18-01-2005, 03:53
Sizlere ilginc bir yazi,
Kaynagi internet, link veremiyorum cünkü calismiyor. Önceden dosyalamistim...
Dedimya belki bu konu üzerine de tartisiriz....
Günümüz tarihçileri, semavî dinlerin kaynağının ilkel beşerî dinler olduğunu ispatlamak için, adeta çıldırıyorlar. Oysa biz bunun tam tersini göstermek istiyoruz: Bütün beşerî dinler, semavî dinlerin bozulmuş ve tahrif edilmiş malzemelerinden beslenmişlerdir.
Henüz bu fikri destekleyici deliller bütünleştirilip bir tarih tezi haline getirilmedi, ancak semavî dinlere mensup olanlar için bundan çok daha önemli bir adım atıldı ve bu tezi meydana getirecek şuur ölçüleri, ortaya kondu: "Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı!"
Bizim bu çalışmamızın bilhassa giriş bâbında Diyalektiğimizin işaretlediğimiz hikmetler ve Yunan mitolocyasının hakikatine nüfuz edici gayretimiz, şimdi de diğer bilinen esatirî dinlerde ve tarihlerde ve takib edilmeye çalışılacak.
Ancak hemen söyleyelim ki, bu gezintimiz, İslâm Tasavvufundan işaretlediğimiz metinlerle karıştırılmasın. İlmî olmak iddiası da -taşımamız gerekirken gücümüz yetemediğinden- taşımıyoruz. "İster inan, ister inanma" keyfiyetinde bir masal anlatacağız.
Muhtelif ansiklopedilerden kolayca devşirilebilecek malzemeyi, bir de masal halinde dinlemek, umarız bizim inancımızı taşıyanların ilmî çalışmaları için bir teşvik mesaisi olur.
(...)
Nuh Peygamber, tarihlerin dediği gibi, 5-6 bin sene önce yaşamamıştı. Bundan çok daha önce, belki fizik ve arkeolojik keşiflerin de ötesinde, 100 bin senelik bir evveliyatı vardı.
Tufandan 80 kişi kurtulmuştu. Dünyanın yeni nesli, bu insanlardan türedi. Mezopotamya''dan, yahut Anadolu''dan, yahut Mısır''dan Şark ve Garb''a doğru yürüdüler.
Adem Peygamber Hindistan dolaylarında dünyayı şereflendirmişti. İnsanlığın bu ikinci neslinin merkezi ise Mısır''dı. Ondan sonra Hindistan, Çin ve Amerika''da yerleşmeler başladı.
Tufan''dan sonra binlerce yıl içinde, yeryüzüne yayılan ilk büyük insanlık dalgası, bugün Afrika, Avusturalya, Kore, Eskimo ve Kızılderili kültürleri olarak bildiğimiz en eski medeniyetleri doğurdu. Amerika''ya hem Polenezya adalarından, hem de Japonya ve Sibirya''dan girilmişti.
Bu en eski insanlara Animistler diyoruz. Animizm, tabiat unsurlarının canlı ve şuurlu oldukları inancıdır. Bunlar Tufan''dan önce başgösteren ve yardımına ve kuvvetine inandıkları "totem" dediğimiz putlara taparlar. Animistlerin hepsinin de ortak özelliği, ahlaksızlıkta ileri çapa varmamış olmalarıydı. Bunların herbirinde "aile" mefhumu vardı. Hatta bunlar, Tufan''ın korkusunu binlerce sene üzerlerinden atamadıklarından, "kabile-klan" halinde yaşarlardı. Tabiat unsurlarının canlı ve şuurlu olduklarına da bu yüzden inanırlardı.
Polenezya, Okyanusya kıt''asına bağlı bir adalar topluluğudur. Onlar tufandan önceki adetlerini Tufan korkusuyla birleştirerek, kendilerini koruduklarına inandıkları putlar dikmişler ve bunlara (tabu) demişlerdir. Sonradan Portekizli sömürgeciler, ruhların maddi tasvirlerine (fetiş) adını verirler.
Animistler muhtemelen Nuh Peygamber''in beddua ettiği oğlu ve onun çevresinden geldiler ve bunlara bir daha Peygamber gönderilmedi. İptidaî hallerinde, tarih şuurunu büsbütün kaybederek, belki "hafıza kaybı" gibi bir tesirle, tabiat içinde yaşayıp gittiler.
Putperestliğin diğer iki kaynağı ise, bu hadiselerden çok sonraki dalgalanmalardı. Bunlardan biri Firavun kültürü, diğeri ise Arî istilalarıydı. Semavi dinlerin "Ye''cüc-Me''cüc" tabiri içinde belki bu son dalganın yeri vardı.
Firavunlar, Animistlerden çok farklıydı. Onlar Allah''ı inkâr etmişler, kendilerini ilahlaştırmışlar ve ilâhi tebliği kendi nefslerine uydurmuşlardı. Çıktıkları yer, muhtemelen Çin havalisiydi. Oradan dalgalar hâlinde Japonya, Amerika, Mezopotamya ve Mısır''a gelmişlerdi.
Romalılar ırken Arî olmalarına rağmen, kafa olarak Firavun kültüründen beslenmişlerdi. Hindliler ise Firavun kültürünün ancak bâtınını benimsemişlerdi. Japonya ve Amerika''da Firavunlar, Animistlerle karıştılar. Firavunluğun en saf hâli ise Çin''de kalmıştı.
Firavunları yoldan çıkaran en önemli saik, ilmî başarılarıydı. Cebirde, hendesede, nücumiyatta, sihir ve kehanette en büyük başarılara imza atmışlardı. İlim onları ahlâki kaygılardan uzaklaştırmıştı. En tipik tutumları, Allah''a isyan kasdiyle büyük saraylar ve mâbedler inşâ etmekti.
Çinliler ilk defa "ilah"ın yerine "imparator"u koydular. İmparatorun "göğün oğlu" olduğunu söylerlerdi. Çünkü eski dinlerin hepsinde, Ruh, gökten gelen erkek unsur; Tabiat ise Yer''de olan dişi unsur sayılırdı. Çinliler imparatorlarının bu ikisinin izdirâcından doğduğunu düşünürlerdi.
Hristiyanların İsa Peygambere "Allah''ın oğlu" demeleri, bu en eski Firavun kültüründen gelen ve semavî hakikatle alâkası olmayan bir meseleydi. Mısırlıların "Firavun"u, Hinduların "Brahma"sı ve Romalılar''ın "Sezar"larına ithafen söyledikleri "Divius" sözü, hep aynı gelenektendi.
Çinliler tabiatta imparatorlarının cisimleşmesini aradıklarında, onu "dağ"a teşbih ettiler. Güneşi güney cihetinden gördükleri için, dağın aydınlık yamacına (Yang), karanlık yamacına ise (Yin) adını verdiler; bunlardan birincisi erkek, ikincisi dişi sayıldı. Halk, dağın eteklerinden zirvesine tırmanıcı bir yola muhtaçtır ki, onu da "tarikat"ten bozma (Tao) olarak adlandırdılar.Çin dinine göre kainat, bu erkek ve dişi unsurların mücadelesi ile muhtelif terkiblerinden meydana geliyordu. Bugün Kore bayrağında bir daire içinde terkibe giren iki parça bunu temsil ediyor. Dağın zirvesinde imparator bulunuyor ve halk zirveye ulaşmak için nefs terbiyesi rejimlerine tâbi oluyor.
Aynı unsurlarla başka diyalektiklerin oluşması, tarihte çok görülmüştür. Meselâ Japonya''da Aminizme bulanmış Şintoculık dini de, suyunu Çin''den almıştır. Ancak Japonlar, bu inancı, güzel bir tenkide tâbi tutarak, ruha "zahir" ve tabiata "gaib" derler.
Japon inancında (Materasu), "anatanrıça" idi, okyanusun ve hayatın sahibi sayılırdı. (Sosanoo) ise "baştanrı" olup, aşkı ve düzensizliği temsil ederdi. Anatanrıça gaib, baştanrı ise zahirdi. Zahir, gaibin aşkından deliye döndükçe, dünyâ hayatı husule gelir sayılırdı.
Sonra bu iki makuda bir Tilki ilave edildi. Ona (İnani) dediler. Tilki, zâhir ile gaib arasındaki muvazene âmiliydi ve rahmet ve bereket timsâliydi. Bu düşünce belki Sümerlerin (İnanna)''sının aynıydı. Nitekim milâdi 6. asırda Japonlar Budizmi alıp Zen-Budizmini kurunca, onun "aydınlanma" hedefine de (satori) adını vermişlerdi. Görüldüğü gibi bu da Zeus''un "kurtarıcı" (soter) lakabı ile benzerlik gösteriyor. Zaten (Materasu)''nun "ana-mâter"ile ilgisi açık...
Kıptîler, nesep olarak saf değillerdi. En eski boyaları, en eski Hindistan yerlileri olan Bataklarla akraba idi. Berberiler ve Çingeneler de bunlardandı. Bunlar animizm devresinden çıkmamış kimselerdi. Mısır''a sonradan Hâmiler, Sâmiler ve Arîler de gelmişti.
Mısır Firavunluğunun asıl kaynağı Hint''ti. Ancak Mısır, bütün kültürel tesirlere açık bir merkezdi. İbrâniler karşısında zâlimlikleriyle öne çıkmışlar, ama Peygamberler''den çok şey öğrenmişlerdi. Girit ve Ege medeniyetleri, Mısır''ın bir uzantısından ibaretti.
Tarih babası Heredot, ömründe Kıptîler kadar dindar insan görmediğini söyler. Doğrusu, Kıptîler kadar bâtılda inâd eden çok az kavim olduğudur. Kıptîler, kendilerine gelen hiçbir Peygamberi kabul etmemişler, sonradan bozuk bir hıristiyanlığı benimsemişlerdir.
Kıptî dini, Çin ve Japon dinlerinden çok farklı değildi. "Herşeyden önce kaos vardı" gibi bir sözle başlıyordu. Tanıdık bir fikir olduğu için, şunu da bilmekte fayda var ki, Kıptîler kaos''a (nun) derlerdi. Bu ise bildiğimiz (nun) harfinin hikmetinden çalınmıştı. Başta Gülşen-i Raz''dan işaretlediğimiz gibi, Allah''ın bir nazariyle "kaf" ve "nun"dan iki cihan oluşmuştur; Kıptîler "kaf"a da Ruh manasına (Ka) dediler.
(Nun) içi su dolu bir "çukur"du. "çukur"a "hakikat" denmektedir ki, "nun" harfinin şeklini bilenler anlayacaklardır. Bunun gibi "su"da bütün eski kültürlerde, şu veya bu şekilde "ilk hakikat" olarak alınmıştır.
Kıptîler (Nun)''dan (Atum) isimli bir ruhun çıkıp, bir tepede kurulandığını ve varlığın da böylece başladığını söylediler. Onlara göre de yer (Geb) ve gök (Nut) ilk meydana gelen "ilahlar"dı. (Geb), Yunanca (Gea)olarak geçer. (Atum) ise Demokrit''in tabiatta varsaydığı (atom)''a benziyor.
Bunun haricinde Kıptî dininde pek çok mâbud varsayıldı. Mâbudlar, hanedanların hükümranlık haklarına göre önde veya geride bir (Panteon) temsilinde yer aldılar. Bir ara Heliopolis''in güneşi (Ra) ile Teb''in hayat nefhâsı (Amon) arasındaki çekişmeye son verilip (Amon-Ra) diye bir mâbud icâd edildi.
Kıptî dini, İsrailoğullarının dinine inâdtan başka bir şey değildi. İsrailoğulları Peygamberlere "Allah''ın Elçisi" derken, Kıptîler "Güneş''in oğlu" diye Firavunların peşinden koşuyorlardı. Gene İsrailoğulları arasında, her hayvanın bir "harf" hikmetinden yaratıldığı gibi bir inanç vardı. Kıptîler harflerin sûretlerini hakikat addetmişler ve kendi ilahlarını temsîlen, hayvanlara tapmışlardı. Her ilâhı bir hayvan sûretinde tasavvur ederlerdi.
Sonra Arî istilaları başladı. Arîler bir şeyden mi kaçıyor, yoksa bir şey mi kovalıyor bilinmez, bundan 5 bin sene evvelinden başlayarak, dünyâ haritasını süratle değiştirdiler.
Tarihçiler Arîlerin Kazakistan ve Moğolistan dolaylarından söylerlerse de, nasıl ve niçin çıktıkları hakkında kimse birşey bilmez. Bunların en eski ecdadı, Ural-Altay kavimleri ile akraba idiler. Allah''ı inkâr ederek onlardan koptular ve Batı''ya doğru koşmaya başladılar. En büyük ahlaksızlıklar bunlar arasında yaygındı. Arîler vahşî ve barbar bir kütle idi. Ama öğrenmeye büyük istidatları vardı. Yerleştikleri bölgelerde ne bulurlarsa hemen benimsemek âdetleriydi.
Arîlerin bir kolu, Kuzey Hindistan''a yayılan Sanskrit boylarıydı. İran''a giren Mitanniler, Medler ve Farslar da Arî''ydi. Babil''i basan Kassitler, Mısır''a varan Hiksoslar, Deniz Halkları... Anadolu''ya yerleşen Hititler, Lidyalılar, Frigyalılar vesaire...
Ama asıl, Avrupa için yaratılmışlardı. Yunanlılar''ın ataları olan Elen boyları, İtalya''ya yerleşen İtalik kavimler ve Lâtinler, İspanya''ya varan İberler, Doğu Avrupa''da tutulan İslâvlar, sonra Vikingler, Cermenler, Franklar, Normanlar, Saksonlar hep Arî idiler. Arîlerden önce Avrupa, uğursuz bir kıt''a sayılır, bu yüzden kavimler oraya gitmekte tereddüt ederlerdi. Her kavmin ulusu, "İstikbâlin en büyük fitnesi" diye bu kanguruyu işaretlemişlerdi. İlk uğrayan Eskimolar''dan başka çok az insan Uralları ve Karpatları aşmıştı.
Bütün Arî kavimleri, bibirine çok benzeyen bir dine sahiptiler. İlk defa bütün Avrupa''ya yayılan Keltler''den, en son gelip Roma İmparatorluğu''nu yıkan Gotlar''a kadar, pek çok barbar kavim, hemen hemen aynı kaynaktan beslenmişlerdi. Gene başta Dürr-ü Meknun''dan işaretlediğimiz, "birbirini yiyen kavim" kapsamında, belki bu Hind-Avrupalılar da denen cins vardır.
İsa''dan bir asır öncesine kadar, Romanya''dan İralanda''ya, bütün Avrupalılar Kelt''ti. Bunların "Katarizm" dedikleri bir dini vardı. İrlanda Keltleri (Dagda) isimli bir ilâha inanırlardı. "Nur"a da, bu ilâhın kızı olarak, Brijit (Brigitte) derlerdi.
Bugünkü Galler, İskoçya ve İrlanda halklarını teşkil eden bu boyun, asıl masalları meşhurdu. Shakespeare''in eserlerinin bir çoğu, Kelt masalıydı. Bunlar Hristiyanlaştırılınca, âdetlerine de Nasrânî bir kisve biçtiler. "Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri"nden tutun da, Cadılar bayramına kadar pek çok âdet, Kelt masallarına dayanır.
Keltler içinde asıl şaşaa ise, Galya Keltleri''ndeydi. Bunların ilahiyât ve efsaneleri çok daha zengindi ve Romalılar''a da tesir etmişti. Romalılar, (druid) denen Kelt rahiplerini düşman bellemişlerdi. Keltlerin Latinleştirilmesine, bu rahipler mâni olmaya çalışırlardı.
Fransa''da tutunan Galya Keltleri''nin baş ilâhları (Taranis) idi. (Epona) ise Yunanlılar''ın (Atina)''sı gibi, harbi ve hikmeti temsil eden kız mâbude idi. Galya panteonunda bir de (Lug) isminde soytarı bir ilah vardı ki, Sezar onu pek beğenirdi.
Cermenler, Avrupa''ya Keltler''den sonra geldiler ve Almanya, Danimarka, İzlanda, İngiltere, İsveç ve Norveç''te tutundular. Kolomb''tan önce Amerika''ya gittiklerini anlatan Vikingler, bir Cermen boyuydu.
Cermen ilahları iki kısımdı. Bir kısmı savaşı ve hükümranlığı temsil eder (Ases), bir kısmı barış ve bereketi temsil ederdi (Vanes)... Baş ilaha ise (Wotan), yahut (Odin) derler, onu aynı zamanda, etrafında şehitlerinin ruhlarının toplanacağı, zamanüstü bir diyar olarak tasavvur ederlerdi. Böylece (Odin)''in, Tevrat''ta (Adem) ve Kur''an''da (Adn) diye geçen, en yüksek Cennet katının kişileştirilmişi olduğunu anlıyoruz.
Cermen boylarında bazen, en yüksek ilah, elinde çekiciyle tasvir edilen (Tor) olurdu. Eflatun da Yaratıcı''yı, mecâzen böyle tasavvur etmişti. (Herta) ve (Frija) ise, Cemenlerin "anatanrıça", yani "tabiat" mümessilleriydi. Muhtemelen Frigya kavmi ile (Frija) veya (freyja)''nın bir alâkası vardı.
Cermenlerin de, bugün dünyâ edebiyâtı içinde yer etmiş, büyük masalları vardı. Grimm Kardeşler''den Goethe''ye kadar, pek çok büyük edbiyatçı, bu masalları derlemişti. Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı, Bremen Mızıkacıları, Külkedisi vesaire hep Cermen masalıydı.
Arî istilâlarının en yoğun olduğu bölge ise, Apenin Yarımadasıydı. Villanovalılar, Osklar, Umbriyalılar, Samnitler, Sabîniler, Venetiler, Ligürler... hep Arî idi. Sadece Etrüksler-ve İspanya''da Basklar- Arî değildir ve bunların da hangi soydan oldukları bilinmiyor.
M.Ö. 1000''e doğru yarımadaya gelen İtalikler, bölgede ilk defa birliği tesis ettiler ve bundan dolayı diğer kavimlere de (İtaliot) dendi. Bir rivayete göre (İtaali) kelimesi, "Allah hizmetkarı" demektir. Bunlardan sonra da Roma İmparatorluğunu kuran Latinler hâkim olmuştur.
İtalikler arasında, Arîler''in en saf bir inancı vardı. Onlar bir ilah îtikadını az çok düşündüren tek Arî kavmiydi. Ancak dinleri, panteizme de yatkındı. Bütün kâinata hâkim olan ilâhî bir kudret tasavvur ederler ve ona (numen) derlerdi. (Numen), Kant felsefesinde de önemli bir kavram olarak, "İdeler Alemi" mukabilinde kullanıldı.
(Numen) basitçe "üçlü birlik"ti. Birliğin başında gökyüzünü temsil eden (Yüpiter) vardı. (Mars), İtaliklerin savaş mâbuduydu ve dünya hayatının koruyucusu (Quirinus)''tu. Galya Keltleri de, güneş ilahı diye (Cernunnos) demişlerdi ki, (Quirinus)''un "ebedi ateş" olması muhtemel...
İtalya''ya Etrüksler hâkim olunca, aşağı yukarı bu yapıyı muhafaza ettiler. (Yupiter)''i aynen alırken, diğer ikisinin yerine (Yunon) ve (Minerra)''yı koydular. Ancak ilkinden sonra, bu ikisi dişi sayılmış ve Yunan Mitolocyasındaki (Ira) ile (Atina)''ya karşılık gelmişti.
Etrüksler günümüze bir de ideoloji bıraktılar. Meşhur masal: Bir çubuk kolay kırılır. İki çubuk, eh... Ama bir çubuk demeti, çok zor kırılır. Etrüksler bu demete (Faşi) derler, milli birlik ve bütünlüklerinin de, bu demet gibi kırılmayacağını düşünürlerdi. Bu inanç sonraları Romalılar''a geçti ve nihayet asrımızın başında, Mussolini tarafından "Faşizm" olarak ifadelendirildi.
M.Ö. 6. asırdan îtibaren, İtalya''ya yeni ilahlar girmeye başladı. Bunlar, Yunanistan, Mısır ve Ortadoğu''dan bolca geldi. Romalılar birçok yenisini uydurdular. Onlar için ilahlar, ancak eğlencelik ve çerezlikti. Tâtil ve eğlence günlerini, yılda 175 güne çıkardıkları oldu. Bu eğlendikleri günleri, ilahların kendilerini serbest bıraktıkları günler sayıyorlar ve onlara (festi) diyorlardı. Bugünkü "Festival" sözü oradan gelir.
Romalılar için hangi ilahın nereden geldiğinin kıymet-i harbiyesi yoktu. Tek istedikleri eğlenmek, araba yarıştırmak, hayvan döğüştürmek, spor müsabakaları seyretmekti. İlahları arasında (souvetaurilia) diye biri de vardı ki, tamamen "yenebilir hayvan eti"nden uydurulmuştu. Bu ilah "domuz" (sus), "koyun" (avis) ve "boğa" (taurus) kelimelerinin birleştirilmesinden yapılmıştı ve onun adına düzenledikleri bayramlarda, bu üç hayvanı kurban edip âfiyetle yerlerdi.
Roma panteonunda, hemen hemen bütün Yunan mâbudlarının bir karşılığı vardı. İtalikler''den aldıkları (Yupiter)''i (Zeus)''a mukabil kullanırlardı. Ona "rahmet ve bereket verici" manasına (Optimus) ve "yüceler yücesi" manasına (Maximus) demişlerdi.
(Kronos)''a karşılık (Satürnüs), (İfestos)''a karşılık (Vulkanus), (Hestia)''ya karşılık (Vesta), (Hermes)''e karşılık (Merküryus), (İvi)''ye karşılık (Yuventus), (Demeter)''e karşılık (Serez), (Posedon)''a karşılık (Neptünus), (Artemis)''e karşılık (Diana), (Afrodit)''e karşılık (Venüs), (Aris)''e karşılık (Mars), (Hades)''e karşılık (Plüto) ve (Diyoniz)''e karşılık (Baküs) vesaire...
(Apollo)''yu aynen alıp, tıp ve sanat ilâhı yapmışlardı. Suriye''den (Baal)''i, Kpadokya''dan (Kibele) ve (Attis)''i, İran''dan (Mitra)''yı da aldılar. Bunların yanına bir ev hayvanları (Faunus), bir çiçek (Fauna), bir meyve (Pomona), bir bağ bahçe (Liber) mâbudu da ilâve ettiler.
Ancak Romalılar için ilah yerine geçen asıl bunlar değil, Firavunlar gibi kayzerleriydi. Öncelikle her aile reisinin şahsiyetinde, itaat ve ibadete müstehak bir dehâ (genius) bulunduğunu düşündüler. Kayzerin dehâsına ise ilahlık isnâd edip (divius) dediler. Jul Sezar zamanında, İmparatorluğa bağlı bütün bölgelerde, imparatorun (divius)''una ibadet edilirdi.
Farslarda Arî idi ve tipik Arî dinlerinin bir versiyonu olan Mezdekîlik inancını benimsemişlerdi. M.Ö. 6. asırda ortaya çıkan (Avesta) isimli din kitapları, Yunanlılar''ı saymazsak, ilk derli toplu Arî din kitabıydı.
Kainatın yaratıcısına (Ahura Mazda) derlerdi. O, aynı zamanda gök ve ışık ilahı sayılırdı. Sonradan adına (Hürmüz) dediler. Romalılar''a tevarüs eden (Mitra) ise tabiat kuvvetlerinin ilâhı sayılır, "çoban" ve "yağmurcu" diye sıfatlandırılırdı.
Farslar''da anatanrıça, sadece sular ve pınarlar mâbudesi sayılmıştı. Adına (Anahita) denirdi ki, Yunanlılar''ın (Athena)''sı ile alâkası açık.
Gene bütün Arî dinlerinde, sarhoşluk verici bir içki içmek mukaddes sayılmıştı. Farslar ona (Haoma) derlerdi. (Diyoniz)''in şarabı nevinden bir şeydi. Her şey gibi, sarhoşluk mizacının ulvî tarafını da böyle süflîleştirmişlerdi.
Sonraları sadece iyilik ilâhı (Yezdan) ile kötülük ilâhı (Ehrimen)''e tapıldı. (Yezdan) "ateş" diye tefsir edildi ve onunla insanlar arasında bağ kuruyor denerek, ateşe tapılmaya başlandı. Mecûsîlik ve ateşperestlik diye, Sâsâniler zamanında bu din yayıldı.
İran''da bazı kimseler de, İtalikler''in (numen)''ine benzeyen bir biçimde (yazata) dedikleri tabiat kuvvetlerine taptılar. Bugün Kürdistan, İran ve Afganistan havalisinde görülen Yezidîler, bunlardır. Yezidî sözünün, İslam tarihindeki Yezidîlerle alâkası yoktur. Alevîlerin Müslümanlar''a "yezidî" demeleri de hakîkatsizdir. Ancak Alevîlikte, İran Yezidîliği''nden gelme pek çok unsur bilinmektedir. Bu Yezidîler''in bir bölümüne de Afganistan''da "kâfir", Batı''da "Gebr" derler.
M.Ö. 6. asırda Belh şehrinde doğan Zerdüşt, enteresan bir kimsedir. İran dininde bir ihtilâli temsi eder niteliklerine rağmen, Mecusîlikle örtüşmüştür.
Zerdüşt''ün bir tek ilah (Ahura Mazda) tanıdığı, (Yezdan) ve (Ehrimen)''i ancak iyilik ve kötülük melekleri yerine koyduğu, içki içmeyi reddettiği ve ateşi de ancak sembolik olarak kabul ettiği söylenir. Filozof Nietzsche, onun dinine mensub olduğunu belirtir.
Milâdî 275''te zuhur eden Mani''de bir din reformcusudur. Önce din sapkını diye öldürülür. Sonra tesiri çığ gibi yayılır. İskenderiyelere, Avrupalara ulaşır.
Maniheizm dedikleri din, cinsî sapkınlıklar taşıyan, mistik eklentileri olan bir şeydir. Moğollar ve Selçuklular''da ahlak düşkünlüklerine sebebiyet verdiği, Kızılbaş kültürünü doğurduğu söylenir.
Bütün bunlar bir yana, asıl dinler ve fikirler cümbüşü, Hind''te ortaya çıkmıştı. Hind dini tipik Arî özelliklerini taşımanın yanısıra, Firavun kültüründen, ama onun dünyevî alâkalarından sıyrılmış, batınî versiyonundan da derin etkiler taşımaktadır.
Bunun yanında Hindliler, Animistleri de, Peygamberleri de görmüşlerdi. Avrupa bu çok zengin dünyâyı, 19. asırda keşfetti. Onu Yunan''a rakip, hattâ üstün görenler oldu.
Hindliler, Yunanlı akrabaları gibi atılgan ve cevvâl değil, kaçkın ve bezgin kimselerdi. En ileri mistisizme vardıkları intibaını verir, ama varamazlar, "mistik" olmak adına "miskinlik" etmeyi bilirlerdi. En koyu materyalizmi geliştirdikleri görüldüğünde, onların maddeye tahakküm cehdinden büsbütün uzaklaştıkları anlaşıldı.
Budacılığın Çin''de en yaygın olduğu zamanlarda, bir Çinli şöyle demişti:
"-Biz Konfüçyüs müridleri, seciyemizi geliştirirken, hâdiseler zeminini asla terketmeyiz. Biz yalnız tabiat verisinin peşinden gider ve tabiî kalırız. Ama Buda, çevresindeki hâdiseleri yok etmek istiyor. Seciyeyi bir hayal mahsulü sayıyor; böylece boşluğun içinde yavaş yavaş kaybolup gidiyor. Onun için, yaşadığı âlemle en küçük bir bağı yoktur. Onun için de, bir Budacı dünyâyı idâre edemez." (Çin denemeleri,Wolfram Eberhard)
Arîler M.Ö. 2000''e doğru Kuzeydoğu Hindistan''a yerleşmişlerdi. Onlardan evvel Hindistan''da muhtelif ırklar ve inançlar vardı. bunlar daha ziyade Animist sistemler oluşturmuşlardı.
Tantracılık, Hindliler arasında benimsenen en eski tarikatti. (Tantra) "kumaştaki ilmik" demekti. Böylece ne kastettikleri, bugünkü pornografinin de ana dayanağı olan âyinlerinde, açığa çıkıyordu. Tantracılık, Hindliler arasında devamlı yenilenen ve revaçta olan bir inanç olmuştu.
Arîler zamanında ortaya çıkan en eski Hind dinine ise, mukaddes kitapları olan (Veda)''lardan maada Vedacılık deniyordu. (Veda) "ilim", "irfan" demekti. M.Ö. 18. asırla 8. asır arasında yazılmış dört büyük kitaptan müteşekkildi. Rigveda, Samaveda, Ataraveda, Yacurveda diye...
Bu kitaplarda dualar, ilahiler, sihir ve nağmeler ve yer yer mücerret tefekkür arayışları vardı. İnayet Han''ın dilimize kazandırılmış "Müzik" isimli kitabı, bu eserlerin verilerinden hareket ediyordu. Hindliler arsında belli belirsiz bir "Yaratıcı" fikri vardı. Ama tipik Arî kanı taşıdıklarından, bunu "politeizm-çok ilahlılık" şeklinde ifade etmişlerdi. İranlılar''ın ve Romalılar''ın (Mitra)''sı, Hind''te de meşhurdu. Romalıların (Fauna)''sını andıran (Vauna), sihir ve adalet timsaliydi. Hükümranlık ve medeniyeti (İndra), sanat ve zanaati (Aditi) ve (Asvin) adlı ikizler temsil ederlerdi.
Bütün Arîler gibi, Hindliler''de de ruhban sınıfı mevcuttu. Hind rahiplerine (Brehmen) denirdi. (Brehmen) muamma demekti; aynı zamanda "ilâhi", "dua" ve "hikmet" manası da vardı. "Aşkın varlık"la birleşmek için, bir nevî nefsinden feragat eden ve toplumdan tecrit olan kimselere (brehmen) denirdi.
(Veda)''ların ilk tefsirlerini brehmenler yaptığından, bu tefsirlere (brahmana) denmişti. Bunların şerhlerinden de (Aranyaka)ve (Upanişad) külliyatları meydana geldi. Daha sonra da (Sutra) külliyatı oluştu. Hepsinin başında, ilâhi vahye dayandığı söylenen (Veda)''lar vardı.
İkinci Binin Yenileyicisi İmam-ı Rabbânî Hazretleri, Hindistan''da yaşadı. Hindlilere bazı peygamberler gönderildiğini, ama bunlara ya çok az kimsenin inandığını, yahut hiç kimsenin inanmadığını, arzu edilirse bu Peygamberlerin kabirlerini bile gösterebileceğini söyler.
Bu en eski metinlerde, en keskin halini İran''da gördüğümüz bir Mecusîlik inancı vardı. Bu inanca (agnihora) derlerdi. Ateşin (agni), ilahlar ve insanlar arasında ebedî bir vasıta olduğu fikri, onlarda da vardı.
(Dharma), ezeli kainat kanunu, (karma) ise mahlûkatın fiilinin "önceki hayatı" tarafından tâyin edilmesi inancıydı. Hindliler "tenasuh-ruh göçü"ne inanırlardı. Eğer yeterince arınmamışsa, ölen bir kimsenin ruhunun başka bir canlıya göçeceğini, böylece dünya hayatını, yani azabı yaşamakta devam edeceğini kabul ederlerdi. Bu yeniden dünyâya gelişler silsilesine de (samsara) adını verirlerdi.
(Samsara), en eski bir hakikatin bozulmuşu idi. İnsanın ezeldeki varlığı ve istidadiyle dünyâya gelmesini, Hindliler biraz eğlenceli bir tarzda uzatmış ve tenâsuh fikrine âlet etmişlerdi. Unuttukları birşey vardı: İnsanın dünyâya "irade" sahibi olarak geldiği... "İrade" Hindlilerin dâima yanlış anladığı bir kavramdı. Onlar iradeyi reddetmenin adına irade derlerdi.
Tenâsuh fikri de, İslam büyükleri tarafından bâtıl îtikadlardan sayılmıştır. Bütün ruhlar bir kökte topludur; "küllî ruh" adında... Ancak ruhlar birbirini bu müşterek temelleri îtibâriyle "fenâ" derecesinde müteessir etse de, birbirine geçmez ve dönüşmez. Ben, ben olan benim; geçmişte yaşamış veya gelecekte yaşaması muhtemel biri değil... İBDA Mimarı "Gölgeler" isimli romanında, bu bahsi ilmî bir çerçevede açıklar...
M.Ö. 540''da doğan Mahavira, (Veda) ve (Upanişad) metinlerini kabul etmeyerek, Caynacılık mezhebini kurdu. İsminin mânâsı "Büyük Muzaffer" olan Mahavira, Hindistan''ın 24''üncü ve son kurtarıcısı olduğunu ilan etti.
Mahavira''nın gayesi, insanı güyâ yeniden dünyâya gelme zaruretinden kurtarmaktı. Eğer insan nefsini arıtır, dünyâyı terkeder ve yüksek bir şuur aydınlığına ulaşırsa, ona "kurtarıcı" mânâsına (tirsankara) denirdi. Bu kelimenin lugat mânâsı, "ırmak geçidini aşan" demekti. Asliyle "İbrânî" kavramının aynı olup, (abr) yani "rüya tâbir etmek" hikmetinin, Hind kültürü içinde aldığı yeni bir şekildi.
Sert bir disiplin olan Caynacılık, Yaratıcıya inanmamayı, kâinatın ve ruhların ezelî olduğunu düşünmeyi öngörüyordu. Et yememek, hiç bir canlıyı öldürmemek, şiddetten kaçınmak (ahims)-Gandhi buradan esinlenmişti- gibi tipik Hindli prensipleri vardı. Ama bir sevgi ve şefkat tarikatı değil, bir dünyâdan kaçış mezhebiydi.
Hemen hemen aynı zamanda, M.Ö. 560 civarında doğan Siddhartha Guatama da, (Veda) ve (Upanişad) külliyâtını reddetmiş ve Budacılık dinini kurmuştu. Budacılık kısa zamanda bütün Hindistan''a, sonra Çin Hindi, Çin ve Japonya''ya, zamanımızda da bütün dünyâya yayılan büyük bir dindi.
Siddhartha Guatama''nın, yani Buda''nın, beyaz bir filin bir prensesten doğma oğlu olduğuna inanılır. Doğar doğmaz dört temel yöne yedişer adım attığı ve annesinin ona "gayesine ulaşan" mânâsına "Siddhartha" ismini verdiği söylenir.
Sarayda büyüyen Siddhartha Guatama, saray hayatından daha ilk gençlik yıllarında soğuyarak, üç kere firâr eder. Bu firârlarında çileyi, ölümü ve terk-i dünyâyı öğrenir. Bundan sonra kendini tamamen hikmete verir. Riyâzet ve murakebeyle uğraşır. Bir yerde tek başına 6 sene yaşar. Bir incir veya elma ağacının altında yedi hafta hiç kımıldamadan bekledikten sonra, "aydınlanmış-enver" mânâsına gelen "Buda" adını alır.
Buda bu sürecin sonunda meşhur Benares Vaazı''nı verir. Burada, "aslolan ızdıraptır; neşe ve lezzet arizî duygulardır" şeklindeki temel fikrini açık eder. İnsanın aslolan duyguyu tattıkça "fena" yani (nirvana) makamına ulaşacağını söyler. (Nirvana), nefesin kesilmesi ve nefesin sönmesidir.
Şimdi Budacılığın bu gürültülerini, İslâm Tasavvufuna kaynak diye göstermek isteyenler vardır. Dışyüzden arada bir hayli benzerlik olsa da, İslâm Tasavvufunun Budacılığa bir tek harf bile borçlu olmadığını söyleyebiliriz. Budacılık hiç bir zaman, Yunan fesefesi kadar bile kıymet kazanamamıştır.
Riyazet, murakabe, vecd, zühd gibi kavramlar, hemen hemen bütün eski ahlâkların müşterek kavramlarıdır. Budacılığın bunlardan maksadı, hayat kavgasını terketmek ve dünyâdan kaçmaktır. Halbuki İslâm Tasavvufu''nda böyle bir gaye yoktur; terk-i dünyâ, ancak dünyâya yeniden dönmek ve hayat kavgasını, bu kez hadiseler plânında değil, genel ve büyük meseleler sahasında idare ve idame etmek içindir, denebilir.
Şu halde Budacı, belki "ızdırap" duygusunun azizliğini görebilir ama, "aşk" gibi bir en yüce duyguyu asla anlayamaz; çünkü kâinatı kucaklamayı bilmez. Çünkü bir Budacı, "yaratılış" hikmetinden haberdâr olmamıştır ki, insanın dünyâya Allah''ın halîfesi olarak geldiğini bilsin. Nitekim İBDA Mimarı, bir âyette, "Ben kulumu eşyâ ve hâdiseleri teşhir etmesi, ele geçirmesi için kendime halîfe olarak yarattım" buyrulmasının altını çizer. Bir Budacı bu misyonu hiç bir zaman kavramamıştır. Dolayısıyla Budacılığın, İslâm Tasavvufu''nun kaynağı değil, ancak yarım kalmış bir İslâm Tasavvufu arayışı olduğundan bahsedilebilir.
Budacılığın pek çok prensibi gibi, "yedi haftadan önce iyileşmez" hususu da bize tanıdık geliyor. Tevhid kelimesinin ancak,"ilah yoktur" kısmında kalmış olan bu tarikatin, bu husus çevresinde uydurduğu (mudra) fikrini sadece komik buluyoruz. (Mudra), "bir ağaç altında belli bir şekilde biteviye durmak" inancıdır. Kolunu şöyle, elini böyle tutmak, asla kıpırdatmamak, falan, filan...
Onun daha gelişmiş bir felsefesine de (yoga) derler. (Yoga), Sanskritçe "boyunduruk vurmak" mânâsına (yuc) kökünden gelir. Lugatte (yoga), "içteki kudreti zaptetmek için bir işle meşgul etmek" ve "iki hayvanı biraraya getirmek" demektir. Hayatın zıtlıklarını bir görmek için, onlarla alâkadar olacak yerde, kendini lüzumsuz bir işe vermek, cimnastik şekillerinden birinde tutunup kalmak, nefesi bir yere hasredip, dikkati bir yerde teksif etmek gibi mânâları vardır. Batılılar "istiğrak-içe dalma" mânâsına (meditasyon) dedikleri bu işi çok eğlenceli bulurlar. Osmanlılar ise en güzelini söylemişlerdir: "Abesle iştigal..."
Burak Çileli''nin hediye ettiği "Budizm" isimli kitapta, Budacılık terbiyesi şöyle anlatılıyor:
"Buda''nın yaşadığı devirde herhangi bir hâdise vukû bulmuştur. Vukûat mahalline gelen Budacı keşişler, ne yapacaklarını şaşırırlar. Bu sırada Buda gelir ve bu hâdisenin aynısının, eskiden de vukû bulduğunu söyler. Hâdiseyi açıklarken bir masal anlatır. Masalın sonunda Buda, anlatılan masalın kahramanının kendisi olduğunu, masalda geçen kişiler ve mücadele ettikleri düşmanların hepsinin, onu dinleyen keşişler ve o yöredeki insanlardan başkaları olmadığını söyler. Böylece masal vasıtasıyla bir taraftan keşişlere Budacılık dersini naklederken, diğer taraftan dünyânın oluşumunu, Hind kültürünün esasını teşkil eden, "yeniden doğuş" inancını, Budacı bakış açısıyla anlatır."
Bu diyalektiği zamanımızda en çok, Sigmund Freud kullanmıştır: "Siz bilmezsiniz ama öyledir" dediğiniz zaman, kabul ettirilemeyecek fikir yoktur.
Hindistan''ın bu dîni, Hindistan''da bir hayli zaman varlığını sürdürdüyse de, asıl Çin Hindi, Çin ve Japonya''da tutundu. Yayılırken de, bir çok kollara ve dallara bölündü.
Budacılığın en eski tatbîkine, "Küçük Gemi" (Hinayana) dendi; bu gemi Hindî Çin''de karaya oturdu. Sonraki kıytırık versiyonuna "Büyük Gemi" (Mahayana) adı verildi; o da Çin, Kore ve Japonya''da hâkim oldu. Rahiplerine (bodhisattra), yani "aziz" adı verildi. Bir başka Budacılık şekli ise Avam Hindûluğu ile Şivacı Tantra mezhebinin karışmasından doğup, "Elmas Gemi" (Vacrayana) adını aldı. Bu da, rahipler ülkesi Tibet''te hâkim olup, papalarına (Dalay Lama) ismi takıldı.
Romalılar''ın ay prensesi (Diana)''sına benzeyen (dhyana), Sanskritçe''de "zühd" demekti. Çin''e geçince (çan), Japonya''ya geçince (zen) adını aldı. Bugün Şintoculukla da karışmış olarak, Zen Budizmi adı altında, Japon Sınaî Hamlesinin bir parçası olarak, Batı pazarlarında alıcı bulmaktadır.
Miladî 5. ve 10. asırlar arasında, Budacılığa teoki olarak Hindû düşüncesi doğdu. Hindûlar, Budacıları (Veda) ve (Upanişad) risâlelerine ihanet etmekle suçlayarak, bugün Batı''da hürmetle yâdedilen önemli felsefe ve sentezler kurdular. Çok geçmeden de Hind havâlisini Budacılar''dan temizlediler.
Hindûlar her ne kadar eski metinlere döndüklerini iddia etseler de, Teslis (Trimurti) prensibine bağlı yeni bir ilâhiyat sistemi geliştirmişlerdi. Bu sistemin Yaratıcı Başilâhı (Brahma) idi. Hayatın himaye ve idamesini (Vişnu), dönüşme ve yıkımı da (Şiva) temsil ediyordu.
(Yoga) bir Hindû buluşuydu. "Hind Fakiri" dediğimiz, çivili döşekte yatan ilkel adamların mezhebiydi. Bununla beraber (Vedanta) mistik bir idealizm, (Mimamsa) ise yaratıcı kelâmı inceleyen bir bakış olarak, Hind felsefesinin temellerini teşkil ediyordu.
Hindűlar edebiyat sahasında da, Budacıları çok geride bırakmışlardı. (Purana), (Mahabharata), (Ramayana) gibi destanları, dünyâca meşhur olmuştu. Hindû dünyâsı neredeyse bütünüyle bir masallar ve efsâneler diyârı hâline gelmişti.
Eski Tantracılık inancını da ihyâ eden Hindûlar, Budacılardan farklı olarak, nefsi koyvermişlerdi. Meselâ Buda, nefsini terbiye için, şeytanın gönderdiği kadınlardan kaçmasını bilmişti, ama Hindûlar aynı gâye ile "toplu seks" âyinleri yapmak ve kaba saba heykeller dikmekten kaçınmıyorlardı. Bunlara da ulvî mânâlar atfedip, mistik izahlar getiriyorlardı. Bu mevzuda, Nietzsche''nin hayranı olduğu İyonyalılar''a bir kaç tur bindirmişlerdi.
Hindûların bâzı din kitabları, bütünüyle süflî zevklere tahsis edilmişti. Bunlardan (Kamasutra) Batılı ayaktakımının başucu kitabı olmuştu. Dağlara, kırlara devâsa buudlarda ve yeterince özenerek diktikleri kaba organ heykellerinden, erkeğe ait olanına (linga) veya (lingam) derlerdi. Sanskritçe "işaret" mânâsına gelen bu sözün, belki Latince "lisan" mânâsına gelen (linguam) sözüyle bir alâkası olabilir.
Gene Batılı "hippi" tipinin batıldığı (Krişna), baş ilahlardan (Vişnu)''nun başka bir suretle tecellisi sayılırdı. (Krişna) efsanelerde, ilâhî araba sürücü, hikmet öğretici ve zampara bir delikanlı olarak tasvir ediliyordu.
Hindû ilâhiyatının başında yer alan (Brahma), tipik bir "anatanrıça" olmanın yanında, brehmenlerin ilâhi kişiliği de sayılırdı. Heykellerde dört kollu ve dört yüzlü olarak tasvir edilmiş, (Veda)''larda ilim ve irfan ilâhesi, zaman ve mekanın doğurucusu, "külli dişi" veya "altun döl" (hiranyagarbha) olarak anlatılmıştı.
(Upanişad) risâlelerinde dünyâ, bir denizde yüzen "kaplumbağa"nın veya "ejderha-büyük yılan"ın sırtında bir satıh olarak telâkki edilirdi. Gerek "kaplumbağa kabuğu", gerekse "büyük yılan" olarak, bütün eski efsanelerde yaygın olduğunu hatırlayınız. Atina''da (Zeus)''un yerine büyük bir yılana tapılırdı. Babil kralı Hammurabi''nin baş ilâhı (Marduk) da bir ejderha suretinde tasvir edilirdi. Bugün ejderha figürüne daha ziyade, Çin mamülü karate filmlerinde rastlamamız, bir tesadüf değildir; çünkü onlar da bunu aynı "sınırlı ve iyi bilinen kaynak"tan almışlardı.
Hindűların ulu ilâhı, her şeye can verip onları gözeten (Vişnu), kâinatın ilk unsuru sayılan Şahmaran''ın üzerinde tasvir edilirdi. Bu yüzden ona, "suların üstünde dinlenen" mânâsına (Vişnu Narayana) denmiş, kalb sâfiyeti, sevgi ve ahlâk gibi, sübut gerektiren hasletler ondan bilinmişti.
Hindûlar "külli ruh"a, yani "yaratıcı erkek unsura", (Atman) demişlerdi. Mısırlılar''ın (Atum)''unu da andıran bu yaratıcı ruh, en ilkel Animistler arasında bile bilinirdi. Arî öncesinde bataklar ona (Roha), Okyanusya yerlileri ise (Mana) derdi. Yaratıcı ruh, eski (Veda) felsefesinde (Manas) olarak isimlendirilmişti. (Manas), düşünmek, istemek, arzulamak ve dikkatli olmak mânâlarına geliyordu. Muhtemelen Kırgızlar''ın (Manas) isimli destan kahramanı da buradan çıkmıştı.
(Şiva) ise aşkın tecrübelerin ve mukaddes dehşetin timsâli sayılırdı. Kâinatta yakıp yıkma cinsinden herşey (Şiva)''dan bilinir, binaenaleyh "istihâle" de ona atfedilirdi. (Şiva)''nın heykelleri "Şeytan"ı düşündürecek cinsten, dişi unsuru olan (Şatki) ile birarada ve "hermafroditik-çift cinsiyetli" bir tertib içinde hayal edilirdi. (Şiva) aslında Heraklit''te, felsefî bir ifadesini gördüğümüz "ateş çemberi" idi ve bu yüzden "Raks şâhı" (Nataraca) diye lâkablandırılmıştı.
Yogacılar ve tantracılar, açıkça bir şeytan alâmeti olan bu (Şiva)''ya taparlar, âyinlerinde ona yaklaşmak üzere de "çıplak kadın" unsurunu öne çıkarırlardı.
Bütün hindû kolları bir olup, Budacılar''ı Hindistan''dan çıkardıktan sonra, Budacılar Seylan ülkesini ele geçirip, Hindûlar''a karşı Sri Lanka devletini kurdular. Sri Lanka''da çoğunluk olan Seravada''larla, azınlık olan Tamill''ler arasındaki çekişme hâlen sürmektedir.
Hindûlar''ın İslam düşmanlığı ise, İngiliz desteğini arkasına alarak, bütün Müslümanları yoketem strajetisi ile hâlen şiddetli çatışmalara yol açmaktadır. Pakistan ve Bangladeş, Hind ahâlisinden ayrılmış Müslüman ülkelerdir. Keşmir bölgesinde ayrılıkçı Müslüman gerillaların cihadı hâlen devam etmektedir. Pencap ve diğer Hind eyâletlerinde ise, hemen hemen hergün bir cami kundaklanmakta ve bir Müslüman öldürülmektedir. Saldırılar karşısında Müslümanlar kırıldığı sürece, Batı İmparatorluğu tarfsızlık edebiyatı yapmaktadır.
Hindû saldırılarının bir neticesi olarak, 15. asırda bir de kendilerine "Sih" adı veren bir mülhidler topluluğu peydâ olmuştur. Sihler, güyâ hem Müslümanları, hem Hindûları reddetmiş ve tek ilahlı uydurma dinlerine bir de kitab-ı mukaddes (Granth Sahib) yazmışlardır. Bunlar Hindlilerin en militan ve mutaassıb kesimi olarak bilinmektedir.
Şu var ki, komünüzm, bütün bu dinleri geriletmiştir. En çok Müslümanlar ve bir ölçüde Tibet rahibleri üzerinde her türlü sindirme politikası uygulayan Çin Kültür Devrimi (1966-1976), sonunda mimarı Mao''nun "çocukluğumdan beri nefret ederim" dediği Konfüçyüs''ün dinini resmîleştirmiştir.
Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz ki, Hind dünyâsı putperestliğin her çeşidinin, bununla beraber tevhid dininin, zengin ve yaşayan bir resmini belirtiyor. Ama gösterilmeye çalışıldığı gibi, bu dünyanın temeli hoşgörü ve kardeşliğe değil, bütün olduğu gibi savaş ve çileye dayanıyor. İneğe tapan sürülerin temsil ettiği, Portekizce deyimiyle "kast sistemi" de, durmadan tekrara edildiğinin aksine, en küçük bir iyi niyet alâmeti değil, yazılmayan ve çizilmeyen bir barbarlık ruhu taşıyor.
S.G.
Kaynagi internet, link veremiyorum cünkü calismiyor. Önceden dosyalamistim...
Dedimya belki bu konu üzerine de tartisiriz....
Günümüz tarihçileri, semavî dinlerin kaynağının ilkel beşerî dinler olduğunu ispatlamak için, adeta çıldırıyorlar. Oysa biz bunun tam tersini göstermek istiyoruz: Bütün beşerî dinler, semavî dinlerin bozulmuş ve tahrif edilmiş malzemelerinden beslenmişlerdir.
Henüz bu fikri destekleyici deliller bütünleştirilip bir tarih tezi haline getirilmedi, ancak semavî dinlere mensup olanlar için bundan çok daha önemli bir adım atıldı ve bu tezi meydana getirecek şuur ölçüleri, ortaya kondu: "Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı!"
Bizim bu çalışmamızın bilhassa giriş bâbında Diyalektiğimizin işaretlediğimiz hikmetler ve Yunan mitolocyasının hakikatine nüfuz edici gayretimiz, şimdi de diğer bilinen esatirî dinlerde ve tarihlerde ve takib edilmeye çalışılacak.
Ancak hemen söyleyelim ki, bu gezintimiz, İslâm Tasavvufundan işaretlediğimiz metinlerle karıştırılmasın. İlmî olmak iddiası da -taşımamız gerekirken gücümüz yetemediğinden- taşımıyoruz. "İster inan, ister inanma" keyfiyetinde bir masal anlatacağız.
Muhtelif ansiklopedilerden kolayca devşirilebilecek malzemeyi, bir de masal halinde dinlemek, umarız bizim inancımızı taşıyanların ilmî çalışmaları için bir teşvik mesaisi olur.
(...)
Nuh Peygamber, tarihlerin dediği gibi, 5-6 bin sene önce yaşamamıştı. Bundan çok daha önce, belki fizik ve arkeolojik keşiflerin de ötesinde, 100 bin senelik bir evveliyatı vardı.
Tufandan 80 kişi kurtulmuştu. Dünyanın yeni nesli, bu insanlardan türedi. Mezopotamya''dan, yahut Anadolu''dan, yahut Mısır''dan Şark ve Garb''a doğru yürüdüler.
Adem Peygamber Hindistan dolaylarında dünyayı şereflendirmişti. İnsanlığın bu ikinci neslinin merkezi ise Mısır''dı. Ondan sonra Hindistan, Çin ve Amerika''da yerleşmeler başladı.
Tufan''dan sonra binlerce yıl içinde, yeryüzüne yayılan ilk büyük insanlık dalgası, bugün Afrika, Avusturalya, Kore, Eskimo ve Kızılderili kültürleri olarak bildiğimiz en eski medeniyetleri doğurdu. Amerika''ya hem Polenezya adalarından, hem de Japonya ve Sibirya''dan girilmişti.
Bu en eski insanlara Animistler diyoruz. Animizm, tabiat unsurlarının canlı ve şuurlu oldukları inancıdır. Bunlar Tufan''dan önce başgösteren ve yardımına ve kuvvetine inandıkları "totem" dediğimiz putlara taparlar. Animistlerin hepsinin de ortak özelliği, ahlaksızlıkta ileri çapa varmamış olmalarıydı. Bunların herbirinde "aile" mefhumu vardı. Hatta bunlar, Tufan''ın korkusunu binlerce sene üzerlerinden atamadıklarından, "kabile-klan" halinde yaşarlardı. Tabiat unsurlarının canlı ve şuurlu olduklarına da bu yüzden inanırlardı.
Polenezya, Okyanusya kıt''asına bağlı bir adalar topluluğudur. Onlar tufandan önceki adetlerini Tufan korkusuyla birleştirerek, kendilerini koruduklarına inandıkları putlar dikmişler ve bunlara (tabu) demişlerdir. Sonradan Portekizli sömürgeciler, ruhların maddi tasvirlerine (fetiş) adını verirler.
Animistler muhtemelen Nuh Peygamber''in beddua ettiği oğlu ve onun çevresinden geldiler ve bunlara bir daha Peygamber gönderilmedi. İptidaî hallerinde, tarih şuurunu büsbütün kaybederek, belki "hafıza kaybı" gibi bir tesirle, tabiat içinde yaşayıp gittiler.
Putperestliğin diğer iki kaynağı ise, bu hadiselerden çok sonraki dalgalanmalardı. Bunlardan biri Firavun kültürü, diğeri ise Arî istilalarıydı. Semavi dinlerin "Ye''cüc-Me''cüc" tabiri içinde belki bu son dalganın yeri vardı.
Firavunlar, Animistlerden çok farklıydı. Onlar Allah''ı inkâr etmişler, kendilerini ilahlaştırmışlar ve ilâhi tebliği kendi nefslerine uydurmuşlardı. Çıktıkları yer, muhtemelen Çin havalisiydi. Oradan dalgalar hâlinde Japonya, Amerika, Mezopotamya ve Mısır''a gelmişlerdi.
Romalılar ırken Arî olmalarına rağmen, kafa olarak Firavun kültüründen beslenmişlerdi. Hindliler ise Firavun kültürünün ancak bâtınını benimsemişlerdi. Japonya ve Amerika''da Firavunlar, Animistlerle karıştılar. Firavunluğun en saf hâli ise Çin''de kalmıştı.
Firavunları yoldan çıkaran en önemli saik, ilmî başarılarıydı. Cebirde, hendesede, nücumiyatta, sihir ve kehanette en büyük başarılara imza atmışlardı. İlim onları ahlâki kaygılardan uzaklaştırmıştı. En tipik tutumları, Allah''a isyan kasdiyle büyük saraylar ve mâbedler inşâ etmekti.
Çinliler ilk defa "ilah"ın yerine "imparator"u koydular. İmparatorun "göğün oğlu" olduğunu söylerlerdi. Çünkü eski dinlerin hepsinde, Ruh, gökten gelen erkek unsur; Tabiat ise Yer''de olan dişi unsur sayılırdı. Çinliler imparatorlarının bu ikisinin izdirâcından doğduğunu düşünürlerdi.
Hristiyanların İsa Peygambere "Allah''ın oğlu" demeleri, bu en eski Firavun kültüründen gelen ve semavî hakikatle alâkası olmayan bir meseleydi. Mısırlıların "Firavun"u, Hinduların "Brahma"sı ve Romalılar''ın "Sezar"larına ithafen söyledikleri "Divius" sözü, hep aynı gelenektendi.
Çinliler tabiatta imparatorlarının cisimleşmesini aradıklarında, onu "dağ"a teşbih ettiler. Güneşi güney cihetinden gördükleri için, dağın aydınlık yamacına (Yang), karanlık yamacına ise (Yin) adını verdiler; bunlardan birincisi erkek, ikincisi dişi sayıldı. Halk, dağın eteklerinden zirvesine tırmanıcı bir yola muhtaçtır ki, onu da "tarikat"ten bozma (Tao) olarak adlandırdılar.Çin dinine göre kainat, bu erkek ve dişi unsurların mücadelesi ile muhtelif terkiblerinden meydana geliyordu. Bugün Kore bayrağında bir daire içinde terkibe giren iki parça bunu temsil ediyor. Dağın zirvesinde imparator bulunuyor ve halk zirveye ulaşmak için nefs terbiyesi rejimlerine tâbi oluyor.
Aynı unsurlarla başka diyalektiklerin oluşması, tarihte çok görülmüştür. Meselâ Japonya''da Aminizme bulanmış Şintoculık dini de, suyunu Çin''den almıştır. Ancak Japonlar, bu inancı, güzel bir tenkide tâbi tutarak, ruha "zahir" ve tabiata "gaib" derler.
Japon inancında (Materasu), "anatanrıça" idi, okyanusun ve hayatın sahibi sayılırdı. (Sosanoo) ise "baştanrı" olup, aşkı ve düzensizliği temsil ederdi. Anatanrıça gaib, baştanrı ise zahirdi. Zahir, gaibin aşkından deliye döndükçe, dünyâ hayatı husule gelir sayılırdı.
Sonra bu iki makuda bir Tilki ilave edildi. Ona (İnani) dediler. Tilki, zâhir ile gaib arasındaki muvazene âmiliydi ve rahmet ve bereket timsâliydi. Bu düşünce belki Sümerlerin (İnanna)''sının aynıydı. Nitekim milâdi 6. asırda Japonlar Budizmi alıp Zen-Budizmini kurunca, onun "aydınlanma" hedefine de (satori) adını vermişlerdi. Görüldüğü gibi bu da Zeus''un "kurtarıcı" (soter) lakabı ile benzerlik gösteriyor. Zaten (Materasu)''nun "ana-mâter"ile ilgisi açık...
Kıptîler, nesep olarak saf değillerdi. En eski boyaları, en eski Hindistan yerlileri olan Bataklarla akraba idi. Berberiler ve Çingeneler de bunlardandı. Bunlar animizm devresinden çıkmamış kimselerdi. Mısır''a sonradan Hâmiler, Sâmiler ve Arîler de gelmişti.
Mısır Firavunluğunun asıl kaynağı Hint''ti. Ancak Mısır, bütün kültürel tesirlere açık bir merkezdi. İbrâniler karşısında zâlimlikleriyle öne çıkmışlar, ama Peygamberler''den çok şey öğrenmişlerdi. Girit ve Ege medeniyetleri, Mısır''ın bir uzantısından ibaretti.
Tarih babası Heredot, ömründe Kıptîler kadar dindar insan görmediğini söyler. Doğrusu, Kıptîler kadar bâtılda inâd eden çok az kavim olduğudur. Kıptîler, kendilerine gelen hiçbir Peygamberi kabul etmemişler, sonradan bozuk bir hıristiyanlığı benimsemişlerdir.
Kıptî dini, Çin ve Japon dinlerinden çok farklı değildi. "Herşeyden önce kaos vardı" gibi bir sözle başlıyordu. Tanıdık bir fikir olduğu için, şunu da bilmekte fayda var ki, Kıptîler kaos''a (nun) derlerdi. Bu ise bildiğimiz (nun) harfinin hikmetinden çalınmıştı. Başta Gülşen-i Raz''dan işaretlediğimiz gibi, Allah''ın bir nazariyle "kaf" ve "nun"dan iki cihan oluşmuştur; Kıptîler "kaf"a da Ruh manasına (Ka) dediler.
(Nun) içi su dolu bir "çukur"du. "çukur"a "hakikat" denmektedir ki, "nun" harfinin şeklini bilenler anlayacaklardır. Bunun gibi "su"da bütün eski kültürlerde, şu veya bu şekilde "ilk hakikat" olarak alınmıştır.
Kıptîler (Nun)''dan (Atum) isimli bir ruhun çıkıp, bir tepede kurulandığını ve varlığın da böylece başladığını söylediler. Onlara göre de yer (Geb) ve gök (Nut) ilk meydana gelen "ilahlar"dı. (Geb), Yunanca (Gea)olarak geçer. (Atum) ise Demokrit''in tabiatta varsaydığı (atom)''a benziyor.
Bunun haricinde Kıptî dininde pek çok mâbud varsayıldı. Mâbudlar, hanedanların hükümranlık haklarına göre önde veya geride bir (Panteon) temsilinde yer aldılar. Bir ara Heliopolis''in güneşi (Ra) ile Teb''in hayat nefhâsı (Amon) arasındaki çekişmeye son verilip (Amon-Ra) diye bir mâbud icâd edildi.
Kıptî dini, İsrailoğullarının dinine inâdtan başka bir şey değildi. İsrailoğulları Peygamberlere "Allah''ın Elçisi" derken, Kıptîler "Güneş''in oğlu" diye Firavunların peşinden koşuyorlardı. Gene İsrailoğulları arasında, her hayvanın bir "harf" hikmetinden yaratıldığı gibi bir inanç vardı. Kıptîler harflerin sûretlerini hakikat addetmişler ve kendi ilahlarını temsîlen, hayvanlara tapmışlardı. Her ilâhı bir hayvan sûretinde tasavvur ederlerdi.
Sonra Arî istilaları başladı. Arîler bir şeyden mi kaçıyor, yoksa bir şey mi kovalıyor bilinmez, bundan 5 bin sene evvelinden başlayarak, dünyâ haritasını süratle değiştirdiler.
Tarihçiler Arîlerin Kazakistan ve Moğolistan dolaylarından söylerlerse de, nasıl ve niçin çıktıkları hakkında kimse birşey bilmez. Bunların en eski ecdadı, Ural-Altay kavimleri ile akraba idiler. Allah''ı inkâr ederek onlardan koptular ve Batı''ya doğru koşmaya başladılar. En büyük ahlaksızlıklar bunlar arasında yaygındı. Arîler vahşî ve barbar bir kütle idi. Ama öğrenmeye büyük istidatları vardı. Yerleştikleri bölgelerde ne bulurlarsa hemen benimsemek âdetleriydi.
Arîlerin bir kolu, Kuzey Hindistan''a yayılan Sanskrit boylarıydı. İran''a giren Mitanniler, Medler ve Farslar da Arî''ydi. Babil''i basan Kassitler, Mısır''a varan Hiksoslar, Deniz Halkları... Anadolu''ya yerleşen Hititler, Lidyalılar, Frigyalılar vesaire...
Ama asıl, Avrupa için yaratılmışlardı. Yunanlılar''ın ataları olan Elen boyları, İtalya''ya yerleşen İtalik kavimler ve Lâtinler, İspanya''ya varan İberler, Doğu Avrupa''da tutulan İslâvlar, sonra Vikingler, Cermenler, Franklar, Normanlar, Saksonlar hep Arî idiler. Arîlerden önce Avrupa, uğursuz bir kıt''a sayılır, bu yüzden kavimler oraya gitmekte tereddüt ederlerdi. Her kavmin ulusu, "İstikbâlin en büyük fitnesi" diye bu kanguruyu işaretlemişlerdi. İlk uğrayan Eskimolar''dan başka çok az insan Uralları ve Karpatları aşmıştı.
Bütün Arî kavimleri, bibirine çok benzeyen bir dine sahiptiler. İlk defa bütün Avrupa''ya yayılan Keltler''den, en son gelip Roma İmparatorluğu''nu yıkan Gotlar''a kadar, pek çok barbar kavim, hemen hemen aynı kaynaktan beslenmişlerdi. Gene başta Dürr-ü Meknun''dan işaretlediğimiz, "birbirini yiyen kavim" kapsamında, belki bu Hind-Avrupalılar da denen cins vardır.
İsa''dan bir asır öncesine kadar, Romanya''dan İralanda''ya, bütün Avrupalılar Kelt''ti. Bunların "Katarizm" dedikleri bir dini vardı. İrlanda Keltleri (Dagda) isimli bir ilâha inanırlardı. "Nur"a da, bu ilâhın kızı olarak, Brijit (Brigitte) derlerdi.
Bugünkü Galler, İskoçya ve İrlanda halklarını teşkil eden bu boyun, asıl masalları meşhurdu. Shakespeare''in eserlerinin bir çoğu, Kelt masalıydı. Bunlar Hristiyanlaştırılınca, âdetlerine de Nasrânî bir kisve biçtiler. "Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri"nden tutun da, Cadılar bayramına kadar pek çok âdet, Kelt masallarına dayanır.
Keltler içinde asıl şaşaa ise, Galya Keltleri''ndeydi. Bunların ilahiyât ve efsaneleri çok daha zengindi ve Romalılar''a da tesir etmişti. Romalılar, (druid) denen Kelt rahiplerini düşman bellemişlerdi. Keltlerin Latinleştirilmesine, bu rahipler mâni olmaya çalışırlardı.
Fransa''da tutunan Galya Keltleri''nin baş ilâhları (Taranis) idi. (Epona) ise Yunanlılar''ın (Atina)''sı gibi, harbi ve hikmeti temsil eden kız mâbude idi. Galya panteonunda bir de (Lug) isminde soytarı bir ilah vardı ki, Sezar onu pek beğenirdi.
Cermenler, Avrupa''ya Keltler''den sonra geldiler ve Almanya, Danimarka, İzlanda, İngiltere, İsveç ve Norveç''te tutundular. Kolomb''tan önce Amerika''ya gittiklerini anlatan Vikingler, bir Cermen boyuydu.
Cermen ilahları iki kısımdı. Bir kısmı savaşı ve hükümranlığı temsil eder (Ases), bir kısmı barış ve bereketi temsil ederdi (Vanes)... Baş ilaha ise (Wotan), yahut (Odin) derler, onu aynı zamanda, etrafında şehitlerinin ruhlarının toplanacağı, zamanüstü bir diyar olarak tasavvur ederlerdi. Böylece (Odin)''in, Tevrat''ta (Adem) ve Kur''an''da (Adn) diye geçen, en yüksek Cennet katının kişileştirilmişi olduğunu anlıyoruz.
Cermen boylarında bazen, en yüksek ilah, elinde çekiciyle tasvir edilen (Tor) olurdu. Eflatun da Yaratıcı''yı, mecâzen böyle tasavvur etmişti. (Herta) ve (Frija) ise, Cemenlerin "anatanrıça", yani "tabiat" mümessilleriydi. Muhtemelen Frigya kavmi ile (Frija) veya (freyja)''nın bir alâkası vardı.
Cermenlerin de, bugün dünyâ edebiyâtı içinde yer etmiş, büyük masalları vardı. Grimm Kardeşler''den Goethe''ye kadar, pek çok büyük edbiyatçı, bu masalları derlemişti. Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı, Bremen Mızıkacıları, Külkedisi vesaire hep Cermen masalıydı.
Arî istilâlarının en yoğun olduğu bölge ise, Apenin Yarımadasıydı. Villanovalılar, Osklar, Umbriyalılar, Samnitler, Sabîniler, Venetiler, Ligürler... hep Arî idi. Sadece Etrüksler-ve İspanya''da Basklar- Arî değildir ve bunların da hangi soydan oldukları bilinmiyor.
M.Ö. 1000''e doğru yarımadaya gelen İtalikler, bölgede ilk defa birliği tesis ettiler ve bundan dolayı diğer kavimlere de (İtaliot) dendi. Bir rivayete göre (İtaali) kelimesi, "Allah hizmetkarı" demektir. Bunlardan sonra da Roma İmparatorluğunu kuran Latinler hâkim olmuştur.
İtalikler arasında, Arîler''in en saf bir inancı vardı. Onlar bir ilah îtikadını az çok düşündüren tek Arî kavmiydi. Ancak dinleri, panteizme de yatkındı. Bütün kâinata hâkim olan ilâhî bir kudret tasavvur ederler ve ona (numen) derlerdi. (Numen), Kant felsefesinde de önemli bir kavram olarak, "İdeler Alemi" mukabilinde kullanıldı.
(Numen) basitçe "üçlü birlik"ti. Birliğin başında gökyüzünü temsil eden (Yüpiter) vardı. (Mars), İtaliklerin savaş mâbuduydu ve dünya hayatının koruyucusu (Quirinus)''tu. Galya Keltleri de, güneş ilahı diye (Cernunnos) demişlerdi ki, (Quirinus)''un "ebedi ateş" olması muhtemel...
İtalya''ya Etrüksler hâkim olunca, aşağı yukarı bu yapıyı muhafaza ettiler. (Yupiter)''i aynen alırken, diğer ikisinin yerine (Yunon) ve (Minerra)''yı koydular. Ancak ilkinden sonra, bu ikisi dişi sayılmış ve Yunan Mitolocyasındaki (Ira) ile (Atina)''ya karşılık gelmişti.
Etrüksler günümüze bir de ideoloji bıraktılar. Meşhur masal: Bir çubuk kolay kırılır. İki çubuk, eh... Ama bir çubuk demeti, çok zor kırılır. Etrüksler bu demete (Faşi) derler, milli birlik ve bütünlüklerinin de, bu demet gibi kırılmayacağını düşünürlerdi. Bu inanç sonraları Romalılar''a geçti ve nihayet asrımızın başında, Mussolini tarafından "Faşizm" olarak ifadelendirildi.
M.Ö. 6. asırdan îtibaren, İtalya''ya yeni ilahlar girmeye başladı. Bunlar, Yunanistan, Mısır ve Ortadoğu''dan bolca geldi. Romalılar birçok yenisini uydurdular. Onlar için ilahlar, ancak eğlencelik ve çerezlikti. Tâtil ve eğlence günlerini, yılda 175 güne çıkardıkları oldu. Bu eğlendikleri günleri, ilahların kendilerini serbest bıraktıkları günler sayıyorlar ve onlara (festi) diyorlardı. Bugünkü "Festival" sözü oradan gelir.
Romalılar için hangi ilahın nereden geldiğinin kıymet-i harbiyesi yoktu. Tek istedikleri eğlenmek, araba yarıştırmak, hayvan döğüştürmek, spor müsabakaları seyretmekti. İlahları arasında (souvetaurilia) diye biri de vardı ki, tamamen "yenebilir hayvan eti"nden uydurulmuştu. Bu ilah "domuz" (sus), "koyun" (avis) ve "boğa" (taurus) kelimelerinin birleştirilmesinden yapılmıştı ve onun adına düzenledikleri bayramlarda, bu üç hayvanı kurban edip âfiyetle yerlerdi.
Roma panteonunda, hemen hemen bütün Yunan mâbudlarının bir karşılığı vardı. İtalikler''den aldıkları (Yupiter)''i (Zeus)''a mukabil kullanırlardı. Ona "rahmet ve bereket verici" manasına (Optimus) ve "yüceler yücesi" manasına (Maximus) demişlerdi.
(Kronos)''a karşılık (Satürnüs), (İfestos)''a karşılık (Vulkanus), (Hestia)''ya karşılık (Vesta), (Hermes)''e karşılık (Merküryus), (İvi)''ye karşılık (Yuventus), (Demeter)''e karşılık (Serez), (Posedon)''a karşılık (Neptünus), (Artemis)''e karşılık (Diana), (Afrodit)''e karşılık (Venüs), (Aris)''e karşılık (Mars), (Hades)''e karşılık (Plüto) ve (Diyoniz)''e karşılık (Baküs) vesaire...
(Apollo)''yu aynen alıp, tıp ve sanat ilâhı yapmışlardı. Suriye''den (Baal)''i, Kpadokya''dan (Kibele) ve (Attis)''i, İran''dan (Mitra)''yı da aldılar. Bunların yanına bir ev hayvanları (Faunus), bir çiçek (Fauna), bir meyve (Pomona), bir bağ bahçe (Liber) mâbudu da ilâve ettiler.
Ancak Romalılar için ilah yerine geçen asıl bunlar değil, Firavunlar gibi kayzerleriydi. Öncelikle her aile reisinin şahsiyetinde, itaat ve ibadete müstehak bir dehâ (genius) bulunduğunu düşündüler. Kayzerin dehâsına ise ilahlık isnâd edip (divius) dediler. Jul Sezar zamanında, İmparatorluğa bağlı bütün bölgelerde, imparatorun (divius)''una ibadet edilirdi.
Farslarda Arî idi ve tipik Arî dinlerinin bir versiyonu olan Mezdekîlik inancını benimsemişlerdi. M.Ö. 6. asırda ortaya çıkan (Avesta) isimli din kitapları, Yunanlılar''ı saymazsak, ilk derli toplu Arî din kitabıydı.
Kainatın yaratıcısına (Ahura Mazda) derlerdi. O, aynı zamanda gök ve ışık ilahı sayılırdı. Sonradan adına (Hürmüz) dediler. Romalılar''a tevarüs eden (Mitra) ise tabiat kuvvetlerinin ilâhı sayılır, "çoban" ve "yağmurcu" diye sıfatlandırılırdı.
Farslar''da anatanrıça, sadece sular ve pınarlar mâbudesi sayılmıştı. Adına (Anahita) denirdi ki, Yunanlılar''ın (Athena)''sı ile alâkası açık.
Gene bütün Arî dinlerinde, sarhoşluk verici bir içki içmek mukaddes sayılmıştı. Farslar ona (Haoma) derlerdi. (Diyoniz)''in şarabı nevinden bir şeydi. Her şey gibi, sarhoşluk mizacının ulvî tarafını da böyle süflîleştirmişlerdi.
Sonraları sadece iyilik ilâhı (Yezdan) ile kötülük ilâhı (Ehrimen)''e tapıldı. (Yezdan) "ateş" diye tefsir edildi ve onunla insanlar arasında bağ kuruyor denerek, ateşe tapılmaya başlandı. Mecûsîlik ve ateşperestlik diye, Sâsâniler zamanında bu din yayıldı.
İran''da bazı kimseler de, İtalikler''in (numen)''ine benzeyen bir biçimde (yazata) dedikleri tabiat kuvvetlerine taptılar. Bugün Kürdistan, İran ve Afganistan havalisinde görülen Yezidîler, bunlardır. Yezidî sözünün, İslam tarihindeki Yezidîlerle alâkası yoktur. Alevîlerin Müslümanlar''a "yezidî" demeleri de hakîkatsizdir. Ancak Alevîlikte, İran Yezidîliği''nden gelme pek çok unsur bilinmektedir. Bu Yezidîler''in bir bölümüne de Afganistan''da "kâfir", Batı''da "Gebr" derler.
M.Ö. 6. asırda Belh şehrinde doğan Zerdüşt, enteresan bir kimsedir. İran dininde bir ihtilâli temsi eder niteliklerine rağmen, Mecusîlikle örtüşmüştür.
Zerdüşt''ün bir tek ilah (Ahura Mazda) tanıdığı, (Yezdan) ve (Ehrimen)''i ancak iyilik ve kötülük melekleri yerine koyduğu, içki içmeyi reddettiği ve ateşi de ancak sembolik olarak kabul ettiği söylenir. Filozof Nietzsche, onun dinine mensub olduğunu belirtir.
Milâdî 275''te zuhur eden Mani''de bir din reformcusudur. Önce din sapkını diye öldürülür. Sonra tesiri çığ gibi yayılır. İskenderiyelere, Avrupalara ulaşır.
Maniheizm dedikleri din, cinsî sapkınlıklar taşıyan, mistik eklentileri olan bir şeydir. Moğollar ve Selçuklular''da ahlak düşkünlüklerine sebebiyet verdiği, Kızılbaş kültürünü doğurduğu söylenir.
Bütün bunlar bir yana, asıl dinler ve fikirler cümbüşü, Hind''te ortaya çıkmıştı. Hind dini tipik Arî özelliklerini taşımanın yanısıra, Firavun kültüründen, ama onun dünyevî alâkalarından sıyrılmış, batınî versiyonundan da derin etkiler taşımaktadır.
Bunun yanında Hindliler, Animistleri de, Peygamberleri de görmüşlerdi. Avrupa bu çok zengin dünyâyı, 19. asırda keşfetti. Onu Yunan''a rakip, hattâ üstün görenler oldu.
Hindliler, Yunanlı akrabaları gibi atılgan ve cevvâl değil, kaçkın ve bezgin kimselerdi. En ileri mistisizme vardıkları intibaını verir, ama varamazlar, "mistik" olmak adına "miskinlik" etmeyi bilirlerdi. En koyu materyalizmi geliştirdikleri görüldüğünde, onların maddeye tahakküm cehdinden büsbütün uzaklaştıkları anlaşıldı.
Budacılığın Çin''de en yaygın olduğu zamanlarda, bir Çinli şöyle demişti:
"-Biz Konfüçyüs müridleri, seciyemizi geliştirirken, hâdiseler zeminini asla terketmeyiz. Biz yalnız tabiat verisinin peşinden gider ve tabiî kalırız. Ama Buda, çevresindeki hâdiseleri yok etmek istiyor. Seciyeyi bir hayal mahsulü sayıyor; böylece boşluğun içinde yavaş yavaş kaybolup gidiyor. Onun için, yaşadığı âlemle en küçük bir bağı yoktur. Onun için de, bir Budacı dünyâyı idâre edemez." (Çin denemeleri,Wolfram Eberhard)
Arîler M.Ö. 2000''e doğru Kuzeydoğu Hindistan''a yerleşmişlerdi. Onlardan evvel Hindistan''da muhtelif ırklar ve inançlar vardı. bunlar daha ziyade Animist sistemler oluşturmuşlardı.
Tantracılık, Hindliler arasında benimsenen en eski tarikatti. (Tantra) "kumaştaki ilmik" demekti. Böylece ne kastettikleri, bugünkü pornografinin de ana dayanağı olan âyinlerinde, açığa çıkıyordu. Tantracılık, Hindliler arasında devamlı yenilenen ve revaçta olan bir inanç olmuştu.
Arîler zamanında ortaya çıkan en eski Hind dinine ise, mukaddes kitapları olan (Veda)''lardan maada Vedacılık deniyordu. (Veda) "ilim", "irfan" demekti. M.Ö. 18. asırla 8. asır arasında yazılmış dört büyük kitaptan müteşekkildi. Rigveda, Samaveda, Ataraveda, Yacurveda diye...
Bu kitaplarda dualar, ilahiler, sihir ve nağmeler ve yer yer mücerret tefekkür arayışları vardı. İnayet Han''ın dilimize kazandırılmış "Müzik" isimli kitabı, bu eserlerin verilerinden hareket ediyordu. Hindliler arsında belli belirsiz bir "Yaratıcı" fikri vardı. Ama tipik Arî kanı taşıdıklarından, bunu "politeizm-çok ilahlılık" şeklinde ifade etmişlerdi. İranlılar''ın ve Romalılar''ın (Mitra)''sı, Hind''te de meşhurdu. Romalıların (Fauna)''sını andıran (Vauna), sihir ve adalet timsaliydi. Hükümranlık ve medeniyeti (İndra), sanat ve zanaati (Aditi) ve (Asvin) adlı ikizler temsil ederlerdi.
Bütün Arîler gibi, Hindliler''de de ruhban sınıfı mevcuttu. Hind rahiplerine (Brehmen) denirdi. (Brehmen) muamma demekti; aynı zamanda "ilâhi", "dua" ve "hikmet" manası da vardı. "Aşkın varlık"la birleşmek için, bir nevî nefsinden feragat eden ve toplumdan tecrit olan kimselere (brehmen) denirdi.
(Veda)''ların ilk tefsirlerini brehmenler yaptığından, bu tefsirlere (brahmana) denmişti. Bunların şerhlerinden de (Aranyaka)ve (Upanişad) külliyatları meydana geldi. Daha sonra da (Sutra) külliyatı oluştu. Hepsinin başında, ilâhi vahye dayandığı söylenen (Veda)''lar vardı.
İkinci Binin Yenileyicisi İmam-ı Rabbânî Hazretleri, Hindistan''da yaşadı. Hindlilere bazı peygamberler gönderildiğini, ama bunlara ya çok az kimsenin inandığını, yahut hiç kimsenin inanmadığını, arzu edilirse bu Peygamberlerin kabirlerini bile gösterebileceğini söyler.
Bu en eski metinlerde, en keskin halini İran''da gördüğümüz bir Mecusîlik inancı vardı. Bu inanca (agnihora) derlerdi. Ateşin (agni), ilahlar ve insanlar arasında ebedî bir vasıta olduğu fikri, onlarda da vardı.
(Dharma), ezeli kainat kanunu, (karma) ise mahlûkatın fiilinin "önceki hayatı" tarafından tâyin edilmesi inancıydı. Hindliler "tenasuh-ruh göçü"ne inanırlardı. Eğer yeterince arınmamışsa, ölen bir kimsenin ruhunun başka bir canlıya göçeceğini, böylece dünya hayatını, yani azabı yaşamakta devam edeceğini kabul ederlerdi. Bu yeniden dünyâya gelişler silsilesine de (samsara) adını verirlerdi.
(Samsara), en eski bir hakikatin bozulmuşu idi. İnsanın ezeldeki varlığı ve istidadiyle dünyâya gelmesini, Hindliler biraz eğlenceli bir tarzda uzatmış ve tenâsuh fikrine âlet etmişlerdi. Unuttukları birşey vardı: İnsanın dünyâya "irade" sahibi olarak geldiği... "İrade" Hindlilerin dâima yanlış anladığı bir kavramdı. Onlar iradeyi reddetmenin adına irade derlerdi.
Tenâsuh fikri de, İslam büyükleri tarafından bâtıl îtikadlardan sayılmıştır. Bütün ruhlar bir kökte topludur; "küllî ruh" adında... Ancak ruhlar birbirini bu müşterek temelleri îtibâriyle "fenâ" derecesinde müteessir etse de, birbirine geçmez ve dönüşmez. Ben, ben olan benim; geçmişte yaşamış veya gelecekte yaşaması muhtemel biri değil... İBDA Mimarı "Gölgeler" isimli romanında, bu bahsi ilmî bir çerçevede açıklar...
M.Ö. 540''da doğan Mahavira, (Veda) ve (Upanişad) metinlerini kabul etmeyerek, Caynacılık mezhebini kurdu. İsminin mânâsı "Büyük Muzaffer" olan Mahavira, Hindistan''ın 24''üncü ve son kurtarıcısı olduğunu ilan etti.
Mahavira''nın gayesi, insanı güyâ yeniden dünyâya gelme zaruretinden kurtarmaktı. Eğer insan nefsini arıtır, dünyâyı terkeder ve yüksek bir şuur aydınlığına ulaşırsa, ona "kurtarıcı" mânâsına (tirsankara) denirdi. Bu kelimenin lugat mânâsı, "ırmak geçidini aşan" demekti. Asliyle "İbrânî" kavramının aynı olup, (abr) yani "rüya tâbir etmek" hikmetinin, Hind kültürü içinde aldığı yeni bir şekildi.
Sert bir disiplin olan Caynacılık, Yaratıcıya inanmamayı, kâinatın ve ruhların ezelî olduğunu düşünmeyi öngörüyordu. Et yememek, hiç bir canlıyı öldürmemek, şiddetten kaçınmak (ahims)-Gandhi buradan esinlenmişti- gibi tipik Hindli prensipleri vardı. Ama bir sevgi ve şefkat tarikatı değil, bir dünyâdan kaçış mezhebiydi.
Hemen hemen aynı zamanda, M.Ö. 560 civarında doğan Siddhartha Guatama da, (Veda) ve (Upanişad) külliyâtını reddetmiş ve Budacılık dinini kurmuştu. Budacılık kısa zamanda bütün Hindistan''a, sonra Çin Hindi, Çin ve Japonya''ya, zamanımızda da bütün dünyâya yayılan büyük bir dindi.
Siddhartha Guatama''nın, yani Buda''nın, beyaz bir filin bir prensesten doğma oğlu olduğuna inanılır. Doğar doğmaz dört temel yöne yedişer adım attığı ve annesinin ona "gayesine ulaşan" mânâsına "Siddhartha" ismini verdiği söylenir.
Sarayda büyüyen Siddhartha Guatama, saray hayatından daha ilk gençlik yıllarında soğuyarak, üç kere firâr eder. Bu firârlarında çileyi, ölümü ve terk-i dünyâyı öğrenir. Bundan sonra kendini tamamen hikmete verir. Riyâzet ve murakebeyle uğraşır. Bir yerde tek başına 6 sene yaşar. Bir incir veya elma ağacının altında yedi hafta hiç kımıldamadan bekledikten sonra, "aydınlanmış-enver" mânâsına gelen "Buda" adını alır.
Buda bu sürecin sonunda meşhur Benares Vaazı''nı verir. Burada, "aslolan ızdıraptır; neşe ve lezzet arizî duygulardır" şeklindeki temel fikrini açık eder. İnsanın aslolan duyguyu tattıkça "fena" yani (nirvana) makamına ulaşacağını söyler. (Nirvana), nefesin kesilmesi ve nefesin sönmesidir.
Şimdi Budacılığın bu gürültülerini, İslâm Tasavvufuna kaynak diye göstermek isteyenler vardır. Dışyüzden arada bir hayli benzerlik olsa da, İslâm Tasavvufunun Budacılığa bir tek harf bile borçlu olmadığını söyleyebiliriz. Budacılık hiç bir zaman, Yunan fesefesi kadar bile kıymet kazanamamıştır.
Riyazet, murakabe, vecd, zühd gibi kavramlar, hemen hemen bütün eski ahlâkların müşterek kavramlarıdır. Budacılığın bunlardan maksadı, hayat kavgasını terketmek ve dünyâdan kaçmaktır. Halbuki İslâm Tasavvufu''nda böyle bir gaye yoktur; terk-i dünyâ, ancak dünyâya yeniden dönmek ve hayat kavgasını, bu kez hadiseler plânında değil, genel ve büyük meseleler sahasında idare ve idame etmek içindir, denebilir.
Şu halde Budacı, belki "ızdırap" duygusunun azizliğini görebilir ama, "aşk" gibi bir en yüce duyguyu asla anlayamaz; çünkü kâinatı kucaklamayı bilmez. Çünkü bir Budacı, "yaratılış" hikmetinden haberdâr olmamıştır ki, insanın dünyâya Allah''ın halîfesi olarak geldiğini bilsin. Nitekim İBDA Mimarı, bir âyette, "Ben kulumu eşyâ ve hâdiseleri teşhir etmesi, ele geçirmesi için kendime halîfe olarak yarattım" buyrulmasının altını çizer. Bir Budacı bu misyonu hiç bir zaman kavramamıştır. Dolayısıyla Budacılığın, İslâm Tasavvufu''nun kaynağı değil, ancak yarım kalmış bir İslâm Tasavvufu arayışı olduğundan bahsedilebilir.
Budacılığın pek çok prensibi gibi, "yedi haftadan önce iyileşmez" hususu da bize tanıdık geliyor. Tevhid kelimesinin ancak,"ilah yoktur" kısmında kalmış olan bu tarikatin, bu husus çevresinde uydurduğu (mudra) fikrini sadece komik buluyoruz. (Mudra), "bir ağaç altında belli bir şekilde biteviye durmak" inancıdır. Kolunu şöyle, elini böyle tutmak, asla kıpırdatmamak, falan, filan...
Onun daha gelişmiş bir felsefesine de (yoga) derler. (Yoga), Sanskritçe "boyunduruk vurmak" mânâsına (yuc) kökünden gelir. Lugatte (yoga), "içteki kudreti zaptetmek için bir işle meşgul etmek" ve "iki hayvanı biraraya getirmek" demektir. Hayatın zıtlıklarını bir görmek için, onlarla alâkadar olacak yerde, kendini lüzumsuz bir işe vermek, cimnastik şekillerinden birinde tutunup kalmak, nefesi bir yere hasredip, dikkati bir yerde teksif etmek gibi mânâları vardır. Batılılar "istiğrak-içe dalma" mânâsına (meditasyon) dedikleri bu işi çok eğlenceli bulurlar. Osmanlılar ise en güzelini söylemişlerdir: "Abesle iştigal..."
Burak Çileli''nin hediye ettiği "Budizm" isimli kitapta, Budacılık terbiyesi şöyle anlatılıyor:
"Buda''nın yaşadığı devirde herhangi bir hâdise vukû bulmuştur. Vukûat mahalline gelen Budacı keşişler, ne yapacaklarını şaşırırlar. Bu sırada Buda gelir ve bu hâdisenin aynısının, eskiden de vukû bulduğunu söyler. Hâdiseyi açıklarken bir masal anlatır. Masalın sonunda Buda, anlatılan masalın kahramanının kendisi olduğunu, masalda geçen kişiler ve mücadele ettikleri düşmanların hepsinin, onu dinleyen keşişler ve o yöredeki insanlardan başkaları olmadığını söyler. Böylece masal vasıtasıyla bir taraftan keşişlere Budacılık dersini naklederken, diğer taraftan dünyânın oluşumunu, Hind kültürünün esasını teşkil eden, "yeniden doğuş" inancını, Budacı bakış açısıyla anlatır."
Bu diyalektiği zamanımızda en çok, Sigmund Freud kullanmıştır: "Siz bilmezsiniz ama öyledir" dediğiniz zaman, kabul ettirilemeyecek fikir yoktur.
Hindistan''ın bu dîni, Hindistan''da bir hayli zaman varlığını sürdürdüyse de, asıl Çin Hindi, Çin ve Japonya''da tutundu. Yayılırken de, bir çok kollara ve dallara bölündü.
Budacılığın en eski tatbîkine, "Küçük Gemi" (Hinayana) dendi; bu gemi Hindî Çin''de karaya oturdu. Sonraki kıytırık versiyonuna "Büyük Gemi" (Mahayana) adı verildi; o da Çin, Kore ve Japonya''da hâkim oldu. Rahiplerine (bodhisattra), yani "aziz" adı verildi. Bir başka Budacılık şekli ise Avam Hindûluğu ile Şivacı Tantra mezhebinin karışmasından doğup, "Elmas Gemi" (Vacrayana) adını aldı. Bu da, rahipler ülkesi Tibet''te hâkim olup, papalarına (Dalay Lama) ismi takıldı.
Romalılar''ın ay prensesi (Diana)''sına benzeyen (dhyana), Sanskritçe''de "zühd" demekti. Çin''e geçince (çan), Japonya''ya geçince (zen) adını aldı. Bugün Şintoculukla da karışmış olarak, Zen Budizmi adı altında, Japon Sınaî Hamlesinin bir parçası olarak, Batı pazarlarında alıcı bulmaktadır.
Miladî 5. ve 10. asırlar arasında, Budacılığa teoki olarak Hindû düşüncesi doğdu. Hindûlar, Budacıları (Veda) ve (Upanişad) risâlelerine ihanet etmekle suçlayarak, bugün Batı''da hürmetle yâdedilen önemli felsefe ve sentezler kurdular. Çok geçmeden de Hind havâlisini Budacılar''dan temizlediler.
Hindûlar her ne kadar eski metinlere döndüklerini iddia etseler de, Teslis (Trimurti) prensibine bağlı yeni bir ilâhiyat sistemi geliştirmişlerdi. Bu sistemin Yaratıcı Başilâhı (Brahma) idi. Hayatın himaye ve idamesini (Vişnu), dönüşme ve yıkımı da (Şiva) temsil ediyordu.
(Yoga) bir Hindû buluşuydu. "Hind Fakiri" dediğimiz, çivili döşekte yatan ilkel adamların mezhebiydi. Bununla beraber (Vedanta) mistik bir idealizm, (Mimamsa) ise yaratıcı kelâmı inceleyen bir bakış olarak, Hind felsefesinin temellerini teşkil ediyordu.
Hindűlar edebiyat sahasında da, Budacıları çok geride bırakmışlardı. (Purana), (Mahabharata), (Ramayana) gibi destanları, dünyâca meşhur olmuştu. Hindû dünyâsı neredeyse bütünüyle bir masallar ve efsâneler diyârı hâline gelmişti.
Eski Tantracılık inancını da ihyâ eden Hindûlar, Budacılardan farklı olarak, nefsi koyvermişlerdi. Meselâ Buda, nefsini terbiye için, şeytanın gönderdiği kadınlardan kaçmasını bilmişti, ama Hindûlar aynı gâye ile "toplu seks" âyinleri yapmak ve kaba saba heykeller dikmekten kaçınmıyorlardı. Bunlara da ulvî mânâlar atfedip, mistik izahlar getiriyorlardı. Bu mevzuda, Nietzsche''nin hayranı olduğu İyonyalılar''a bir kaç tur bindirmişlerdi.
Hindûların bâzı din kitabları, bütünüyle süflî zevklere tahsis edilmişti. Bunlardan (Kamasutra) Batılı ayaktakımının başucu kitabı olmuştu. Dağlara, kırlara devâsa buudlarda ve yeterince özenerek diktikleri kaba organ heykellerinden, erkeğe ait olanına (linga) veya (lingam) derlerdi. Sanskritçe "işaret" mânâsına gelen bu sözün, belki Latince "lisan" mânâsına gelen (linguam) sözüyle bir alâkası olabilir.
Gene Batılı "hippi" tipinin batıldığı (Krişna), baş ilahlardan (Vişnu)''nun başka bir suretle tecellisi sayılırdı. (Krişna) efsanelerde, ilâhî araba sürücü, hikmet öğretici ve zampara bir delikanlı olarak tasvir ediliyordu.
Hindû ilâhiyatının başında yer alan (Brahma), tipik bir "anatanrıça" olmanın yanında, brehmenlerin ilâhi kişiliği de sayılırdı. Heykellerde dört kollu ve dört yüzlü olarak tasvir edilmiş, (Veda)''larda ilim ve irfan ilâhesi, zaman ve mekanın doğurucusu, "külli dişi" veya "altun döl" (hiranyagarbha) olarak anlatılmıştı.
(Upanişad) risâlelerinde dünyâ, bir denizde yüzen "kaplumbağa"nın veya "ejderha-büyük yılan"ın sırtında bir satıh olarak telâkki edilirdi. Gerek "kaplumbağa kabuğu", gerekse "büyük yılan" olarak, bütün eski efsanelerde yaygın olduğunu hatırlayınız. Atina''da (Zeus)''un yerine büyük bir yılana tapılırdı. Babil kralı Hammurabi''nin baş ilâhı (Marduk) da bir ejderha suretinde tasvir edilirdi. Bugün ejderha figürüne daha ziyade, Çin mamülü karate filmlerinde rastlamamız, bir tesadüf değildir; çünkü onlar da bunu aynı "sınırlı ve iyi bilinen kaynak"tan almışlardı.
Hindűların ulu ilâhı, her şeye can verip onları gözeten (Vişnu), kâinatın ilk unsuru sayılan Şahmaran''ın üzerinde tasvir edilirdi. Bu yüzden ona, "suların üstünde dinlenen" mânâsına (Vişnu Narayana) denmiş, kalb sâfiyeti, sevgi ve ahlâk gibi, sübut gerektiren hasletler ondan bilinmişti.
Hindûlar "külli ruh"a, yani "yaratıcı erkek unsura", (Atman) demişlerdi. Mısırlılar''ın (Atum)''unu da andıran bu yaratıcı ruh, en ilkel Animistler arasında bile bilinirdi. Arî öncesinde bataklar ona (Roha), Okyanusya yerlileri ise (Mana) derdi. Yaratıcı ruh, eski (Veda) felsefesinde (Manas) olarak isimlendirilmişti. (Manas), düşünmek, istemek, arzulamak ve dikkatli olmak mânâlarına geliyordu. Muhtemelen Kırgızlar''ın (Manas) isimli destan kahramanı da buradan çıkmıştı.
(Şiva) ise aşkın tecrübelerin ve mukaddes dehşetin timsâli sayılırdı. Kâinatta yakıp yıkma cinsinden herşey (Şiva)''dan bilinir, binaenaleyh "istihâle" de ona atfedilirdi. (Şiva)''nın heykelleri "Şeytan"ı düşündürecek cinsten, dişi unsuru olan (Şatki) ile birarada ve "hermafroditik-çift cinsiyetli" bir tertib içinde hayal edilirdi. (Şiva) aslında Heraklit''te, felsefî bir ifadesini gördüğümüz "ateş çemberi" idi ve bu yüzden "Raks şâhı" (Nataraca) diye lâkablandırılmıştı.
Yogacılar ve tantracılar, açıkça bir şeytan alâmeti olan bu (Şiva)''ya taparlar, âyinlerinde ona yaklaşmak üzere de "çıplak kadın" unsurunu öne çıkarırlardı.
Bütün hindû kolları bir olup, Budacılar''ı Hindistan''dan çıkardıktan sonra, Budacılar Seylan ülkesini ele geçirip, Hindûlar''a karşı Sri Lanka devletini kurdular. Sri Lanka''da çoğunluk olan Seravada''larla, azınlık olan Tamill''ler arasındaki çekişme hâlen sürmektedir.
Hindûlar''ın İslam düşmanlığı ise, İngiliz desteğini arkasına alarak, bütün Müslümanları yoketem strajetisi ile hâlen şiddetli çatışmalara yol açmaktadır. Pakistan ve Bangladeş, Hind ahâlisinden ayrılmış Müslüman ülkelerdir. Keşmir bölgesinde ayrılıkçı Müslüman gerillaların cihadı hâlen devam etmektedir. Pencap ve diğer Hind eyâletlerinde ise, hemen hemen hergün bir cami kundaklanmakta ve bir Müslüman öldürülmektedir. Saldırılar karşısında Müslümanlar kırıldığı sürece, Batı İmparatorluğu tarfsızlık edebiyatı yapmaktadır.
Hindû saldırılarının bir neticesi olarak, 15. asırda bir de kendilerine "Sih" adı veren bir mülhidler topluluğu peydâ olmuştur. Sihler, güyâ hem Müslümanları, hem Hindûları reddetmiş ve tek ilahlı uydurma dinlerine bir de kitab-ı mukaddes (Granth Sahib) yazmışlardır. Bunlar Hindlilerin en militan ve mutaassıb kesimi olarak bilinmektedir.
Şu var ki, komünüzm, bütün bu dinleri geriletmiştir. En çok Müslümanlar ve bir ölçüde Tibet rahibleri üzerinde her türlü sindirme politikası uygulayan Çin Kültür Devrimi (1966-1976), sonunda mimarı Mao''nun "çocukluğumdan beri nefret ederim" dediği Konfüçyüs''ün dinini resmîleştirmiştir.
Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz ki, Hind dünyâsı putperestliğin her çeşidinin, bununla beraber tevhid dininin, zengin ve yaşayan bir resmini belirtiyor. Ama gösterilmeye çalışıldığı gibi, bu dünyanın temeli hoşgörü ve kardeşliğe değil, bütün olduğu gibi savaş ve çileye dayanıyor. İneğe tapan sürülerin temsil ettiği, Portekizce deyimiyle "kast sistemi" de, durmadan tekrara edildiğinin aksine, en küçük bir iyi niyet alâmeti değil, yazılmayan ve çizilmeyen bir barbarlık ruhu taşıyor.
S.G.