saroz
10-05-2010, 12:06
Boğaz'da trafik sıkıştı. Taksi şoförü, Matriks gözlüklerini taktı ve tahlilini "koydu": "Üç beş şerefsiz, çift sıra park ediyor, o yüzden oluyor bu. Şeytan diyo..., çık döv üçünü beşini... Yer misin, yemez misin!"
Taksici, tahlilini derinleştiriyor:
"Bu neden oluyor biliyor musun kardeş? Çok karışığız biz. Kürt'ü var, şuyu var buyu var...... Ondan oluyor bu."
Tam "Etnik ayrımcılık mı?" derken şoför orada kalmıyor, devam ediyor:
"Türkler acayip millet abla. Bak şimdi adamın gideceği yer şurası mı? Gelir, tam önüne park eder. İleride müsait yere park etmez mesela. Niye? Yürümeyi sevmiyor şerefsiz!"
Tam olarak bu paragrafı, sosyoloji bölümü öğrencilerine final sınavı sorusu olarak vermeliler: "Paragrafı, bütün okuduklarınız ışığında yorumlayınız" gibisinden... Zira bu paragrafı çözen büyük oranda Türkiye'nin şu andaki ruh halini, memleketteki toplumsal ilişkilerin gizini çözer.
Bu "taksici paragrafı" zinhar etnik ayrımcılık ile ya da ötekine karşı geliştirilen nefretle açıklanamaz. Bu, olsa olsa "kendine karşı nefretle" açıklanabilir. Kendine karşı nefret! Türkiye'nin kendine bakarkenki kırık, çürük algısı...
Alatlı ile kahvaltı
Şehirde, söz ve yazıyla kurulan görünmez, derin bağlar vardır. Çünkü havaya savrulmuş her söz, eğer niyeti iyiyse, adresini bulur. Bizimkisi de bulmuş olmalı ki Yazar Alev Alatlı ile kahvaltıya davet edildik. En çok "Dolma dolduramayan kadınların yaptığı politikadan illallah geldi! Bu ne selahiyet yahu?!" lafına güldüm. En çok "İslamiyeti çok iyi bileceksin. Bu ülkeyi, din meselesini çözmeden anlayamazsın" cümlesi üzerine sustum ve düşündüm. En çok "'Siftah senden olsun' diyen bir ülke kapitalist olmaz" cümlesine hak vermek, tutunmak istedim. Ama beş saatlik kahvaltıda, durup uzun uzun "hımm"ladığım yer şu cümleydi:
"Gırgır'a da kızdım biraz. Oğuz Aral'a da söylemiştim vaktiyle. Onlar öğrettiler bu kırık bakışı. Bu ülkeye, kendi kendilerine kırık dökük bakmayı öğrettiler biraz. 'Maganda' dediler. Yahu kardeşim sen bu karayağız adamdan ne yapmasını bekliyordun?! Ağda yapmasını mı?!"
Şu, güzel bir soru olabilirdi:
Acaba önce insanlar mı "kırıldı"? Yoksa önce çürüyen, onlara bakma biçimi miydi? Bu bakış mı insanları giderek çürüttü? Söz sahibi, cümle sahibi insanlar memlekete ilişkin bu kadar çürük şeyler söylemeseydi, hatta giderek insanların birbirine çürük bakmasını öğretmeseydi, bu denli büyür müydü "Bizden adam olmaz arkadaş!" cümlesi?
Yakın bir zamanda "Artık mahalle kavgaları bile öldürmek üzere başlıyor" diye yazmıştım. Büyük şehirlerden yayılan "gündelik şiddet" dalgasını besleyen bir duygu zemini olmalı mutlaka. Taksi şoförünün "dövme arzusunu" besleyen, giderek meşrulaştıran bir "bilgi". Bu bilgi işte, bu ülkenin kendi kendinden niye bu kadar nefret ettiğinde gizli. Bir İngiliz, İngilizlerden bu kadar nefret ediyor mu acaba? Bir Bulgar, Bulgarlardan?
Daha da önemlisi hepimizin diline yerleşen "Türkler böyle işte!" cümlesini kurarken hangi milliyete, milliyeti de boş verin, hangi halka dahil olarak konuşuyoruz?
Sizce de bu durum "Zenon'un paradoksu"na benzemiyor mu?
"Türklerin sözüne güven olmaz. Bunu söyleyen de bir Türk'tür" derseniz eğer... "Bizden adam olmaz" diyen de "biz"e dahil değil midir? Türkiye içindeki her "ben", bu "adam olmayacak biz"den nasıl ayırır kendini? Bu, iyi bir beyin jimnastiği değil mi peki?
Ece Temelkuran
http://photos-g.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc3/hs559.snc3/30582_10150185728270296_339336520295_12230090_2304 553_s.jpg (http://www.facebook.com/photo.php?pid=12230090&id=339336520295) Bizden adam olmaz' üzerine: Kendinden nefret eden ülke (http://www.facebook.com/album.php?aid=426542&id=339336520295)
Bizden adam olmaz, bu ülkede hiçbirşey düzelmez, koyun gibiyiz kardeşim vs. ifadeleri oldum olası beni rahatsız etmiştir.
Sorun koyulduğunda çözüm yanına eklenmiyorsa, hep kahır edip bugün ve gelecek daha da beter bir karanlığa terkediliyorsa, umut yoksa yani göğsüme bir ağrı çörekleniyor, yaşam enerjim tükeniyor mutsuz oluyorum.
Ece Temelkuran bu konuda güzel şeyler yazmış, paylaşmak istedim.
Umut her zaman sizinle olsun :)
Taksici, tahlilini derinleştiriyor:
"Bu neden oluyor biliyor musun kardeş? Çok karışığız biz. Kürt'ü var, şuyu var buyu var...... Ondan oluyor bu."
Tam "Etnik ayrımcılık mı?" derken şoför orada kalmıyor, devam ediyor:
"Türkler acayip millet abla. Bak şimdi adamın gideceği yer şurası mı? Gelir, tam önüne park eder. İleride müsait yere park etmez mesela. Niye? Yürümeyi sevmiyor şerefsiz!"
Tam olarak bu paragrafı, sosyoloji bölümü öğrencilerine final sınavı sorusu olarak vermeliler: "Paragrafı, bütün okuduklarınız ışığında yorumlayınız" gibisinden... Zira bu paragrafı çözen büyük oranda Türkiye'nin şu andaki ruh halini, memleketteki toplumsal ilişkilerin gizini çözer.
Bu "taksici paragrafı" zinhar etnik ayrımcılık ile ya da ötekine karşı geliştirilen nefretle açıklanamaz. Bu, olsa olsa "kendine karşı nefretle" açıklanabilir. Kendine karşı nefret! Türkiye'nin kendine bakarkenki kırık, çürük algısı...
Alatlı ile kahvaltı
Şehirde, söz ve yazıyla kurulan görünmez, derin bağlar vardır. Çünkü havaya savrulmuş her söz, eğer niyeti iyiyse, adresini bulur. Bizimkisi de bulmuş olmalı ki Yazar Alev Alatlı ile kahvaltıya davet edildik. En çok "Dolma dolduramayan kadınların yaptığı politikadan illallah geldi! Bu ne selahiyet yahu?!" lafına güldüm. En çok "İslamiyeti çok iyi bileceksin. Bu ülkeyi, din meselesini çözmeden anlayamazsın" cümlesi üzerine sustum ve düşündüm. En çok "'Siftah senden olsun' diyen bir ülke kapitalist olmaz" cümlesine hak vermek, tutunmak istedim. Ama beş saatlik kahvaltıda, durup uzun uzun "hımm"ladığım yer şu cümleydi:
"Gırgır'a da kızdım biraz. Oğuz Aral'a da söylemiştim vaktiyle. Onlar öğrettiler bu kırık bakışı. Bu ülkeye, kendi kendilerine kırık dökük bakmayı öğrettiler biraz. 'Maganda' dediler. Yahu kardeşim sen bu karayağız adamdan ne yapmasını bekliyordun?! Ağda yapmasını mı?!"
Şu, güzel bir soru olabilirdi:
Acaba önce insanlar mı "kırıldı"? Yoksa önce çürüyen, onlara bakma biçimi miydi? Bu bakış mı insanları giderek çürüttü? Söz sahibi, cümle sahibi insanlar memlekete ilişkin bu kadar çürük şeyler söylemeseydi, hatta giderek insanların birbirine çürük bakmasını öğretmeseydi, bu denli büyür müydü "Bizden adam olmaz arkadaş!" cümlesi?
Yakın bir zamanda "Artık mahalle kavgaları bile öldürmek üzere başlıyor" diye yazmıştım. Büyük şehirlerden yayılan "gündelik şiddet" dalgasını besleyen bir duygu zemini olmalı mutlaka. Taksi şoförünün "dövme arzusunu" besleyen, giderek meşrulaştıran bir "bilgi". Bu bilgi işte, bu ülkenin kendi kendinden niye bu kadar nefret ettiğinde gizli. Bir İngiliz, İngilizlerden bu kadar nefret ediyor mu acaba? Bir Bulgar, Bulgarlardan?
Daha da önemlisi hepimizin diline yerleşen "Türkler böyle işte!" cümlesini kurarken hangi milliyete, milliyeti de boş verin, hangi halka dahil olarak konuşuyoruz?
Sizce de bu durum "Zenon'un paradoksu"na benzemiyor mu?
"Türklerin sözüne güven olmaz. Bunu söyleyen de bir Türk'tür" derseniz eğer... "Bizden adam olmaz" diyen de "biz"e dahil değil midir? Türkiye içindeki her "ben", bu "adam olmayacak biz"den nasıl ayırır kendini? Bu, iyi bir beyin jimnastiği değil mi peki?
Ece Temelkuran
http://photos-g.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc3/hs559.snc3/30582_10150185728270296_339336520295_12230090_2304 553_s.jpg (http://www.facebook.com/photo.php?pid=12230090&id=339336520295) Bizden adam olmaz' üzerine: Kendinden nefret eden ülke (http://www.facebook.com/album.php?aid=426542&id=339336520295)
Bizden adam olmaz, bu ülkede hiçbirşey düzelmez, koyun gibiyiz kardeşim vs. ifadeleri oldum olası beni rahatsız etmiştir.
Sorun koyulduğunda çözüm yanına eklenmiyorsa, hep kahır edip bugün ve gelecek daha da beter bir karanlığa terkediliyorsa, umut yoksa yani göğsüme bir ağrı çörekleniyor, yaşam enerjim tükeniyor mutsuz oluyorum.
Ece Temelkuran bu konuda güzel şeyler yazmış, paylaşmak istedim.
Umut her zaman sizinle olsun :)