasına kötülük veya iyilik yaparsa aslında kendisine yapar.
Ayrılık-başkalık bir yalancı yorumdur ve dinler büyük ölçüde bu ayrılığı beslerler.
Gerçekte tek din vardır bu da insan-tanrı özdeşliğine dayanan sevgidir.

Sevmek ibadettir.

Cennet-cehennem gerçek değildir.Şeriatın yanıltıcı bir yorumudur. Cehennem tanrıdan ayrılık, cennet tanrı ile birlikte olmaktır. Şeriat bu iki sözcük ile "havuç-sopa" anlayışını benimser. Bu anlayış sakat bir anlayıştır ve genellikle hayvan terbiyesinde kullanılan ilkel bir eğitim anlayışıdır. Klasik şeriatçı mantık ruhlara korku salmayı kendisine görev edinmiştir halbuki uzun süre korku altında yaşayan bireyler psikolojik -patolojik problemler yaşarlar ve karar alma, düşünme, hissetme yetenekleri dumura uğrar. Bu şeriatın insan üzerinde yaptığı büyük bir tahribattır.

İlahi özde böyle saptırıcı ayırımlar yoktur. İlahi öz birleştiricidir ve bütün ayırımları ortadan kaldırır. *Yolu sevgiden geçen herkes birgün bir yerde buluşur.

sodomo--
12-03-2006, 02:26
Şeriatda ibadet aldatıcı bir kurumdur. Kişinin özünü, ruhunu eğitici değildir bunun yerini biçimsel ibadet almıştır. Adeta diyebiliriz ki biçimsel ibadet şeriatın merkezindedir. Gerçek tanrı evi ibadethaneler değil insan kalbidir, gönlüdür ve *bütün tapınaklar birer kuru yapı olmaktan öteye geçemez. Oysa insan gönlünde bütün tanrısal özellikler ışır.

Mevlana dan ;

Yıkılmadıkça *bu medreseler, bu minareler
Kalenderlik gelişemez hiç bir zaman
İman küfür olmadıkça küfürde iman
Olamaz bir tanrı kulu gerçek müslüman.

sodomo--
12-03-2006, 03:00
birazda sözü Cenab-ı Aşk'a en yakın olana bırakalım ;

"Aşk nedir derler. Sen de ki ; ihtiyar ve iradenin terkidir. Aşk padişahların padişahıdır. İki alem onun ayakları altındadır. Can bir kalıp ve bir fanustur. *Ona hayat veren Canan'dır. Bedendeki ruh fanusdaki mum gibidir. Ey Canan, sensiz hangi hayat vardır ? Aşksız olma ki ölü olmayasın. Aşk'ta ol ki diri kalasın....... Kendi kendinden memnun olan, kendine yeten akıldır. Aşk ateşi alevlenince kendinden başka herşeyi yakar, kül eder. Herşey yandıktan sonra sen bahtiyar olabililirsin.

Kaç bahtiyara aynada kendini görmek nasip olmuştur ? Parlak su sathındaki hayal, aynadaki akis; aklı aşkta eritmedikçe biz değiliz. Akıl ile görülen aydınlık "yalancı fecir" dir. Gerçek fecrin güzelliği gözle değil gönülle seyredilir. Akla değil, aşka iyandır. Aşk mezhebinde küfür de yoktur imanda. Aşk ta ne ten vardır ne akıl, ne gönül vardır ne can. Böyle olmayan bu hale gelmeyen kişi aşık değildir. Aşk dini, aşk mezhebi yetmişiki şeriat'tanda dışarıdır........"

sodomo--
12-03-2006, 04:31
Yine büyük usta ile devam edelim ;

-İnsan öyle büyük bir sırdır ki bu sırrı söylersem bende yanarım duyan da yanar.

-Çok sakal sufîlerin hoşuna gider. Fakat sufi sakalını tarayıncaya kadar, arif Allah’a ulaşır.

-Gönül, göklerden de yüce, göklerden de geniş olmasaydı aya binip de dolaşmazdın şu gönülde. Gönül, pek büyük bir şehir olmasaydı bir padişah sığmazdı oraya, dolaşmazdı o gönülde. A benim canım, gönül şaşılacak bir ormandır; sen de av beyisin şu gönülde. Gönül denizinde binlerce dalgalar coşar, sen de inciler elde edersin şu gönülde. Sustum; çünkü vasıflarını saysam döksem de gönül, düşünceye sığmazsın.”

- Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok

-Akıl insanı dünya nimetlerine kavuşturur, ancak aşk gökleri insanın ayakları altına serer.

-Hiçbir ölü, öldüğü için hasret çekmez. Ancak taatinin azlığına yanar. Yoksa ölen kimse; kuyudan ovaya çıkmış, zevk u safa meclisine ulaşmıştır. Orası doğruluk yeridir, orada yalan yoktur. Ayranla sarhoş olan, has şarabı ne bilsin? Orası öyle bir doğruluk yurdudur ki, Hak onlarla beraberdir. Su ve çamurdan (bedenden) kurtulmuş, nur ile dostturlar. Bu hayat için iki nefesin kaldı. Bari gayret et de, ercesine öl.

"Sevgide ne yükseliş ne alçalış olur,
Ne delilik ne akıllılık olur
Hafızlık, şeyhlik müridlik olmaz
Boşveriş aldırmayış başıboşluk olur "

sodomo--
13-03-2006, 16:36
http://www.innerpeacemusic.com/music_peace.html

bu yukarıdaki linki herkese tavsiye ediyorum çok hoş "iç huzur" müzik demoları var stresinizi atar.

aldostu
14-03-2006, 23:13
Pante ;

Sağol , çok güzel ve derin bir konuda
güzel derlemeler ve yorumlar yapmışsın..

Sodomo ,

Kalbi güzel dostum..
Şerbetin çok güzel ve çok tatlı..

Ama bu şerbeti bize yudum yudum içir lütfen..

Veya arada kaybolup giden bu elmas kadeh içindeki
baldan tatlı şerbetleri ayrı bir başlıkda sun da..

Susadıkça , gidip gidip o dükkandan isteyelim şerbetleri..

Sevgilerimle..


İyiliklerde görüşmek üzere.. Gönül kırdıysak affola..
Bütün dostlarıma selam ederim... (Dost olmayanlarıma da...)
***********….*************….***********….********* ****….*********
Her şey Tanrı 'dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı 'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir.

sodomo--
15-03-2006, 13:28
Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sâdık yârim kara topraktır

............. * * *Aşık Veysel

Hakk'ın kandilinde gizli sır idim
Anamın beline indirdin beni
Ak mürekkep idim, kızıl kan ettin
Türlü irenklere yandırdın beni

............. Karacaoğlan

Ben bilmez idim, gizli, *iyan, hep sen imişsin
Tenlerde ve canlarda nihan, hep sen imişsin
Senden bu cihan içre nişan ister idim ben
Ahir bunu bildim ki, cihan hep sen imişsin.

-----------Cami

Serserinim düştüm aşkınla meye
Nasıl girdin elimdeki şu neye
Hem seversin beni Neyzenim diye
Hem de serhoş diye destan edersin

----------Neyzen Teyfik

aldostu
15-03-2006, 16:48
Sevgili Dostum Sodomo ;

Ben bazen talebimi,ricamı tam anlatamıyorum..
Benim senden bir ricam olmuştu,


Veya arada kaybolup giden bu elmas kadeh
içindeki baldan tatlı şerbetleri ayrı bir başlıkda sun da..
Susadıkça , gidip gidip o dükkandan isteyelim şerbetleri..

ama bu abd-i aciz meramını anlatamadı zannederim.
ondan dolayı sen incileri saçmaya devam ediyorsun..

Bu ağabeyine ufak da olsa bir sevgin varsa..
Bu incileri saçıldığı yerlerden toplamak için ,
oradan oraya koşturma zahmetine sokma bizi..

Gönül şerbetinin sakiliğini yapıyorsun..
Sevdiklerin hürmetine,
şarabı masamıza getir.


Sevgilerimle..


İyiliklerde görüşmek üzere.. Gönül kırdıysak affola..
Bütün dostlarıma selam ederim... (Dost olmayanlarıma da...)
***********….*************….***********….********* ****….*********
Her şey Tanrı 'dan sudur etmiştir (oluşmuştur). Ruhun tek amacı, oluştuğu Tanrı 'ya dönmektir. Bunun da yolu tek evrensel yasa olan evrim/tekamül den geçmektir. *

pante
18-03-2006, 01:36
“Mevlana’da gaye , bir olmak , bir bulmak , bir bilmek değildir sadece. O , yolun sonunu bitmekte bulur. Tanrı vuslatına kavuşarak sevgilide yok olmak hedefidir... Vuslat , yok oluşun ancak bir başlangıç kelimesidir.”

Yaşam gerçeğinin , var oluşun , kaçınılmaz bir ürünü olan , karşıtların çatışması (diyalektiği) , Mevlana da bir yerde Habil-Kabil örneğiyle anlatır:

“Tanrı ak ve kara iki bayrak dikti. Biri Ademdi öbürü yol kesen şeytan. O iki büyük ordu arasında savaşlar oldu, gelip geçti. Bunun gibi , ikinci devrede Habil geldi. Onun arı ve ak nurunun karşıtı ve aykırısı Kabil oldu.”

Yok olma , bitme nedir?... Mevlana bunu da adeta bilimsel bir dille anlatır :

“Yok olma , bitme , karşıtın karşıtını yok etmesiyle olur. Karşıt kalmadı mı sonsuzluktan başka birşey kalmaz.”

Öyleyse kesin barışın ve huzurun tek çaresi yok olmaktır. Mevlana bu özlemi de şöyle dile getirir :

“Kişi tümden yok olmadıkça kesin bir’lik olmaz. Bir’lik erişmek değil , yitmektir.”

Bir başka yerde de şöyle der :

“Bu evrende derviş yoktur , hak ermişi yoktur. Olsa bile , o , ermişlik katına erişmişse yok olmuş demektir.”

Karşıtların çatışmasını , kendi kendine oynanan bir “huzur tavlası”na benzeten Mevlana , şunları ekler :

“Bu ben’im demek , gerçekte O’dur demektir. Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkekte kadında söze ve niteliğe sığmaz ruh! Erkek-kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir sensin. Kendi kendinle huzur tavlası oynamak için bu ben ve bizi vücuda getirdik. Bu suretle ben ve bizler tümden bir can haline gelirler. Sonunda da sevgiliyle bütünleşirler.”

Bu bütünleşmeyi , yine Mevlana , “Ben sudan , ateşden ve esen havadan değilim. Biçimlenen kilden de değilim. Aştım bütün onları” diye anlatır.

“İkilikten usandım
birlik hanına kandım”.

“devşiriben ikiliğim
birliğe yetmeye geldim”.

“Hak cihana doludur
kimseler Hakkı bilmez
Onu senden iste
O senden ayrı olmaz”.

“Hem batınım hem zahirim
hem evvelim hem ahirim
hem ben O’yum hem O ben’im
hem o kerim-ü han ben’im”.

“tevhid imiş cümle alem
tevhidi bilendir adem
bu tevhidi inkar eden
öz canına düşman imiş”.

Yunus Emre

pante
23-03-2006, 15:50
Tasavvuf insana cennet ve cehennemin hakikatini öğretir.
Çünkü tasavvuf ehline göre cehennem Allah’ın olmadığı yerdir. Öyle bir yer olmadığına göre cehennem (acı ve ızdırap) yoktur. Muhammed İkbâl’e göre cennet ve cehennem birer mahâl değil , birer hâlettir(takdiridir). Cehennem , cezalandırıcı , intikam alıcı , Allah tarafından kulları için hazırlanmış ebedî bir işkence yeri değil , Allah’a ulaşmış bir varlığın , Allah’ın rahmetini , cana can katıcı rüzgârına karşı tekrar hassas kılacak uslandırma yolları getiren bir tecrübedir(rafineri).

Tasavvuf, hürriyettir. Hakiki hürriyet , nefsin elinden azad olmaktır. Yoksa ben hürüm , hürriyet var demekle bir kimse hür olamaz , insan nefsinin zebunu iken , hiçbir veçhile hür sayılamaz. Meselâ bir sigara dumanına bile hüküm geçiremeyip terketmek istediği halde ona esir olmaktan kurtulamayan insan nasıl olur da hürlük iddiasında bulunabilir? Ancak , iştihalarının , iç güdülerinin , arzularının esiri değil , emiri olan insan Koca İskender’e , “Sen benim bendemin bendesisin” diyen Diyojen gibi , hakiki hür olabilir.

Tasavvuf birlik demektir. İnsanlıktan maksat da her şeyi birlemektir. Lâ ilâhe illallah’ın manasını, bütün mevcudatın Allah’ın emrine mecbur ve mağlup olduğunu görmektir. Bütün mevcudat , mahiyetlerini ancak Hakk’ın emriyle açığa çıkarabilir.

Gerçek mutasavvıf değerini ve derecesini düşünmekle vakit kaybetmeyen , kendi hakikatini ortaya koymak amacı ile , hayatı tabiattan aldığı gibi kabul edip , insan ve eşya münasebetlerini taşın suda yaptığı tek merkezli daireler gibi teklikten çokluğa götüren insandır.
Tasavvuf aslında herhangi bir din kaydından bağımsız olup , insanla başlayan ve insanla tekâmül eden bir düşünce silsilesi ve hayat tecrübesidir. Din ise tasavvufun şerh ve tefsirine muhtaçtır.

Şeriat ; “Seninki senin , benimki benim” , der.
Tarikat ; “Seninki senin , benimki de senin” , der.
Hakikat ; “Ne seninki senin , ne de benimki benim” , der.

Gerçek mutasavvıf , dünyaya hakkını veren , kendisine verilen her güzelliği hâlinde ve üzerinde gösterip onun şükrünü ödeyen ve aynı zamanda ahirete de aynı değeri verendir. Ken’an Rifai, bu hakikati şu örnekle açıklıyor: Diyor ki , “Benim üç gözlüğüm vardır. Biri ile yakını görürüm. Yani , dünyayı...Biri ile uzağı görürüm. Yani, ahireti...Üçüncü gözlüğüm ile hem yakını hem uzağı , yani hem dünyayı hem de ahireti görürüm. İşte bu tasavvuf gözlüğüdür.” diyor.
İşte gerçek mutasavvıf , dünya işi ve hizmetinden elini bir an çekmeden gönlüyle her an sevgiliyle olabilendir.

"köpeklerin dudakları değdi diye deniz kirlenmez."

"kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar."

Benden başka bir sözü nakledenler olursa ;
Hem o sözü söyleyenden hem o sözden uzağım..Mevlana

pante
04-04-2006, 13:10
Eski Yunan mitolojisinde şöyle bir konu geçer :

Tanrılar mutluluğu saklamak istemiş.
Tanrılardan biri demiş ki "yıldızlara saklayalım"..
"Ormanın içine" demiş birisi.
"Denizlerin dibine" demiş ötekisi.
Bir bir sıralamışlar önerilerini. Sonunda şöyle demiş içlerinden biri ;
" Hiç biri olmaz insanoğlu arar bulur, en iyisi mutluluğu onun içine saklayalım , her yere bakar da kendi içine bakmak aklına gelmez."

Kendi içimde mi? nerde? olabilir mi bu?


Bakın Hz Ali ne diyor ;

İlacın sende , ama bilmiyorsun sen ,
Derdin kendinden , ama görmüyorsun sen.
Harfleriyle gizlinin apaçık olduğu
Kitab-ı Mübin'sin sen.
Küçük bir cisim sanıyorsun kendini ;
Oysa sende dürülü en büyük alem
Kendinden başkasına ihtiyacın yok senin,
Bir düşünsen nefs üstünde , ama düşünmezsin ki sen.

(Ali İbn Ebi Talib)

Anlaşılıyor ki bunun gerçekten de kendi içimizde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor , başlangıcı bu işin , iyi de kötü de doğru da yanlış ta , huzur da huzursuzluk ta hepsi içerde bir yerlerde.

Mevlana der ki Mesnevisinde / 1/2909 :

"İnsan zihni sazlık gibidir , orman gibidir , orda aslan da var , yaban eşeği de. Sen yaban eşeğinin peşine takılma.
Sakın ! Endişelerden sakın ! Fikir aslan ve yaban eşeğidir , gönüller de ormanlıktır.

Mevlana , her ikisinin de içerlerde var olduğunu söylerken irademize de bir tercih kadar iş düştüğünden söz ediyor.

Hangisinin peşine takılmayı tercih ediyoruz? Aynadaki ne diyor?

Hadi ayağa kalkıp yürümeye başlayalım artık.

hanzala
04-04-2006, 15:01
--Hakaret , aşağılama Yok--

MuTeZiLe

pante
04-04-2006, 16:30
Bilindiği gibi Hallac-Mansur'u "Enel Hak"("Ben Tanrıyım") dediği için vahşice katletmişlerdi.Tasavvufun Varlık birliği görüşünü anlayamayan sunni gerici ulemanın kışkırtması üzerine düzmece bir mahkeme ile idama mahkum etmişler , önce 1000 kırbaç vurduktan sonra asmış , ardından etlerini lime lime edip , kesik başını sokaklarda gezdirerek halka gözdağı vermişlerdir.
Bu vahşete rağmen Tasavvufu ve varlıkların birliği düşüncesini yokedememişlerdir..

Varlıkların birliği görüşünü bir de Mevlana'dan bir menkıbe ile aktaralım.Sodomo arkadaşımızın desteği ile ;

" SEN HALA TANRI OLAMADIN MI ? YAZIKLAR OLSUN SANA !

Birgün yolda idama hazırlanan bir Rum genci görüyor , darağacının dibinde asılacak. Ferecesini çıkarıp gencin üstüne atarak uzaklaşıyor. Cellatlar , Mevlana' nın himayesine aldığı bu genci asmıyorlar. Makama arzediliyor ve genç , affa uğruyor. Ölümden kurtulan Rum , doğruca Mevlana' nın medresesine gidiyor.Mevlana'dan eğitim almaya başlıyor. Süryanos adına birde Alaeddin ekliyor Mevlana , Varlık Biliğini , görgüyle , halle kavrayan Süryanos , bir müddet sonra bazı taşkın sözler söylemeye başlıyor ; "Tanrı" diyor Mevlana'ya. "Neden böyle diyorsun" diyenlere "ne yapayım diyor , Tanrılıktan daha üstün bir makam yok. Olsaydı o makamın adını takardım Mevlana'ya"

Derken biraz daha taşan , biraz daha ileriye giden Süryanos , sözleri yüzünden mahkemeye sevkediliyor. Soruyorlar :
--Siz Mevlana'ya Tanrı diyormuşsunuz ; öyle mi ?
Süryanos cevap veriyor :
--Haşa , ben böyle manasız bir söz söylemedim. Ben , "Mevlana Tanrıyı yaratandır", dedim.

Hayret içinde kalan mahkeme heyetine karşı sözüne devam ediyor :

--Evet. Küfür , iman , Tanrı elinde. Ölümle hayat da öyle. Ben kafirdim , bana iman verdi , ben ölüydüm , beni diriltti Mevlana. Fakat ben kuldum , beni Tanrı yaptı. Tanrı benim , o , Tanrıyı yaratandır. !

Meczuptur , aklı başında olmayana teklif yoktur , mesuliyet terettüb etmez diye bir daha böyle şeyler söylememesini tenbih ederek bırakıyorlar. Mevlana ile buluşunca Mevlana diyor ki :
-Kadıya diyecektin ki ;
"yazıklar olsun sana, eğer sen hala Tanrı olamadıysan !

pante
04-04-2006, 18:21
Sodomo kardeşimizin gönderdiği *mesajdan aktarıyorum ;
Ahmed Sem'ani ve Ruhların Tazelenmesi (Ravhu'l-ervah) isimli *600 sayfalık eserden bazı alıntıların yer aldığı William Chittick'in Tasavvuf isimli kitabı oldukça etkileyici. Ravhu'l-ervah Farsça yazılmış , 1989 yılında Tahran üniversitesinde yayınlanmış ve Türkçesi yok.
Zaten William Chittick'de tasavvuf edebiyatının büyük ölçüde keşfedilmeden durduğunu söylüyor.
İşte bu kitaptan daha önce hiç bu şekilde yorumlamadığım Hz. Adem ve yasak meyve alıntıları.

Ey ağaç yasla başını Adem'in tahtına !
Ey meyveye yönelen iştah, gir Adem'in kalbine !
Ey lanetli, gevşesin senin vesvesenin gemleri !
Havva sen göster yolu !
Ey Adem yeme meyveyi, tut kendini !"
Ey kendini zaptediş, yaklaşma Adem'e !

Allahım, Allahım nedir bütün bunlar ? "Biz Adem'i kayıtsızlık tahtından ihtiyaç vadisine indirmek istedik. Aşkın sırrını açığa vurmak istedik."

Ey kul , kaçın isyandan ve uzak dur hevesten !
Ey heves, al onun dizginlerini eline !
Ey dünya, teşhir et kendini ona !
Ey kul, *göster kendini zaptedmeyi !
Ey kendini zaptediş, yaklaşma ona !

Allahım, Allahım nedir bütün bunlar ? "Kulu biz yalvartmak istedik. Bağışlayıcılık sıfatımızı aşikar kılmak istedik"

Dikkat edilirse konu "tasavvuf ve diyalektik" bağlamında işleniyor yani burada Tanrı "tavşana kaç, tazıya tut" diyor ve bir pasajda şu cümle dikkat çekici ;

"Çalışıp çabalama yeri olan şu dünyaya gel. Yoksulluk denen öğretmen aşkın alfabesini sana öğretecektir."

İlave olarak bu kitapta en çok beni etkileyen bölüm "Hicap Paradoxu" oldu. Bazı alıntıları ve *aşağıya ekledim.

"Hicap , sözlük anlamı ile engel , mani, hakikate ulaşma yolundaki yolcunun önündeki perdeler anlamına gelir ve tasavvufi anlayışın çok önemli bir yönünü oluşturur.

"Seni tomurcuk ağızlı ," dedim, gül yanaklı sevgilime ,
"niçin gizliyorsun yüzünü naz yapan kızlar gibi ?"
Güldü ve "Dünyanızın güzelliklerinin tersine," dedi
"görünürüm perdede , ama onsuz kalırım gizli." * * * *(Cami)

Keşf sözcüğüde hicapların kaldırılması "peçenin açılması" anlamına gelir ki bu hicap konusu ile ilgili olarak sıkça karşımıza çıkacak bir sözcüktür.

Bu konuda yazılmış pek çok tasavvufi eser olmakla birlikte asıl önemli olan 10 yy filozoflarından Niffari'nin 250 sayfalık metinlerinde buluyoruz (Mawqif of Nearness-A.J.Arberry)

Konuyu çok detaylandırmadan Niffari'nin sözlerinden alıntılar ile devam edelim ;

O bana dedi ki : Hicabın izhar ettiğim her şeydir; hicabın gizli tuttuğum her şeydir; hicabın ispat ettiğim her şeydir; hicabın mahvettiğim her şeydir ve hicabın, tıpkı senin hicabın perdelediğim şey olduğu gibi, açtığım şeydir.

O bana dedi ki : Hicabın kendindir; o da hicaplerın hicabıdır. eğer ondan çıkarsan hicaplardan çıkarsın; dolayısıyla eğer onunla hicaplı kalırsan, hicaplarda mahcup kalırsın.

O bana dedi ki : Benim nurum olmadan hicabından çıkamazsın. Öyle ki, Benim nurum hicabı delip geçer ve sen onun nasıl perdelediğini ve ne ile perdelediğini görürsün.

O bana dedi ki : Eğer seni çağırırsam, Beni takip etmenle hicapların bir kenara atılacağını bekleme; zira onların sayısını hesap edemezsin ve onları bir kenara atamazsın.

O bana dedi ki : Eğer hicapları bir kenara atabilseydin, nereye atardın ? Atmak bir hicaptır ve atılacak "yer" de bir hicaptır. Öyleyse bana uy. Hicaplarını Ben kaldırırım ve Benim bir kenara attığım hicaplar bir daha geri gelmez...

O bana dedi ki : Ey kulum ! Eğer bilgi seni bilgiden kovmazsa ve eğer sen bilgiden yalnız bilgiye girersen, bu durumda bilgiden perdelenmiş olursun.

Ey kulum ! kendini bilgiden bilgiyle perdele ; böylece yakın hicapla perdelenirsin. Kendini bilgiden cehaletle perdeleme ; yoksa uzak hicapla perdelenirsin.

Ey kulum ! Bilgini de cehaletini de denize at. Ben seni kul olarak alacağım ve seni "güven içinde" diye yazacağım.

..........

Ey kulum ! Benden ne arıyorsun ? Bildiğin bir şeyi arıyorsan, hicapla tatmin oldun. Yok eğer bilmediğin bir şeyi arıyorsan, bu durumda da hicabı arıyorsun demektir.

O bana dedi ki : Sen Beni gördüğünde, keşif ve hicap eşit olacatır.

O bana dedi ki : Ey kulum ! Açılmamış bir hicap ve perdelenmemiş bir keşif vardır. Açılmamış hicap Bana ilişkin bilgidir ve perdelenmemiş keşif Bana ilişkin bilgidir.

istavrit
04-04-2006, 21:01
sodomo kardes,

yuvaya donecegin gunu bekliyoruz...

yeter gari bu kadar hasret

pante
05-04-2006, 21:59
Mevlana, insanın Tanrıyı kendisinde araması gerektiğini söyler ;

Senin canının içinde bir can var, o canı ara
Dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara
Yürüyen dervişi arıyorsan, onu senden dışarıda arama,
kendi nefsinde ara.”

Mevlana’ya göre her şey insandadır. İnsan Tanrı kitabının örneğidir.

“Ey Tanrı kitabının örneği, insanoğlu ,
Ey şahlık cemalinin aynası mutlu varlık ,
Her şey sensin , alemde ne varsa senden dışarda değil
Sen ne ararsan kendinde ara , çünkü her varlık sende”

İnsanın Tanrı kitabının örneği olması ne demektir? İnsan ve Kur’an her ikisi de Tanrı’nın ayetlerini yansıtmıyor mu? “Şah-ı Merdan Ali” “Ben konuşan Kur’an’ım” dememiş miydi?

Tasavvuf , Cüneyd-i Bağdadi’nin anlatımıyla “Hakk’ın seni sende öldürüp , kendisi ile ihya etmesidir.” İnsan kendi nefsini öldürürse gerçeğin ışığı ile , Tanrının sevgisi ile dolar. Bu insan-ı kamil olma aşamasıdır. Bu , Tanrıyı yerde-gökte aramayan , O’nu insanda bulan , bir gönülde mihman eyleyen insanın halidir.

Yunus , insanın ruh olarak evren kurulmadan önce Tanrı ile beraber olduğunu belirtir ;

“Bu cihana gelmeden sultan-ı cihanda idim
Sözü gerçek hükmü revan ol hükm-i sultanda idim
Halayık bunda gelmeden gökler melaik dolmadan
Bu mülke bünyad olmadan mülkü yaradanda idim”

Yunus yere, göğe sığmayan Tanrıyı insanda bulur ;

“Bu tılsımı bağlayan , cümle dilden söyleyen
Yere göğe sığmayan , girmiş bu can içinde
Baştan ayağa derin Hak’tır seni tutmuş
Hak’tan ayrı ne vardır , kalma güman içinde

Yunus artık tasavvufun sırrını açıklamaktan çekinmez olur ;

“Tanrı kadim , kul kadim , ayrılmadım bir adım
Gör kul kim , Tanrı kimdir , anla ey sahib-kabul”

Mevlana da yaratan-yaratılan ayırımını kabul etmenin ikilik olacağını ve birlik (tevhid) inancına ters düşeceğini söyler. Benzer yaklaşımı Hacı Bektaş Veli’de de bulmak mümkündür. Onun insan-Tanrı ilişkisi üzerine söylediklerini *Makalat’ın *günümüz Türkçe’siyle şöyle ifade edebiliriz ;

“Eğer Muhiblere sorarlarsa Tanrıyı nice bildiniz , Muhipler cevap verirler , kendi özümüzden bildik ve hem kendi özümüzü Çalap Tanrıdan bildik. Sözümüzün delili , şartı budur ki , Hazreti Resul , “her kim kendini bilirse Tanrıyı bilir” sözüdür. Muhiplerin söylediklerinin özü , Tanrı adem sureti içindedir , ayrı yerde onu arayan nice bulasıdır.”

Tasavvuf yaratan-yaratılan ikiliğini ortadan kaldıran , yaratılanı yaratanın tecellisi olarak algılayan bir felsefedir. A. Yaşar Ocak, bu ikiliğin insan-ı kamil kavramı ile ortadan kaldırıldığını ileri sürer. Ona göre , bu kavram üstün ilahi sıfatlarla donatılarak velayet teorisi içine yerleştirilmiştir. İnsan-ı kamil mertebesine velayet sistemindeki kademelerin aşılmasıyla ulaşılır.

İnsan-ı kamil tasavvufun ideal insan modelidir.
Hacı Bektaş Veli’nin “Dört Kapı Kırk Makam” kuramı sadece Tanrıya ulaşma aşamalarına değil aynı zamanda toplumsal hayatın değerler sistemini , ideal davranış kalıplarını sunar. Nefsi ezmek , edep , ilim , cömertlik , kendini bilmek , kişileri aşıp iyiyi kötüyü görmek , yaratıklardan hiç birine zarar vermemek , gerçeği söylemek , sabretmek , gönül gözüyle gözlemde bulunmak ,Tanrısal bilimi öğrenmek vb. bunlar kırk makamdan sadece bir kaçıdır.

sodomo--
09-04-2006, 04:47
pante, bu forum başlığını açıp bunca bilgiyi vermen insanlara büyük bir hizmet oldu, açıkçası bugüne kadar takip ettiğim forumların içinde en güzeli bu, her nekadar ilgi olmasada isteyen referans kaynak olarak başvurabilir istediği zaman.

Bu kadar emek harcadığın için sağol, varol.

pante
09-04-2006, 17:51
Sodomo sen de sağol.Katkısı olan tüm arkadaşlara teşekkürler..

Ben düşündükçe var dünya; ben yok, o da yok
Gören göze , güzel çirkin hepsi bir;
Aşıklara cennet cehennem hepsi bir ;
Ermiş , ha çul giymiş ha atlas
Yün yastık taş yastık , seven başa hepsi bir.
Ömer Hayyam

David Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri , günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğuydu.. *Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken , Tasavvuf ehli kişilerin *esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz.

Ey sözlerin aslın bilen , gel de bu söz kandan gelir
Söz aslını anlamayan , sanır bu söz benden gelir
Söz karadan aktan değil , yazıp okumaktan değil
Bu yürüyen halktan değil , halık avazından gelir.
Yunus Emre

Hologram prensibi , tasavvufun anlatmak istediğinin , kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır.

Dilim dilim bende yürek
Aşk nicedir gel benden sor.
Savrulurum kürek kürek
Aşk nicedir gel benden sor.
Hallac-ı Mansur

aspartam
09-04-2006, 18:41
Arkadaşlar mevlanadan beyitler aktarırken cild ve beyit nosunu da yazında bizde bizde tasavvufçulara karşı çıkarken elimizde biraz daha fazla malzeme olsun.hadi iyiliğinizi bekliyorum.:)

pante
09-04-2006, 22:37
Tasavvufi *Tanrı anlayışının kavranamaması İsa'yı çarmıha , Hallac-ı Mansur'u darağacına göndermiştir.Öyle ki İsa'nın Tanrı tanımlarını İncil yazarları dahi anlayamamış , İsa'nın Tanrı olduğu , Tanrı'nın oğlu olduğu ve teslis gibi kavramlarla , gerçek anlamından saptırmışlardır.

Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde
Kimse yok BiR den ayruk , söylenir BiR içinde
Cümle BiR onu BiRler , cümle ona giderler
Cümle dil onu söyler , her BiR tebdil içinde.

Kainatın ve tüm varlıkların Tanrıdan türediği , tüm varlıkların özünde Tanrıdan bir nur , bir ışık olduğu , insanın beden ve nefs yükünden bağımsız hale gelebildiğinde geriye Tanrı özünün kaldığı gerçeğini kavrayamamışlardır.Onu Hululiye mezhebindeki "Tanrının insan suretinde görünmesi" inancı ile ilgisi yoktur.Bu anlayışın tasavvufta yeri yoktur.

Ben bunda seyr eder iken , aceb sırra erdim ahi
Bir siz dahi sizde görün , dostu bende gördüm ahi
Bende baktım bende gördüm , benim ile BiR olanı
Suretime can vereni , Kimduğini bildim ahi.


Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır,
Gül-i güzâr olup hâr olmamaktır.

Bâr, yük demek... Bâr-ı girân , ağır yük demek... Bârgir , yük taşıyan demek... Beygir olmuş zamanla ; yük taşıyan at demek...

Tasavvuf dost olmaktır ama , kimseye yük olmamaktır. Bilakis herkese iyilik yapmaktır. Gül-i gülzâr olup , gül bahçesinin gülü olup , hâr olmamaktır , diken olmamaktır.

Aşkın aldı benden beni , bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü , bana seni gerek seni
Ne varlığa sevinirim , ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum bana seni gerek seni.

sodomo--
10-04-2006, 10:55
Bu noktada ufak bir ilave yapmak isterim.

"Her şey O'dur " ve aynı zamanda "Hiç bir şey O" değil.

eğer yalnızca "Herşey O" diye düşünürseniz bu panteizme çıkar,

yok eğer "hiçbir şey O değil" diye düşünürseniz bu da klasik dini anlayışların (kelam vb.) yorum biçimdir ki Tanrı'yı alıp insanın çok ama çok uzağında düşünmek ve dahi anlamamak demek.

bunların ikisini bir araya getirirseniz, yani hem "herşey O'dur " hem de "hiçbirşey O değildir" birlikte düşünebilir ve anlarsanız o zaman tasavvufi bir anlayış geliştirmiş olursunuz.
(tabii şu gerçeği unutmadan ; "herşeyin O" oluşu "hiç birşeyin O" olmayışında daha baskındır,
hani rahmetinin gazabını geçmesi var ya işte bunun gibi)

Bu da tasavvufun diyalektiğidir. Zaten tasavvuf özü gereği zıt olanları birleştiren bir anlayıştır ve bu yolda Musa ile Firavun aynı kadehten şarap içerler.

Çünkü AŞK birleştirici bir gerçekliktir ve tasavvuf AŞK'a giden yolun adıdır veya başka bir ifade ile AŞK'ın dinidir.

Eflatun da delirir, İbn Sina da,
Aşk bir şıkırdattı mı aklın zincirlerini. (Rumi)

İbn Arabi Futuhat ismli eserinde şunları söyler ;

" Hiç kimse Yaratan'ından başkasını sevmez; ama O Zeynep, Suat, Hind, Leyla, bu dünya, para, makam ve dünyada sevilen herşeye duyulan sevgi dolayısıyla ondan perdelenir (hicap paradoksu). Şairler sözlerini tüm bu varlıklar üstüne tüketirler; ama onlar bilmezler. Arifler, şekillerin perdesi arkasında gizli Allah hakkında bir dize, bir muamma, bir kaside, bir aşk şiiri asla işitmezler"

yine buna benzer bir şekilde Rumi Fihi Ma Fih s.35 de şunları söyler;

İnsanların anne, baba, dostlar, gökler, yer, bahçeler, saraylar, bilgiler, işler, yiyecek,içecek vb. çeşitli şeylere karşı duyduğu umut, arzu ve tutkularının hepi Allah'a karşı duyulan arzulardır ve bütün bunlar perdelerdir.

İnsanlar bu dünyadan göçüp Ezeli-Ebedi Padişah'ı bu perdeler olmaksızın görünce, tüm bunların birer perde ve örtüden ibaret bulunduğunu ve arzularının nesnesinin gerçekte o Tek Şey olduğunu bilirler. Onların tüm güçlükleri halledilir, kalplerindeki tüm sorular ve müşkülatlar cevaplandırılır ve herşeyi yüz yüze apaçık görürler.

özetle herşeyin başı da sonuda AŞK'dır.

pante
11-05-2006, 02:38
DURUN DURUN AŞKA SELA
Divaneler divaneler
Durun durun aşka sela
Aşk esriği mestaneler
Durun durun aşka sela

* * * * * * ***
Mest-i elestler kandaksız
Mestane mestler kanatsız
Saki duruptur çanaksız
Durun durun aşka sela

* * * * * ****
Merdaneler merdaneler
Erlik demi bu gündürür
Baş verüben can terkini
Vurun vurun aşka sela

* * * * * ****
Ey nice hamle idelim
İşbu fenadan gidelim
Binin binin şevk atalım
Sürün sürün aşka sela

* * * * * ****
Muhabbet yoluna girip
Aşktan dava kılan kişi
Tan eylemiş aşıklara
Görün görün aşka sela

* * * * * ****
Akıl ne bilir aşkı kim
Mağrur oluptur aklına
Aşkı bu gün bu Yunus'a
Sorun sorun aşka sela
YUNUS EMRE

pante
24-10-2006, 22:37
Dalı öncesizliktedir aşkın, kökü sonrasızlıkta.
Bu ululuk, şu akla, ahlaka yakışır değil.
Yok ol, varlığından geç. Varlığın cinayettir.
Aşk doğru yolu buluştan başka bir şey değildir.

Mevlana

Mevlana’ya göre tanrıya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşktır. Bir bitki hayvan da sevebilir; ancak, hem bedeniyle, hem bilinciyle, hem düşüncesiyle, hem de belleğiyle sevebilen tek varlık insandır. Mevlana bir kadına duyulan aşkı yüceltir; çünkü, bir başkasını seven insan kendisini, tüm insanlığı, evreni ve tanrıyı sevebilir. Ve aşkların en güzeli bu bilince ulaşıldığı zaman başlayan “Hakikat” aşkıdır. Mevlevilerin dönerek yaptıkları sema tüm dünyayla aşkta birleşmek, onun evrensel dönüşüne ayak uydurmaktır. Ellerinin birini gökyüzüne dönük, diğerinin yeryüzüne bakar olması da, tanrıdan aldığı aşkı tüm dünyaya sunmaktır. Ruh tanrıdan fışkıran bir özdür, ölümsüzdür. Ruh ilk çıktığı kaynağa, tanrıya dönmenin özlemi içerisindedir. “Ney”den çıkan ses, ruhun acı dolu, ilk kaynağa dönme özleminin sesidir. Mevlana “Ey tanrıyı arayan, Aradığın sensin...” diyerek evrenin tanrının sonsuz varlık alanı olduğunu ve insanın da bu bütünün bir parçası olarak kendisinde bir tanrısal öz taşıdığını ifade etmiştir.

Cemal
28-10-2006, 19:03
"bir ruh alemi var,
ancak bu alem, bizim beş duyu organımız tarafından algılanamaz.
Bizim Evrenimiz, bu alemin merkezinde, çok küçük bir parça,
ve gezegenimiz Dünya da bu merkezin iç merkezi.

Bu bilgi, düşünce ve hisler dünyasında materyal bazda bize
etki eden doğa kanunları ve olasılıklar,
nasıl hareket edeceğimizi belirler.

Ne zaman ve nerede doğacağımız,
ya da ne olacağımız konusunda, kiminle tanışacağımız
ve hareketlerimizin karşılığının ne olacağı hakkında hiçbir etkimiz yok."

pANNtedar abim,konuya tam uydumu bilemedim ama*-uysada kodum buraya-uymasada.
neden de*?sor*
konu tazelensin.böle güzel yazılar öne çıksın.bak sOdomo amcamda sölemiş sate.


sodomo-- *
PostPosted: Sun Apr 09, 2006 4:47 am * *Post subject: Re: Diyalektik Tasavvuf
pante, bu forum başlığını açıp bunca bilgiyi vermen insanlara büyük bir hizmet oldu, açıkçası bugüne kadar takip ettiğim forumların içinde en güzeli bu, her nekadar ilgi olmasada isteyen referans kaynak olarak başvurabilir istediği zaman.

Bu kadar emek harcadığın için sağol, varol.
*-**-*-----*-*
krdşn.cml.

pante
17-12-2006, 23:23
Ruhsati Külhan var Sen ne Olacaksın?...“

Ben aşıkım deyu laf etme gönül,
Dağlarda duman var sen ne olacaksın?
Çağlar hak diliyle, Hakk’ı çağırır.
Şat, Murat , Fırat var, sen ne olacaksın?

Yazıcıoğlu yanmış evrak elinde,
Mecnun Hakk’a yetmiş, Leyla dilinde;
Ferhad canı vermiş Şirin yolunda,
Fuzuli Sultan var, sen ne olacaksın?

Aşk ile kül olmuş, yanmış Niyazi,
Eşrefoğlu gezmiş Şam’ı, Şiraz’ı,
Yunus meleklerden almıştır razı,
Bekayı bulan var sen ne olacaksın?

Emrah göçün çekmiş dar-ı fenadan,
Mansuri bendini asmış semadan,
Arınmış Kuddusi hep masivadan,
Canına kıyan var, sen ne olacaksın?

Aşık Garip asmış sazını duvara,
Kerem Baba yanıp dönmüş küllere,
Kusuri’nin gözü dönmüş fenere,
Enelhak diyen var, sen ne olacaksın?

Aşık Ömer gelmiş çok yazmış ebyat,
Kamili dünyada almamış murat,
Nizamoğlu, Dertli çok kılmış feryat,
Belayı bulan var sen ne olacaksın?


Nic’aşıklar gelmiş, niceler göçmüş,
Nice sır saklamış, nice sır açmış,
Nicesi bu yolda serinden geçmiş,
Ummana dalan var, sen ne olacaksın?

Bazı aşık vardır sever savurur,
Mahbubu aşkından dağlar devirir,
Altmış beş yaşında çalar çağırır,
Mesleki-i suzan var, sen ne olacaksın?

Ben değilim, Hakk söyletir dilimi,
Bade içtim kimse bilmez halimi,
Şu yalan dünyadan çektim elimi,
Meftuni-i nihan var, sen ne olacaksın

Çoklar aşk yolunda verdi serini,
Dağlar çekemezdi ah-ü zarını,
Daha öldürmedin nefsin birini,
Ruhsat-i külhan var, sen ne olacaksın?

Ruhsati

Raz: Sır
Beka: Sonsuzluk, ebedilik
Dar-ı fena: Ölümlü dünya
Masiva: Tasavvuf felsefesine göre Tanrıdan başka her şey,
Ebyat: Beyitler
Külhan: Ateş yakılan yer

seyyah3441
18-12-2006, 11:03
Sevgili *Dostum,

* Ellerinize *sağlık.
* İnsancıkların kolaycılıktan kurtulup hakikati anlamaya çalışmaları ve "O" nu * tanıyabilmeleri dileğiyle,
* *Tekrar ellerinize sağlık.

Cemal
04-02-2007, 02:04
Yoldan giden yolcu kardeş,
Ben kimlere olam sırdaş?
Kırşehir'de Hacı Bektaş,
Mevlam şu taşa can versin!

html>GİTME GİDEN GİTME HABER SORAYIM*YA BU DÜNYA NEYİN ÜSTÜNDE DURUR*VALLAHİ BİLLAHİ BEN ONU GÖRDÜM*DÜNYA SARI ÖKÜZÜN ÜSTÜNDE DURUR.

İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
Eline, beline, diline sahip ol.
Murada ermek sabır iledir.
Araştırma açık bir sınavdır.
Nebiler, Veliler insanlığa tanrının bir hediyesidir.
Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.
Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.
Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.
İnsanın cemali sözünün güzelliğidir.
Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
Arifler hem arıdır, hem arıtıcı.
Her ne ararsan kendinde ara.
Bir olalım, iri olalım, diri olalım

cml

pante
28-08-2007, 23:42
Haber eylen âşıklara:
Aşka gönül veren benim;
Aşk bahrisi olubanı
Denizlere dalan benim

Deniz yüzünden su alıp
Sunuveririm göklere,
Bulutlayın seyran edip
Arşa yakın varan benim.

Yıldırım olup şakıyan,
Gökte melâik dokuyan,
Bulutlara hüküm süren,
Yağmur olup yağan benim.

Anadolu “Aydınlanma”sında, “Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır… Gönül ekersen gönül biçersin…Düşmanının bile insan olduğunu unutma… İncinsen de incitme…Alnı açık ve cesur dolaşmak için, herşeyden önce adaletli ol…” gibi öğütler veren Hacı Bektaş Veli de vardı.

“Ne düşünürsen savaşa dair, ben ondan uzağım, çok çok uzaklardayım / Ne düşünürsen aşka dair, ben işte oyum, yalnızca oyum, tümden oyum ben…Tüm camilerde, tapınaklarda, kiliselerde tek bir kutsal yer görürüm ben… Kadın bir yaratık değil, bir yaratıcıdır…Aşkın kendi dini var…Silâhlarla cahillik bir araya gelince dünyayı zulümle yakıp yıkan firavunlar ortaya çıkar…” diyen Mevlâna Celâleddin Rumi de…

Ve nefis bir halk hümanizması ile “Yaratılmışı severiz / Yaratandan ötürü…Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil… Hakkı gerçek sevenlere / Cümle âlem kardeş gelir” sözleriyle gönüllere taht kurup nesillere sevgi yayan Yunus Emre de egemendi.

pante
01-09-2007, 15:30
NEY'İN FERYADI:

Dinle ney'i; nasıl da şikayet etmede; ayrılıkları anlatmada:
Kestiklerinden beri kamışlıktan beni, inliyor feryadımdan hem kadın hem erkek.
Bir gönül isterim, şahrem şahrem olmuş ayrılıklardan; ki anlatayım ona iştiyak derdini.
Kim kalırsa uzak kendi aslından, arar yine vuslat zamanını.
Ağladım, inledim ben her toplulukta; bir oldum iyi hallilerle, kötü hallilerle.
Dostum oldu herkes kendi zannınca; çıkmadı ama gönlümdeki sırları arayan biri.
Uzak değil benim sırrım feryadımdan; ama nerede gözde, kulakta o ışık?
Gizli değil beden candan, can bedenden; ama izin yok kimseye canı görmek için.
Ateştir bu ney sesi; değil rüzgar. Kimde yoksa bu ateş, olsun yok!
Aşk ateşidir neye düşen; aşk coşkusudur meye düşen.
Dosttan ayrılanın dostudur ney. Yırttı perdelerimizi perdeleri.
Kim gördü ney gibi hem zehir hem panzehir?
Kim gördü ney gibi bir kafa dengi, bir iştiyak çeken?
Kanlı yollardan söz eder ney; Mecnun'un aşk öykülerini anlatır ney.
Bu aklın mahremi değildir akılsızdan başkası.
Yoktur dile müşteri kulaktan başkası.
Gamımızla günler bitti, akşam oldu.
Günler yanışlarla yoldaş oldu.
Geçtiyse günler, varsın geçsin; ne var korkacak?
Sen kal ama; yok senin gibi temizi.
Balıktan başka kandı herkes suya.
Bitmek bilmedi rızıksızın günü.
Anlamaz olgunun halini hiç bir ham.
Sözü kısa kesmek gerek öyleyse,
Vesselam.


MEVLANA

pante
19-10-2007, 23:02
Pisagor şöyle demişti:
"Hayvanlar insana akrabadır, insan da Tanrısına."
Milattan önce 500'lü yıllarda yaşayan Pisagor Tasavvuf'un özü olan varlıkların birliği tezini bu sözlerle açıklar.

Büyük bir matematikçi olan Pisagor, aynı zamanda işrak felsefesinin yani doğuş ve aydınlanmanın da kurucusudur.
Sisam adalı olan Pisagor, gençliğinde Mısır'daki Menfis mabedine girmiş ve 22 sene kalmıştır.
Bir erdirme okulu olan Menfis mabedine herkes alınmazdı. İçerdeki bilgiler sırdı ve giren de *ya bir mürşit olarak çıkabilir ya da ölüme kadar kalırdı.
Pisagor mürşitliğe yükseldiği gibi bu mabedde öğretmenlik de yapmıştı.

(Menfis mabedi felsefesi, Hermetizmin bir uzantısıdır, Hermetizm ise Şamanizmin tekamülüdür. Bu konuyu ayrı bir başlıkta ele alacağım.)

Pisagor, İran'ın Mısır'ı istilasıyla esir alındı ve Babil'e gönderildi. Burada da benzer felsefenin baal mabedinde 12 yıl kaldı. 34 yıldan sonra Sisam'a döndü. İran işgalindeki Sisam'da kalmayıp İtalya'nın Kroton şehrine yerleşti ve Epifani yani Ermişler mabedini kurdu. Bu mabed'in muhaliflerin ayaklanmasıyla yakılması sırasında Pisagor'un öldüğü sanılıyor.

Epifani düşüncesine göre evrenin merkezinde büyük bir ateş yanıyordu ve bu ateş güneşte yansıyordu. Yer, diğer gezegenler gibi güneşten kopmuştu ve güneşin etrafında dönüyordu.
Güneş de, tüm yıldızlar ve gezegenler de, herşey gibi büyük ruh'un parçasıydılar, ondan çıkmışlardı ve sonunda bir nehrin denize kavuşması gibi ona kavuşacaklardı.

Pisagor'dan yaklaşık 1800 yıl sonra yaşamış olan Mevlana'da benzer felsefeyi görürüz.
Pisagor çok tanrılı dinler dünyasında bir ışık olmuştur, Mevlana da tek tanrılı İslam dininin hegamonyasında.

"Bir can var canında o canı ara!
Beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara!
Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!"

sargon
19-10-2007, 23:37
Pante, Hıristiyanlık konusuyla uğraştığım için Eliade'nin kitabından Pisagor ve Platon ile ilgili notlar da almıştım. Bunları kullanmanın konuyu çok uzatacağını düşünüp vazgeçtim. Gerçi Platon ile ilgili notlar daha ilginç ama Pisagor konusunu açtın madem, bu konuda not ettiğim kısımları kısaca aktarayım ben de.

Beni ilgilendiren daha çok Helenist mistik dinlerin öncüleri olduğu için Orpheusçuluk ile Pythagorascılık arasındaki ortak noktaları kaydetmişim. Bunlar bile oldukça ilginç. Tabii Pisagor ve Platonculuğun birer din değil birer felsefe olduğunu ama her ikisinin de mistik felsefi temele sahip olan dinlerle paralel anlayışlar oılduğunu gözönünde tutmak gerekli.

Pythagoras ile Orpheus dininin ortak noktaları şunlar:

1. Ölümsüzlük ve ruh göçü inancı
2. Ruhun Hades'te (ölüler dünyası) cezalandırılması ve en sonunda gökyüzüne geri dönmesi
3. Vejeteryanlık
4. Arınmalara verilen büyük önem
5. Çilecilik

Tabii bu noktaları Eliade'nin açıklamalarından ben çıkarıp maddeleştirdim. (Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, 2. cilt, sayfa 227) Çok sayıda Orpheusçu metnin Pisagorcular tarafından yazılmış olabileceği söyleniyor. Bu arada bir ekleme daha yapayım. Pisagorculuk bir gizemci felsefe idi. Halbuki Orpeusçuluk bir halk dinidir. Orpheus halkın gizemli kahramanıdır. Hatta mitolojinin karşıtıdır, çünkü mitoloji Yunan aristokrasisinin dinidir. Ölümden sonra da sınıf ayrımları sürer. Orpheusçulukta ise ölümden sonra herkes eşitlenmiştir.

Platon konusuna girecek olursan o konuda daha fazla çıkardığım not var.

Mistik dinler konusundaki yorumum ise seninkinden farklı. Pisagor da Mevlana da halka egemenlerin sömürüsüne, eziyetlere, yokluklara katlanabilmeleri için bir uyuşturucu vermeye çalışmışlar. Bunun iyi birşey mi kötü birşey mi olduğu tamamen tartışmaya açık bir konudur. Bu yüzden birer ışık, birer ilahi güzellik olarak adlandırılması gerektiğine emin değilim. Mistisizm benim de hoşuma gider, ilgimi çeker, ama hepsi bu kadar. Öteki dünya ile yetinmemezi isterler. *Bundan ötesi senin imaznda gizli zaten.

"Ne mutlu o yoksullara ki öteki dünya onlarındır, er ya da geç bu dünya da onların olacaktır." F. Engels

pante
20-10-2007, 00:45
Sevgili Sargon katkın için teşekkürler. Platon'la ilgili notlarını da yazarsan memnun olurum.

Platon, Pisagor'un temelini attığı İşrak felsefesinin yani doğuş ve aydınlanmanın gerçek temsilcisi olarak görülür. Hocası Sokrat'ın tanrılara hakaret ettiği suçlamasıyla öldürülüşünden sonra Mısır'a geçer ve bir müddet sonra Pisagorculuğun etkisindeki Güney İtalya'ya yerleşir. Burada Sokrat'în ruhun ölmezliği ile ilgili fikirlerinin Orfeusçu kökenlerini araştırırken kendisi de bu felsefeye adapte olur ve düşünceleri bu temelde şekillenir. Sahip olduğu idealar kuramının kökeni de Pisagor'a ve Orfeusçuluğa dayanır.

Platon, İdealar Kuramı üzerine, mantıktan metafiziğe, matematikten sanata ve nihayet teolojiden ideal toplum düzenine uzanan, günlük hayatı tüm boyutlarında tarif eden sistemler inşa etmiştir.

Platon öğretisinin idealarına metafiziği ilgilendiren bölümünden bir örnekleme yapacak olursak; g “kedi" sözcüğü belirli ideal bir kediyi, Tanrının yarattığı tek bir kediyi dile getirir. Çevremizde gördüğümüz canlı olan kediler ideal kediyle ortak bir yapıya sahiptirler, fakat az ya da çok eksiktir bu ortaklıkları. Bu türden çok kedi vardır ama sadece ideal kedi gerçektir, tek tek kedilerse görüntüsel.
Platon tarihin yetiştirdiği ilk gerçek idealisttir. Metafiziksel çalışmalar onunla birlikte başlamıştır.
Kendisinden sonraki birçok düşünüre ve akıma öncü olmuştur. Yeni Platoncular, etkisi hala süren felsefi akımın temsilcileridir.
Atina'nın çöküşünden sonra antik çağ yunan felsefesi, gelişimi için en uygun ortam olarak gördüğü İskenderiye'ye göçmüştür. Burada karşılaştığı Mısır, Keldânî ve Musevî dinlerinin içerdiği zengin mistik ögelerden de esinlenerek, sonuçta, bir Yunan - Yahudi ortak anlayış ve felsefesi geliştirilmiş ve bu düşünsel ürünler, ünlü İskenderiye Okulunu ve dolayısiyle Yeni Platonculuk akımını ortaya çıkarmıştır.

Yeni Platoncu Plotinos'a göre Evren'deki her şey, Tanrı'dan sûdûr etmiştir (çıkmıştır) ve Tanrı'ya dönecektir. (Bu yüzden öğretiye "Panthéisme émanatiste" (Sûdûriyye-i vücûdiyye) ismi de verilir.) Düşünürümüze göre, bütün nenlerden önce ve kendinden sonra gelenlerden farklı, kendi kendine yeter bir nenin bulunması gereklidir. Böyle bir varlık varsa, her şeyin en tamı ve en güçlüsü olmalıdır. Tamlık ve olgunluk içinde olan ise, kendiliğinde kalmaya tahammül edemez, başka varlıklar meydana getirir. Tam ve bir olan deyimi ile târif ettiği Tanrı, tam olduğu içindir ki taşar ve bu fışkırma ile (perilampsis) kendinden ayrı bir yeni varlık oluşturur.

Bu düşüncenin benzeşimlerini Tasavvufda görmekteyiz. "Herşey Tanrıdır" inancının kökeni de bu düşüncedir. Evet, herşey Tanrıdır, tanrıdandır ama hiç birşey Tanrı değildir.

multima
20-10-2007, 01:22
Gizemcilik; Hak halka açıklanamaz.Açıklanırsa ya yollarını sapıtırlar ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar.Şeyh Bedrettin Varidat

Dinler tanrısal yönetime uygun bir yaşamı buyururlar, gizemciler ise tanrıyla birleşme ve tanrıda yaşama amacını güder.

Bu amaca ulaşmak için sezgi ve sevgi yöntemlerini kullanır. Böylece gizemciler sadece DUYUSAL olana değil USSAL olana da karşı çıkarlar.

İmdi
Tanrı insan aklıyla kavranması mümkün değildir. Ama akıllı insan için iman da yetmemektedir malesef.Ya da Aşk

Belki biraz TEOSOFİ Görülen her şey yüce bir sır gizlemektedir.
Bu sır da doğanın tanrının vucudu olduğunu bilmekten ibarettir.

Boş inançlara rağmen özdekçi bilimselliğe yönelişin öncüsüdür diyebiliriz.

sargon
20-10-2007, 01:44
Platon, Orpheusçu ve Pisagorcu öğretilerin dinsel ve felsefi eksenini genişletir. Platonun öğretisinde anlayış bilgi kuramına ve siyaset öğretisine de yayılır. Böylelikle oldukça büyük ölçekli idealist bir öğreti çıkmış olur ortaya ve etkisi yüzyıllar boyu sürer.

Hint mitolojisinde ağacın sudaki görüntüsü örneğini hep veririm. Buna göre "gerçek" olan ağac değil onun sudaki aksidir. Hint mistisizminde bu "gerçek", yani "sudaki akis" aranır, buna da ancak dünyanın pisliklerinden arınarak ulaşılabilir. Aynı örneği Platon mağara duvarındaki gölgelerle anlatır. Burda gölgeler insanın "ruh"unu ifade eder ve asıl değerli ve önemli olan odur. Pantenin verdiği kedi örneğindeki "ideal kedi" gibi bir idealar dünyasına ulaşır Platon. Hayat geçicidir, ezeli ve ebedi olan ise "idea"lardır. Sanırım idealizm sözcüğü de Platonun "idea"larından geliyordur.

Platonun bilgi kuramına mistisizmi yerleştirmesi:

Orpheusçuluk ve Pisagorculukta olduğu gibi ölümden sonra ruh yaşamaya devam eder. Diğer dünyaya giden ruh olduğu için orda saf ve mükemmel bilgiye ulaşır. Yani "ideal kedi"ye ulaşır ve onla ilgili şeyleri öğrenir. Ancak ne yazık ki ruh tekrar dünyaya dönerken Lethe pınarından su içtiği için öğrendiği herşeyi unutur. Yeniden dünyaya geldiğinde aklında hiçbirşey kalmamıştır. Ama umutsuz olmamak gerek. Çünkü insan felsefi çalışma yaparak bu bilgileri hatırlayabilir. Bu bilgiler aslında onda vardır ama unutkanlığını yenebilmesi için çaba göstermesi gerekmektedir.

Burda birşeyin altını çizmek lazım. Ölüm bütün bu mistik felsefelerde güzel birşeydir. İnsan ölüm sayesinde saf ve mükemmel bilgiye ulaşır ancak. Hiçbir mistik felsefe yada din ölümü bir felaket olarak görmez. Tersine bu dünyadaki yaşam felakettir, acıdır. Burda tekrar Hint felsefesini görüyoruz. Bu yüzden insan bu kötü dünyaya gelmeyi değil de ölümle kucaklaşmayı ister. Ama sürekli yaşama dönmekten, sürekli bedenlenmekten kurtuluş yoktur. Bunun tek yolu felsefedir. Felsefe ile o ideal bilgiye ulaşılırsa eğer tekrar bedenlenmekten kurtulunacaktır. (Yine bir Hint felsefesi) Ölümle ulaşılan bilgiye felsefe yoluyla da ulaşılabildiğine göre felsefe bir tür ölüm yolculuğu yada hazırlığıdır.

Platonun siyaset kuramına mistisizmi yerleştirmesi:

Yunan kentlerini yıkılmaktan kurtarabilecek tek siyaset ancak böyle bir ideal ve sag bilgiye ulaşarak gerçekleşebilir. Bunun için de idealar ve ruhgöçünü kabul etmek gerekiyordur. Bunun kabulünden sonra da elbette atılması gereken adım bu siyaseti yürütecek kişilerin felsefe ile ilgilenen kişiler olmasıdır. Gördüğümüz gibi sadece felsefe ile uğraşarak idealar dünyasına yaklaşılabilir ve saf ve mükemmel bilgiye erişilebilir.

Platonun “Toplumlar, filozofların kral, ya da kralların filozof olduğu güne kadar, rahat huzur yüzü görmeyeceklerdir.” sözü çağlar boyunca dillerden düşmemiştir. Aslında siyaset kuramları konusunda yapılabilecek bir sınıflandırma içinde Platonun siyaset kuramı en totaliter kuramlardan biri sayılabilir. Tam bir aristokratik egemenlik yanlısıdır. Hatta Aristokrat ve Aristokrasi sözcükleri de Platon'un gerçek adı olan Aristokles'den gelmiştir. Bu arada platonik sözcüğünün de Platonun idealarına atfen maddesel olmayan, ideal olan anlamında kullanıldığını belirtelim.

Bazıları Platon'un aslında bütün felsefesinin, yani idealar sistemi, ruhgöçü, bilgi kuramı gibi şeylerin aslında siyaset anlayışını gerekçelendirmek için ürettiğini söylerler. Her ne kadar idealist dünya görüşünün ve totaliter siyaset anlayışının en önemli temsilcilerinden biri de olsa felsefe ve siyaset dünyasına ne kadar büyük bir katkısı olduğu ortadadır.

Bu arada o zamana kadar yeraltında olduğuna inanılan Hades (ölüler dünyası) o zamanlarda gökyüzüne çıkarılmıştır. Yeryüzünün bir küre olduğunun anlaşılması, materyalist Demokritos ve Leukippos'un kozmolojik spekülasyonlarının bunda etkili olduğu düşünülür. Hades gökyüzüne, daha doğrusu yıldızlar *dünyasına çıkarılınca ruhun yazgısı ile ilişki kurmak da Platon'a nasip olur. Platon'un öğrencileri de tanrıların yıldızlarla aynı sayıda ruh yaratmış olduğunu ilan ederler. O zamandan beri herkesin bir yıldızı vardır. *:D

20-10-2007, 09:48
Doğum yeri olan Sisam adasından M.Ö. 529'da Güney İtalya'ya, Crotona'ya göç etti. Crotona bu yörenin zengin liman kentlerinden biriydi. Pisagor burada biraz kişisel çekiciliği, kendinde varolduğunu iddia ettiği kehanet gücü, biraz da etrafında yarattığı gizemci havasıyla zengin ve soylu delikanlılardan üçyüz kadarını bir çatı altında topladı ve okul kurdu.

Bu wikipedia'ya gore, Pisagorun hayati. Bu bilgiler burada yazilanlarla karsilastirilinca eksik ve carpitilmis oldugu asikar. Pisagor degil sanki HY dan bahsediyor. Konuya hakim arkadaslar bu bilgileri zenginlestirebilir ve duzeltebilir.

K.C.
20-10-2007, 11:22
Konuyu dağıtmış olur muyum bilmem, ben de bir iki ufak şey eklemek istiyorum.

Buddha ve Pissagor çağdaştırlar. Pissagor'un Buddha'dan etkilendiği düşünülmektedir. Ki Hindistan ile Helenler arasında ticaret, seyahat oldukça yerleşik ve yaygın olduğundan bu kuvvetle muhtemeldir.

Budist felsefede de canlılara saygı olduğundan ve canlılar öldürülmediğinden (ruh göçü sebebiyle) vejeteryenlik vardır.
Ruh zaten döngülere tabi olduğundan burada da büyük bir benzerlik var.
İki felsefe de dayanaklarını Tanrı olarak görmezler. Din değildirler.
Çilecilik Budizmin bazı yorumlarında hat saflara ulaşmıştır. Kişinin doğduğu gibi (çıplak) yaşaması gerektiğine kadar vardıranlar olmuştur. Caynacılık akımı bunlardandır.

Hatta Tanrı'nın var olmadığına dair Caynacı'ların yazdığı çok hoş (Ömer Hayyamvari) şiirler de var.

edit: Bir benzerliği unutmuşum.
Buddha, kelime anlamı olarak aydınlanmış demek. Sanskritçe.
Pissagor, kelime anlamı olarak aydınlanmış demek. (Ne dilce, Helence mi acaba? :) )

pante
29-10-2007, 21:12
Pissagor, kelime anlamı olarak aydınlanmış demek. (Ne dilce, Helence mi acaba?

Evet sevgili K.C. Pythagoras Helence.


Pisagor, ilk kez filozof ve kozmos sözcüklerini kullanan kişidir.

"Sayılar evrene hükmeder" diyen pisagor, bu ifade ile, tanrının sayıları özellikle bir prototip semboller dizisi olarak ortaya koyduğunu bu nedenle sayıların her birinin karakterleri olan birer simge durumunda bulunduğunu belirtirdi. pisagor sayıları, bir, iki, üç, vs. şeklinde değil, kendi karakterleri ile, "monad", "diad", "triad" diye ifade ederdi.

Pisagorculara göre;
“Doğadaki tüm karşıtlıkların kökü, bir ile çokluk arasındaki çelişkiden gelmektedir. Oysa “mutlak bir”, ne tek, ne de çifttir. bir başka deyişle “mutlak bir”, teklikle çiftliğin birlikteliğidir. İlk varlık olan bir, noktadır. Nokta hareket ederek çizgi, çizgi devinerek düzey, düzey hareketle cismi oluşturur. Şu hâlde her cisim, bir başka sayının karşılığıdır.”

“insanlar bir’le sayar, bir’le düşünürler. bir, insan ile tanrı arasındaki ortak ilkedir. bir, bilenle bilineni, düşünenle düşünüleni özdeşleştiren ortak ölçüdür. bu ortak ölçünün öteki ucunu ya da tanrı’yı niye göremiyoruz? O’nu görebilmek için, o’nunla birleşmek gerekir. o’na benzemeye ve o’na yaklaşmaya çalışılmalıdır. Gücünüz yeterse, sonsuz âlemleri idrâkiniz ile kucaklayınız. Bulacağınız şey, yaratıcı düşünce, bu düşünceyle birleşmiş ruh, zihin (ésprit) ve ben olacaktır. Evren’in her yerinde rastlayabileceğiniz bu üçleme ve bu üçlemenin ilkesi olan teklikten başka bir şey yoktur. evrensel üçleme, tanrısal vahdet (birliktelik) içindedir.

Pisagor'a göre ruh, yaşam skalasının en alt basamağından, cansız varlıklardan başlayarak yukarı tırmanırdı. Yaşadığı hayat bir üst düzeye geçmeye yeterli ise, ruh, bir sonraki yaşamda daha üstün bir varlık olarak dünyaya gelir, aksine ise, yaşam skalasının bir alt basamağına geri dönerdi. İnsanlar tüm yaşam skalasını katederek insan olmaya hak kazanmışlardı. Ancak büyük çoğunluk bunun farkında olmadığı için, geri dönmeye mahkumdu. Pisagor, ölünce ruhu semaya çıkan ve yeniden doğarken de ruhu semadan gelen yegane varlığın insan olduğunu söylerdi. Hernıes ve orfe gibi pisagor da müridlerine, "Tannya ancak kendi çabalannızla ulaşabilirsiniz" demekteydi.

Pisagor, tüm yaşamların doğum ile ölüm arasında sınırlı bulunduğunu ve bedenin sadece, ölümsüz olan ruhun bir vasıtası olduğunu söylerdi.

Ölüm anında ruhun bedenden ayrıldığını ve yaşamı sırasındaki davranışları nedeniyle bir üst basamağa mı, yoksa bir alta mı gideceğine karar verilen bir geçici aleme gittiğini savunurdu. İslamiyet'in araf, yahudiliğin horeb, hristiyanlığın da pürgatuar (arınma yeri) dediği bu geçici alemde kalma süresi, bireyin yaşamı sırasında yaptıklanna bağlıydı.

gematria
30-10-2007, 02:04
pante ve sargon çok güzel şeyler yazmışsınız felsefeniz harika fakat bu konularda cevaba ihtiyacım var.... öncelikle zıtlıklar varlığı yaratıyor ise iyi kötü ayrımı ortadan kalkmazmı ikiside sadece gereklilik olur bence ve burdan yola çıkarak hepimizin bu sonsuzluğun tanrısı olduğumuz mantığıma oturdu fakat bizim bütünümüzle tanrı olmamız gerekirken nefsimizden sıyrılmamız isteniyor yoksa nefs veya kin nefret gibi duygular tanrıya(sonsuzluğa) ait diilmi eğer öyleyse herşeyin tanrının nitel kısmı olduğu tezi çürür sanırım?..ve bazı anlatımlarınızda sadece içimizdeki ruhun ortak tanrıyı yaratan parça olduğu imajı çiziliyo oysa maddemizle birlikte herşeyimizle bi parça olmamız daha mantıklı geliyo bana??? ayrıca günümüz tıp bilimi ruhu kabul etmiyor beyindeki elektiriksel iletiler devam ettikçe canlılık devam ediyo diyebiliriz dolayısıyla benim fikrim biz ruh ve beden diye ikiye ayrılmamalıyız bütünümüz tek bir bütündenoluşuyor haklımıyım değerli fikirlerinizi bekliyorum??????????

pante
30-10-2007, 02:36
Öncelikle hoşgeldin Dematria.

Ruh ve ruh göçünün bilimsel bir tarafı yoktur. Sadece bir inançtır.
Bu konuda herhangi bir iddiamız yok.
Bazı yazılar idealist filozofların fikirlerini yansıttığı için bizim de böyle düşündüğümüz hissine kapılmış olabilirsin.
Ben kendi açımdan yanıtlarsam bu konularda agnostik düşünüyorum.
"Olmaz öyle şey" demiyor, bilinmeyen olarak görüyorum.

gematria
30-10-2007, 04:19
HOŞBULDUK PANTE teşekürler...
Ya benim fikrim ki bunu blogunada yazdım bizim o tek sadece herşeyde o var dediğimiz tanrı bilinçsiz ...bizim bilinçlerimiz sonsuzluktaki tek bir ortak bilinci meydana getiriyor hepimiz kendi dünyamızın tanrılarıyız...Sonsuzluk kavramında insan zorlanabilir ama zamanında 4. bi boyut olduğunu ispatlayan bilim zamanın bing bang ile meydana geldiği teorisini kabul ediyor dolayısıyla bing bangden önce zaman yoktu ve zamanın olmadığı bi yerdede başlangıçtan söz edilemez ayrıca zamanın olmadığı bi yerde sebep sonuç ta aranamaz(tanrı gibi).... bence evren in oluşumu evren dışındaki sonsuzluğun (esir maddesi) form değiştirmesi sonucudur ve belli bir süre sonra amaçsızca içine çökecek evren...ve ayrıca sürekli yeni evrenler oluşuyo *yani nicelikten nitelikler oluşuyor ....eğer tanrı bilinçli olsaydı televizyonda izlediğimiz ve elimizde olmadığından engelleyemediğimiz katliamlara veya haksızlıklara müdahale ederdi sanırım kendini gizlemek gibi bi derdi yoksa tabii...

vartor
30-10-2007, 04:22
Sevgili gematria, once hosgeldin. Sen de benim gibi sonuctan hareket ederek dusunuyorsun.

gematria
30-10-2007, 04:37
HOŞBULDUK VARTOR UZUN ZAMANDIR ÜYEYDİM AMA BÖYLE GÜZEL KONU GÖRÜNCE PAYLAŞMAK İSTEDİM...
evet vartor bu kadar sıkıcı monoton adaletsiz ve mucizesiz(ama yaşanmaya değer) bi dün ya görünce ve herşeyin bizim elimize verilmiş olduğunu görünce ......

pante
30-10-2007, 12:50
Gematria;
Yazdıklarına katılıyorum. Bir bilgimiz ya da düşüncemiz olabilse keşke de karşılıklı paylaşabilsek, müzakere edebilsek. Ama bigbang öncesi için, zamansız dönemler için, ilk olanın bilinci, kudreti, iradesi için ne söylesek inanç bazındadır ve bilimsel değildir.
Müslümanlar için bunun çözümü kabullenmek ve o konuları düşünmemek, o konulara girmemektir.
Ama sen, ben gibi birilerinin de en büyük merakları ve düşünceleri o konudur.

Bilinç varsa kudret mi yoktur, bilinç ve kudret vardı da okyanusun damlalara dönüşmesi gibi dağıldı da sonra yeniden mi toplanacak?
Yoksa bilinç, kudret ve irade dışı bir gelişim mi oldu? Bunlar hakkında tatmin edici, bilimselliğe ters olmayan tezler öne sürmek mümkün gözükmüyor.
Tümden yola çıkıyor ve en hatalıları, en akıl dışı, bilim dışı olanları ayıklıyor ama en doğruya değil de en az hatalı olana varabiliyoruz.

AYATA
30-10-2007, 13:16
Büyük bir bilinçin parçalarıyız, varlığın sebebi olan bir varlık var ve ona Tanrı ismini vermişiz, Her şey o, bizlerde her şey olan onun parçalarıyız, diğer varlıklardan farklı olarak bizde akıl denen bir *parçasıda...belkide bunun bizde olmasının sebebi, biz onu tanırken onunda bizi tanımak istemesi...Bizim tanrı olduğumuz kesin fakat tanrının biz olamdığıda kesin....parça nın asla bütünün kendisi olmadığı gibi bir şeydir bu belkide...

gematria
30-10-2007, 13:26
pante çok güzel yazmışsın bildiklerimi senle paylaşayım:
Elbette bilim bu sorulara kesin yanıtlar veremiyor. Aslında big bangin kendisi de kesinleşmiş bir kanun değil. Ama tüm bilimsel veriler o yönde..
benim fikrim madde enerjinin bir nicelikten niteliiğe dönüşmüş halidir yani aslında herşey bu evrende enerjidir fakat bu evreninde bi sınırları var öyle bi sınır ki sonuna gittiğimizde başa dönmüş oluyoruz...peki diyecez bu sınırı ne çevreliyo işte ordada enerjinin özü esir maddesi işin içine giriyo nasılki evren de sürekli bir devinim var (yani değişmeyen tek şey değişim) esir maddeside sabit değil ama esir maddesinin bulunduğu yerlerde sadece bu evren için geçerli olan zaman ve mekan veya boyut gibi kavramlar veya yaratılmak gibi fiiller yok sonsuzluk diye nitelendirdiğimiz şey işte orası. biz orda her an oluşmak ta olan sonsuz evrenlerden sadece biriyiz,
Bu ether (esir) maddesi büyük bir deniz gibi düşündüğümüzde, bizim evrenimiz esirin bir kabarcığı, big bang de bu kabarcığın oluşumudur. Bu esir denizinin ezelden beri çalkalanmakta olduğunu ve bunu çalkalamak için birine ihtiyaç olmadığına inanıyorum
kara delik ler dediğimiz şeyler ise evrenlerin kesişmesi. yani denizdeki hava kabarcığının başka bir hava kabarcığı ile bağlantısı sonucu oluşan vakumlama...tabi bu evrenin her evren gibi bir ömrü var içine çökecek en sonunda . ve yeniden bing banga dönülecek ..
iyi kötü gibi kavramların beynimizde yarattığımız hologramlar olduğuna inanıyorum bünyemize kendimize iyi gelen mutluluğu elde etmek için bazı ahlak kuralları yarattık ve tabi bu kurallar hayatta kalabilme olasılığımızıda arttırıyor öyleyse yapmamız gereken bu inanılmaz devinimin bir parçası olarak anın tadını çıkartmak hem kendimizin hemde başkalarının yaşamını kolaylaştırmak güzelleştirmek için doğru dediğimiz şeyleri yapmak........

Neva
14-07-2011, 03:06
“ Günümüzden 5000 yıl önce Mısır’da bir terzi yaşardı. Bu terzi yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir düşünceydi. 5000 yıldan beri gök ve yer ölçüleri içinde parlayan bütün ışıklarda, bu terzinin kıvılcımları vardı..

Terzi Mısır papürüslerinde Hermes Tot adını taşıyordu. Yunanlılar ona ermiş ya da üç kez bilgin anlamında Trismegiste diyorlardı. Yahudilere göre HANOK dur. Araplarca Hermesül Haramis adıyla anılmaktaydı. Kuran’a göre Adem ve Şit’ten sonra gelen üçüncü peygamber İDRİS’tir. Yunan kaynaklarına göre 42 yapıtı bulunmaktadır. Fakat bu papürüsler kayıptır..

Terzi Hermes kendisinden sonra gelen düşünsel akımlara ışık tutan düşüncesi şudur :

İNSANLAR ÖLÜMLÜ TANRILARDIR , TANRILAR ÖLÜMSÜZ İNANLARDIR.

Varlık birliği düşüncesini açıklayan Hermetizm’in kökleri Hermes’den çok daha önce oluşmuştur. Gerçekte düşünceler hiçbir zaman tek kişinin malı olmamıştır. Ancak, yavaş yavaş oluşan düşünceler , evrensel diyalektikte tam yerine oturmuş bir etkileyici bir sisteme kavuşmaktadır. Hermes’te insanlık evriminin başlarını tutan talihli kafalardan biridir..

Hermes’in öğretisi eski Mısır’ın Teb ve Memphis tapınaklarının büyük ve kutsal sırrıdır. Mermesin öğrencilerinden Askelopis büyük ustanın şu sözlerini açıklamaktadır.

“ İnsanlar ölümlü tanrılardır , tanrılarda ölümsüz insanlardır. Eşyanın dışı içi gibidir. İç ve dış arasında hiçbir ayrılık yoktur. Küçük büyük gibidir , küçükle büyük arasında hiçbir ayrılık yoktur. Evrende hiçbir şey ne iç , ne dış , ne küçük , ne büyüktür. Bir tek yasa ve o yasanın gördüğü bir tek iş vardır..

Bu sözlerin anlamını anlayan, gerçeği görür. Kimi insanlar bu anlayışları olağan üstü çabaları ve yetkinlikleriyle öteki insanların görmediklerini görebilirler. Oysa nedenler nedeni daima gizlidir. Çünkü sonsuzlu , pek kısa bir son olan zaman ve gene pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler ancak öldükten sonra onu anlayabiliriz. Çünkü yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız. SINIRSIZLIK, SINIRLILIK İÇİNDE KAVRANAMAZ..

İşte din ve felsefeleri binlerce yıldan beri etkileyen kaynak buradan gelmektedir.

Hermes’e göre “ İnsanca ölümlü olmakla, Tanrıca ölümsüz olmakta elimizde. Ancak HİYOROFON denilen başrahibin inisiye olan rahibe yaptığı uyarı da çok çarpıcıdır. Ve ona şöyle seslenir :

“ Her akıl bu gerçeği kavrayamaz. Büyük sırrı gönlümüzde saklayarak, eylemlerimizde söyleyelim. Bilim gücümüz, inanç kılıcımız, sukut kalkanımız olsun. Ufaklıklar ki büyük çoğunluktur. Ya aptal ya da kötüdürler. Aptallar bu gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler,. Kötüler, bu gerçeği kötüye kullanarak büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka çıkar yol yoktur. BİLMEK, BULMAK, SUSMAK , GEREKİR.”

Cok guzel bir konuymus, ama geride kalmis.