Orijinalini görmek için tıklayınız : Fatih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler
Şu sıralar Erdoğan Aydın'ın "Fatih ve Fetih//Mitler ve Gerçekler" adlı kitabı okuyorum. Yaklaşık yarıladım. Bazı kısımlarını ilginç bulduğum için sizlerle paylaşmak istedim::
-Erdoğan Aydın (E.A. diyelim bundan sonra kısaca) resmi ideolojide fetihçiliğin övüldüğünü, biz fethedersek iyi başkası fethederse kötü olduğu anlayışının çelişki oluşturduğunu söylüyor. Örneğin Osmanlılar İstanbul'u işgal eder, oranın eski sahibi Bizanslılardan alırsa iyi, İngilizler 1. dünya savaşı sonunda yeni sahipleri Türklerden alırsa kötü! Oysa her halükarda işgalciliğin, fetihçiliğin eleştirilmesi gerekir dürüstlük ve tutarlılık açısından.
-Fetihler, işgaller kutlanamaz, kutlanmamalı. Sizin olan bir şehir işgal edildi ve siz orayı kurtardı iseniz kutlanabilir ama sizin olmayan bir şehri işgal ettiniz ise bu kutlanamaz. Oysa istanbul'un fethi her yıl görkemli şekilde kutlanıyor.
-Çocuklarımız, Viyana önlerine kadar dayanan, fetihçi-ilhakçı Osmanlı anlayışı ile yetiştiriliyor.
Irak'ın ABD tarafından işgalini kınıyoruz ama Osmanlının, Bulgarı, Yunanı, Sırpı, Arabı, Macarı egemenlik altına almasına olumlu bakıyoruz. Bir yandan özgürlükçülüğü savunurken bir yandan da Osmanlının gerileme döneminde Balkan uluslarının haklı özgürlük mücadelelerini lanetliyoruz.
İstanbul'un fethi ile ilgili tesbitler:
-Fatih, padişah olur olmaz ilk iş olarak henüz bebek olan kardeşi Ahmet'i boğdurtuyor.
-İstanbul'un işgali gündemi bir yandan Fatih, Akşemsettin, Molla Gürani hizbi ile karşı tarafta yeniçeri desteğini almış, devlette oldukça nüfuz sahibi ama aynı zamanda sadakat sahibi vezir Çandarlı Halil hizbi arasında iktidar mücadelesinin simgesi durumunda. Çandarlı Halil barıştan yana.
-Şehrin işgalinden evvel çevredeki Rum köyleri basılıyor, çoğu Rum köylü katlediliyor. Böylece kalan Rumlar sur içlerine kaçmakta buluyorlar çareyi.
-İstanbul'u savunan Bizans kuvvetleri sayı olarak yaklaşık 10.000-15.000 arasında. Bu sayıya şurdan ulaşılıyor. O dönemde İstanbul nüfusu 70.000. Bunun yarısı kadın ve kız. Geriye kalır 35.000. Bunun ise yarısı çocuk ve yaşlılar. kalır 17.500. Bunun en az 2000-3000 geride lojistik gibi hizmetlerde bulunsa geriye ortalama 15.000 igeçmeyecek sayıda asker kalıyor.
Oysa Osmanmlı kuvvetleri en az sayıyı veren tarihçiye göre 150.000 en çok sayıyı veren ise 350.000 askerden bahsediyor. Genelde kabul gören sayı 200.000. *200.000 Osmanlıya karşı 15.000 Bizanslı. 1'e 13'lük bir oran söz konusu.
-Saldırı 6 nisanda başlıyor. Bizans imparatorunun bağlılık ve vergi verme taahhüdüne rağmen bu istek fatih tarafından kabul edilmiyor. Amaç tam işgal.
-İlk ciddi Osmanlı saldırısı 18 nisan gecesi başlıyor. Saldırıda hücum kulesi de denilen Kişverküşalar da kullanılıyor. Sonuç: Geride kalan binlerce Osmanlı askerinin ölüsü ve hepsi de yanan kişverküşalar. Fatih bile o gece düşmanın gösterdiği başarıya ve cesarete gıpta ediyor.
-20 nisanda, *Bizansa destek malzemesi taşıyan 4 gemi İstanbul'a yaklaşıyor. Fatih'in donanma komutanı Baltaoğlu Süleyman'a emri "Kesinlikle Bizansa gemi sokmayacaksın". Osmanlı donanmasında 150 gemi var. Ama 4 düşman gemisi denizicilik tecrübesi az onlarca Osmanlı gemisini altedip istanbul'a varıyor. Fatih çok sinirleniyor. Donanma komutanu Baltaoğlu Süleymanı gürzüyle yere yatırıp bir güzel dövüyor.
-Tarihte ilk kez topçular böylesine kitlesel ve yıkıcı şekilde kullanılıyor. Daha evvelde top kullanımı var ama böylesine büyük ve güçlü toplar ilk kez kullanılıyor. Zaten güçlü Bizans surlarını aşmanın başka yolu yok. Toplar surları günler boyunca bombalar. Bizans halkı kadın, çocuk ve yaşılalrın da katıldığı gece çalışmalarında yıkık surları tamir eder.
-29 mayısa kadar devam eden nice Osmanlı saldırısı hüsranla sonuçlanır, onbinlerce Osmanlı askeri surların diplerinde hayatını kaybeder.
-Mayısın sonlarına doğru bir Macar elçisi gelir. Kuşatmanın kaldırılmasını talep eder. Yoksa Macar ordusu Bizansın yardımına gelecektir. Bu durumda Fatih paniğe kapılır. Zaten Bizansla bile başedemezken bir de macarların gelmesi istanbulun işgalini imkansız kılacaktır. Hemen elçiyi hapseder. İstabul'a devasa son vuruşu içeren saldırıyı başlatır:
28 mayıs akşamı başlayan nihai salıdırıda 3 dalga halinde hücum planlanır. İlk dalgada çapulcular ve işgal edilen topraklardan elde edilen yabancı askerler vardır. Yaklaşık 50.000 kişilik bu dalgayla kıran kırana savaşan 10 bin Bizanslı (muhtemelen bu tarihte en az 3-4 bin azalmış olmalı) saldırıyı püskürtür. Kalenin önünde onbinlerce Osmanlı ölür. Gece ileri saatlerde 50 bin kişilik 2. dalga osmanlı saldırısı başlar. Sabah saatlerine kadar süren çetin savaşlarda bu dalga da bozguna uğrar. Artık sur önündeki savunma hendekleri bile Osmanlı cesetleriyle dolmuştur. Az sayıdki Bizans askeri sabaha kadar süren savaşta bitkin düşmüştür. Ama saldırıları başarıyla da püskürtmüştür. Artık Fatih'in elinde son kozu kalmıştır: Yeniçeriler. 3. dalga olarak sabaha doğru 12.000 yeniçeri ileri atılılır. Bazı gediklerden içeri dalmayı başarırlar. Ardından ordunun kalanları da içeri dalar. Bizans imparatoru sonuna kadar bizzat elinde kılıçla savaşarak ölür.
-Kaleye ilk çıktı denilen Ulubatlı Hasan hiç bir Osmanlı belgesinde geçmez. İşin ilginci Ulubatlı Hasan lafını ortaya atan kişi Francis adlı bir Bizans tarihçisidir. savaştan 25 yıl sonra yazdığı kitapta bahseder Ulubatlı Hasan'dan. Ama Osmanlı belgelerinde böyle biri yok. Büyük ihtimalle galibiyetin simgesi yapılmak istenen hayali bir kahraman Ulubatlı. Bu sonuca şurdan da varılıyor ki Fatih Sultan Mehmet'in savaşın az öncesinde şöyle bir konuşma yaptığı biliniyor:
"Kim ki surlara ilk çıkacak asker olacak, ona tımar vereceğim."
Oysa Osmanlı belgelerinde savaştan sonra Ulubatlı Hasan diye birine tımar verildiği geçmiyor. Oysaki Osmanlının tımar kayıtlarını düzenli tututuğu da biliniyor.
-Osmanlının 13 kat fazla asker mevcuduna rağmen Bizans 53 gün dayanıyor.
-İstanbul'a girildikten sonra Fatih, Natorus'a şehreminilik (belediye başkanlığı) ünvanı vermeye söz verir.O günün akşamı askerlerine zafer şöleni verirken yanındakilerin kışkırtması ile bundan vazgeçer, daha önemlisi Natorus'u çocukları ile birlikte kafasını kestirtir. Natorus kendinden evvel çocuklarının ölümünden emin olmak ister, metanetle çocuklarının idamını seyreder. Ardından o da boynunu uzatır.
Ben de bugün öğle saatlerinde Emre Kongar'ın yeni çıkan kitabı "Tarihimizle Yüzleşmek" kitabına başladım. Bu mesajı yazdığım ana kadar "ermeni sorunu nedir?" başlığına geldim.
Kitabın okuduğum bölümlerinde İstanbul'un fethine ve Fatih'e yer vermiş. Fatih İstanbul fethedildikten sonra 3 gün 3 gece şehre girmemiş, askerler şehri yağmalasınlar diye. çünkü o zamanlar askerlere savaşı kazandıktan sonra şehirden ganimetler almaları söz verilir. Yani savaş kazanmaları için prim söz konusu (maç öncesi).
Ve İstanbul'u Osmanlı'nın eşsiz efsanevi kahramanlıkları almamıştır. Bunun gibi olaylardan bahseder.
Emre Kongar'ın bu kitabı mutlaka okunması gereken bir kitap. Gerçek tarihle yüzleşmemizi sağlıyor.
"Natorus kendinden evvel çocuklarının ölümünden emin olmak ister, metanetle çocuklarının idamını seyreder. Ardından o da boynunu uzatır."
Hayat ne kadar acı dimi Cem !
RABbim, hiç bir babaya-anaya bu acıyı yaşatma... :cry:
Öteki konulara gelince;
o da iki ucu kirli değnek Cem.
Yazarın bakış açısından(ve gerçeği söylemek zor ve acı olsa da doğruya yakını o )
yapılanlar acı..
Öte yandan dünyanın acı gerçeği de,
maalesef , adalet kuvvetlinin dağıttığı kadar adalet.
Osmanlı'nın ve Türk'ün de yaşadığı çok haksızlık ve acı var.
Yakınlarda olmaz da,
eğer birbirimizi yemez ve endüstriyel atıklarla ,
dünyayı yaşanır halden çıkarmazsak,
3 - 5 bin sene sonra ,
zannederim daha özgün,daha düzgün insanların
yaşadığı bir dünya olacak.
Belki o zaman hiç bir haksızlık,
hiç bir adaletsizlik olmayacak.
Ama o zaman da ,
acaba Yaratan,
" Tamam,bunlar istediğim kıvama geldi.
Artık bunları bu dünya yaşamı denen rezillikten kurtarayım."
demez mi?
Aldostu.
Evet aldostu çok acı bir olay evladın ölümünü hele idamını görmek. Okulda tarih derslerinde sadece 1453'de Fatih'in İstanbul'u aldığını öğrenirdik. Övünç kaynağı ve çok güzel bir olay olarak anlatılırdı bu bize. Hiç düşünmezdik kimlerin canı yandı her iki taraftan? Surların dibinde ölen 60.000 Osmanlı askerinin ana-babası, kardeşi, çocuğu neler hissetti, ne kadar üzüldü?
Bu örnekleri neden yazdım? Tarihte olan olmuş, biten bitmiş. İstanbul örneğinin pek çoğu, dünyanın başka yerlerinde ve tarihlerinde tekrarlanmış. Bu tür ilhakçılık, tahakkümcülük, Moğollarda, Japonlarda, İspanyollarda, Araplarda ve başka uluslarda da görülüyor. Moğollar da gelmiş anadoluyu yakıp kavurmuş. Erzurumu kılıçtan geçirmiş.
Ancak sorun şurdaki bizler hala 2000 li yıllarda tek yanlı çarpıtılmış bir milliyetçilikle çocuklarımızı zehirliyoruz. İşimize geldiği yerde mesela malazgirt savaşını anlatırken biz 50.000 kişiydik onlar 200.000 kişiydi diyoruz ama İstanbul'u kuşatırken biz 200.000 kişiyidk onlar 15.000 kişiydi demeye dilimiz varmıyor. 53 gün bize kök söktürdüler, cesurca savaştılar vatanlarını demiyoruz. Resmi tarihimiz iki yüzlülük sergiliyor. Objektif tarih öğretmiyoruz.
Ben çocukluğumda Cünet Arkın'ın Malkoçoğlu, Kara Murat filimleriyle büyüdüm. O dönemin yaşıtlarıyla birilikte. Daha ilkokulda Bizans ve Yunan düşmanlığı içimize sindirildi. Dikkat çekmek istediğim nokta bu idi.
ben de hırvatın biri, kendi ulusal simgelerinde resmi olan başın osmanlılar tarafından kesildiğini söylediğinde çok rahatsız olmuştum.
tarih derslerinde bize hep iyi şeyler yaptığı anlatılan geçmişimizde böyle bir olayın varlığını kabul edememiştim.
Tarihte olan olmuş, biten bitmiş. İstanbul örneğinin pek çoğu, dünyanın başka yerlerinde ve tarihlerinde tekrarlanmış. Bu tür ilhakçılık, tahakkümcülük, Moğollarda, Japonlarda, İspanyollarda, Araplarda ve başka uluslarda da görülüyor. Moğollar da gelmiş anadoluyu yakıp kavurmuş. Erzurumu kılıçtan geçirmiş.
Ancak sorun şurdaki bizler hala 2000 li yıllarda tek yanlı çarpıtılmış bir milliyetçilikle çocuklarımızı zehirliyoruz. İşimize geldiği yerde mesela malazgirt savaşını anlatırken biz 50.000 kişiydik onlar 200.000 kişiydi diyoruz ama İstanbul'u kuşatırken biz 200.000 kişiyidk onlar 15.000 kişiydi demeye dilimiz varmıyor.
Cem,
güzel bir konu açtın.
Bence bir çok arkadaşımızın iştiraki ile,
yaygın irdelenmesi gereken bir konu.
Kesinlikle milliyetçiyim,vatanımla,milletimle iftihar ederim.
Ama tek yönlü tarih anlatımları ve
saptırılmış abartlı milliyetçilik kavramlarına da karşıyım.
Her şeyde olduğu gibi,bu konuda da
abartıdan uzak olunması gereğine inanıyorum.
"ben de hırvatın biri, kendi ulusal simgelerinde resmi olan başın osmanlılar tarafından kesildiğini söylediğinde çok rahatsız olmuştum."
Maddeöz'ün yazdığının bir başka benzerini ben de
Yugoslavya'da yaşamıştım.(Şimdi öyle bir ülke yok Amerika sayesinde..neyse..)
1970 de Üniversite son sınıfta bir sınav kazanınca,
yurt dışında staj imkanı sağlamışlardı.
Yol parası bize ait,diğer masrafları staj yapacağımız yer karşılayacak.
Memur çocuğuyuz.
Allah rahmet etsin,babamız
memur haliyle 5 çoçuğun 3'ünü üniversitede,
birini orta okulda birini lisede okutuyor.
3 yer var, birini seç dediler.
Almanya,Hollanda,Yugoslavya.
Yol parası en az tutanı olduğu için Yugoslavya'yı tercih ettim.
Belgrad'ın 130 km. güneyinde Kraguyevatz diye ,
bizim Manisa ayarında bir şehir.FİAT lisansı ile otomobil imal ediyorlar.
Sırpların çoğunlukta olduğu bir yer.
Bir müddet geçti,dostluklar başladı aramızda.
Epey de Türk var,orada kalmış ata larımızın çocukları.
Sırplar da bizim gibi milliyetçi .
2.dünya harbi zamanında Alman işgalinden kalma alışkanlık,
çoğu almanca konuşabiliyor.
Sohbetlerden birinde,Türk'lerin(Osmanlı'nın) yaramaz,sünepe bir ırk olduğunu,
bir ara buralara kadar her nasılsa gelebildiklerini
ve kendilerinin onları kovaladıklarını iddia edince,
ben sinirlendim.
Elime kağıt kalem alıp,kovduk dediği Osmanlı'nın Yugoslavya dahil,
Avustrya kenarından Polonya güneyine kadar
yüzlerce yıl ve akdenizi bir Türk gölü haline getirerek,
bütün Balkanlar,Ortadoğu,Arabistan, ve Kuzey Afrika'da
hüküm sürdüğünü
güzel bir harita çizerek gözüne soktum.
İtiraz eder gibi oldu,ama diğer Sırp arkadaşlar
benim söylediklerimin gerçek olduğunu tasdik edip arkadaşlarını susturdular.
Tabii hamasi duygular insanı çoşturuyor.
Ama aşırıya kaçmamak ve olaylara ve tarihe
tek yönlü bakmamak daha doğru.
Tarihimizde bir çok olay fazla abartılı ve tek yönlü anlatılıyor.
Yunanlılar ile de anlaşılmaz bir husumet yaratılmış iki tarafda da.
Halbuki yüzlerce yıl iç içe yaşamışız.
O kadar inanılmaz benzerliklerimiz var ki.
Yemeklerimiz,müziğimiz, misafire gösterdiğimiz sıcakkanlılık.
Daha bir çoğunu yazabiliriz.
Ama bizde Yunan dedin mi=düşman.
Yunanistan'da da Türk=düşman
Bir Ege çocuğu olarak söylüyorum,
yemeğini,müziğini,dostluklarını çok severim.
Ama her iki halk da politikacılar tarafından birbirinden korkutulmuş.
Dediğin gibi,öyle böyle olanlar geçmişte kaldı.
Milliyetçilikden vazgeçmeden,ama sersemce inanış
ve iddialardan vazgeçmekte fayda var.
ATATÜRK her bakımdan çok büyük bir insanmış.
İzmir'i geri aldığımızda hükümet konağına girerken
ayağının altına Yunan bayrağı serip,hevesle bayrağı çiğneyip geçmesini beklemişler.
Büyük adam..
Bayrağı , bütün aksi ısrarlara ve "Atam onlar böyle yapmıştı .."
iddialarına karşı,bayrağı yerden kaldırtmış.
Bu büyük insandan alacağımız çok şey var.
Yattığın yer nur olsun Yüce ATAM.
Bence milliyetcilikle irkciligi birbirine karistiriyoruz.
Milliyetcilik, yani yasadigin yurdu sahiplenip onun ilerlemesi, refahi icin, kulturunu yasatmak icin verilen cabalardan ibaret olmalidir.
Turkiye'de yasayan vatandaslara Turk denir. Turk ayni zamanda bir irki temsil eder.
Kokeni Turk olmayan Turkler, genellikle ikinci sinif vatandas gozuyle bakilir.Bir rum,bir kurt,bir ermeninin, turkum demekte zorluk cekmesinin nedeni budur zannimca.
Ataturk gibi ender zeka ileri gorus ve genis bilgiye sahip esi gorulmemis bir insanin neden bu millete,butun *Anadolu halklarini da kapsayan bir isim vermedigine hala sasiyorum.
Şamanist
30-06-2006, 06:57
Ataturk gibi ender zeka ileri gorus ve genis bilgiye sahip esi gorulmemis bir insanin neden bu millete,butun Anadolu halklarini da kapsayan bir isim vermedigine hala sasiyorum.
Çünkü Atatürk Türkçüydü.
Kaldığımız yerden devam edelim.
22 nisan 1453 günü sabahı uyanan Bizanslılar, *Haliç kıyılarında 72 adet Osmanlı gemisi görüyor bir anda. Osmanlı gemileri Haliç'e nasıl getirildi? Farklı yazarların değişik görüşler irdelenmiş. Resmi tarihin ileri sürdüğü, gemilerin Taksim üzerinden kalaslar üzerinde kaydırılarak götürüldüğü iddiası bazı bakımlardan olanaksız gibi görülüyor. Bunun nedenleri şöyle anlatılıyor:
Gemilerin bizim resmi tarihimizde anlatıldığı gibi boğazdan Haliç'e karadan aktarılması için o dönemde tamamen ormalık olan Taksim-Galata sırtlarındaki binlerce ağacın öncelikle kesilmesi gerekir. Bu da yetmez haftalar boyunca zemin çalışması ile çukurların doldurulması, tümseklerin tesviye edilmesi gerekir. 800 tonluk gemiler ufak bir çukara veya tümseğe denk geldi mi kaydırılmaları imkansız olur. Demek ki öncelikle haftalar, aylar süren ağaç kesme ve zemin tesviyesi çalışması gerekiyor. Ve bu Galataya yakın kısımdaki (Haliç zincirinin karşı ucunu koruyan sur bölümü) Cenevizlilerin önünde yapılmak zorunda. Oysa böyle bir tarihsel kayıt ne bizde ne de onlarda var.
Resmi teze bakılırsa 800 tonluk gemiler önce sahilden Taksim sırtlarına yokuş yukarı 1-2 km. çekiliyor. Oysa 72 geminin ardı ardına bu şekilde Taksim sırtlarına çıkartılması çok büyük risk taşır, şöyle ki eğer çekilen gemilerden önde olan bir şekilde iplerden kurtulup geri geri kaymaya başlarsa aşağıdan gelmekte olan gemilere bindirir ve bu zincirleme kaza ile tüm gemilere hasar verir. O halde her iki gemi arasında güvenli bir mesafe olmalı. Bu mesafeyi zaman olarak yarım saat bile kabul etsek, yani bir geminin kaydırılmaya başlanmasından yarım saat sonra 2. geminin kaydırılmaya başlayacağını kabul etsek, 72 gemi için 36 saat eder. Oysa gemilerin bir gecede indirildiği söyleniyor. Gündüz gözüyle Cenevizlilerden saklanmaları da imkansız.
Resmi tarihin, gemileri Boğaz'dan Haliç'e aşırtma hikayesi bana da bir yutturmaca geliyor. Gemilerin her birinin yaklaşık 800 ton geldiği kabul edilirse ve her bir taşıyıcının güvenli olarak 50 kg. taşıyacağını kabul edersek (yokuş yukarı 1-2 km çıkacağını da düşünün, daha fazlası zor ve 4 km taşıyacak bunu) her gemi için taşıyıcı insan sayısı şöyle çıkar:
800 ton= 800.000 kg
800.000 kg/ 50 kg.= 16.000
Demek ki her gemiyi anca 16.000 insan güvenli şekilde taşıyabilir. Ve bölge çok sık ormanlık! Gemileri geçeceği genişlikte orman budanabilse bile 16.000 hammalı nasıl düzgün geometrik şekilde dağıtabilirsiniz çevreye. Sık ormanlık alanda 16.000 hammal nasıl bir diziliş pozisyonu alabilir? Sağ ve sol taraftaki hammalların ufak bir dengesiz kuvvet uygulaması ile geminin burnu bir yana kıçı bir yana gider. Gittiği gibi, dibinde bulunan hammalları da ezer. Kaydırma kalaslarının anca geminin eninden biraz daha fazla ende döşendiğini tasavvur ettiğimizde yan dönmüş gemi kalassız kara parçasına oturmaz mı? Kalassız kara parçasına oturan gemi tekrar nasıl rotasına sokulur, ne kadar zaman alır?
Ve bu sorunun 72 gemi için de geçerli olduğunu düşününüz. Ve de bir gecede hepsinin aktarıldığının iddia edildiğini düşününüz.
Her gemi kaydırılmasında 16.000 hammal görev aldıysa 72 gemi için 1.152.000 hammal eder. Her hammal o gece 3 gemi taşımasında kullanılmış olsa 384.000 hammal eder! Bu ise istanbul kuşatmasına katılan insan sayısından bile fazla. Gemileri Taksimden kaydırma hikayesi üfürülmüş görünüyor bana.
Peki o halde 72 gemi Haliçe nasıl, nerden indi? Bu konuda bana da en mantıklı gelen açıklama, Kağıthane bölgesinde bu gemilerin uzun zamandan beri yapılmakta olduğu ve burada imal edilen gemilerin kısa bir mesafede kaydırılarak Haliç'e indirildiği şeklinde. O dönemde Kağıthane bölgesi oldukça ormanlık ve gemi yapımına uygun. Bazı kaynaklar da bu teoriyi destekliyor.
Bundan sonraki yazıda İstanbul'a girişi aktarmaya çalışacağım.
Aynı kitabı ben de okuyorum CEM !Şu an 213. sayfadayım.Evet değerli
bir çalışma ...herkese okumasını tavsiye edebileceğimiz bir kitap !!
''Birgün gemiler dağlara tırmandı dediler''
* * Böyle bir mehter marşı vardı gerisini hatırlamıyorum ama yazıların devamını bekliyoruz Arkadaşlar.
* * Saygılarımla
Gerçekten güzel bir konuymuş, ben daha yeni gördüm.
''Birgün gemiler dağlara tırmandı dediler''
* * Böyle bir mehter marşı vardı gerisini hatırlamıyorum ama yazıların devamını bekliyoruz Arkadaşlar.
* * Saygılarımla
bahsettiğiniz marş bu olsa gerek;
Yelkenler biçilecek,yelkenler dikilecek
Dağlardan çektirilen kalyonlar çektirilecek.
Elde sensin dilde sen gönüldesin baştasın
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan.
Rast
Arif Nihat ASYA
Sonradan yazılan marşlardan biri, aslında günümüze çok fazla örneği kalmamış bu marşların ve bilinenlerin büyük kısmı son 100 yıl içerisinde yazılanlar.
Konuyu bölmeyeyim, bir ek bilgi olarak araya ekledim.
Cem arkadaş.
* * *Heveslendirip bıraktın bizi,İstanbul'a girişi bekliyoruz.
Yok öyle beleşçilik kardeş.
*Bu ülkede kitap öyle kolay yazılmıyo.bastırıp parayı alıp okuycan,yazarlar taş yemiycek herhalde.dimi!.
Tarih konusuna biraz eğilince farklı eserlerin bilgileri ile biraz daha ışık, biraz daha hava aldığımızı hissediyoruz.
Elimize Bizanslı tarihçi Francis'den çevrilme bir kitapçık düştü. Kendi başlığımıza ek yapmayı düşünmüştük (Tarih / Tarihimiz). Ancak konu itibarı ile İstanbul'un fethini geçtiğimizden ötürü bu yetim başlığa taşımanın daha iyi olacağını düşündük.
Kitapçığın ismi "Şehir Düştü", netten, yaklaşık 10YTL karşılığı sahip olunabilinir. Farklı bakışın keyfini bilenlere tavsiye edilir.
" Ve aynı sonbaharın 1 Ekim'inde Durahan'ı ve de Ahmet ve Ömer adındaki iki oğlunu Poleponez'deki hükümran ve de kralın kardeşlerinin üzerine büyük bir ordu ile saldırtarak, kralın yardımına gelmelerini engellemeyi amaçladı, böylece, sultan, bunlara tüm kış süresince Peloponez'de kalmalarını ve kral ve kardeşlerinin yardımına gelmelerine fırsat vermemelerini emretti.
Durahan, berzaha gelerek hücumla surlarını fethetti, muhabere çok sert geçti ve her iki tarftan pek çok kişi, yani hem Hıristiyan, hem de Türkler'den öldü, Hıristiyanlar'dan ölenler daha fazla idi, ve sonunda gerileyip kaçtılar.
Kendisi(Durahan) Korent'i bırakıp Peloponez'in içlerine doğru ilerledi, yolunda rastladıklarını tutsaklıyor, bazılarını öldürüp, bazılarını köle alıyordu, nihayet, Arkadia bölgesi ile Messina körfezine vardı, ve İthomi hisarı yolu üstündeki Messina körfezinden Mantinia'ya kadar olan her şeyi yıkıp, yaktı....
Kendisi başka yoldan ilerledi. Bu durumu kralın hükümran kardaşleri öğrenediğinde, gizlice, Ahmet'in geçeceği yere, Matheos Asani'yi ordu ile gönderdiler, orada pusu kurarak öylesine beklenmedik bir anda saldırdılar ki, pek çok kişiyi öldürdüler ve aralarda Durahan'ın oğlu Ahmed'in bulunduğu çok kişiyi tutsak aldılar ve Sparti'deki hükmran Dimitrios'a gönderdiler. Aynı yıl 17 Ocak'ta Paleologoslar'ın soyundan gelme veliaht ve Romalıların bu küçük devletinin varısi Andreas Paleologos, yani hükümran Thomas Profirogennitos'un oğlu dünyaya geldi...
Tüm bu işler Peloponez'de böylece oldu. İlkbahar gelir gelmez padişah şehrin önlerine gelerek onu muhasara etti, donanmasını iyi hazırlamış, büyük kuşatma makineleri ile topları ve diğer savaş makinelerini temin etmiş ve Harati (Hayati) Paşa'yı ordu ile önden yollamıştı.
Ve padişahın gelmesinden önce, şehrin dışındaki tarlalarda ve köylerde bulunan tüm koruganları ele geçirdi. Bu koruganların içine, ordunun ani bir saldırısından korunabilmek amacıyla, pek çok kişi sığınmıştı. Bu insanların bir kısmını tutsak aldı, bir kısmı da hastalık veya diğer zorluklar sonucu öldüler. Bu arada, sürekli olarak, makine ve savaş malzemesi gelmekte idi. Ayrıca çok sayıda top da getirdiler. Bunların çoğu öylesine büyüktü ki, her birini kırk hatta elli çift öküz veya ikibin kişi çekemiyordu."
Alıntıladığımız bölümlerden önceki bölümlerde de bu savaşın hazırlıkları hakkında her iki tarafın detayları verilmekte.
Bu fethin Fatih Sultan Mehmet'in atalarının alamamaları sonucu oluşan bir mit iken kendisinin alması halinde atalarının yapamadığını kendisinin başaracağı gerçekliğe dönüştürme hırsı hazırlamıştır denmektedir.
Bulunduğumuz başlıktaki bazı bilgilerin gökten zembille inmiş gibi verilmekte olduğunu fark ettik.
Bilgi, sonuç olarak doğru olabilmekte iken veriliş tarzı bizce hatalı olmaktadır.
İlacın verilen dozu kadar veriliş süresinin de önemli olması gibi.
Devam edebilir...
"Ve Nisan'ın ikisinde süvari ve piyadeden oluşan sayılamayacak çok asker ile padişah da geldi. Çadırını aziz Romanos'un kapısının karşısında kurdular; ve kum misali (sayılamayacak kadar kalabalık olan) ordusu da, Eksamillio denen denizin birinden birine kadar uzanan tüm toprak parçasını kapladı.
Doğu ordusu, padişahın sağındaki altın kapının yakınındaki sahile kadarki bölgede ordugahını kurdu; Avrupa (ordusu) ise (padişahın) solundaki Haliç körfezi sahilindeki tahta kapıya kadar uzanan bölgede (ordugahını kurdu). Padişah (çadırı) kazılmış siper tahta barikatla çevrelenmişti ve siperlerin dışında da yeniçerilerle sarayın asilleri bulunuyordu. Padişahın akrabası olan paşa ise, emirleri altında bulunduruduğu ordusu ile, ordugahını Galata'nın üstlerinde kurmuştu.
Aynı gün ise, donanmanın diğer bir kısmı şehrin yakınındaki sahile gelip demirledi. Bunlar da, üç sıra kürekli otuz süratli gemi ile yüz otuz kadar tek sıra kürekli daha küçük gemiden ibaretti. Böylece şehre çok yaklaştı ve şehrin kara ile denizdeki on sekiz milini çember altına aldıktan sonra, tüm gereç ve kuşatma makineleri ile onu kuşattı.
Kral düşman gemilerinin saldırılarını önlemek amacıyla, limanın ağzına çok ağır demir zincir konmasını emretti, zincirin iç tarafına da, düşmanla çarpışması ve içeri girmesini engellemesi için, o sıralarda içeride bulunmuş olan gemilerin hepsini yerleşirdiler. Bu gemilerden üçü Liguria'dan, biri İberya, yani Kastella'dan, Fransa'nın Provensia'sından...
Girit'ten de biri Handaks ve ikisi Kidonia denilen şehirlerden olmak üzere üç adet olup tümü silahlanmış ve savaş için hazırlanmışlardı. O sıralarda, tesadüfen, şehirde, Venedik'ten gelmiş üç sıra kürekli üç büyük ticaret gemisi de bulunuyordu ki, bunlara İtalyanlar gorssa galera veya daha doğrusu galetazsa ismini verirler; ayrıca ticari gemileri koruma ve hizmette bulunma vazifesi verilmiş daha küçük üç sıra kürekliler de vardı. Kral şehre yardım eteleri için bu gemilere de kalmalarını emretti."
Okuduğumuz kadarı ile Osmanlı ordusu hem donanma ve hem de kara ordusu olarak hem nicelik ve hem de nitelik bakımından üstün durumda idi. Yani 382 yıl önceki atasının çaresizliğinden pek eser yoktur.
Hazırlıklar her iki taraf için de uzun ve tedbirli bir şekilde olmuş. Bizans surlarının dışındaki kazanlar kaynatılmakta iken, içindeki tefrişat da hiç yabana atılır cinsten olmamıştır. Bizans'a yardım için gönderilen deniz gücünün yanında o sırada ticaret için bulunan gemiler de savaş için görevlendirilmişler.
Buradaki bir bilgiden yola çıkarak bir yorum getirmek isteriz.
Yazılanlar gösteriyor ki İstanbul'un fethinden hemen önce ticaret gemileri hala daha gidip gelmekte ve ticaretlerini sürdürmekteymişler.
O halde bu ikilinin dışındaki ülkelerin görüşleri muhtemeldir ki bir kuşatmanın olacağını lakin bu kuşatmanın daha öncekiler gibi muhakkak savuşturulacağını düşünmekteydiler. Şayet öyle olmasaydı, Bizans'ın limanlarında bir tane bile yabancı ticaret gemisi olmazdı...
Devam edebilir...
insanların istanbulun fethi ile övünmesi sadece milliyetçi duygularla değil dini duygularla hareket etmesinden kaynaklıdır. Fatih, sadece dünyanın en güzel şehrini fethetmemiş, aynı zamanda rusyanın yolunu kesmiş ,trakyayla bağlantıyı kurmuş, bizansın içişlerine karışmasını engellemiş, kendisine karşı çıkan çatlak sesleri susturmuş, hristiyanlığın en büyük övüncü olan tarihi Roma imparatorluğunu tamamen vurup, ortodoks kilisesinin yönetimini ele geçirmiş, bilimsel anlamda ülkesine çağ atlattırmış en önemlisi muhammedin övgüsüne nail olmuştur.
İstanbul'un fethi 1 milyon askerle bile kolay değildir ki, benim araştırmalarım istanbul'un 100000 askerle fethedildiği yönündedir. Bizansın ise 10000 askeri vardır. Fakat zaten kale savunmasında asker sayısı değil savunma planı önemlidir.plevne savunmasında Osman Paşanın taktiklerini okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Fatih'in bir dahi olduğu yadsınamaz.Bugün piramitlerin nasıl yapıldığı da açıklığa kavuşmamıştır fakat yapı gözümüzün önünde durmaktadır. Aynı şekilde gemilerin kızakla kaydırılması da çok mantıksız değildir. Herneyse. İstanbul bu dönemde surlarıyla meşhurdur. Kuşatmanın uzun sürmesinin nedeni yanlış hatırlamıyorsam şehrin 5 adet yüksek surla çevrili olması ve bu surların her birinin arasında 10 km kadar mesafe olmasıdır. ayrıca yıkılan surlar hızla tamir edilmektedir. Osmanlı ordusun en büyük topu "şahi" ilk atıştan sonra çatlamıştır. Osmanlının lağımcı askerleri, surları diplerden kazarak altlarına bomba koyaraktan patlatarak yıkmışlardır. Daha sonra şehrin yağmalanması her zaman askerlere verilen haktır. Teslim olmayan her şehir veya kale zorla zaptedilirse belirli bir miktarı yağmaya serbesttir. etik değerler tabi ki zamandan zamana değişir ve bugüne göre yargılanamaz. Zaten 10larca insanı parçalayarak öldüren insanların akli dengesinin yerinde olmadığını tahmin etmelisiniz. Fatih sultan mehmetin yazıtlarında da buna rastlamak mümkündür. Sırf yeniçeriler kana susayıp kendi halkına saldırmasın diye, venediklilere karşı sefer başlatılmıştır. Konumuz istanbuldur evet :D İstanbul daha önce defalarca müslümanlar ve haçlılar tarafında kuşatılmış fakat zaptedilememiştir.bu başarıyı aşağılamak için ya cahil, ya entel geçinen, dikkat çekmek için marjinal görüşler ortaya atan insanlar olmak lazımdır diyoruz.
gelelim buralarda geçmeyen istanbulla ilgili en büyük mite. En büyük mit eyüp sultan masalıdır.kısaca geçecek olursak, Fatih sultan mehmet rüyasında eyüp sultanı görür. Eyüp sultan mezarımı bulup türbe yaparsan savaşı kazanmana yardım ederim der ve mezarının yerini gösterir. Fatihte mezarı bulup türbe yapar ve savaşı kazanır. Çok romantik çok duygulu ve müthiş bir hikaye. Tabi ki bunu duyan asker maneviyatı da arkaya alıp hücum etmiştir fakat kazın ayağı öyle değildir.
Eyüp sultanın mezarı zaten ikili anlaşmalar gereği "abbasi ve bizans arasındaki" türbe halinde bulunmaktadır. eyüp sultan istanbul kuşatması sırasında ölünce, abbasiler çekilmek zorunda kalır ve antlaşmaya islam dünyasında saygın bir yeri olan eyüp sultanın mezarının bizans tarafından yapılıp korunması maddesi eklenir ki yazılı evraklarda mevcuttur bu.
Son olarak Osmanlıyı sevmediğimi ve osmanlı tarihiyle gurur duymadığımı belirtmek isterim. Fakat Fatih Sultan Mehmet'in sapığıyım. Ne de olsa anası da babası da Türk adamın. Kanunnamesi tamamen öz Türkçe. Laf etmeyin bozuşuruz ;)
Yeniden hatırlatılan başlık için, birşeyler daha karalamanın zamanı geldi diye düşündük.
Fikirler ileri sürülür iken kaynak, mantık ve tarihsel bakış üçlemesi önemlidir.
Bu yüzden diğer yazarlarca verilen mitlerin temellerine, kaynak olarak karşıt bir yazarın gözünden bakarak girmekteyiz.
"Limanda biz bu gibi önlemleri almıştık. Düşmanlarımız, kara tarfından, ağız genişliği on iki karış olan o büyük top ile, gördüğünde insanı hayran bırakan daha birçok topu kurdular. Ayrıca, madenden yapılmış askeri bir korugan yapıp, onu da çapraz tahtalarla yükselttikten sonra, üstüne topları yerleştirdiler, oradan, tüm güçleri ile, on dört noktadan şehrin surlarını dövmeye başladılar. Taş fırlatma makinelerinden atılan taşlardan, surlara yakın bulunan pek çok görkemli ev ile bilhassa kraliyet sarayı büyük hasara uğradı. Büyük topları ile sürekli olarak surları ve kuleleri dövmekte olup (ortaya çıkan) ses korkunçtu. Fırlatılan gülleler, atılan nesneler, oklar ve de diğer savaş vasıtalarından ölenlerin sayısı da yüksekti. Saldırı ile savaşlar, çarpışmalar ve uzaktan atılan atışlar ne gündüz, ne de gece aralık veriliyor ve sayımızın az ve de yorgun olmamız nedeniyle padişah şehri kolayca fethedeceğini umuyordu; ve bizim nefes almamıza imkan vermiyordu. Sürekli gülle fırlattığı ve de saf madenden yapılmamış olması nedeni ile o büyük ve kuvvetli top, teknisyeni onu ateşlediği bir sırada, pek çok kişinin ölmesine ve yaralanmasına neden olarak çatladı ve pek çok parçaya ayrıldı.
Padişah bu haberi aldığında çok üzüldü ve hemen daha kuvvetli bir yenisinin yapımını emretti; o güne kadar bize pek de önemli bir zarar verememişlerdi. Aynı ayın 15 inde Karadeniz ile İzmit ve Asya'dan geri kalan donanması da varmıştı; sayısı üç yüz yirmi gemiye varıyordu. Bunlardan on sekizi üç sıra kürekli, kırk sekizi iki sıra kürekli, üç yüz yirmi kadar geri kalanı da piyade ve okçularla dolu uzun teknelerdi."
Modern orduların muharebe birlikleri temelde üç ana bölüme ayrılır. Kara, hava ve deniz birlikleri, savaşlarda ayrı ayrı kullanılmaktadır. Büyük savaşlarda ise tüm bu unsurlar ikili ve hatta üçü birlikte kullanılır. Ancak bunu başarabilen ordular sayılıdır.
Coğrafyanın, kara hava ve deniz birliklerine aynı anda harekat imkanı vermesindeki zorluklar, dost kuvvetleri de vurma ihtimali, ayrı emir komutadaki unsurların tek güç ve emir komutada kullanılması, unsurlar arasındaki hiyerarşi ve öncelikler gibi pek çok nedenden ötürü bu tip savaşların kesin başarı oranları oldukça düşük, maliyetleri ise sonuçlarına oranla oldukça yüksektir.
Zamanın hava kuvveti olarak uçan birliklerden bahsetmememize rağmen, bildiğimiz dikey atımlı görüş alanının ötesini vuran (ilk havan topu) topların kullanılmasını ilk klasik çağ hava gücü kabul edebiliriz. Öyle olunca da günümüzden yüzlerce yıl öncesinden ikili ve hatta üçlü unsurları aynı savaşta kullanabilecek bir gücün varlığını görmekteyiz.
Bu tekniklerle birlikte, yaptığımız aktarımda bir incelik de gözümüze çarptı.
Düşman tarafından korkunç sesi ve verdiği tahribat ile büyük yıkıma neden olmasının ötesinde büyük toplumsal bir korkunun nedeni olan topun parçalanması ile Fatih Sultan Mehmet'in verdiği karar!
Daha büyük ve görkemli bir topun yapılmasını emretmesi...
Niçin aynı topun daha fazla sayıda yapılması değil de; teknik olarak o ebatta patlamalara bile yetişemeyip parçalanan bir topun yerine daha büyük bir top yapılması emrediliyor?
Bizim gördüğümüz odur ki;
Günümüzde kullanılan toplum psikolojisinin farkındalığı ve bunun üzerinden yapılan politikaları ile dehasını belli eden Fatih Sultan Mehmet'in varlığı.
Devam edebilir...
"Bunlardan ayrı da odun, kireç, taş ve şehrin kuşatmasına gerekli yük taşıyan yirmi beş süratli ticaret gemisi de vardı. Ancak, söylemiş olduğumuz nedenle, limana kolayca giremediler. Gelip çift sütun (Beşiktaş) ile biraz aşağıdaki Agios Konstantinos kilisesi arasındaki sahile demirlediler. Aynı ayın 10 unda, padişah, donanmasının, piyadesi ve süvarisi ile kara ordusunun teftişini ve de sayımını yaptı. Dört yüz yirmi gemisi olduğunu gördü. Kara ordusu ikiyüz ellisekiz bindi. Karşı cephede, yani şehrin içinde, ikibin civarında olan yabancılar hariç, yalnızca dörtbin dokuzyüz yetmiş üç asker vardı. Bu hususu, bu nedenle çok iyi biliyorum.
Kral, halk başkanları ile generallerin her birine, ister halktan, isterse rahipler sınıfından olsun, silah taşıyabilecek herkesi kaydetmesi ve kendisini koruması için her şahsın ne gibi silaha sahip olduğunu da işaret etmelerini emretmişti. Böylece, halk komutanları bölgelerine ait listeleri hazırlayıp krala verdiler. O da beni yanına çağırdı ve dedi ki;
-Bu iş senindir. çünkü hem ağzı sıkılık, hem de temkin gerektirir. Listeleri al ve evinde otur, savaşabliecek erkeklerin ve sahip oldukları silah ok, zırh ve de onların sayısını çırar.
Ben de, kralın bana emrettiğini yaptım ve büyük bir üzüntü ile listeyi ona arz ettim ve askerlerin sayısı yalnızca benim ve onun arasında saklı kaldı.
Bu arada birkaç firarimiz oldu. Hiçbir işe yaramaz ve korkak olup savaştan ve sonuçlarından korkan arhotlardan ve halktan birkaçı, daha başlangıçta şehirden gitmişlerdi. Bu işler kralın kulağına gittiğinde, hiçbir şey söylemeden derin bir iç çekmekle yetindi.
Liguria'dan gelen iki gemide asil bir aileden gelme, becerikli, cesur, savaş deneyimine sahip bir amiral ve de gerçek bir efendi olan İoannis Justinianos adında biri vardı. Kral onun her şeyi becerebilen biri olduğunu görünce, kendisini üç yüz elli askere halk başkanı ve general olarak tayin etti, Ayrıca kendisinden büyük beklentileri olduğu için de, savaşta gerekecek bazı önlemleri almasına ve gözetmesine yetki verdi. Gerçkten de bu adam başlangıçta önemli işler başardı.
Padişah kırılmış topu kısa sürede tamir eder etmez, surları yeniden gece gündüz şiddetle dövmeye başlayarak her türlü savaş makinesi ve uzun menzilli silahlarla ve de saldırı ve çarpışmalarla etrafı sese ve toz dumana boğdu. Uğradığımız tahribat çok yönlü ve önemli idi. Ancak, bizimkiler de, gün geçtikçe savaş makinelerine alışmakta, düşmanın onları nasıl kulandıklarını görmekte korku ve çekingenliği üstlerinden atmaka ve hem yeni makine hem de yeni usuller icat ederek düşmana oldukça zarar vermekte idiler.
Düşman bizi rahat bırakmadığı gibi savaş ve kuşatma araçlarımızın fazla olmaması nedeniyle, savaş makinelerimizin ömrü az oluyordu. Ateşli silah ve top atışları ile surların bazı yerlerinde hasarlar oluyor, sonra da, ordunun yıkıntıların arasından kolaylıkla girmesini sağlamak için, düşman hendeklere yıkıntı taşlarını, topraklarla ağaç dallarını ve ellerine geçen her şeyi, hatta acelelerinden çadırlarını da atıyordu. Ve onlardan çoğunun, o kalabalık ve hercümerc içinde düşüp kaldıklarını ve arkalarından gelenlerin acımasızcasına üstlerine toprak ve odun atıp canlı canlı gömdüklerini görmek acı bir görüntüyü oluşturuyordu. Hatta bazıları, çok güçlü olanlar, pervasızlıkları ve görev hissi içinde, isteyerek, toprak ve dal yerine, daha zayıf silah arkadaşlarını en ufak bir acıma duymaksızın fırlatıyorlardı."
Savaşan tarafların nicelik oranları, yaklaşık 50 kattır. Bir askere elli asker. Esasen kuşatılan ve kuşatan arasındaki gerçek oranlara baktığımızda ortalama on kata yakın bir fark normal kabul edilir.
Saldırının zorluğu, savunmanın kolaylığı dengesini sağlamak için bu denli nicel fazlalık gereklidir ve asgaridir.
Ancak İstanbul'un fethi için bu oranları beş ile çarpmak gerekmiş. Tüm bu üstünlüğe rağmen bu kadar uzun bir savunma yapıldığına bakılır ise Fatih Sultan Mehmet, zorluğun, imkansıza yakın bir gerçekliğin çok ama çok farkındadır.
Tüm bu çevrelenmişliğe rağmen Kral'a halen yardım geldiğini de görmekteyiz. O kadar ki bir soylu bir generalden oluşan seçkinleri ile iki geminin varlığı enteresandır.
Bildiğimiz gibi Bizans esasen Doğu Roma İmparatorluğudur.
Kutsal Roma Germen İmparatorluğunu saymaz isek Bizans, en son düşen Roma toprağı ve Konstantinopolis de 1123 yıldır (Latin istilalarını saymaz isek)Roma'nın başkentliğini yapmış tarihi megakentidir. Osmanlı'ya ise ancak 470 yıl başkentlik yapacaktır.
Şanlı ve güçlü geçmişini bildiğimiz Roma İmparatorluğunun, 1450 li yıllarda, kala kala elinde İstanbul ve çevresi kadar toprak, dört, beş bin asker ve şanlı tarihinden başka bir şeyi de yoktur esasta.
İlk bakışta; Osmanlı'nın en güçlü dönemi ile Roma'nın en güçsüz dönemi karşı karşıyadır.
Ancak, Miyamoto Musaşi' nin dediği gibi;
"Büyük nedir? Büyük fark edilmesi kolay olandır.
Küçük nedir? Küçük fark edilmesi zor olandır.
Kısaca çok sayıda kişinin yerlerini değiştirmeleri zordur çünkü hareketleri kolayca gözlenebilir.
Bir kişi ise ise fikrini kolayca değiştirebilir, bu yüzden hareketlerini tahmin etmek zordur. Bunu iyi değerlendir"
Büyük gücün fark edilirliğinin dez avantajı çok fazladır.
Bizans gücünün, niceliği çok azdır lakin elastikiyeti ve gizliliği, niteliğinin en büyük getirisi olmuştur. Ve bunu da, kuşatmanın sıcak çatışmasına 53 gün
dayanarak ortaya koymuştur.
Devam edebilir...
Bugün 29 Mayıs.
istanbul'un fethi kutlu olsun. :)
İstanbul'un fethi, Fatih'in Roma İmparatorluğu tacını giymesi midir?
Osmanlı, Roma İmparatorluğunun devamı ve mirasçısı mı olmuştur?
selanikli
29-05-2009, 15:59
Arkadaşlar merhaba;
bu konuda Erdoğan Aydın'ın yazmış olduğu kitabını yeni bitirdim. Bir solukta okuduğumu söylemeliyim.
Kesinlikle her arkadaşımın okumasını öneririm.
Sevgiler.
İstanbul'un Osmanlı yönetimine geçmesinin tek bir nedeni var. O da dönemin tüccar sınıfının çıkarlarını Bizans devletinin korumakta yetersiz kalmasıdır.
ozgur_beyin
30-05-2009, 10:39
DURSUN BEY TARİHİNDEN
Fetihte büyük topların kullanıldığını o günleri yaşayan Osmanlı tarihçilerinden Tursun (Dursun) Bey yazıyor. Onun Tarih-i Ebulfeth isimli kitabından birkaç paragraf aktarıyorum:
'(Sultan Mehmet) 1453 baharında askerine yeni elbiseler, zırhlar giydirdi ki, temaşasından sefalar sürüldü. Topları ejderha misali ateş saçan toplar ki, her birinin taşı Elburuz dağına dokunsa birazını havaya birazını da deryaya salar. Bu sıfatlı topları yayalara çektirdi. Ve fermanı gereğince gemiler Gelibolu'da hazır oldu. Bu sıfatlı gemiler deniz leventleri ve silah ve yarağla donatıp, kendi karadan, gemiler bahrden menzil menzil yürüdü. İstanbul üzerine konacağı gün dünyaya hakim hükümdar tavrı ile askerlerini saf ve tertip ve alay etti. Asker kaleye karşı bir sel gibi aktı. Kös ve tabl ve nay (boru) sedası feleği inletti. Toprağını göklere savurdu. Ve nice ceng azmanı pehlivan, Kostantiniye kalesi kapusuna kılıç vurmak için at sıçrattılar.
GEMİLER KARADAN YÜRÜTÜLDÜ
Liman tarafı tamamen kapalı olup o taraftan kafire hücum mümkün olmadığı padişahının hatırından çıkmıyor ve canını sıkmaktan geri kalmıyordu. Bu sıkıntının def'i için emr etti ki: 'Kadırgalar ve faik kayıklardan bir nicesini Galata kalesi ensesinden, Boğaz denizinden karadan çektirip liman denizine (Haliç) salalar!' Böylece muhasara tamam kılınıp, düşmanın endişesine, tefrikine (birbirlerine düşmalarına) sebep ola.
Bu fermanla sanat-ı cereskalde (kaldıraç tekniği) mahir, mühendis ve fen adamı hazır oldu. İslam gemileri bayraklarla bezenip yelkenleri açtılar. Galata kalesi ensesinden havada yürüttüler. Belki uçurdular. Bu heybetle götürüp mükemmel silahla liman denizine saldılar. Deniz üzerinde gemiden muhkem köprü yaptırıp, denizden kaleye yol buldular.
Kale üç taraftan kuşatılıp, toplar ve mancınıklarla dövüldü ki, her top taşı, hisarı aşıp şehre zelzele salar ve gök gürültüsü gibi velvele bırakırdı. Kale ehli gazilerin bu hücumlarına dayanır, mukavemette sebat edip İslam ordusunu oyalamakta büyük gayret sarfederlerdi.'
Bu satırları yazan kişi; kuşatmada bulunan ve Sultan Mehmet'in Ayasofya'ya girişinde ona rehberlik yapan birisidir.
İşte şehrin ele geçirilişinde yer alan bu tanığın açıkça yazdığı gibi gemiler karadan yürütülerek Haliç'e indiriliyor. İçimizden çıkan bazı Türk düşmanları ise bu olağanüstü savaş taktiğini karalamak için gemilerin karadan yürütülmesini uydurulmuş bir iddia olarak göstermeye çalışıyorlar.
Yukarıda adını verdiğim temel kaynağı bile okumadan fetih hakkında yazı yazanların perişanlığını sanırım anlamışsınızdır.
RIZA ZELYUT- GÜNEŞ
Konuyu ilk okul dördüncü sınıf seviyesine indirgemeyelim lütfen.
O tür kitapları okuma yaşını insanlık geçeli çok oldu.
De Rıza nerden bilecek..
Birkaç not:
**İstanbul'un fethindeki başarının en önemli faktörlerinden biri, dönemin Avrupa'sının demografik durumu olarak kabul edilir. Avrupa çağlar içinde nüfusu zaman zaman durağanlaşmış, zaman zaman da geriye düşmüştür. Buna sebep salgın hastalıklar ve en başında da vebadır. 14. yüzyılda yaşanan büyük veba salgını da Avrupa'yı vurmuş ve nüfusu kırmıştı.
Bu konjönktürü Fatih iyi değerlendirdi. Osmanlı yöneticilerinin bir kısmı, Avrupa'lıların İstanbul'a destek için bir haçlı ordusu hazırlayacağını düşünürken, Fatih bu fikre karşı çıkıyordu.
**İstanbul, fetihe kadar büyük şehirdi ama Paris ve Londra kadar büyük değildi.
Fetih sırasında İstanbul'un nüfusu 50.000 kadardı. Fatih, İstanbul'a gerek davet yoluyla gerek zorunlu kılarak, dini yapısını gözetmeden Kafkasya'dan, Avrupa'dan, Mısır'dan İstanbul'a yeni yerleşimler sağladı. 20 yıl içinde İstanbul'un nüfusu ikiye katlandı. 17.ve 18. yüzyılda ise nüfus yarım milyonu aşmıştır. 16. yüzyıldan 18. yüzyıl ortalarına kadar İstanbul dünyanın en büyük şehri ünvanına sahip oldu. 1750'lerden sonra emperyal atılımlarla Londra öne geçti.
**İstanbul'un fethi ile birlikte devletin, imparatorluk ünvanına kavuştuğu söylenebilir. Bu fetihle birlikte süper bir devlet haline gelen Osmanlı'nın, 16. yüzyıldan 18. yüzyıl ortalarına kadar 150 yıl boyunca dünyanın en güçlü imparatorluğu olduğunu söylemek yanlış olmaz.
** İstanbul'u fetheden Osmanlı ordusu 70.000 civarındaymış.
**Fetih ile ilgili detaylı tarih anlatımına bizzat Fatih'in engel olduğu, izin vermediği öne sürülür. Gerçekten de şaşılacak şekilde fetih ile ilgili tarihi bilgiler yetersizdir ve uydurmalarla doludur. Şimdi düşünün İstanbul aylarca kuşatma altında, fetih girişimi var. Tarihçiler bu büyük tarihi olaya duyarsız kalabilirler mi?
Bırakın tarihçileri, ressamların bile bir tepeden orduyu-savaşı tasvireden resimler için orada olmaları gerekirdi.
**İstanbul'un fethedildiği haberi diğer İslam ülkelerine çok geç intikal ediyor. İran'da, Mısır'da aylar sonra haberi oluyor müslümanların. Bunun nedeni, devletler arası rekabet olsa gerek. Diğer müslüman devletlerin, başka bir müslüman devletin müslümanlar arasında coşku uyandıracak başarısını gizleme çabası.
**Fatih, İstanbul'un fethiyle Asya'nın ve Troya'nın intikamını aldığını söylemiş.
Bu söz, Fatih'in tarihçisi Kritopulos tarafından o dönemde yazılmış.
Rakibe saygı duyulur mu?
Duyulur.
Ve hatta duyulmalı.
Surların içindeki gözler ile kaldığımız yerden devam ediyoruz.
"Bu arada bunlar olurken ve şehir sürekli olarak kuşatma altında iken, Ligurya'dan yola çıkıp Sakız'dan buğday yüklenerek yoluna devam eden üç tekne, uygun rüzgar ile bize doğru seyretmekte idiler. Yollarında, Sicilya'dan gelen ve o da buğday ile dolu olan bir kraliyet teknesine rastladılar. Ve bir gece şehre yaklaştılar.
Sabahleyin, nöbet tutan padişahın üç sıra kürekli gemileri ile düşman donanmasından birçok gemi, onları kolayca elde edebilecekleri umuduyla, büyük bir neşe işinde ve davul ile boynuzlardan yapılı büyük boruların çıkardığı (ürkütücü) tüm seslerle bu teknelere saldırdalar.
Yaklaşıp atışlarıyla savaşı azametle başlattıklarında, bu saldırılarını ilk karşılayan krallık teknesi oldu. Bu teknenin altına geldiklerinde, mayi ateş ile hazırlanmış gülle ve taşlar ile geri püskürtüldükleri gibi birçok ölü de verdiler. Surların üstlerinden tüm bunları seyretmekte olan bizler ise, Allah'tan onları (Bizanslı gemicileri) ve bizleri korumasını diliyorduk.
Aynı şekilde padişah da, sahilde, atının üstünde olup bizenleri takip ediyordu. (Düşmanlar) Uzaktan ateş ediyor ve üçüncü kez olarak büyük bir hınç ve ürkütücü seslerle saldırıya geçiyorlardı. Fakat deniz subayları, kumandanlar ile amiraller kahramanca ve cesaretle karşı koyarak denizcilere cesaret veriyor ve köle olarak yaşamaktansa ölmeyi yeğlemelerini öğütlüyorlardı.
Aralarında en cesur olanı, geminin burnundan kıçına koşuşan ve arslan gibi savaşan ve sesi ile diğerlerine cesaret ve direnme gücü veren, kraliyet gemisinin amirali Flantanelas idi.
Gökleri inleten bu bağrışmalarla diğerlerinin oluşturduğu sesi tarif edemem. Ve daha büyük yeni bir saldırıdan sonra, üç sıra küreklilerde bulunan çok kişinin öldüğü ve boğulduğu gibi (teknelerenden) ikisini ateşe verilmiş olduğunu görünce, (bizim) teknelerden korktular.
Böylesine büyük ve iyi silahlanmış donanmasının bir netice elde edemememişliği bir yana, daha da düşük olduğunu gören sultan çılgın bir kızgınlık içinde dişlerini gıcırdatıyor ve korkak, kadın yürekli, aşağılık gibi sözlerle adamlarına küfrediyordu. Atını mahmuzlayarak denize doğru sürdü (zira, üç sıra kükekliler sahile bir taş atımı mesafesi kadar yakın bulunuyordu) elbiselerinin bir kısmı tuzlu deniz suyu ile ıslandı.
Karadaki ordusu, kendisini böyle yaptığını görünce çok üzülüyor ve gemilerdekilere küfrediyorlardı. Birçok süvari de, padişahı takip ederek gemilere kadar gitti.
Denizciler, sultanların bu şekilde davrandığını gördüklerinde, hareketlerden utandılar ve ister istemez gemilerini burunların büyük bir hınç ile, bizim teknelere doğru çevirerek şiddetle savaşmaya koyuldular. Ve söylemeye ne gerek var? Gemilerimize en ufak bir zarar bile veremedikleri gibi, ölü ve yaralılarının çokluğu nedeniyle geri çekilmeye de imkan bulamıyorlardı.
Sonra kendilerinden öğrenmiş olduğum gibi, o gün sade denizde Türkler'den on iki binden fazlası ölmüştü. Akşam bastığında, sultanın donanması geri çekilmek zorunda kaldı ve gemilerimiz hiçbir kayıp vermeden limana girme fırsatını buldulur. Ancak, bazıları yaralanmıştı. Birkaç gün sonra da onlardan iki veya üç tanesi öldü.
Padişah ise, o gece teknelerin sıyrılabilmelerinin ve limana sığınabilmelerinin nedenini donanmasının komutanının korkaklığı, pısırıklığı ile dikkatsizliği ve beceriksizliği olduna inanarak, onu kazığa oturtmak istiyordu. Ancak, sultanın saray erkanı ile müşavirlerinin bazılarının ricaları üzerine, donanma komutanının hayatını bağışlamış ise de rürbesini geri aldığı gibi tüm servetini de yeniçerilere bağışladı."
Fetih ile ilgili müthiş resmi hepimiz biliriz.
Sultanın eli karşı kıyıyı göstermekte iken atını denize sürüyor.
Enteresandır şimdiye kadar bu sahneyi hiç yukarıdaki gibi hayal etmemiştik.
Uzun geçen kuşatma ve savaş sırasında bu sahne bizce pekçok kez oluşmuştu.
Bazıları bizim düşündüğümüz şekliyle olsa da bazı sahneler F. S. Mehmet'in çaresizliğinin nedeniymiş.
Evet.
Rakibe saygı gösterilmelidir dedir.
Bu saygı, insanı düşünmeye, karar vermeye ve uygulamaya yöneltir.
Savaşın bazı bölümlerinde bu saygının kaybolduğunu anlayabiliyoruz. Ancak geneli itibarı ile Fatih'in, rakip ve düşman olarak gördüğü Bizans için saygılı düşündüğünü algılayabiliyoruz.
Devam edebilir...
-Kaleye ilk çıktı denilen Ulubatlı Hasan hiç bir Osmanlı belgesinde geçmez. İşin ilginci Ulubatlı Hasan lafını ortaya atan kişi Francis adlı bir Bizans tarihçisidir. savaştan 25 yıl sonra yazdığı kitapta bahseder Ulubatlı Hasan'dan. Ama Osmanlı belgelerinde böyle biri yok. Büyük ihtimalle galibiyetin simgesi yapılmak istenen hayali bir kahraman Ulubatlı.
Erhan Afyoncu Ulubatlı Hasan isminin Francis'in eserinin orjinalinde geçmediğini, Francis'in eserini ilaveler yaparak yeniden yazan Melissinos'un eserinde geçtiğini söylüyor.
Tanin gazetesi de 1914'te surlara ilk bayrağı dikenin Balaban Çavuş isimli bir yeniçeri olduğunu yazmış.
kaynak (http://gundem.bugun.com.tr/erhan-afyoncu-dan-buyuk-iddia-184595-haberi.aspx)
saygılar
rastaman
26-02-2012, 01:35
Erhan Afyoncu Ulubatlı Hasan isminin Francis'in eserinin orjinalinde geçmediğini, Francis'in eserini ilaveler yaparak yeniden yazan Melissinos'un eserinde geçtiğini söylüyor.
Tanin gazetesi de 1914'te surlara ilk bayrağı dikenin Balaban Çavuş isimli bir yeniçeri olduğunu yazmış.
kaynak (http://gundem.bugun.com.tr/erhan-afyoncu-dan-buyuk-iddia-184595-haberi.aspx)
Tarih-i Peçevi'yi hiç mi okumamış kendisi.
An itibariyle Afyoncu tv.de aynı görüşlerini tekrarlıyor.Bu sansasyonel tarihçilik de sıkdı artık.
Tarih-i Peçevi'yi hiç mi okumamış kendisi.
An itibariyle Afyoncu tv.de aynı görüşlerini tekrarlıyor.Bu sansasyonel tarihçilik de sıkdı artık.
sevgili rastaman,Tarih-i Peçevi'de nasıl anlatıyor Ulubatlı Hasan, bu kişinin yaşadığına dair kesin bir bilgi/belge varmı ? benim merak ettiğim bir konu ama kesin belge yok diye biliyorum.
saygılar
rastaman
26-02-2012, 22:32
sevgili rastaman,Tarih-i Peçevi'de nasıl anlatıyor Ulubatlı Hasan, bu kişinin yaşadığına dair kesin bir bilgi/belge varmı ? benim merak ettiğim bir konu ama kesin belge yok diye biliyorum.
saygılar
Dostum Peçevi pek fazla ayrıntı vermiyor,ama bahsetmesi bile Afyoncu Hoca'nın 1914'e kadar hiçbir yerli kaynakda Ulubatlıdan bahsedilmez tezini çökertmeye yeter.
Kaldi ki Afyoncu'nun asıl niyeti Ulubatlının yaşamadığını ispatlamak mı yoksa Fatih'in eşcinselliğine örnekler getiren Melissinos'un güvenilmez bir kaynak olduğunu ortaya koymak mı bilinmez.
Afyoncu diyor ki;Francis ''oğlum Fatih'e suikast hazırlığında olduğu için öldürüldü'' demesine rağmen Melissinos olayı farklı yansıtmış,Fatih'in Francis'in oğluna göz koyduğunu ve sonunda öldürüldüğünü yazmıştır.Bir sürü eklemede bulunduğu için güvenilmezdir.
Afyoncu sanırım metinde bir ''sorun'' olmasa Melissinos'un ''ekleme''lerini ''şerh'' olarak niteleyebilirdi,ama Fatih'in erkekliğine laf getirecek bu ifadeler o ''şerh''i ''tahrifat'' yapmaya yetiyor.Melissinos'un Francis'in bilgilerine ek duyumlar almamış olmasına imkan yok,kendi bildiklerini de elbette ekleyecek.
Kaldı ki Osmanlı sarayı için Francis'in oğlunun başına gelenler hiç de uzak değil,hiçbirimiz bu durumdaki bir babanın öldürülen oğluyla ilgili bu tarz ayrıntıları yazmasını beklemiyoruz.
Afyoncu iyi bir Hoca,ama bu tarz-sözde-sansasyonel çıkışların para ettiğini de iyi biliyor.Ama etliye sütlüye,uçkura fazla dokunmadan,Osmanlı tarihi sevenlerin genelde muhafazakar olduğunu unutmadan.
Dostum Peçevi pek fazla ayrıntı vermiyor,ama bahsetmesi bile Afyoncu Hoca'nın 1914'e kadar hiçbir yerli kaynakda Ulubatlıdan bahsedilmez tezini çökertmeye yeter.
Kaldi ki Afyoncu'nun asıl niyeti Ulubatlının yaşamadığını ispatlamak mı yoksa Fatih'in eşcinselliğine örnekler getiren Melissinos'un güvenilmez bir kaynak olduğunu ortaya koymak mı bilinmez.
Afyoncu diyor ki;Francis ''oğlum Fatih'e suikast hazırlığında olduğu için öldürüldü'' demesine rağmen Melissinos olayı farklı yansıtmış,Fatih'in Francis'in oğluna göz koyduğunu ve sonunda öldürüldüğünü yazmıştır.Bir sürü eklemede bulunduğu için güvenilmezdir.
Afyoncu sanırım metinde bir ''sorun'' olmasa Melissinos'un ''ekleme''lerini ''şerh'' olarak niteleyebilirdi,ama Fatih'in erkekliğine laf getirecek bu ifadeler o ''şerh''i ''tahrifat'' yapmaya yetiyor.Melissinos'un Francis'in bilgilerine ek duyumlar almamış olmasına imkan yok,kendi bildiklerini de elbette ekleyecek.
Kaldı ki Osmanlı sarayı için Francis'in oğlunun başına gelenler hiç de uzak değil,hiçbirimiz bu durumdaki bir babanın öldürülen oğluyla ilgili bu tarz ayrıntıları yazmasını beklemiyoruz.
Afyoncu iyi bir Hoca,ama bu tarz-sözde-sansasyonel çıkışların para ettiğini de iyi biliyor.Ama etliye sütlüye,uçkura fazla dokunmadan,Osmanlı tarihi sevenlerin genelde muhafazakar olduğunu unutmadan.
Afyoncu kitlelere açılmaya çalışıyor galiba bunun da en güzel yolu sansasyonel tarihcilik ama senin dediğin gibi etliye sütlüye dokunmuyor.
Ben Osmanlı tarihi ile kendi çapımda ilgilendiğim için sordum peçevi de ne yazdığını, kitabı da buldum ama Osmanlıca olduğu için okuyamadım :) gerçi bu saatten sonra Ulubatlı Hasan olmasada birşey değişmez o isim silinemez tarhiten.
Bilgiler için teşekkürler
saygılar
rastaman
26-02-2012, 23:35
Kharon Peçevinin yeni Türkçesi var artık,e-kitap olarak birçok siteden indirebilirsin.
Osmanlıcasını iyi bulmuşsun,o da e-kitap mı yoksa selüloz mu:)
E-kitap olarak pek tarih kitabı yok piyasada,İslam tarihiyle ilgili çoğu klasikler mevcut ama.Şehristani,İbn-ul Cevzi,İbnul Esir,Zehebi falan indirebilirsin.
İşin Ulubatlı boyutu doğru olsa da olmasa da efsane artık,mitleştirilip yüceltilmiş,bizim doğuda tarihe böyle yaklaşılıyor.O yüzden onca masalın arasından gerçekleri ayırmak zorlaşıyor.
Kharon Peçevinin yeni Türkçesi var artık,e-kitap olarak birçok siteden indirebilirsin.
Osmanlıcasını iyi bulmuşsun,o da e-kitap mı yoksa selüloz mu:)
E-kitap olarak pek tarih kitabı yok piyasada,İslam tarihiyle ilgili çoğu klasikler mevcut ama.Şehristani,İbn-ul Cevzi,İbnul Esir,Zehebi falan indirebilirsin.
İşin Ulubatlı boyutu doğru olsa da olmasa da efsane artık,mitleştirilip yüceltilmiş,bizim doğuda tarihe böyle yaklaşılıyor.O yüzden onca masalın arasından gerçekleri ayırmak zorlaşıyor.
Ben buluyorum da osmanlıca oluyo genelde, Tarih-i Cevdet'i de bulmuştum ama o da osmanlıca çıktı :) Peçevi'yi burdan (http://fenedebiyat.usak.edu.tr/TarihBolumu/OSMANLICA-II%20MET%C4%B0NLER/tarih-i%20pe%C3%A7evi-1-2/) indirdim.
edit: Türkçesini nerden bulurum varmı link ?
rastaman
27-02-2012, 00:28
Ben buluyorum da osmanlıca oluyo genelde, Tarih-i Cevdet'i de bulmuştum ama o da osmanlıca çıktı :) Peçevi'yi burdan (http://fenedebiyat.usak.edu.tr/TarihBolumu/OSMANLICA-II%20MET%C4%B0NLER/tarih-i%20pe%C3%A7evi-1-2/) indirdim.
edit: Türkçesini nerden bulurum varmı link ?
Şimdi iki tane indirdim,ikisi de Osmanlıca çıktı.Türkçesini çıkardıklarına eminim ama bulmak lazım.
Ben de Evliya Çelebinin seyahatnamesinin Türkçesini bulamadım,Osmanlıcası var.Osmanlıcam fena sayılmaz ama yavaş ilerliyor.
Şu Dar-ul Kitap diye bir site var Kharon,İslamcı bir site.Adamlar ne kadar islami klasik varsa çıkarmışlar,hem dini hem İslam tarihi.
http://www.darulkitap.com
İngilizcen varsa aşağıdaki adreste epey bir tarihsel kaynak var,Helenistik,Pers,Heredot,Strabon vs.http://www.perseus.tufts.edu/hopper/collections
Şimdi iki tane indirdim,ikisi de Osmanlıca çıktı.Türkçesini çıkardıklarına eminim ama bulmak lazım.
Ben de Evliya Çelebinin seyahatnamesinin Türkçesini bulamadım,Osmanlıcası var.Osmanlıcam fena sayılmaz ama yavaş ilerliyor.
Şu Dar-ul Kitap diye bir site var Kharon,İslamcı bir site.Adamlar ne kadar islami klasik varsa çıkarmışlar,hem dini hem İslam tarihi.
http://www.darulkitap.com
İngilizcen varsa aşağıdaki adreste epey bir tarihsel kaynak var,Helenistik,Pers,Heredot,Strabon vs.http://www.perseus.tufts.edu/hopper/collections
bende arıyorum, Türkçeleri bulursam link koyarım buraya, darul kitap dan daha önce hadis indirmiştim. kaynaklar için teşekkürler.
Şimdi iki tane indirdim,ikisi de Osmanlıca çıktı.Türkçesini çıkardıklarına eminim ama bulmak lazım.
Ben de Evliya Çelebinin seyahatnamesinin Türkçesini bulamadım,Osmanlıcası var.Osmanlıcam fena sayılmaz ama yavaş ilerliyor.
Şu Dar-ul Kitap diye bir site var Kharon,İslamcı bir site.Adamlar ne kadar islami klasik varsa çıkarmışlar,hem dini hem İslam tarihi.
http://www.darulkitap.com
İngilizcen varsa aşağıdaki adreste epey bir tarihsel kaynak var,Helenistik,Pers,Heredot,Strabon vs.http://www.perseus.tufts.edu/hopper/collections
Surdda da birseyler var , biraz agir aciliyor ama yine de is gorur bir miktar sanirim.
http://www.turuz.info/Turkoloji-Tarix/096-Evliya%20chelebi%20Seyahatnamesi%28Mustafa%20nihat %20ozun%29.pdf
rastaman
02-03-2012, 03:50
Surdda da birseyler var , biraz agir aciliyor ama yine de is gorur bir miktar sanirim.
http://www.turuz.info/Turkoloji-Tarix/096-Evliya%20chelebi%20Seyahatnamesi%28Mustafa%20nihat %20ozun%29.pdf
Şaka yapıyor olmalısın:D
Allah ne muradın varsa versin Neva,Allah seni sevdiğine kavuştursun,şu fakire bi sada..Pardon,mesleki alışkanlık:D
Geyik bir yana gerçekten şahane oldu bu,sağol varol.Allah sizi başımızdan eksik etmesin.
Şaka yapıyor olmalısın:D
Allah ne muradın varsa versin Neva,Allah seni sevdiğine kavuştursun,şu fakire bi sada..Pardon,mesleki alışkanlık:D
Geyik bir yana gerçekten şahane oldu bu,sağol varol.Allah sizi başımızdan eksik etmesin.
Gecen gun okumustum yazdiklarinizi, aradiginizi filan. Atmisim favorilere de simdi aklima geldi iste:p
rastaman
02-03-2012, 03:57
Neva bir ara tarih link ve kaynaklarını toplayıp iyi bir başlık açmak lazım.Bu S.O.P.A. şimdilik sadece filmlerle uğraşıyor ama yakında doğru düzgün e-kitap bile bulamayabiliriz.
Neva bir ara tarih link ve kaynaklarını toplayıp iyi bir başlık açmak lazım.Bu S.O.P.A. şimdilik sadece filmlerle uğraşıyor ama yakında doğru düzgün e-kitap bile bulamayabiliriz.
Ben buldukca depoluyorum genelde.
Ancak haklisin tarih bolumune boyle bir baslik acilabilir.