exclusive
17-08-2006, 17:09
Emin Çölaşan'ın 13 Ağustos 2006 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısından alıntıdır...
Türban kararı daha önce Vakit Gazetesi’nde birinci sayfadan nal gibi -manşetten- verilmiş, kararı veren başkan ve üyelerin fotoğrafları basılmış, her biri ayrı ayrı hedef gösterilmişti.
Bu yayından sonra, burada 14 Şubat 2006 tarihli, "Açıkça Hedef Gösteriyorlar" başlıklı yazımda şöyle demiştim:
"Dünkü Vakit Gazetesi (türban kararını veren) Danıştay üyelerini açıkça hedef gösteriyordu. Bu nasıl rezalettir? Bu hakimlerin can güvenliğini bundan sonra kim koruyacaktır? Onlar açıkça hedef gösterildi"
Türk toplumu olarak unutkanız. Onun için bu hatırlatmaları yeniden yapıyorum. Danıştay’ın o sıkmabaş kararı sonrasında başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı bakanlar uluorta ahkam kesti. Ortamı onlar kızıştırdı.
Recep Tayyip Erdoğan konuştu: "Bu kararı kınıyorum. Hiçbir hukuk anlayışı içinde tanımlanamaz."
Daha sonra sözlerini Danıştay’a hitaben şöyle sürdürdü: "Efendi, bu (sıkmabaş kararı) senin değil, Diyanet’in işidir."
Devletin yüksek yargı organına "efendi" diye hitap ediyordu!
Kervana Abdullah Gül katılmaz olur mu! "Bu anlayış diktatör rejimlerin felsefesidir. Kaygıyla karşılıyorum. Hayretler içinde kaldık. Bunlar (bu mahkeme kararı) çok yanlış ve tehlikeli işlerdir."
Alparslan Arslan isimli katilin Danıştay baskını öncesinde Türkiye’de biz bunları yaşadık. Türkiye’yi yönetenlerin ağzından bu sözleri utanarak duyduk.
İyi biliniz, o baskın boşuna yapılmadı. Ama katliama doğrudan ve dolaylı biçimde yol verenlerden hesap sorulmadı. Bundan sonra da sorulmayacak.
Katil Alparslan mahkemede "deli numarası" yaptı. Kendisi açısından tek çıkar yol bu. Akıl dengesinin yerinde olmadığı belirlenirse ceza almayacak ve aramıza karışacak. Kararı Ankara’da Numune Hastanesi verecekmiş.
Peki bu "delilik" nereden çıktı? Şimdi yine Danıştay baskınının yapıldığı 17 Mayıs 2006 gününe dönelim. Baskından sonra sadece birkaç saat geçmişti ve Meclis kürsüsünde Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin konuştu:
"Bu konuda sürprizlere hazır olun!"
Şahin ne demek istiyordu? Baskın sonrasında bu işin askerlere ihale edilmek isteneceğini mi, yoksa katilin deli olabileceğini mi?
Aynı gün TBMM Başkanı, "büyük devlet adamı" Bülent Arınç yine Meclis’te konuştu. Kanlı baskından iki saat sonra!
"Saldırganın cezai ehliyeti olmayabilir. Akli dengesi yerinde olmayabilir. Yargı sürecinde hukuki ehliyeti olmadığı ortaya çıkabilir."
Aman yarabbim, böylesine "ileri görüşlü" devlet adamlarının karşısında saygıyla eğilmek, şapka çıkarmak gerekmez mi! Ne dedilerse o oluyor!
Katil şimdi Ankara’da Numune Hastanesi’nde incelenecekmiş. Orası deli raporu verirse, itiraz üzerine son sözü Adli Tıp Kurumu söyleyecekmiş.
Açık konuşuyorum, bu konuda ciddi endişeler var. AKP iktidarı Türkiye’de üniversite hastaneleri hariç bütün sağlık kurumlarını -Adli Tıp dahil- ele geçirdi, oralarda kadrolaştı ve her birinin başına kendi adamlarını getirdi.
Türban kararı daha önce Vakit Gazetesi’nde birinci sayfadan nal gibi -manşetten- verilmiş, kararı veren başkan ve üyelerin fotoğrafları basılmış, her biri ayrı ayrı hedef gösterilmişti.
Bu yayından sonra, burada 14 Şubat 2006 tarihli, "Açıkça Hedef Gösteriyorlar" başlıklı yazımda şöyle demiştim:
"Dünkü Vakit Gazetesi (türban kararını veren) Danıştay üyelerini açıkça hedef gösteriyordu. Bu nasıl rezalettir? Bu hakimlerin can güvenliğini bundan sonra kim koruyacaktır? Onlar açıkça hedef gösterildi"
Türk toplumu olarak unutkanız. Onun için bu hatırlatmaları yeniden yapıyorum. Danıştay’ın o sıkmabaş kararı sonrasında başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı bakanlar uluorta ahkam kesti. Ortamı onlar kızıştırdı.
Recep Tayyip Erdoğan konuştu: "Bu kararı kınıyorum. Hiçbir hukuk anlayışı içinde tanımlanamaz."
Daha sonra sözlerini Danıştay’a hitaben şöyle sürdürdü: "Efendi, bu (sıkmabaş kararı) senin değil, Diyanet’in işidir."
Devletin yüksek yargı organına "efendi" diye hitap ediyordu!
Kervana Abdullah Gül katılmaz olur mu! "Bu anlayış diktatör rejimlerin felsefesidir. Kaygıyla karşılıyorum. Hayretler içinde kaldık. Bunlar (bu mahkeme kararı) çok yanlış ve tehlikeli işlerdir."
Alparslan Arslan isimli katilin Danıştay baskını öncesinde Türkiye’de biz bunları yaşadık. Türkiye’yi yönetenlerin ağzından bu sözleri utanarak duyduk.
İyi biliniz, o baskın boşuna yapılmadı. Ama katliama doğrudan ve dolaylı biçimde yol verenlerden hesap sorulmadı. Bundan sonra da sorulmayacak.
Katil Alparslan mahkemede "deli numarası" yaptı. Kendisi açısından tek çıkar yol bu. Akıl dengesinin yerinde olmadığı belirlenirse ceza almayacak ve aramıza karışacak. Kararı Ankara’da Numune Hastanesi verecekmiş.
Peki bu "delilik" nereden çıktı? Şimdi yine Danıştay baskınının yapıldığı 17 Mayıs 2006 gününe dönelim. Baskından sonra sadece birkaç saat geçmişti ve Meclis kürsüsünde Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin konuştu:
"Bu konuda sürprizlere hazır olun!"
Şahin ne demek istiyordu? Baskın sonrasında bu işin askerlere ihale edilmek isteneceğini mi, yoksa katilin deli olabileceğini mi?
Aynı gün TBMM Başkanı, "büyük devlet adamı" Bülent Arınç yine Meclis’te konuştu. Kanlı baskından iki saat sonra!
"Saldırganın cezai ehliyeti olmayabilir. Akli dengesi yerinde olmayabilir. Yargı sürecinde hukuki ehliyeti olmadığı ortaya çıkabilir."
Aman yarabbim, böylesine "ileri görüşlü" devlet adamlarının karşısında saygıyla eğilmek, şapka çıkarmak gerekmez mi! Ne dedilerse o oluyor!
Katil şimdi Ankara’da Numune Hastanesi’nde incelenecekmiş. Orası deli raporu verirse, itiraz üzerine son sözü Adli Tıp Kurumu söyleyecekmiş.
Açık konuşuyorum, bu konuda ciddi endişeler var. AKP iktidarı Türkiye’de üniversite hastaneleri hariç bütün sağlık kurumlarını -Adli Tıp dahil- ele geçirdi, oralarda kadrolaştı ve her birinin başına kendi adamlarını getirdi.