PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Filozofların Gözüyle Tanrı İnancı


pante
15-04-2006, 01:01
Önce birer cümleyle geçelim.Sonra gerekeni detaylandırırız.

Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü.
Anaximandros'a göre tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı ve sayıları sonsuz dünyalardı bunlar.
Anaximenes'e göreyse hava tanrıydı , yaratılmış , uçsuz bucaksız ve hep hareket durumundaydı.
Anaxagoras , ilk kez , her şeyin düzen ve davranışını sonsuz bir ruhun gücüne ve aklın yönetimine bağladı.
Alkmeon tanrılığı güneşe , aya , yıldızlara ve ruha veriyordu.
Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin yaratılışına dağılan bir ruh oluyor , bizim ruhlarımız da ondan kopuyordu.
Parmenides tanrıyı , göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın kızgınlığıyla ayakta tutan bir çember haline getiriyordu.
Empedokles'e göre tanrılar dört unsurdu ve her şeyi bunlar yapıyordu.
Protagoras tanrıların varlığı , yokluğu ve nitelikleri üstüne bir diyeceği olmadığını söylüyordu.
Demokritos'a göre tanrı olan kimi zaman imgeler ve çevrintileridir , kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda bilgimiz ve zekamızdır.
Platon , inancını değişik yönlere dağıtır : Tanrı’nın evreni “kaos”tan yarattığını , bu “kaos”a şekil verdiğini söyler.
Timaios'da dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler ; Yasalar'da tanrı varlığının araştırılmasını ister ; aynı kitapların başka yerlerinde dünyayı , göğü , yıldızları , toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır , ayrıca her devletin eski düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser.
Xenophanes Sokrates'i aynı karışık öğretiler içinde gösterir : Kimi zaman tanrı'nın biçimi araştırılmamalıdır , kimi zaman tanrı güneştir , kimi zaman ruhtur hem bir tektir hem de bir sürüdür.
Platon'un yeğeni Speusippos tanrıyı , her şeyi yöneten , bir çeşit hayvansı güç olarak düşünür.
Aristoteles'e göre tanrı kah evren , kah ruhtur ; kimi zaman evrene başka bir baş bulur , kimi zaman da tanrıyı göğün ateşliliği olarak görür.
Zenokrates'te sekiz olur tanrı : Beşi gezegenlerin beşlisi , altıncısı duran yıldızların tümü , yedinci ve sekizinci de ayla güneştir.
Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir *, sonra tanrıyı duygudan yoksun eder , biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle gök olduğunu söyler.
Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü fantazyalardan geçer , dünyanın yönetimini kah zekaya *kah yıldızlara bağlar.
Strato'ya sorarsanız tanrı üretme *çoğaltma ve azaltma gücü olan doğadır , biçimi ve duygusu yoktur.
Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup kötüyü yasaklayan doğal yasadır , yaratıklara o can verir. Zeus , Hera , Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon.
Diogenes Apolloniates'in tanrısı havadır.
Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır , görür , işitir ama soluk almaz , insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı yoktur.
Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini , duyarlığı olmadığını söyler , canlı mı *nedir *ne değildir bilinmez.
Kleanthes'e göre tanrı bazen akıl , bazen evren , bazen doğanın ruhu , bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek bir sıcaklıktır.
Zenon'un çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir hizmette bulunmuş ya da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir.
Khrysippos yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da katıyordu.
Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini yadsıyorlardı.
Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar , içlerinden hava geçebilir ki kale arasındaymış gibi iki dünya arasında otururlar , kaza bela semtlerine uğramaz ; yüzleri insan yüzü , uzuvları insan uzuvlarıdır , ama hiçbir işte kullanılmaz bu uzuvlar.

pante
15-04-2006, 01:32
Montaigne'nin denemelerinde böyle yazıyor ve devam ediyor ;

Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman

Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.

Bunca filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin felsefenize ; buldum diye övünün çörekteki baklayı!..

Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir ; öyleyken eskilerin biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir şeydir. Ben olsam yılana , köpeğe , öküze tapınanları daha haklı bulurdum ; çünkü bu yaratıkların niteliğini , iç varlığını daha az biliyoruz ; hayal gücümüzü onlar için daha keyfimizce işletebilir , olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları , kusurlarını bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek , onları arzu , öfke , öcalma , evlenme , akrabalık , aşk ve kıskançlıklarımızla , bizim organlarımız , coşkunluklarımız , keyiflerimiz , ölümlerimiz , mezarlarımızla düşünmek için insan kafasının olmayacak bir sarhoşluk geçirmiş olması gerekir...

meas_0
15-04-2006, 01:54
bir çok filozofun, ölüm dediğimiz ve kimsenin karşı görüş koyamadığı gercekle karşılaştıktan sonra fikir ayrılıkları ortaya cıkıyor, daha sonra bir coğunun tanrı olgusuna cevaplar getirmeye çalışması insanoğlunun geçmişi veya geleceği ile alakalı ortaya attıkları tezlerden, kendimizce anlam cıkartmaya çalışıyoruz bunda ne kadar başarılıyız bunuda bence açmış olduğun topikten anlamak gayet mümkün pante...

şu an bilinen gerçekler şimdi açmış olduğun topikteki filozoflar tarafından bizler kadar rahat ulaşılabilir olsa idi acaba biz şu anda onların hangi sorusu ile başbaşa kalırdık pante?

pante
15-04-2006, 02:09
Tanrı ve metafizik konusunda görüşlerinin kendilerine ait olduğunu söyleyen düşünürlere
filozof , görüşlerini Tanrıdan aldıklarını söyleyenlere ise peygamber denilmiştir.
Filozoflar , görüş ve düşüncelerini toplumlara kabul ettirme çabasına girmemişler ,
peygamberler ise bunu vazife edinmiş , ama Tanrıdan verildiğini söyledikleri görev , ama idealleri , ama çıkarları uğruna risk almışlar , tarihte yüzlercesi belki de binlercesi bunun bedelini canlarıyla ödemişlerdir.

"Tanrı'nın beni bir arayıcı olmam konusunda zorlamasından korkuyordum. Fakat beni öyle yapmadı.." Sokrates

Peygamberlerin ortak özelliği , binlerce yıldan beri değişik aralıklarla gelmiş olmaları , yaşadıkları toplumda insanlara bir ahlaki öğreti , yaşama ilişkin öğretiler bütünü sunarak yaşam tarzlarını devrime uğratmış olmalarıdır. Materyalist bakış açısından ise , peygamberler birer büyük insan , filozof gibi kişiliklerdir. Şöyle ya da böyle filozoflar , bilim adamları ve peygamberler arasında karşılaştırma yapıldığında her ikisinin de insanlığın gelişimine katkıda bulunmuş oldukları ancak , hiç kimsenin insanlar üzerinde peygamberlerinki gibi binlerce yıl süren bir etki yaratmamış olduğu kolayca görülebilir. Bunu onların sadece bilgisinde değil , aynı zamanda yaşam sürelerinde sıradan insanlardan , toplumda en önemli pozisyon sahibi insanlara kadar kişilerle ilişkilerinde gösterdikleri tepkilerde ve yaşam sanatı örneklerinde aramak gerekir.

Filozoflar , peygamber ve vahy olmadan da insanın hakikati bulabileceğini öne sürmüşlerdir.
Hakikate ulaşmanın yolunun da akıl ve bilim olduğunu savunmuşlardır.Filozoflar , felsefenin tabiatı gereği "iyi"nin "ne" olduğunu tartışmakla beraber somut davranış biçimleri vermekten kaçınmışlardır ; peygamberler ise , iyinin ne olduğu üzerinde durarak , insanlara "model davranış biçimleri" sunmuşlardır.

pante
15-04-2006, 02:24
İlk çağ filozoflarının görüşlerinden hakikate ulaşmada çıkarımlar elde etmek
pek akıllıca bir iş değil Meas.Biz sadece ilk çağın en ileri insanlarının *çağının şartlarında "Tanrı" konusunda ne düşündüklerini görmüş oluyoruz.Tabi bu arada Materyalist görüş de şunu diyebilir ;
"İlk çağ filozoflarının , bugünkü bilimin ışığında görüşleri nasıl muteber değilse , o çağların peygamberlerinin görüşleri de muteber olamaz."
Günümüz filozoflarının düşüncelerini incelediğimizde ise , ilk çağın bazı filozoflarından pek de fazla yol katetmiş olduklarını söylemek zordur.
Doğrusu Aristo , sokrat ya da Platon bugün dile gelseler bize değil ama zamanımız filozoflarına ;
"Hala bıraktığımız yerde misiniz?" diye sorabilirlerdi sanırım..

pante
15-04-2006, 13:18
MİLAS'LI EN ESKİ ÜÇ BÜYÜK FİLOZOF

Kozmik Varlığın Şuurunu ve Gizemli *sayılan olayları doğal olarak ilk açıklayanlar , İyonyalı Yunanlılardır. Onlar fizikte , özel sayılabilecek olayların doğal nedenlerini , *felsefede , bütünün doğal bir kuramlarını araştırmışlardır. Felsefenin ve buna paralel olarak Bilimin kurucusu olarak anılan ilk Filozof *Thales aynı zamanda denizci , gökbilimci , fizikçi , ve tüccardı. Tanrı olarak kabul edilen , güneşin ve yıldızların ateş topları şeklinde yapılar olduklarını söyleyerek , yaşadığı şehir olan Miletos'un (Aydın-Milas) halkını ve o bölgedeki diğer araştırmacıların dikkatini çekmiştir.Herşeyin aslının ve kaynağının su olduğunu , Tanrının herşeyi sudan yarattığını , suyun ezeli ve ebedi olduğunu söylemiştir.

Thales , İ.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde olan Güneş tutulmasını önceden hesaplayarak haber verdi. Bu , bir doğa olayının oluşmasından önce hesaplanmasının tarihteki ilk örneğidir.O dönemde dünyanın yuvarlak olduğu , ayın ve dünyanın dönüş hareketleri bilinmez iken , bu hesaplama çok ilginçtir. Gölgelerinden piramitlerin yüksekliğini hesapladı.

İlk olarak astronomi ve coğrafya haritaları çizen Yunanlı Anaksimendros , Thales'in öğrencisiydi.
Anaximandros M.Ö.575 sıraları ; yıl ile mevsimlerin uzunluğunu belirledi. *Güneş saatini ve yeryüzünün haritasını yaptı.Depremlerin dünyanın içindeki boşluklardan kaynaklandığını öne sürdü.Ona göre evrenin ana kaynağı Arkhe "Apeiron" adını verdiği sınırsız güçlü ve belirsiz bir madde idi.Bu maddenin girdap gibi dönmesiyle ayrışmalar ortaya çıkmış ve evren oluşmuştur.Soğuma ve buharlaşma ile yeryüzünün ve denizlerin oluştuğunu açıklamıştır.


Milet okulu’nun , bu ilk doğa felsefesi çığrının üçüncü ve sonuncu düşünürü olarak da Anaximenes gösterilir. Anaximandros’un öğrencisi imiş , ondan bir kuşak da gençmiş.Yapıtı , İlkçağın geç dönemlerinde de biliniyormuş.

* * *Anaximenes de arkhe sorunu üzerinde durur ; o da ,Anaximandros gibi , anamaddenin , bu varlık temelinin birlikli ve sonsuz olması gerektiğini söyler.Ama bu sonsuz şeyi , o da , Thales gibi , belirli bir şeyle bir tutar : Ona göre ilk madde hava’dır. Hava , sonsuz bir hava denizi olarak evreni kuşatır ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer.

sargon
15-04-2006, 14:35
Güzel bir tartışma başlatmışsın panteidar. Felsefe deyince Yunan'dan başlanıyor haklı olarak. Filozoflarla peygamberlere ilişkin karşılaştırmanda gerçekten güzel . Ancak katılmadığım bir noktayı belirtmek istiyorum.

Peygamberlerin ortak özelliği , binlerce yıldan beri değişik aralıklarla gelmiş olmaları , yaşadıkları toplumda insanlara bir ahlaki öğreti , yaşama ilişkin öğretiler bütünü sunarak yaşam tarzlarını devrime uğratmış olmalarıdır.

demişsin. Bu yaklaşım İslami bakıştan olmuş, ama İslami açıdan bile çelişkili bir argüman zaten. *Tevrat'ta aynı anda yaşayan 850 peygamberden bile sözediliyor. İlyas dönemindeki tarihi peygamberler yarışmasında. Baal'ın 450 peygamberi ile Asera'nın 400 peygamberinin Kramel dağında yaptıkları yarışmada. Kuran da Musa ile kardeşi Harun'u kabul ediyor. İkisi de peygamber. Hatta baba oğul bir sürü peygamber var. İbrahim, İshak, İsmail, Yakup vb. Dinler dışından bakacak olursak da, aynı dönemde yaşamış birçok peygamber, yada peygamberlik iddiasında olan insan kabul edilir birşeydir. Yani filozoflardan farkı yok işin. Aynı dönemde yaşamış filozof varsa, aynı dönemde yaşamış peygamber de vardır, neden olamsın?

Tartışmanın yönünü değiştirmek istemiyorum. Sadece araya bir parantez açmak istedim.

pante
15-04-2006, 22:32
Düşünce tarihinde , tüm zamanların , kendinden sonraki dönemleri en çok etkileyen iki ismi Platon ve Aristo’dur. Sokrat’ın öğrencisi ve Aristo’nun hocası olan ve İslam dünyasında Eflatun olarak bilinen Platon’un , insan düşüncesi üzerinden kalkmayan bir büyü benzeri etkisini , şu üç örnek ortaya koymaktadır :
1. Sokrat’dan miras aldığı “bilgelerin yönetimi” düşüncesini sistemleştirmiş olan Platon’un asıl adı Aristokles , sıkça kullanılan “Aristokrat” ve “Aristokrasi” kelimelerinin kökenini oluşturmuştur.
2. “Platonik” kelimesi de çağlar boyu , “maddesel olmayan , sadece düşünsel boyutta var olan” anlamında kullanıla gelmiştir.
3.Platon devlet anlayışı ile günümüzde çok kullanmakta olduğumuz bir başka sözcüğe de babalık etmiştir : "Ütopya". Platon’un “Devlet” adlı eserinde anlattığı , ama sonraları gerçekleşmesinin imkansızlığını kendisinin de anladığı bu devlet sistemine , yunanca “hiç bir yerde olmayan” anlamında : Ütopya denilmiştir.

Hocası Sokrat’ın , halk meclisindeki demagogların etkisi ile Atina demokrasisi tarafından Tanrılara hakaretle suçlanıp öldürülüşü , onun bir süre Mısır’a daha sonra da Pisagorculuğun yoğun biçimde yaşandığı güney İtalya’ya gitmesine neden olmuştur. Buralarda Sokrat öğretisindeki ruhun ölmezliği ile ilgili fikirlerin Orfeuscu kökenlerini , inceleme ve kendine adapte etme fırsatı bulmuştur.

Platon , Tanrı’nın evreni “kaos”tan yarattığını , bu “kaos”a şekil verdiğini söyler ; ilk önce yıldızlar , sonra gezegenler , sonra da Dünya yaratılmıştır. Bu görüşüyle Platon , yaratılış fikrine , yıldızların ezeli bir yakıtla yandığını söyleyen öğrencisi Aristo’dan daha yakındır.

Platon’un , Tanrı ve evren ilişkisini nasıl kurduğuna dair en büyük tartışma , Platon’un “idea” öğretisindeki , yoruma açık izahlarından çıkmaktadır. Platon’a göre evrendeki tüm nesneler , idea evrenindeki gerçek bir varlığın yansımasıdır. Evrendeki tüm farklı kalemlerin , farklı masaların , farklı güzelliklerin idealar aleminde karşılık geldiği tek bir gerçek kalem , tek bir gerçek masa , tek bir gerçek güzellik vardır. İdealar evrenindeki bu varlıklar da mutlaktır. Platon’un izahlarında Tanrı bu idealara bakarak evrendeki nesneleri yaratır , yani Tanrı bu idealara bağlı hareket eder. Platon’un anlatımlarında idealar , bazen Tanrı’nın üstünde , bazen Tanrı’nın altındadır, bazen de Tanrı ile bütünleşir. Platon , Tanrı’yı mutlak iyi ideası olarak görür ve tartışmasız bir şekilde varlık hiyerarşisinin en üstüne yerleştirir.

Platon’da “maddenin yaratılması”na karşılık gelen bir kavram bulunmaz , fakat ezeli kabul edilen maddenin , materyalistlerin madde kavramıyla alakası yoktur. Platon’un “maddesi” belirsiz, şekilsiz , görülemeyen , tanımlanamayandır. Yaratıcı Tanrı , maddeyi idealar dünyasının varlıklarına göre şekillendirir. Platon’un yaşadığımız Dünya’yı “gölge evren” olarak gören yaklaşımı mistik unsurlara ilham kaynağı olmuştur.

pante
16-04-2006, 20:12
Eflatundan sonra Yunan felsefesinin klasik dönemindeki ikinci büyük düşünürü olan Aristo (M.Ö 384-322) * evrenin hiçbir zaman “kaos” dönemi yaşamadığını , evrenin maddesinin hep bir formu olduğunu , yıldızların ezeli bir yakıtla ezelden beri yandıklarını söyler. O , evrendeki hareketin kaynağını Tanrı’da bulur ve Tanrı’yı “İlk Hareket Ettirici” olarak niteler. O’na göre Tanrı maddi değildir , mutlak mükemmelliktir , değişmezdir. Onun sisteminde evrende hareket asıldır ve hareketsiz bir evren olamaz.

Aristo’yu yorumlayan bazı kişiler , O’nun , Tanrı’yı , sadece İlk hareket Ettirici olarak gördüğünü , Tanrı’yı evrenin dışına ittiğini söylemişler ve O’na “deist” demişlerdir. Oysa , Aristo , Tanrı’yı sadece “İlk Hareket Ettirici” olarak evrenin başına koymamış , aynı zamanda Tanrı’nın , evrenin yöneldiği gayesi olduğunu söylemiştir. Evrenin gayesi olan , nasıl evrenden kopuk olur? Aristo tabiattaki her şeyin bir “gayesel nedeni” olduğunu söylemiştir. Yani evrendeki her oluşum tesadüfen değil , bir gayeye uygun olarak meydana gelmektedir. Bu ise evrendeki tüm oluşumların meydana gelmeden önce bilinmesini gerektirir.

Aristo’nun sistemine baktığımızda bunu bilen ve belirleyen ancak evrenin gayesi olan Tanrı olabilir. Evrendeki “gayesel nedenin” kaynağı olan , böylece evrendeki her oluşumu bilen ve evrenin gayesi olan Tanrı , nasıl evrenin dışında bırakılmış olur? *Aristo , “Metafizik” isimli ünlü eserinde Tanrı’nın sıfatlarını da açıklar : Evrendeki birliğin Tanrı’nın birliğini kanıtladığını söyler. Tanrı’nın hem kanun , hem de kanunu koyan ; hem düzen , hem de düzenleyici olduğunu belirtir. Herşeyin O’nun tarafından ve O’nun için düzenlendiğini açıklar.

Aristo’nun fikirleriyle tek Tanrılı dinlerin en büyük çelişkisi “yoktan yaratılış” fikri oldu. Onu dinselleştirip meşrulaştıran Kilise de hiçbir zaman O’nun ezeli evren fikrini benimsemedi , yoktan yaratılış fikrinden hiç vazgeçmedi. İslam dünyasında da Gazali gibi Aristo’nun mantık ve doğa felsefesi hakkındaki görüşlerini benimseyenler , O’nun ezeli evren fikrine şiddetle karşı çıktılar.

affetmez_iso
17-04-2006, 13:57
küfürler silinmiştir

pante
17-04-2006, 14:06
Bu arada İlkçağ filozoflarından (M.Ö.500) Parmanides'e ve Kıbrıslı Zenon'a değinmeden geçmeyelim :

Varlık varlığa nereden gelmiştir? Burada iki alternatif vardır: Varlık varlığa ya varlıktan (yani , varolan bir şeyden) ya da yokluktan (yani , var olmayan bir şeyden) gelmiş olabilir. İkinci alternatif , tüm Yunanlı filozoflar gibi , Parmenides için de kabul edilemez olan bir alternatiftir , çünkü Yunanlılara göre, hiçten hiçbir şey çikmaz. Birinci alternatif söz konusu olduğunda ise , Varlığın yaratılmamış olduğu sonucu çikar , çünkü O varlığa kendisinden gelmiştir. Yani kendi kendisiyle aynıdır.
Varlığın , Parmenides'e göre, parçaları da yoktur. Öte yandan , Varlığın hareketsiz olduğu da söylenmelidir. Öyleyse , Varlık hakkında , O'nun var olduğu dışında hiçbir şey söylenemez. Varlık hareket edemez , değişmez , çok olamaz , zira hareket eder , değişir ve çok olursa , var olmayan bir şey , yani yokluk haline gelir. Varlığın var olmak dışında hiçbir özelligi yoktur. Nitekim Parmenides , özdeslik ilkesine dayanarak , yalnızca 'Varlık vardır , yokluk ya da var olmayan var değildir' demiştir.

Kıbrıslı Zenon' göre evrenin aktif gücü ateştir.Bu ateş , evrendeki en yüksek varlık türüdür. Zenon'a göre, Tanrı herşeydir. Yani , Tanrı bireyleri birbirleriyle birleştiren ateş ya da sıcak nefestir. O , doğanın içindeki akıl ya da rasyonel güçtür. Tanrı'nın ateş ya da rasyonel bir güç olduğunu söylemek , doğaya aklın ve akıl ilkesinin egemen olduğunu söylemekten başka bir şey değildir. Madde , kendisinde bulunan bu akıl ilkesine göre davranır. Maddenin bu ilkeye göre olan sürekli eylemi , Zenon'a göre , bizim doğa yasası dediğimiz şeyi meydana getirir.

pante
17-04-2006, 21:57
İlk Çağ felsefesinin en önemli filozoflarından matematikçi Ptyhagoras evrenin sayılar üzerine kurulduğunu , ilk varlığın sayı olduğunu , BİR'in Tanrıyı temsil ettiğini savunur.(M.Ö.520 )
Varlığın menşei olarak sayıları kabul eden bu filozofa göre ruh , kendiliğinden hareket eden bir sayı , bir uyum ve âhenktir. Daha doğrusu kainatta var olan bu düzen , sayılar sistemindeki uyum ve düzenin bir yansımasından ibarettir. Bu filozofa göre ruh ferdî ve evrensel olmak üzere ikiye ayrılır. Ferdî ruh , evrensel ruhun bir parçası veya yansıması olup hiçbir zaman organizmanın bir fonksiyonu değildir. Bu yüzden ruh için beden bir kafes ve hapishaneden farksızdır. Ölümsüz olan ruhun temel ödevi ise kötülüklerle mücadele etmektir. Bu bakımdan o , hiçbir zaman intihar etmek suretiyle bedenden ayrılma hakkına sahip değildir ve intihar bir suçtur. Pythagoras , ruhların ölümden sonra tekrar dünyaya dönüp beden değiştireceğine de (reenkarnasyon) inanmaktaydı. Eğer ruh saf ve temiz ise yani günah ve kötülüğe bulaşmamış ise ölümden sonra evrensel ruha karışır. Saflığını yitirmiş ise , kirlilik derecesine göre bir insan veya hayvan bedenine girerek yaşamaya devam eder.

Pythagorascılar , ruh ve sayı kavramları arasında var olduğunu iddia ettikleri ilişkiyi şu şekilde temellendirirler: Hiçbir maddî varlığın bulunmadığı bir zamanı düşününce insan zihninde sadece “bir” ve “sonsuzluk” kavramları canlanır. Halbuki bunların ikisi de birer niceliktir. “Bir” sayıların ilkesi , “sonsuzluk” da boyutları içeren bir kavramdır. Demek oluyor ki sayı ve boyut kâinattan ayrı ve bağımsız birer varlıktır. Kâinat yok olsa bile sayı ve boyut fikri yok olmaz.

meas_0
18-04-2006, 15:40
descartes ve tanrı düşüncesi.
* * * * *

Sorun, bir bireyin bu görüşte tek başın kalması ve yalnızca düşündüğü zamanlarda bu görüşün var olmasıydı. Descartes bundan dolayı başka bir kesin belirlilik olup olmadığını anlamak için araştırdı. Bu belirliliğin, “Tanrı vardır!” ifadesinde bulunabileceğine inandı. Descartes, Tanrı’nın aynı kanıtın farklı çeşitlemeleri aracılığıyla var olduğunu kanıtlamayı denedi (bkz. *11. bölüm). Kanıtının işlerli kazanması için Aristoteles’in fiziğinin geçerliliğini varsayması gerekiyordu. Az ve öz değişle, Aristoteles’in fiziği, nedenin etkiden daima daha büyük olduğu konusunda toplanmıştı. Daha az olan bir şeyden daha çok bir şey elde edemezsinsiniz. Descartes, daha sonra bütünüyle mükemmel Tanrı fikrinin nedenini araştırdı. Herkesin bir Tanrı düşüncesine sahip olduğuna inanıyordu. Bir ateist bile, inanmadığı şeyin ne olduğunu biliyordu ve bu da bütünüyle mükemmel Tanrı düşüncesiydi. * *

* *Descartes, bu tümüyle mükemmel Tanrı fikrine neyin neden olduğunu sordu. Bu düşüncenin bizlerden, anne babamızdan ya da toplumumuzdan gelemeyeceğini, çünkü hepimizin kusurlu yaratıklar olduğumuzu belirtti. Kötü cin tarafından, duyu deneyimi ve uzmanların bize söyledikleri aracılığıyla nasıl kolayca kandırıldığımız göz önüne alındığında kusurlarımız oldukça açıktı. Kusurlu olarak bütünüyle mükemmel fikrine neden olamazdık; neden, daima etkiden daha büyük olmalıdır. Descartes sonunda, bütünüyle mükemmel fikrine neden olabilecek yeterlilikteki tek şeyin, bütünüyle mükemmel olanın gerçekliği olduğuna inandı. Bütünüyle mükemmellik fikrinden daha iyi olan tek şey, bütünüyle mükemmelliğin kendisiydi. Eğer bütünüyle mükemmel olan yoksa, bütünüyle mükemmellik fikrine sahip olamazdık. Descartes’in kendisinin bu kanıt çizgisi aracılığıyla tamamen ikna olmadığı açıkça görülüyor, çünkü Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için başa bir tartışma üretti. Tanrı’nın varlığı, Tanrı olmanın anlamının gerekli bir parçasıydı. Eğer Tanrı var olmasıydı, Tanrı olamazdı. Gerçekten bütünüyle mükemmel olmanın anlamı, var olmak olmalıydı, aksi takdirde bir kusur ya da iyi bir şeyin eksikliği olacaktı. Anselm’i ve ontolojik kanıtını (bir gerçekliğin kavram ya da fikrini kanıtlayan bir tartışma) izleyen Descartes, Tanrı’nın varlığının gerekli bir varoluş olduğunu ileri sürdü. Tanrı var olmak zorundaydı. Tanrı, var olmamazlık edemezdi. Tanrı var olmalıydı, aksi takdirde Tanrı olamazdı.
* * * * * *Descartes, Tanrı’nın var olduğunu kanıtlamanın mümkün olduğuna inandı. Ancak yine de bu, tüm düşünce değerine kötü cinin yaptığı saldırı sorununu ortadan kaldırmıyordu. Eğer Tanrı ve kötü cin savaşacak olsalar, Tanrı’nın kazanmak zorunda olduğu kesindi. Eğer kazanmazsa, Tanrı o zaman gücü her şeye yeten ve bütünüyle mükemmel Tanrı olmayacaktı. Başka bir deyişle, Tanrı olmayacaktı. Bu, kötü cinin asla Tanrı’dan daha güçlü olamayacağı anlamına geliyordu. Kötü cin Tanrı önünde bütünüyle etkisizdi. Böylece Tanrı, “Tanrı vardır!” şeklinde düşündüğümüzde doğru yanıtı alacağımızı garantiliyordu. Descartes, “Tanrı vardır!” konusunun kesinlikle garantiliyordu. Descartes, “Tanrı vardır!” konusunun kesinlikle belirgin olduğuna inandı.
* * * * * Descartes’in zihninde şimdi, bilginin temeli olacak iki kesinlik sütunu bulunuyordu. “Düşünüyorum, öyleyse varım!” ve “Tanrı vardır!” ifadelerinin kesinliği, Descartes’in, evreni, diğer kayaklardan sağlanan bilgiyle donatmasına yardım etti. Tanrı iyi olduğu için, bizim her zaman kandırılmamıza izin vermeyecekti; bu nedenle duyularımız veya kötü cin aracılığıyla ya da uzmanlardan yardım istediğimizde, bizim bütünüyle aldatılmamıza izin vermeyecekti. Tanrı’nın iyiliği bilginin garantisiydi, çünkü O her zaman yanlış ve bütünüyle kötü olan herhangi bir şey yapamazdı.
* * * *
Descartes, mantığın gücünü vurguladı. Akılcılığın modern babasıdır; akılcılık bu gücü vurgular ve her şeyin yargılandığı ölçü yapar. Bu, kaçınılmaz olarak teoloji ve dinin mantık ölçüsü aracılığıyla kontrol edilmesi gerektiği anlamına gelir. Akılcılık, gerçek bir din arayışının yalnızca mantığın sınırları içinde yapılması anlamına gelir. * *

kitaptan alıntı yaptığımdan eksik veya yanlış yazılmış yerler olabilir...
(David Cook)-filozoflar ve inanç-

pante
18-04-2006, 23:13
Meas kardeş katkın için teşekkürler..
Gerçi orta çağ filozoflarına henüz geçmemiştik .Descartes'den önce ele alınması gereken
filozoflara haksızlık etmeyelim..

YENİ PLATONCULAR :

Yeni Platonculuk , Platon öğretisinin yeni bir yorumu olarak , hristiyan ve islâm felsefe ve teolojisinde derin etkiler bırakmıştır. Öğreti , Evren'in dışında bir yerlerde olduğu söylenen "Platonik formlar"a (idealara) erişme imkânına sahip bireylerden başka , hiç kimsenin bilgiye ulaşamayacağını ileri süren kuşkucu görüşlerden hareketle geliştirilmiştir. Bununla beraber Yeni Platoncular , kuşkucu öğretinin aksine , Platon'un fikirlerinden doğrudan alıntılar yaparak , ruhun bu formları daha önce görmüş olduğu inancı ile , insanoğlunun bu bilgilere doğuştan sahip olduğu tezini tekrarlamışlardır.

Platon'u mistik ve dinî lider olarak alan bu yeni yorum , Mısır yunanlılarından
Plotinos *(İ.S. 205 - 270)'dan gelmiştir. Görüşleri , belki de anlatının estetik güzelliği yüzünden , oldukça ikna edici ögeler taşır. Plotinos , Platon felsefesinin mistik yanını , antikçağ yunanlılarının tüm önemli filozofları ile uzlaştırıp , seçmeci *bir öğreti yaratmıştır.

Bu tezin en önemli sonucu , antik çağ düşünürlerinin bilgi ve hikmet sevgisinin , bu öğreti yolu ile Tanrı bilgisi - Tanrı sevgisi hâline dönüşmesi olmuştur.
Plotinos'a göre Evren'deki her şey , Tanrı'dan sûdûr etmiştir (çıkmıştır) ve Tanrı'ya dönecektir. (Bu yüzden öğretiye "Panthéisme émanatiste" (Sûdûriyye-i vücûdiyye) ismi de verilir.) Düşünürümüze göre , bütün nenlerden önce ve kendinden sonra gelenlerden farklı , kendi kendine yeter bir nenin bulunması gereklidir. Böyle bir varlık varsa , her şeyin en tamı ve en güçlüsü olmalıdır. Tamlık ve olgunluk içinde olan ise , kendiliğinde kalmaya tahammül edemez, başka varlıklar meydana getirir. Tam ve bir olan deyimi ile târif ettiği Tanrı , tam olduğu içindir ki taşar ve bu fışkırma ile *kendinden ayrı bir yeni varlık oluşturur.

Ruh , Yüce Varlık ile birlikte yaşadığı gerçeklerin dünyasını hatırladığı ve orada olmayı büyük bir tutku ile arzu ettiği için , bulunduğu Evren'de , kendini yabancılaşmış ve kaybolmuş hissetmektedir. Ancak, tam anlamiyle arınmış ve kemâle erişmiş bir ruh , bu vuslatı gerçekleştirmeyi ümit etmelidir. Bu yüzden ölümsüz ruh , bir yeniden doğuş , (Reenkarnasyon) süreci içersine girerek , bedenden bedene , sonsuz bir yolculuğa çıkmalıdır. Bu arınma yolculuğu , ruhun ideale erişmedeki tek çıkar yoludur. Plotinos ruhu , sıla hasreti çeken bir gezgin , "Her gece başka bir handa uyuyan bir avare" olarak isimlendirir.

Panteizme göre evrenin toplamı Tanrı’dır ve evrenin dışında gizemcilerin savundukları gibi bir Tanrı yoktur. Açıkçası her zerre onun kendisidir. Gizemciliğe göre de , her zerre İlahi güzelliği yansıtan bir ayna ve araçtır. Evrenin yaratılış nedeni , Tanrı’nın güzelliğini yansıtmak ve göstermek içindir.

pante
19-04-2006, 17:58
FARABİ: 870-950 yılları arasında yaşamış olan Türk filozofu.

Sistemi Aristoteles mantığına dayanan akılcı bir metafizikten oluşan, Aristoteles'in sistemini Plotinos'un görüşleri yardımıyla, İslam inancı ile uzlaştırmaya çalisan Farabi, Tanrı'nın varoluşunu kanıtlarken, Aristoteles'in akılyürütme çizgisini takip etmiştir. Ona göre, bu dünyadaki nesneler hareket etmekte, değişmektedirler. Dünyadaki nesneler hareketlerini bir ilk Hareket Ettiriciden almak durumundadırlar. Bu ilk Hareket Ettirici ise, Tanrı'dır.

Farabi, varlık anlayışında, mümkün ya da olumsal varlıklar adını verdiği nesneler ile Tanrı arasındaki farklılık ve ayrılığı, mümkün varlıkların Tanrı'dan, ilk varlıktan sudur ettiklerini söyleyerek açıklamaya ve temellendirmeye çalışır. Farabi'ye göre, ilk varlık, Tanrı, varlık taşkını yoluyla evrendeki bütün varlık düzenini 'doğal bir zorunlulukla' meydana getirir. Evren Tanrı'nın değerine hiçbir şey katmaz. Yetkin bir varlık olan Tanrı'nın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Tanrı'yla evren arasındaki ilişkiyi, evrenin Tanrı'dan sudur, türüm yoluyla ve zorunlulukla çıktığını söyleyerek açıklayan Farabi'ye göre, evren aynı zamanda Tanrı'nın sonsuz cömertliğinin bir sonucudur. Tanrı, Farabi'nin sisteminde herşeydir. Tanrı seven, sevilen ve sevgidir. O bilen, bilinen ve bilgidir.

Farabi insanın ruh ve bedenden meydana geldigini söyler. Bedenin yetkinliği ruhtan, ruhun yetkinligi ise akıldan kaynaklanmaktadir. Ruhun başlıca görevleri eylem, anlama ve algılamadir. Ona göre, bitkisel, hayvani ve insani olmak üzere, üç tür ruh vardir. Bitkisel ruhun görevi, bireyin yetişme ve gelişmesi ile soyun sürdürülmesi, hayvansal ruhu görevi iyinin alınıp kötüden uzak durulması, insani ruhun görevi ise güzelin ve yararlının seçilmesidir.

pante
19-04-2006, 21:37
İbni Sina

İslam dünyasının 980-1037 yılları arasında yaşamış olan ünlü, bilgin ve filozofu.

İbni Sina'nın öğretileri arasında, yaratılış öğretisi özellikle önem taşır. O, bu konuda, özellikle 13. Yüzyılda çokça tartışılmış olan şu teoriyi ileri sürmüştür: Varlığa gelen herşeyin bir nedeni olması gerekir. Varlığa gelmek için bir nedene gerek duyan varlıklara, o mümkün varlıklar adını verir. Kendisi de mümkün bir varlık olan bir nedene, ondan önce gelen bir neden yol açmış olmalıdır. Bununla birlikte, bu nedenler dizisi sonsuz bir dizi meydana getirmez. Bundan dolayı, varlığı mümkün değil de, zorunlu olan, var oluşunu bir nedenden değil de, kendisinden alan bir ilk neden var olmalıdır. Bu ilk neden, vacibü'l vücud, yani zorunlu varlık olan Tanrı'dır. Tanrı'nın zaman içinde bir başlangıcı yoktur; O, ezeli-ebedidir. Tanrı tam ve gerçek varlığını her zaman sergiler. O, her zaman fiil halinde olduğu için, hep yaratmıştır. Yaratılış, İbni Sina'ya göre, hem zorunlu ve hem de ezeli-ebedidir.

Tanrı, İbni Sina'ya göre, mutlak olarak birdir. Bir olandan ise yalnızca bir çıkar. Bu durumda evrendeki varlıkları açıklamak nasıl mümkün olabilir? İbni Sina, burada Plotinos'un sudur, türüm öğretisinden yararlanarak, Tanrı'dan çıkan ilk birliğin, ilk Akıl olduğunu söyler. Tıpkı Plotinos gibi, onun gözünde de düşünmek ile yaratmak bir ve aynı şeydir. Onun sisteminde Tanrı'dan başlayan sudur ya da türüm sürecinde, yukarı düzeyden varlıkların düşünülmesi daha aşağı düzeyden varlıkların yaratılması anlamına gelir. Buna göre, tüm varlıkların en tepesinde bulunan Tanrı'nın kendisi kendisini düşünmesi, Tanrı'dan İlk Akıl'ın sudur etmesine yol açar. İlk Akıl'ın kendi nedenini, yani Tanrı'yı düşünmesi İlk Akıl'dan sonra gelen Akıl'ın doğuşuna neden olur.

İbn-i Sina'nın benimsediği tanrıbilim dört ana konuyu içerir; Evren, ötedünya, ahiret, peygamberlik, Tanrı.

Evren yaratılmıştır. Yaratıcı ve var edici Tanrı'dır. Evrenin yaratılması, Tanrı'nın daha önceden varoluşunu gerektirir. Evrenin bütününde yer alan gök katları tanrısal evrenin varlıklarıdır, bunların özleri meleklerdir. Madde dünyasında oluş ve bozulma vardır. Onların tanrısal niteliği yoktur. Bu yaratma olayı da bir fışkırmadır.

Ölüm, tinin gövdeden ayrılmasıdır. Gövdelerden ayrılan tinlerin geldikleri kaynakta toplanmaları insanda ötedünya kavramını oluşturur. Ruh, tinsel bir tözdür, ölümsüzdür. Gövdeye egemendir. Ruh gövdeye girmeden önce etkin usta vardı. İnsana bireyselliğini kazandıran odur. Gövdenin yok olması, ruhun varlığını etkilemez. Dirilme tinseldir.

İnsanları yaratan Tanrı, onlara verdiği özgür istençle iyi ile kötüyü seçme olanağı sağladı. İstenç özgürlüğü, usla utku arasındaki çatışmadan ve ilkinin üstünlüğünden doğar. İnsan elinden çıkan bütün bağımsız eylemler tanrısal kayra ile gerçekleşir. Özgür istenç tüm insanlarda vardır. Peygamberler de bu bakımdan birer insandır. Ancak, onlarda insanların en yüceleri olan bilginlerde, bilgilerde olduğu gibi bir seziş vardır. Bu üstün seziş gücü, kavrayış yeteneği peygamberlerin etkin us ile buluşmalarını, gerçekleri kavramalarını sağlar. Bu üstün güç ve kavrayış vahy adını alır. Üstün anlayış gücü taşıyan melekler, vahyi peygamberlere ulaştırırlar.

Tanrı, özü gereği bilicidir. Kendi özünü bilmesi yaratmayı gerekli kılar. İbn-i Sina İslâm dinine ve Kuran'a dayanarak bilmeyi yaratma olarak niteler. Yaratma eylemi Tanrı'nın kendi özüne karşı duyduğu sevgiden dolayıdır. Tanrı tümelleri bilir. Tikellerle ilgili bilgisi de, tümel nedensellikleri bilmesindendir.

pante
20-04-2006, 19:33
İbni Rüşd (1126-1198) :

Batı’da en çok tanınan İslam filozoflarından biri olan İbn-i Rüşd; felsefe, tıp, matematik gibi alanlarda çalışmış ve uzun süre doktorluk yapmıştır.

Aristoteles’ten etkilenen İbn-i Rüşd, onun sistemini de bazı noktalarda eleştirmiştir. İbn-i Rüşd'e göre evrenin başlangıcı olan Tanrı, tüm varlıkları belli bir düzene göre yaratan sınırsız bir irade ve zorunlu bir varlıktır. Ona göre Tanrı, dünyayı kendisinden türeyen "ilk akıl’la yönetir. Bu ‘ilk akıl’dan da diğer akıllar türemiştir.

Tanrı, yukardan aşağıya doğru bir hiyerarşi içinde tasarlar evreni. Tüm akılların ‘ilk akıl’dan türemesi, bütün insan akıllarının öz bakımından aynı olduğunu belirtir ve genel bir insan aklından bahseder. Sonsuz ve ölümsüz kabul ettiği ‘ebedi akıl’la da insanlığın ölümsüzlüğü sonucuna ulaşır. Bilginin insan aklıyla kavranması gibi bir sonuca ulaşması, o zamana kadar kabul edilen ruhun ölümsüzlüğü görüşüne büyük bir darbeydi.

İbn-i Rüşd’ün diğer bir özelliği de, evrenin hiçlikten ibaret olduğu değil, ezeli olduğu düşüncesidir ki bu düşüncesi daha sonra Hıristiyanlık'ı temel alan düşünürlerce kıyasıya eleştirilmiştir.

İnsanın, özü gereği bağımsız olduğunu düşünen İbn-i Rüşd, insan dışındaki olayları dikkate aldığında bağımlı varsayar. Bundan da insanı, kendi eylemlerinden, yaşamından dolayı sorumlu tutar ama kendisi dışındaki olaylar karşısında da sorumlu olmadığını söyler.

Genel olarak felsefenin konusunun varlıkları incelemek olduğunu belirten İbn-i Rüşd, tüm dini görüşlerine rağmen maddi olana işaret etmesi, o dönemde yaşayan düşünürler açısından değerlendirildiğinde önemlidir. Tanrı’ya ulaşmanın yolunu da, beş duyu ile algılanacak somutluğu incelemekle mümkün olduğunu belirtir.

İbn-i Rüşd, etkisi daha çok İslam Dünyası'nda değil, Batı Dünyası'nda olmuştur. Rüşd’ün ruhun ölümsüzlüğü, evrenin ezeliliği gibi düşünceleri, Ortaçağ Hıristiyan düşüncesini etkilemiş, hatta İbn-i Rüşdücülük diye sonradan bir akım olmuştur.

pante
01-03-2007, 23:50
EL- KİNDİ

Ebu Yusuf Yakup İshak El-Kindi İS. 800 civarında Kufe'de doğdu. Babası,
Harun el-Reşit'in bir memuru idi. El-Kindi; el-Memun, el-Mutasım ve el-Mütevekkil'in
bir çağdaşı idi ve büyük ölçüde Bağdat'ta yetişti. Mütevekkil tarafından resmi olarak
bir hattat olarak görevlendirildi. Onun felsefi görüşlerinden dolayı, Mütevekkil ona
sinirlendi ve bütün kitaplarına el koydu. Ancak, bunlar sonradan iade edildi.
El-Mutamid'in hükümdarlığı esnasında 873'te öldü.


Felsefenin yönteminin kanıtlama, kanıtlamanın hedefinin maddeye biçim kazandıran
özleri bilmek, felsefenin amacının ise Tanrı'ya erişmek olduğunu öne süren El-Kindi'ye
göre, felsefi bilginin ilk basamağı akıl yürütmedir. İnsanın akıl yürütme yoluyla adım
adım basitten bileşiğe ve en yetkin olana doğru yükseldiğini öne süren filozof, varlığa
akılcı bir açıdan yaklaştığı için, Tanrı'nın özüne ait sıfatları inkar etmiştir. Tanrı'nın
sıfatlarının ancak olumsuz bir biçimde bilinebileceğini savunan El-Kindi'ye göre, Tanrı
mutlak Bir'dir. Mutlak varlık olması nedeniyle, Mutlak Bir'in şekli, niteliği, niceliği,
maddesi yoktur ve O göreli bir varlık değildir.


*El-Kindi, bir filozof, matematikçi, fizikçi, astronom, hekim, coğrafyacı ve hatta müzikte
bir uzman idi. Onun bu alanların tamamına özgün katkılar yapmış olması şaşırtıcıdır.
Eserlerinden dolayı, Arapların Filozofu olarak bilinir.

*Matematikte, sayı sistemi üzerine dört kitap yazmıştır ve modern aritmetiğin büyük bir bölümünün kuruluşunu hazırlamıştır. Arap sayılar sisteminin büyük ölçüde el-Harizmi
tarafından geliştirilmiş olduğundan şüphe yoktur, ancak
El-Kindi de bu konu üzerine zengin katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda, astronomi ile
ilgili çalışmalarında yardım etmesi için küresel geometriye de katkıda bulunmuştur.


*Kimyada, baz metallerin değerli metallere dönüştürülebileceği fikrine karşı gelmiştir.
Hüküm süren simya ile ilgili görüşlerin aksine, kimyasal reaksiyonların elementlerin transformasyonunu meydana getiremeyeceğinde ısrarlı olmuştu. Fizikte, geometrik
optiğe zengin katkılarda bulunmuş ve bunun üzerine bir kitap yazmıştır. Bu kitap daha
sonra Roger Bacon gibi ünlü bilim adamlarına rehberlik ve ilham sağlamıştır.

O, üretken bir yazardı, onun tarafından yazılan kitapların toplam sayısı 241 idi. Göze
çarpanları, aşağıdaki gibi bölünmüştü: Astronomi 16, Aritmetik 11, Geometri 32, Tıp 22,
Fizik 12, Felsefe 22, Mantık 9, Psikoloji 5, ve Müzik 7.

*Buna ilaveten, onun tarafından yazılmış çeşitli biyografiler, gelgitler, astronomi ile ilgili
cihazlar, kayalar, değerli taşlar vb. ile ilgilidir. Aynı zamanda, Yunanca eserleri Arapça'ya çeviren ilk tercümanlardan biriydi, fakat bu gerçek onun sayısız özgün eserleri tarafından
büyük ölçüde gölgelenmişti. Kitaplarının çoğunun artık mevcut olmaması büyük bir
talihsizliktir, fakat mevcut olanlar onun oldukça yüksek alimlik standardını ve katkılarını
ortaya koymaktadır. Latince'de Alkindus olarak bilinir ve çok sayıdaki kitabı Cremonalı
Gherard tarafından Latince'ye çevrilmiştir.
Fizikteki izafiyetle ilgili bilgileri nedeniyle döneminin Einstein'ı olarak iddia edilmektedir.

pante
02-03-2007, 01:00
[align=justify:3c751fde70]İBNİ HALDUN *(1332-1406)

İslam Uygarlığı’nın *iki büyük önemli düşünürü, Türkistan’da 10. yy.da yetişmiş bir
Türk filozofu olan Farabi ile, 14. yüzyılın sonlarına doğru Tunus’ta yetişmiş bir Arap
düşünürü olan İbni Haldun’dur. Ortaçağ’ın sonunda yaşayan İbni Haldun, o devrin
bütün zorluklarına katlanarak, devrin bütün mahrumiyetini yaşayarak bu fırtınalı
hayatın içinde büyük eserler vermiştir.

İbni Haldun, Endülüs’te yaşamış, Tunus Hadramut’lu bir Arap ailesine mensuptur.
Eğitimini Tunus
ve Fas Medreselerinde teoloji, fıkıh, mantık, edebiyat ve matematik öğrenerek
tamamlamış ve genç yaşında siyasi ve idari hayata atılmıştır. Fas Sultanı’nın
hizmetinde
çalışırken siyasi iftiraya uğrayan düşünür hapse atılmış ve buradan ancak sultanın
ölümü sonucu kurtulabilmiştir. Bundan sonra Endülüs’e giderek elçilik yapmış ve bu
arada İspanya Kralı Alfonso’nun hayranlığını kazanmıştır. Kralın, İspanya’da
yerleşmesi isteğini kabul etmiyen İbni Haldun, İspanya’dan ayrılarak tekrar Afrika’ya
dönmüş, çeşitli Berberi ve Arap devletlerinde siyasi, idari, askeri görevler alırken bir
yandan da bilimsel çalışmalarda bulunmuştur. Bir ara devlet hayatından ayrılarak
Mukaddime adlı eserini yazmış ve 1378’de Fas sultanına sunmuştur.

Yaradılışı bakımından aktif devlet hayatından uzak kalmayan İbni Haldun daha
sonra Mısır’a yerleşerek kadılığa başlar. Fakat adalete düşkünlüğü, tarafsızlığı,
siyasi etkilere koyma gücü yüzünden bazı kişilerin şikayet ve iftiralarına uğrar.
Sultanın huzurunda yapılan duruşmada beraat etmişse de, gururu incinen
düşünür kadılığı bırakarak, bir süre Kahire’de Camii Esher’deki müdderisliği ile
yetinmiştir. O sırada Timurlenk Suriye’yi zaptetmiş olup, Şam’ı tehdit ediyordu.
Kahire Sultanı devlet yetkililerinden bir çoğunu ve bu arada İbni Haldun’u Timur’a
gönderdi. Fakat İbni Haldun’un da bulunduğu bu heyet hapsedildi. Bir gece kaçmaya
teşebbüs ettilerse de, başaramadılar. Timurlenk görüşmede İbni Haldun’dan Batı
hakkında bilgi istedi.
İbni Haldun, Timurlenk’e bir şark bir de batı tarihi yazdığını ve içinde kendisine
ait sayfaların da bulunduğunu söyledi. Timur o satırları okumasını ve yanlış varsa
düzeltmesini istedi. İbni Haldun, Timur’un soy kütüğünü okudu, hükümdar hayretler
içinde kaldı. Bu bilgilerin kaynağını sordu, aldığı cevap üzerine hayran hayran İbni
Haldun’u süzdü ve memleketine gidip gitmeyeceğini sordu. İbni Haldun bunu kabul
etti. Fakat kütüphanesini getirmek üzere Kahire’ye gitmesi gerektiğini söyledi.
Timurlenk, O’na ve arkadaşlarına müsaade etti, birkaç gün sonra Şam, Moğollar
tarafından işgal ve tahrip edilmiş ve Mısır’a dokunulmamıştı. Böylece Mısır’ı yağma
edilmekten kurtardığı için halk tarafından İbni Haldun çok sevilmiştir. Fakat, düşünür
bir daha Timur’un yanına dönmedi. 1406 yılında 74 yaşında Kahire’de vefat etti.

Farabi de dahil olmak üzere, İslam Filozofları siyasal nitelikteki eserlerini yazarken,
kasten iki farklı anlama gelecek biçimde kaleme almışlardır. Gerçekten bu eserler
dış görünüş ve anlatış biçimi ile dini tutuculuk içinde bulunan toplumun inanç,
düşünce ve isteklerine uymakta, böylece tepkilere uğramaktan kurtulmakta idiler.
Fakat yazarların herkesçe benimsenen ve tekrarlanan açıklamaları ve yorumları,
kendilerinin asıl maksatlarını aydın kişilere izah edebilecek nitelikte idi. İbni
Haldun’u ise, öncekiler gibi böyle dolambaçlı yollara sapmadan yazma ustalığını
ve başarısını gösteren bir kişi olarak görmekteyiz. Bunun sırrını, İbni Haldun’un,
felsefi teolojik konuları önceleri bir yana bırakarak doğrudan doğruya tutucu
zümrenin tepkisine sebep olmayan tarih ile uğraşmasında aramak gerek. İbni
Haldun’u sırf bir tarihçi ve tarih biliminin öncüsü kabul etmek doğru olmaz. Zira
o “tarih” başlığı altında toplumun çeşitli sosyal ve siyasi problemlerini ele almış,
bunları gözlemci ve eleştirici bir metot izleyerek izah etmiştir. O, tarih bilimi,
tarih felsefesi adı altında çeşitli konuları incelemiştir.

İbni Haldun’u etkileyen, ister doğulu, ister batılı olsun herhangi bir düşünürden
söz etmek oldukça güçtür. Mukaddime adlı eserinde her ne kadar “Yunan” ve
“Rum”dan bahseden nakledilmiş bilgilere, Eflatun, Aristo’nun adlarına
rastlanmaktaysa da, O, ne Aristo’yu, ne Eflatun’u ne de kendisi ile sık sık
karşılaştırılan Thucydides’in eserlerini okuduğuna ait bilgi yoktur. Bir çok yerde
Aristo’dan küçümseyici bir dille söz edişi de bu görüşü doğrulamaktadır.
Kendinden önceki İslam düşünürlerine ise ancak onları eleştirmek için
değinmiştir. Örneğin, “Faziletli Site”sinden bahsederken Farâbi’yi sosyal
gerçekliğin böyle ideal bir devlet göstermediğini söyleyerek açıkça eleştirmiştir.
O halde Ortaçağ İslam dünyasında çoğunluğu birer öğüt kitabı niteliğini taşıyan
siyasi eserler ve bunların yazarları İbni Haldun’u hiçbir şekilde etkilememiştir.

Kişiliğinde; bilim ve siyaseti bütünleştiren bu çok yönlü düşünür, tıpkı Aristo gibi,
bu gün ayrı ayrı bilim dallarının işlediği çeşitli konularla ilgilenmiştir. Tarih
felsefesinin ve siyasi sosyolojinin öncüsü olan İbni Haldun, siyaset, maliye, iktisat,
şehircilik, müzik, mantık, demografi vs. gibi alanlara el attığından, tarihi
maddeciliğe (materyalizme) kadar uzanan çeşitli modern görüşlerin ilk işaretlerine
onun eserlerinde rastlamak mümkündür. Bu durum; İbni Haldun’un yaşadığı sosyal
ve siyasal ortamın bütün özelliklerini kavraması, sosyal olay ve olguları gözleyip
anlayarak açıklamaya çalışması uğraşından kaynaklamaktadır.


[/align:3c751fde70]

erer
27-07-2008, 10:23
alemin yokluğunun öncesinde zaman geçtimi (allah alemi sonradan yarattı diyosanız)

pante
27-07-2008, 11:03
alemin yokluğunun öncesinde zaman geçtimi (allah alemi sonradan yarattı diyosanız)

Ooo! Kimler gelmiş!
Hoşgeldin Kürşat..
Bu tür soruların patenti Kürşat'ındır. Eğer taklidi çıkmadıysa. :)

İslamcılar 'Büyük Patlama' ya sımsıkı sarıldıklarına göre alemin sonradan yaratıldığına inanıyorlar demektir. Ezel dediğimiz zaman herhalde 14 milyar öncesi değildi. Onun öncesi, öncesinin öncesi de var elbette...

erer
27-07-2008, 11:41
hoşbulduk ya valla konuşcak adam bulamadım bu konuyu kafam çok zorlandı

erer
27-07-2008, 11:42
bu konuyu ice konuşmalıyım alemin ezeliliği meselesi

erer
27-07-2008, 11:44
pante valla şöle diyim sence allah alemi yoktanmı yarattı

erer
27-07-2008, 11:46
ilk sorumda bi hataolomuş doğrusu şu olmalıydı: alemin varlığının öncesinde zaman geçtimi (allah alemi sonradan yarattı diyosanız)

pante
27-07-2008, 12:09
Sevgili Kürşat;
Ergenekon İddiannamesini okuyordum. Uzun sürdüğü için mesajlarını görmedim.

Bana göre Allah, alemi ezelden yaratmamıştır.
Ezeli olan kendisidir.
Allah alemi yoktan değil, kendisinden yaratmıştır.
Yoktan yok çıkar. Ancak varlıktan birşey yaratılabilir.
Yani, alemin hammaddesi Allah'tır.
Bu hammadde belki de ezelden itibaren birikmiş, evrim geçirmiş ve sonuçta alemi ya da alemleri oluşturmuş olabilir.
Hatta Allah dahi evrim geçirmiş olabilir.

erer
27-07-2008, 12:22
konu açtım ordayazalım