fevziyapak
04-07-2010, 00:42
Aşağıdaki yazı dinleri terkettiğim ilk dönemlerde bir araştırma yazısıdır.
Tarihmi Felsefe bölümünemi koymam gerektiğine karar veremedim. Site yönetimi yönlendirise sevinirim.
----------------------
İçsel hayatı derinleştirerek Tanrı’yı bilmek, ilahi konuların sırrına varmak bu sayede sıradan durum ve şartlarda insanın iradesine boyun eğmeyen güçleri kullanabilmek. Kısaca teosofi, antik medeniyet felsefesinin son dönemlerinin belirleyici özelliği olarak karşımıza çıkar. Teosofi, felsefenin doğuşu ile birlikte zaman zaman kendini bir giriş şeklinde ortaya koysa da M.Ö. 200’lü yıllara geldiğimizde insanın bilme gücünden umutsuzca ve daha kesin bir tarzda feragat etmesi, elinde tutabildiği ve yegane sağlam, değişmez gözüken ahlaki faaliyet dünyasına mutluluğa götüren mükemmel araç olarak bakma eğilimi güçleniyordu. Fakat bu alanda da aciz ve yardıma muhtaç insan benliğinin dayanacağı aşkın bir güce daha sık yönelmeye başladı. Bununla beraber insan, içinde bulunduğu duruma karşı iğrenme derecesine varan bir bıkkınlık duyuyor ve yenilenme için güzel ahlak ve akıl ile değil doğaüstü aşkın bir ilhamdan beklenti içine giriyordu. Böylece insan ölümcül umutsuzluğa en iyi çare gibi görünen batıl inançlar ve mistizm’e sarılmakta o güne kadar dinler arasında görülmemiş bir katışma görülmekte fakat her şeye rağmen sürekli bir içsel tatminin elde edilememesi insanı hayrete düşürmekteydi. Artık dini-felsefi alanda yeniden kurma ve destek girişimi insan umutsuzluğunun olağan bir sonucumuydu.
Şimdi felsefi hamle hepsinden önemli ilahiyat sorunlarına ve onlarla bağlantılı olanlara yöneliyordu. Eski sistemler arasında bu eğilime uygun düşenler olarak Pisagorculuk ve Eflatunculuk hemen aklımıza gelenler olmakta.
Romalılar arasında Pythagoras felsefesinin ilk yenileyicisi olarak Ciceron’un dostu Nigidius Figulus (yeni Pisagorcular) [1]Tyana'lı Apollonios ve Phytogoras bu bilgelerdendir. Yeni Pisagorcularda da belli bir olgunluğa erişmek maksadıyla et ve şaraptan kaçınma, hayvan kurban etmek ve evlilikten vazgeçme, keten elbise giymek ve malları ortak kullanma görülür. anılabilir. Bu yeni gurup eski Pisagorcuların sayılar teorisini tazeleyip genişlettiler. [2] Tek Tanrı hakkındaki inançlarının saflık ve asaleti, mutlak akıl olarak anladıkları Tanrı’ya sözsüz ibadet etmeleri yanında, daha aşağı konumda ilahlar silsilesini kabul ettiklerini de söylemek gerekir. Yeni Pisagorculara göre insanın görevi, duyulur doğa eşyasına olan eğilim ve bağlılığı saf akılla bastırmak ve tutmaktır. İşte tam bu görev yerine getirilirken, insan bu alt derecedeki ilahlar yanında korunma ve yardıma kavuşurlar. Bu da, ya vasıtasız keşifle veya kehanetle, ya da Tanrı’nın hidayetine özel biçimde kavuşmuş, rabbani ilhamı yayan ve duyuran bilgeler aracılığı ile oluşur.
İşte1.ve 2. yüzyıllarda Pisagorculuğa yönelen Eflatuncularda gözlemlenmektedir. Bu gurupta en önemli isim Plutarchos’tur. Hayatı M.S yaklaşık 50-125 yıllarına tarihlenir. Plutarchos’un ahlak anlayışı asildir ve aklı tatmin eder. Fakat dini tanımlamaları aşırı sırciliğe eğilim gösterir. Gerçekte görüşleri Eflatun’a katılsa da, onu yeni Pisagorcular tarzında anlar, mitalojileri birer dogma olarak kabul eder. Tanrı dünyanın çok üstündedir. Bize ancak eserleri ile yani yönetim ve hikmeti ile seslenebilir. Madde ilahi olana her zaman özlem duyar. İlahi dünya ile insani dünya arasında bağlantı ve aracılık da, yine iyi ve kötü yarı tanrılar tarafından sağlanır. Plutarchos’a göre bütün dinler bize aynı Tanrıyı bildirir. Yine bu gruba mensup bir başka isim Suriyeli Numenius’tur. [3]Pythagoras’a eğilimli Eflatuncular’ın (yeni eflatuncular) Mısırdaki bir kolundan çıkmaktadır. Onlarada Tanrı, varlık ve aklın üstündedir, dünya ikinci insan ise üçüncü tanrıdır. Felsefe, takva ve duyular dünyadan uzaklaşma ve nefret bir ve aynı şeydir. Bu sırada, uzun zamandan beri bizzat Doğu ülkelerinde de çeşitli unsurlardan oluşmuş bir teosofi yönelimi oluşmaktadır. Biz buna Yahudi-İskenderiyeli felsefe veya teosofi diyeceğiz. Bu kişi Plutarchos’a, Eflatun’a ve Doğuya ilişkin düşünce unsurlarını birbiriyle kaynaştırmıştır. Tek cevherde üçlüğü kendine özgü bir biçimde kabul etmiştir. İlk (Baba), ikincisi ilahi bir evren biçimcisi(Oğul) ve evrenin kendisi (her ikisinin oğlu) . Görünüşe göre, Hermes Trismegistos[4] adı altında gelmiş yazıların büyük bölümü,
Yuhudi inancında Tanrı’nın zat, fiil ve sıfatlarında tekliği ilkesi vardır. Tanrı ile dünya bir birine kesin bir karşılık halindedir. Melekler, şeytanlar vardır ve onlardaki kehanet ve vahyin örnekleri görülür. Yahudi inancının bu özelliklerine dikkat edersek teosofi yönelişine çok iyi bir alt zemin oluşturacağı görülebilir.
M.Ö. 2.yüzyılın ortalarında Essener diye bilinen Yahudi mezhebi büyük ihtimal İran ve Budizm’den gelen unsurların etkisi ile Şeria ‘nın doğusunda ortaya çıkıp 5 binden fazla müride ulaşmıştı. Bu mezhebin teosofi ilkelerine baktığımızda, son derece sade yaşam, doğruluk, ahlaki titizlik, şarap ve etten uzak durma, evlenmeme, yemin yasağı, her gün yıkanma, birlikte yemek yeme, malların ortak kullanımı, esirliğin reddi, sınırsız hayırseverlik ve bunlara bağlı olarak çok sıkı rahiplik ile rahiplik hiyerarşisi görülmektedir. Bu uygulamaları Hristiyan keşiş tarikatları ile karşılaştırmak ilk aklımıza gelen şey olabilir.
Kendisinde Yahudi ilahiyatı ile Yunan felsefesinin bağlarını kesinlikle görebileceğimiz ilk kişi Yunanlı Yahudi Aristobulos’tur. Bu şahıs M.Ö. 2. yüzyılda dinler karışımının merkezi durumundaki İskenderiye’de yaşamaktaydı. Clemens ve Eusebius bu kişinin Peripatetiklerinden bildirmişlerdir. Aristobulos Tevrat’ın insanbiçimciliğini mecazi olarak ele alıyor, yaradılış nurunun her şeyi aydınlatan bilgelikten ibaret olduğunu ileri sürüyordu. Tanrı’nın cennet içinde gezip dolaşması ile de doğada ortaya çıkan bazı olguların ifade edildiğini söylüyordu.
İskenderiye’de Yahudi ve Yunan düşünceleri olabildiğince bir birine karışmıştı.
M.Ö. 3. yüzyıl başlarında Eski Ahit Yunanca çevirileri hız kazanmıştı. İskenderiyeli Yahudiler, gerek siyasi gerekse ekonomik yönden kendilerini Yunan-Roma evrensel imparatorluğunun önemli bir unsuru sayıyorlardı. Yahudilerin Roma İmparatorluğu içindeki var olma çabaları Yunan ve Yahudi kültürünü birbirine yaklaştırıyor ve hatta kaynaştırıyordu. Bu türden bütün bireysel gayretler Philon’un felsefi kişiliğinde bir araya toplanır.
Philon (M.Ö. 24-M.S. 50) İskenderiyeli bir Yahudi’ydi ve büyük bir rahip ailesinden geliyordu. M.S. 40 tarihinde Philon’u Roma’da Kayser Caligula yanında bir elçilik heyeti başkanı olarak ırkdaşlarının yararları için çabalarken görüyoruz. Philon en yüksek filozof olarak Musa’yı kabul eder fakat Eflatun, Pythagoras ve stoa okulu kurucusunun bilgeliğine de hayrandır. Yunan felsefesi ile kendi kavminin kutsal kitabını birleştirebilmek için, tereddüt etmeden Aristobulos’un kullandığı çareye Eski Ahit metinlerini mecazi olarak yorumlama yoluna gitti. Philon’un bütün eserlerinde onu en çok etkileyen düşüncelerin mimarının Eflatun olduğu çok açık görülür. Philon’a göre duyuların tanıklığı güvene layık değildir, gerçek varlık akıl ile karşıtlık oluşturmaz. Bundan dolayı aklediliri temaşa eden saf akıl, maddi olmayanı ayırabilmek için bilgiye muhtaçtır. Böylece insan aklının yükseleceği en yüksek bilgi bir, mutlak olarak basit, sıfatlardan bütünüyle arınmış olan ve aynı zamanda asıl iyiyi ve yüce iyiyi oluşturan varlık bilgisidir. Kısaca Philon felsefesinin odak kavramı uluhiyettir, gerek teorik gerekse ahlaki ilgi onda topladır. Philon’a göre bizlerin Tanrı’nın ne olduğu değil var olduğu bilmemizdir. Tanrı yetkinlerin en yetkini, hatta iyi güzel ve gerçek idelerinden daha çok yetkinliğe sahiptir. Aynı zamanda her şeyin nedenidir, tümel güç sahibidir, sonsuz bağışlayıcıdır en saf mutluluğa sahiptir fakat hiçbir belirli mekanda değildir. Bu derece evrenin üzerinde olan nasıl evrene nüfuz edebilir? Philon bu amaçla Tanrı’nın kendine has aracılar yarattığını söyler. Bunlar bazen ideler, bazen sadece güçler, bazen de somut biçimli hizmetçi ruhlardır.
Bu ruhlar dünyasında mertebeler vardır ve çok özel insanlara görünebilirler. Çok açık biçimde Philon’un felsefesinde, Yahudi inancındaki melek ve şeytan, bir taraftan Eflatun’un manevi tözler olarak ifade ettiği idealar, diğer yandan Stoalıların da Tanrı’dan sudur ettiği düşündükleri güçlerle yoğrulmuştur. En yüksek ve bütün diğerlerini içeren güce Philon “Logos” der (bir stoa deyimi). Logos Tanrı ile dünya arasında geçiştir. Bir anlamda Logos yetkin ve yaratıcı olmak bakımından uluhiyet demektir. Philon’a göre Tanrı, oğlu logos aracılığı ile dünyayı kaostan yaratmış ve ona en büyük yetkinliği bağışlamıştır. Fakat madde hayattaki kötülüklerin noksanlıkların kaynağıdır. Bedende nefsin zindanıdır. İnsanın en yüksek görevi Tanrıya benzemektir. Buda ruh’un beden üzerine zaferi etkilenme ve ihtirasların köklerinin bütünüyle kurtulması ile olur. (Eflatun’un ahlak anlayışı) Bizde iyiyi meydana getiren Tanrıdır. Sadece Tanrı sevgisi ile iyilik yapan gerçekten iyi bir insandır. Bilgeliğin çıkış yeri imandır, bilginin değeri ancak takvaya yardımcı olmaktır. İnsanlar için ne büyük gaye Tanrıyı istemek, ona hizmet etmek onun kutsal mabedi olmaktır. En büyük mutluluk onun yüzünün görülmesiyle uluhiyet içinde boğulmak ve beka ile, vecdle meydana gelir. Eflatun ve Stoacıların etkisi altında olan Philon’un düşünceleri saf bir mistikliğe ulaşır. Felsefeyi temel mahiyetine ulaştırma çabasının doğal sunucudur bu.
Sonuç olarak Philon’un Hristiyan mistizmine ve antik felsefenin son şekline, yeni Eflatunculara önemli etkileri olmuştur. Philon dini belgeleri, olumlu dinlere ilişkin tarihi metinleri bir felsefi sistem içine sokarak yorumlama ve açıklama yöntemini ortaya koymakla bütün teorik ve felsefi ilahiyatın müjdecisi olmuştur.
[1]
(Yeni Pythagorasçılık) İskenderiye'de gelişen ve Pythagoras'ın öğretisini örnek alan felsefe sistemi.
Yeni Pythagoras'çılık, Pythagoras'ın gizli öğretisini canlandırma amacını güder. Bu görüş, doğu mistisizmini, Eflatun'culuğu ve Stoa'cılığı da kapsar. Cicero'nun çağdaşı Romalı P. Nigidius Figulus tarafından kurulmuştur.
II. yy.daki temsilcileri ise şunlardır: Nikomakhos; peygamber ve gezgin büyücü Tyana'lı Apollonios, Hadrianus'un danışmanı Secundus, Apameia'lı Numenios Aleksandros Abonotikhos. Hem mistik, hem çileci bir akım olan Yeni Pythagoras'çıların belirgin özellikleridir.
Tyana'lı Apollonios bir süre önce Hristiyan karşıtı yazarlar tarafında basında yer aldı ve bu şahsın yaşamı kopya edilerek bir çileci İsa figürü yaratıldığı iddia edilmişti. Bu şahsa isnat edilen durumlardan bazıları, bakireden doğmak, mucizeler yapmak, şifa dağıtmak, evrensel bilgi ve güç, ölümden sonra dirilme ve dünyadan kaybolmadır. Burada şunu düşünmek lazım, bu olgu, aslında dinle bağlantısı olmayan ayrıntıların, bir din kurucusu tarafından ne derece gerekli olduğununun kanıtı olabilir mi?
[2]
Pisagorcuların amacı; insanın kendisini, beden ve ruh göçüne köle olmaktan kurtarmaktır. İyi ve temiz bir ruh yüksek bir bedene göç eder. Fakat ruhun gerçek çabası; özgür yaşamak, yani bedene bağımlı olmaksızın mutlak ruh durumuna ulaşabilmek olmalıdır. Bu amaca ulaşabilmek için, Pisagor öğrencilerine bazı yollar gösterir: Et yememek, yalnızca bitkisel gıdalarla beslenmek, kanlı kurbanlardan kaçınmak. Ruhun arınması ve bedenden ayrı bir yaşama ulaşabilmesi için bilim ve sanattan yararlanılır. Pisagorcular başka bakımdan da öteki filozoflardan ayrılırlar. Pisagorculara gelene kadar maddenin kaynağı olarak tek bir ilke benimseniyordu. Pisagorcular ise maddeye biçim veren, maddeyi sayılabilir yapan ilke yanında bir de bu ilkenin, üzerinde etkili olacağı biçimi olmayan bir şeye gereksinim duyarlar. Böylece Pisagorcular, Milet okulu filozofları gibi monist (taklit) olmayıp dualisttirler (ikililik). Yani her şeyin başlangıcına bir ikilik koyarlar. Söz konusu olan bu iki ilkeden birisi biçim verendir, ikincisi ise sınırsız ve biçimsiz olandır. Pisagorcular evrenin her yerinde; bir yanda sınırsız bir ilke ile öte yanda belirleyici bir ilkenin arasındaki zıtlığı bulmuşlardır. Bu zıtlık sayılarda da vardır: Tek-çift sayılar gibi. Ayrıca bu ikilik öteki birçok oranlarda da vardır. Sözgelişi sağ-sol, kadın-erkek, kare-dikdörtgen gibi. Pisagorcular, yaptıkları analojilerle (benzetmeler) bu görüşlerini sonunda bir oyun şekline getirmişlerdir. Nitekim "adalet" ile "kare sayılar"ın ilişkili görülmesi oyundan başka ne olabilir? Bu, düşünce tarihinin garip oluşumlarından yalnızca biridir.
Sayılar ile uğraşanlar, bu uğraşılarının çok sınırlı olmasına rağmen, bunlardan sırli (mistik) bir sonuç çıkarırlar. Gerçi insanlarda, madde'nin arkasında sırli bir oranın gizli olduğuna inanma eğilimi çok güçlüdür. Sözgelişi bugün bile içinde yaşanılan savaşın ne kadar süreceğini matematiksel olarak hesaplamak isteyenler vardır. Batının düşünce tarihinde sayı sırciliğini (mistisizmini) en ileri götürenler Pisagorcular olduğu halde, sayılarla ilgili bilime kesinlik kazandıranlar da onlardır. Yunan biliminde matematik biliminin gerçek kurucuları Pisagorcular dır. Onların matematiği kurmuş olmaları çok ilgi çekicidir. Çünkü bu buluşta, Yunan düşüncesinin karakteristik bir yanı da açığa çıkmıştır.
[3]
Prof. Dr. Küyel’e göre, felsefenin menşei konusundaki ikinci görüş, ilk felsefenin Yunanlı’larda hiç görülmediği iddiasıdır. Bu görüşün temsilcisi, İskenderiye’li Numenius (MS: 2. asırda yaşamış)’tur. Ona göre, Platon, Yunanca konuşan bir Musa değil de nedir? Yine Numenius, Platon’un Kanunlar isimli eserinin 10.suna işaret ederek, bunun Evamir-i Aşere’den alındığını iddia eder. Küyel’e göre, Hıristiyan orta çağının ünlü filozofu Saint Augustinus (354-430)’da Yunan kültürünün diğer kültürlere dayandığını söylemiştir. Lamplicus (yak. 150-215) “Aslında Yunan filozofları en iyi düşüncelerini Hz. Musa’nın kitaplarından çalmışlardır. Felsefe, şeytanların bir armağanı olmayıp, Tanrının bir armağanıdır,” demektedir. Bu fikir Rönesans’ta da belirir. Rönesans döneminde yaşayan bazı düşünürler de Yunan felsefesinin İbrani felsefesinden etki aldığını söylerler. Yeni zamanlarda da aynı iddianın varlığını görüyoruz. Bu iddiaları Rot ve Gladish ileri sürmüştür. Rot Yunan felsefesindeki Mısır etkisini, Gladish ise, Doğu dinlerinin etkilerini göstermeğe çalışmıştır. Bunların eserlerinin adları da zaten bu iddiaları ima eder. Bunların eserleri: Pytagorasçılar - Çinliler, Elealılar - Hintliler, Herakleitos (540-480)- Zerdüşt, Anaksagoras (460’da Atina’ya hicret etmiş-429’da ölmüş)- Yahudiler’dir. Küyel’e göre, bu eserler daha sonra Nietzsche ve Scheller (1874-1928) tarafında eleştirilmiştir.
[4]
Sümer-Babil astrolojisinin zıddı olarak, Mısır astrolojisi tarihi olarak az çok tanımlanabilen bir kurucu kabul etmektedir. Helenistik yazarlara göre ise, Tanrı olarak tapınılan Hermes Trismegistos (“Üç defa büyük” Hermes) seçilmiş öğrencilerine ve rahiplerine sihri, bilimi, yazmayı ve astrolojiyi öğretirdi. Diğer yazarlar, örneğin Ps. Manetho Hermes Trismegistos’un, göksel cisimlerin sihirli etkilerinin öğretilerini duvarlara ve en kutsal tapınakların kolonlarına kazıdığını bildirmektedir . İ.S. ikinci yüzyıldan beri, Hermes-Thoth’a atfedilen ve nesilden nesile aktarılan kapsamlı bir literatürün varolduğu söylenmektedir. Clemens Alexandrinus (İ.S. 150-211) Hermes’e ait ve dördü astroloji ile ilgili olan kırkiki önemli kitaptan bahsetmektedir. Bu kayıp Hermetik yazılar ise “Hermetika” olarak bilinmektedir. Hermes Trismegistos aynı zamanda Mısır Tanrısı Thoth’un Yunan’daki karşılığıdır. Önceleri ay ile, daha sonra ise Merkür Gezegeni ile (Hermes) ilişkilendirilmiştir. Sonraları, Helenistik Dönem’e ait yazılarda, tanrılar hanedanının son temsilcisi ve ilk insan olarak ortaya çıkmaktadır. [27] Burada, tanrılar (Thoth-Tot) arasında, gezegenlerle (Ay ve Merkür) ve bir doktrin olarak astrolojinin aktarılmasıyla da ilişkilendirilerek doğrudan bir bağlantı yapılmaktadır. Böylelikle burada da astroloji geleneğinin yıldızlara ilişkin dini kaynaklara işaret ettiğini görmekteyiz.
Tarihmi Felsefe bölümünemi koymam gerektiğine karar veremedim. Site yönetimi yönlendirise sevinirim.
----------------------
İçsel hayatı derinleştirerek Tanrı’yı bilmek, ilahi konuların sırrına varmak bu sayede sıradan durum ve şartlarda insanın iradesine boyun eğmeyen güçleri kullanabilmek. Kısaca teosofi, antik medeniyet felsefesinin son dönemlerinin belirleyici özelliği olarak karşımıza çıkar. Teosofi, felsefenin doğuşu ile birlikte zaman zaman kendini bir giriş şeklinde ortaya koysa da M.Ö. 200’lü yıllara geldiğimizde insanın bilme gücünden umutsuzca ve daha kesin bir tarzda feragat etmesi, elinde tutabildiği ve yegane sağlam, değişmez gözüken ahlaki faaliyet dünyasına mutluluğa götüren mükemmel araç olarak bakma eğilimi güçleniyordu. Fakat bu alanda da aciz ve yardıma muhtaç insan benliğinin dayanacağı aşkın bir güce daha sık yönelmeye başladı. Bununla beraber insan, içinde bulunduğu duruma karşı iğrenme derecesine varan bir bıkkınlık duyuyor ve yenilenme için güzel ahlak ve akıl ile değil doğaüstü aşkın bir ilhamdan beklenti içine giriyordu. Böylece insan ölümcül umutsuzluğa en iyi çare gibi görünen batıl inançlar ve mistizm’e sarılmakta o güne kadar dinler arasında görülmemiş bir katışma görülmekte fakat her şeye rağmen sürekli bir içsel tatminin elde edilememesi insanı hayrete düşürmekteydi. Artık dini-felsefi alanda yeniden kurma ve destek girişimi insan umutsuzluğunun olağan bir sonucumuydu.
Şimdi felsefi hamle hepsinden önemli ilahiyat sorunlarına ve onlarla bağlantılı olanlara yöneliyordu. Eski sistemler arasında bu eğilime uygun düşenler olarak Pisagorculuk ve Eflatunculuk hemen aklımıza gelenler olmakta.
Romalılar arasında Pythagoras felsefesinin ilk yenileyicisi olarak Ciceron’un dostu Nigidius Figulus (yeni Pisagorcular) [1]Tyana'lı Apollonios ve Phytogoras bu bilgelerdendir. Yeni Pisagorcularda da belli bir olgunluğa erişmek maksadıyla et ve şaraptan kaçınma, hayvan kurban etmek ve evlilikten vazgeçme, keten elbise giymek ve malları ortak kullanma görülür. anılabilir. Bu yeni gurup eski Pisagorcuların sayılar teorisini tazeleyip genişlettiler. [2] Tek Tanrı hakkındaki inançlarının saflık ve asaleti, mutlak akıl olarak anladıkları Tanrı’ya sözsüz ibadet etmeleri yanında, daha aşağı konumda ilahlar silsilesini kabul ettiklerini de söylemek gerekir. Yeni Pisagorculara göre insanın görevi, duyulur doğa eşyasına olan eğilim ve bağlılığı saf akılla bastırmak ve tutmaktır. İşte tam bu görev yerine getirilirken, insan bu alt derecedeki ilahlar yanında korunma ve yardıma kavuşurlar. Bu da, ya vasıtasız keşifle veya kehanetle, ya da Tanrı’nın hidayetine özel biçimde kavuşmuş, rabbani ilhamı yayan ve duyuran bilgeler aracılığı ile oluşur.
İşte1.ve 2. yüzyıllarda Pisagorculuğa yönelen Eflatuncularda gözlemlenmektedir. Bu gurupta en önemli isim Plutarchos’tur. Hayatı M.S yaklaşık 50-125 yıllarına tarihlenir. Plutarchos’un ahlak anlayışı asildir ve aklı tatmin eder. Fakat dini tanımlamaları aşırı sırciliğe eğilim gösterir. Gerçekte görüşleri Eflatun’a katılsa da, onu yeni Pisagorcular tarzında anlar, mitalojileri birer dogma olarak kabul eder. Tanrı dünyanın çok üstündedir. Bize ancak eserleri ile yani yönetim ve hikmeti ile seslenebilir. Madde ilahi olana her zaman özlem duyar. İlahi dünya ile insani dünya arasında bağlantı ve aracılık da, yine iyi ve kötü yarı tanrılar tarafından sağlanır. Plutarchos’a göre bütün dinler bize aynı Tanrıyı bildirir. Yine bu gruba mensup bir başka isim Suriyeli Numenius’tur. [3]Pythagoras’a eğilimli Eflatuncular’ın (yeni eflatuncular) Mısırdaki bir kolundan çıkmaktadır. Onlarada Tanrı, varlık ve aklın üstündedir, dünya ikinci insan ise üçüncü tanrıdır. Felsefe, takva ve duyular dünyadan uzaklaşma ve nefret bir ve aynı şeydir. Bu sırada, uzun zamandan beri bizzat Doğu ülkelerinde de çeşitli unsurlardan oluşmuş bir teosofi yönelimi oluşmaktadır. Biz buna Yahudi-İskenderiyeli felsefe veya teosofi diyeceğiz. Bu kişi Plutarchos’a, Eflatun’a ve Doğuya ilişkin düşünce unsurlarını birbiriyle kaynaştırmıştır. Tek cevherde üçlüğü kendine özgü bir biçimde kabul etmiştir. İlk (Baba), ikincisi ilahi bir evren biçimcisi(Oğul) ve evrenin kendisi (her ikisinin oğlu) . Görünüşe göre, Hermes Trismegistos[4] adı altında gelmiş yazıların büyük bölümü,
Yuhudi inancında Tanrı’nın zat, fiil ve sıfatlarında tekliği ilkesi vardır. Tanrı ile dünya bir birine kesin bir karşılık halindedir. Melekler, şeytanlar vardır ve onlardaki kehanet ve vahyin örnekleri görülür. Yahudi inancının bu özelliklerine dikkat edersek teosofi yönelişine çok iyi bir alt zemin oluşturacağı görülebilir.
M.Ö. 2.yüzyılın ortalarında Essener diye bilinen Yahudi mezhebi büyük ihtimal İran ve Budizm’den gelen unsurların etkisi ile Şeria ‘nın doğusunda ortaya çıkıp 5 binden fazla müride ulaşmıştı. Bu mezhebin teosofi ilkelerine baktığımızda, son derece sade yaşam, doğruluk, ahlaki titizlik, şarap ve etten uzak durma, evlenmeme, yemin yasağı, her gün yıkanma, birlikte yemek yeme, malların ortak kullanımı, esirliğin reddi, sınırsız hayırseverlik ve bunlara bağlı olarak çok sıkı rahiplik ile rahiplik hiyerarşisi görülmektedir. Bu uygulamaları Hristiyan keşiş tarikatları ile karşılaştırmak ilk aklımıza gelen şey olabilir.
Kendisinde Yahudi ilahiyatı ile Yunan felsefesinin bağlarını kesinlikle görebileceğimiz ilk kişi Yunanlı Yahudi Aristobulos’tur. Bu şahıs M.Ö. 2. yüzyılda dinler karışımının merkezi durumundaki İskenderiye’de yaşamaktaydı. Clemens ve Eusebius bu kişinin Peripatetiklerinden bildirmişlerdir. Aristobulos Tevrat’ın insanbiçimciliğini mecazi olarak ele alıyor, yaradılış nurunun her şeyi aydınlatan bilgelikten ibaret olduğunu ileri sürüyordu. Tanrı’nın cennet içinde gezip dolaşması ile de doğada ortaya çıkan bazı olguların ifade edildiğini söylüyordu.
İskenderiye’de Yahudi ve Yunan düşünceleri olabildiğince bir birine karışmıştı.
M.Ö. 3. yüzyıl başlarında Eski Ahit Yunanca çevirileri hız kazanmıştı. İskenderiyeli Yahudiler, gerek siyasi gerekse ekonomik yönden kendilerini Yunan-Roma evrensel imparatorluğunun önemli bir unsuru sayıyorlardı. Yahudilerin Roma İmparatorluğu içindeki var olma çabaları Yunan ve Yahudi kültürünü birbirine yaklaştırıyor ve hatta kaynaştırıyordu. Bu türden bütün bireysel gayretler Philon’un felsefi kişiliğinde bir araya toplanır.
Philon (M.Ö. 24-M.S. 50) İskenderiyeli bir Yahudi’ydi ve büyük bir rahip ailesinden geliyordu. M.S. 40 tarihinde Philon’u Roma’da Kayser Caligula yanında bir elçilik heyeti başkanı olarak ırkdaşlarının yararları için çabalarken görüyoruz. Philon en yüksek filozof olarak Musa’yı kabul eder fakat Eflatun, Pythagoras ve stoa okulu kurucusunun bilgeliğine de hayrandır. Yunan felsefesi ile kendi kavminin kutsal kitabını birleştirebilmek için, tereddüt etmeden Aristobulos’un kullandığı çareye Eski Ahit metinlerini mecazi olarak yorumlama yoluna gitti. Philon’un bütün eserlerinde onu en çok etkileyen düşüncelerin mimarının Eflatun olduğu çok açık görülür. Philon’a göre duyuların tanıklığı güvene layık değildir, gerçek varlık akıl ile karşıtlık oluşturmaz. Bundan dolayı aklediliri temaşa eden saf akıl, maddi olmayanı ayırabilmek için bilgiye muhtaçtır. Böylece insan aklının yükseleceği en yüksek bilgi bir, mutlak olarak basit, sıfatlardan bütünüyle arınmış olan ve aynı zamanda asıl iyiyi ve yüce iyiyi oluşturan varlık bilgisidir. Kısaca Philon felsefesinin odak kavramı uluhiyettir, gerek teorik gerekse ahlaki ilgi onda topladır. Philon’a göre bizlerin Tanrı’nın ne olduğu değil var olduğu bilmemizdir. Tanrı yetkinlerin en yetkini, hatta iyi güzel ve gerçek idelerinden daha çok yetkinliğe sahiptir. Aynı zamanda her şeyin nedenidir, tümel güç sahibidir, sonsuz bağışlayıcıdır en saf mutluluğa sahiptir fakat hiçbir belirli mekanda değildir. Bu derece evrenin üzerinde olan nasıl evrene nüfuz edebilir? Philon bu amaçla Tanrı’nın kendine has aracılar yarattığını söyler. Bunlar bazen ideler, bazen sadece güçler, bazen de somut biçimli hizmetçi ruhlardır.
Bu ruhlar dünyasında mertebeler vardır ve çok özel insanlara görünebilirler. Çok açık biçimde Philon’un felsefesinde, Yahudi inancındaki melek ve şeytan, bir taraftan Eflatun’un manevi tözler olarak ifade ettiği idealar, diğer yandan Stoalıların da Tanrı’dan sudur ettiği düşündükleri güçlerle yoğrulmuştur. En yüksek ve bütün diğerlerini içeren güce Philon “Logos” der (bir stoa deyimi). Logos Tanrı ile dünya arasında geçiştir. Bir anlamda Logos yetkin ve yaratıcı olmak bakımından uluhiyet demektir. Philon’a göre Tanrı, oğlu logos aracılığı ile dünyayı kaostan yaratmış ve ona en büyük yetkinliği bağışlamıştır. Fakat madde hayattaki kötülüklerin noksanlıkların kaynağıdır. Bedende nefsin zindanıdır. İnsanın en yüksek görevi Tanrıya benzemektir. Buda ruh’un beden üzerine zaferi etkilenme ve ihtirasların köklerinin bütünüyle kurtulması ile olur. (Eflatun’un ahlak anlayışı) Bizde iyiyi meydana getiren Tanrıdır. Sadece Tanrı sevgisi ile iyilik yapan gerçekten iyi bir insandır. Bilgeliğin çıkış yeri imandır, bilginin değeri ancak takvaya yardımcı olmaktır. İnsanlar için ne büyük gaye Tanrıyı istemek, ona hizmet etmek onun kutsal mabedi olmaktır. En büyük mutluluk onun yüzünün görülmesiyle uluhiyet içinde boğulmak ve beka ile, vecdle meydana gelir. Eflatun ve Stoacıların etkisi altında olan Philon’un düşünceleri saf bir mistikliğe ulaşır. Felsefeyi temel mahiyetine ulaştırma çabasının doğal sunucudur bu.
Sonuç olarak Philon’un Hristiyan mistizmine ve antik felsefenin son şekline, yeni Eflatunculara önemli etkileri olmuştur. Philon dini belgeleri, olumlu dinlere ilişkin tarihi metinleri bir felsefi sistem içine sokarak yorumlama ve açıklama yöntemini ortaya koymakla bütün teorik ve felsefi ilahiyatın müjdecisi olmuştur.
[1]
(Yeni Pythagorasçılık) İskenderiye'de gelişen ve Pythagoras'ın öğretisini örnek alan felsefe sistemi.
Yeni Pythagoras'çılık, Pythagoras'ın gizli öğretisini canlandırma amacını güder. Bu görüş, doğu mistisizmini, Eflatun'culuğu ve Stoa'cılığı da kapsar. Cicero'nun çağdaşı Romalı P. Nigidius Figulus tarafından kurulmuştur.
II. yy.daki temsilcileri ise şunlardır: Nikomakhos; peygamber ve gezgin büyücü Tyana'lı Apollonios, Hadrianus'un danışmanı Secundus, Apameia'lı Numenios Aleksandros Abonotikhos. Hem mistik, hem çileci bir akım olan Yeni Pythagoras'çıların belirgin özellikleridir.
Tyana'lı Apollonios bir süre önce Hristiyan karşıtı yazarlar tarafında basında yer aldı ve bu şahsın yaşamı kopya edilerek bir çileci İsa figürü yaratıldığı iddia edilmişti. Bu şahsa isnat edilen durumlardan bazıları, bakireden doğmak, mucizeler yapmak, şifa dağıtmak, evrensel bilgi ve güç, ölümden sonra dirilme ve dünyadan kaybolmadır. Burada şunu düşünmek lazım, bu olgu, aslında dinle bağlantısı olmayan ayrıntıların, bir din kurucusu tarafından ne derece gerekli olduğununun kanıtı olabilir mi?
[2]
Pisagorcuların amacı; insanın kendisini, beden ve ruh göçüne köle olmaktan kurtarmaktır. İyi ve temiz bir ruh yüksek bir bedene göç eder. Fakat ruhun gerçek çabası; özgür yaşamak, yani bedene bağımlı olmaksızın mutlak ruh durumuna ulaşabilmek olmalıdır. Bu amaca ulaşabilmek için, Pisagor öğrencilerine bazı yollar gösterir: Et yememek, yalnızca bitkisel gıdalarla beslenmek, kanlı kurbanlardan kaçınmak. Ruhun arınması ve bedenden ayrı bir yaşama ulaşabilmesi için bilim ve sanattan yararlanılır. Pisagorcular başka bakımdan da öteki filozoflardan ayrılırlar. Pisagorculara gelene kadar maddenin kaynağı olarak tek bir ilke benimseniyordu. Pisagorcular ise maddeye biçim veren, maddeyi sayılabilir yapan ilke yanında bir de bu ilkenin, üzerinde etkili olacağı biçimi olmayan bir şeye gereksinim duyarlar. Böylece Pisagorcular, Milet okulu filozofları gibi monist (taklit) olmayıp dualisttirler (ikililik). Yani her şeyin başlangıcına bir ikilik koyarlar. Söz konusu olan bu iki ilkeden birisi biçim verendir, ikincisi ise sınırsız ve biçimsiz olandır. Pisagorcular evrenin her yerinde; bir yanda sınırsız bir ilke ile öte yanda belirleyici bir ilkenin arasındaki zıtlığı bulmuşlardır. Bu zıtlık sayılarda da vardır: Tek-çift sayılar gibi. Ayrıca bu ikilik öteki birçok oranlarda da vardır. Sözgelişi sağ-sol, kadın-erkek, kare-dikdörtgen gibi. Pisagorcular, yaptıkları analojilerle (benzetmeler) bu görüşlerini sonunda bir oyun şekline getirmişlerdir. Nitekim "adalet" ile "kare sayılar"ın ilişkili görülmesi oyundan başka ne olabilir? Bu, düşünce tarihinin garip oluşumlarından yalnızca biridir.
Sayılar ile uğraşanlar, bu uğraşılarının çok sınırlı olmasına rağmen, bunlardan sırli (mistik) bir sonuç çıkarırlar. Gerçi insanlarda, madde'nin arkasında sırli bir oranın gizli olduğuna inanma eğilimi çok güçlüdür. Sözgelişi bugün bile içinde yaşanılan savaşın ne kadar süreceğini matematiksel olarak hesaplamak isteyenler vardır. Batının düşünce tarihinde sayı sırciliğini (mistisizmini) en ileri götürenler Pisagorcular olduğu halde, sayılarla ilgili bilime kesinlik kazandıranlar da onlardır. Yunan biliminde matematik biliminin gerçek kurucuları Pisagorcular dır. Onların matematiği kurmuş olmaları çok ilgi çekicidir. Çünkü bu buluşta, Yunan düşüncesinin karakteristik bir yanı da açığa çıkmıştır.
[3]
Prof. Dr. Küyel’e göre, felsefenin menşei konusundaki ikinci görüş, ilk felsefenin Yunanlı’larda hiç görülmediği iddiasıdır. Bu görüşün temsilcisi, İskenderiye’li Numenius (MS: 2. asırda yaşamış)’tur. Ona göre, Platon, Yunanca konuşan bir Musa değil de nedir? Yine Numenius, Platon’un Kanunlar isimli eserinin 10.suna işaret ederek, bunun Evamir-i Aşere’den alındığını iddia eder. Küyel’e göre, Hıristiyan orta çağının ünlü filozofu Saint Augustinus (354-430)’da Yunan kültürünün diğer kültürlere dayandığını söylemiştir. Lamplicus (yak. 150-215) “Aslında Yunan filozofları en iyi düşüncelerini Hz. Musa’nın kitaplarından çalmışlardır. Felsefe, şeytanların bir armağanı olmayıp, Tanrının bir armağanıdır,” demektedir. Bu fikir Rönesans’ta da belirir. Rönesans döneminde yaşayan bazı düşünürler de Yunan felsefesinin İbrani felsefesinden etki aldığını söylerler. Yeni zamanlarda da aynı iddianın varlığını görüyoruz. Bu iddiaları Rot ve Gladish ileri sürmüştür. Rot Yunan felsefesindeki Mısır etkisini, Gladish ise, Doğu dinlerinin etkilerini göstermeğe çalışmıştır. Bunların eserlerinin adları da zaten bu iddiaları ima eder. Bunların eserleri: Pytagorasçılar - Çinliler, Elealılar - Hintliler, Herakleitos (540-480)- Zerdüşt, Anaksagoras (460’da Atina’ya hicret etmiş-429’da ölmüş)- Yahudiler’dir. Küyel’e göre, bu eserler daha sonra Nietzsche ve Scheller (1874-1928) tarafında eleştirilmiştir.
[4]
Sümer-Babil astrolojisinin zıddı olarak, Mısır astrolojisi tarihi olarak az çok tanımlanabilen bir kurucu kabul etmektedir. Helenistik yazarlara göre ise, Tanrı olarak tapınılan Hermes Trismegistos (“Üç defa büyük” Hermes) seçilmiş öğrencilerine ve rahiplerine sihri, bilimi, yazmayı ve astrolojiyi öğretirdi. Diğer yazarlar, örneğin Ps. Manetho Hermes Trismegistos’un, göksel cisimlerin sihirli etkilerinin öğretilerini duvarlara ve en kutsal tapınakların kolonlarına kazıdığını bildirmektedir . İ.S. ikinci yüzyıldan beri, Hermes-Thoth’a atfedilen ve nesilden nesile aktarılan kapsamlı bir literatürün varolduğu söylenmektedir. Clemens Alexandrinus (İ.S. 150-211) Hermes’e ait ve dördü astroloji ile ilgili olan kırkiki önemli kitaptan bahsetmektedir. Bu kayıp Hermetik yazılar ise “Hermetika” olarak bilinmektedir. Hermes Trismegistos aynı zamanda Mısır Tanrısı Thoth’un Yunan’daki karşılığıdır. Önceleri ay ile, daha sonra ise Merkür Gezegeni ile (Hermes) ilişkilendirilmiştir. Sonraları, Helenistik Dönem’e ait yazılarda, tanrılar hanedanının son temsilcisi ve ilk insan olarak ortaya çıkmaktadır. [27] Burada, tanrılar (Thoth-Tot) arasında, gezegenlerle (Ay ve Merkür) ve bir doktrin olarak astrolojinin aktarılmasıyla da ilişkilendirilerek doğrudan bir bağlantı yapılmaktadır. Böylelikle burada da astroloji geleneğinin yıldızlara ilişkin dini kaynaklara işaret ettiğini görmekteyiz.