PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kulleteyn


Neva
29-09-2012, 21:19
http://media-cache-ec4.pinterest.com/upload/239957486366044208_rBxkg99x_c.jpg

KÜLLETEYN
TURAN DURSUN


AKYÜZ YAYINLARI
KİTAP NO: 18
•


KULLETEYN
• TURAN DURSUN
• 1. BASIM TEMMUZ-90
• BASKI: Yalçın Ofset
• DİZGİ:Bibliotek Dizgi
• CİLT: Esra Mücellilhanesi


AKYÜZ YAYINLARI
Neşet Ömer Sok. Kadıköy İş Merk.
No: 10/124 Kadıköy/ÎSTANBUL
Tel: 347 08 27 - 349 43 14 '

Neva
29-09-2012, 21:30
ÖNSÖZ


Kulleteyn, 12 yaşıma değin olan yaşamımın "roman"ıdır. İsterseniz "roman" demeyin; "romanlaşan" gerçek. Kahramanı olan "Türko", benden başkası değil. Kişi ve yer adlarından çoğu gerçek. Kimi de değiştirilmiştir. Tümüyle belgesel nitelikte. Dinsel konular,dünyasındaki en sağlam kaynaklara dayalıdır ve işlendiği gibi olduğu, her ân kanıtlanabilir. Yaşayış biçimi, "laki"ler, yani "molla " adayları, okunan "ders"ler, kitaplar, ders okuma biçimleri, "molla",baştan sona birer gerçek. Adını kitaba verdiğim gerçekteki "kulleteyn" de öyle... Doğu Anadolu'nun çok önemli bir kesitinden alınma gerçekler hepsi. İncelemeci ve araştırmacılar, çok şeye ışık tutacak öğeler bulacaklardır bu kitapta.

Kurallarını binlerce yıllık ilkelliklerden alan ve bugün insanımıza, dahası tüm insanlığa giydirilmeye çalışılan eski elbise, "Şeriat" nedir, ne değildir? İnsanları, kitleleri ne duruma getiriyor ve kimlerin desteğiyle bunu sağlıyor? Kimi boşlukları şeyh, ağa, molla üçlüsü nasıl dolduruyor? Bu üçlü, güçlerini resmi yönetimlerle de birleştirince, egemen olduğu yörelerde nasıl karanlık üretim merkezleri kuruyor ve ışık sızmasın diye nasıl önlemler alıyor, nasıl kalın kalın duvarlar örüyor?

Bu sorulara ve daha nice nicelerine cevaplar, ipuçları bulunabilecek. Temel amaç da bu zaten. Anlatılırken gerçekleri örtme yoluna gidilmemiştir. Olduğu gibi sunulmuştur her şey. Bilindiği gibi dürüstlük, açıklıkta. Kapalılıktaysa karanlık olur. "Tabu"lar karanlıkta yaşarlar. Yalan, sahtelik ve sayılamayacak kadar kötülük de bu alanda. Bu kesimdekiler, gün ışığına çıkarılmadıkça, ilkellikler, kafalara, gönüllere vurulu zincirler kınlamaz ve daha güzel bir dünyanın yolu açılamaz.

Kulleteyn'i hazırlarken bu yolda bir katkısı olsun istedim. Olacağına da en küçük bir kuşkum yok.

Bu kitapla birlikte, 2000'e Doğru'da ve başka dergilerde yayınlanmış, kimi de yayınlanmamış olan yazılarımdan oluşma "Din Bu" adlı bir kitabım (Kaynak Yayınları'ndan) elinizde olacaktır.

Her şey, daha güzel bir dünya için...

Neva
29-09-2012, 21:32
1


Sıradan bir gündü. Namaz hazırlığı. Abdest gerekti. "Temizlik". Ama başka türlüsü. Temel amaç "günahlardan arınmak". Üşüşmüşlerdi dörtgen "Kulleteyn"in çevresine. "Taharet" ve "abdest" için. Kimi yatakta, kollar sıvalı. Kimi kulleteynin çevresinde bir yer bulma çabasında, dolaşmakta. Kimi yerini bulmuş olmanın rahatlığı içinde kıçını açıp çökmüş; kimi çömelmiş. Bacaklar arasındakiler salkım saçak. Hava da sıcak mı sıcak. "Vay bâboooül" kıçlarını açanlar "taharet"çiler kesiminde. Biraz sonra, bir kulleteyne, bir bacak arasına gidip gelen eller, başlattığı şapır şupurları tam bir cümbüşe dönüştürecekti. Hem de ne cümbüş! İşte başlamıştı bile...

Bacaklardakilerin tümü, çoğu çuldan çapuldan, yamalı ya da yırtıkları sallanan şalvarımsı şeyler, tek tük de olsa kimi şanslılarda bulunan akı gitmiş donlar ne varsa sıyrılmıştı aşağıya. Cömertçe sıyrılmıştı. "Mallar meydanda"ydı hep. Bacaklar arasındaki "takımlar", genellikle kara, kıllı kokusu çevresine yayılır biçimde terli. "Üçlü t a k ı m l a r , çalışırken, oturup kalkarken, sıcakta ve çileli yaşamda bacakların arasından, bir süre için de olsa kurtulup özgürlüğüne kavuşmuş olmanın keyfiyle sarkmış; bulabildiği havayı soluyordu. Özgürlük ne güzel şeydi. Yıkanma, serinleme. "Ohhh... " Takımlar yıkanıyordu da yıkanıyordu. Ovula ovula, şapur şapur. Kirler değilse bile terler gidiyordu. Kulleteynin suyunun kirli, "firtıklı" (sümüklü) oluşuna aldıran yoktu. Hiç de olmamıştı zaten. Olsaydı çok yadırganırdı. Her namaz öncesinin doyulmaz keyfi yaşanıyordu. "Taharet", büyük mutluluk. Şapur şupurlar konuşmalara, derinden gelen "oh'lara, mırıldanmalara, "dua"lara, bağrışmalara kanşıyordu. Bir kendine gelme, bir yenilenme oluyordu her "taharet"te. Kulleteynin ayrılmazları durumundaki kadın, çoluk çocukla birlikte paylaşılan bu durum, yaşamın can damarlarındandı.

Ve işte Husso. Tozuyla, toprağıyla, çerçöplü, saman dolu, iri mi iri gövdesiyle. Bir insan azmanı. Kimine göre "Ürkünç", kimine göreyse "hazâ erkek"! Bacaklarındakilerini öylesine sıyırmıştı ki, takımları hemen tümüyle meydanda. Koca gövde bükülüp çömelmiş. Ama o takımlar, seyirlik mi seyirlik. "Husso, kurban Hussoü!" Bakışları, oradaki her şeyi ve herkesi egemenliği altına almış; yanındakiler, kulleteyn çevresindekiler, biraz ötedeki cami Önündekiler ve kulleteyni çevreleyen küllüklerdekiler arasında bölünmüştü. "Husso ki Hussoü!" Eğildi kulleteyne biraz. Sol elini soktu. Şeriat'ın "temiz su" dediğinden alıp çarptı "taharet" bölgesine. Takımı üzerinde şaklattığı sulu elinin çıkardığı ve çevrede duyulan ses, her zamanki gibi cümbüşe cümbüş katıyordu. Ayrıca bu sesten birşeyler anlatmak istediği de belliydi. Bir daha, bir daha... Çarpışlar gerçekten görkemliydi. Kıllı bacaklar arasındaki takımı da kuşkusuz. Çarpılırken çığlık koparan sular, önce sersemliyor; sonra nereden geldiğini asıl yerine yöneliyordu. Önce açılıp sergilenmiş olan kıçın iki tümseğini ve deresini doldurmuş olan "kermeli kıllar"ı arasında yürüyüp yayılıyor; daha sonra da akıp gidiyordu kulleteyne. Yani geldiği yere... Dörtgenin kıyıları, bu tür dökülüp akmalarla yer yer aşınmıştı. Kulleteynden alınan sular, yine kulleteyne verilirdi. Suları eksilmesin derecesine. Dipten çok az kaynayıp çıkan, akağında bir saman çöpünü bile sürükleyip götüremeyecek ölçüde güçsüz akması nedeniyle durağan ("râkid") sayılan bu havuzdaki suyun tükenmemesinde bunun da payı az değildi.

Bir yel esti, kulleteynin çevresindeki çöplükte sıçtıktan sonra bokuna bakıp oynayan bir çocuğun entarisini çadırlaştırdı, oradaki ve çevredeki küllerden, çöplerden bir kesimini toplayıp kulleteyne doldurdu. Her zamanki gibi...

Bir gürültü patırdı da abdest alanlar kesiminde. Yüzlere çarpılan suların sesleri, kıçlara çarpılanlarınkiyle yarışıyordu. Ayrıca konuşmalar, kırık dökük Arapça dua mırıldanmaları, ağıza buruna su çekmeler, boğaz çalkalamaları, boğaz ayıklamaları ve gürültülü sümkürmeler, kulleteynin içindekileri hedef alan tükürmeler. Tümünden çıkan sesler birbirini tamamlıyor; namaz hazırlığını yansıttığı için de "kutsallık" kazanıyordu.

(Molla) diye çağrılması için küçük bir basamağı kalmış oları Seydo da oradaydı. Abdest alacaklar arasında. Başında keçeleşmiş terliğiyle (takke), omuz başlarından pamukları çıkmış ceketi", kirden ne rengi ne de malı belli olan işliği (gömlek), paçalarının biri uzun öbürü kısa yamalı şalvarı, cin cin bakışları ve kasılışlarıyla "-ben de varım!" diyordu sanki. Gururluydu. "Tâlib" adı verilen yüksek dereceli "faki"ler ("fakih"ler, yani din öğrencileri) arasındaydı çünkü. Şeriatı da iyice ezberlediği için herkese işittire işittire bir dua mırıldanıyordu.

Arapçadaki şivesine ve fıkıhtaki kalıplarına uygun olarak.. Nicelerini imrendirerek... Kollar sıvalı, abdeste girişmişti. Çömeldi. Elini uzattı, ama yetişemedi kulleteyne. Bir ayağını aşağıdaki bir taşa koydu, sarkar gibi eğildi, artık yetişebiliyordu. Sağ elini soktu. Şeriatın su dediği sıvının yüzündekileri o yana bu yana itti. Abdest suyu yeri açmaktı çabası. Ama itilenler, hızla geri geliyor ve hemen eski durumunu alıyordu. Eleleydi tümü. Şeriatın su dediği şey buharlaşarak uçup gitmesin diye güçbirliği etmişler gibiydi. Seydo, tek elle savaşı kazanamayacağını anlayınca, öbür elini de soktu. Kürekleşen ve süpürgeleşen eller işe yaramıştı bu kez. Avuçla "su" alacak ölçüde yer avuçladığı şeyle suratını yıkadı. Bir daha, bir daha. Bir avuç da ağzına götürdü. Avurtlarını doldurup boşalttı. Boğazından çıkardıkları, avuçladığı yerdekilere eklenmişti. "Sünnet"i tam yerine getirmek için boğazını iyice ayıklayarak, üç kez yapmıştı bu işi. Her işi üç kez yapmak gerekliydi. Burnuna da alıp boşalttı, sümkürdü. Fırt eden "fırtık"lar (sümükler), fırlayıp kulleteyndeki yerini alıyordu.
Ustalıkla yapılıyordu bu da. Abdest alma yerinden avuçladıkça çevreye itilenler aman vermediği için her yıkama işini çabuk yapmaya çalışıyordu. Seydo, yine de sünneti yerine getirmekte titizdi, eksik birşey bırakmıyordu. Bir avuç da yüzüne alıp çarptı. İki eliyle yüzünden sıyırdığı kirli suları emerek ağzında topladı ve fırlattı. Yine ustalıkla, yine kulleteyne. Abdestinin öteki işlerini de yerine getirdikten sonra doğruldu. Islak elini cebine soktu, içindekilerle kabarıp torbalaşmış olan cebini karıştırdı, sümüklerle sertleşmiş kirli mendilini çıkardı sonunda. Bir güzel silindi. Siliniş de görkemliydi. Yüzünü kollarını kuruttu. İşliğinin kollarını indirdi, ilikledi. Hepsi yerli yerindeydi, hepsi Şeriatın dediğine uygundu. Artık hazır sayılırdı Taharet ve abdest için koşulup üşüşülen, kimi zaman da kapkacak namaza.

Neva
29-09-2012, 21:34
9

yıkamak ya da yemeklik su almak için uzanılan "kulleteyn"deki "su" Şeriatın belirlediği ölçüler içindeydi. "Kulleteyn", "iki kule" (yaklaşık 13 ton) su demek. Durağan bir suyun temiz ("tâhir") sayilabilmesi için Şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. Daha az olamazdı. Bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun "temiz"di artık. "Pislik"lerle dolu bile olsa.. Doluydu zâten. İlk görüşte bataklık bile görünüş öyleydi. Zaman zaman yıkanan bulaşıkların, su almak için daldırılan yağlı, isli tencerelerin bıraktığı yağlar, isler, bulaşıklar ve atılan türlü pisliklerle vıcık vıcıktı. Yüzündeki, bez, tezek, odun parçaları, kimi kanlı, kimi yeşilimsi, top top ya da uzayıp şuraya buraya tutunmuş "firtık"lar (sümükler), daha bir nice şey; kalınca bir tabaka oluşturuyordu. Şeriatın burada su dediği şeyse, bu tabakanın yer yer bölünüp parçalandığı kesimlerde kendini gösterebiliyordu ancak. Türlü renkler arasında. Ama madem ki Şeriat temiz demişti, temizdi. Şeriat neye pis diyorsa, pis olan da oydu. Yani belirleyici, Şeriat'tı. Ora halkını hak etmediği, belki de başlangıçta tiksindiği o duruma sokan da.

Hemen yakınında küllükler (çöplükler). Küllüklerden tepeler, tepecikler. Kuşaklar boyu dökülegelen küllerden, çöplerden oluşma alçaklı yüksekli. Çiğnene çiğnene iyice bastırılmamış olsaydı her biri koca bir dağ olurdu. Birer soluklanma, dikilme, gezinip dolaşma, seleserpe oturma, karşılıklı hanekleşme (şakalaşma), "kaççe"ler (kızlar) ve "kuro"lar (oğlanlar) arası kaçamak bakışlarla sevgi alışverişi, işaretleşme, ahbaplar arası söyleşme, dertliler arası dertleşme ve "taharet"çilerle, "abdest"çilerle, yani kulleteyn kesimiyle, ayrıca cami kaynaşıp bütünleşme yerleri. Genellikle yerin dibine gömülü, bir-iki karış boynundaki taşlı-kerpiçli ve kurusun da kışın yakılsın diye top top ya da yassı yassı yapıştırılmış hayvan boklarıyla çaplı duvarlardan, damlarından ve bacalarından belli olan evlerin halkı küllükler, evlerin hemen önünde. Küllüklerde allı güllü çocuklar, gençler, yaşlılar. Genellikle ayaklar çıplak, yarık, yarıklar küllerle dolmuş. Yüzler kavruk, benizler uçuk, renkler oluk. Kimi kadın yaşmaklı, kimi kadın yaşmaksız ama ürkek. Entariye giyilen çuldan-çapıttan şeyler kat kat, topuklara dek uzun. Kimi ezgin ya da dünyayı umursamaz bakışlı, kimi canlı ve küllükte de itebilir olduğunu kanıtlar türden çiçekler gibi. Kiminin durgunluğundan vurgunluk okunmakta. Vurgun olduğu "kıro"ya varamamaktan. Kimiyse cıvıl cıvıl. Cilvesi bile var kendine özgü. İşte kara ama güzelce bir kaççe. Bakışları kulleteyde. Belki de "malını sergilemiş olan" Husso'yla ilgili. Belki Husso da onunla ilgilenmekte, de olabilirler, kimbilir. Yine küllüklerde, kovalanan, taş atılan, el - çubuk sallanan tavuklar. Bunlar da küllük halkından sayılır.

Ama bir başka sınıf. Kimi yiyecek bulmak için küllüğü eşelemekte. Bulup çıkardıklarını da ivedi ivedi taşlığına göndermekte. Kimiyse bayat yiyeceklerden çok, tazeleriyle ilgileniyor. Orada burada taze taze duran çocuk boklarına üşüşmüş. Daldırdıkları pençeleri ve gagaları kocaman kocaman olmuş bok-kül karışımıyla.. Çok daha tazesini elde etmeye saldıranlar da var: çocukların kıçlarından çıkanlara göz dikmişler. Varıp varıp dilmekle, alıp alıp kaçırmaktalar.

Sövgü-ilenç dolu bağırıp çağırmaların, çubuk sallamaların, koca koca taşlar atmaların hiçbir zararı yok. İşte ağlayan bir çocuk. Kıçı didilip yaralandığı için ağlıyor. Yanına koşan annesi, boklu ve kanlı kıçın silinmesi, bağırmalar ve tavukların kovalanmaları. Kimi çocuklar kıçlarındakilerle birlikte, ellerindekiler ve ağızlarındakilerle de verimli ve iştah çekicidir tavuklar için. Ellerinden, ağızlarından alınıp kaçırılmalar yüzünden ağlayan çocuklar da eksik değil. Ama tavuklarsız olamazlar. İçiçe yaşamaktalar. Çocukların çoğu cılız, hemen tümü aynı görünümü sergilemekte. Kıçları, karınlarına değin açık. Kimiyse tümüyle çıplak. Sert havalarda bile.. Tümüne yakını son derece kirli. Ağız, yüz de öyle. Yer yer kurumuş bulaşıklar, kirler ve islerle kaplı. Öyleyken sevimli çoğu. irlerine, bulaşıklarına bakmadan sevip okşayanları, öpüp kucaklayanları var. Her yanı saran bir koku. Daha doğrusu türlü kokular. Ama kimse rahatsız değil. Çünkü kokular da oralı.

Birkaç adım ötede Kartallı Köyü Camii. Ve camiin, çoğunu (molla) adaylarının oluşturduğu cemaati. Her namaz vaktinde görüntü aynı olur. İnandıkları "kader"leri gibi. Namaza hazırlanıp gelmişler, Söyleşmekteler. Genellikle din üstüne, "Ahiret" Üstüne. Kulleteyn - Küllükler - Cami. Kartallı Köyü'nün "olmaz'sa olmazlar"ının en önemlilerinden. Buralar ve buradakiler, kendine özgü bir dünya. Başka dünyalar pek bilinmediği için istekler, düşler Sini İl. İnsanlar kendi içinde mutlu, kendi içinde mutsuz. Uçsuz bucaksız ve topraklarda, karınca yuvaları gibi yerlerine gömülü öteki köylerdekiler de öyle. En az 8 aylan kışta geçen bu dünyalarda dedeler, nineler nasıl yaşamışlar, nasıl gelip gitmişlerse torunları da öyle yaşamakta. Dünyaların değişmesi için de bir neden yok.

Dilini çıkarmış "lehleye lehleye" gelen bir köpek. Belli ki sıcaktan bunalmış ve susamış. Kulleteynin çevresindekilerin iyice seyrekleştiğini görmüş olmalı. Yaklaştı kulleteyne. Önce bir sağına soluna baktı. Sonra başını uzattı. Suyun yüzündekileri burnuyla itip yer açtı. Ne de iyi olmuştu. Ne var ki Seydo gördü onu. Bir taş alıp attı zavallıya. Tutturmuştu. Zavallıcık acı acı seslerle uzaklaştı.

Neva
29-09-2012, 21:35
2

Ve işte "Türko". 8 - 9 yaşlarında bir çocuk. Türk olduğu için almıştı bu adı. Seydo'ya yaklaştı. - Bir sorgu sormah istirim.

- Sor "bavemin" (babam)! Sor benim babo! Sor kurban! Ne dirsen sor!
- Sen bu pis suda abdest aldın?!
- Estağfirullah, sen ne dirsin ula? Kulleteyn hiç pis olur (mu)?
- Olmuş işte! Sen de alıp ağzına koydun?!

Ula kurban sen Şeriati bilmirsin. Şeriat kulleteyne "pis" demez hâşâ. Sen git dersini oku! "Mes'le derin", öğrenirsin hamma (ama) illerde (ilerde). Hadi kurban git sen çalış, hadi! İyi çalış dersine! "Derin mes'le"ler çok ileri derslerde öğrenebilecekti ancak. "Şeriat" okunurken, "fıkıh mezhepleri" okunurken, "usûliil-fıkh"ı içeren "Cem'ul-Cevâmi" ve benzerleri okunurken.. Oysa babası Türk" olduğu için "Türko" diye çağrılan çocuk daha yeni gelmişti Kartallı Köyü'ne okumaya. Daha çok başlardaydı. "Arapça" okuyordu, ama ilk kitapdaydi. Ne var ki "mes'ele, Seydo'nun söylediği gibi "derin" miydi gerçekten? "Derinlik" nesi vardı? "Bok"lar, "firtık"lar ortadaydı. Yüzünde görülüp duruyordu kulleteynin. Şeriat "temiz" deyince bunlar nasıl "temiz" olabilirdi? Hem de göz göre göre?: Düşündü, çok düşündü çocuk. Karıştı mı karıştı kafası. Üst üste binmiş kabarıp gelirken önüne çıkan kayığı batırması işten bile olmayan korkunç dalgalar gibi büyüyüp karmaşıklaşan düşüncelerden uzaklaşmak istercesine de gidip dersine koyuldu:

"nasran... "
"Şekere yeşkürü şükren..."
"Ketebe yektübü ketben... "

13

Babası Abdul, okusun, "çok büyük âlim" olsun diye Kartallı Köyü'ne getirdiğinde korusun diye Şeyh Şaban'a, okutsun diye de Molla Nasır'a teslim etmişti. Ama ne çocuk Kürtçe biliyordu, ne de Molla Nasır Türkçe. Hem Kürtçe'yi, hem Türkçe'yi bilen biri vardı. Karslı Hafız Celâl. Molla Nasıf'dan yüksek basamaklı dersler alıyordu. Çocuğu onun okutması uygun görüldü. Geçici bir süre için. Çocuk Kürtçe'yi öğrenene dek. Öğrenecekti. Hem de kendi anadilini unutacak ölçüde.. Kürtçe'yi de, Arapça'yı da, "sarf'i, "nahv"i, "Şeriat"!, beyan" (Arap edebiyatı) denen dersleri de öğrenecekti bir bir. Babası Abdul'un düşlediğine koşut olarak..

Genellikle "danacılık" (dana çobanlığı) yapardı Abdul. Biraz Kur'an ve mevlit okuduğu için herkesin "Güllü Hanım" dediği dul anasının "ölüden-diriden" aldıkları ablası "Gülbeyaz"la birlikte geçinmelerine yetmiyordu. Abdul, evlenecekti de üstelik. "Gözü düştüğü" Kürt kızı Hâtm'la (Hâtun). Danacılıktan aldığı da yetmeyince Adana'ya çalışmaya gitmiş, beş-on kuruş kazanıp getirmişti. Daha evlenmediği Kürt kızından doğacağına ve okuyacağına kesin gözüyle baktığı oğluna! Adını bile koymuştu oğlunun: "Duran". "Dursun", yani yaşasın diye bu adı uygun görmüştü.

Güllü Hanım, Abdul'un, oğluna kitap aldıklarını bilmiyordu daha. Abdul da ne kazandığını, nerelere verdiğini, elinde ne kadar kaldığını anlatmalıydı anasına:

- Ana, al şu sene (sana)î
- Verene kurban!
- Şu da bacıma (ablaya bacı denirdi).
- Verene kurban.
- Şunları da kendime aldım.
- Dur hele, nişanlına, kurt kızına birşey almadın mı ula!
- Alacaktım, ama baktım ki param kalmıyor vazgeçtim. Gönlün alırsın sen. Ben de söylerim.
- Ey neydim (ne yapayım), olur!
- Bir-iki de kitap aldım ana.
- Ey, çok ey de kitap alacak halımız (hâlimiz, durumumuz) mı vardı oğul!
- "Yüzüm ayağının altına" (utanılacak konularda böyle denirdi) kitapları torununa aldım! Ohusun âlim olsun diye.
- Dur hele ula (ulan) hangi torunuma?! Ne torunu?
- Kürt kızı Hâtın'dan olacak oğlana.
- Tevbe estağfirullahü! Ula oğul sen ne dirsın? Kürt kızıyla dahi evlenmedin bile. Evleneceksin kızın çocuğu olacak mı olmayacak mı belli değil. Olursa yaşıyacak mı (yaşar ya inşallah) o da belli değil. Kız mı olacak oğlan mı olacak, o da belli değil. Ohuyacak mı...?
- Sus ana, ben bilirim ohuyacak! Hemi de (hem de) çok âlin olacak. Ben rüyamda gördüm, çok büyük âlim olacak. Kalkani Hoca'dan, Kavuklu Mehmet Efendi'den bile âlim olacak torunun.
- Eh inşallah, İnşallah. Allah gönlüne göre versin. Vah, vai yavrum, vah savak (salak) oğlum benim. Olur inşallah, Allah neler değil. Benim yaşım geçti ya, siz de o zamanları görü: (kurtulursunuz) inşallah!
- Kitaplar hazır olsun dedim. Alamaz, edemezik de sonra..!

Altüst edici bir duyguya gömülmüştü ana. Zaten de "gözü sulu' olduğu için iyice ağlamaya başlamıştı.

Neye ağlıyordu acaba? Türlü çaresizliklerle içiçe olan çileli yaşamlarına mı, oğlunu kürt kızıyla nasıl evlendireceğini bik bilemeyişine mi, oğlunun kurduğu düşlerindeki "savak"lığına mı, yoksa bir an düşü gerçekleşmiş görüp sevindiğinden mi?

Bir eliyle burnunda sümüğüne kansan göz yaşlarını silerken, bir eliyle de kitaptan açıp bakıyordu. Eski yazılı olduğu için okuyabiliyordu da biraz: Kırk Sual, Kara Dâvud, Siretu'n-Nebi ve bir de Arapça "sarf kitabı.

Neva
29-09-2012, 21:37
4

Çocuk yırtarcasına kaşıdı bacaklarını. Yırtmış, kanatmıştı da.
Dayanılmaz bir kaşıntı. "Tatlı"ydı da. Donsuz bacaklardaki kalın
kıldan örülü şalvarın geniş, aralıklı dikişleri arasında gecekondular,
kurup sıralanmış olan bitlerden kaynaklanıyordu. Ama
çocuk bilmiyordu bunu. Kartallı Köyü'ne yaklaşık dört saatlik
(yaklaşık 20 km.) uzaklıktaki Tutak ilçesinde oturan "bibi"si (hala)
açıp baktığı zaman görüp öğrenecekti.
- Aman oğul, seni bu bitler Öldürmüş., diyecekti bibisi ve alıp,
"bitler iyice ölsün" diye kaynatacaktı "bitli şavral"l (şalvar).
Bacaklarını kanlar içinde bırakan kaşıntıdan uyanmıştı derin
uykudan. Öteki "faki"ler (fakihler, öğrenciler) gibi yatıp kalktığı
camii, soluklardan ve osuruklardan dayanılmaz bir koku sarmıştı. Ama
oradakilerin hiçbirinin umurunda değildi. Öbürleri ölçüsünde alışık
olmasa da o da etkilenmiyordu pek. Ya da bilincinde değildi. Yeniden
uyuyacaktı ama karnı acıkmıştı. Birazını akşamdan yalayıp yediği
yağlı ekmeğini, kimse bulup yemesin diye yastık olarak kullandığı
arası şeyin altına koyup saklamıştı. Alıp yemeğe
başladı. Kimseye duyurmadan.. Bitirdi, yatmaya koyuldu. Çok zayıf
olduğu için kimse 8-9 yaşında demezdi. Öylesine cılızken yatağına
sığmıyordu yine de. Döşek diye serdiği minder el kadardı. Yırtık ve
yamalı yorganı da öyle. Başına çekince ayakları, ayaklarına çekince
başı açıkta kalıyordu. Birlikte yatıp kalktığı kalabalık talebe içinde
hiçbirininki böyle değildi. Öyleyken herkesten başka görüyordu
kendini. Nedenleri vardı: Türk'tü. Anası Kürt olsa da. Baba Türk oldu
mu yeterli Türklük için. (Padişahlardaki gibi) Önce bunun
soyluluğunu taşıyordu. Türko deyip Türklere sövdüklerinde ağlardı. Bi
kez de ağlarken kürt mollalarından biri görüp SOrmuştu:
- Niye ağiirsin?
-HİÇ
- Dövdüler mi seni?
- Yoh (lıayır)!
6
- Ne ettiler?
- Sövdüler.
dediler?
- "Ne kadar Türk varsa anasını, a\Tadini.,.'' dediler.
- Sen de onlara sövseydin.
- Sövdüm ama ben tek (yalnızım).
- Sen ne dedin?
- Ben de "ne kadar Kürt varsa anasını avradını... " dedim.
Kürt mollası, sevdiği "Türko"yu sevindirmek için "iyi etmişsin"
demiş o da pek sevinmişti.
Türk olmanın soyluluğu yanında, birbaşka neden de vardı kendini
herkesten başka görmesi için: "Ilim"d& herkesi gelip geçecekti.
Geçmek zorundaydı. "Basra'da Kûfe'de bulunmayacak Ölçüde büyük bir
âlim olacaktı". Babası Abdul'un dediği gibi. Basra'yı, Kûfe'yi ve
buradaki "âlim"leri ne kendisi, ne de babası görmüştü. Ama görür
gibiydi. Uzun uzun sakallı, cübbeli, fesli-sanklı ve de "nûr yüzlü"
hocalar. Başlarının ucunda nur direklenmişti. Nur direğinin bi ucu da
insanlar. İşte gelip bunların derecesine
ulaşacaktı. Sonra da geçecekti. Geçmek zorundaydı. Bunun için çok
çalışmalı, çok hızlı okuyup öğrenmeliydi. 15-20 yılda okunan dersleri
en geç 1-2 yılda okumalıydı. Okumak zorundaydı, ve okuyacaktı.
Yaşı kendisinden çok büyük bir ölünün sahibinin, -cenazesini
yıkadığı için- babasına verdiği ayakkabılardı ayağındakiler. "Potin"
bozması. Çok dayansınlar diye de altları kabaralarla doldurulmuştu.
Zaten çok büyük olan ayakkabılar, çakılan kabaralarla iyice
ağırlaşmıştı. Yarısından çoğu gitmiş olan çoraplarla giyiyordu bunlan.
Ve cılız mı cılız gövdesiyle çok zor taşıyordu. Bunun için de çoğu kez
çıkarıp çıplak ayakla geziyordu. Kuru zamanlarda kül, toz, toprak,
kurumuş insan ve hayvan boku, yer yer de tarladan, çayırdan taşınıp
saçılan dikenler olurdu ortalıkta. Yağışlı havalardaysa yazın bolca
17
bokla karışık çamur.. Böyle zamanlarda -toplıyacağı çamurlarla daha da
kocamanlaşacaklari için- giymezdi ayakkabılarım. O gün de öyleydi ve
giymemişti. Paçalarım yukarıya çekmişti ama çamur olmaktan
kurlaramamiştl. Üstü-başi da ıslanmıştı adamakıllı. Yaz da olsa
üşümüştü. Kupkuru yüzündeki belli-belirsiz çeneleri titriyordu.
Başındaki kocaman terliğinden yüzüne süzülen sular, sümüklerine
karışıyor, çok rahatsız edince de kollarıyla siliyordu bunları. Hemen
camiye koştu. Tek yuvasiydı çünkü. Akşam namazı kılınmış, yatsıya
da daha vardı. Camide talebeye "râtib" (yemek) dağıtılıyordu. Payını
almak için sıraya girdi. Sırası gelen ya tabağını, ya da üzerine konsun
diye ekmeğini uzatıyordu. Tabağı olmadığı için ekmeğini uzattı.
yemeği, kıyılarından dökülmesin diye hemen
yalamaya, sonra ısırıp yemeye başladı. Çok acıkmıştı. Hepsini
bitirebilirdi. Ama birazını saklamalıydı. Kimi sabah "râtib" geç gelirdi
çünkü. Kimi zaman bir öğün gelirdi, üç öğün onunla yetinilirdi. İster
Yiyip bitirmeyi çok istediği halde birazını bıraktı. Saklardı
yemeğini. Herkes gibi. Yoksa ısınlmışlığına filan bakmadan alıp
yiyenler olurdu. Kimi kez minberin altında bulduğu köşelerden birine,
örümcek ağlarına bulanır olmasına aldırmadan yerleştirir üstünü
örterdi. Kiminde de daha güvenlikli olsun diye yastığının, minderinin
allında uygun (!) bir yere saklardı. Minderin, yastığın yağlanmasını,
bunun sonucu olarak bitlerin daha da üreyip çoğalmasını düşünmezdi
bile. Herkes dc aynı ya da benzeri şeyleri yapardı. Pislik ve bitlerle
dost olmuştu herkes, kucak kucağa geçiniyordu. O da oranın bir
parçasıydı. Üzerindeki çamurları biraz temizledikten sonra -yatsı
namazına daha var diyerek- yatağına sokuldu. Islak ıslak. "Hasta" filan
olmazdı, olmamak zorundaydı. Bir yandan da ders "metin"lerini eline
aldı. Okuduklarını, okumadıklarını, ezberlediklerini, ezberlemediklerini
gözden geçirdi. Hiç zaman yitirmemeliydi. Ona dersleri, kitapları
bitirmek için çok az zamanı vardı. Gözlerini "Basra'ya, Kûfe'ye ve
alimlerine" dikerek coşkuyla okumaya, ezberlemeye koyuldu:
Sahihestü mûsâlestü muzâaf
Lefîfü nakıs u mehmuz u ecvef
İki dizelik bir şiir. Ama çok önemli. Arapça'daki sözcüklerin 7
türünü akılda tutmak için gerekli.
18
Niceleri gibi bunları da ezberlemişti iyice. Adlarını ve sıralarını
aklında tutuyor ve fiil çekimi yapıyordu.
Ezberledikleri arasında ŞİİrleştİIİlmİŞ (manzum) sözlük de vardı:
Allah u Tanrı bir ismi Rahman
Kuddus u Ari bir na'ti Subhan
Bu çok eski sözlükte, daha işin başındayken, "Allah"a "Tanrı"
denebileceğini Öğrcnmişü. Yular geçecek, "Modern Türkiye", "Atatürk
ilkeleri ve devrimleri" doğrultusunda yol alacak, ama en azından bir
ayağı, İslâm gelenekçiliğinin vC Araplığın batağında olduğu için
kurucusunun tersine kayık çekenlerin etkinliğinde "Allah"a
sanlacakü.'Tann" yerine geçecekti "Allah". "Modern Türkiye"nin en
başta gelen resmi kurumlarının öncülüğünde. Okullarda zorunlu
duruma getirilecek olan "din eğitimi"nin "ders kilaplan"nda ve her
şaşkınlıkla tanık olacaktı bunlara. Düşünecekti, durup
bir daha düşünecekti. Değişecekti çünkü. Takılan gözlüğü atacak,
"insan"a ve "evren"e başka türlü bakacaktı. Başlangıçta hiç
düşünmediği ve yönelmediği doğrultuda. O çağdaki Türkiye'nin çağdışı
kalmış durumuna üzülüp düşlere dalacaktı: "- Değiştirebilir miyim?"
Bu aykırı düşler ve düşünceler yüzünden de sürüm sürüm
SÜrÜndÜrülecekÜ. Alacağı memurluklarda oradan oraya Sürülecek.. İşe
bakın, siz nereden nereye! İşin başındaki düş: "Basra'da ve Kûfe'de
bubnmayacak'ölçüde din âlimi olmak" düşü nerede, "çağdışılığa saplı
göreceği Türkiye'nin çağdaş doğrultuda değiştirilmesinde payı olmak"
düşü nerede?!
Ezberlediği şiirleştirilmiş sözlükte, Aruz kalıplarını, vezinlerin
"bahir"lerini de öğreniyordu: "Recez" bahrini, "Tavil" bahrini, "Basit"
bahrini, "Kâmil" bahrini, "Revân" bahrini..
Mütefailun mütefâilun
Oku Bahr-i Kâmil'i fâdll ol!
Ulemâ sana diye "-aferin!"
Cühela sana kalalar "zebûn".
Ne "mâl" iledir, ne "sâl" (yaş) iledir;
"Ululuk", "kemâl" iledir.
19
mufâaletun
Ne vâfir olur bu bahr-İ Revân!
Mufâaletun mufâaletun
Verirler ise "cihan"ı bütün,
Yüzün suyuna sen alma satın!
"Yaz aklık (yüz aklığı) iki Cİhâni değer.
"Yüz akliğinın"nin "iki Cİhan"dan yani "dünya ve âhiret"ten daha
değerli olduğunu dile getiren bu dizeler çok etkiliyor, coşku veriyordu.
Ne var ki, buradaki "yüz akllğl"ni, "Basra'da ve Kûfe'de eşi bulunmaz
ölçüde din âlimi oImak"da arıyordu o. Gözlüğünü değiştirene dek.
Aklını ırzına geçilmişlikten kurtaracağı aşamaya dek.
20
Geceler, gündüzler, tanyeri ağarmaları.. Bunlar ve daha niceleri
hep aynı değildir dünyamızdaki dünyalılar için. Getirdikleri,
götürdükleri hep başka başka.
Kartallı Köyü'ndeyse hiç değişmemekte. Kargaları da aynı hep.
İnsanlan da, mallan da öyle. Öteki karınca yuvalarımnki gibi..
"Değişmek" mi?
"Ola kurban ne dİrSİn sen?"
Yine aynı kılıkta, aynı içerikte ağariyordu tanyeri. Yine boş, yine
anlamsız. Malları gibi mallaştirilanlar, eskiden nasıl bakıyorlarsa yine
öyle bakacaklardı. Babaları gibi, dedeleri gibi, dedelerinin dedeleri
gibi.. Öteki karınca yuvalarında olduğu gibi..
Ya "Türko"? "Faki"lerinin SOİuklariyla osuruklarının doldurduğu
camiin penceresinden başını uzattığında başka tür bakıyordu sanki.
Tanyeriyle birlikte, "Basra'lı Kûfe'li" kafasında da bir ağarma oluyor
gibiydi. Ama çok belirsiz. "Başuçlarinda nur direklenmiş sarıklı
âlimler"den olmaya ve onların da gerilerde kalacağı "mertebe"lere
ulaşmaya yönelik coşkuyla irkildi birden. Üşüdüğünü anladı.
"Terliği"yle kulakları katlanmış başını çekip pencereyi kapadı.
Düşüncelerinin pencereleriyle birlikte. Kokulara aldırmadan gelip
yatağına büzüldü. Kaşındı bir süre. Uykusundan uyandıran horlamalara
da kulaklarını tıkamaya çalışarak gözlerini yumdu. Ve uyudu. Az
sonra da kaldırılacaktı zaten.



"- Haydi tâbe, kıro râbe (haydi kalk ulan kalk)!"
Bu sesler, biraz önce yataklardan gelen harıltıları - hırıltıları bıçak
gibi kesmişti birden. Görevlilerin ve namaza gelen cemaatten kişilerin
sesleriydi. "Faki"ler, yani öğrenciler sabah namazına kaldırılıyorlardı.
"- Kıro haydi râbe, râbe, râbe..!"
21
Her sabah böyle canlandinlirdi cami.
Uyananlar önce bir doğrulur, sonra fırlarlardı. Kalkan koşardı
kulleteyne. 'Taharet" için, namaz abdesti için.. Şapur-şapur,
Köylüler de geldiği için büyük bir kalabalık oluşurdu
dörtgen çevresinde. "Çimenler" yani boyabdesti alanlar da olurdu.
Gece "düşleri azmış" olanlar bulunurdu. "Şeytan
atlamış" ya da "şeytana atlamış" olanlar! Bu duruma "ihtilâm" da
denirdi. "Fıkıh" kitaplarındaki adı bu. İnsanın elinde mi? Sabahleyin
bir bakar; donu, bacakları, yorgan, döşek "batmış meniyle". Şeytan
durur mu, düşünde gelir "azdırır" insanı. Ya "altta kalarak", ya "üste
Böyle düşünüldüğü için hoşgörülürdü "düş azmaları".
Şeriatın istediği bir şey vardı o da: "Gusül" (boyabdesti). Soğukta da
olsa, karda-tipide de olsa hemen koşulacaktı ve hemen koşulurdu.
Kimi zaman buzları kırılarak "çimilirdi". Ne var ki fakilerin
öyle kendiliğinden mi olurdu hep? Başka "ilişkiler"
olmaz mıydı? İşte o "mesâil-i müstetire"den (kapalı ve kapalı kalması
gereken konulardan).
Kimi zaman uyanamazdı hemen. Ama o sabah uyanmıştı. Zaten
iyice uyumamıştı ki.. Ancak kalkıp fırlamamıştı. Ufacık gövdesiyle
büzülüp sindiği minderinde ve derme-çatma yorganının altında
uyuyormuş gibiydi. Sabah soğuğunda kalkmak canı istemiyordu.
cemaatten yaşlı bir kişi yanaştı:
"- Duji râbe lâvemin!" (sen de kalk yavrum!)., diyerek eliyle
dokundu. Sevgiyle okşayarak kaldırdı. Bu ilgi, anne-baba ilgisi gibi
gelmişti ona. Çelimsiz gövdesiyle kalkıp küçük küçük yalpalayarak
yürüdü kapıya doğru.
Ve işte kapıda her zamanki o korkunç insan: Hocası Hâfiz Celâl!
Kaşlar çatık, her zamanki gibi Azrailleşmiş buyruğunu verdi:
- Durma ula, ibriği al doğru pınara!
- Gidirim!
- Sallanma haydi. Bir yerde de ağzını açıp kalma, tez gel. Tez gel
yohsa gözünü çıharu'im!
- Gelirim!
Pınar uzaktaydı. Yolda da "it"ler vardı. Ama itlerden daha çok
22
korkardı Hâfız'dan. Boşunu bile zor taşıdığı bakır ibriği aldı eline.
Yola düştü. Acıyanların, dolusunda kendisine yardım edeceğini
biliyordu. Kimi zaman kemikleri gelişmemiş kalçaları büküle bükülc
ve kolları kınla kınla epeyce taşımak zorunda kalırdı, ama bilirdi ki
genellikle elinden alıp taşırlardı. Hâfiz: "- Sallanma!" demişti ama o
sallana sallana gidiyordu. Yumruk kadar da olsa gövdesi, çop gibi
bacaklarına ağır geliyordu. Bu bacaklar bir de o "it ölüsü" gibi ağır
ayakkabıları taşıyordu. Sağa, sola iğrile-büküle ve itlerden korka korka
yürüyordu. Birden arkasında bir havlama, kıçında da bir yanma duydu.
küçük iti, sinsi sinsi gelerek arkadan dişlerini saplamıştı
kuru kalçaya. Hemen bağırarak dönüp taşa koştu. Taşı aldı. ama
atmadı. Tutturamazsa durumu daha kötü olur diyc. Küçük köpek de
karşısında bir havlıyor, bir hırlıyordu. O sırada bir kadın koşup geldi.
Önce çocuğa korkmamasını söyledi, sonra taşlar alarak, küfürler
savurarak köpeği kovaladı. Daha sonra gelip bağrına bastı "Türko'yu.
Korktu diye damağını çekti. O da acıyan kalçasını tutuyordu eliyle.
Dişlerin geldiği yerde şalvarı da biraz yırtılmıştı. Kadın da gördü, yok
acıdı, bir taş daha alıp köpeğe fırlattıktan sonra "yaralı Türko \'U alıp
evine götürdü, ördan burdan geldiler, ilaçlar m ilaçlar yaptılar.
Kurtarıcı kadın, karnını da doyurdu. Şalvarını dikti ''Vıy lâvemm. \'!y
iâvemin!" (vah yavrum, vah yavrum!) diyerek bir anne sevgisini.
ilgisini gösterdi. Bu arada ibriği de pınardan doldurup gelirdiler. Ve
ta caminin önüne dek götürdüler.
Pınardan suyun gelmesi geç kaldı diye kızacaklı Hâli/. Ama
durumu görünce kızmadı.
Kalçasmdaki diş yerleri -ısırık az da olsa- çok acıyordu. Ama
herkesin gösterdiği ilgi baskın gelmişti. Yaşam boyu içine gömmeye
alışacağı türlü acılar, sıkıntılar gibi onu da belli etmemeye çalıştı. Ve
derslerine yöneldi.
Türk ve Hanefi olduğu için kulleteyn suyundan abdest
alamazdı. Ama niye ille de onu gönderiyordu pınara? Suyu kendisi
gidip getiremez miydi? Ya da gidip orada abdest alamaz mıydı?
Diyelim ki yapamazdı bunları. Diyelim ki öğrencisi varken bunları
yapmak kendisine düşmezdi. Öğrencisini göndermeliydi. Hoca-talebe
arasındaki kural bunu gerektiriyordu. Diyelim ki öyle. Ama pır.urdan
su getirecek başkası da vardı: Ahmet. Kendi oğlu. Diyelim ki oğluna
kiyamıyordu. Tutak'tan yeni gelmiş olan Receb'i gönderseydi artık. O
daha güçlüydü. 14-15 yaşındaydı. Hayır, ille o çelimsiz çocuğu
gönderecekti suya. Suya göndermekle kalmayıp sık sık dövecekti de.
Derslerden dolayı mı? Hayır! Çocuk Hâfız'ın verdiği dersleri,
kendisinin istediğinden daha iyi yaptıktan sonra başka "tâlib"lerin
(yüksek dereceli Öğrencilerin) derslerini dinliyor, öğreniyordu.
"Acelesi" vardı zaten. Kısa zamanda birçok kitabı, birçok dersi
bitirmeliydi. Bitirmeliydi ki "Basra'daki, Kûfe'deki âlimler"i gelip
geçebilsin. Öyleyken Hâfiz döverdi. Ders dışında bahaneler bularak
döverdi zâlimce. Kulaklarım yaralamıştı. Peki niçin?
Hâflz'm birçeşit hmcı vardı da ondan. İstediği halde onun anasını,
"Kürt kızı Hâtın"ı alamamıştı, çocuk da başkasının "dölü"nden
meydana gelmişti. Hâfız'la Hâtun, Kars'ın Kağızman İlçesi'nin bir
köyünde birlikte büyümüşlerdi. Büyüdükten sonra da "gözü düşmüştü"
Ama Hâtın'ı elde edememişti. Karşılaşmışlardı da birçok kez.
Hele bir kezinde:
- Kız Haün, Kürd'ün kızı! Kız niye bene (bana) gelmirsin'?!
- Kala kala sene mi kaldım firtikll Celâl?!
- Senin "çatal"ma korum ha!
- Şimdi sene gösteririm itin eniği!
Gerçekten de göstermişti: Büyükçe bir taş aldı eline. Kaçan
oğlanın ardına düştü. O kaçtı, o kovaladı. Çıldırmış gibi kaçan, bir
yandan da "çatalını çatalını" diyerek sesini yükselten oğlan birden
kapaklandı o hızla. Yüzüstü çok kötü düşmüştü. Arkası üstüne döndü
ama toparlayamadi kendini. Hatın yetişti. Hemen atlayıp çıktı üstüne.
Ağzına doğru ayırdığı bacaklarını yaklaşürdı ve "- İşte gör çatalımı
^irtlkllî" diyerek "cuUadı" (sidikledi). "Korkusuz Zeyneb kan"nin kızı
Zeynep karı, erkekler bile korkusundan
'evinde hamır teknisine abdestini ederken", kışm çıkardı dışarı, sopayla
ya da tüfekle "kurt" kovalardı. Celâli kürtlerindcndi. Sonra hep birlikte
iivas'a gittiler.
* * *

Neva
29-09-2012, 21:39
Toplanmıştı hepsi: Basra'nın, Kûfe'nin "âlimler"i. Sarıklı,
cübbeli, uzun ak sakallı âlimler. "Nûr yüzlü mübarek insanlar".
Oradalardı işte. "Nûr", direklenmişti yambaşlannda. Nûr direğinin bir
ucu Arş u a'lâ'da. Ama tümünün saygıyla dinlediği biri var. Süslü ve
minbir gibi merdivenli bir kürsüde. Herkesten görkemli. Konuşuyor,
ders veriyordu. "Yüksek dersler"den. Kimsenin kolayca ulaşamayacağı
derslerdi. Ama o kolayca anlatıyordu. Dinliyordu herkes. İlgiyle,
saygıyla hayran hayran. "Türko"ydu o!
Birden belirmişti gözünün önünde. Ne güzel bir görünümdü. Ama
aynı hızla yitip gitti. Ne yazık! O daha Kartallı köyündeydi. "Râtib"
(yemek) hazirllğtyla ilgilenenler arasındaydı. Cami önünde.
25



6


İki bakır kazan. Kulplu, büyük, kalın. Kulpları ortasından.
Diplerinde ve kıyılarında, kimi parlayıp duran yağlarıyla ıslak, kimi
kuruyup yapışmış renk renk çeşitli bulaşıklar. Akşam konuldukları
"râtib hücresi"nden biraz önce çıkarılmışlardı. " H ü c r e " , caminin
bitişiğinde. Caminin iki karış yükseklikteki tahta eşiğinden iki adım
ötede. Duvarları biraz taş, çoğu kerpiçten. Tavanına kaim "koşat'lar
(kalın ağaçlar) atılı, üstü birkaç karış kalınlığında "loğlanmiş" toprak,
bir duvarının yüksekçe bir yerinde pencere diye açılmış bir deliği,
yarısı dışta bükülüp bastırılmış büyük büyük paslı çivilerle çakılı
tahtalar, budaklı kalın yuvarlak ağaçlar yığını kapısı; içi ıslak, bayat
yemek ve küf kokan "tek gözlü" bir "dam" (küçük ev). Yazın kapısı
hep açıktır. "Faki'lere ve de sineklere. Camininki gibi. Arkada, bir iki
adım ötede de "abdesthâne" dedikleri, kokularını ve sineklerini
cömertçe çevreye yayan "kenef. Tâ uzaklardan varlığı anlaşılır. Başta
gelen sinek üretim merkezlerinden. Ve tam bir sinek cenneti. (Köyün
tümü öyle değil mi?) Açılan bir büyükçe çukurun çevresi tahtalarla
çevrilmiş, bir dc dcrmc-çatma kapı (!) konmuş; olmuş sana bir
"abdesthâne"! Duvar diye konulan tahtalar aralıklarla çakılı. İç kesim,
yarı yarıya dıştan görülebiliyor. Hele giren-çikanlar, kimdir, kim
değildir; iyice belli oluyor. Yine de bir "dulda" işte. Evlerde genellikle
bu da yok. Buranın da kapısı açık. Cemâate ve fakilere. Sinekler içinse
l'arkctmez. Onlar için giriş-çıkış yerleri bol. Özgürce girer çıkarlar,
özgürce dolaşırlar. Camide, "hücre"de, kazanlarda, fakilerin bulaşık
tabaklarında, kulleteynde, "küllükler"de (çöplüklerde) ve daha başka
nereyi dilerlerse orada. "Vize"siz ve "pasaport-'suz olarak..! Kimileri
küçük, kimileriysc, insan azmanı gibi sinek azmanı. Azmanların iri
bacaklarına ve kanatlarına yakışsın diye ön kesimde yerini almış
kocaman başları, başların iki yanında görevlerine titiz, çevresi yeşil ve
büyükçe iki yuvarlar (göz). Küçüğü de, büyüğü de mutlu. "Barış içinde
birlikte" yaşadıkları insanlar da öyle mutlu mu? "Mutluluk":
" - Ev çı dike? (Bu ne diyor?)"
" - E vallah mzâmm! (Bilmem vallahi!)"
" - Ola bu ne diyir?"
26
" - Ne bilîm diyir işte! Savak savak konişir kendi kendine!"
Biraz önce "hücre"den çıkarılan şişkin karınlı iki kazan, göbekli
beyler ve ağalar gibi şişine şişine duruyorlardı. Gördükleri işin ve
işlevin benzeri, başka dünyalarda ne görülmüş ne işitilmişti. "Kazan"
dediğin ateşe konur ve içinde yemek pişer. Bunların da yemekle ilgileri
vardı. Hem de çok. Ama ateşle mateşle hiç mi hiç ilgileri olmazdı.
Onun için de "dipleri kara" değildi. "Yüzleri" de.. "Alınları açık" ve
biraz da bulaşık olarak işe hazır bekliyorlardı. Hcrzamanki gibi.
Köylünün "faki"lere her gün sağladığı türlü yemekleri, etlisi, sütlüsü,
tatlısıyla karışmış olarak getireceklerdi içlerinde. Aç fakilerin gözleri
bunlar üzerindeydi. Her sabah, kulplarındaki kaim sopalar üzerinde,
yanlarındaki ekmek torbalarıyla birlikte, ikişer fakinin kollarında,
salına ve nazlı nazlı giderler; sonra da dolu olmanın onuruyla
çok daha görkemli gelirlerdi. Büyüklükleriylc olduğu gibi, gördükleri
iş yönünden de kazanların kralı sayılırlardı.
Görevli nöbetçi fakiler işbaşına çağrıldılar:
" - Abdurrahman, Osso, vŞehmus, Kasım, vâre 16, zu vâre
ncvbetee râtıbee!"
Bu sözlerle çağrılan dört nöbetçi fak i hemen koşup geldi. İçlerinde
en güçlüsü, Abdurrahman. Hem yaşı büyük, hem de iriyan. Nöbet
sırası, başkalarından daha sık gelirdi ona. O da: "- Hayır!" demezdi.
Sevinirdi bile. Yemek veren evlerle iyi ilişkiler kurmuştu, ayrıca
çağırıp yedirenler bulunduğu için kamını doyurarak gelirdi. İllerden de
korkmazdı pek. Genellikle itler ondan korkardı. Bir eliyle kazanın
kulpundaki sopanın ucundan tutarken öbür elinde de bilekten daha
"topuzlu sopa" (top gibi olan ucunda sivri demirler çakılı)
bulunurdu. Yaklaşsın da görsün itler! Özel yaptırmıştı bu sopayı. Bir
vurdu mu, köpek: " - yandım!" diyen sesle hemen uzaklaşır ve sızlanır
dururdu bir- süre. Onun için herkes nöbeti gelince, Abdurrahman'la
birlikte "râtib"e çıkmak isterdi. Bir güvenceydi Abdurrahman. Esmer,
uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kaşlı, fırlak şakaklı, havalı bir
oğlandı. Fakiler arasındaydı ama, okumada hiç gözü yoktu. Bir türlü
alamadığı sevdiği kızı, "Cemîle"sini verselerdi "dağ"a bile çıkardı.
Türko'yla da dosttu. O gün de birlikte râtibe çıkmaya çağırdı onu. O da
hemen katıldı.
Sopalar getirilip kazanların kulplarından geçirildi. Ekmek torbaları da takıldı.

Neva
29-09-2012, 21:47
Sopaların bir ucundan bir faki, bir ucundan da bir faki tutup
kaldırdılar. Ve Abdurrahman'la arkadaşları köyün bir kesimine, öbürleri
de öbür kesimine yönelerek yola düştüler.
Abdurrahman ve arkadaşları ilk eve varıp kapıyı çaldılar. Bir çocuk
çıktı, "faki hât" (öğrenci geldi) diye bağırdı. Biraz sonra bir kadın.
Elinde toprak bir kapla "aniksiz" (yağsız, soğansız) bir bulgur çorbası.
"Faki, kurbana bavetteke" (babana kurban faki) diyerek ve eksiğinin
dileyerek verdi. Alıp kazana boşalttılar. Bir başka
kapıya vardılar. Oradan da, yanında sütüyle birlikte "haşıl" (süt ya da
yağla birlikte yenen un, bulgur karışımı bir şey), iki de "gagala"
(somun biçiminde ekmek) aldılar. Haşıl kazana, "gagalalar" torbaya.
Bir başka kapı. "Herle çorbası" (undan yapılma) geldi, bir de "lavaş"
(açık ekmek). Çorba kazana, lavaş torbaya, Yürü! Bir başka kapı. Bir
tabak bulgur pilavı, bir gagala. Neyin nereye konulacağı belli.
Dolaşılıyordu evler. Hiçbir ev adanmıyordu. Sebzeli yemek hiç yoktu.
Arada sırada çörek getirenler de olmuŞtU. Etli yemek de getirilmişti.
Yalnızca yoğurt, yalnızca süt, yalnızca pekmez getirip veren de
çıkmıştı. Tümü kazana boşaltıldı. Ayrı ayrı götürülemezdi ya! Onun
gelenek böyle kurulmuştu. Kazan hemen hemen dolmak üzere.
Dolaşılacak ev kalmamıştı. Bir ev kalmıştı ama epey uzakta. Köyün
dışında, beş-on dakka uzağında. Zengince bir ev: "Malee Nezîrö"
(Nezîro'nun evi). Bu evde çeşitli yemekler, meyve bile bulunurdu.
Kimi zaman uzakta diye, bir de köpeklerinden korkulduğu için çoğu
kez gidilmezdi ama, bunlar gitmeye karar verdiler. Evin "hışnikli
vardı (hışnik: köpeğin boğazında olur: Bir demir halkaya
yerleştirilmiş sivri uçları dışta demir çiviler). Ama tehlikeyi göze
almaya değer. Üstelik eli topuzlu sopalı Abdurrahman var. Yürüdüler.
Sonunda yaklaştılar. Gözler çevreyi taramakta, adımlar yavaş, sessiz.
Ahır duvarıyla samanlığın arasındaki dar yerden girecekler, evin ana
varacaklardı sessizce. Genellikle ev sahibine ya da adamlarına
bağırılır. Ama bunu yapmadılar. Belki de itleri uyandırmadan kapıya
varabileceklerini ummuşlardı. Ne var ki işte canavar. Yeri göğü inleten
sesiyle ortada. Birdenbire nereden Çikuğl belli olmayan hışnikli dev bir
it. Belki de bu kılığa girmiş bir Azrail. Fakiler oldukları yefde donup
kaldı bir anda. O sese evden çıkan olması gerekirdi ama yok işte.
Anlaşılan tarlaya, çayıra gitmişler. İyi de, kadınlarda mı yok? Onlardan
28
da giden olur, fakat lıepsi mi gitti? Her neyse, iş, Tanri'ya, dalıa çok da
Abdurrahman'a- kaldı. Öbür faki de- Osso da vardı, o da kazandaki
sopayı çıkarıp almıştı eline. O da sopasını gösteriyordu, ama iş
Abdurrahman'daydı yine de. İt de karşısında onu ciddiye alıyordu.
Abdurrahman, sağlam. Gerdiği bacaklarıyla şöyle bir tartıldı, gözlerim
düşmandan ayırmadan, elindeki sopayı, biraz açıp büktüğü koluyla
göğüs düzeyine kaldırdı; "geleceğin varsa göreceğin de var! Canına
dercesine gösterip tuttu. Türko da korkuyla onun bacağına
yapışmıştı. İt, karşısında nasıl biri bulunduğunu anlayınca durdu. Yine
de her ân atılacak biçimde gerilip yaylaştı. Gözler çılgın. Ağız bir
karışık açık. Hışnikteki sivri demir şişlerle, ağızdaki kazma kazma
dişler, korkunçtan da korkunç. Bütün bunları daha da Ürkünçleştiren
iğrenç, tüyler ürpertici hırlama. Abdurrahman bağırdı: "- HâlONezîrö!
N e z i r ö ! " (Nezîrö dayı!) Kimsecikler yok. Bu kez daha işittirici
olur diye ıslık çalmaya hazırlandı. Sol elinin kancalaştirdığl iki
parmağını ağzına götürdü, diline uygun bir biçim verdi, ciğerlerine de
gerekli havayı aldıktan sonra olanca gücüyle çaldı ıslığını. Çıkardığı
sesin, "İsrafil'in ölüleri dirilten suru"ndan kalır yanı yoktu. Değil
evden; "kaf dağl"nden bile duyulabilirdi. Öyleyken yine karşılık veren
çıkmadı. Canavar karşıda. Kalın kalın havlıyor, hırlıyor. Uzaklardan
bir havlama daha. Hayır, iki! Eyvah, " - Mâlee N e z î r ö " n u n iki köpeği
daha! Geliyorlardı uzaklardan. Beriki canavar da duydu havlamaları.
Yüreklenip atıldı. Ve topuzlu sopa indi. Aynı anda Osso'nun sopası.
Bir, bir daha, bir daha.. Göz açtırılmıyordu canavara. Türko da
yapıştığı paçalardan kopup taşa koştu. Alıp attı da. Atılan taşsa,
köpek yerine Osso'ya değecekti az kalsın. İki faki köpekle boğuşuyor.
Sopalar birbiri ardından dönüyor. Canavar da, dişleriyle, hışniğiyle, ön
ayak pençeleriyle karşılıyordu. Boğuk ses ve hırıltılı ağızdaki dişler, bi
havada, bi aşağıda, bi sağda, bi solda parlıyordu. Bir ara, Osso'nun
hışniğe gelen sopası, elinden çıkıp fırlamıştı. Ama canavar da
haklanmıştı epeyce. Topuzlu sopayı birkaç kez daha yiyince geri
çekilmek zorunda kaldı. Kaçü. Arkasından taşlar. Uzaklaştı, havlaması
için de 40-50 adım ötedeki kağnı arabasının üstünü seçti. İlk saldırı
böylece. "Amma ve lâkin", öbür canavar itler de
oklaşmış yarışıyorlardı. Beriki ite: "- Dayan, biz de geliyoru: ! "
diyorlardı sanki. Fakiler, kazanı, torbayı alıp az ötedeki samanlığa c m
29
attılar. Kapısını bulup içeri girdiler. Oh! kurtulmuşlardı. Öbür itlerin
de geldikleri havlamalarından anlaşılıyordu. Gelsinler, birşey
yapamazlardı samanlıktaki fakilere. İyi de bunlar hep burada mı
kalacaklardı? Artık iyice anlaşılmıştı ki "Mâlee Nezîrö"da kimse yok.
Abdurrahman, çıkmak zorunda olduklarını söyledi. Kendisi bir adım
dişan attı. O da ne; biraz önce boğuşan it tam karşıda! Damın üzerinde,
duvara yakın yerde, Abdurrahman'ın üstüne ha atıldı ha atılacak!
Topuzlu sopa havada sallandı. Ah ne var ki, yarısı boşa gitti sopanın.
Ve de çok kötü bir şey oldu: Uzun paslı çiviler bulunan bir ağaç ucu,
duvarın bir yanından çıkıktı. Sopayla giden el, işte oraya geldi. Hem
de o hızla! Ve ağacın ucu, çivileriyle birlikte avucun içinden bileğe
doğru gömüldü. Abdurrahman elini çekip geri samanlığa girdi. El
ayası çok kötü yarılmıştı. Kan da fişkinyordu durmadan. İki arkadaş
son derece üzgün, birşeyler yapabilmek için çirpınmaktalar. Ahlar
arasında, Osso cebinden "abdest mendili"ni çıkarıp sarmaya
başladı. Ancak kan durmuyordu iyice. Tam o sırada bir adam sesi.
"Daha önce neredeydin?!" Köpek havlamaları da kesilivermişti.
Samanlığın kapısından bağırdılar. Adam sesi duyup geldi. Nezîro'nun
İki köpekle birlikte "davar kom"una gitmiş. Köpekler bir
ara ayrılmış, havlayıp bu yana doğru koşmuşlar. Bağırmışsa da
birilerinin üzerine gidiyorlar diye peşlerine
düşmüş. Öyle çıkıp gelmiş. Ev sahibi de tüm ev halkı ve adamlarını
komşu köye, bir yakınlarının düğününe gitmiş. Adam bunları
anlattı ve çok üzüldüğünü söyledi. Bi yandan da yaralı elle ilgilendi:
Kanı iyice durdurur ve iyi gelir diye, "cigara tabakasından çıkardığı
tütünü, açtığı yaraya bastı. Ve sıkıca bağladı. Çıkabileceklerini
söyledi. Kazanı ve torbayı taşıyan sopanın bir ucundan Osso, bir
ucundan da adam tuttu. Yürüdüler. Ve bir süre sonra camiye vardılar.
Öbür "râtib nöbetçileri" çoktan gelmişlerdi topladlklariyla. Berikiler
olayı anlattılar. Olay üstüne konuşuldu. Üzüntü paylaşıldı. Sonra
"hücre"ye, "râtib dağıtma"ya geçildi. Herkes sıraya girdi. Tabağı
olanların tabağına, olmayanların ekmeğinin üzerine konmaya başlandı.
Dünya kurulalı beri, Kartallı Köyü'nden ve benzeri, "faki"li,
"kulleteyn"li, "râtib"li öteki köylerden başka hiçbir yerde, hiçbir insan
oğlunun görmediği ve duymadığı "bir yemek türü" dağıtılıyordu aç
fakilere.
30
"Şu kancık ite de bak!" Kulleteyn ve çevresinin halkından bir
parça durumuna gelmiş olan bu it umutla gelmişti. Başını bir oraya
bir buraya uzatıyor; ama gözleri râtib kazanında ve bu kazandan alınıp
dağıtılanlarda. Yani fakilerin "rızkında". Yalanıp yalanıp duruyordu.
"KalTır oğlu kaffır"! Osso görüp "huylandı". Hınçlanmıştı zaten.
Öylesine bağırıp azarladı ki, durumun ciddiliğini anlamakta
ortalık iti, hemen uzaklaşma gereğini duydu ve arada bir
dönüp arkasına baka baka geçip gitti.
Çeşitli yemeklerin, katı, Sivı şeylerin oluşturduğu karışım,
öylesine bir lezzetle yeniyordu ki, en çekici yemekler yenirken bile o
lezzet, o iştah görülmezdi kolay kolay. Karışımı, ekmeklerine almış
olanlar, dökülmesin diye önce sağdan soldan yalıyorlardı. Hem de ne
yalayış. Sonra iştahla ısırışlar. Ne var ki herkesin aldığının birazının
sonraya bırakılması gerekti. Öğlesi, akşamı vardı. Öğlesi akşama,
akşamı da yatsıya doğru. Herkes kalanı saklamaya yönelmişti.
Saklıyorlardı. Hem de saklayış!!! "Hazine" saklar gibi...
31


"Metin" ezberliyordu. Caminin yanındaydı. Ama orada değildi.
olduğu karmaşık mı karmaşık metnin içinden arada bir
geziler yapıyordu. Işık hızından daha hızlı geziler. Bir,
lasının babasının yanma gidip geliyor; bir "Basra'ya Kufe'ye" uzanıp
dönüyondu. Hızlanıp suya dikine atlayan yüzücüler gibi bir anlık
döner dönmez tüm hızıyla dalıyordu metinlere.
- Ana seni öyle çoh "göresüm" (özledim) ki..
- Anan kurban olsun ben de seni görestim. Ama neydim, elim
gücüm yetmez. Biz burada; sen, Kürtlerin içinde! (Kendi de
İİrt olsa da böyle derdi nedense.)
- "Ağa" (baba)! Seni çok görestim!
- Aman oğul derslerini ihmâl etme. Çoh ohu! Çoh çoh ohu ki,
(parmakla) göstersinler seni.
- Ohirim ağa. Çoh ohirim. "Kürt talebeleri"ni hep geçtim.
irez"i (birazı, birkaç kişi) kaldı onları da geçeceğim. Bi görsen neler
gendim.
- Aferim (aferin), daha çoh ohu, daha çoh örgen! Hadi "seni
" - El fi'lü imma sülâsiyyün ve immâ rubâiyyün..!" (fiil, ya
LÜdür, ya dörtlüdür...)
Metinden başını kaldırırken çevreye de şöyle bir gözatıyordu
zaman. Yüzündeki türlü pislikler nedeniyle bataklık
kulleteyn. Kap-kacak yıkayanlar. Taharet alanlar,
alanlar. Küllükler. Küllük halkını oluşturanlar. Küllük halkının
inakları, yarısına değin yere gömülü evler. Tüten bacalar. Duvarlara
damlara top top yapıştırılmış " y a p m a l a r (tezekler). Gezip
A A
dolaşanlar. Uçuşan sinekler... Görüyordu hepsini. Ama görmüyordu.
Işık hızıyla gerçekleştirdiği ânllk geziler nedeniyle.. Ezberleme ve
kendini verdiği metinler nedeniyle. Ve artık oldukça alıştığı için.
"Basra'da, Kûfe'de toplanmış âlimler" soru soruyorlardı ona:
- Benim bir sorum var!
- Benim de var!
- Benim de!
Yaklaşmak, takıldıklarını sorup öğrenmek için itişip
kakışıyorlardı. Sanklanyla, cübbeleriyle, tesbihleriyie, koltuklanndaki
Hepsi birden sesleniyordu:
- "Müşkİİ"İmİZİ öğrenmek istiyoruz!
Ancak tek tek sormalıydılar. Hepsi birden soramazdı, sorsa da
hepsine birden karşılık verilemezdi.
- Sırayla sorun. Tek tek..! Korkmayın kimin ne "mü§kil"i varsa
"halledilecek"!
Güvence verince rahatladılar. Sıra sıra oldular. Çevresinde
dizildiler. "Tahn'dan sordular, "peygamber"den sordular, "yer"den
sordular, "gök"ten sordular. "Cennet"den, "cehennem"den, "12
ilim"den, "ilimlerin en derin yerleri"nden sordular. Kalın kaim, büyük
büyük kitaplara bakıp bakıp sordular. Durup durup sordular. Ve
doydular aldıkları karşılıklarla. Hepsi memnum, hepsi hayran...
Herkes anladı ki ondan daha "âlim" yok. Hiç gelmemiş de..! "Ağa"sı
(babası) da ordaydı. "Mest" olmuştu sevinçten. Yüzü kara çıkmamıştı.
Dosta düşmana göstermişti nasıl bir oğlu olduğunu.
- Gördün îîlü oğul işte ben senden bunu istemiştim. Yohsa
götürüp elin kürtlerinin içine bırakır miydinı seni? Bu "mertebe"lere
eresin diye götürüp bıraktım "gözümün nuru".
- Ben de senin yüzünü kara Çlharmadim ağa!
- Aferim! "Allah nazarlardan Sahlasm."
- Geldim geçtim hepsini!
- Çoh şükür! Veren Allah'a çoh şükür!
Görüp yaşamıştı sanki bunları. Bir ânllk. Ne güzel, ne tadına
doyulmaz şeyler. Işık hızından daha hızlı gitmiş, görüp gelmişti.
Anababa Özlemi, kardeş-arkadaş özlemi, sıkıntı, çile, ağır ağır dersler,
karmaşık metinler.. Ama sonunda, bir ânda görüp geldiği ınerteb?"ye
ulaşacağına göre değmez mi?
Dünyanın gücünü toplamişcasma güçlendi, coştu ve saldırdı
metinlere:
- Emme'şşerâitu'l-leti kablessalât..." (Namazdan önce yerine
getirilmesi gereken koŞuIlar...)
Hocasının oğlu Ahmet geldi yanına:
- Duran! Neydirsin? Metin (mi) ezberlİTSin? .
-Hee!
- Başın (kafan) Şİşmedİ mi ola?!
- Yohh. Heç şişer (mi)?
- Recep Ağabek, ben, Murat'a çimmeye gİdİTİk, sen gelmİrsİn?!
- Ben nasıl gelim?
- Niyee?
- Baban döğer.
- Duymaz ki.
- Ne kelp (it) oğlu kelptir o. Duyar, gene vurur kulağımı kanatır.
- Korkirsin hee?
-Hee!
- Çoh döğir?
-Hee!
- Eli kınla onun. Beni de döğir. Hemi de çoh. Anam da oni döğir.
- Yalan, İnanmİTİm. Hiç kan da herif döger?
- Ola inan, vaUah dögir. Aha geçen gün boğirdi de, Zelhâ nene
yalvardı, elinden kurtardı. Yaa, İnanmİTSJn sen. Hemi de vallah, hemi
de billah.
- Ola niye yemin edİTSİn?
- İnanmirsin de. Sen anamı görmedin. Babam onun yanında enik
gibi kalir. CamiŞ (manda) var ya?
-Hee!
- îştS anam onun gibi. Kapıdan zor SlğİT.
- Sen şimdi geltııirsin?!
- Biimirim ki..
- Haydi ola nazlanma!
34

Neva
29-09-2012, 22:43
Ah hafız Celâl'İn korkusu olmasa.. Çok istiyordu gitmeyi. Çünkü çok seviyordu. Biraz dersinden, ezberlerinden uzaklaşmış
olurdu, ama orada çalışabilirdi.

- Gelirim. Ama Recep Ağabek senin babanın yanında beni (korusun).
- Korhma ola, vallaha arhalar.

İşte Recep de gelmişti o sırada. 15-16 yaşındaydı ama suyunu çıkarırdı. Güvence verdi; çıkıp gittiler birlikte.

Murat'a gider gitmez üstlerindekileri çıkarıp attılar, çırılçıplak oldular. Recep hemen koşup suya girdi. Ahmet'le o da bir alılarak, bir duraksıyarak yürüyorlardı ırmağa. Duraksamaları üşümekten, ürküntüsünden... Durdular, birbirlerine baktılar. Ahmet'in bacaklarının arasındaki sallanıyordu. Onunkiyse gözükmüyordu. Çünkü eli orasındaydı.
- Sen niye sahlirsin ola, seninkini?
- Haram olur .
- Olmaz biz daha çocuğuz. Bak ben nasıl gösteririm .
- Ama ben Şeriat ohirim.
- Haydi çek elini ola, görecem. Sen benimkini gördün.
- Günahı sene olsun (mu)?
- Olsun !

Çekti elini. Onun ki de sallanmaya başladı. Küçücük .

- Bah benimki seninkinden büyük.
- Helbet (elbette) büyük olur, sen benden 3 yaş büyüksün .
- Recep Ağabeg'inkini gördün (mü)? Çok büyük, aha şu kadar.
- Gördüm .
- Sen ölüsünü gördün, dirisini görmedin.
- Dirisi ne ki ola ?
- Bu savak da hiçbir şey bilmir. Seninki hiç kalhmir mi ?
- İşte kalhınca dirilir.
- Recep ağabeg kusturtir de oni.
- Yalan. O da hiç kusar?
- He vallaha! Gelince kusturtsun da gör .
- Sende de bir kustursun.
- Diyerim (derim) .

Az sonra Recep geldi. Gözler orada. Su damlacıkları vardı. Soğuk sudan, büzülmüş, iki yumurta üstünde bir çıkıntı oluşturmuştu, Ahmet, Receb'e, biraz önce konuştuklarını anlattı.

- Bir kustur da bu görsün, inanmir.. dedi .

Recep hiç konuşmadan kanıtlamaya yöneldi. Gidip bir taşın üstüne oturdu. Yüksekçe ama ayakları yere değecek biçimde. Az eğildi. Bacaklarını da bi küçük ayırdı. Ve başladı işe, tüm ilgisini verdi. Eline aldı, bir o yana, bir bu yana çevirdi. Tükrüklediği parmaklarının arasında oynadı. Tükrük kurudukça tükrüklüyordu. Ağzında biriktirdiği büyükçe bir tükrüğü, onun tam üstüne düşürdü, önüne-arkasına yaydı da artık canlanmaya başlamıştı. Büzülüp yapıştığı yerden ayrıldı gövdesi. Ve bu gövdenin içinden kaplumbağa gibi başını uzattı .

Uzadıkça kalınlaşıyordu, ilgiler üzerinde yoğunlaşmıştı tümüyle. O da bunu anladığını belli ediyor, şiştikçe şişiyordu. Sonunda şişmesi ve büyümesi durdu. İyice dikilip kalkmış, çevresine bakarak ağzını açmıştı tutkulu tutkulu. Kusturmaya değil, koşturmaya hazırlanmış at gibi. Recep atının başını okşadı. Tükrüklü elini gezdirdi. Sonra da tükrükle doldurduğu avucunun içine aldı. Avucunu halkalaştırdı. Kusturulacak olan nesne iyice kayganlaşmıştı. Halka, kayarcasına gidip gelmeye başladı. Bir öne, bir arkaya. Tükrük kurudukça yeniden tükürmeler ve sürekli gidip gelmeler. Avuç bir sıkılıyor, bir gevşek tutuluyordu.

Üzerinde gidip geldiği nesne adamakıllı kızarmıştı. Receb’in kendisi de. Ayrıca bayılır gibi kendinden geçmişti. Doruğa varılmıştı. Ve işte fışkırma. Ahmet'in kusma, kusturma dediği şey gerçekleşmişti sonunda. Koyu bir sıvı fışkırmıştı. Fırtığa benziyordu. Nasıl da atılmıştı tâ uzağa. İnmeye başlamıştı o uzun ve şişkin şey. Şaşkın, ilgi dolu bakışlar arasında. Başını sallaya sallaya ve arada bir sıçrayarak, titreyerek..

İndi, indi ve eskisi gibi büzülüp çekildi. Ahmet, çok gördüğü için alışıktı. Ya ağzı açık kalmıştı. Bir "sihirbaz"ı izler gibi izlemişti. Ya da "mucize" gösteren bir peygamberi izler gibi . Ahmet dediğini kanıtlamıştı:

- Demedim mi? Gördün işte. Gördün nasıl kusir! dedi övünçle. Yanındaki Ahmet'i bırakıp Receb’e sordu :
- Recep Ağabeg, bu fırtık (sümük) nerde kalir?
- İçinde .
- Ey hele dur, "siddiğe" (sidiğe) karişmir (mi)?
- Karişmir.
- Ey niye?
- Ne bilim.

Recep, bu "ne bilim"i örtmek istercesine başka bilgiler vermeye koyuldu:

- Sen bilirsin, sen aha burdan, bunun içinden çıhtın ?
- "Hadi get" (haydi oradan) !
- Vıy vallah. Babanmkinden .
- Hadi get !
- Vallaha ola bu savaka bak inanmir!
- Herkes bundan mı oldu?
- Hee!
- Muhammed Efendimiz?
- O da.
- Bu pis fırtıktan.
- Hee !
- İnsanlar hep bundan oldu demek?
- Helbet !
- Hele dur (peki), Adem babamız, Havva anamız, İsâ aleyhisselâm? Bunlar da insan değil miydiler?
- İnsandılar !
- Onlar neden oldu? Onların babaları yoktu ki !
- Orasını bilmem, orasını hocaya sor sen. Benim dersim oraya gelmedi. Sen daha çok ohirsin! Türko'nun küçücük kafası takılırdı bir şeylere. Şimdi daha kötü takılmıştı . Alt üst olmuştu bir tür. Gidip okuduklarına bakacaktı. İşin içinden çıkamazsa hocasına, hocalarına soracaktı.

Öğrenmişti ki Adem topraktan, Havva onun kaburga kemiğinden, İsâ Cebrail'in üfürüğünden, Muhammed de "nur" dan yaratılmıştı. Bir bunları, bir de Receb'inkinden çıkan fırtığı düşünecekti. Şu Allah’da insanları niye başka başka şeylerden yaratıyordu? Hepsini aynı şeyden, hepsini "nur"dan yaratsa olmaz mıydı? Kendisinin de fırtıktan olmas, onuruna dokunmuştu. Bu yaratılış, haksızlık gibi gelmişti ona. Sorup ve düşünüp duracaktı artık. Hocalara sorduğunda, hocalar ya karşılık susacaklardı, ya karşılık verecekler ama doyurmayacaklardı, ya da azarlıyacaklardı:

- Sen Allah'ın işine karışma, nasıl yaratır yaratır sana ne?! deyip geçeceklerdi. O da ister istemez susacaktı. Artık karışmıyacak gibi görünecekti. Ama karışacaktı. Kendini zaman zaman Allah'ın yerine bile koyacaktı.

- Ben olsaydım şunları şöyle değil; böyle yapardım. Ben olsaydım kötü şeyleri hiç yaratmazdım. Zararlıları da, itleri, yılanları da. Kurtları da. Şeytanı da.." diyecekti ve ardından hemen "tevbe tevbe" diyecekti, susacaktı, ama kafası susmak bilmeyecekti. Bu kafasının susmak çok sonraları başına neler neler getirecekti devlet kapısında çalışırken. Ve daha başka zamanlar..

- Ahmet, hadi gel biz de çimelim?
- Gel hadi!

Koşup ayaklarını suya baürdllar.
biraz serpti.
- Yapma ola, neydiTsin; üşirim!
Ahmet daldı. O da dalacaktı ki
Dikilmişti karşısına sanki.
- Aman oğul aman! "Tikkat" et boğulursun! Sanın derinlere getme
he mi?
İkisi de çimmiş çıkmışlardı. Üşümüş titriyorlardı. Daha çok da o
titriyordu. Anası yine belirdi. Telaşlı...
- İşte bah tİtrİTSİn. Ah senin o baban ah! Seni getirip buralara
bırahtı da..! Hadi çebik, çebik ol oğul çebik. Çebik ol da üstünü başını
giy, dondun!
Anasına karşılık bile vermişti içinden:
- Ana sen bilmirsin ben neler çekitim de bişey Oİmİî. Korhma
Su soğuktu. Ahmet sudan alıp
birden anası gözünün önüne.
38
şimdi de bişey olmaz! Olmaz vallaha. Gidip birez kuma yatâCam.
- Hadi gel yat Ölese. SohuL eyce SOhul.
de seğirtip gitti; önce Ahmet, sonra da o kuma yatıp
gömüldüler. Recep'se çoktan kumdaydı. Kum sıcaktı. Biraz sonra
ikisinin de üşümesi geçti. Keyifli keyifli üstlerine kum döktüler.
Bacak araları kumla doldu. "Şey"lerinin tam ortadan, kumların
arasından başını kaldırışını birbirlerine göstererek izliyorlardı. Kumları
yarıp çıkan oralarının başında kum durmuyordu; akıp yanlara
dökülüyordu. İkisinin de çok hoşuna gidiyordu bu durum. Biraz daha
kum. Ama işte yine "başı" ortada, açıktı. Kumların üstüne çıktılar.
Oralarını karşılaştırdılar. "Hangisi daha böyyük"! Ahmed'inki
onunkinden büyüktü. Ama o, bunu kabul etmiyordu. Bi daha
karşılaştırma. Bi daha, bi daha... Recep bağırdı:
- Hele bi de benimkine babın.
Off onunki çok kocamandı. Öfkeli öfkeli duruyordu yine. Belki de
yine firtlk fırlatacaktı.
Kalkıp bir daha suya girdiler. Sonra da çıkıp üstlerini giydiler. Ve
yürüyüp gittiler Kartallı'ya.
39


8
Sıcak bir gündü. Harman yeri. HâİG ŞİvânÖTardan Husso da kendi
Dalmıştı sapın samanın içine, çalışıyor, çalışıyordu.
Durdu; elindeki yabayı bırakıp yığına doğru yürüdü. Gidip gölgeden
çıkardığı su testisini aldı; kafaya dikti hemen. Ayakta "Lik ilk İlk..."
neredeyse boşaltmıştı testiyi. Sonra yerine koydu. Dikildi, gerindi,
gezindi biraz. Sağa sola baktı. Bir kertenkele gördü. Ok gibi oradan
fırlayan, bulduğu en yakın deliğe ya da örtü altına giren, sonra
yine çıkıp koşan kertenkeleyi uzun uzun izledi. İri gövdesi, eski
püsküden olan giysisinin dışına taşmıştı. Açıkta kalan kesimler ve
yırtıklar arasına sap saman ve saman tozlan dolmuştu. Göğsünün ve
kollarının ufak samanlar ve tozlarla kaplı kılları, onu daha da
Oturmak için bir yer aradı. Tam o sırada, ötedeki bir
harmana yukandan gelmekte olan güzel HammaiTie'ye gözü ilişti.
Aşıktı bu kıza. Kulleteyne "taharet"te ÇÖmelİp "üçlü takım "mı şaklata
şaklata ve ova ova yıkarken bir amacı da ona göstermekti ve gösterirdi.
Kız da fırsat bulduğunda, çaktırmadan izlerdi. O da Husso'ya ilgisini
belli ederdi. O da âşıktı. "Amma ve lâkin"..! Harmana da çalışma için
mi, Husso için mi geldiği pek belli değildi. "Kaçe"lere özgü bir
cilveyle durup Husso'ya baktı. Alımlıydı. Bakışları ve kendine özgü
bükülüşlerlyle çektiği Husso'nun yine başım döndürüyordu. Hem de o
sıcakta... Husso yüksekçe ve uygun bir yer bulup oturdu. Ylttlklannui
arasından sigara tabakasını buldu; Çikanp bir sigara sardı. Yakıp
içmeye başlarken bir yandan da Hammame'yi izlemeye çalışıyordu.
çağıranlar oldu. Husso artık izleyemez olmuştu
Sigarasını bitirmişti. Kalkıp işine koyuldu.
harman yolunda karşılaşmışlardı.
Kasım, "öşr (tarla ürünleri zekâti)" olarak topladığı 3- 4 teneke
buğdayla dolu çuvalın altında CZİlmİŞtL Hem bu ağırlıktan, hem de
sıcaktan, kan ter içinde kalmıştı. Aynca harman harman buğday
toplamak da bir başka çileydi. Aynı çileyi çekmek için omuzundaki
boş çuvalla harman yolunda olan Şehmus'la karşılaşınca; biraz
konuşup içini dökmek, kimlerden aldığı, kimlerden alamadığı
konusunda bilgi vermek, daha çok da dinlenmek amacıyla SlTtindakİnİ
yolun kıyısına bıraktı. Ve çuvalın üzerine yiğllircasina çöktü.
Alnından, yüzünün çevresinden kirleri de alıp, oluşturduğu yollardan
yürüyen ter damlacıklarını koluyla sildi. Yolları bozulan terler ve
kirler, yayıldıkları çevrede çeşitli biçimler, resimler oluşturmuştu bu
kez. "Min tarafillah (Allah tarafından)"... Bu çizgiler ve resimler
içinde, dikkat edilse "lafza-İ celâl"ler (Allah yazısı) ve "besmeleler
bile okunabilirdi. "Kader"deki "yazi"lar gibi... Biraz soluklandıktan
sonra Şehmus'a verdiği bilgiler, yakınmaları da içeriyordu. "Hiç kolay
değildi öşr toplamak". Hele "zenginlerin harmanlarından"... Durumları
iyi olduğu halde ya hiç vermiyorlar, ya da "öle öle ve ÖldÜre öldüre
verİyorlar"dl. "Şeyh Şaban, Molla Nâsir, ağalar bu işi niye kökünden
çözüme kavuşturmuyorIar"dı sanki?
Yoldan geçen bir sap arabası, ardında koyu bir toz bulutu bıraktı.
Yol kıyısındaki Kâsim ve Şehmus görünmez olmuşlardı nerdeyse.
Giderek görüntüleri netleşti. Gözler, arabaya ve bıraktığı izlere
takılmıştı. Bir yel esti, ama uzun sürmedi. Bir iki kuru ot ve boğa
dikeni sürükledikten sonra kesilivermişti.
Biraz ötelerden gelen uzun havalı Kürtçe bir şarkı yanık yanık
çarpıyordu. Bir etek sözcüğü olanca hızı ve gürlüğüyle boşaltan
türkünün sözleri neler anlatmıyordu ki...?
Şehmus yeterince dinlemiş, bilgi almış; Kâsim da dinlemişti
oldukça. Kâsim yekinip kalktı. Şehmus'un yardımıyla buğday çuvalını
sırtladı. Ve biri bir yana, öbürü öbür yana...

Neva
29-09-2012, 22:47
Esmerli Şâmil ve Molla Şemdinli MeCZÛb Fâik, Şeyh Şaban tekkesinin avlusunda, şeyhin arasira gelip dinlendiği karyolanın
bulunduğu odaya açılan kesimde, dikili kurumuş ağaçlar gibiydiler. Ellerindeki teşbihleri çekişleri ve "zikir" için durmadan kıpırdayan dudaklarının devinmesi olmasa, yaşayıp yaşamadıkları zor anlaşılırdı. Aslında bir ölüm kalım savaşı ve zorlu bir yarış içindeydiler. "Fena fi'ş-şeyh" denen aşamadaydılar, yani "şeyhde erime'leri gerekiyordu.

Ardından da "fenâfi'r-Resûl", yani "Peygamber'de erime" ve en son "fena fillah", yani "Tann'da erime" aşamaları gelecekti. Ama kolay mıydı bu? Birinci basamağın bile bir sürü basamağı vardı. Ve her bir basamak yılları alırdı. Basamak geçmek, ilerlemek çok, ölesiye çabalar isterdi. Ama iki mürid de, birçok mürid gibi iyice kafalarına koymuştu. Geçeceklerdi aşamalardan. Basamak basamak. Ve sonunda ulaşacaklardı en son aşamaya. Ulaşamasalarbile bu yolda ölürlerdi. Bu
yolda ölmek bile "bir şerefti. Öyle düşünüyorlardı ve onun için yaşam damarlarını kesercesine herşeyden "ellerini eteklerini kesmiş" ve bu yola koyulmuşlardı. Avludaki soba, direk, duvar neyse; onlar da öylesine birer ayrılmazıydı tekkenin.

Şeyhin karyolasının bulunduğu odanın kapısı açıktı. Şâmil, biraz önce ortalığı Süpürürken kapıyı açık bırakmıştı. Bir süre kapıdan içeriye baktı. Sonra aklına ne geldiyse yürüyüp içeri girdi. Fâik de izliyordu. Şâmil, karyolanın orasına burasına baktı; bir şeyler aradı. Ararken dengesini yitirip karyolanın bir kıyısına düştü. Kıyamet kopmuştu o zaman. Fâik gelip Şâmil'e saldırdı. Tutup adam akıllı sarstı zavallıyı.

- Sen, seni zalim, Allah'tan korhmir misin de Şeyh Hazretleri'nin çökirsin? Nasıl yapirsin bunu zalim? Şimdi haberi olmuştur mübareğin. Utanmir misin? Ne diyer o şimdi? Haa sölesene, ne diyer?

Ve bunları söylerken de, adamı fırlatıp atmıştı bir yana. Şâmil, olduğu, daha doğnjSU yığıldığı yerde kalakaldı. Zaten soluk
olan benzi iyice solmuş ve suratı iyice ölü suratına dönmüştü. Biraz toparlanıp kalktı. Fâik ise söylenip duruyordu. Şâmil yerine gitti. Yine direkleşmişti. Gözler kapıya doğru, bakışlar donuk. Ve birden Şeyh Şaban belirdi gözünde. Hemen yerinden fırladı. Bağışlamasını dilemek ve eline, eteğine sarılmak istiyordu. Karyolanın yanına doğru gider gitmez eğildi. Yalvarmaya başladı:

- "Effet" beni Şeyhim! Kurban Olim effet. Emret de eteklerine sarilim. Noolur efendi hazretleri, noolur! Kulunu effet, sen böyüksün kurban olim!

Şâmil fırlayıp giderken Fâik de koşmuştu âîkasindan. Hiçbir şey anliyamadan... Şâmil yerlere değin yatıp şeyhe yalvarıyordu, ne ki Fâik şeyhi görmüyordu. "Ne oldu bene, ben neye göremirim de Şâmil şöyle bir silkelendi, başını iki eliyle tutup sağa sola, öne arkaya salladı. Ezberindeki "vird'lerinden, "zikr"lerinden mırıldandı. "Subhanellahirazîm ve bi hamdihi, estagfinıllah..." îyice havaya girdikten sonra bir daha baktı. Yine göremedi şeyhi. Adamakıllı ürkmüştü. Öte yandan Şâmil başı yerlere doğru şeyhe yakarışlarını sürdürüyordu. Fâik bir süre ürkek ve şaşkın izledikten sonra kendini yenemeyip Şâlîlil'i dürtüklemeye başladı. Şâmil başını kaldırdı, korka korka karşıya baktı ki şeyh yok. İki mürid aralarında konuşup durumu
yorumladılar:

- Ola Şâmil sen gördün?
- Hee, vallah gördüm. Aha bu gözümle.
- Demek mübarek geldi; haman gettiü! "Kerametinden"...
- Hee, vallaha ele...

Bir böcek tırmanıyordu duvarda, çatıya doğru. Köşede de bir örümcek kurduğu ağından aşağı doğru bir İplikçikle sarkmıştı.
Debeleniyor muydu, oynuyor muydu? "Mübarekti Örümcek"... "Türko", Simo'da bulmuştu kendini. Anasının, babasının olduğu köyde. Sİmo'nun tepesine doğru tırmanıyordu. Yalın ayak. Ayaklarına dikenler bata bata. Yüksek, girintili çıkıntılı bir tepe. Hava güzel. Ucu sivri "kakıç (kazik)" elinde. Yerden, diplerden ot kökleri çıkarıp yemek için kullanıyor onu. Otlattığı birkaç da kuzu var. Akşam olmadan tepeye çıkmak istiyordu. Bir iki kez ayağı kayıp yuvarlandı; ama sonunda başardı, tepeye çıktı. Ağaçlar ve bir kalabalık. Çoluk, çocuk, genç, yaşlı, güzel, çirkin. Kalabalık, ulu bir söğüdün çevresinde. Üstünde de iri mi iri bir adam. Kocaman ayaklı, uzun uzun bacaklı. Ayağının biri söğüdün köküne yakın bir yerde; öbürüyse taa yukarıdaki dallarda. Adam o koca ayağıyla incecik dallara bastığı halde dallar kırılmıyor. Bir de "nur direklenmiş". Yerden göğe değin. Kalabalık kaynaşmakta. Herkes ilgiyle, söğütteki adama bakıyordu. Bekledikleri bir şeyler olmalıydı. Simo halkı oradaydı hep. Öyleyse onun ailesi neden olmasın? Anasını, babasını, kardeşlerini (bacılarını ) ve arkadaşlarını aradı kalabalığın içinde. Buldu, ama bulmasıyla yitirmesi bir oldu. Sokulup birine sordu:

- Bu ağaçtaki adam kim?
- Allah!
- Allah mı ?
- Hee!
- Demek Allah bu. Dur hele neydir o ağaçta?
- Yaratır. Ağacı yarattı, şimdi çıktı dallarını, yapraklarını yaratir.
- Allah Allah! Ey hele dur, bu kalabalık niye toplanmış?
- Dilek için. Herkes dileğini söyliyecek, ne istiyecekse istiyecek.
- Sorgu da sorulacak (mı)?
- Helbeeet!

Yanaştı, ağacın dibine varıp seslendi:

- Allah, ey Ulu Allah!
- Ne diyirsin söle !

Çok heyecanlanmıştı. Soru sorsa Allah kızar mıydı acaba? Kızıp da çarpar mıydı, çalık-çolak eder miydi?

- Benim de dileğim var .
- Söle dileğini.
- Beni okutan Hâfız Celâl var ya!
- Hee!
- Beni çok döğir. Sen söylersen dögmez. Kulaklarım yara oldu. İşte sen de görirsin. Ne suçum var? Dersimi ohirim. Benden öndekileride geçtim. Yine de dögir o.
- Ben sölerim dögmez artık.
- Bir dileğim daha var.
- Söle, dinlirim!
- Beni çebik (çabuk) büyüt, "âlim" olmam çebik olsun!
- Olacah.
- "Basra'lı, Küfe'li âlimleri" geçecek miyim?
- Sen çoh ohu, geçeceksin.
- Kızmazsan soracahlarım var.
- Kızmam ! de !
- Vallaha kızmam, inanmirsin?
- Sen kendini niye sahlirsin?
- Düşmanlarım var.
- Vıy, sen de korhir misin ?
- Helbet korhirim. "Tüfenk'leri (tüfekleri) var.
- Ey heye dur, senin yoh mu?
- Yoh !
- Dur hele niye yaratmadın?
-"Kâfir'ler bırahmadı.
- Vıy anam, ey hele dur sen Allah degil misin?
- Allah'ım, ama kâfirler önüme geçti bu dünyada. Tüfenkleri hep onlar yarattı. Ben onları ahirette cehennemde yahacam.
- Sen de yahacağmı onlara duyurmasaydın. Helbet düşman olurlar.
- Duyurmuş oldum işte.
- Sen işini bilmirsin !
- Sen ne diyirsin ola? !
- Kızirsin yohsa? Beni kandırdın (mı)?
- Kızmirim, kızmirim!
- Ben senin yerinde olsaydım, kâfirleri yaratmazdım. Hâfiz Celal'i de, şeytanı da, cehennemi de. Hep cennet yaratırdım. Herkesi nur yüzlü âlim yapardım. Vallaha bilmirsin sen işini. Yaraddın, şimdi de uğraşir durirsin!
- Sen get dersini ohu. Hadi get!
- Kızmam dedin kızdın! Sen de kandirirsin insanı!
- Kızmirim de,istirim ki sen ohuyup örgenesin (öğrenesin)!
- N'olur şimdi örgetsen ?
- Olmaz.
- Beni niye 'nur'dan yaratmadın? Hiç olmazsa "torpah"tan (topraktan) yaratsaydin! Niye o pis fırtıktan yarattın? Ben olsaydım herkesi nurdan yaradirdim. Nur bulamadın mı?
- Sen çoh sorirsin, hadi get. Get ki sene "kuvvet" verim de derslerini eyice belleyesin. Seni büyük âlim yapacam.
- Beni kandirmirsin ya?
- Vallaha kandirmirim. Hadi get ohu!
- Söz?
- Söz !

İnanmıştı Allah'ın verdiği söze. Bir de gözünü açtı ki camideki yatağında...
Büyük bir coşkuyla fırladı yatağından. Herzamanki gibi, doldurup
bir yana koyduğu göğümünden (ibriğinden) döküp abdestİnİ aidi. Yine
herzamanki gibi "râtib" toplanıp geldikten, "hücre"de dağıtıldıktan,
kendisi de alacağını aldıktan, yiyeceğini yedikten ve sakliyacağini
sakladıktan sonra caminin bir duvarının önüne geçip derslerini
okumaya, metinlerini ezberlemeye koyuldu. Biraz sonra da yeni dersler
yeni dersler alacaktı.
- Ve emme'r-rubâiyyül-mücerredü..." (Salt dörtlüye gelince...)
Ahmet Çikageldi. Konuştular.
46
A
- Ahmet!
-Nee?
- Ben Allah'ı gördüm.
- Sus ola, Allah görülür (mü) heç?
- Ola vallaha gördüm.
- Nerds gördün?
- Ağacın üstünde! Yatıp uyirken!
- Ola savak "düşümde gördüm" desene!
- Düşümde ama "hakikat".
Kitaplarda "Allah rü'yada da görülse hakikattir" diye yazılıydı
çünkü.
- Ağacı yaradmiş, sonra çıkmış dallarını, yapraklarını yaradirdi.
-?!!
- Yanında da nur direklenmişti.
Ahmet gülmeye başladı.
- Niye gülirsin ola?
- Sen "direklenmiş" dedin ya?
-Heee?
- Benim de aklıma -tevbe tevbe- Receb Ağabeg'inki geldi. O da
direklenmişti ya!
- Hmzıroğlu hınzır! Sen o babanın oğlu degil misin? Aklın -
fikrin hep "şerr"e çalışir!
- Ola ne kizirsin, aklıma geldi.
- Aklın batsın. Hele dur, sen ohumirsin?
- Ohirim de hoca moca olmiyacam!
- Şimdi niye ohİTSİn?
- Ohumasam babam dögir.
Yeni dersler dinlemiş, yeni dersler almış ve gelmiş; gözden
geçirmeye, ezberlemeye kendini vermişti. Kulleteyn yönündeki
duvarın Önünde. Herzamanki gibi. Karşıya bakınca Abdurrahman'a
47
A A
gözü ilişti. Kaç gündür görmemişti. Yanma varmaktan kendini
alamadı. Vardı. Abdurrahman dertliydi. Derdi, birkaç gün önce hışnikli
köpekle savaşırken yaraladığı elinden kaynaklanmıyordu. Bir başka
yarasındandı. Daha derin, daha acı veren bir yarasından: Cemile'sinin
açtığı yaradan. Elinden gidiyordu da ondan. Uzak bir köyün
ağa-şeyhlerinden Şeyh Tâhâ'nın iki karılı oğluna isteniyordu. Kız
istemiyordu, AbdlUTahman'l istiyordu. Ama onlar ağır basmaktaydılar.
Anasının, babasının, yakınlarının eğiliminden o anlaşılıyordu. " - Cemile'yi
veriyorlar." diye haber alınca birkaç önce köyüne gitmiş, Cegörüşmüştü
Abdurrahman. Elinin yarasını açtırmış, yeniden
sardirmiştl. Cemile yarayı sarınca yara İyileşmemişse de iyileşmişti.
Gizlice gerçekleştirilmişti bu. Bir sürü tehlike göze alınarak. Bir
gören, duyan olsa, Abdurrahman'ın vurulup öldürülmesi işten bile
değildi. Konuşmuşlardı Cemile'ylc. Kız direteceğini, eğer başaramazsa,
zifaf gecesi, evlendiği kişiyi vuracağını, bunu kafaya koyduğunu
söylemişti. Abdurrahman da, birlikte kaçmayı önermişti. Ama kız
şimdilik buna gerek olmadığını söylemişti. Yamandı Cemile. Kolay
diş geçiremiyorlardl. Çok da güzeldi. Kürt güzeli. Abdurrahman'ın
anlatişiyla "dünya güzeli". "Bütün köylerin gözleri" onun üzerindeydi.
Herkes istiyordu. Ama Şeyh Tâhâ'nın oğlunun istemesi başkaydı. İki
karılı da olsa ünlü bir şeyhin oğluydu. Adamları vardı. İstediklerini
elde etmeyi bilirlerdi. Bütün bunları anlattı Abdurrahman. Türko da
dinledi. Üzülerek, elinden birşey gelmiyerek. Ve zaman zaman da
"Allah"a, içinden "sitem"ler yönelterek. " Z â l i m l e r e niye meydan
veriyordu diye. Kendisi O'nun yerinde olsaydı, Cemile'yi hemen
verirdi. Öbürlerini de cezalandırırdı. Ya da baştan
yaratmazdı. Abdurrahman'l dinledikten sonra, yarası iyice geçmemiş
olan eliyle de biraz ilgilendi. Sonra da içini çeke çeke ayrılıp duvarın
önüne gitti. Derslerine, metinlerine gömüldü. Dünyasının kapısını -
penceresini SiklSllayakapatarak...
* * *
"El fi'iü imma müıeaddin..."
"Fiil, ya geçişlidir, va geçişsizdir. Geçişli olan, düz tümleç alan
fiildir... "
Ah, kötü bir kaşıntı. Metin ezberlemeye ara verdi. Bacaklar.
Aşağıdan elini soktu, iyice kaşıyamadı. Şalvarım çözdü. îki elini
sokup kaşımaya başladı. Kaşıdı, kaşıdı. Tatlı tatlı. Ama yrrtarcasma.
Yırttı da. Şalvarını sıyırıp baktı. Bacaklar kanıyordu. Hep öyle
kanardı. Kaşınan yerler biraz kabuk bağlar, yeniden yirtllirdl.
Yukarıdan taa aşağıya kadar. İki bacak da yaralar içindeydi. Kaşımasa
içine işliyordu, kaşıyınca da böyle oluyordu işte. Neydi bu kaşıntı?
Önce tatlı, sonra acı. İkide birde araya giriyor, okumaya, ezberlemeye
engel oluyordu. Neydi bu? Ne kötü şeydi? Donsuz giydiği şalvarın
bacaklara gelen dikiş aralarına baksaydı, nereden kaynaklandığını
Dikiş aralarına sıra sıra olmuş bitleri görürdü. Kaşıntının
bitlerden olduğunu biraz da biliyordu. Ama o kadarını bilmiyordu.
"Bibi"sinin (halasının) yanma gittiği zaman öğrenecekti. Kanlar eline
bulaştı; yine kaşıdı. Kaşıntı, acımaya, sızlamaya dönüşmüştü iyice.
Kaşımayı bıraktı. Şalvarını çekip bağladı.
"Geçişli fiillere 'vâkî', 'mücâviz' ve 'müteaddî' adları verilir.
Geçişsiz fiillere de: "Lâzım', 'gayr-1 vâki'.."
Uff yine bir kaşıntı. Bu kez de sırtta. İçe işleyen, dayanılmaz bir
şey. Ensesinden elini soktu, sırtına doğru uzattı. Ama kaşıyamadı. Eli
yetişmedi. Gidip duvara sürttü. Yine olmadı. Uff ne kötü! Sırtta bİTŞey
de gezer gibiydi. Bitten başka ne olabilir? Bunu biliyordu. Koşup
kaşıyacak birşeyler aradı. Bir ağaç buldu. Gelip soktu yine ensesinden.
Ağaç ta ileri varmıştı. Ama tam kasman yere gelmiyordu ucu. Sürttü,
sürttü. Fakat, yine tam olmuyordu. Kaşıntıdan deliye dönmüştü.
Birilerini aradı kaşısın diye. Ne var ki uygun birini bulamadı.
Küllükteki birine gözü ilişti. Bir kadın. Anası gibi. Vardı yanma,
utana utana, sırtını kaşımasını söyledi. Kadın, oturttu yanına. Elini
soktu, sırtta gezdirmeye başladı. Sora sora tam kaşınan yeri buldu. Ve
kaşıdı. Kaşıntı gitmişti. Rahatlamıştı Türko. Gelip dersine yöneldi
yeniden.
"Emme'l-mâzî..."
"Geçmiş zaman kipi"ne ilişkindi okuduğu. "Mâzî, geçmişteki bir
sılamı dile getiren fiildir..." Metin, İzzi kitabmdandl. Aynı konuları
içine alan daha aşağı basamaktaki kitapları, Emsile'yi, Binâ'yı,
Maksud'u okuyup bitirmişti. Alışılmadık kısa süreler içinde. "Jet"
nedir bUİnebİlSeydİ bu gidişe "jet gidişi" derlerdi belki de.
49
Başka dersleri de vardı: "Şeriat"ten, "akâid"den... Kimini
ezberliyor, kimini ezberlemeden anlamını öğrenip geçiyordu. "Akâid"
diye Tannbilim'e deniyordu. Oldukça zordu. Zor olduğu için de çok
ileri basamaklarda okutulurdu. Dersinin daha oraya gelmemesi
gerekirdi ama "acele"si vardı. Çok çabuk yol almalıydı. "Basra'daki,
âlimler"e ulaşmak, onları gelip geçmek için... "Zâlim" biüer
yiye dursun; çalışıyordu o! Ezberledikleri arasında "akâid"i şiirle
anlatan Emâliadlı kitap da vardı. Daha yeni başlamıştı:
kabîhi... "
Dersini alırken anlamını da öğreniyordu:
"îyi, kötü, güzel, çirkin., ne varsa hepsini Tanrı diler. Ama
kullarının kötü, çirkin şey yapmalarına, kâfir olmalarına râzı olmaz..."
Ezberliyor, bir yandan da düşünüyordu: Tann'niH "kötü"yü
"dileme"si ne kötü! Niye hep "iyi"yi dilemez? Kötüyü niye diler ki..?
Hem "diler" hem de "cezalandırır"? Ne kötü! Kullarının kötü şey
/apmalanna "râzı" olmuyor. İyi ama, râzı olmadığı şeyi niye diliyor?
bilememeye gücü mü yetmiyor? Çünkü O ne dilerse oluyor.
Dilemezse olmaz. Dilemek, dilememek, iyi, kötü, güzel, çirkin, kâfir,
nümin... Off, neyse.. Karışık şeyler. Belki ileride öğrenebilirdi
;aranllk yönleri. Öğrenecekti de.. Şu; arada bir kipirdiyan biüer de bir
bulursa..


10
işte yine akşam. Yine bi kaç eğilip kalkmakla çarçabuk bitirilen
akşam namazı. Yine sabalıki "râtib"den; birazı da öğleyin yedikten
sonra artakalan (daha doğrusu zorunlu olarak artırılan), oraya buraya
sokuşturulup saklanan karışımın ortaya getirilişi. Benzeri başka
dünyalarda görülmedik, her çeşitten yemeğin, yiyeceğin, acının,
tatlının, ekşinin bulunduğu karışımdan artakalanın, yer yer kuruyup
yapıştığı tabaklar, lavaşlar üzerinde soğuk soğuk yenisi. Yine aç
sofra" (!) dan yarı aç kalkmak zorunda kalışları. Ve işte
yine mütâlâa" saati.
"Mütâlâa": Derslerin sessiz okunması, kitapların sessiz incelen¬
mesi. Camide fakiler öbek öbek olurlar; yüzüstü yatıp uzanırlar. İyice
açılmış ayçiçeğinin yaprakları düzeninde dizilirler. Ayaklar arkaya,
çeneler öne doğru uzall, kollar bükülü. Kitaplar önde açık. Eller kiniplarda.
Gözler de Öyle.. Ortada da ayçiçeğine uygun bir göbek: Koca bir
kütük. Kütüğün üstünde ışığından çok isi görkemli bir idare kîmbasi.
İs ki ne is! Baca dumanı gibi. Alabildiğine kalın ve koyu. "Vıyy
tavandaki yerini döne döne fırçalar; türlü resimler
çizer. Uzantısı da kir ve renklerce zengin duvarlarda, mihrapta, mimbcrde,
boyası isten kıl lllarıyla asılı Kur'an'tarda, oraya-buraya atılı kitaplarda,
kirli-yağll yataklarda, hasırlarda, kilimlerde. Ve de önemli bir
kesimiyle ağızlarda, burunlarda, gırtlaklarda. Hepsi bir bütün 'aten.
İrili-ufaklı, başlan yünden örme sarıklı "papak"lı fakiler, kafaLü'daki
dinsi İmansi kokan düşünceler, ağlarindaki örümcekler, "râtib"
artıkları, cennetlerinde mutlu mutlu zıplayan pireler, ağır başlı bir
yürüyüp bir duran bitler ve daha nice neler de aynı bütünün parçaları.
Fakilerin hem okuma, hem yazma, hem yatma, hem yutma, hem iba¬
det, hem "kabâhet" yerleri olan cami, bunlarsiz olamaz. "Mikrop" mu?
- "Ev çiye?"
-Nedir o?
- E vallah nızamm!
- Vallahi bilmiyorum!
Her öbeğin ayçiçeği yaprakları gibi dizili fakilerinin gözleri
önündeki kitaplara dikili. Ya gönülleri? Orası belli değil. Sessizce
okurlar, okumasalar da "okur" olurlar. Yoksa tepelerindeki görevlilerin


elleriyle ya da değnekleriyle dürtülürler. Yatılıp uzanildiğl için uykunun
gelmesi doğal. Hele okunan metinler biraz da ağırsa... Ama uyumak
yok. Yasak.
O akşam yine başlamıştı Mütâlâa. Yine öbekler oluşmuş,
göbekler kurulmuştu. Yine kütükler, yine isleri görkemli idare
lâmbaları. Koyu, kalın isler yine koşatlı tavanı fırçalarken ağızların,
burunların, boğazların payını da eksik etmiyordu. Yine tükrüklere,
balgamlara karışacak; ertesi gün birlikte kulleteynde
özgürlüklerine kavuşacaklardı. Sular sallandıkça, öteki pisliklerle elde
verip halay tutacaklar, oynıyacaklardl.
Birden bir kaynaşma oldu. Ayçiçeğinin yapraklarından biri OSSUTSessizce
ve suçsuzca. Gerçekte "kabâhet" yeri de değil miydi
cami? Yani fakiler için? Gelin görün ki "suç" olmuştu. Sessizdi, ama
gümbür gümbür olmuş gibi ilgi toplamıştı. Türlü kokular içinde bile
belli olan kokusuyla kendini ele vermişti. Gece uyurken, ya da öyle
gösterilirken olsaydı doğaldı. Ya şimdi? Herkes uyanıktı. Herkesin
yanında hiç çekinmeden zart zart bırakan Amerikalılar değildi ya orada¬
kiler! Yine de üzerinde o denli durulmasının asıl nedeni başkaydı:
Çoğu için bir çeşit "belâ" olan "mütâlâa" saatini geçiştirmek isteyenle¬
rin çoğunlukta olmasının payı büyüktü. Kürtçe ve sertçe karşılıklı
suçlamalar:
- Gerine yel dolmuş herhalde! Tutamıyorsun!
- Kendi suçunu başkasına atma!
- Vallahi'l-Azîm sen yaptın!
- Sen yaptın!
-Sen!
-Sen!
Bir ara gözler Türko'ya yöneldi. Bakışlar üzerinde yoğunlaşmca sa¬
vunmaya çalıştı kendini. Ama daha çok dayanamayıp ağlamaya
başladı. İşe, etkili "ıa!ib"lerden Seydo karışmasaydı uzayıp gidecekti
konu.
- "Kuro serme!" (ulan ayıptır!),, diyerek azarladı, herkesin
önündeki kitabı okumasını, ses çıkarmamasını söyledi. Yatışmıştı ortalik.
Gözler yine kitaplarda. "Fâİl" (özne) ya "zâhir" (açık) olur, ya da
"müstetir" (gizli). Ne var ki konu kafalardan gitmemişti. "Fail", "fiil",
"mefül" (tümleç).. Kafaya girmiyor. Yeni baştan: Fâİl - Osuruk -

Neva
29-09-2012, 22:49
52

Zahir - Sen yaptın! - MüStetİT - Yapan sen! - Mef Uİ.. Hayır olmuyor
bir türlü. Osuruğun değilse de konunun etkisi sürüyor. Sen, sen,
sen!!! - Basra'lı âlim.. - Sen ossurdun! - Kufe'li âlim, direklenmiş
nur.. - Yapan sensin işte! - Vallahi'l-Azîm ben değilim!!! - Onu yapan
kimse; osurmamışda "mütâlaa"nm içine etmişti sanki!
Osuruklu düşlerle dolu bir gece. Uyanış. Kulleteyn. Abdest.
Namaz. Râtib. Metin ezberi. Gün ilerlemişti epeyce.
Recep gelmişti. Coşkulu gözüküyordu:
- Celâl hoca belâsını buldu.
- Ne dirsin, ne oldu?
- "Hâlo Şivân6"lardan Husso'nun ineğiyle yakalanmış. Sonra da
kendisiyle..
-?!!
Anlattı Recep: HâfizCelâl, köyden biraz uzakta Otliyan ineği tutmuş,
uygun bir yere götürmüş. Bir yarın alUna. Kimsenin kolayca
bir yer. Oh ne güzel. Bir de söğüt ağacı. Bir ip aramış
ineği bağlamak için. Bulamayınca, şalvarının uçkurunu çıkarıp onunla
bağlamış söğüde. İneği yara yanaştırmış. Güzel. Yanaşmaya çalışmış.
Ama olmuyor, inek yüksek geliyor. Taş-maş getirip ayağının altına
koymuş. Bu kez olmuş gibi olmuş, ama yine de tam değil. İşte yarın
eteğinde uygun bir yükseklik. Hem de merdiven gibi. Kim yapmışsa
Allah razı olsun! Çok uygunmuş. Biraz da kendisi yontarak, kazıyarak
kendine göre uygunlaştırmış. Şimdi iyice tamam. Ve başlamış ineğe
gönlünce yanaşmaya. Hem de ne yanaşma. İnek te tam "inek"! Mübarek
hayvan, boynunu uzatmış ileriye. Arkasını da hafıza vermiş. "Tes¬
limiyet" buna derler. İşin kıvamını bozmamak için kıpırdamamış bile.
Ve keyfine sınır olmayan Hâfiz Celal başlamış "şey" etmeye. Bir gidip
gelmiş. Herşey yolunda giderken, aman o da ne: Tepesinde biri.
Nereden çıktın sen be Allah'ın belâsı! Yarın üstünde. Kendi deyimiyle
"kıllı Kürt"! Ne fena, ne korkunç şey! Ne yapsın şimdi? Toparlanmaya
Uçkurunu inekten alıp şalvarına geçirmeye davranmış. Ne
var ki daha toparlanamadan "kıllı Kürd"ü karşısında bulmuş: Kulleteynin
ayrılmaz "taharetçi"lerinden Husso. Dikilmiş duruyor. Son derece
53
soğukkanlı. O denli de ÜrkÜnç. Azrail Aleyhisselâm'm ikiz kardeşi.
Elinden kurtulup kâÇlTlâk bir "muhâl" (olanaksız). Hiç mi hiç
konuşmadan heykel gibi durmuş bir süre. Sonra giydiği şalvannı
bağlamaya çalışan Hâfiz'aonu çıkarmasını söylemiş. Ne yani, ne yapmak
istiyor bu azman?! Ne yapmak istediğini hiç konuşmadan anlatmış.
" - Sen benim ineğimi becerdin, ben de seni becereceğim!" an¬
lamında. Çok soğuk ve keskin biçimde. Aman zaman yok. Adalet mi
bu, ineğe karşı İnsan?! Öyle ama ne yapılabilir? Celâl düşünmüş;
belânın böylesinin işaretine boyun eğmekten başka yol bulamayıp
sıyırmış bacağındakini. "İnek" gibi o da teslim olmuş. Hem de
Tanrı nm işine bakın ki "Allah'ın kıllı Kürdü"ne. Bir de bakmış ki
gerçekten de kıllı kıllı bacaklar. Yalnızca bacaklar mı, orası da ve altlüstü
de. "Aman Allah'ım!" Husso girişmiş. Yine hiç konuşmadan. Ve
bi güzel becermiş. Asıl inekse başını çevirip bakıyormuş olup-bitene.
"Meiûl melûl.." Artık olan olmuş. Hiç değilse başkaları görüp duymasa.
Hâfiz şalvarını ivedi ivedi giymiş, uçkurunu takıp bağlamış.
Yürüyüp gitmeye hazırlanırken, ah işte birileri daha. Ulan bu it sürü
nereden de çıkar böyle? Bİ anlık şaşkınlıktan sonra tüymüş. Ardına
bakmadan. Gelin görün ki iş duyulmuş. Celâl belki de kaçarmiş şimdi.
Yani artık Kartalll'da kalamayabilirmiş. olayı ört-bas etsinler diye gidip
"hüküm" (etki) sahibi kimselere yalvanyormuş. Molla Nasır'a,
Şeyh Şaban'a, Molla Zeki'ye.
"İneğin namusu" da önemli. Ama çok daha önemli olan "livata"
(erkeğin erkeği düzmesi). Şafiî mezhebine göre zina sayılır. Evli için
sonuç: Ölüm. Bekâr için: Yüz değnek (vurulacak).
Hanefi mezhebinin imamlarından İmam Muhammed'le İmam Yu¬
suf da bu görüşü paylaşırlar. Mâlik! mezhebinin kurucusu İmam
Mâlik, İmam Evzâî'se; evli, bekâr ayrimî yapmazlar, "taşliyarak"
öldürme cezasını verirler bu konuda.
Yalnızca Ebu Hanife "livata"yı "zina" saymaz, "tazîr" (azarlama)
cezası verilmesinin yeterli olduğunu belirtir. Ama "Tazır", herzaman
"sözle azarlama" biçiminde olmaz, işin içine "değnek" de girebilir. Kaç
sopa vurulması gerektiğiniyse "hükmü veren" bilir.
Peygamberin sözü var bu konuda:
- "Lut toplumunun yaptığını yapanı yakaladığınız zaman yapanı
da, yapılanı da hemen Öldürün!"
54
Peygamberin arkad&Şİanmn görüşleri de şöyle:
- Yakılsın!
- Bir duvarın yanma konulsun, duvar üzerine yıkılsın!
- Ayağına taş bağlansın, yüksek bir yerden atılsın, öyle
öldürülsün.
İyi ama bu denli ağır hükümler var da, zina da, livata da neden
oluyordu? Hem de çok çok oluyordu. Herkes te biliyordu bunu.
Şundan ki, "kabâhet, gizli" olur. Gizli olursa kim ne der? Ortaya
çıkarılmadıkça..? Her yerde oluyordu bu türden "kabâhef'ler. En kutsal
sayılan yerlerde, camilerde bile..
için işin tersliği, görülmüş olmasında.
Yine kurtulmanın yolu var: Gerekli tanıkların bulunmaması.
İstense her zaman tanık bulunabilir. Hem de istendiği sayıda. Ama
istenmese bulunmaz. Yani bulunmaması sağlanır.
Peygamber Muhammed'in sevgili karılarından Aişe için:
- Saffan'lazina ediyor., dediler. Ama Nur suresine 10 ayet birden
indi!
- Doğru söylüyorsanız dört tanık getirin., dendi. Dört tanığın,
Saffan'la Aişe'nin o işi yaptığını görmüş olmaları gerekiyordu.
Bulamadılar bu tanıkları. Bulunamayınca da iş kapandı.
Celâl'İn işi zor, ama kurtulma olasılığı da büyüktü. Neden ki işin
Husso'su da vardı. Livata kanıtlanırsa onun da
başı yanardı.
Gelelim ineğin namusuna! "Şerİat-1 Garrâ"da bunun da hükmü
Peygamber buyurur:
- "Kim hayvanı 'şey' ederse hemen öldürün onu. Hayvanı da.."
Ebû Dâvûd, TİrmİZÎ, Neseî gibi çok önemli kaynaklar da hadisi
yazar. Dahası: Hayvanın yakılması gerektiğini de ileri sürer kimi
imamlar. Adalet böyle işte! "Yumuşak başlı hayvan" mısın; iki
ayaklısı da olsan, dört ayaklısı da olsan, hem ırzına geçilir, hem de
cezalandırılıp ölüme gönderilirsin. Tanrı adına.
Kurtarıcı yanı olmasaydı, Hâfiz Celâl'İn durumu çok kötü olabilir¬
di: İneği ödemesi gerekiyordu. Bu bir şey değil. Asıl korkuncu; hem
ineğin ırzına geçen, hem de inek gibi ırzına geçilen kişi olmasindaydi.
Bu durumda, ölümü iki kez "haketmişti" Şeriat hükümleri karşısında.
ki; inek, Husso'nundu. Husso'ysa alacağını almıştı.
55
kalmamıştı artık.
Sorun kapatılmış sayılabilirdi. Ama konu kapatılmamıştı.
Mollaların, molla adaylarının gündemindeydi "müzâkere"lerde. Daha
çok da ırzına geçilmiş hayvan üzerinde duTUİuyodu.
- Hayvan kesilmeli, sonra yakılmalı.
- Kesilmesi yeterli. Eti bile yenebilir.
Eti yenmez.
- Niye yenmesin?
- İmamlar öyle diyor.
da katılmıştı tartışmalara:
Durun hele, hayvana yazık değil mi? Zavallı hayvanın suçu ne?
Beklenmedik bir soruydu bu.
- Gerçekten de hayvanın bir SUÇU-gÜnâh^ olmadığı halde
'•ezalandmlması neden?
- Ceza değil, şeriatın hükmü.
- "Ceza" da şeriatın hükmü değil mi?
Zaman zaman düşünüp duracaktı Türko: HâfiZ Celâl, inek, "ırz,
namus", Husso, "livata", zina, öldürme, yakma... "Hele dur, hayvanın
suçu ne? Öldürülmesi, yakılması neden..? İyi ki ben hayvan
değilmişim!"
Fakiler dolaşıyordu. Sırtta ve bacaklardaki biüer de Öyle.. Bir
durup bir yürüyorlardı. Yürüsünlerdi; ama asalaklık edip o bi parçacık
kanı emmeseler olmaz mıydı? Emilen kan da bi yana; kaşıntı
olmasaydı hiç değilse! Dayanılmaz kaşıntı, ardından kanama,
yaralanma. Ve aci..! Bütün bunların yanında bir de okumaya,
ezberlemeye engel oluşu vardı ki en beteri oydu.
"Nüsemmillâhe şey'en lâ ke'l-eşyâ..." ('şey' deriz Tann'ya. Ama
başka şeyler gibi değil...)
"Fâİl - Hafız Celâl - Meful- inek - mubâğali ismi fâİI - Husso -
molla - şeriat - öldürme - yakma - ne suçu var hayvanın? - fâil - mef Uİ
- Allah - şey - molla - inek - ırz - uçkur - söğüt ağacı..." '
"Şey" diye Tanri'ya denir. Ama öbür "şey"ler gjbİ değil, "Şey",
ineği şey etmesi, şey, şey, şeyyyy...
P i r durup bir yürüyordu bitler. Yürüsünlerdi. Ama...
56


11

- Anne! Canım "muz" istedi.
- Tövbe tövbe tövbe! Kız, muzu da nereden çıkardın şimdi?
- Tövbesi ne anne, canım muz İStİyemez mi?
- İster de kızım, şey.. yani şimdi yok işte.
anda bulunmaz da daha sonra bulunabilir. Kızın canı
istiyorsa alınır. "Atla deve değil ya"l Oğlanın canı da başka bir meyve
ister. Elma ister, armut ister, şeftali ister. Ya da meyve istemez de
pasta ister canı. Şöyle kaymaklı dondurma da İstiyebilir. Beyin,
hanımın istedikleri de olur. Hepsi doğal. Ama kız durup dururken
"muz" isterse, kız için muzun çağrıştıracağı şey yüzünden anne:
- Tövbe, tövbe, tÖvbc! diye bir tepki gösterebilir. Bu da doğal.
Herkesin canının falanca meyveyi, filanca meyveyi, pastayı,
dondurmayı., istemesi doğaldır. Ya Türko'nun canmm ne istemesi
doğal? Onun canı da bunları istiyebilir miydi? Bir dondurma, bir yaş
ya da kuru pasta, bir taze meyve, bir kiraz, bir şeftali, bir kuru yemiş,
fındık, fıstık., istiyebilir miydi? İstiyebilirdi elbet. Ama onun canı
bunlarla tanışmamıştı ki..
Onun canı, tanıştığı karpuzu, kavunu isterdi. İçini olmasa da
kabuklarını. Kemirirdi. Karpuzunkinin içini kemirir, dışını atardı.
Kavununkiniyse tümüyle yerdi. Yolda-belde, nerede bulsa orada alır,
çamurlarını temizler, pislik bulaşmışsa siler ve koyulup
yerdi,
Kimse ona, yere düşen bir şeyin alınıp yenmiyeceğini, mikrop
olacağını söylememişti ki.. Üstelik öyle görmüştü hep.
"Meyve'ler içinde bir kavun - karpuz (kabuklarını) severdi,- bir de
"hedik". Yani kaynatılmış buğday.
Sevgili hedik karşıdaydı işte: Kulleteynin hemen yanındaki
küllükte. Uygun bir yerinde kurulu, büyük, kulplu bir kazanda,
kulleteynin sularıyla kaynıyor, tam kıvamına gelince de yanında serili
hasırlara, kilimlere, "cecim'lere seriliyordu. Kuruyup bulgur olsun
diye.. Kurumadan selâm verirdi buğulanyla. .Özellikle de çocuklara.
Selâm. Çocuklar için bir bayram. Koşup alırlar. Ceplerine, oralarına,
57
buralarına doldururlar. Islak ıslak, sıcak sıcak. Kirli avuçların
parmakları arasından kirli sular aka aka yemeye başlarlar. Yerler,
yerler. "Karınlan ağnyasıya"..
Özlemişti hediği. Canı çok istiyordu. İsterdi, çünkü tanışıyordu.
"Meyveler" içinde karpuz - kavun, bir de hedik. Hedik. O dünyada en
güzel eğlencelik. Daha da ötesinde bir şey. Niye kuruturlar sanki. Hep
yense olmaz mı?
Selâmun aleyküm ey hedik! Ne güzelsin sen! Ne mutludur seni
alıp cebine dolduran! Sonra da güzel güzel yiyen. Yiyen ve doyan!
Ama sana doyulmaz kİ..!
Gözünü ayırmıyordu hedikten. Pençe ve gagalarıyla bok ve tane
tüccarlan gibi çalışan tavuklann, civcivlerin; birbirleriyle yanşırcasına
serili hediğe üşüşmeleri, hırsızlaşıp sinsi sinsi ya da ZOrbalaşarak
açıktan varıp dalmaları, aldıklarını ivedi ivedi taşlıklarına
göndermeleri, kovulmaları, kovalanmaları, arada bir hedikle birlikte
taş, sopa da yiyince çığlıklar kopararak ve kanat çırparak kaçışlan.
Kanatlarla, pençelerle savrulan küllerin, çöplerin serili hediğe kariŞlŞl..
Ve elindeki uzun saplı süzgeçli kepçesiyle salma salma yürüyen gÜzel,
allı - güllü "kaçe"nin elindekini kazana daldırışı, aldığmi götürüp serili
olanlara ekleyişi, yayişi.. Güzel kaçe bakmaz mısın bu yana? Baktı
işte. Türko'yla göz göze geldi. Hemen davrandı, elindeki saplıyı
daldırdı kazana, iyice doldurdu. Başını kaldırdı ki Türko'nun gözleri
yine üstünde. Koşarcasına götürdü. Ne mutlu bir olay. Ceplerini
açmasını söyledi. Türko açtı. O doldurdu. Sıcak sıcak sular, donsuz
şalvarın paçalarına doğru süzülmeye başladı. Ellerin ceplere dalışı,
yumuşacık hediklerle ağıza götürülüşü. Oh, mutluluk budur işte. Var
böylesi?
Bir dersi de "Şeriat"ti. Hangi kitaptan okunursa okunsun "fıkh"a
ilişkin olanlar bu adla söylenirdi. Başlardaydı daha. "Taharet"
bölümünde. "Ahkâmu'l-Miyâh"ta, yani "sulara ilişkin hükümler"de.
Sular 3 tür: 1- Temiz ama temizleyici değil (TâhİT gayr-1 tahûr), 2-
Hem temiz, hem temizleyici (tâhir ve tahûr), 3- Ne temiz, ne de
temizleyici (gayr-1 tâhir ve ğayr-1 tahûr).
Kulleteyn; Şafiî mezhebine göre, bunlardan ikincisine giriyor.
Yani lıem temİZ; lıem de temizleyici.
Okuyor, inceliyor, kimi yerleri de olduğu gibi ezberliyordu.
Kammdabir ağnduydu. Giderek arttı. Burgulaşü.
Kulleteyn 446 "ntl (batman)" suyun bulunduğu...
Ah, şu ağrı bir olmasa. Bitler yetmiyormuş gibi bir de bu çıktı.
Hiç dayanamazdı karın ağrısına. Bir de mide bulantısına. İkisi de sık
sık başına gelirdi.
Kulleteyn dörtgen OİUTSa...
D a y a n a m a d ı daha çok. Kitabı koltukta koştu. Doğru
"abdesthâne"ye. Kendini dar attı. Şalvarını ivedilikle çözdü. Delik
büyük olduğu için bacaklarının arasma alamadı. Bir kıyısına çöktü. Ve
kıçım deliğe doğrultup "tinklamava" koyuldu. Önce tır tır tır; sonra
pat pat pat. Çok kötü sürgün olmu^iu. Tırıklaymca rahatladı. Ağrısı
geçmişti. Mutlandı. Sıkıntıdan sonraki rahatlık, tadına doyulmaz bir
mutluluktur. Sıkıntının ödülü. Tırık (ishâl), deliğin çevresine de
saçılmıştı. Biraz yana çevrildi. Bir de ne görsün; yediği hediklerden bir
• kesimi gözlerinin önünde. Solucanll t m ğm içinde. Kocaman bir
solucan kıvrıldı. Hedikler de diri diri. Sinekler üşüştü hemen. İri iri.
Neyse şimdi sıra temizldhmekte. Kıçını silecek. Bi şeyler aradı. Tcmiz
nesne ne gezer! Herkesin kullandığı bir - iki taştan başkası yok.
Bokları cn kuru olanını alıp kullanması gerekiyor. Koltuğunun altına
kıstırdığı "şeriat"i unutmuştu. Aslında ayakyoluna götürülemezdi o.
Ama tırık öyle bir tutmuştu ki "feleğini şaşırmıştı". Yoksa ayet ve
hadisin bolca bulunduğu bir kitabı oraya götürür müydü? Kolunu
uzattı. İşte olan oldu o sırada: "Şeriat" düştü. Hem de nereye: Delikten
doğru, pislik yığını dereye. Aman Tanrı! Gitti "şeriat". Felâket mi
felâket. Çok üzüldü. Ağladı sessizce. Yapabileceği bi şey yoktu. En
kuru taşı aldı, silmek için kıçına götürdü. Sildi. Çekip baktı ki taşta
yer kalmamış. Oysa her yanını silmiş değildi kıçının. Parmaklan ve el
ayası da yansına dek batmıştı. Öbür eliyle cebinden mendilini çıkardı.
Önce elini, sonra kıçında yarım kalan kesimi sildi. Sonra katlayıp
yerine koydu mendili. Ayağa kalktı, şalvarının da battığını gördü.
Çıkardı tümüyle. Pislenmiş yeri, duvar diye konulmuş tahtalara
silmeye yöneldi. Ama Sİleyİm derken daha çok yerini bulaştırdı. Elini


59
de... Bulaşan kesimi tahtaya silerken birden bir acı duydu. Kıymık
batmıştı eline. Kıymığı çıkardı. Yeri kanadı. Bu kez kan oraya -
buraya bulaştı. Şalvarını giydi. Ve çıktı. Olanların en kötüsü,
"şeriat"in bok yığınına gitmiş olmasıydı. Çok mutsuzdu. Deliye
dönmüştü üzüntüsünden. Ne yapacağını da bilemiyordu. Ahmet'le
karşılaştı. Ağlamaklı ve içlenmiş olarak durumu anlattı. Ahmet
üzülmemesini söyledi. Sonra dolanıp dereye indiler. Derenin bir
yanında ayrıca açılmış koca bir çukur. Yukarıdan, ayakyolunun
deliğinden dökülenler için.. Her yanı kaplıyor sinekler. Cennetlerinde.
Sınırsız ve koşulsuz özgürlük içindeler. Yönetimlerinin her kesiminde
bağımsızlar. Dışkı yığınının ortasında, çevresinde örtüler, yukarısında
bulutlar oluşturmaktalar. Küme küme, tek tek, çift çift konup konup
"Şeriat" de işte orada. Yığının üzerine dikine düşmüş.
Yarı açık. Yarısına dek gömülmüş. Şimdi iş, onu çıkarmakta. Nasıl?
Birer ağaç buldular. Biri bu yanda, öbürü Öbür yanda karşı karşıya
geçtiler. Ağaçlan uç uca gelecek biçimde uzattılar.
- Şu yana şu yana, uzat, daha uzat!
- Benimki kısa gelir.
- Sen biraz daha yaklaş.
- Dur hele, bekle!
Yine kann ağnsı, yine tınğı tutmuştu. Hemen koştu. Koşarken
şalvarını da çözmüştü. Derenin bir yanında sıyırır sıyırmaz çömeldi.
Birazcık su geldi. Daha varmış gibi olduğu için kendini zorladı. Ama
bi şey yok. Bağırsaklarda ne kalmıştı ki gelsin? Kalktı. Bi daha
gelecek gibi olduğundan hemen çöktü. Bi kaç kez yapü bunu. Uzunca
kaldı orada. Ahmet bağırdı:
- Ola senin bok ne geder (kadar) uzun sürir?!
- Neydim durmirki!
- Çebik (çabuk)!
- Gelirim!
bağlamadan gitti. Bağlamadı çünkü bir daha çözmek
zorunda kalabileceğini düşünüyordu. Bir eli şalvarında, öbür eline de
çubuğu aldı. Ahmet'in karşısına geçti yine. Dışkı yığınının, "şeriat"in
olduğu ucu, aralarında kalmıştı. Bir ayağını, yığının hemen kıyısında
sertçe bulduğu bir yere bastı, bir ayağım da geride yerleştirdi, çubuğu
60

Neva
29-09-2012, 22:50
uzattı. Çubuğun "şeriat"e yetişmesine az kalmıştı. Tam yetişse,
birlikte, iki kapakla yapraklar arasına sokacaklar,
birlikte kaldırıp çıkaracaklardı. Öyle düşünüyorlardı.
- Biraz daha uzat, yetişecek!
Sonra araya girdi. Ama çıkarmaya gücü
yetmiyordu. Öbürü de araya girse, tamam.
- Dur bekle, daha da gömirsin sen!
- Sen de o yandan bir takabilsen olacak.
- Bekle, dur!
Çubuk yetişsin diye adımını biraz daha ileri attı. Atmasıyla da
yığının içine doğru gömülmesi bir oldu. Meğer sertçe bulup ayağını
koyduğu yerin altı lağimmiş. Çöküvermişti. Kıyışıydı iyi ki. Biraz
daha öteye gitse, boyunu da aşacak, boğulup gidecekti. Çevikçe yana
yapıştı. Şalvarını tuttuğu eliyle bir kayanın ucuna, öbür eliyle de bir
tutundu. Kurtarıcı olan, daha çok köktü. Bi kopsa gitti.
Alabildiğine bağırdı. Ahmet:
- Yapış, gelirim! diyerek o yana geçti. Ne var ki çok ters bir yer.
uzattı.
- Tut, çubuğu tut!
Kayanın ucundaki elini çekip çubuğu yakaladı. Şalvarı düşüp
aşağı sıyrılmıştı. Küçücük takımlar meydanda. Tırık bulaşıklarıyla
birlikte. Ama önemli mi? O sırada sesleri duyanlar koşup gelmişti.
Çekip kurtardılar Türko'yu. "Şeriaf'i de.
Kıyıya çekilip çıkarılmış olan Türko, çevresine bakıp utandı.
ağlıyamadı. Sonra dizine dek batmış olan bacağına,
çıktığı yere baktı. Midesi bulandı, kustu. Pislikleri toprağa silerek
temizledi. "Şeriaf'e gelince: Artık.işe yarar olmaktan çıkmıştı. Ama
kimse Türko'yu suçlamiyordu. Çünkü elinde olmadan oraya
düşürmüştü onu. Çıkarmak uğruna da az kalsın bok çukurunda
boğulup gidecekti.
Tam o sırada yine tırık. Kendini tutmaya çalışarak uzaklaştı.
Uygun bir yer bulup çömeldi. Biraz sıvı aktı o kadar. Arkası da gelsin
diye kendini zorladı. Kalktı, bir daha çöktü. Yok bir şey. Bir saate
yakın uğraştı. Kalkıp çıktığında kimse kalmamıştı. Şalvarını bağladı.
61
Temizlenmek için kulleteyne yöneldi. Kulleteynin temizleyiciliği
bağlı olduğu Hanefi mezhebine göre değildi, Ama biliyordu ki,
"necâset-i galiza", yani görünürdeki kaba pislikler, "necâset-i
yani hafif sayılan pisliklerle bile bir ölçüde temizlenebilir.
Elleri, abdest mendili, şalvarının ağı ve paçaları, "necâset-i galîza"yla
Kulleteyndeki suyla, bir ölçüde de olsa temizlenebilirdi.
Çıplak ayaklarla ilerledi. Parmakları arasında kalmış olan pislikler
rahatsız ediyordu. Durdu, eğilip yassı bir taş aldı, parmaklarının
arasına sokarak temizledi. Bir kancık köpek, karnının altında bir sürü
ucu sıralanmış memelerini sallıya sallıya geçti. Vardı. Kulleteynin
çevresinde başkaları da bulunmaktaydı. Uygun bir yere yerleşti.
Mendilini çıkardı. Yüzündekileri sağa-SOİa ittiği sularla yıkadı.
Mendille birlikte eller de yıkanmıştı. Götürüp serdi mendili. Geri
geldi. Şalvarını yıkamak için en iyisi, çıkarılmasıydı. Ama altta don
mon yoktu. Çevredekilere baktı, çıkarmadan yıkamaya karar verdi
şalvan. Biraz sıyırdı. Önce paçalarını yıkadı. Olabildiğince. Sonra
ağını yıkamaya çalıştı. Zorlana zorlana. Eli ayağına dolaşıyordu.
Uğraşırken terlemişti de. H em zordan, hem utancından. Uğraştı,
uğraşü. Birden dengesini yitirdi. Haydi; kulleteyne.. Yuvarlandı. İyi ki
derin değildi su. Bir ve bir çeyrek arşın kadardı. Debelendi, çırpınd|;
sonra kendini toparladı. Gülenler oldu, acıyanlar oldu. Ve koşup
yardım eden oldu. Elinden tutuldu; çıktı. Titriyordu. Kış değildi, yazdı
üstelik. Ama hava serinceydi. Ona da zemheri soğuğu gibi geliyordu.
sarılı, kat kat giysili ve yaşlı bir kadın gelip elinden tuttu.
Alıp evine götürdü. Bir örtü getirdi. Üstündekileri çıkarıp ona
sarınmasını söyledi. Çıkardı üstündekileri. Başındaki SÖZÜmona sarıklı
terliği, büyüklüğünden kollan katlı ceketi, işliği, iç gömleği ve
şalvan. Hepsinden sular akıyordu. Çikanp koydu bi yana. Örtüye
sarındı. Çenesi ve bacakları zangır zangır. Yaşlı kadın hemen ocağı
ateşledi. Tezek, çalı bulup buluşturarak tutuşturdu. Titreme yavaşladı.
Örtüyü önünden açıp gövdesini ocağa veriyordu. Isındı. Ne var ki
başına bir sürü şey getiren tink-yine tutmuştu. Belâ, hem de ne belâ!
Biraz tutmaya çalıştı kendini. Hayır, tUtamiyacak. Kadına söyledi.
Kadın hemen bitişikteki odaya bir leğen gibi bi şey koydu. Ona
yapmasını söyledi. Yanım su koymayı da unutmadı. Tınkll Türko
koştu bitişiğe. Leğen gibi şeye yanaştı. Bi kaç damla sıvı aktı yine.
62
Ardı kesik. Zorla zorla, yine bi şey yok. Epeyce bekledi. Bu kez
söyleyen kadının uyarısı üzerine kalkıp gelmek zorunda
kaldı. Yanma konmuş olan suyla da temizlendikten sonra gidip
kendini ocağa verdi yine. Karnının ağrısı geçti. Bu arada giysileri
yıkanmış, kurusun diye de getirilip ocağın çevresine asılmıştı. Ocağın
üstünde de çorba kaynıyordu. Oh, ne güzel mis gibi. Pişti çorba. Bir
kap önüne kondu. Toprak kaptaki çorbadan ağaç kaşıkla alıp yemeye
koyuldu. İçine ekmek de doğnyarak yedi. Kaburga kemikleri sıra sıra
belli gövdenin ortasında belli belirsiz ufacık karın şişti. Elini
göbeğine koydu. Okşadı. Kadının biraz ötede olmasından yararlanarü''
göbeğin aşağısıyla ilgilendi. Kalkıp ocağa iyice yanaştı. Tezeklerin
arasındaki çalılar ^anip bitmiş, tezekler de korlaşmıştı. Sarılıp
büründüğü örtüyü îki yana ayırarak ve karnını iyice ŞİŞİrerek önünü
verdi ateşe. Kaburgalarıyla, kamiyla, göbeğiyle ve aşağısıyla ilgisini
sürdürdü. İki elini de gezdirerek.. Çok hoşuna gidiyordu. Bir süre öyle
durdu, kızardı. Sonra baktı ki giysiler kurumuş. İç gömleğini alıp
giydi. Sonra işliğini. Şalvarını giymeye davrandı. Şalvarına el atar
atmaz; durdu. Karnında bir "velvele" duymuştu çünkü. Midede de
bulanma. "Velvele" büyüdü. Fırsat yok. Koştu, doğru bitişiğe. Leğen
gibi şeye. Bu kez büyük bir gürültü. Patırtı ve şarıltı. Gözleri karardı.
Düşecek gibi. Toparladı kendini. Öncekinden kalan suyla yıkandı.
Ama tam temizlenemedi. Temizlenmiş saydı. Kadının ilgilendiğini
görünce utandı. Yine ocağa vardı. Ateşin önünde, şalvarı giymeye
çalışırken bir daha bitişiğe gitme gereği duydu. Gitti, ama bu kez bi
kaç damlanın ötesinde bir şey yok. Yanına yine su konmuş olduğunu
gördü. Kullanıp çıktı. Biraz sonra bir daha. Bir daha.. Sonu
gelmiyordu. Yaşlı kadın "götünün çıktığını" ve ne yapması
gerektiğini anlattı: Parmaklarını sokup ileri doğru itecekti. O da öyle
yapmaya çalıştı. Ama yaran yok. Yaşlı kadın onun beceremediğini
anladı. Yanma gitti. Bunun çok doğal olduğunu, utanmamasını
söyleyerek yardım etmek istediğini belirtti. Kıçını yıkamasını ve
kendine doğru çevirmesini söyledi. O da söyleneni yaptı. Kadın
parmağını sokup, kalın bağırsağın, dışkı deliğinin ucunda toplanmış
olan uzantısını ileriye itti. Çekip yıkadı parmağını. Artık
kalkabileceğini anlattı. O da artık kalktı. Hemen gidip şalvanni giydi.
Ceketini, terliğini de. Terliğin çevresine de bez parçasını sank diye
63
sardı. Çıkıp gitmek için izin istedi. Yaşlı kadın, bakılması gerektiğini,
o geceyi orada geçirmesini söyledi. Olamazdı, okuması gerekiyordu.
Kadına bunu anlatü. Kadın diretti.
- Git kitaplarım getir, burada oku... anlamında konuştu.
O da kabul etti. Yürüyüp gitti camiye doğru. Aksirdl. Mendilini
anımsadı. Gidip serili olduğu yerden aldı, burnunu sildi, sonra
şalvarının cebine soktu. Yürüdü. Varıp camiye girdi. Bir kaç faki
konuşuyorlardı. Onu görünce İşaretleşerek seslerini kestiler. Belli ki
konu kendisiydi. Bok çukuru, şeriat, kulleteyn, kulleteyne yuvarlanışı,
çıkarılışı, gÖtÜrÜlÜŞÜ.. Büzüle büzüle kitaplarına yöneldi. Aldı,
gidecekti, vazgeçti. Şeriat gitmişti, hiçdeğilse öbürlerine iyi
çalışmalıydı. Kadının evinde çalişamayabilifdi. Bunu düşünüp
okumaya koyuldu. Bir hapşırma daha. Ardından bir daha.. Her
hapşırmanın bir anlamı vardı. "Tek" olsa anlamı başkaydı, "çift" olsa
başkaydı. Ve tek olunca:
- "Tek sabır" getirdim., diyerek çift yapmaya çalışıyordu. Çünkü
"tek sabır", uğurlu sayılamazdı. Çift olmalıydı. Çift olunca da:
- Çok şükür, çift oldu.. diyor, seviniyordu. O gün, ya da gelecek
için iyi şeyler olacağı umudu doğuyordu.
- "Tek sabır"..
- "Çift sabır"..
- Tek, çift, tek, çift...
sıklaşmıştı. Tek mi, çift mi olduğu belirlenemez
olmuştu. Burnu da durmadan akıyordu. Burnunu sildiği mendilde, kuru
yer kalmamıştı. Başındaki terliğe Sankdiye sanllbez par|iasmi çıkardı.
Kullanmaya başladı. Hapşırmalar ardarda. Hapşırmayı SÜmkÜrme
izliyordu. Gözler, açık duran kitapta. Hapşırmalar, Sümkürmeler
arasında okumaya da çalışıyordu. Bellemesi, ezberlemesi gereken şeyler
vardı. Hapşırmalar, Sümkürmeler.. Hızlanmıştı. Yine de kitabı
kapatmıyordu. Kitapta okuduğu sayfanın kıyısındaki el yazısıyla yazılı
kesimler ıslanmış, yazılar birbirine karışmıştı. Biraz daha direndi,
sonra baktı ki olacak gibi değil; kitabı kapayıp öbürlerinin yanma
koydu. Nezle ilerledikçe ilerliyordu. O bez parçası da Sinlsiklam
olmuştu. Bi yandan da başı ağrıyordu. Az da mide bulantısı vardı. Yer
bulamayınca, sümüklerini işliğine silmeye başladı. Sümükler,
64

kendiliğinden de şıp şıp damlıyordu orasına burasına. İşlikten sonra iç
gömleği de büyük ölçüde ıslanmıştı. Büyük geldiği için kollan
katlanmış olan ceketinin koUanm uzattı, burnunu silmeyi sürdürdü.
Gürültülü hapşırmalar. Ve yine gürültülü sümkürmeler. Aralarda da
şıp şıp şıp. Bi yandan da gözlerden yaş geliyordu. Ağlarcasina.
Kollara, ellere sU ha SİL. Sıra şalvarın ağında. Burnunu şalvarın ağına
silmesi kolay olmuyordu. Eğilmesi bükülmesi gerekiyordu. Zorlana
zorlana yapıyordu bu işi.
-Vay anam..!
Ne zor işti. Her silişten sonra kesilir diye umuÜuaırken yenisinin
görüyordu.
- Hapşu!
- Zıkkımın kökü! Kesilmiyecek mi artık?!
Sil babam sil! Kuru bir şey bulamayınca ıslak
olanlara siliyordu. Gözlerden, burundan akan sular birbirine
karışıyordu. Ardarda patlayan hapşırmalar ve SÜmkÜrmelcr sonunda
daha da berbadı oldu: Burnu kanamaya başladı. Eyvah, şimdi ne
olacak? Belanın katmerlisi. Burnuna tıkamak için bir şey baktı,
bulamayınca ceketinin omuzundaki pamuk aklına geldi. Kimbilir
kimin ne kadar giydikten sonra bıraktığı yamalı ceketin omuzunda
delik vardı. Delikten biraz pamuk çıkardı. Dökülen kan damlaları
arasında burnunun bir kanadını tıkadı. Öbür kanadından geldi. Öbürünü
de tıkadı. Ağzından gelmeye başladı. Arka üstü yattı, kan ağzını,
boğazını doldurmuş ve soluk alamaz duruma getirmişti. Hemen
doğruldu. Burnundaki pamuklar pırtladı, kanlı kanlı önüne düştü. Her
yan kana bulanmıştı. Nezle ve kan. Adamakıllı da terlemişti.
İlgilenenler oldu. Ama ne kan duruyor, ne nezle. "Beterin de beteri
var" derler ya, tam o sırada yine tırık gelmişti. Fırladı hemen kapıya
doğru. Ne var ki tutamadı. "Kiitküflerle şalvarına boşalttı. Acınacak
bir durum. Ve de "çaresizlik". Paçalardan tırık aka aka doğru pınara.
Pınar köyün taa dışında. İtsiz kesimi koUiyarak düştü yola. Ağlıya
ağlıya. Yürüdü, yarım saat sonra vardı pınara. Ama çok fena: Büyük
bir kalabalık. Su alabilmek için herkes orada. Hayvanlar da var.
Yalaklardan su İçmckteler. Bir yalağa yanaştı. Şalvarını çıkarıp girdi
suyun içine. OradakUere artık aldırmadan önce kıçını, sonra şalvarını
yıkadı. Şalvarını sıktı, ıslak ıslak giydi. Öteki giysilerini de
65

Neva
29-09-2012, 22:55
yıkayabildiği ölçüde yıkadı. Yine hapşırmalar. Burnu artık
ama akıyordu. Yine de sümükler kanlıydı. Yani aksa da
kan sümüğe karıştığından pek belli olmuyordu. Hava açıktı, güneş
vardı. Biraz öteye gidip uzandı. Bakanlara aldırmadan.. Uyuya kalmıştı.
Gözlerini açtığında, kendisini birinin sırtında bulmuştu.
Husso'ydu bu. Meğer evine götüren yaşlı kadın da onun anasiymiş.
Kadın, Türko'nun camiden gelmediğini görünce, önce beklemiş, sonra
camiye gitmiş, sormuş. Başma gelenleri ve pınara gittiğini öğrenince
de Husso'yu bulup göndermiş ardından. Alıp eve götürsün diye. Husso
da çeşmenin biraz ötesinde ölü gibi yatar bulmuş ve sırtlanmış, doğru
eve.
Hemen yün yorganın altına soktular. Terletmeye çalıştılar.
- Bi terlese kurtulur., diye düşünüyorlardı.
Hem "ateşler içinde" yanıyor, hem üşüyordu.
Yorganın altında, başına gelenleri düşündü bir süre. Karnının ilk
ağnyişi, "abdesthâne"ye koşuşu, tmklayışı, temizleme çabası, "şeriat"!
koltuğunun altında unutuşu, delikten bok yığınına dÜŞÜTÜŞÜ, Ahmet'le
birlikte çabalan, "Şeriaf'i çıkarayım derken aynı yığma batışı, orada
boğulma tehlikesi atlatışı, kurtarılışı, sonra kulleteyn ve daha
sonrası... Hele, kendini tutamayıp şalvara tıriklayiŞl... Neydi bu
başına gelenler? Dalıp gitti.
- Ce?.â! Bir cezadır bu. "Şeriat"! pisliğe düşürdün! Cezanı
çekeceksin!!!
Ses, gök k e s i m i n d e n g e l i y o r d u . Bulutlardan. Tanrı, işte orada.
Daha önce, söğüt ağacında, dalları yaratırken görüldüğü biçimiyle. Bu
kez atlı. Çevresinde de melekler. Kanatlı kanatlı. Cami ve kulleteyn dC
orada. Basra'll, Kûfe'li âlimler de.. Hepsi bUİUtlann üstünde. Ne var ki
nur yok. "Alim"ierde n u r l u değiller. Yüzler ve kılıklar çirkin çirkin.
Niçin; belli değil. Bağnşıyorlardı:
-Suçlu!!
-Günahkâr!!!
- Cezasını çekmeli!!!
- "Şeriat"ı "abdesthane"ye götürmüştür. Ayeti ve hadisiyle birlikte
pisliğe d ü ş ü r m ü ş t ü r . Büyük günâh işlemiştir!
- Tu-ıklı artık âlim olamıyacak!
66
- Olamıyacak!!!
Bağırmaların kendine yönelik olduğunu gören Türko, üzgün,
ağlıyordu. Tann'ya seslendi:
- Yüce Tann, bir şey söylesene şunlara!
- Söyledikleri doğru!
- Doğruymuş! Herşeyi bildiğin halde, sen de onlardan yana!
- Günâh işledin!
- "Akıl, baliğ" (ergin) değilim ki, günahkâr olayım! Karnımı
ağntan da sensin. Şimdi suçu benim üstüme atirsin! Adalet değU!
- "Alim" yapmayacağım seni!
- Yapmasan yapma! Sen yapmasan da ben olurum!
- Nasıl?
- Görürsün!
Ağlıyordu içli içli. Ne suçu vardı sanki?! Tann'ya küstü? "Daha da
olmazsa gavur okuluna giderim!" diye düşündü. Sonra döndü; "hayır,
ben yine âlim olacağım, görsün onlarî" diye söylendi.
- Olacağım işte. Büyük âlim olacağım! O Basra'll, Kûfe'li âlimleri
geçeceğim!
- Olacahsın helbet!
Bi de ne görsün: Anası.
- Helbet olacahsın kuzum, anan kurban olsun. Alim olacahsın,
sen onlara bahma. Sen ohu, gör nasıl âlim olabilirsin? Onlar da
görsünler.
Anası hemen kollarını açtı, kucakladı, bağrına bastı.
- Ana, Tanrı kızdı, "âlim yapmıyacağim!" dedi.
- Desin o. Kızgınlığı geçer. Seni çok sevir o.
- Sevse karnımı ağrıtır mı, burnumu kanatır mı?
- Neyse sen de öyle deme!
- Ana!
- He yavrum!
Gözlerini açtı. Bir adam bağırıyor:
- Açın yorganı! Çocuğu boğacaksınız! Çekilin biraz!
"Doktor" diyorlardı.
Kartallı Köyü'nde de doktor olur muydu? Olurdu. Az kalırdı, yine
67
de. olurdu. Ama her zaman değil. Mall-davan olanlarm hayvanlarına
bakmak için geldiğinde. Hayvanlardan hastaların yanında, insanlardan
hastalarla da ilgilenirdi. Hayvan sağlık memuruydu, ama "doktor"
derlerdi. İyi ki o gün de gelmişti köye.
Hastanın rahat soluk almasını sağladı. Çantasında, iğnesi-ilaci bile
vardı. Çıkarıp bir iğne yaptı. Sonra:
- Şunları da yedirin çocuğa! diyerek, yedirilmesi gerekenleri
söyledi. Ve:
- Kurumuş gitmiş, çokça su içirin! dedi.
Molla Nasır. Hâfiz Celâl; Ahmet ve başkaları da orada,
başucundalardı. Ölecek diye hepsi korkmuştu. Gözünü açınca da
sevinmişlerdi.
Tanrı kızarsa nasıl hoşnut edileceğini sordu. " İ b a d e t l e , "âlim"
olmakla hoşnut edilebileceğini söylediler. "Şeriat"ın pisliğe
duyduğu üzüntüyü anlattı. Artık üzülmemesini
söylediler. Molla Nâsir çıkarıp bir yeni "şeriat" (kitabı) gösterdi. Vö
armağan etti. Türko çok sevinmişti. Yatağın içinden doğrulup elini
öperek karşılık verdi hocasına. Ancak bir derdi vardı: Dersleri kalmıştı.
Kalkıp gitmeli, okumalıydı. Molla Nâsır, kalkmamasını, iyileşinceye
dek kaimasını söyledi. Söz aldı. İyi çalıştıracağına ilişkin de Sözverdi.
Hafız Celâl de birşeyler söyledi. Biraz sonra çıkıp gittiler. Ahmet geri
konuşlular:
- Babam diyir ki, o hcle cy olup kalksın; dövmiyccem artık.
- Dögcmcz kizelen (zaten).
- Niye?
- Benim hocam, artık Molla Nâsir.
- Essahtan, unutmuştum ben. Dögemez, doğru. Hocan o değil.
Molia Nâsır.
- Ahmet, sen gene de babana söyleme, he mi?
- Söylemem, korhma. Söyler miyim heç?
Ahmet, herkesten çok sevinmişti onun gözlerini açıp konuşuyor
olmasına. Yine geleceğini söyliyerek gitti.
Tavuk kesmişlerdi. Bir parça getirip önüne koydular. Hem de çok
sevdiği budundan. Ayran da vardı. Lavaşla etten biraz yedi. Biraz da
68
ayran içti. Daha çok yemek için kendini zorladı. Yanındakiler de
zorladılar. Ama iştahı yoktu. Yiyemedi daha. Biraz sonra da uyudu.
5-6 gün kaldı Hâlo Şivâno'lardan Husso'nun evinde. Daha da
kalması gerekiyordu belki. Ama derslerinden dolayı kalmak istemedi.
Orada da çalışabilirdi, arada sırada çalışıyordu da. Fakat gönlünce değil.
Camide ve belirli yerlerdeki çalışması başkaydı, daha verimliydi. Cılız
gövdesinin çelimsiz bacaklarında, gezip dolaşacak ölçüde güç bulur
bulmaz izin istedi. İyice iyileşmediğini, birkaç gün daha kalması
gerektiğini söylediler, ama dinlemedi. Üstünü-başını giyip çıktı.
Bir-iki kitabı da koltuğunda gitti. Asıl yerine. Ve büyük bir açlıkla,
özlemle derslerine, ezberlerine.
69

12

Hava güzeldi dışarda.
İçinde bir kıpırdama. Yaşamak gibi.
Metin ezberi için dışarıya çıkmalıydı. Her zamanki gibi. Koca
kabaralı ayakkabıları giydi. Ama güçsüzken daha da güçsüzleşen
bacaklarına, olduğundan da ağır gelmişti. Taşıyamayacağım anlayınca
çıkardı; bi yana koydu. Yalın ayak kaldı.
Yürüyerek çalışması gerekiyordu. Bir ileri bir geri.. Gelenek
öyleydi. Gel gör ki dizlerinin "fer"i yoktu. Gözleri karardı; düşecek
gibi oldu. Duvara dayandı. Geçti işte. Yine de güçsüz. Çöktü.
içine. Delikleri duvarın dibinde olan karıncalar vardı.
bir çaba içindeydiler. Hiç zaman yitirmek istemezcesine bir o
yana, bi bu yana gidip geliyorlardı. İnsancıkların yerine, yaşamı
yakalamak istiyorlardı sanki. "Yaşamı yakalamak"! Tümünün olan bir
yere, tümünün olacak ya da olabilecek bir şeyler taşıyorlardı.
Hiçdeğilse büyük ölçüde.. Bunun coşkusu var gibiydi içlerinde. Kimi
buğday tanesi götürüyordu tek tek. Gövdelerinden daha büyüğünü
götürebilenler bile vardı. Ne şaşılası şey! Kimiyse küme küme olmuş,
güçbirliğiyle daha büyüğünü götürmeye koyulmuştu. İşte bir küme.
Koca bir başağı sürüklüyor. Kağnı arabalarıyla taşınan ve harmana
götürülen buğday başaklarından. Yer yer düşer ve yeller alır, oraya
buraya sürükler. Kimi yoksullar, arabalardan düşenleri, tarlada kalanları
bir bir toplarlar. "Vergi" bile verirler bundan. Kör, yaşlı kocasıyla
birlikte geçinebilmek için böyle başak toplayan bir nineyi anımsadı
birden. Yaşlı kadın, topladığı buğday başaklarından, iki sandık dolusu
buğday biriktirmişti. "Kışlık yiyecekleri"ni sağlamıştı böylece. Ne var
ki, "devlet"in vergi görevlileri gelmişler, sandıklara yapışırcasına
sarılan yaşlı kadını bağırta bağırta koparıp itmişler, bir de tekme
atmışlar ve sandığın birini alıp götürmüşlerdi. "Devlet hazinesi"
zenginleşsin diye! Karıncalar için böyle bir durum yoktu. Bir bir
birileri gelip ellerinden almıyacaktı. Dalıp izledi
Duvara tırmanan böcekleri de vardı. Bir süre de onlara
baktı. Fzberme yöncKii sonra. Çöktüğü yerden kalkmadan..
^0
"Emâli" adlı kitaptan, "ve mâin filu aslahu" diye başhyan iki
dize:
Yol gösterici, Kutsal ve Yüce olan Tann'ya,
İnsanlara en uygun olanı yapmak gerekli (farz) değildir.
"Sünnet ehlfnin görüşüne göre böyle. Tanrı, insanların yararına
en elverişli olanı dilerse yapar, dilerse yapmaz. Yapmakta ve
yapmamakta özgürdür. Başka türlüsü Tanrı için eksikliktir. "Mutezile"
görüşüne göreyse, insanların yararına en elverişli olanı yapmak
zorundadır Tann. Bağdat Mutezile'sine göre, bu zorunluk hem dünya,
hem Ahiret işlerinde sözkonusudur. Basra Mutezile'sine göreyse,
zorunluğun Sözkonusu olduğu alan, yalnızca din ve Ahiret işleridir.
Dünya işlerinde, dilediğini yapmakta Tanrı özgürdür. En elverişli olanı
yapmıyabilir.
İslâm Tannbiliminin derin könolanndandır bu.
Dizeleri ezberledi, anlamlan üzerinde durdu, düşündü; öbür dizelere
geçti. Epeyce ezberleyip inceledikten sonra, "Emâiî"yi kapayıp koydu
onu bir yana. Başını kaldırdı. Bakındı biraz. Üzerinde çuvallar yüklü
bir kağnı, gıcırdayarak gidiyordu. Değirmene doğru. Zavallı öküzler,
her "öküz" gibi zorlana zorlana çekiyorlardı arabayı. Yanında da bi it,
dili dışarda soluya soluya ve arada bir de iğnelerini batıran sinekleri
yakalamak için başını çevirip sağını solunu ısıra ısıra gidiyordu.
Kağm tepeyi aşana dek izledi. Bakışlarını yere çevirdi sonra. Karıncalar
çalışmalarını sürdürüyordu, tşte bir de gübre böceği^ "Mayıs ustanı".
Top yaptığı boku, yuvarlıya yuvarlıya götürüyordu. Top, yüksekçe bir
yere çıkarılıyor, sonra yuvarlanıyordu aşağıya. Ve tıstan, yeniden işe
koyuluyordu. Bir daha, bir daha. tam gübre böceğine göre bir iş.
Ayrıca sinek sürüsü. Türlü, irili ufaklı böcekler. Ayağa kalktı.
"Tann çok boş şey yaratmış" diye düşündü.
Sonra "tevbe estafirullah" dedi kendikendine. Koltuğunun altındaki
kitaplardan öbürünü açtı..
"Kev'ab": Memesi daha yeni tomurcuklanmış kız. Çoğulu
"kevâib". Ellerinde içki dolu bardaklarla kendilerini cennettekilere
sunacaklar. Ayakta bir süre durarak düşündü. "Yeni tomurcuklanmış
memeler" nasıl olur ki? Biraz yürüdü, yine durup düşündü.
"Tomurcuklanmış meme". Anasının memesini bilirdi yalnızca. Birden
71
- Uf, aman, âl da zıkkımlan! Çaka dişleye yaraladın, parçaladın bü
kum "ça»air"kd.
Anası, kısa aralıklarla doğurduğu kardeşlerini, GüİĞnaz'ı^ Zinnur'u,
Yetef'i emzirirken böyle diyerek memesini ağızlarına sokardı. Kuru
göğüslere saldıran çocuk, süt bulamayınca, "sall^- memeleri çeker,
uzaür, öfkeli öfkeli çi§iieıdi. Suçsuz memeler İSÜtSÜzlUklert yüzünden
hırpalaıf<h bu yüzden. Uçları çatlak çatlak olmuştu. Kanarlardı da.
Soğukta, sıeafcta, karda -yağışta çıkanhp çıkarılıp çoçûğa uzatılmaları
yüzünden bu duruma gelmişlerdi. Zavallı anası, ağlardı meme uçlarının
acısından. Yine de bağrına bastiğt yavrusunu emzirmekten geri
duntiâzdı.
Peki ''fO!nureuklanıriîş"ı nasıl olurdu bu memelerin? BtUi ki
ağaçlardaki tomurcuklar gibL İyi de süt olur muydu böylcsindc? Süt
yoksa neye yarardı? Üzerinde daha çok durmadı, geçti.
Karşıya baktı; zaman zaman görüp durumuna acıdığı kötÜFÜm kızı
gördü yînes. Yansına değin toprağa gömülü evin öne doğru çıkık ve
yıkık Ötivannın dibindeydi. 5-6 yaşında. Kalçadan yukan sağlam. Belki
de kalçalar da. Bacaklar işe yaramaz durumda. Ayak bileklerinden
yukarıya doğru bükük. Ayakların altı üstüne gelmiş. Esmer, gözleri
Üzüm gibi, Allı-güUü de bir fistanı var. Elinde ekmek. Tavuklar
arasında. Elindekini kaptırmama çabasında. Gözleri ekmekte olan
tavuklara karşı büyt^ bir savaş veriyor. Tavuklar üşüşmüş, çevresini
sarmışlar. Önceden arkadan sokulup bir gaga atıp kaçıyorlar^ Tümünü
kapıp kaçmak için de fırsat kolluyorlar. Kızın silahı, elindeki küçük
bir çubuk. Bir eliyle ekmeğini yiyor, öbür eliyle de kovmaya çalışıyor
kanatlı eânâVarlarL Tavuklar, ekmeği kaçırmayı kafalarına koymuş.
Hiç mi hiç aman yermiyorlar. İşte kaçırdılar. Bu kez savaş birbirleri
arasında. Kızın ekmeğinin kaçırıldığını ve ağladığını görünce fırlayıp
koşmak istödû Biraz koştu da. Ama bacaklarında ki gücü yetmedi
buna. Hızlıca yürümeye çahştı; bu kez de ayağı takılıp düştü. Tavuklar
ekmeği didişiyor, çocuk da sesini pek yijfcselüfleden ağlıyordu.
Tavuklara yetişip ekmeği kurtaramayacağını anladı. Bununla birlikte
yapabileceği hiçbir şey yok değildi. Kitaplarını biraktı. Taş, kesek,
tezek ne bulursa alıp atmaya başladı. Attıklarından birini tutturdu da.
72
Ekmeği paylaşmaya dalmış tavukların tam ortasına düşmüştü attığı.
Tavuklar içiri yıldırım duşnaüş gibi oldu. Ekmeği bırakıp kaçtılar.
Artık çabalamak, kanatlı canavarlardan yeniden gelip kapmadan gidip
almalıydı ekmeği. Olanca gücünü kullanıp hızlandı ve başardı.
Kurtarmıştı. Ekmek didiklenip küçülmüş, çamur toz^toprak olmuştu
ama, "ona dâ şükür". Sildi, temizledi ve götürüp kıza verdi. Kızın
ağlaması durmuştu. Gözlerinden dökülen yaşlar, kalınca çizgiler
oluşmuştu tozlu yanaklarında. Eliyle kızın yanaklarını sildi. Sonra
kitaplarını aldı. Ve döndü; yıkık duvarın üstüne çıkıp oturdu.
Ayaklarını da salladı keyiflice. Artık dinlenebilir ve orada da
okuyabilirdi. Kıza bakarak düşüncelere daldı. Önce kendi bacaklarının
da öyle olmadığına sevindi. Kızın öyle ölmaşınaysa üzüldü. Kim
yapmıştı onu öyle? Yapan eden Tann'ysa, niye yapmıştı, ne istiyordu
yaptığı için içerledi Tann'ya. Kendisi Tanrı olsaydı öyle
yapmazdı. Herkesi iyi, güzel yapardı; "Sünnet ehli"ni tutması
gerekiyordu, fakat görüşüne pek katılmıyordu. Ne demekti "insanların
yararına en uygun olanı yapmak Tann'ya gerekli değil"? Gerekli olmaz
olur mu? Mutezile'nin görüşünü daha doğru buluyordu, tnsahlarln
yararına en uygun olanı yapmak zorundadır Tanrı. Madem ki
"Tanri'yıml" diye ortaya çıkmış, işlerini doğru-dürüst yapmalıdır. Ama
yapmıyor işte. Şimdi bu zavallı kız ne yapsın? Elindeki ekmeğini bile
tavuklara kaptırıyor. Bacakları tutsa, kaçıp ozaklaşabitecek,
yürüyebilecek. Ne kötü! Acıdığı ve kızdığı için "levbe tevbe" bile
demedi. Kavga bile edebiHrdi Tanrı'yı görse. Düşüncelerine ve
duygularına gömülü bir sırada, evden bir başka kızın çıktığını gördü.
Bacakları sağlam, gezen, yürüyen bir kız. Yüzü kötürüm kızın
yüzüne benziyor. Kardeş oldukları "belli. Berikinden epeyce büyük.
Genç kızlara özgü bükülüşleri bile var. 11-12 yaşlarında olmah.
Bükülüşleri de, birçok yerde olduğu gibi orada da kızları çok küçükken
verir" olmalarından. Elinde taze bir lavaş. Sıcak sıcak. Yağlı.
Lavaşı böldü, birazını kötürüm kıza verdi, kalanını da:
- "Bühaî" (yel)., diyerek ona götürüp uzattı. Kürtçe konuştular.
Şunları diyorlardı:
- Ekmeğin tümünü bize verdin, sana hiç kalmadı.
Olsun, yine alırım, bizde çok var. Anam tandırda ekmek

73
yapıyor. Dur biraz daha getireyim.
Kız kopup gitti. Az sonra da döndü. Bu kez ehnde İM lavaş vardı.
Ortalannda da erimekte olan yağ. Yağlar, eriyip lavaşa yayılırken
parmakların arasından da damlıyor aşağıya. Kız, fistanına
damlatmamaya çalışıyor. Ne güzel de bir fistanı var. Kırmızılı, çiçekli.
Tek tük bulunur böyle.
elindekini bitirince, kız lavaşın birini daha verdi. Ve çıkıp
yanma olurdu. Onun gibi ayaklarını sallıyârak.. Yanyanaydılar. Kızın
boyu biraz dikçeyse de uymuşlardı birbirlerine. Ne güzel, ne mutlu bir
durum. İçinde yine bir kıpırdanma. Yine yaşamak gibi bir şey. İki yıl
önce, hep birarada bulunduğu bir kız gözünün önune_geldi. Babasının
imam olduğu Şirvanşeyih Köyü. Köyün ortasında bir pınar. Kaynaşır
çocuklar bu pınarın başında. Üstündeki taşlara çıkar, ayaklarını
sallarlar. O, hep, minik Sevdâ'nm yanında olmak isterdi. Araya başka
çocuk sokmazdı. Sokulan oldu mu, kavga ederdi.
- Get ola, girme araya!
- Sene (sana) ne?
- Sevda, koyma onu!
aldırmazdı bile. Kendisi için itişenlerin çekişmesine
karışmazdı, nazh nazh otururdu. O zaman iş başa düşer; kavga-dövüş
sürüp giderdi. Kimi zaman da onun ille de Sevdâ'nm yanında
bulunması ddğalmış gibi benimsenir, yer ona bırakılır ve araya da
kimse sokulmazdı. İşte şimdi yine tadına doyulmaz bir durum.
Yanında, yıkık duvardan ayaklarını sallamış oturan, tatlı tatlı gülerek
ekmeğini iştahla yiyen güzelce kız. Türkçe bilmiyor, ama zararı yok.
Türko Kürtçe biliyordu.
- Bak seni tanıyorum. Sana bu köyde "Türko" diyorlar. Çok da
zekîmişsin.
- Kirasöylüyor?
- Herkes. Büyük Hoca Molla Nâsır da söylüyormuş. "Bu çocuk,
büyük âlim olacak" diyormuş
- Olacağım elbette. "Kûfe'dekiler"den, "Basra'dakiler"den daha
büyük.
Sen gördün mü onları?
74
öğrendiler. Kızın
- Görmedim, ama biliyorum.
- Nasıl biliyorsun?
- Kitaplarda okuyorum. Babam da söylemişti.
Konuşurken sorup birbirlerinin adlarım da
adı:Safo.
Safo'nun göğüsleri ilgisini çekti. Göğsündeki iki çıkıntıya gözü
ilişti birden. Göğüs kapalı ve giysi kalın olsa da çıkıntılar belli
oluyordu. "Tomurcuklanmış memeler" bu muydu acaba? Göstermesini
istese kız gösterebilir miydi? Gösterse, o da baksa, kimse bir şey der
miydi?
Kötürüm kzın, neden o durumda olduğunu sordu Safo'dan. İki-üç
yaşındayken tandıra düşmüş, ayaklan yanmış; Bunu öğrenince daha.
önce kınayıp kızdığı Taniı'dân özür dilemesi gerekiyordu. Ama, Tann
da çocuğun tandıra düşmesine meydan vermeseydi! Yine kızılacak yanı
vardı.
Gözleri üzerindeydi. Aman, işte bir "tıstan". Küçük "tosbağa"
yavrusu gibi. Fistanın altına doğru sokuluyor.
- Safo gel bu yana, tıstan, Ustan! Fistanın altından girdi.
Kucaklar gibi çekti Safo'yu kendine doğru. Safo da sıçrayıp
aşağıya indi. Tıstan da savrulup düşmüş, aşağıda, ayakları yukarda
çırpınıp duruyordu. Dönebilmek için. Bir süre debelendi, sonra döndü.
Safo, uışla ezmek istedi, ama o engel oldu:
- Öldürme, günâh!
gitti.
O da çıkıp gidecekti artık: Ama Safo, biraz kalmasını istiyordu.
Biraz (.Lıiıa kal'
- Derslerim vnr. okumalıyım.
- Okursun. biraz da dinlen. Bak, çok zayıflamışsın.
- Bil sovolmaz.
Safo'nun ıtı:ı-ini artırdığını görünce yüreklendi, "memeleri"ne
bakmak istedi2ini so\ lodi.
- Safo. "Kev ab"
- Nedir o/
75
- "Memeleri yeni tomurcaklîanmtş kız"mış. Kuı^an da geçiyor.
Gennet kızlanndanmış.
- VaUaha! senin "meme''lenn de onlarmki gibi mi? Göster de
göreyim! .
- Burada olmaz, gel! Evde, anamdan başka kimse yok. O da
tandırın başında ekmek pişirmeye dalmış.
Birhkte girdiler içeri. İçice bir kaç oda. Kapüarı birbirine açüıyor.
Kiminin de hiç açüıp kapanan kapısı yok. Tandırın bulunduğu kesini
de, aynı evde ama, ayrı bir bölümde. İyice dipteki odalardan birine
gittiler. Oraya-burayâ yoğurt, ayran dökülmüş, üzerine de sinekler
konmuştu. Yağ, peynir, kışlık yiyecekler oradaydı. Bir tulumdaki
peynirin ağzı açıktı. Küflü küflü duruyordu. Safo, peynirin ağzını
kapadı. Fistanını çıkardı, peynir tulumunun üstüne koydu ve çıkip
üstüne oturdu. Ayaklarını sallamıştı yine. Çırılçıplak.
- Haydi gel bak memelerime.
Baktı, elini dokundurdu. Çok, çok hoşianmıştı.
- Demek ki cennet kızları senin gibi olacak. "Tomurcuklanmış
memeler de" seninki gibi. Öğrendim işte.
- Haydi em!
- Ben bebek miyim?
- Babam, anamın memelerini emiyor. ,
- Sen nereden biliyorsun?
- Gördüm.
- Hadi oradan.
- Vallahi gördüm. Onlar şey ederlerken de gördüm. Uyuduğumu
sanıyorlardı. Bense uyur gibi yapıyor, onlar işe girişirken yorganın
altından bakıyordum.
Dudaklarını kızın memelerine dokundurdu. Daha da hoşuna
gitmişti. Kızın da çok hoşlandığı belliydi. Memelerine, özellikle
uçlarına dokunuldukça gıdıklanıyor gibi bir tepki gösteriyor olsa da,
gülüyor, bir daha dokunulmasını isöyordu. Kız çıplaktı, ama nedense
bacaklarını birieşlinnişti. Bacaklarının arası nasıldı aeaba?
ayırmasını söyledi.
76
-Olmaz!
- Niçin?
- Bilmem! Kızlığım gider sonra!
- Kızlığın nasıl gidef? ı
- Sen şey yaparsın!
- Vallaha birşey yapmam ben.
- Öyleyse niye görmek istiyorsun?
- Fıkıfi[''fâi!^öriat'te, "ferc"den sözediliyor. "Ferc-ı dâhil (kadınlık
organının iç kesimi), "feıC-i hâriç" (kadmhk orgamnm dış kesimi) diye
geçiyor. Nasıl olurmuş, görüp öğrenmek istiyorum.
- Öyleyse dışını gör!
- Tamami
Orada biri gelip o durumu görse, çok doğal biçimde ve içtenlikle,
bir "fıkıh" konusunu incelediğini söylerdi ona. Öylesine bir doğallık
içindeydi. Yine de duyduğu rhutlulüfc'büyüktü.
Kız bacaklarını biraz ayırdı. O da. yaklaşıp baktı. Daha çok bir
incelemeci gözüyle. Aldığı tadın bilincinde bile olmadan.
fistanını giydi. Çıkıyorlardı.
burada unuttun.
aldı.
- Haydi anamm yamna gidelim.
- Ben hiç okuyamâdınv, gideyim artık.
- Gel, çok kalmazsın orada.
Kız, çeke çeke götürdü. Tandırın bulunduğu bölüme vardılar. Biraz
dumanlıydı; Kadm da elleri yana yana, gözlerini çupışlıra çırpışüra
ekmek pişiriyordu. Ekmekler, gagala, lavaşıyla koca bir yığın
olmuştu. 'Hamur da çok az kalmıştı. Sonuna gelmiş olmalıydı.
Kadm. bakıp da Türko'yu görünce büyük'bir sevecenlik gösterdi.Hemen ekmek uzattı, kıza da -üstüne sürülsün diye- yağ getirmesini soyledi.

- Ben yedim.
-Ne zaman?
- Biraz önce Safo getirip;
77

Neva
29-09-2012, 22:59
- Olsun yine al, ye!
- Doydum, çok doydum!
- Kız ne iyi ettin de getirdin!
Safo, anasının çok sevineceğini biliyormuş demek ki.
- Ben burada çok kaldım, okuyup ezberleyeceğim çok ders var.
- Biraz ayran iç te öyle git! Haydi kız, koş da getir!
Safo, koşup getirdi ayranı. Yayık ayranıydı. Türko alıp içti. Ve
hemen çıkmaya yöneldi. Safo uğurladı. Dışarıya birlikte çıktılar. Sık
sık gelmesini söyleyen Safo'ya, tüm gövdesini saran bir sevgiyle baktı
ve yürüdü. 15-20 adım ötedeki köşeden saptı. İvedi ivedi gidiyordu ki
bir acı duydu.
-Ahh!
Diken batmıştı ayağına. Belli ki büyük bir dikendi. Eksik olmazdı
oralardan. Bi an, çıkanliTiası için dönmeyi düşündü. Safo'nun anası
çıkarabilirdi. Sonra vazgeçti dönmekten. Topallayarak yürüdü. Arada
bir bastığında diken daha da batıyor; dayanılmaz acı veriyordu. Camiye
vardı, Seydo'yu gördü. Ayağına diken battığını söyledi, iğne istedi.
Seydo'nun ceketinin yakasında iğne vardı. Aldı, geçti bir yana oturdu.
Tabanı yukarı gelecek bir biçimde ayağını büküp katladı. Eğildi
üzerine. Yerini ve dikenin kendini görebilmek için tabanına tükürük
sürdü. Yeri belli olmuştu, ama kendi gözükmüyordu. Yerini iğnenin
ucuyla o yana bu yana genişletmeye başladı. Epeyce genişletti. Bir
daha tükürükledi; baktı, yine görünürde bir şey yok. Yerini
genişletmeyi sürdürdü. Bir yandan da derine doğru oyuyordu. Ucu
gözüksün ve yakalanıp çıkarabilsin diye dişini sıkarak oydukça oydu.
Kanatntıştı, kocaman da bir yara açılmıştı tabanında. Terlemişti. Ama
çabalar boşuna. Seydo ilgilenip geldi:
- Dur kurban, sen bene (bana) ver hele!
İğneyi verdi, ayağını uzattı. Ve Seydo girişti i^. İğnenin ucuyla
biraz uğraştı. Sonra tabanı sıktı. Olanca gücüyle sıktı ki, diken çıksın.
Ama diken yerine kan çıktı. Berbat bir ameliyat. İki faki daha
gelmişti. Cami cemaatinden de gelenler olmuştu. Dikilmişlerdi
tepesine. Seydo başaramayınca işi bir başkasına verdi. Uğraş babam
uğraş. Diken bir türlü çıkmak bilmiyordu. Ayağını çekmesin ve rahat
78
uğraşılsın diye kolundan-bacağından tutuyorlardı. Tüm çabalar
sonuçsuz kaldı. Diken miken yok.
- Belki de diken batmamıştır!
Sırılsıklam ter içinde ayağa kalktı. Denemek için ayağını bastı.
Basar basmaz da acısını duydu dikenin. Diken olduğu belliydi ve
ilerliyordu. Daha da derinlere gömülüyordu. Ama gel de, oraya
birikmiş olanları inandır:
- Diken miken yok, sene öyle gelir. İğnenin açtığı yara ağrir.
- Yar, vallaha diken var, inanmirsiz!
Çekilip ^ t t i herkes. O da uğraşmaktan vazgeçti. Ne var ki acı
birken iki olmuştu. Açılan yara da acıyordu bu kez. Ağrıyı, acıyı
unutmak için derslerine döndü. Gönüldü kitaba.
79
13
Kulleteynde bir kalabalık. Anababa günü.
- Nedir, ne olmuş?
Topallıyarak varıp sokuldu. Genç bir kadın, saçınirbaşını yoluyor,
sarsıla sarsıla ağlıyordu. Ağıllar dizerek. Ortada da bir çocuk. Kadın!
çocuğa sarılıyor, ayırıyorlar, gelip bir daha sarılıyordu. Sesi, yeri-göğü
inletiyordu. Neydi, ne olmuştu? Çocuğu ölen bir ananın ağlaması
doğal: Ama çocuk çok küçüktü. Çocuğu o küçüklükte ölen de ağlardı
kuşkusuz. Ama öyle değil. O tür ağlama ve bağırma olağan değildi.
Oralarda ve benzeri yerlerde, ölen ölür; kalan kalırdı. Ölenin yerine,
yenisini hemen türctiverirlerdi. Kiminin aç-scfıl kalacağı biliniyor olsa
da. Tohum da, toprak da boldu çocuk üretimi için. Öyleyse bu genç ve
daha nice çocuklar doğurabilecek olan kadının böylesine yana-yakıla*
alabildiğine bağırarak ağlamasının özel bir nedeni olmalıydı.
Anlatülar:
Çocuk, kulleteyne düşüp boğulmuş. Anası da kendini suçlu
buluyormuş. Yüreği onun için çok yanıyormuş kadının. Şöyle olmuş:
Çocuğunu kapının önüne bırakmış. Kendisi de, inek sağmaya, yayık
yaymaya ve öteki işlere dalmış. Çocuk emekleyen bir çocuk. Sürüne
sürüne gitmiş. Küllükte sürünmüş, .sonra gidip kulleteyne
yuvarlanmış. Kimi zaman kalabalık olan kulleteyn çevresinde, kimi
zaman pek kimse bulunmaz. Herkes tarlaya-tumba gitmiştir o sıra. Ya
da başka tür işe-güce dalmıştır. îşte bu olay da, böyle bir zamana
raslamakta. Küllükte, kulleteyn çevresinde çocuğu hiç mi gören
olmamış? Olmamışur. Ya da gören olmuştur, ama çocuk ilgisini
çekmemiştir. Çocukların o çevrede bulunması o denli doğal ki.
- Lâve, lâvemin! (Yavrum, yavrum!)
Parçalanırcasma ağlıyan kadını çocuğundan kopardılar bi kez daha.
Zorla alıp götürdüler. Çocuğu da yıkadılar, sardılar, doğru mezarlığa.
İçinde -çocuk da olsa- bir "Adem oğlu" öldüğü için kulleteynin
tümüyle boşaltılması gerekiyordu. Kollar sıvandı, paçalar yukarı
çekildi, işe girişildi. Kovalarla çekilmeye başlandı. Boşalt ha boşalt!
Birçok şey çıkarıldı suyu boşaltılırken: Çul-çapıttan, çoraptan -
80
pabuçtan, taştan tezekten kedi ölüsüne, kemik parçalanna değin her
şey. Boşaltıldı tümüyle. Ve dipten yeni sular dolmaya başladı. Temiz
sular. Bir süre sonra eski düzeyine ve eski durumuna gelecekti
kulleteyn. Yine kirlctilecekti. Yine türlü pislikler rahat rahat atılacaktı
içine. Yine pisken, "temiz" sayılacaktı. Peki neden boşaltılmıştı
öyleyse? Şeriat öyle dediği için, "fetva" öyle olduğu için. Suyun
tümünün boşaltılmasının gerekip gerekmediği,' mezhepte tartışılıyor
olsa da fetva öyleydi. "Gereği" yerine getirilmiş oldu.
* * *
Fakilerin, Şeyh Şaban'ın tekkesinde toplanmaları istenmişti.
Herkes gitti. O da gitti topalhya topallıya. Genişçe bir yer.
Kilimlerin, halıların üzerine minderler konmuş, herkes yerini almıştı.
Yeri olmayanlarsa duvarlara dikilip kalmıştı. Şeyh Şaban baş köşede.
Kocaman kavuğuyla görkemlice kurulmuş. Üzerindeki işlemeli yeleği,
yeleğin cebindeki uzun zincirli saat, elindeki parlayıp duran teşbihi,
önündeki çok değerii olan "sigara tabakası", küllüğü ve sigara ağızlığı
da görkemini tamamlıyor. Çevresinde, Molla Nasır, Molla Zeki,
"halife"leri, ağa ve ileri gelenler. Fakilerler birlikte kalabalık bir
müritler topluluğu da vardı. Konu: Toplanacak zekat. Daha
konuşulmamıştı, ama loplanüya .çağrılırken bildirilmişti. Oturanların
elleri dizlerinde, ayaktakilerinkiysc önlerinde. Çıt yok. Herkes Şcyh'in
konuşmasını bekliyor. Biri sigara tabakasından sigara sanp verdi. Bir
başkası hemen davranıp büyük bir saygıyla sigarasını yakti. Vc şeyh,
kalın kaşlarının altından iri gözleriyle çevresine şöyle bir baktıktan
sonra konuşmaya başladı. Asıl konudan önce, yerden, gökten, peygamberlerden,
"evliyâ"dan, "mucizc"dcn, "kcrâmct"len, "iman"lılardan,
"kâfir"lerden ve hepsinden de çok "Allah aşkı''ndan sözetti. Anlattı, anlattı.
O anlattıkça aşka gelenler oldu. Köyünde çoluk-çocuğunu bırakıp
şeyhin tekkesinde kendini şeyhin hizmetine vermiş olanlardan Esmer'li
Şamil ile Mollaşemdin'li Meczub Fâik aşka gelip:
- Allah! diye bağırdılar.
Şeyh, cennetten, cehennemden anlatarak konuşmasını sürdürdü.
Ağzından ballar akıyordu. Öylesine kendinden emin, öylesine tatlı.
81
aniaüşı vardı ki.. Saygı, sevgi, korku, umut kaplamıştı her yanı.
Herkes mest olmuştu. Türko'nun dışında. O da etkilenmişti ama,
sorular belirmişti kafasında. Önce, şeyhin "sigara"sına takılmıştı.
"Mekruiî" olan sigarayı şeyh neden içer? Mutlaka sormalıydı. Sonra
"ilim" herşcyin üstündeyken, bir "âlim" olan Molla Nâsır'm anlatması
gerekirken sözü neden ona bırakmıyordu ve hangi yetkiyle btı konuları
anlatıyordu? Bunları da sormahydı.
Biraz sokuldu ileriye:
- Kızmazsan soru soracağım!
Herkes şaşırmıştı. "- Sus!" diyenler,"- çıldırdın mı?" anlamında
işaret edenler, dik dik bakanlar..
- Bırakın çocuk konuşsun! dedi şeyh.
- Sigara "mekruh" değil mi?
- "Mekruh" olduğu için ateşe verip yakıyorum ben de!
Şeyh, gülerek söylemişti. Çevresindekilerden gülmeye katılma
hakka olanlar da güldüler.
- Hocam Molla Nâsır'm "makam"ı daha yüksek değil mi? O niye
aşağıda? "Keramcf'i ve "mucize"yi o niye anlathnyor?
- Onun "makam"ı yüksek. Ama ben camideki yerini alıyor
muyum? Va'zma, hutbesine ben karışıyor muyum? Hadi sen şimdi git
otur yerine!
Kürtçe konuşulmuştu bunlar. Çünkü Şeyh Türkçe bilmiyordu.
Türko'ysa Kürtçe konuşabiliyordu.
Şeyh, yerine oturmasını söylemişti ama, oturacak yeri yoktu ki..
Üstelüc kız^lar, dünükleyenler vardı. Sonra da kolundan tutup dışarıya
çıkardılar.
Dışanya çıkanhnca ağladı, öfkesinden.
Caminin yojunu tuttu. Giderken kazlarla karşılaştı. Bir kesimi
başlarını ona çevirmiş, ağızlarını açmış, fış fış ederek saldıracak gibi
yaklaşıyorlardı. Bir taş alıp atü, kazlar uzaklaştı. Hava bozmuştu.
Yağmur atıştırıyordu bile. Biraz hızlı yürümeliydi. Ama dikenini
çıkaramadığı, üstelik yaralayıp bıraküğı tabanının'üstüne basamıyordu
ki hızlanabilsin. Gök gürlemesi, şimşek.. Yağmur bastırmıştı.
Aksıyarak ve tepeden tırnağa adamakıllı ıslanmış olarak vardı camiye.
82
Varir varmaz da "kerâmet" ve "mucize" konulânna baktı kitaplara.
Dişinde de bir ağn belirmişti. Ama çok değil. Bir süre sonra fakiler
geldi. Şeyhin tekkesinde, fakilerin .hangi tür zekâtı, nerelerden, nasıl
toplıyacaklan ve getirince -ileride paylaştınlmak üzere- kimlere teslim
edecekleri belirlenmiş. Takıldığı konuyu açtı fakilere. Kitabı da açarak,
şeyhin "mucize" konusundaki sözlerinin kitapta anlatımlara
uymadığını gösterdi Fakilcrsc konunun üzerinde pek durmadılar, işleri
vardı. "Zıkat" (zekat) toplamaya gideceklerdi. Hazu-lıklara giriştiler, iki
gün önce de gidenler olmuştu. Şimdi, iki fakinin, bir de onun dışında
kimse kalmıyacak artık. Konuşmalarına "göre, iki faki de bir-iki gün
sonra gidecekti. Ona gelince: Onun durumu daha belli değildi. Güçsüz
ve cılız gövdesiyle zekat toplamaya çıkamazdı. Hocası özel olarak
okutursa kalmayı, yoksa Tutak'taki "bibi"sine (halasına) gitmeyi
düşünüyordu.
"Mucize", "keramet", ikisi arasındaki fark, "büyü" büyüyle öbür
ikisi arasındaki fark, "olağanüstü" durumların türleri... Kafasını
doldurdu bu konular. Yatmcaya dek..
Biraz uyumuştu. Düş bile görüyordu. Ama kötü bir diş sancısıyla
uyandı. . .
Dişi neden ağrırdı? "Kurt" yerdi, "sıçan" yerdi de ondan ağrırdı.
Onunkinin birini de yemişlerdi. Ön üst dişlerinden birini. Sancısını
unıuiursun diye kalkıp kitaplara sarıldı. Akşamki "mütâlaa"dah yarım
kalan incelemelerini bitirmeye koyuldu. Ne var ki dalga dalga gelen
sancıdan, kendini veremedi bi türlü. Onun dişini yiyen, başkası değil;
"kurt"tu. "Sıçan" olamazdı. Sıçan girertıezdi ağzına. "Kâfir kurt" nasıl
da girebilmiş, nasıl da yemişti? Girecek, yiyecek.taşka şey bulamadı
mı?
Zonglamalar. Dipten ve derinden.
-Oy anam!
Anası olsa belki bir çare bulabilirdi. Kızkardeşi Zinnur'un
kulağına kurt düşmüştü de anası çöple çıkarmıştı. Kız, kulağına
sokulan çöpe dayanamayıp bağınnca da:

- Dur, geberesice, daha temizlenmedi, az kaldı., diye azarlardı.
Kızın kulağına sık sık kurt düşerdi. Her düşmesinde de anası böyle
temizlerdi. Sonra Zinnur'un o kulağı artık kurtlardan tümüyle
kurtuldu, yazık ki sağır oldu. Anası, bakmak zorunda olduğu
koyunların yaralarında da kurtları çöple çıkarıp temizlerdi. Kocaman
kocaman kurtlar çıkarırdı. Dişi yiyen kurtlar o kadar olamazdı. O
büyüklükteki kurtlar dişe sığamazdı ki.. Ne olursa olsun dişi
yemişlerdi işte. Anası olsaydı ağrıyı dindirirdi. Başını göğsüne
koymasıyla bile dinebilirdi ağrı.Orada yalnızca iki faki vardı. Onlar da hiç ilgilenmiyorlardı.
Yataklarında uzanmış yatıyorlardı, ama hiç de uyuyor gibi değillerdi.
Arada bir başlarını kaldmp yeniden koyuyorlardı yasüga.
-Oy anam oy!
Oyuyordu sancı. Dişinden çok beynini oyuyordu. Burgu gibi.
Tepesinin üstüne döndü, çırpındı, debelendi.

- Ah bir uyuyabilsemi
Bu ağrıyla uyku olur mu hiç? Beyni, önüne akacak gibiydi. İçine
işliyordu sancı. Kökü derinlerde, dallan her yanını sarmıştı gövdenin.
Büküle büküle. Ayrık-otu gibi.. Hayır, pençeli bir canavar.
Zonglamalarla pençesini atıyor.
- Oy anam, dişim!
Saniye bile aman vermiyordu. Yatağında, eli yanağında.
Kıvranıyordu. Yastığa başmı koydu olmadı, yastığı kaldırdı, yüzünü
yavaşça koydu olmadı, ne yaptıysa olmadı, olmuyordu. Ağrı
direklenmişti bir kez.- Oyanam,ölecem!
Ay doğmuş, doğudaki pencerelerden ışığı vurmuştu içeriye. Ama
neye yarar? Ağrı soluk aldırmıyor. Debeleniyor ve ağlıyordu. Sessizce.
Biraz daha debelendikten sonra kalktı, işliğini, şalvarını ve
ceketini giydi. Dışarıya çıkıt, bilinçsizce. Dışarıda ne yapacaktı;
bilmiyordu. Ay ışığı, hava güzeldi. Gel gör ki aman vermeyen ağrı
güzel değildi. Gece yansı. Üstüne basamadıgı tabanı yüzünden
topallıyarak yürüdü biraz. Köpek havlamaları, kuş ve böcek sesleri,
uzaklardan gelen kurbağa vakvaklamaları; "sap", saman, ot, tahıl ve un

Neva
29-09-2012, 23:04
84

taşıyan kağnı "mazı"lannm kilometrelerce uzaktan duyulabilen
gıcırtıları.. Ve geceyi gündüze çevirme çabasında olan ay. Ay için
kimi toplumlarda "erkeklik" uygun görülmüş. Oysa o gece, tümüyle
"analaşmıştı". Öylesine sevecendi ışıklarıyla. Kucaklıyor, sarıyor,
bağrına basıyordu.
İlerlemeyi sürdürdü. Adımlan Safo'lanı doğru gidiyordu hep.
- AhtathSafo!
Bir geliverse. Yine soyunsa. Ağrıyan dişin bulunduğu yanağı
onun "tomurcuklanmış memeleri" üzerine koymak ne iyi olurdu.
Agn-mağn kalmazdı.
- Ah Safo, n'olur bir çıkıversen karşıya!
Oysa nerde Safo?! Gecenin o saatinde, yatağında mışıl mışıl
uyuyordur; Ya da kendisinin anlattığı gibi uyur gibi yapıp, anasıyla
babasının "şey elmeleri"ni izliyordur yorganın alımdan. Onlar şey
etmek için alt üst olurken kimbilir neler duyuyordur.İlerledi, gide gide; Safo'iann evinin önündeki yıkık duvarın üstüne
çıkıp oturdu. Vc ayaklarını salladı. Daldı: Safo yanındaydı. O da
ayaklarını uzatmıştı. Sonra soyunmuştu. İşte "tomurcuklanmış
memeler" açıkta. Başını, yüzünü, yanağını koyuyor ve sürüyordu
üzerlerine. Oh, ne sıcaktı, ne güzeldi. Yakınından bir kedinin
miyavlıyiu^ak sıçraması, onu da sıçrattı. Nc Safo kalmışü, ne de saiâsı.
Kendine gelirken dişinin sancısını yeniden duymaya başladı. Önceki
ölçüsünde olmasa da.. Kediden korkmuştu. Duvardan aşağıya inince
birden dikenli vc yaralı tabanının üzerine bastı, dişininkinc baskın
gelecek kadar acı duydu. Toparlanıp yürüdü. Bu kez camiye doğru.
Daha büyük bir topallamayla auniye vardı. Açıp kapıyı girdi. O da nc:
İçerdeki iki faki, üst üste!
Sineklerde de görmüştü benzer durumu.Avucuyla çok
yakalamıştı. Üst üste binmiş olarak.. Kurbağalarda, tosbağalarda da
görmüştü. Tavuklarda, kazlarda, "culuk"larda da. Koyunlarda, sığırlarda
da.. Allarda, eşeklerde de... Hele atlardaki durum,, çok belirgin ve
şaşılasıydı. Derenin uygun bir yerinde aygırlar, kısraklara "çekîlir"di.
O su-ada aygırların bacaklarının altından, soba borusu gibi ve up-uzun
bir nesne; aşağı yukarı iner kalkar; tam kıvamına gelince de iki ön
ayaklarını kaldıran aygır, kısrağa "atlar"dı. Hem de. ne atlama. Daha
görkemlisi olamaz.
85

öyle durumları hayvanlarda çok görmüştü. însanlardaysa ikinci
kez görüyordu. Birincisi, Hâfiz Celâl - Husso olayında, ikincisini de
şimdi.. Hayvanlarda görmüş olduğu için yadırganacak bir durum
olmadığı düşünülebilir. Fakat öyle değil. Yadırgıyordu. Arada fark
vardı çünkü. Hayvanların üstüsteliğinde bir erkek bir dişi olurdu. Ya
şimdi ve daha öncekinde? Erkek erkeğe bir durum vardı. Üst üste
gelenlerin İkisi de erkek. Biri dişilik yapıyordu sadece.
Fakiler onu görünce hemen ayrıldılar. Ne var ki, ne durumda
yakalandıklarını biliyorlardı.
Olayı kimseye anlatmaması için Türko'ya ne yapmak gerektiğini
düşündüler. En iyisi, onu da suça ortak etmek. İkisinin de belden
aşağısı çıplaktı. Önlerini bile kapatma gereği duymadılar.Her şey
meydanda. Ay ilerlemiş, ışığı, ön pencerelerden vuruyordu.
Türko'yu yanlarına çağırdılar. Önce sert davrandılar.
-Gel buraya!
Türko oralı olmadı. Eli yanağında, gidip yatağına girdi. Biri,
takımlarını sallıya sallıya onun yanma gitti. Kolundan tutup çekmeye
çalıştı. Ayak dirediğini görünce; ağlıyacağından, bağıracağından
korkup bıraktı. Kim duyacaktı, orada, o saaiıe'.' Duyan olmazdı, ama
yine dc belli olmaz. Yumuşak davranma yoluna gittiler. İkisi de onun
yanma gelmişti. Dişileşeni, elini onun bacakları ara.sma soktu. Orasını
elledi. Hoşlandığı halde hemen uzaklaştı o.
- Bırakın beni. Yoksa yarm sizi herkese söylerim.
- Senin hoşuna gitmir mi?
, - Benim dişim ağrir.
- Biz senin dişinin ağrısını keseriz.
- Yaa, inanmirim.
- Vallaha da, billaha da keseriz ağnyi.
- Haydi kesin!
- Sen hele bir yemin et. Bizi kimseye söylcmiyeceğine..
- Söylemem!
-VaUahade!
- Vallaha.
- "Dinime, imanıma" de!
86

- Dinime, imanıma.
- "Talakımaı" (söylersem kanm boş olsun) de!
- Benim kanm yok ki. Ben daha çocuğum.
- Büyüdüğünde olur.
-Talâkıma!
Ay ışığı aydınlatmıştı hemen her kesimi.Minberin ve bir-iki
şeyin gölgesinin düştüğü yerlerin dışında her yan aydmlıktı. Pireler
sıçrıyordu. Onlar da "cümbüş"teydi anlaşılan. Bitlerse, kannlanm
doyurmuş, dikiş - sökük aralarındaki, yastık - yorgan kıvnmlarmdaki
gecekondularına çekilmişlerdi. Uyuyor görünüyorlardı.
İki faki de işi sağlama bağlama karanndaydılar.
- Şimdi de Kur'an'a el basacaksın!
- Basanm ama abdestim yok.
- Bazı imamların görüşüne göre caizdir.
- Bizim imamların görüşüne göre caiz değildir.
- Sen, "caizdir!" diye uy!
- Olmaz, günâh olur.
- Senin günâhı biz alırız.
- Siz de Kur'an'a el basın.
- Biz "cünüb"üz. ' .
- "Ölese" (öyleyse) ben de basmam!

Türko belâ olmuştu. Oysa ne güzel bir iş yapılacaku. İşi yarısında
bırakiırmışü. Bu engel bi kalksa ne iyi olurdu fakiler için.
İkisi de erkek olduğu halde, biri erkeklikte, öbürü de dişilikte çok
istekliydi. Yarım bıraktıklan işİ ille de bitirmek istedikleri, çıplak
durmalarından ve erkeklik edenin önündeki o kocaman şeyden belli
oluyordu. Kısrağa çekilen aygırınki gibiydi o şey.
İşlerini bitirmeye, Türko'ya abdest aldırmaktan başka bir yol
olmadığınr gördüler. Dişileşen faki kalktı, sağa-sola baktı; gidip
kapının arkasında, bir köşede duran ibriği aldı, salladı. Baktı ki içinde
az su var. İyi kullanılırsa abdest için yeter.
- Gel abdest al, su var.
Kalkıp gitti, serili olmayan yerde, faki suyu azar azar döktü, o da
aldı abdestini. Su o denli azdı ki döküldüğü yeri bile pek ıslatmamıştı.
87
Abdest işi tamam. Sıra, Kur'an'a el-basıp antiçmekte. İki faki önlerini
kapadılar ve hep birlikte mihraba doğru gittiler. Kur'an'lar oradaydı
çünkü. İki faki, cünüb oldukları için Kur'an'a dokuriamıybrlardı. O
uzandı, "rahle"deki Kur'an'lardan aldı, önce öpüp başına koydu, sonra
rahledeki yerine koyup üstüne elbastı.
- Yemin nasıl olacak'^
- Burada biz şey ederken gördüklerini kimseye anlatmıyacağma
yemin et. Nasıl söylersen söyle.
Türko, onların tam istedikleri gibi yemin etmişti. Rahatlamıştı
fakiler. Andını bozmıyacağım kesin olarak biliyoriardı. Yemin de
tamam. Şimdi dişte sıra. Dişileşeni, bir iplik çıkardı.
- Dişini çekip senlkurtaracağım ağrısından.
- Olmaz! ,
. -Niye?
- Ağrır.
- Ben ağrıtmam.
- VaUahade.
- Vallaha.
• - Dinime imanıma del
^ Dinime imanıma.
-"Talakıma" de!
Biraz duraksadı, ama öbürünün "-haydi de!" dcanesi üzerine o
yemini de yaptı:
- Talâkıma!
Faki, ipliğin ucunda, dişe takılacak biçimde ilmik yapü.
- Haydi şimdi aç ağzını.
- Ağrıtmayacan ha, yemin ettin.
- Ağrıtmam korkma.
Açu ağzını. Gözlerini yumdu. Faki ilmiği lakü dişe. Birden ve
çok hızh çekti. Çıkmıştı diş. Kanıyla, iriniyle birtikle. Bayılacak gibi
oldu, ama kurtulduğuna sevindi. Kurtulmanın sevinci öylesine baskın
gelmişti ki, ağrıdı mı, ağnmadı mı, anımsamıyordu bile. Çıkan dişe
baktı. Bir yanı kararmış ve oyuktu. Demek ki, kurt orasını yemişti.
"Kâfir kurt"! Dişin, yatakların yığılı olduğu yere atılması bir
88

Neva
29-09-2012, 23:08
gelenekli. Sıçanların yemesi için. Ama öyle yığılı bir yatak yoktu.
Elinde biraz tutup, evrip çevirdikten sonra kapmın arkasına attı.
"-Ahn, yiyin de "doyun!" dercesine. Yerine tuz basılması gerekiyordu.
Kanıyordu da. Hangi delikte buldularsa buldular, alıp getirdiler ve dişin
yerine bastılar. Ağzını da kapamas'ım söylediler. Herkes mutlu artık.
Bir rahatlık geldi. Yatağına uzandı. Uyuyacaktı-.
İki fakinin işine engel kalmamıştı. Keyiflice bitireceklerdi
işlerini. Giriştiler. Yine üst üste. İki sinek, ya da bir boğa bir inek
gibi. He babam, dc babam; işlerini bitirdiler. Dişileşen faki pek
doymuşa benziyordu. Öbürününse işi bitikti. Yayılıvermişti. Türko'ya
gelince uyumamıştı. İzlemişti olanları. İçinde uyanan ve bastırmak
zorunda kaldığı duygularla.. Bacaklarının arasındaki dimdik dikelmişti.
Ama sonra inivermişti.
Çok ilerlemişti gece. Sağdakipencerelerden ışıkları sarkan ay da
batmak üzereydik Kalkıp pencereden biraz baktı. Sonra uykusu geldi,
gelip yattı. İki faki uyumuştu. O da uyudu.
89

14

Sabahleyin gözlerini açuğmda, başucunda Abdurrahman'l buldu.
Ne zamandır yoktu. Zekata, ya da köyüne gitmişti.
- Sen "bestesin" (hasta mısın) kurban?
Karşılık vermek istedi, ama sesi çıkmıyordu. Dişinin yerinden
akan kan ve irin, ağzını-boğazım doldurduğundan konuşmasına
elvermiyordu. Abdurrahman'ın anlatüğma göre, sabahleyin iki-üç
arkadaşıyla birlikte gelmişler,/ölü gibi bulmuşlar. Biraz dürünüşler,
sonra bakmışlar ki kalkmıyor, bırakmışlar. Birkaç teneke buğday,
biraz da yağ toplamış getirmişler. Yüklerini ilgiliye teslim edip yine
gidcceklermiş. Uzaklara.. Gece, üstüsteliklerine tanüc olduğu iki faki
dc oradaydı. Onlar da ona bakıyorlardı. Bakıştılar bir süre.
Toparlandı. Yastığının, yorganının da battığını gördü. Kalkıp
yıkanmahydı. Üstünü-başını giydi. Tam o su-ada bir haber geldi.
- Ölen var, "Iskat" olacak!
"Iskat", düşürmek demek. Ölenin boynundan, borçların,
günâhların "düşürülmesi"ne. Tanrı huzuruna temizlenmiş ve
arındu-ılmış olarak gönderilmesine denir. "Gasil" (gusül değil) ile de,
yani suyla bilinen türden yıkanarak da temizleniyor ölü. Ama "ıskat",la
anndırılması başka.
Ölenin Tanrı borçları, başka borçları ve günâhları temizlenir.
Tanrı adına. Mal varlığına göre. Din adamlarına, din öğrencilerine çok
verilirse çok temizlenir, az verilirse az temizlenir. Bunun,
Hanefi'lerdeki biçimi başka, Şafiî'lerdeki biçimi başka olur.
Hanefî'lerde "devir" adı verilen biçimiyle uygulanır. "Devr"in büyüğü
vardır, küçüğü vardır. Din adamları, ölü sahiplerine, hangi türünden
istediğini sorarlar, ona göre yaparlar. Ölen zenginse, sahipleri de
cömertse, büyüğünü, yoksa küçüğünü yapma yoluna giderler. Çok
yoksulsa, hiçbir şey yapmazlar. Yani çok yoksul olan kişi öldü mü,
borçlan,'günâhtan anndırılmaraış olarak gider öbür dünyaya.
Şafiî mezhebindeyse, arındırma işi, "ıskat arabası"yla
gerçekleştirilk.
Iskat arabası gelmişti işte. Yanm kağnı büyüklüğünde. Ama dört
90
tekerlekli. Üzerinde de tahıl dolu çuvallar. Az sonra onlar kaldırılacak,
yenileri konulacak. Çünkü ölen kişi, zengince.
Ağzı-yüzü, kurumuş kan ve irinle kaplıydı. Çenesinin altına
değin. "Iskat" işi başlıyana dek, davranıp temizlenmeliydi. Abdest de
almalıydı. Ama nerede? Kulleteynde olabileceğini düşündü. Çünkü içi
daha yeni boşaltılmış ve temizlenmişti. Eğer iyice kirletilmemişse
temizlenebilir, abdest de alabilirdi. Hanefi'liğine ters düşmezdi. Ama
kirletilmemişse, pınara kadar gitmek zorundaydı.
Çıkıp kullcteyne gitti. Eh, idare ederdi. Ellerini, yüzünü, ağzını,
çenesini yıkadı. Kurumuş kanı, irini, tımafclanyla kazıya kazıya
temizledi. Cep aynasıyla da bakıyordu. Sonra abdest aldı. Pek içine
sinmemişti, ama yetindi. Bi de başını kaldırdı ki: Safo. Karşısında
duruyor
- Safo!
- Bize gideceğiz.
-Niçin?
, - Anam "aguz" yapU. Sen de yiyeceksin.
"Ağuz, hayvanın ilk doğurduğu sıradaki sütünden yapılan kaymak
gibi bir şey. Yoğurdun kaymağıyla ağuzu çok severdi. Hele ağuzu.
- Gelirim de, "ıskat" var.
- İşin çok sürer mi?
- Sürer.
- Öyleyse çabuk gidelim, bi parça ye, hemen gelirsin.
Dişinin ağrıdığını, çekildiğini, yerinden akanlarla da yastığın -
yorganın battığını söyledi.
- Onları da götürelim, anam yıkasın.
-Olur mu?
- Niye olmasın? Anam seni çok seviyor.
- Şimdi olmaz, yetiştiremeyiz. Daha sonra götürürüz.
- Şimdi götürelim ki akşama değin kurusun.
- Haydi öyleyse.
Gidip camiden çıkardı yasüğıyla yorgamm. Oradakilere de çabuk
döneceğini söylemeyi unutmadı. Gittiler Safo'yla. Yineaksıyarak.
Topallamasının nedenini de anlaünıştı, Safo da cok üzüldüğünü belli
etmişti.
91
- Ayağına da bakar anam:
- İyileştirir mi?
-İyileştirir.
Vardılar eve. Ellerindekilerle. Ka(Jın karşıladı. Ellerindekileri aldı.
Ağuzu da hazırlamıştı. Lavaşla birlikte.
Çabuk çabuk yedi. Ve kalktı. Kadın ayağıyla ilgilendi, ama
zamanı yoktu Türko'nun. Çıkıp yürüdü. Topallıyarak da olsa ivedi
ivedi vardı. Vardı ki herşey ve herkes hazır.
Ölü evinde "şivan" (ağıtlar, dövünmeler), Tann evinde bayram.
Ölen neden ölıriüş? Fakileri pek ilgilendirmiyordu. Onları ilgilendiren:
"Iskat". Sevinç içindeydiler. Epeyce lahıl alacaklardı. O da seviniyordu.
Onun da payı olacaktı. Satacaktı payını. Parasıyla kendine birşeyler
alacaktı. Belki bir çift ayakkabı. İt ölüsü gibi ağır, kabaralı
ayakkabılarından kurtulacaktı. Bir işlik, bir ceket bile alabilecekti
belki.
Iskat arabası, caminin serili olmayan kesiminde itilecekti.
Karşıdan karşıya.. İki faki bir yana, iki faki de bir yana geçti. Türko da
aralarında. İüne başladı:
- Tanrı'nm rahmetine kavuşan, falan oğlu filanın tüm namaz
borçlarından dolayı, bu arabanın üstünde bulunan tahılı alıp kabul
ettiniz mi?
- Kabul ettik, geri size armağan ediyoruz.
Bu sözlerle araba bir o başa itiliyocdu, bir bu başa. Yalnızca
"namaz borcu" için. İki, üç, dört, beş... 10, 20, 30, 40, 50; Namaz
borcu bitmişti. Sıra oruç borcunda. Türlü oruçlar var: Ramazan orucu,
"kefaret" orucu, adak orucu. Araba, hepsi için ayn ayrı, 20'şer, 30'ar
kez itildi. O da itiyordu. Gılız bilekleriyle ve kıçından ter aka aka.
Başka borçlar, başka günâhlar için de belirli sayıda itildi. Yalanlan
için, yediği, içtiği, yaptığı ve baktığı haramları için. "Büyük
günâhlan" (günâh-ı kebâir) için, "küçük günâhları" (günâh-ısağair)
için. Borçlar ve günâhlar sayıldıkça sayılıyordu. Hepsi bitti, fakiler de
bitti yorgunluktan. Yığılır gibi düştüler. Terierini silmeye koyuldular.
Hızlı hızlı soluyarak.. Oturanlar, yatanlar.. Türko da gidip yatağına
atmıştı kendini. Biraz soluklandıktan sonra paylaştırma işi
başlıyacaktı. Herkesin hakkı, "âdil" biçimde verilecekti. Gerçeklen de
92
pek haksızlık edilmezdi bu konuda. Paylar, emeğe göre değil ıskata
katılanlar arasında kişi başına dağıtılırdı. Demek ki o da epeyce bir pay
alacaktı.
Fakilerin karınları acıkmıştı. Ölü evinden getirilenleri yediler.
Kannlanm doyurduktan sonra paylaştırma işine geçtiler. Bir teneke
tahıl ona, bir,teneke tahıl ona.. Öyle öyle, teneke teneke verildi
herkese. Payını alan uygun gördüğü bir yere koydu. Türko da koydu
payını bir yana. Payına bir kaç teneke buğday düşmüştü. Epeyce para
ederdi. Ama kime satacaktı bu buğdayı?
Gece üstüsteliklerine tanık olduğu iki fakiye sordu:
- Benimkini siz satın alır mısınız?
İki faki, onu memnun etmek istiyordu. Kendilerine ısındırmak,
olabilecek tatsız durumlara yol açmasını önlemek için.
İki faki, kendi, paylarını da satacaklarını, iyi parayla satın
alabilecek birini tanıdıklarımsöylediler.
- Bizimkini verirken seninkini de veririz., dediler.
Abdurrahman da oradaydı. O da ilgilendi.
, - Ben de payımı satacağım. Bakar, ben de sana yardım ederim..
dedi.
Öbürleri paylarını satmayacaklardı. Toplıyacaklan zekattan
paylarına düşene ekleyip sonra saunayı düşünüyorlardı.
O sırada büyük hoca Molla Nasır içeri girdi. Herkes toparlandı.
Hoca oradaki fakilcri yanına çağırdı. (3 köyde toplanacak "öşr"den
.sözetti. Bir bölümünün hemen toplanması gerektiğini anlattı.
Harmandayken toplanırdı "öşr". Harmandan tahıl eve ya da başka yerc
taşındıkuın.şonra toplanması zorlaşu-dı. Hoca, fakilere görevi verirken,
kimlerin kendilerine yardımcı olacağını da söyledi.
Abdurrahman, Tâhâ, Kasım, Şehmus, Hamido vardı ohıda. Hepsi
de o gün gitmek için hazırlanmıştı. Herkes yatağını - yorganını bile
kaldınp tanıdığına götürüp teslim etmişti. Oysa şimdiki duruma göre
iki gece daha'kalacaklardı hocanın buyruğuyla. Ama sorun değildi. İş
işti çünkü. Üstelik, orada toplıyacaklan "öşr"den de paylarım
alacaklardı.
"Öşr", asıl anlamıyla "onda bir", "ondalık" demektin Tanm
ürünlerinden, özellikle tahıldan alman zekâtın adı. "Onda biri" alındığı
93
içinbu ad verilmiş. Kaynağı Şeriat. Osmanlı yönetiminde "öşr"ü
devlet alırdı.. Bir vergi olarak. Kartallı Köyü'nde, bu köyün bağlı
olduğu ilin öteki köylerinde ve tlaha birçok ilin birçok köyünde.
Cumhuriyet döneminde de sürmüştür "öşr". Ama bu kez üreticiden onu
alan; devlet yerine geçen şeyh, ağa ve molla üçlüsü ve adamlarıdır.
Molla Nâsu-Türko'ya döndü:
- Sen de yanlarında git, alışırsın.Ama nasıl gidecekti o? Yürüyecek durumda değildi ki..
- Benim ayağım ağriyor. Diken batmıştı, çıkaramadık, şişmiş.
- Şiş olan yere bir şeyler konsun, olgunlaşıp deşilkse yavaş yavaş
dolaşırsın.
- Hocam, daha sonra ne yapacağım? Herkes gidecek, ben yalnız
kalacağım.
- Ben de senin durumunu düşünüyorum. Köylere zekât toplamaya
gidecek durumda değilsin. Herkes gelene dek senin gidecek bir yerin
yok mu?
- Var. Tutak'ta halam var.- İyi, sen de oraya git. Ama bir aydan çok kalma, geri gel. Fakiler
de gelir o zamana..
- Çok kalmam, gelirim.
"Fâil" ve "meful" olan iki fakinin sözünü ettikleri kişi öğle
namazma gelmişti. Fakiler konuştular. Tahılların satışı konusunda
anlaşmaya varıldı. Adam naftiazdan sonra arabasını getirdi; parasını
verdikten sonra yükleyip götürdü. Türko da almıştı parasını ve pek
sevinmişti. Tabanının derinlerinden gelen zonglamalara aldırmıyacak
kadar..
Safo'lara gitmeliydi arük. Ayağının şişi, yastığı, yorganı için. Ve
de Safo için. Fakiler harmanlara, o da sonradan katılmak üzere
Safo'lara..
Vardı, kapıyı vurdu. Kapıyı açan, ürkünç bir adam. Boyu, ortanm
üstünde. Saçı, sakalı birbirine karışmış. Saman, toz, toprak dolu.
"Acayip" giysili, kaim kuşaklı. Yine de gür kaşlarının altına derince
gömülü gözlerdeki bakışlar sevecen. Hemen içeri aldı; önüne düşüp, ev
halkının bulunduğu odaya götürdü. Kiler ve yemek odası olarak da
kullanılan oldukça geniş bir oda. Safo'nun "tomurcuklanmış"
94

Neva
29-09-2012, 23:10
94
memelerini bu odada görmüştü. Bacak arasmı da. Ama yalnızca "dış"
kesimini. Safo, Sabo (kötürüm kız) ve analan da oradaydılar. Yemek
yiyeceklerdi, sofra hazırlanıyordu. Beş-altı kişinin sığabileceği
büyüklükte ve taş-topraktan yapılma bir sedirin üzerinde. Bir kalbur.
Üstünde geniş bir tepsi. Bir - iki "gagala" (yuvarlak ekmek) ve lavaş,
yağlarının iyice gitmediği belli olan ağaç kaşıklar, büyükçe iki çanak.
Sofranın yanında buharı yükselen pilav tenceresi. Ayran dolu bakraç.
Duvarlara dayalı, ün, bulgur, buğday dolu çuvallar, yağ, peynir
tenekeleri. "Koşat"lı tavandan ve tavana yakın yerdeki pencerenin
sağından solundan asılı soğan, başak demetleri, "lazıt"lar, mısır,
"kadid"ler (güneşte kurutulan pişmiş gibi olduğu için çiğ de yenebilen
etler), köşelere konmuş sütler, yoğurtlar, "kurut"lar; duvarlara asık,
çapaları eskimiş, islenmiş "üzerlik"ler, göze çarpacak yerde at nalı,
göz boncukları... Ve sinekler, sinekler. Sofra hazırlanmıştı. Onu
oturttular, kendileri de oturdu. Kaşıklamaya koyuldular. Bir pilava, bir
ayrana dalıyordu kaşıklar. Yarışırcasına.. Yarışa, üşüşen sinekler de
katılıyordu. Yerlerden, yiyeceklerden kalkıp sofraya, sofradan uçup,
yerlerdeki yiyeceklere, süte, yoğurda konuyorlardı. Düşüp ölüyordu da
zavallılar. Düşüp ölenlere baktı, batıp çıkmaya çahşanları izledi;
düşüncelere daldı. Ezberlemeye çahştığı "kırk hadis"ten bir hadise
takıldı." - Sineğin bir kanadı batarsa, öbür kanadını da batırırı. Çünkü
bir kanadında zehir, öbür kanadında panzehir vardır." diyordu hadis.
"Bunca sineğin kanadıyla nasıl uğraşılır?" diye düşündü. Bir yandan
pilavı ve ayranı kaşıklarken, öbür yandan da bakışlarını sinekler
üzerinde dolaştu-ıyordu. Ve hadisteki öğüde kayıyordu aklı. "Üşüşen,
sürüyle gelen ve yiyeceklere düşen bunca sineğin bir bir üzerinde
durmak, kanatlarına bakmak, hangisinin hangi kanadının battığını,
hangi kanadının batmadığını görüp ayırt etmek, batınlmamış olanları
bir bir batırmak... Nasıl olur, nasıl olabilir? Nasıl başa çıkılabilir?
Öyleyse neden öğütlenir bu?". Düşündü, düşündü; içinden çıkamadı.
Bol yağlı pilav ve ayranla kannlar doymuştu. "Tanrı'nın yerdiği
nimete bin şükür". Kalkılacakü artık. Uygunca uzattığı ağniı ayağını
yavaşça çekti. Zonglayan tabanını gözü gibi koruyordu. Bir yere
dokunmasın diye olanca özeni gösteriyordu. Doğrulup kalkmaya
çalıştı. "Ahh", sakındığı durum basma geldi. Koruduğu tabanı, sediri ı
kıyısındaki sivri yere değmişti birden. Hem de çok kötü biçimde. O95
ânda aklı başından gitti. İçine işleyen ağrıdan bayılacak gibi oldu,
düşmek üzereyken direğe tutundu. Ev halkının hepsi birden ilgilendi
onun durumuyla. Başına biriktiler. Elinden, kolundan tuttular,
oturttular. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Dayanılmaz acıya
karşı koyabilmek için dişlerini sıkıyordu. Bi yandan da bükülmüş,
tabanını, halkalaştırdığı avuçları araşma almıştı. Biraz sonra kendine
geldi. Ve Safo'nun ağladığını gördü.
Kadın, koşup bir çapıt getirdi. Bir parça da ekmek. Ayağını
uzatmasını söyledi. Taban kütük gibi şişmiş, kızarmış ve ateş gibi de
yanıyor. Kadın ekmeği çiğnedi. İyice hamurlaştıktan sonra çıkardı
ağzından. Çapıtm üzerine yaydı ve tabanın üstüne koydu. Sıkıca da
bağladı.
- Bununla olgunlaşır, sonra deşilir, birşeyi kalmaz. Sabahleyin
yine gelirsin; temizler; yine bağlarım.
Kadmm ekmeği çiğneyip çapıta koymasıyla, anasının yaptığı bir
iş gözlerinin önünde canlandı: Anası da ekmeği çiğner, ağzından
çıkarır, tülbentin bir ucuna koyup düğümlerdi. Ve meme emmek için
ağlıyan çocuğun ağzma (yalancı meme olarak) sokuştururdu. Anasının
memesinde süt bulamamaktan huysuzlaşan çocuk da bunu ağzına
alınca sesini keser ve emer dururdu.
Adam da onun ayaklarmın çıplaklığıyla ilgilendi Ölçüsünü aldı,
keçi derisinden bir çift çank dikmeye başladı. Bitirdi..
- Şimdilik bunları giyersin. Sonra sığır derisinden dikerim.
Kolay taşıyamadığı için her zaman giyemediği kabaralı
ayakkabılarından daha iyiydi' çarık. Güzelce giyindi. Tabanındaki
sargıyı çikanp atüktan sonra.
Artık gitmeliydi. Hemen gitmek istediğini söyledi. Yastık,
yorgan da yıkanmış, kurutulmuş, hazırdı. Kadın seslendi:
- Safo, haydi yardım ct dc birlikte götürün.
Safo yorganı, o da yastığı aidı. Götürdüler. Camide, döşek diye
kullanılan minderin üzerine bıraktılar. Safo gitti, o da kitabına
yöneldi.
Akşam oldu, güçlükle abdest aldı. Ayaklannı yikarkcn sargının
üstüne "mes verdi". Cemaatten gelen birkaç kişiyle birlikte namaz
96
kıldı. Herkes gidince yalnız kaldı. Okumaya koyulacaktı ki, Safo'nun,
elinde ekmek ve bir küçük çanakla yoğurt getirdiğini gördü. Elinden.,
aldıktan sonra Safo'yu gönderdi. Kamı aç olmadığı için uygun bir yere
koydu getirilenleri. Yalnızlık, gittikçe "ben vanm!" diyordu. Okumaya
kendini vermek istedi. Ama ayağındaki zonglamalar bırakmıyordu.
Ortalık karanlıklaşmaya başlamıştı. İdare l'âmbasını ateşledi. Yine
cemaatten birkaç kişi geldi. Yatsı namazı kılındı. Cemaat çekilip gitti.
Berbat bir yalnızlık. Ayağındaki ağrılar gibi içine işliyordu. Fakiler,
yataklarını götürdükleri tanıdıklannda yataciiklardı. Bir-iki gün içinde o
köydeki işlerini bitirince, başka köylere gideceklerdi zekât toplamaya.
V Keşke o da Safo'larda kalsaydı. Yalnızlığın böylesine zor olduğunu
düşünememişti. Üstelik, utanmıştı da. O yüzden onlarda kalmayı
önermemişti. Onlar, onun camide yalnız kalacağını bilselerdi,
bırakmazlardı. Neyse şimdi geceyi geçirmeye bakmalıydı. Karnı
acıkmıştı. Safo'nun getirdiklerini alıp önüne koydu. Ekmeğin her
lokmasını kaşık gibi yaparak yoğurdu yemeye başladı. Yavaş yavaş
yiyip bitirdi. Başını kaldırdı ki, idare lâmbası, ıx;k "idare" edecek gibi
değil. Yağı az kalmıştı. YaVım saat ya yeler, ya yetmez. Başka da
yoktu. Söndürmeli, yatmalı, uyumalıydı. Kibriti, yanına, bulabileceği
bir yprc koydu, lambayı söndürdü. Yatü, bir süre sonra da uyudu.
Gece yarısı, tabanından gelen zonglamalarm saldırılarıyla uyandı.
Her yan karanlık. Kibrit alıp çaktı, sözüm ona lambayı yaktı.
Tabanını kucağına aüp üzerine eğildi. Yaranın ucu az kaşınıyordu.
Ağrıyla birlikle. Sargıyı açmanın doğru olmıyacağmı düşündü. Elini
siirgınm üzerinde yavaşça gezdirdi. Biraz çok dokununai dayanılmaz bir
sancı beliriyordu. Yine de dayanarak biraz kaşıdı. Sonra iki avucunu
parmaklarıyla halkalaştirarak içine aldı tabanını. Çevresinden sıkmaya
başladı. Ağrıyı çıkarıp atmak istercesine. Olmadı, yüzüne
yaklaştırmaya çabaladı. Hiç olmadı. Zonglamalar iyice sıklaşmıştı.
Derinden gelen atışlar, bir ân bile ara vermiyordu. Kölü bir düşmanla
karşı karşıyaydı ve yalnızdı.
Savaşırken gözü tabuta ilişti. Kapının yakınındaki köşeye
dayalıydı tabut. Yalnızca kendi çevresini aydınlatan idare lâmbasının
baygın ışığından yansıyanlarla, olduğundan da büyük gözüküyordu.
Büyüdükçe de büyüyordu. Canlanmıştı sanki. O yana bakmamaya
çalıştı. Ne var ki, gözünü alamıyordu. Savaşmak zorunda olduğu97
düşman iki olmuştu: Ayağındaki ağn ve karşıdaki tabut. Biraz sonra
bir düşman daha eklenecekti: Karanlık. Lâmbanm yağı, bitti, bitecek.
İki - üç tane de kibrit çöpü kalmıştı. Ezberindeki ayet ve dualardan
okumaya başladı. Yetinmedi, gidip rahleden Kur'an'ı aldı. Sarıldı,
sığındı. Tabut, gittikçe büyüyen gölgesiyle birlikte, kapıyı tuünuştu.
"Cehennem bekçisi" görünümündeydi. Hayır, durmuyor, yürüyordu.
Ve işte lâmba da söndü. Şimdi ne olacak? Yapılabilecek hiçbir şey
yok. Koyu bir karanlık. Dışarısı biraz farklı, çıksa iyi olur, ne ki tabut
var kapının orada. Korkunç bir hayalet gibi. "Gibi"si de yok, ta
kendisi. Taşıdığı ölülerle özdeşleşmiş sanki. Ölüler tabut kılığına, ya
da tabut ölüler kılığına girip canlanmış. Büyük bir korkuya kapıldı.
Çıt olsa çıldu-acak. "Tabutun canlanması...". Korku içinde düşünmeye
koyuldu: "Tabut canlanır mı? Hayır olamaz. Tahtalardan yapılma.
Tahtalar canlı değil. Canlanamaz da. Varlıklar, 'canlı ve cansız' diye
ikiye ayrılmıyor mu? Tabutu oluşturan tahtalar, cansızlar kesiminden.
Canlanmış olamaz. Canlanamaymca da zarar veremez...". Bu
düşünceler sonunda bir güç buldu kendinde. Kur'an'ı yerine götürüp
koydu. Okumayı mokumayı bıraktı. Dahası; gidip tabuta dokunmaya
karar verdi. Koılcusu tümüyle şilinsin diye.. Ayağına da dikkat ederek,
yavaş yavaş gitti; tabutu bulup eliyle dokundu. "Canlı" değildi.
"Olamazdı da zaten". Her yan yine karanlıktı ama, içine aydınlık
gelmişti bir .tür. Kapıyı açü, büsbütün rahatladı. Dışarısı da karanlıktı,
ama zararı yok. Önemli bir düşmanı yenmişti. Tabut korkusu yoktu
artık. Karanlık düşmanını da yenmiş sayılırdı. Ah öbür düşmanı,
ayağındaki zonglamaları da bir yenebilse.. Geri içeri girip girmemekte
duraksarken, terslik bu ya, yaralı ayağını eşiğe vurdu. Sarsılıp düştü.
-"Vay anam!!!"
Duyduğu acı, dayanılacak gibi değildi. Dayandı. Dişini sıkarak,
biraz da ağlıyarak. Başka elinden ne gelirdi ki..? Bu sırada yaralı
tabanından bi şeyler boşandı. Belli ki yara deşilmişti. Atışlar,
zonglamalar da sona ermişti. Ağn, sancı diye birşey kalmamıştı.
- "Oh, kurtuldum!"
Rahatlamıştı. Üçüncü düşman da yenilmişti. Artık yatağına
dönüp uyuyabilirdi. Savaşı kazanmış olmanm mutluluğuyla.. Öyle
yapü, gitti, yattı ve uyudu.
98

Neva
30-09-2012, 00:01
- "Türko, Türko! Rabe, rabe!" (Türko, Türko, kalk, kalk!)
Kalktr Türko. Sabah ohnuş, cemaat namaza gelmişti.
Üstüyle başıyla yattığı yatağından doğrulup toparlandı. Ceketinin
iç cebine koyduğu parasına bakü. Bulamadı. İyice baktı; yok. Büyük
bir telaşla yanını - yöresini aradı ve buldu. Cebinden kaymış, yatağına
düşmüş, minderle yasüğın arasma girmişti paralar. Alıp yerine koydu.
Abdest almak için yürüdü. İbriğinde su kalmamışsa, pınara dek
gitmesi gerekecek. Baktı, biraz su var. -Yetindi, azar azar dökerek
abdestini aldı. Namaz kılanlara katıldı. Namaz bitti, herkes gitti. O da
biraz bekledikten sonra Safo'ların evinin yolunu tuttu.
Varıp kapıyı çaldı. Safo'nun anası çıktı. İçeri alır almaz da
ayağını sordu. O da deşildiğini ve rahatladığını söyledi. Safo
uyuyordu. Adam işe, harmana gitmişti. Sabo'ysa ağzı- yüzü bulaşık
birşeyler yiyordu.
Kadm onu, Safo'nun yatağının bir ucuna oturttu.
- Uzat ayağını da açıp bir bakayım.
Kadın sargıyı açu. Çiğnenip konmuş olan ekmek, kan vc irinden
görünmez olmuştu. Şiş miş dc kalmamıştı. Kadm, başını öbür yana
çevirmesini söyledi vc yarayı birden sıku.
-"Ahh!"
Yarası oldukça acımı.ştı yine. İçinde kalan irin de "pın" diye
çıkmışü. Bu arada dikenin de çıktığını söylüyordu kadın. Ve: ,
- "İşte, kocaman bir diken. Ağaç parçası gibi.." diye
gösteriyordu.
Baktı;",dikeni kendisi de gördü. Çok acdar çektirmiş, ama^sonunda
altedilmiş bir düşmana bakar gibi bakıyordu.
Kadm, bir çapıtla temizledi. Bir başka çapıu da sarıp bağladı.
- Hava almaması gerek.^ diye de uyarıda bulundu.
- Hava alırsa eskisi gibi mi olur?
- Öyle olmazsa da şişer yine. Ağrır.
Kadın kalktı, biraz süt pişirip getirdi, yanma da ekmek koydu ve
99
yemesini söyledi.
- Haydi kanam doyur.
Yedi, kammı doyurdu.
Harmana gidip "öşr"ün nasıl toplandığım görecekti, alışacakü,
hocası öyle söylemişti. Ama harmanlara gitmek onun için pek kolay
değildi. İtler olabilirdi. ît, hiç eksik olmazdı oralarda. Bunu kadına
ahlattı. Kadın, Safo'yu da yanında gönderebileceğini, Saiö'nun itsiz
yolları bildiğini söyledi. Ve Safo'yu kaldırdı. . '
Safo, uyanır uyanmaz onu görünce sevindi. Yamnda harmana
gönderileceği söylenince daha da sevindi.
- îyi, biz birlikte gider dolaşuız.
Safo, kalkıp giyindi. Biraz ekmekle ve sütle kamını doyurdu o da.
Anasıyla ortaklaşa giydiği eski ayakkabıları da ayağına taktıktan
sonra:
- Haydi gidelim., dedi.
Ve birlikte çıktılar yola.
Kağnı tekerleklerinin, öküz, koyun, keçi tırnaklarının iz bıraküğı
tozlu yollar. Tozlara irili ufaklı sap, saman, tahıl, çeşitli hayvan
boklan kanşmış. Yanlarda, yörelerdeki boklarm altmda küme küme
"usun"lar (böcekler). Ve yollarda, çileli öküzlcrirl zorlana zorlana, sıça
sıça, sıçtıklarını kuyruklarıyla çevreye saça .saça çektikleri lahıl, .sap,
saman yüklü kağnı arabaları. Biri gidip öbürü geliyor."Mazı"larındaki
yeri - göğü inleten gıcırtılarıyla..
Yanyana yürüdüler. Konuşarak..
- Safo, senin başka kardeşin hiç olmadı mı? Yani Sabo'dan başka?
- Vardı öldüler. Biri kız,-ikisi oğlan. Meryem, Said, Salih.
- Neden öldüler? '
- Meryem, benden iki yaş büyüktü. Karnı ağrıdı, öldü. İki-üç yıl
önce. ' .
- Yaöbürleri?
- Said, benim küçüğümdü. Bir kadının gözü değdi, moranp öldü.
Geçen yıl. Salih de damdan düştü, öldü. Bir yaşındayken, Sabo'nun
küçüğüydü. .
100
- Safo, sana Arapça okutsam okur musun?
, -.Kızlar da okur mu hiç? Sen hiç gördün mü?
- Görmedim. Fakat sen okusan ne iyi olur!
- Kızlar okusalar da birşcyc,yaramaz ki..
- Yiirar.
-Neye yarar?
-Bilmem ama yarar.
Okusam «enin gibi "âlim" mi olurum yani?
- Benim eibi olamazdın, .ımayine de olursun. "Alime" olursun.
- "Alime" ne demek?
- "Alim"in dişisi.
Safo güldü.
- Vallaha, billaha olursun.
Safo, "âlim"in dişisi "âlime" diyerek bi daha güldü.
Safo'nun da okumasını i.sliyor muydu gerçekten? Yoksa sık sık
birlikte olmak için mi bunu istiyordu? Kimbilir?
Yakıcı bir güneş vardı. Harmanların bulunduğu kesime
gelmişlerdi. Genellikle biraradaydı hcrkesinki. Genişçe bir düzlük.
Alabildiğine toz denizi. Bu deniz içinde küçüklü - büyüklü, kadınlı -
erkekli köylüler.'Nasırlı elleri, çatlak, çıplak ya da çanklrayaklarıyla
sap yayanlar,döven sürenler, hitfman .savuranlar, sap - saman yığanlar.
Yığınlar, çcçler. Ürünü bir daha kaldırmak, kölü hava koşulları
gelmeden işi bitirmek için büyük çaba gösteren üreticiler, üreüneden
üretimden pay alma çabasıyla oradan oraya koşanlar, l^ıkiler, şeyhin,
ağanın ve büyük mollanın temsilcileri.. Hepsi bir yarış içinde sanki.
Önlerine çıkan ilk harman Hâlo Şivâno'lardan Husso'nun. İnsan
azmanı Husso, işe dalmış ki ne dalış.
- Sclâmünaleyküm, kolay gelsin!
Husso dönüp bakınca, büyükler gibi selam verenin ve iyi dilekte
bulunanın Türko'dan başka olmadığını gördü. Türko, yanında da bir
kız.
- Vc aleykümüs's-selâm, hoş geldin. Sen dc hoşgeldin kız.
T Hoş bulduk. - '
101
, - Hoş bulduk.
- Geçin şöyle bakim.
Niçin geldiklerini anlattılar Husso'ya. Harmanları dolaşacaklannı,
fakilerin "öşr" toplayışlarım göreceklerini, Molla Nâsır'm böyle
istediğini söylediler. Konuşurlarken iki faki geldi. Niçin geldikleri
anlaşılmıştı. Husso, çeçin yanındaki tenekeyi daldırdı. Bir, iki, üç,
dört., dokuz, sayıp bir yana döktü. Onuncusunu fakilere verdi.
Çuvallarına koydu. Elli teneke buğdayın beş tenekesi, fakilerin
çuvalına girmişti. O harmandan çıkan o kadardı. Husso'nun başka
çıkacak buğdayı da vardı. Birkaç gün sonra, onlar çıkınca, onlardan da
"öşr" vermek boynunun borcuydu. Fakiler, aldıklarını yüklenip bir
başka harmana gittiler. Türko'yla Safo da arkalanndan.
Başka kollardan da başka fakiler ve görevliler dolaşıyordu.
Türko'nun ve Safo'nun katıldığı fakilerle 7-8 harman dolaşıldı.
Hepsi de şöyle ya da böyle, yoksullar bile -daha çok da onlar- "öşr"ünü
verdi. Bir harmanın sahibi direndi. ' ,
- Benim nüfusum çok. Çıkan tahıl zaten yetmiyecek. Bir de size
veremem!
"Venncmck" ne demek. "Öşr", şer'an farz. Bu farzı yerine
getirmek, "ben müslümanım!" diyen herkesten istenir. İsteyen bir
devlet yoksa da, şeyh var, ağa var, molla var. Bunların gönderdikleri
fakiler, adamlar var. Nc demek "veremem"! Peygamberin ölümünden
sonra, Ebubckir'in halifeliği sırasında "öşr"ünü, "zekât"mı vermeyenler,
direnenler olmuştu da, "kılıç"la yola getirilmişlerdi. "Dinden
dönüş" sayılmıştı bunlar. Yola gelenler gelmişler, gelmiyenlerse
kılıçtan geçirilmişlerdi. Şimdi adam kalkmış, "veremem" diyor. Olur
mu "veremem"?!
Şeyhin temsilcisi gelip işe karışmıştı. Gerçi "zorlama" yoktu.
Madem vermek İstemiyor, vermesindi. Ama sonunu düşünsündü.
Şeyhin adamı harman sahibine gerekli öğüdü, gözdağıyla birlikte
verdi. Harman sahibi bakü ki iş kötü. Yani sonunun kötüye varacağını
düşündü. Vermeye râzı oldu. îçerliye içerliye verdi "öşr"ünü. Öllceli
ölkeli daldırdığı tenekelerle..
Dolaşılacağı kadar dolaşılmıştı. Toplanacak vardı daha. Onlar da
yeni çeçlcr çıkınca ve başkalan eliyle toplanacaktı.
102
Herkes işini bitirmiş, biraraya gelmişti. Üst-baş, yûz-göz, toz ve
saman dolu. Türko ve Safo da orada. Safo'nun kat kat olan fistanı,
arkasmdan iki bölüm yapılmış saçlan da saman ufaklarmdan, tozdan
ne bulmuşsa toplamıştı hep.
Onun yanmda Safo'yu görünce fakiler takıldılar:
- Türko bu kız da nereden çıktı?
- Bulmuş kendine göre.
- Bizden daha kazançh.
Ne o, ne de Safo sesini çıkardı. Abdurrahman susturdu tâkılanlan:
- Çocukları utandırmayın, susun. Safo, bacısıdır onun. (Yani
ablasıdır.)
Her koldan ne kadar buğday toplanmış; onu konuşmaya
başladılar.
Kâsım'la şeyhin özel adamı herkesten çok toplamıştı: 150 teneke.
Abdurrahman'la arkadaşmın topladığı da az degüdİL
- Biz de 130 teneke topladık. Çoğunu Hamido su-tladı.
Şehmus'la Tâhâ'nm topladıkları da 105 tenekeydi. Yani 385
teneke toplanmıştı toplam olarak.
Bir dolaşmada bu kadar az sayılmazdı. Bir buçuk gün
dolaşılmışu, ama bir dolaşma sayılırdı.
İlgililere teslim edilmişti toplananlar. Ne kadarı şeyhin,
tekkesinin olacaktı? Kime ne kadar verilecekti? Üzerinde durulmadı.
Sonra belirlenecekti. Kesin olan şuydu ki herkesin payı verilecekti.
Kimsenin "hakk"ı yenmiyecckti.
Abdurrahman Türko'yu bir yana çekip konuştu. Safo'yla, nasıl
tanıştıklaî'im sordu. Türko da anlattı birazım. Bu kez o sordu:
- Senin sevdiğin kızdan, Cemile'den bir haber var mı?
- Var, ama kötü.
-Nasıl? ' ; -
- Üç karılı bir zengine vermeye hazırlamyorlarmış. '
- Sen ne yapacaksın? v
-Kaçuacağun.
- Kaçar mı kız?
- Kaçar, gözü bende.
103
- Kaçırmak şer'an günâh d e p mi?
- Olursa olsun. Günâhı, kızı bana vermeyenlerin boynuna.
Şehmus bağırdı:
- Haydi Abdurrahman, gelmiyor musunuz? Kafa kafaya vererek ne
konuşuyorsunuz öyle? Haydi gelin, gidiyoruz!
Gelip katıldılar ve hep birlikte yürüdüler köye doğru. Safo'yla o
da yine yanyana. Köye vannca fakiler ayrıldılar. Her birinin gideceği
yeri vardı çünkü. Safo'yla o kalmıştı.
- Safo, sen evine, ben de yerime..
- Camiye mi gideceksin?
- Başka nereye gideyim? Yarın da Tutak'daki halamlara
gideceğim.
- Öyleyse bu akşam bize gidelim, bizde yat.
- Bilmem ki..
- Çok iyi olur bizde kal bu gece.
- Öyleyse yatağımı da götürelim. Zaten giderken size teslim
edecektim.
- Haydi götürelim.
Camiye gittiler. Döşek diye kullanılan minderi, yastığı biri aldı,
yorganı vc kiuıpları da öbürü... Götürdüler. Safo'nun anası kapıdaydı.
Davranıp yardım etti. İçeri girdiler. Safo hemen anlatü durumu. Anası
da doğrusunu yaptıklarını söyledi. Ardından da ivediyle birşeyler
gelirdi: "Kaygana" (yağda yumurta), "çcçil" (bir tür peynir) ve lavaş.
Karınlarını doyurdu. Sonra ne yaptıklarını sordu. Onlar da
dolaşmalannı vc karşılaşükları durumları anlattılar. Biraz sonra da evin
erkeği geldi. Ona da anlaüldı her şey.
Akşamdan hazırlık yapılacakü ki, sabahleyin, sıcağa kalmadan, o
yola çıksın. Üç - dört kitabı ve konacak azığı içiri bir heybe bulup
buluşturuldu. Çarıklar hazırdı. Kadın baktı; şişi ve ağrısı hiç kalmamış
olan tabanla çarık giyilebilir. Yine de sarılmasr gerekiyor. Ayrıca
çorap da gerekli. Sarmak kolay. Ama çorap? Adam:
- Benim çoraplarırnı giysin. Ben idare ederim., dedi. Ama kadın
karşı çıktı.
104
- Şenin çorapların çok büyük gelir; çanklann içine sığmaz. Ben
şimdi bü-şey uydiffurum. ^
Uydurdu da. Eski çorap ve çapıt parçalarından kesip dikerek bir
çift çorap meydana getirdi. Tam onun ayağına göre. Bu iş de bitmişti
böylece.
Fakat bir iş daha vardı: Parasına kese.
Parasını da gösterdi. Cebinden kayıp düşebileceğini, bi kez de
düştüğünü ve bulduğunu söyledi. Kadm bir de kese yaptı. Çapıttan.
Ağzı büzgülü, uçkurlu. Ve para güzelce içine konup bağlandı.
Hazırlık bitmişti artık.
Ne ki, akşamdan vedalaşmak istedikleri vardı onun: Husso ve
anası. İkisinin de çok iyiliğini görmüştü. Düşüncesini açıp, söyledi.
Herkes uygun gördü. Kadın: . . •
- Safo'yla biriikte gidin de çok kalmayın., dedi.
_ Gittiler. Husso'nun anası vardı evde. Görür görmez, sevgi
psterdi; ikisini de oturttu. Husso'ysa daha gelmemişti. Hemen konu
açıldı. Sabahleyin yapılacak yolculuk anlaüldı. Hazırlık yapılacağı
söylendi. Sevecenlik dolu yaşlıca kadm:
- Durun ben de birşeyler hazırlıyayım.. dedi. Ses çıkarmadılar.
Kadın, bir küçük torbanın içine ekmek, peynir ve güneşte kurutulmuş,
pişirilmeden yenen et parçalarından koyup yerleştirdi. O sırada Husso
içeri girdi. O da sevgi ve ilgi gösterdi onlara. Ona da durum anlatıldı.
- Demek Tutak'taki halana gidiyorsun!
-Evet! '
- İyi, halan sevinir, sen de dinlenirsin.
- Çok kalacak mısın?
- Bir ay/kadar. ; ,
- İyi. Peki yalnız başına mı gideceksin?
-Evet.
- Gidebilecek misin?
-Giderim.
- Nasıl? Yolu biliyor musun?
105
- Sora sora giderim.
- İyi. Sen erkek adamsın, korkmazsın!
t
Vedalaşıldı. Alacaklarını alıp çıktılar. Geç kalmadan gittiler
Safo'lara. J
Çok erken, tanyeri ağarırken uyandı. Kalkıp üstünü-başını,
çoraplarını, çarıklarını giydi ivedi ivedi. Safo'yu da uyandırdılar. Onu
biraz geçirsin diye. Heybe, küçük torba haiırdı. Heybeyi omuzuna
koydular. Bir eline küçük torbayı, birseline de küçük bir değnek
verdiler. Safo da giyinmişti. Büyüklerin ellerini öptü.
-"Allah'a ısmarladık"!
Safo'yla birlikte çıktılar evden. Cami, abdesthâne, küllük,
kulleteyn.. KuUeteynde "taharet" yapanlar, yüzünde yüzen fırtıkları,
çöpleri iterek sabah namazına abdest alanlar. Bir - iki horoz ötüşü.
Telaşlı telaşlı mala - davara, işe - güce koşanlar. Arada bir bağırmalar,
konuşmalar.. Koyun, sığır, köpek sesleri.. Kağnıların gıcırtıları. Ve
.sabahın serinliği...
Yürüdüler. Tutak'a giden yola girdiler. Konuşmadan ilerlediler.
Sabah ezanı. Çığlık gibi çıkan bir ses.. Serinlikte damlara, kuru
ağaçlara bir konan, bir uçan kargalar.. Köyü arkada bu^akmak üzereler.
- Safo, artık sen dön.
- Biraz daha geleyim.
Biraz daha yürüdüler.
-Safo, sen dön artık.
- Peki.
Safo, dönmeden birşey diyeceğini anlatü.
-Hadi söyle! ,
- Sen Tutak'tan geldikten sonra, sana "meme"lerimi bi daha
emzireceğim.
- İyi, çok hoşuma gider.
106
- Buramı da açıp göstereceğim.
-"Dış"ınimı?
-"İç"inide!
-Neiyi olur!'
- Ama kızlığımı bozmazsın, değil mi?
- Bozmam.
- Hadi şimdi git,
- Allah'a ısmarladık.
- Güle güle. Çok kalma ha!
- Kalmam, kalmam!
Ayrıldılar. Sarılmadan, öpüşmeden.. "Şeherh" değillerdi ki..
"Ama kızlığımı bozmazsın, değil mi?", "bozmam". Düşünerek
yürüdü. "Kızlık", "bozmak".. Safo'nun kafasında biçimlenmişti. Çok
küçükken "ere veriliyor" oldukları için kızların böyle şeyleri öğrenmiş
olmaları olağandı. Ya onun kafasında? Duyduklarından bi takım
düşünceler oluşmuş gibiydi. Ne ki, gölgeliydi hep. Kitaptan, şeriatten
çıkarabildikleri de vardı. Ama karma karışıktı.
"Kızlık, anlaşıldığına göre, dokununca bozulan, bozulunca
yapılamıyan^ düzeltilemiyen bir şey. Ama şey edilmedikçe bozulmuyor.
Ben de şey etmem. Bakar, görürüm sadece. Bakmak da haram,
ama ben daha küçüğüm, günâh olmaz... Safo. IVlemelcri. Bacakları.
Bacaklarının arası. Orası..." Oldukça tatlı, daldıkça çıkılmak istenmeyen
düşünceler, duygular. Bi durdu, bi yürüdü. Sabahın serinliğinde
içini ısıtan duygu ve düşüncelerle,.
Sabah namazım kılmamıştı, anımsadı, ama aldırmadı. "Bana farz
değil daha. Akıl ve baliğ (ergin) olmadım ki..." '
Namaz onun için "farz" değildi. Ama Şeriate göre o yastakinin.de
kılması gerekiyordu. Kılmayınca, Şeriat dövülmesini buyuruyordu.
Namaz kılmayan, çocukları ele alırken hangi yaştakilerin neyle, elle
mi, sopayla mı dövüleceklerini bile belirlemişti Şeriat. Öyle olsa da,
o sırada onu dövecek kimse yoktu. Sonra "kaza" da edebilirdi.,Sorun
kalmazdı o zaman.
16

Güneş doğuyor. Kendine özgü kokusuyla.. Tepelere vurmuş bile.
Can yayıyor cömertçe. Taze taze.
Arapça dil bilgisi için ezberlediği ve "leyteş'-şebâbe yaûd..." diye
başlıyan Arapça bir şiir diline geldi. Şuydu anlamı: "Keşke bir gün
gençliğim geri gelse de, yaşlılığımın başıma getirdiklerini anlatsam
ona."
"Muhal olanı temenni" deniyordu buna. Yani "olamıyacak şeyi
dilemek".
Kocamışların bir daha elde edemiyecekleri gençlik, onun
önündeydi. Ne güzel bir şey. Ne değerli bir fırsat. Düşündükçe mutlu
oldu.
Coşkulu coşkulu, yürüdü. O sıradaki adımlarıyla birilerine
yetişecekmiş gibi. Yani şu yetişip geçmeyi kafasına koyduğu
"âlim"lere.. Adımlarını ona göre aüyordu sanki.
Hangi kitapları okuduğunu, neleri ezberlediğini ve daha neleri
okuyup ezberliyeceğini düşünüp gözden geçirdi:
"Emsile, Bina, Maksud, îzzi, Zuruf, Terkib, Sadullah, Avâmil,
Şeriat. Bunları okudum. Subha-i Subyân, Emâli. Bunları da
ezberledim. Kitaplardan da çok ezberlediğim metinler oldu. Çokça da
âyet, sure ezberledim. Kışın da, Şerhu Muğni'yi, İzhar'ı bitiririm.
Elfıye'yi de okur, ezberlerim. Şeriatten, kelâmdan da daha birçok
okuyup bitireceklerim olur. Gelecek yıl da başka 'lim'lere geçerim.
Birkaç yıl içinde, 15 yaşına gelmeden 12 ilmi bitiririm, icazet alırım.
'Alamazsın' diyorlar; ama görürler alacağım. Gençliğimdeyken büyük
âlim olacağım. Sonra da çatışıp, Basra'daki, Kûfe'deki âlimleri
geçerim. 'Geçcmezsin'diyorlar. Görürler..."
Ne yapıp ederek herkesi geçmeyi kafasına koymuş bir yarışçının
tutkusu vardı içinde. Tüm varlığını sarıp sarmalayan bir tutku."Aşk"
gibi.
Yükselen güneş, ayak gömülecek kadar tozlu yol, gelip gidenler,
kağnı arabaları, arabaların gıcırtıları, arasıra kalkan töz bulutlan,
hayvan ve insan sesleri, iki yanda tepecikler, dereler, taşlar, kayalar,
çalılar, dikenler, uçan kuşlar, gezen, kıpırdayan, olduğu yere yapışmış
108
gibi duran irili ufaklı böcekler, kanncalar, çekirgeler, yer yer ok gibi
fırlayan, bi kayıp geçen, bi durup bakan kertenkeleler, kabarttıkları
toprakların, deliklerinin yanında iki ayak üstüne dikilip bakan, tehlike
var deyip deliklerine kaçan köstebekler, bi inip bi kalkarak tane
toplıyan, yükseklerde uçan kuşlar... Ve yürüyüş...
Karnı acıkmıştı. Yolun bir yanına çekildi! Bir taşın üstüne
oturdu. Torbasını koydu, heybesini indirdi. Biraz ekmek, peynir,
kurutulmuş et çıkarıp yemeye başladı. Yedikçe su içmek istiyordu.
Suyu yoktu. Yiyip kamını doyurdu. Bi de su olsa.. Belki ileride
bulurdu. Kalkıp yürüdü.
Epeyce yol almıştı. Susuzluk da bastırmıştı. Gelen-giden de yok.
©y.sa köyün yakınlarında ne kadar da çoktu. Uzaklaşınca arkası
kesilmişti. Susuzlukla birlikte yalnızlık da çöktü içine. Yürümek
zomndaydı. Kendi kendiyle arkadaşlık ederek..
Dik bir yokuş, iniş, düzlük, sonra yine yokuş, yine iniş vc
alabildiğine düzlük..
Doğru yoldan gittiği kesindi, kuşkusu yoktu, çünkü yol hiç
ayrılmamıştı. Daha önce öğrendiğine göre arada, solda, biraz yukarıda
Esmer Köyü gözükecekti. Görünürlerde yoktu daha. "Demek ki daha
var" deyip adımlarını hızlandırdı..
Güneş iyice yükselmişti. Yakıyordu da. Öğle yakındı, belki de
olmuştu. Yine gelen giden yok. Olsa, cn başta su soracak. Ah bir su
olsa. Çatlıyasıya içecek. Su bulanlar, suların başında olanlar kimbilir
ne mutludurlar. Ah bir su olsa.. Soğuk bir su. Pınar suyu, "göze"
(kaynak) suyu. Soğuk soğuk. Sıcak da olsa olur. Ah bir olsa...
Birden;, biraz uzakta gördüğüne sevindi. Bulunduğu yerden
seçilcbildigine göre: Kabuk. Karpuz, ya da kavun kabuğu. Keşke
kavun kabuğu olsa. Tümünü yiyebilir. Karpuzunkinin dışı yenmez.
Yalnızca içi kcmirilir. Ona bile râzı. "Razı" olmak ne demek, o sırada
bir "hazine"dir o. Demek ki kavununki de olsa, karpuzunki de olsa bir
hazine vardı kivşıda. Bir ân önce kavuşmak için hızlandı. Ve sonunda
kavuştu. Karpuz kabuklarıydı. Olsun. Çok, çok değerliydi onun için.
Susuzluğunun giderilmesine yarıyacaku. Pek kalınca kesilmemişler.
Ama o kadarını bulmak da büyük mutluluk. Tam beş tane kabuk.
Güneşten kıyılan içe doğru kıvrılmış, içlerine de toz, toprak

Güneş doğuyor. Kendine özgü kokusuyla.. Tepelere vurmuş bile.
Can yayıyor cömertçe. Taze taze.
Arapça dil bilgisi için ezberlediği ve "leyteş'-şebâbe yaûd..." diye
başlıyan Arapça bir şiir diline geldi. Şuydu anlamı: "Keşke bir gün
gençliğim geri gelse de, yaşlılığımın başıma getirdiklerini anlatsam
ona."
"Muhal olanı temenni" deniyordu buna. Yani "olamıyacak şeyi
dilemek".
Kocamışların bir daha elde edemiyecekleri gençlik, onun
önündeydi. Ne güzel bir şey. Ne değerli bir fırsat. Düşündükçe mutlu
oldu.
Coşkulu coşkulu, yürüdü. O sıradaki adımlarıyla birilerine
yetişecekmiş gibi. Yani şu yetişip geçmeyi kafasına koyduğu
"âlim"lere.. Adımlarını ona göre aüyordu sanki.
Hangi kitapları okuduğunu, neleri ezberlediğini ve daha neleri
okuyup ezberliyeceğini düşünüp gözden geçirdi:
"Emsile, Bina, Maksud, îzzi, Zuruf, Terkib, Sadullah, Avâmil,
Şeriat. Bunları okudum. Subha-i Subyân, Emâli. Bunları da
ezberledim. Kitaplardan da çok ezberlediğim metinler oldu. Çokça da
âyet, sure ezberledim. Kışın da, Şerhu Muğni'yi, İzhar'ı bitiririm.
Elfıye'yi de okur, ezberlerim. Şeriatten, kelâmdan da daha birçok
okuyup bitireceklerim olur. Gelecek yıl da başka 'lim'lere geçerim.
Birkaç yıl içinde, 15 yaşına gelmeden 12 ilmi bitiririm, icazet alırım.
'Alamazsın' diyorlar; ama görürler alacağım. Gençliğimdeyken büyük
âlim olacağım. Sonra da çatışıp, Basra'daki, Kûfe'deki âlimleri
geçerim. 'Geçcmezsin'diyorlar. Görürler..."
Ne yapıp ederek herkesi geçmeyi kafasına koymuş bir yarışçının
tutkusu vardı içinde. Tüm varlığını sarıp sarmalayan bir tutku."Aşk"
gibi.
Yükselen güneş, ayak gömülecek kadar tozlu yol, gelip gidenler,
kağnı arabaları, arabaların gıcırtıları, arasıra kalkan töz bulutlan,
hayvan ve insan sesleri, iki yanda tepecikler, dereler, taşlar, kayalar,
çalılar, dikenler, uçan kuşlar, gezen, kıpırdayan, olduğu yere yapışmış
108
gibi duran irili ufaklı böcekler, kanncalar, çekirgeler, yer yer ok gibi
fırlayan, bi kayıp geçen, bi durup bakan kertenkeleler, kabarttıkları
toprakların, deliklerinin yanında iki ayak üstüne dikilip bakan, tehlike
var deyip deliklerine kaçan köstebekler, bi inip bi kalkarak tane
toplıyan, yükseklerde uçan kuşlar... Ve yürüyüş...
Karnı acıkmıştı. Yolun bir yanına çekildi! Bir taşın üstüne
oturdu. Torbasını koydu, heybesini indirdi. Biraz ekmek, peynir,
kurutulmuş et çıkarıp yemeye başladı. Yedikçe su içmek istiyordu.
Suyu yoktu. Yiyip kamını doyurdu. Bi de su olsa.. Belki ileride
bulurdu. Kalkıp yürüdü.
Epeyce yol almıştı. Susuzluk da bastırmıştı. Gelen-giden de yok.
©y.sa köyün yakınlarında ne kadar da çoktu. Uzaklaşınca arkası
kesilmişti. Susuzlukla birlikte yalnızlık da çöktü içine. Yürümek
zomndaydı. Kendi kendiyle arkadaşlık ederek..
Dik bir yokuş, iniş, düzlük, sonra yine yokuş, yine iniş vc
alabildiğine düzlük..
Doğru yoldan gittiği kesindi, kuşkusu yoktu, çünkü yol hiç
ayrılmamıştı. Daha önce öğrendiğine göre arada, solda, biraz yukarıda
Esmer Köyü gözükecekti. Görünürlerde yoktu daha. "Demek ki daha
var" deyip adımlarını hızlandırdı..

Neva
30-09-2012, 00:13
Güneş iyice yükselmişti. Yakıyordu da. Öğle yakındı, belki de
olmuştu. Yine gelen giden yok. Olsa, cn başta su soracak. Ah bir su
olsa. Çatlıyasıya içecek. Su bulanlar, suların başında olanlar kimbilir
ne mutludurlar. Ah bir su olsa.. Soğuk bir su. Pınar suyu, "göze"
(kaynak) suyu. Soğuk soğuk. Sıcak da olsa olur. Ah bir olsa...
Birden;, biraz uzakta gördüğüne sevindi. Bulunduğu yerden
seçilcbildigine göre: Kabuk. Karpuz, ya da kavun kabuğu. Keşke
kavun kabuğu olsa. Tümünü yiyebilir. Karpuzunkinin dışı yenmez.
Yalnızca içi kcmirilir. Ona bile râzı. "Razı" olmak ne demek, o sırada
bir "hazine"dir o. Demek ki kavununki de olsa, karpuzunki de olsa bir
hazine vardı kivşıda. Bir ân önce kavuşmak için hızlandı. Ve sonunda
kavuştu. Karpuz kabuklarıydı. Olsun. Çok, çok değerliydi onun için.
Susuzluğunun giderilmesine yarıyacaku. Pek kalınca kesilmemişler.
Ama o kadarını bulmak da büyük mutluluk. Tam beş tane kabuk.
Güneşten kıyılan içe doğru kıvrılmış, içlerine de toz, toprak
109
dolmuştu. Tozun, toprağm alt kesimleri de, kabuklarm suyuy
ıslanmış, çamurlanmışü. İyi ki öyleydi. Toz, toprak olmasay
kabuklar kuruyup giderdi güneşin sıcağından. Tümünü aldı; kıyıy
geçti. Oturdu güzelce. Heybe ve torbayla birlikte kabuklar da yanında.|
Hemen birini aldı. İçindeki çamurlaşmış tozu-toprağı eliyle sıyırdı. Vc
kemirmeye koyuldu. Ayaklarını uzattı, yayıldı iyice. Keyfine diye
yoktu. İşte mutlukk. O kabuğu bitirince ikincisini aldı. Onu da
bitirdi. Üçüncüsünü, dördüncüsü, beşincisini. Tümünü kemirdL
İçlerini kolaylıkla temizleyerek.. Hepsini bitirmişti, ne ki süsuzluğn
gitmemişti. Azalmış olsa bile.. Kabukların dışı, çok ince bir kesim
kalmıştı. Onları da yemek istedi. Ama duymuştu ki "dışını yiyen deli i
olur". Büyükler söylemişlerdi. Öyleyse yememeliydi, yemedi.
Çok yorulmuştu. Külçe gibiydi. Biraz yatsa, hemen uyuyabilinfi.!
Bu da çok kötü olurdu. Akşama kalmadan varmalıydı varacağı yeıe.
Hiç değilse Esmer'e. Geceyi bu köyde geçirmesi iyi olur. Sabahleyia ]
de erken kalkıp, Tutak'm yolunu tutar. "Haydi yürü"!
Yarım saat sonra düzlük bitti, bir tepe belirdi. Tepeyi çıkınca
belki Esmer gözükür. Zorlana zorlana çıktı: Fakat Esmer yin
gözükmüyor. Yanlış yoldan gitmiş olabilir miydi? Hayır. Çünkü yol
hiç ayrılmamıştı. Kendisine dc.
- Yol, doğru seni götürür., demişlerdi.
Yol doğru olmasına doğruydu. Ama Esmer niye gözükmüyordu?
"Hele yürüyeyim bakalım". •
İniş, yine uzayıp giden bir düzlük. Yürü babam yürü. Susuzlıi
doruğunda. Yine su, mu yok görünürlerde. Böyle düzlüklerde dc kolay
kolay su bulunmaz. Çarıklar ayakları sıkıyor. Çiliz bacaklar, "aıtık
yeler!" diyor. Sallanıyor, ama yürümek zorunda. Yoksa akşama değio
Esmer'e varamıyacak, "kurda kuşa yem olacak". "Haydi çabala"!
Gücünü toplayıp yürüdü.
Düzlüğün sonuna varmıştı. İşte karşıda bir yokuş daha. Hem de
dik. İyi ki çok değil. Esmer, onu üstünden gözükebilir. "Ha babam,
gayret"!
Tırmandı, o yokuşu da çıktı. Çok kötü. Esmer yine gözükmüyor.
Üstelik önünde bir dere var. Susuz bir dere. Yuvarlanır gibi indî
dereye. Derenin yukarısına doğru baktı. Belli-belirsiz bir yeşillik
110

gözüne çarptı. Leke gibi. Gördüğü yeşillikse, su da olabilirdi. Ne ki
epeyce yukardaydı. Yoldan sapıp çıkması gerekiyordu. Karar verdi ve
çıkmaya yöneldi. Vardı ki gerçekten bir su. Vanr varmaz bir gürültü,
bir hasırlı: Kurbağalar, su "tosbağa"lan (kaplumbağalar). "-Haydi
atlayın, düşman var!" dercesine ve şaşılası bir iletişimle suya daldılar.
Tosbağalar görünmez olmuş, kurbağalarınsa kimi oraya buraya
sinmiş; çenelerinin altındaki torbacıklarını şişire şişire, kıpırdata
kıpırdata durup bakıyor, kimi derinlerde, kimi de yüzeyde iğri
bacaklarını aça uzata yüzüyor. Ayrıca balık gibi yüzen ve daha
kurbağaya dönüşmemiş yavruları;. İçilir miydi bu su? "İçilir mi" de
söz mü? Elbette içilir. İçindeki hayvancıklara aldırmadan eğilip suyu
avuçladı. İçli. Bi daha, bir daha. Kana kana içti. Ve cana kana geldi.
Gözleri ışıdı. Geçip bi yana oturdu. Heybesinden, torbasından
çıkardıklarından yedi. Gidip bi daha su içti. Bi yedi, bi içti. Karnını
şişirmişti iyice. Dizlerine fer gelmişti. Artık yola koyulabilirdi. Geç
kalmamalıydı, kalkü. Aa bir de ne görsün: Kocaman bir yılan, ağzında
da kurtulup çıkmaya çalışan bir kurbağa. Yılan, yutmak için ağzını
her açışta kurbağa çıkmaya çabalıyor, yılan buna meydan vermiyor,
yuttukça yutuyor. Bu korkunç durumu durup izleyecek mi? Yazık
değil mi kurbağaya? Onun da canı var. Hemen davranıp bir laş aldı;
yılana attı. Taş değmedi. Yılan uzaklaşıyordu. Bi taş daha, bi laş
daha.. Sonunda tutturdu. Yılan kurbağayı bıraktı, akıp gitıi.
Kurbağayı, biraz hırpalanmış da olsa kurtardığına sevinmişti. "Pis,
aşağılık yılan. Nasıl da yiyordu kurbağayı. Canlı canh. Yiyecek başka
bir şey bulamadın mı?! Zavallı kurbağaya hiç mi hiç acımıyordu.
Tanrı niye izin veriyordu ona? Kurbağanın günâhı neydi? Tanrı'nm
işlerine de hiç akıl ermiyor..." Kafası allak bullak olmuştu. Neyse
yürümeliydi.
Yola, geldiği yerden dönmenin gerekli olmadığını düşünüp
dönmedi. Yolun nereye doğru büküldüğü karşıdan gözüküyordu. Dere
boyunca daha yukarı ürmanırsa, sırtın üstünden daha kestirmeden, daha
kolay gidebilirdi. O yöne doğru yaya yolu da vardı zâten. Heybesini
omuzuna, torbasını da eline aldı. Bir elinde de ağaç, yürüdü.
Bacaklarına oldukça güç gelmişti. Biraz lırmanmıştı ki, burnuna bir
koku geldi Çok kötü bir koku. Bir leş kokusu olmalı. Durup bakındı.
Bir şey göremedi. Tumanmayı sürdürdü. Koku daha da artmıştı. Durup
111
yine baktı sağa sola. O da ne: Çukura yuvarlanmış bir insan. Burnunu
tuta tuta ve korka korka az yaklaşti: Adamın başı, boğazından kesilip
koparılmış. Son derece korkup geri çekildi. Ve gücü yettiğince
kaçmaya başladı. Soluk soluğa çıktı sırtın üstüne. Az durup dinlendi.
Sonra, aşağıya, yola doğru yürüdü. Koşarcasına.. Ne korkunç şeydi
gördüğü. Zavallı adamı, niçin kesmişlerdi? Nasıl kıymışlardı. Daha
önce gördüğü yılanın acımasızlığıyla^. Daha da ötesi. Daha da
korkunç. İnsan, "kurbağa" değil ki. Mal, davar da değil. Nasıl
kesmişler? Hayvan boğazlar gibi. Nasıl yapabilmişler? Kesilen insan
yalvarmamış mı? Kuşkusuz yalvarmıştır. Peki kesenler onun^
yalvarmalarına nasıl aldırmazlık etmişler, nasıl kulak tıkamışlar?
Elleri nasıl varmış? Düşündükçe sarsılıyor ve yeniden düşünüyordu.
Adam gözünün önünde kesilir gibi oluyordu. Adamın yalvarmalarını o
ânda işitiyordu sanki. Ve .sanki onu-kesen canavarlar, gözlerinin
önünde bagırta bağırta kesiyorlardı. Yılanın ağzından kurbağayı
kurtarmıştı. Ama kesilen adamı kurtaramıyordu. Nc kötü! Bu kez daha'
çok, öncekiyle ölçülemiyccek kadar allak bullak olmuştu. Aklı yine
Tann'ya kaydı: "-Tanrı'm, sen ulular ulusu değil misin? Sen olaya
tanık olmadın mı? Niye izin verdin, niye engel olmadın? Kafası
kesilen adam çok mu günâh işlemişti? Öyle bile olsa, nasıl böyle bir
duruma izin verirsin?"
Kestirmeden yola ulaştı. Esmer Köyü yine görünürlerde değildi.'
Alt üst olmuş kafasıyla tozlu yola düştü yine.
Bir yarım saat daha yürüdükten sonra karşıda karartılar belirdi.
Yolun üzerinde. Yolcu olmalıydılar. Yak Lığlılar. Artık iyice,
seçilebiliyordu. İki eşekli iki insan. Acaba bir zarar gelir miydi
bunlardan? "Hayır, ne zarar gelecek? beni de kesecek değiller ya! Niye
kessinler, ben ne yaptım ki? Hem ben daha çocuğum, bana
dokunmazlar..."
İşte eşekliler. Orta yaşta iki adam. Selam bile vermeye tenezzül
etmediler. Kürtçe konuşuyorlardı. Onu öyle görünce: "-Bu çocuk da
nereden çıkü?" der gibi bir tutum gösterdiler. Kürtçe konuştu onlarla.
- Esmer Köyüne daha var mı?
- Şu tepenin arkasında. Ama yol oradan geçmez. Yukarda, epeyce
yukarda kalır. Sen oraya mı gideceksin?
- Tutak'a giunek istiyorum, ama bu gece Esmer'de kalacağım. .
112


- Arkadaşın yok mu?
-Yok! .
- Bak, şu tepeyi çıkar çıkmaz köy gözükür. Asıl yoldan ayrı bir
kötü yol karşına çıkar. Taşh-kayalı bir yol. O yola gir, yol seni
götürür. Amg dikkat et, biraz ötede sürü var, sürünün de köpekleri var.
Sürü yolu tutmuşsa, sen epeyce ötesinden dolaş. Haydi karanlığa
kalmadan çabuk git.
- Amca ben gelirken şu sırün arkasındaki derede bir ölü gördüm.
Başı kesilmiş.
- Ta oradaki tepenin arkasında mı?
- Evet.
- Yol oradan geçmez ki, sen niye gittin oraya?
- Su için gitmiştim.
Adamlar hiç tepki göstermeden çıkıp gittiler. Belki de
inanmamışlardı. Ya da "-Bize ne?" deyip önemsememişlerdi. ,
Yürüyüp önündeki tepeyi de çıktı. İşte sonunda gözüktü: Esmer
Köyü.
Biraz daha yürüdükten sonra, köye doğru çok kötü bir yol
ayrıldığını gördü. Çukuriu, sivri sivri taşlı bir yol. Sözü edilen sürü
de yolun üzerinde. Ta,, ötelerden dolaşmak yerine, oturup sürünün
yoldan uzaklaşmasını beklemeye karar verdi. Hem dc dinlenmiş
olurdu. Karanlık baunasma da daha vardı. Oturup bekledi. Yarım stıate
yakın kaldı. Sürünün arkalara doğru uzaklaştığını görünce kalkıp
yürüdü. Yine başı kesilmiş adamı düşünüyordu. Öldürülmüş bir insana
daha tanık olmuştu. Ama başı filan kesilip koparılmış değildi. O da
üstüyle-başıylaydı: Halis Bey'in kardeşi Reşid Bey. Ölüsüne, iki yıl
önce, babasıyla biriikte gittiği Tutak'ta, bir evin arkasındaki çöplükte
tanık olmuştu. Eli belinde, arkasının üstüne doğru kaykılmış, bir
ayağıyla da külü aşağıya kürelemişti. Herkes başına birikmişti o
sırada. Anlatıldığına göre, kardeşleri, adamı kimin öldürdüğünü
biliyorlardı. Öyleyken kolluk güçleri, yarı deli bir dilsizi alıp
götürmüşler, bir sürü sopa atmışlardı zavallıya. Kürtlerle Türkler
arasmda kan davasına dönüşen bir çatışma vardı. İlçe'nin içinde Türkler
çoğunluktaydı. Gün gelecek, Tutak'ta belediye başkanlığını da
113
kazanacak olan Bedri Bey, "-Reşid Bey'i ben öldürdüm!" diye sağda
solda söyliyecek ve bu övünmesini canıyla ödiyecekti. Oysa yine
anlatıldığına göre, Reşid Bey'in kardeşleri, Ağrı'da birçok köyün s^ibi
olan ağalar (bu kardeşlerden Halis Bey, Ağrı milletvekili de olmuş, 27
Mayıs'da Yassıada'da yargılanmıştı). Bedri Bey'i görüp uyarmışlar:
"-Bak, sağda solda, 'ben öldürdüm' diye övünüp durma, seni vururuz.
Sırf onurumuz için vururuz, yoksa senin öldürmediğini ve
düşmanımızı biliyoruz.." demişler. Ne ki Bedri Bey, aldırmamış.
Sonunda da vurulmuş.
Dalgm dalgın gidiyordu. Birden önünden koca bir kertenkelenin
hışurtı yaparak geçişiyle kendine geldi. Hava kararmaya başlamıştı. O
da köye yaklaşmıştı. Bu köy, babasının ailesinin toprakları olan bir
köydü. Rus'larla olan savaşta, "kaç ha kaç!"lıkta, hep birlikte
Anadolu'nun iç kesimlerine doğru göçmüşler, Sivas'a varıp
yerleşmişler. Şarkışla'nın Yapaltm Köyü'ne. Babası da kendisi de orada
doğmuş. 5 yaşmdaVken, babası, yeniden Esmer'e göçmüş "hane"siyle.
Babası, buradaki topraklarını yeniden elde elebileceğini düşünmüş. Ne
ki çoktan ağaların pençesine geçmiş o topraklar. "-' Babamın
topraklarını almaya geldim!" diyen babasını da bi güzel kovmuşlar. Ne
yapsın zavallı, o da, Kur'an'dan ve din kitaplarından bir parça
öğrendikleriyle o köyde bu köyde imamlık yapma yoluna gitmiş.
Esmer Köyü'nü ve bu köye ilişkin öyküleri çok dinlemişü babasından.
Şimdi gidiyordu, bakalım karşısına neler çıkacak? Kimde kalıp konuk
olacağım bile bilmiyordu. Rastgele gidiyordu'işte.
Karşıda aynı köye giden birilerini gördü. Tarlalarmdaki işlerinden
dönüyor olmalıydılar. Hızlanıp onlara kavuştu.
-Ola sen kimsin, nerden gelirsin?
- Ben Abdul Hoca'mn oğluyum. Sizin köylü. Babasr bu köyden
gitmiş.
- Haa şu Abdul. Hocada oldu.
- Ey hele dur, sen nereden gelirsin?
- Kartallı Köyü'nden gelirim. Orada ohirim. .
- Yaa, demek ohu^in!
-Heeî
- Kimseyi tank mism, kime gidecen?
114
- Kimseyi tammirim, bilmirim.
- Sen gelirken korhmadın?
- Korhmazdım da^ kesilmiş adamı görünce korhtum, çok
korhtum.
- Vıy, sen kesilmiş adam gördün?
-Hee.
- Ey hele dur nerede gördün?
- Derede. -
Hem yürüyor hem konuşuyorlardı. Onunla yanyana yürüyen
birden, durup arkadaşlarına döndü: ,
- Ola hele durun, bu çocuk bişeylcr söylir. Memiş, Abbas,
Bayram, Dursun! Ola hele külah verin de duyun. Bahm ne diyir bu
çocuh!' ,
Hemen ilgilenip durdular
-Ne diyir ki?
- Kesilmiş bir adam görmüş.
Daha büyük bir ilgiyle toplanı verdiler başına.
- Hele dc nerede gördün?
- Diyirim ya, derede.
- Hangi derede?
- Göze var ya orada. Şoo tepenin ardında.
-Dur hele oğul, dorgu mu söylirsin?
- He vallah gördüm. Gözlerimle.
-Viyola!!! . ,
- Kesilen böyük herif?
-Hec.
- Herifin neresini kesmişler?
- Başım. Koparmışlar eyce.
- Vıy ananın aşını içimü!
-Başr da yanında?
%Hee. Amma, ayrı.
- Vıy baba!!! ı
- Demek koyun başı gibi kesmiş, yanına koymuşlar!

115
- Hee.
- Vıy ola!!! Vıy babanın ananın aşını içim!!! Heç ele de ola?
- Sen ne diyirsin Memiş Çavuş, olmir mi, çoh olir böle şeyler.
- Dorgı dorgı de heç beleşini de duymadımıdı. Acep kesilen herif,
kim, kimin ne.si?
- Mutlah çoban Cemil'dir.
- Ey hele dur ola sen nereden bilirsin?
- Kaç gündür ariyirlerdi.
- Hee, ben de duydumudu. Bir bölük davarları da bulamamışlarıdı.
- Hc vallah dorği. Olur olur. O heriftir, vay başına!!!
- Acep kim yapmışür?
- Kim olacak, kürtler. Eşhıya kürtler.
- Ola hele dur, kürtlerin günahını niye alirsin? Ya başhası ise?!
- Başhası değildir, onlardu"..
Tartışmayı bırakıp yürümeye başladılar yine. Köye vardılar. Onu
herkesin zaman zaman toplandığı, köy odası gibi odası olan bir
ağanın. Kasım ağanın odasına götürdüler. Orada konuk olabileceğini
söylalilcr.
Dik dörtgen bir oda. Tüm duvarların önünde taş - topraktan
yapılma sedir var. Sedirlerin üzerinde keçe, keçelerin üstünde de, oraya
buraya atılı minderler. Oda oldukça büyük. Sedirlerin genişliği en az
iki metre. Ortası, sedirlerin önü çıplak ve toprak. Biraz ıslakça.
Duvarın birinde yüklük; konuklara serilen yataklar katlanıp üst üste
konulmuş. Duvardan asılı camlı, aynalı bir lamba. Kirli kılıflarıyla
asılı iki - üç kitap. Biri Kur'an olmalı. Bir başka duvarın tam ortasında
mihraba benzer bir başka oyuk. Oyuğun iki yanında, büyükçe, dörder
parça camı olan perdesiz iki pencere. Pencerelerin sedirden yüksekliği,
yaklaşık iki buçuk metre. Duvarlar beyaz badanalı ama kirli. Yer yer
isli. Hele kışın kurulan sobanın borusunun geçtiği kesimler tümüyle
isli. Ama oda, islen çok, toprak kokuyor. Bunda, orta yerin çıplak
olmasının payı olmalı. Temizce süpürülmüş. Süpürge dc kapının
arkasında, duvara dayah. Üstü dam olduğu için tavan, '*koşat"lı (kaim
kaim ağaçlar aülı). Oda serince ve sakin.

Anadolu'nun bu tür, konuğa ve halka açık odalarında, vurdulu-kırdılı "cenk" kitapları, cennetten, cehennemden, yerden, gökten söz eden ve mucizeler, kerametler de içine alan eski yazılı kitaplar okunur -dinlenir. "Siret", "Battal Gâzî", "Kara Dâvûd", "Kırk Suâl" gibi kitaplar.

Hoca (imam) okur, odaya gelenler de dinler. Hazreti Ali hangi kâfir kalesini nasıl fethetmiş, hangi cenkte, ne kadar kâfir öldürmüş, bir vuruşla kaç kâfiri yere sermiş, hangi kahraman neler yapmış, İslâm uğrunda ne tür cihadlara girişilmiş? Sonra cennetin cehennemin kaç kapısı var, cennetlikler, cehennemlikler, cennettekilere verilecek nimetler, huriler, gılmanlar, cehennemlikler, cehennemdekilerin nasıl yandıkları, gayya kuyusu, cehennem zebanileri, cehennemliklerin nasıl "feryâd" ettikleri, cehennemin üstündeki sırat köprüsü, Allah yolunda olanların bu köprüden nasıl yel gibi geçtikleri, kâfirlerin ve günahkârların nasıl geçemeyip düştükleri...

Dünyanın ve göklerin yaratılışı, gök katları, hangi kat göğün hangi madenden yapılma olduğu, hangi katla hangi peygamberin bulunduğu, gök katları arasındaki uzaklık, melekler, hangi meleklerin ARŞ'ı ve KÜRSİ'yi nasıl taşıdıkları, dünyanın hangi hayvanın üzerinde durdurulduğu, depremlerin bu duruşla nasıl bağlantılı olduğu..Ve daha nice "bilgiler, "hikmet"ler, öğütler.

Zaman gelecek, bu "bilgi" ve "hikmet"leri halka sunan din adamlarının sundukları yerler, okudukları kitaplar, kılıkları, sunuş biçimleri değişecek, laik Cumhuriyet okullarından, Îmam-Hatip okullarından. Yüksek İslâm Enstitüleri'nden, İlahiyattan, büyük bir kesimiyle de Kur'an kurslarından çıkışlı oldukları görülecek. Ne ki biçimler değişse bile, özün, insana, topluma, evrene bakışlarının değişmediğine tanık olunacak. Yüzlerce, binlerce yıl ötelerden getirilen, yırtıldıkça yamanan, dar geldikçe genişletilen giysiler, Tanrı'nın yeni terzileri eliyle biçimlendirilip ve yamanıp müslüman cemaate yeniden giydirilecek. Polilikacılarla el ele verilerek...
117
17
Yorulmuştu adamakıllı. Çarıklarım çıkarır çıkarmaz, kendini
hemen minderlerden birinin üzerine attı. Bi kaç dakika içinde de uyudu.
Ama çok geçmeden, gürültüden uyandı. Lamba yanmış, üç - beş kişi
de gelmişti.
Akşam namazını daha kılmadığını, abdest almak istediğini
söyledi. Hemen ibrikle su, leğen ve havlu getirdiler. Biri,suyu döktü,
o da abdestini aldı, havluyla kurulandı. Geçti namazını kılmaya.
Namazı bitirdikten sonra, sofra geldiğini gördü. "Kaygana" ve
tandır ekmeği.
Kammı doyurup çekildi, geçip duvara sırtını dayadı.
Birer, ikişer geliyorlardı odaya. Oda dolacağa benziyordu. Oysa
odalarda yazın pek kimse bulunmazdı. Herkes işe - güce gittiği ve
yorgun evine döndüğü için.. Gelen selâm verip oturdu. Her yeni gelene
merhaba deniyor, o da ya herkese ayrı ayrı merhaba diyor, ya da
tümüne birden merhaba yerine geçen sözcüklerle, "cemaate rahmet"
biçiminde karşılık veriyordu. Başının kavuğundan, sırtının
cübbesinden vc uzun sakalından köyün imamı olduğu belli olan hoca
içeri girince topluluk şöyle bir "yekindi.
- Selâmun aleyküm.
- Alcykümü's-selâm ve rahmctullahi ve berekâtuh.
- Merhaba hoca efendi.
- Merhaba.
-Merhaba.
- "Cemaate rahmet".
Sedirler tümüyle dolmuştu. Bir hastr getirdiler, onu da çıplak yereı
serdiler. Sedirlerde yer bulamayanlar, hasırın üzerine çömeliyordu.
Sonunda hasırda da yer kalmadı. Bu kez gelenler, ayakta dikiliyor,
duvara yaslanıyorlardı. Oda tıklım tıklım doldu. Biri en son
gelenlerden olduğu halde, sıkışıp sedirden yer açtılar ona:
- Selâmun aleyküm.
- Aeyküm ü's-selâm,ve rahmctullahi ve berekâtuhu.
- Merhaba örgetmen bey!
1.18
- Merhaba hoca efendi.
- Merhaba..
- Merhaba Ellez dayı.
- Merhaba.
- Merhaba Yahya emmi.
-Merhaba.
- "Cemaate rahmet".
Öğretmen eğer "cemaate rahmet" sözünü söylemeseydi,
merhabalar uzayıp gidecekti. Bu sözü söyleyince, " - yeter artık,
hepinize merhaba!" demiş sayıldı.
Sigara içenler, sigara tabakalarını çıkarıp önlerine koydular, sarıp
içmeye başladılar.
"Hoca efendi", sözü başlâlü:
- Komşular, başı kesik biri görülmüş.
Daha önce duyanlar olmuştu. Köye gelen küçük yolcunun
anlattıklan bir ölçüde yayılmıştı. Duymayanlar da vardı. Bunlar,
toplantıyı duymuşlardı yalnızca. O nedenle kopup gelmişlerdi.
Hocanın sözlerine şaşkmhk gösterdiler:
-Allah Allah!
- İnnâ lillah!
-Vıy ola!!! Bu nasıl iş!!!
Öğretmen sordu:
- Kim görmüş, başı kesik olan kimmiş?
Hoca, haberi kendisine veren Memiş Çavuş'un anlatmasını istedi.
Memiş Çavuş da asıl haber kaynağının, köye gelen küçük yolcu
olduğunu söyledi. Birden gözler ve kulaklar ona dikildi. Önce "hoş
geldin" demeye koyuldular. Herkese bir bir karşılık vermeye çalıştı.
"Hoşgeldin" ve "hoşbulduk" ya da "hoş gördük"lerin sonu gelmiyordu
bi türlü. "Cemaate rahmet" gibi,, topuna birden karşılık yerine geçen
bir söz de icâd edilmemişti. "Topunuza birden hoş bulduk" da bir
gelenek değildi. Küçük yolcunun küçüklüğüne bakmadan herkes "hoş
geldin" demek için sıraya girmişti. Ve epeyce uzun sürdü. Sonunda
asıl konuya geçtiler.
Hoca:
- Hele anlat oğul, ne gördün, nasıl gördün? deyip konuşturdu.

Neva
30-09-2012, 00:15
119

- Bir herifi kesmişlerdi, gördün çok korhtum.
-Noede?
- Derede, bir gö2enin orada.
-Gözlerinle gördün?
-Hee.
- Herif nasıl biriydi?
- Uzun bıyıhlı biri. İriydi de.
Hemen söze karışanlar oldu.
- Bir gözünde ağ vandı?
- Ona bahmadım.
Bir başkası:
-. Başında da kel vandı?
- Onu da görmedim.
Bir başkası:
- Yüzünde yara vandı?
- Onu da göremedim.
- Hele dur, niye görmedin?
- Korhtum, uhhat etmedim.
- Keçesi de vandı?
-Yohudu.
Bir başkası:
- Kursağı (kuşağı) vardı?
- Vandı.
-Gıtmızıydı?
-Hee.
Bir başkası:
-İriliği ne gadardı?
Orta boyludan biraz daha boyluca birini gösterdi:
- Şu emmi gadardı.
Odan, burdan sesler yüksekli:
- Çoban Cemil.
- Vallaha odur.
- Zeten (zaten) davarlanyla ğayboimuştu.
- Odur.o. Ğaybolmuş, on beş - yigirmi gündür arirlerdi.
- Herifin evini, ocağını yıhtılar. Beş "horanta"sı (nüfusu) ortada
kaldı.
- Yazıh oldu.
- Vazıh ki ne yazıh. Yapanlar Allah'tan bulsunlar.
- Kimler yapmıştu: acep?
- Kim olacak, kürt eşhiyalan yapmıştır.
- Ne bilirsiz, heç belli olmaz. Türkler yapmaz mı? Bizim
eşhiyamız yoh mu?
- Dorgı diyir, bizde de var.
- Acep niye yapmışlar ki?
- Kimbilir koyunlarına lamah eunişlerdir. Olardığı davarlara..
- Dorgi söylirsin Ellez Emmi de, herifin kellesini niye
kesmişler?
Yahya dayı karşılık verdi:
-Herhal, tanınmasın diye. Bunu yapanlar kismeleri görünce de
iclâşeden bırahıp kaçmışlardır. Oğul olmaz mı? Neler olmaz!
- Olur mu olur.
- Ya çoban Cemil degil de başhasıysa?
- Odur o, başhası maşhası degil.
Deminden beri dinleyen öğreüncn atıldı: '
- Gidilip getirilse daha iyi olmaz mı? Fenerler alınsın, arabayla
getirilsin.
- Hay babana rahmet örgetmen. En dorgusu bu.
Oda sahibi, bir adamına buyruğunu verdi:
- Ola Mcmmet! Süfü'yü, Hayrettin'i de al; atları koşun, gidin
getirin.
- Bulabilir miyih?
- Bulursuz, bulursuz. Kurbağah gözenin yukarısındaymış.
Bahsana çocuh, "kohirdi" diyir. Kohusundan bulursuz. Haydi geç
kalmayın, çcbik gidin gelin.
, Ve gittiler bulup getirmeye.
121
18
At arabasıyla gidenler gelene dek beklenecekti. Herkes ilgiyle
iyice öğrenmek istiyordu kellesi kesik adamın kim olduğunu. Bu arada
EUez Emmi hocaya döndü:
- Hoca onların gelmesi epey sürer. Sen hele birez kitap ohu
dinliyek.
Cemaat de bu öneriyi destekledi. "Kırk Sual" kitabından okunması
kararlaştırıldı. Duvarda asılı kitaplardan biri oydu. Getirip hocanın
önüne koydular. Camlı aynalı lambayı da yanına yaklaştırdılar.
Hoca okumaya başlayacaktı ki, birinin bir sorusu oldu:
- Hoca efendi, benim bir derdim var, onu hallet de kitaba sonra
geç. •
-Nedir derdin?
- Düğünlerde halay tutulir, oynanir. Bunun bir günâhı var mı?
- Hcibet var. Halayda gollarını galdınp oynayanın nikâhı-talâkı
gider.
- Ey hoca, öleyse burada kimsenin nikâhı yoh.
- Tövbe estafiruUah tövbe, ola sen ne diyirsin? ^
- Ele ya, buradakilerin hepisi gollarını da galdırmtş halay da da
oynamıştır. Bcikim zamanında .sen de oynadın ^urban olduğum.
- Tövbe tövbe..
- E müslümanlar, dilinizi niye yuttunuz, işte hoca işte siz!
Hanginiz halay tutmamışısa hocamn huzurunda galkıp desin, "halay
tutmadun, oynamadım" desin. Bunu diyecek erkişi var mı?
Sesler yükseldi:
- Köv olur da halay tutmayan olur mu?
- Sırası gelince hepimiz halay tutarız, gollarımızı da oynaünz,
göüimüzü, bacaklarımızı da.
Hocanın karşılığı sert oldu:
- Siz halay tutirsiniz, tutmirsiz bilmem. Ben kitabı, şeriaü
bilirim, onu sölirim. İşte gene diyirim ki, halay tutan, oynayıp
gollarını galdıran kişinin nikâhı, telâki gider, hemi de hep gider.
Başımız şeriale bağlı değil mi?
122
- Gurban olak Şeriate.
Bir başkasının da sorusu vardı. ^
- Hoca, efendi benim de derdim var.
- Seninki nedir?
- El hamduvHUah hepimiz "Şeriat evi"ndeyiz, "Şeriatta âr olmaz"
değil mi? '
-Hee.
- Şimdi benavradımın memelerini ememem mi?
- Emersen ola ki süt gaçar.
- Gaçarsa ne lâzım gelir?
- Avradın haram olur.
- Ey hele dur hoca, gurban olduğum hoca, avrat benim değil mi,
"hem emerim, hem gömerim"!
- Gömersin, ona şeriat izin verir, ama, emmeye gelince, işte
-<5rada Şeriat "dur" diyir.
Cemaattekilerin konuşmalarına göre "emme de olur gömme de
1^ olur" görüşü yaygındı. Ne ki hocanın fetvası kesindi, kimse karşı
çıkmadı aruk.
Biri daha sordu. Herkesin sevgi gösterdiği hemen belli olan iri
ikiyim biri.
- Gurban olim hoca, bir dc benimkini hallet.
- Seninki neymiş?!
- Bir misafirlikteyim. Gece güzel bir garı. Golu-bacağı açıh.
Garının altından girdim, üstünden çıhtım. Sonunda onunla yattım ve
yaplım. '
- Bu nasıl iş?
- Elini öptüğüm hoca, bu sadece bir düş. Olur değil mi?
- Hee. , • •
- "Berim gelmiş. Baktım ki donum-paçam batmış.
.• ;.--EecC? .
- "Ec"si beni aldı bir "talaş". Hemi de ne lalaş.
' -Niyce?'
123
- "Niye"si var mı gurban olduğum...
"Talaş"mın yani telâşının, kaygısmm gerekçesini anlattı: Sabah
namazını kılması gerekiyor, ama kılamıyor. Neden ki, "cünüb". Beli
geldiği için boy abdesti alması gerekli. Ev sahibinden su istese, boy
abdesti alacağını söylese, ev .sahibi kuşkulanacak. Neden ki genç kansı
var. "işi pişirdi, karımla yattı" diyecek. Cünüblüğünü ona bağlıyacak.
Boy abdesti almadığında da namaz kılınamayacak ve farz olan namaz
geçecek. Telaşı, işte bu iki arada, bir derede kalmasından.
Böyle güç durumda "Şeriat"in ne dediğini anlatmaya koyuldu
hoca.
- "Teyemmüm"ü (toprakla abdest almayı) caiz görenler var.
Amma en iyisi: fmam Ebu Yusuf un fetvası.
- Onun fetvası nasıl?
Hoca açıkladı. "Düşü azan", bir başka deyişle "şeytan atlayan" ve
o yüzden beli gelen kimse, hemen davranıp "kjırii^"ını yakalıyacak,
ucundan tutup "yılanın başını sıkar gibi" sıkacak. Ve de bir şeyle
bağlıyacak. Böylece meninin çıkmasını önleyecek.
Ne var ki soruyu soran kişinin buna kafası yatmadı pek.
- Hele dur hoca, onu ben nasıl yatfâlarım o sıra? Haydi yabaladım;
"yılanın başını sıhar gibi" de onun başını şıhüm; bağladım yerinden
dolu dolu kopup gelen patlatmaz mı onu? Aman elini öptüğüm, bir
. servetimiz var, o da elimizden giünesin!!!
Gülüştüler. Hocada güldü. Ama karşılığını da verdi:
- Ey neydek, başımızın bağlı olduğu Şeriat iiylc diyir. Ucu sıkılıp
bağlandığında paüıyacah olsa Şeriat öyle diyer mi?
- Gurban olim o Şeriate. Amma, ben sıhıp mıhmam; bırahırım
çıhsm. Başımı derde sohmamam için o sabah namazını da gılmam,
olur-biter.
- Tövbe tövbe.. Sen "ibadeti tahfif ederek kâfir oiirsin", haberin
ola..
"İbadeti tahfif etmek", herhangi bir ibadeti hafife almaktır.
Gerçekten de Şeriat böyle hafife almayı "kâfiriik" sayıyordu. Soruyu
soran kişi küçümsüyor muydu ibadeti? Bu belli değil. Belli olan oydu
ki, adam "tek serveti" saydığım açıkça söylediği orasını, "şey"ini
124
önemsiyordu. Haksız da sayılmazdı. Onun için, cemaat hem hocaya,
hem de ona hak verdi.,
Başka .sorusu olanlar da vardı, ama Ellez Emmi:
T Haydi kesin artıh. Hoca sen de kitabını ohumaya başla., dedi;
sesler kesildi.
Okunacak kiiapla da sorular vardı. Adından da belli: "Kırk Suâl".
Ne ki soruları soranlar, müslümanlar değildi, kâfirler ve âsilerdi.
"Muhammed"in peygamber olup olmadığını anlamak için
soruyorlardı. Sorulara "cevap" veren de Muhammed'di.
Birinci soru:
- "Alemlerin yıuatılmasından haber ver yâ Muhammed"!
İkinci soru:
- "İlk yaratılan nedir haber ver yâ Muhammed"!
Üçüncü soru:
- "Göklerden ve yamuklardan haber ver yâ Muhammed"!
Dördüncü soru:
- "Arş'lan Kürsi'den haber ver yâ Muhammed"!
Beşinci .soru:
- "Arş'ı uışıyan meleklerden haber ver yâ Muhammed"!
Böyle sıralanıp gidiyordu sorular.,
Kırkıncı .soru:
- "Ahir zamanda âlemler nasıl harap olacak haber ver yâ
Muhammed"!
Eğer,,Muhammed peygaınbcrse, bunlardan haberi vardır. Öyleyse
anlatmalıdır. Vc "haber" veriyordu Muhammed. Dolayisiyle Esmer
Köyü'ndeki, daha nice köylerdeki, nice kentlerdeki, o çağdaki ve nice
çağlardaki m üs lümanlarm "haber kaynağı"ydı. Kimi yörelerde ve
çağlarda da "tek" haber kaynağı. Nereden geldin,.nereye gideceksin,
nasıl olmalısın, nasıl yaşamalısın, nasıl ekmelisin, nasıl biçmelisin,
neyi nereye vermelisin, neleri görmelisin, neleri görmemelisin, neleri
işitmclisin, neleri işitmemelisin, nesin, ne değilsin, o nedir, öbürü
nedir, kim iyidir, kim kötüdür, yerlerde ne var, gökte, göklerde ne var,
insanlar, hayvanlar, bitkiler, cinler, melekler ve nice nice "felek"ler..

Neva
30-09-2012, 00:17
125

Tümüne ilişkin "haberler", Yani "bilgi"ler. Alan alır, almıyan yaya
kalır.
"İkinci SuâF'den başlayıp büyük bü- keyfle okuyan imamın, kendi
gibi sesi de çok tatlı ve dinlendiriciydi. Dünyanın en çekici, en tatlı
masallarının bile kolay kolay veremiyeceği bir tadı veriyordu. Ve can
kulağıyla dinliyordu herkes. Coşup taşarak..
- "Allah AllahI sen nelere gadir değilsin!"
- "Seni inkâr eden küllü kâfirdir"
- "Keremine gurban senin!"
Hoca okuduklarını daha da açıklasın diye sorular da yöneltiyordu
arada sırada:
- Hoca şunu da anlat!
- Hoca bunu da ahlat!
"HîütTaalâ. Evvelâ bir cevher yarattı. Yeşil zebercedden. Bir nazar
kıldı; nazarın heybetinden cevher titredi, su oldUimevcc gelip
kaynadı... Suyun yüzünde bir küf yarattı... Tabaka tabaka gökleri
yarauı. Yedi kat gök. Her birinin kalınlığı beş yüz yıllık... Yedi kat
yerleri yarattı. Her birinin kalınlığı beş yüz yıllık..."
Hocanın "İkinci Suâl"in cevabı olarak kitaptan okuduğuna göre:
Yedi kat gök, "suyun buharı"ndan; yedi kat yeri de, yine suyun
"küfünden, köpüğünden" yarattı.
-"Allah Allah, sen hcrşeye gadirsin yâ Rabbî!".
- "Amömâ ve saddaknâ!"
Büzüldüğü yerde, yüzlere bakan, sözleri dinleyen küçük konuk bir
soru yöneltti hocaya:
- Hocam, gök katlarının, yer katlannm her birinin beş yüz yıllık
olduğunu okudun.
-Hee?
- Yaya "yörüyerek"mi, arabayla mı? Yahnd da, atla mı "beş yüz
yılhk"?
Bu beklenmedik soru, dinleyenleri mest ederken, hocayı da
şaşutmışu. Şaşkınlık, daha önce böyle bir soru hiç .sorulmamasmdan
mı, yoksa soranın bir çocuk olmasından mıydı? Belli değil. Hoca
126
bendini toparlayıp cevabı yapıştırdı:
- "Deve yürüyüşüyle herhal".
Bunu nereden bildiğini de açıklamıştı: "Seferi" için Şeriattaki
uzaklık, "deve yürüyüşü"yle ölçülür. Öyleyse burada da aynı ölçü
geçerli. "Beş yüz yıllık bir kalınlık", kitapta açıklanmadığına göre
böyle anlamak gerekirdi. Yani göklerin ve yerlerin her bir katından
öbür kata doğru "deve"yle yürüyen olsa, katı bir uçlan öbür uca, ancak
beş yüz yılda geçebilecek. "Vay babo!U"
Bir evde konukken başına gelen "düş azması"ndan söz açarak
hocayı epeyce bocalatmış, cemaati de güldürmüş olan sevimli adam
yine atıldı;
I - Ey gözüne gurban olduğumun hocası hele dur, şu bizim
bildiğimiz deve, o "kfit"larda nasıl bulunmuş da, kaç yüz senede yol
aldığınıgörebilmişler? Deve oralarda ne arar? Haydi söylesene gurban
olduğum!
• Hocanın cevabı da hazu-dı:
- Hele sen söle, her şeye gücü yeten Allah'ın ona gücü yetmez
mi? Helbet, ona da yeteri '
- "Amenna vc saddaknâ!" (inandık, imân getirdik, onaylıyoruz!)
sesleri.
Hoca için: "Allah'ın hikmetinden sual olunmaz!" biçiminde bir
kurtarıcı cevap daha vardı, ama hoca bu kez bunu kullanmadı.
Bir başkasının sorusu:
- Hoca Efendi, "yeşil zeberced" geçti. Nedir "zeberced"?
- Onu da ancak Allah bilir. Değerli "mücevharat"tan biri herhal.
Demek "su"lar ondan yaraülmış.
- Heee, işte ondan.
- Gurban olduğum Allah sen nelere gadirsin.
- İnanmayan küllü kâfir.
Bir başkası sordu:
- Demek yedi kat gök,suyun buharından, yedi kat yer de
kufiinden, köpüğünden yaraülmış hee?
- He can işte tam dediğin gibi.
127
- Küften, köpükten; onca yerleri, yedi kat yeri yaratmış Allah.
Hee?
- Hee, gurban hee.. Yaratmaz mı goca Allah?
-Amenna..
- O her şeye gadir. /
- İnanmayan küllü kâfir.
Çaylar gelmişti. Çok geniş bir bakır tepsi üstünde, doldurulup
tabaklarına konmuş bardaklar.. Yanlarında da şekerlerin küçük küçük
kırılıp doldurulduğu küçük şekerlikler. Çay severler, "kıtlama" içerler.
İçmeye başladılar. "Üfırrr firrrrmt ehhh..!" diyerek uzun uzun sesler
çıkaran "rırt"larla.. Ve ağızlarda dilin allıjıa sıkıştırılıp saklandığı belli
olan şekerlerle..
Her toplantıda odada çay olmaz. Yoksa "başa mı çıkılır"? Ama
yaz geceleri her zaman toplanılacak değil ya. Üç-beş kezi geçmez.
Onun "misafir"i de bi şey tuunaz.
Sigara dumanıyla dolmuştu oda. Göz gözü görmüyordu. Ve içen
de, içmeyen de alışıktı buna.
Çaylar içildi, namaza geçildi: Yatsı namazına. Yaşlıların,
hastaların, yorgunların abdeslleri bozulmadan kılınması isteniyordu.
Vakit geçmiş olsa da dışarıda bir ezan okundu. İçerde de "kamet".
Namaz için kalkıldı.
Yaşlı Yahya dayı, hocaya dönüp yüksek sesle isteğini bildirdi:
- Hoca, herkes yorgun, sünnet kaLsm.
- Haydi öyle olsun.
Duruldu namaza. Ayakta durmalara, eğilmeler, doğrulmalar, yere
kapanmalar, oturmalar, selam vermeler. Farzıyla, vitir vacibiyle namaz
kılınıp bitirildi. Teşbihler, dualar, tamam, biüniştir.
Mihrap gibi yapılmış olan oyukta hocanın duruşu oldukça
görkemliydi. Dudakları kıpırdıyordu. Hocaların dualarının,
"zikir"lerinin herkesihkinden daha uzun olması gelenektendi de ondan.
Bir şey okumamış olsa bile okuyormuş gibi dudaklarını kıpırdatır
hoca. Genellikle böyle..
Kellesi kesik herifi getirmeye gidenler gelmemişti daha. Onlar
gelmeden de kimse gitmek istemiyordu. En iyisi, yine hocanın
128
okumasınıdinlemek, arada da söyleşmek.
Önerilir önerilmez, hoca yine başladı "Kırk Suâr'e. Birincisi
bırakılıp ikincisi okunmuştu. Çünkü birincisi,, daha önceki bir
toplantıda okunup dinlenmişti. Hoca "Üçüncü Suâl"e ve cevabına
geçecekken, biri bir soru sordu:
- Hoca Allah, Adem Aleyisselam'ı hangi günde yarattı?
- Onu, "Birinci Suâr'in cevabında okumuştum, dinlemedin mi?
, - O mecliste ben yohtum hoca efendi. Vallaha yohtum.
Cemaüt, "Birinci Suâr'i ccvabıyla birlikte yeniden okumasını
önerdi hocaya. Bilgiler, yenilenmiş olurdu, unutulanlar ojmuştu
çuitkü.
Aıria yine dc hoca, "Birinci Suâr'in cev;i!»! üfi lümünü değil dc
önetn'i\crlerini okumayı uygun gördü.
llak Taalâ, âlemleri alu günde yarattı...
Pazar günü: Melekleri,
Pazartesi : Güneşi, ayı, yıldızları.
Salı günü : Gök katlarını ve gök halkını, •
Çarşamba: Yer katlarını vc halkını,
Perşembe : Cenneti, hurileri, gtimanları....
Cuma : Yeryüzündeki şeyleri vc Adem'i...
. Cumartesi: Kalan hcrşcyi yaratu..."
Küçük konuk, "Kırk Suâl" kitabında verilen bu bilgilerin bir
kesiminin, okuduğu kaynaklardaki bilgilere pek uymadığını
görüyordu. "Söyleyim mi', söylemeyim mi" diyc az duraksadıktan
sonra söylemeye kaar verdi:
- Hocam!
-Hecan?
- Alemlerin altı günde yaratıldığı ayette de var. Ama ötekiler,
benim okuduğum hadislere uymir.
- Hangileri uymir?
- Bön şölc ezberledim: "Allah, Cumartesi günü: Yeryüzünü,
Pazar günü: Dağları, Pazartesi günü: Ağaçları, Salı günü: 'Mekruh'u
(kötülüğü), Çarşamba günü: 'nûr'u, Perşembe günü: Hayvanları ve
129
Cuma günü de: ikindiden sonra: Adem'i yarattı"
- Sen bunları nerden ezberledin?
- Müslim'in hadisinden.
- Müslim'in hadisi daha dorgudur. Ezberlemişsin efferim.
Dinleyenler hayranlık göstermişlerdi:
- Allah anasına, babasına bağışlasın.
-Maşallah subhanallahi
-Bin kere maşallah!
- Allah kem gözlerden saklasın.
- El kadar çocuh, dolup taşmış maşallah!
Bakışlarıyla da ilgilendiklerini gösteriyorlardı. Hele Ellcz Emmi,
Yahya Dayı gibi yaşlılar. Kasım ağa, Atkcscngil'lerdcn IVIuhtar Kerim,
sevgi ve hayranlıklarını iyice belli ediyorlardı. Hoca da çok
ilgilenmişü. Kitabı okumayı biraz gecikürip .sorular sordu.
- Bu kövde çok kalacahsm?
- Yann Tutak'a gidecem. Orada bibim var.
- Adın hc senin?
-Duran.
- Demek Esmer'li Abdul Höea'nın oğlusun.
-Hee.
- Karlalh kövündc ohirsin.
-Hee. :
- Hocan kim?
- Celâl Hâfız'ıdı, şimdi epeydir molla Nasır.
- Molla Nasır Türkçe bilmez ki?!
- Ben Kürtçe öğrendim.
- Maşallah.
- Hangi dersleri ohirsin?
Hangi dersleri okumakta olduğunu, hangi kitapları bitirdiğini,
neleri ezberlediği sayıp sıraladı. Daha neleri okuyacağını, 5-6 yıl içinde
"icazet" alacak duruma gelmek için çahştığmı, "Basra'lı, Kûfe'li
130

Neva
30-09-2012, 04:53
âlimleri bile geçmek için "azimli" olduğunu da söyledi.
- Maşallah ...'lara
- İnşallah ...'1ar eklendi.
Hoca, bir "suâl" \'e cevabmı daha okuyup bırakmak üzere kitaba
yöneldi:
"...Hak Taalâ'nm yaratmış olduğu gökler...
Birinci kal gök: Buhardan yaratılmıştır. Adı, Berkiya'dır.
Müvckkel, (görevli) tsraril'dir. Buradaki meleklerin cn ulusudur.
Yağmura müvckkeldir. Onun izni olmadan hiçbir yere yağmur
yağmaz.
İkinci kal gök:
Has gümüştendir. Adı Kayyum. Baş müvekkcl meleğinin adı:
Mikâil...
Üçüncü kat gök:
Kızıl yakuttandır. Adı: Maun. Baş müvekkcl meleğinin adı:
Scdâil...
Dördüncü kat gök:
Kızıl altındandır. Adı: Hakuvra. Baş mü%'ekkcl meleğinin adı:
Arka! un...
Beşinci kal gök:
Ak incidendir. Adı: Naun. Baş müvokkoimcloğiain adı: E.slail...
Akıncı kat gök:
Sarı yakulıaııdır. Adı: Rakka. Baş müvekkcl meleğinin adı:
Melkâil...
Yedinci kat gök:
'Nûr'dandır. Adı: Uryaba. Baş müvekkcl meleğinin adı:
Refail'dir..."
Burada kesti hoca. Kitabı kapatıp kılıfına koydu. Kaldırıp asülar.
-Gidenler, niye gelmediler daha'.'Nerede kaldılar? '
- Hcrhâl arirlcr.
- Hele biraz daha durah, gelirler.
Genellikle herkes yorgun ve .saat de epeyce ilerlemiş olduğu halde
131
kimse kalkıp gitmek ister görünmüyordu.
İlgiler yine küçük konuğun üzerinde toplandı. Derviş kılıklı biri
SOTdu:
- Şeyh Şaban hazretlerini de tanir misin?
-.Tanirim.
- Kerameti zahirdir.
- Mübareğin üzünden de hep nur damlir. , •
Bir başkası dayanamayıp auldı:
- Bırah Allah'ını seversen. Kürdün "kerameti mi olur. Hem ne
"nur"u nc mübareği?! "Kürticn evliya koyma havluya" diye boşa mı
demişler bre herif?
- Senin dinin imanın yoh. Evliyayı ne bilirsin, kerameti ne
bilirsin!
Hoca tartışmayı kapatu:
- Hele durun canım, kavğayı-dövüşü bırahm da güzel güzel
konuşiüı!
Belki dc tanışman m önünü iyice almak ve konuyu değiştirmek
için "kulleıcyn"dcn .söz açu küçük konuğa yönelerek:
- Kullcıcyndcn sen de abdest alir misin?
- Yoh. Ben Hanefi'yim. ı
-Gene aynı ele pi.stir'?'
- Hcc. Çoh pis. Fırtıhh.
- Dediğin gibidir oğul. Şafii köylerinin çoğu ele. Mezhepleri
cevaz verir. Bizimki vcrmir.
- Bizim mezhep, "aşrun fi aşrin"i şart koşir.
Hanefi mezhebine göre, bir durağan suyun, havuzun, pislik içine
atılsa bile pis olmaması için, "aşrun fi aşrun" boyutlarında olması,
yani havuzun her kenarının 10 arşın bulunması "şart"tır. Bunu
söylemek istiyordu. Ama oradakilerden bunu anlayan pek yoktu. Belki
hoca da anlamıyordu bunu. Ama çocuğun dediğini anlamış göründü.
Tam o sırada da atlı arabayla gidenler içeri girdiler.
132
- Ne oldu ola, geiirdiz mi herifi?
-Yoh.
-Ola niye?
"Niye"sini anlaıtıUu-:
Dereye, kurbagalı gözenin oraya vc larif edilen yere gilmişicr,
fenerlerle bakmışlar, ama bulamamışlar, Sö/.ü edilen çukurda yokmuş
başı kesik adam. Ama çevrede kokuyu duymuşlar. Ne ki koku her
yandan geliyormuş. Aramaya koyulmuşlar. Bir yerde bir kola, bir
başka yerde bacağa rasllamışlar. Gövdenin kimi kesimlerini dc parça
parça bulmuşlar. Kellesine gelince, o denli arayıp bakukian halde
bulamaımşlar bi Lürlii. Gecikmeleri bundanmış. Buldukları parçalan da
lcli.se doklunnuşlar, sonradan bulabilecekleri bir çukura gömmüşler.
Gelebilecek ilgililere gö.stcrmck için..
-Allah Allah! "
- Fe Subhanallah!
- Neûzü billah! .
- Kim parçalamış ccsaii?
- Kuri-kuşparçalamışur herhal.
- Kesik kelle nereye giuniş?
- Kimbilir?
Öğrcuncn. düşüncesini söyledi: »
- KalilİGrin ya kendileri, ya da adamları buradadır. Başı kesilen
adamın görüldüğünü de duyunca, davranıp gilmişicr, parçalayıp
aımşiardır sağa sola. Tanmmaması için.
- Hee, dorgu ögreimen bey. Dorgu sölirsin.
- Başım da bulunmasın diye kimbilir nereye gömmüşlerdir.
- Onu da parçalamışlardır, olmaz mı? '
- Olur, hepsi olabilir. .
Muhtar da öğretmenin görüşüne katıldığını söyledi. Ertesi gün,
karakola, savcılığa söyliyeccğini, işin peşini bırakmayacağını anlattı
kararlı kararlı.
Vc biraz daha konuşiukum sonra dağılıp gittiler.
Odada kalan vc oraya hizmet edenlerden olduğu anlaşılan biri,
1.33
yüklükten bir döşek indirip serdi. Ardından da yorganını, yastığını
koydu.
- Haydi buyur, sen de yat artıh.
Küçük konuğun yatağa geçmesiyle uyuması bir oldu.
* * *
Kulleteyn. Büyük, bir kalabalık var. Başta Molla Nâsır;
Abdurrahman, Seydo, Şehmus, Tâhâ, Osso, Kasım; Şeyh Şaban ve
ınürillcrî hep oradalar. Ayrıca küllük halkı, kadın, erkek, çoluk-çocuk.
Çevresinde bunlar; içinde de kurbağalar, tosbağalar, çöplerle, iiriıklarla
birlikte yüzmcktclcr. Yanlarda yılanlar,kurbağalara saldırmakıaku". Ve
işle kellesi kesik heril". Kellesini koltuğuna almış karşıda durmakla.
Herkes de ona bakmakta. Herif yürüyor, kalabalığın üstüne doğru
geliyor. Korkup panik içinde kaçıyorlar. Neden ki ölüden korkulur.
- Başı kesik! Böyle birinden korkulur mu?
- Olsun. Korkulur, daha çok korkulur. Değil mi ki ölüdür.
-Haydi çabuk kaçın, adam geliyor!
Safo da orada.
- Türko haydi sen dc kaç, kaçalım!
Birlikte koşuyorlar. Sidik dc bir yandan bastırıyor. Çok sıkıştı.
Sidiklemek için duruyor.
-Safo, dur bekle, sidikliyim..! \
Başlıyor sidiklemcye.
- Haydi çabuk ol, herif geliyor! Yakalıyacak!!!
Vc daha çişine yeni başlamışken yakalanıyor başı kesik herife.
Korkunç bir şey. "Kara kuru" (karabasan).
Uyandı ki Kasım Ağa'nm odasında. Yalakta. İşediği yer dc döşek.
"Eyvah! Döşeğe cuUamışım!"
Korkunç durumun bir düş olduğuna sevinmeliydi. Ya döşekteki!?
Cullaması da bir düş olsaydı sevinecekti. Ama bir gerçekti o.
Şimdi neolacak?
Sabahleyin görünce ne diyecekler?
134

Neva
30-09-2012, 04:54
- Akşamki çocuk var ya, şu herkesin "maşallah, subhanallah"
dediği küçük molla?!
-Hee?
- Sen, gel temiz döşeğe cullâ.
-Ya?!!!
Böyle konuşup kmıyacaklar. Ve alay edecekler:, "Molla molla gel
döşeğe çulla!" diye.
Ne^yse artık olan olmuştu. Şimdi birşeyler yapmalıydı.
Sidikli döşekten kalktı. Akşamdan kibritin nereye konduğunu
görmüştü. Kolaylıkla bulup aynalı lâmbayı yaktı. Her zamanki gibi
donu yoktu. Odada kimse bulunmadığı için şalvarını da giymeye gerek
duymadı. Sidiği yıkasa iyi olurdu. Sabaha kadar kururdu. Sidik sidik
kokmazdı. Böylece olayı da kimse bilmemiş olurdu, karşıda leğen ve
suyla dolu ibrik vardı. Davranıp aldı; götürüp yıkamaya koyuldu
döşekteki sidikli yeri. Ne var ki "yıkayım" derken kuru kesimlerini de
ıslattı. Hemen hemen tümüyle ıslanmıştı döşek. Çok kötü. İyice
"rezil" olacak. Yapılacak tek birşey kalmıştı: Erkenden kaçmak. Buna
karar verdi. Şimdi, sidiğinin kalanım da tamamlamahydı.
Kapıya yöneldi. Bu kez de şaşkınlıktan yine şalvarını
giymemişti. Öylece dışarı çıkıp bir kıyıda culluyacaktı. Kapıyı açar
açmaz, köpek havlamalarıyla karşılaştı. Hemen geri çekilip kapıyı
kapattı. Belki aradan, eşiğin oradan "attırabilirdi". Ama yapmadı bunu.
Neden ki, yaygın inanca göre: "Eşikten işeyenleri cin çarpar"dı.
Sidiğini tutamıyordu da. Ortadaki hasırı kaldırdı. Şeyini eline aldı ve
başladı; bahçesini sulayan bahçivan gibi orayı burayı sularcasma
işemeye. İyice bitirdi. Ama terslik son bulmuyor ki: Kapı gıcu-dayarak
açılmaz mi? Bir de ne görsün: Akşam, yatağını seren adam.
Kendisiyse "dal-daşşak". Bu da bir karabasan değil mi? Öyle korkunç.
Nc ki bir düş değil tümüyle bir gerçek.
Adam donup kalmışcasma durup bakıyordu şaşkın.
"Allah'ın belâsı bu herif de ncrden çıktı!"
Meğer, köpek havlaması üzerine uyanmış adam. Bir de ışığı
görüp, odanın kapısının gıcırdadığını da duyunca fırlamış. "Acaba
birşey mi var?" diye.
135
"Küçük Molla", iş işten geçmiş olsa da toparlandı. Büzüldü bir
yana. Öyle kalakaldı. Bir suçlu ohırak. Adam, ommçıplak durumunu,
orada-burada küçük gölcükler oluşturmuş olan sidiğini görmüş,
kokusunu da duymuştu. Ama döşektekini görmemişti dtıha. Neden ki,
biraz uzakta, kapmm arkasmdaydı. Döşeğin durumunu da görünce
kimbilir nc diyecekti. "Sidikli molla" Suçlu suçlu dururken bunu
düşünüyordu hep.
Adam ses çıkarmadan ilerledi. Konuşmuyordu ama, bakışlarıyla
konuşandan daha çok şey söylüyordu.
Terslik yine sona ermemişti:
Önüne bakmadan adımlarını atan adam, sidikli yerde ayağı
kayınca kapaklanıp düştü. Hem de ne düşüş! Dizleri, üstü-başının b\r
kesimi, elleri vc çenesi .sidikli çamura bulanmıştı. Öylesine ki "bir
alâmet"!
"Küçük molla", adamın bağıracağını, kızgınlığıyla belki de,
döveceğini düşünüyordu. Ama adam ne kızdı, ne de bağırdı. Tersine;
gülüyordu.
Adam bir daha düşmemek için önüne bakarak gidip ibriğe baktı;
içinde su yoktu. Yumuşak bir sesle vc şaşılası bir sevecenlikle
konuştu:
- "Birezdcn gelirim.
- Karnın açsa, gelirken ekmek, yoğurt getirim.
- Aç değilim.
"Küçük molla", aç olmadığını söylerken kendini tutamayıp
ağhyordiida.
- Ağlama, niye ağiirsin? Suç benim. Yatarken işetmeye
götürmcdim. Sen dc itten korhup dışarı çıhamaymca böyle olmuş.
Olacağı buydu, ağlama. Ben çebik gelir, burayı da temizlerim gurban.
Sonra çıkıp gitti.
"Herif nc iyi herif. Kızmadı. Döşeği görse belki yine kızmaz..?"
Bir süre sonra adam geldi. Elinde ibrik, ekmek, yoğurt yerine de
sıcak süt vardı.
- Gel haydi gurban olim, al şu sıcak sütü iç epmekle!
136
Alıp sütünü içti. Ekmekten ısıra ısıra. Karnını doyurmuştu
"-Şükür, karnımı doyurdum. Ama herif döşeğin durumunu daha
görmedi. Görünce ne diyecek acaba? Suçun bende olmadığını
söylediğine göre, yine iyi davranacaktır..."
O böyle düşünürken, adam döşeğin durumunu görmüştü bile.
İslak döşeği katlayıp bir yana koydu. Yüklükten başka döşek çıkarıp
serdi. • - ,
-Haydi gel yat benim babam. Daha sabaha çoh var.
"Küçük molla", yorganın altında şalvarını çıkarıp yatmaya
hazırlanırken, adam da getirdiği sudan, yerdeki sidiklerin üstüne azar
azar döktü, çapıtlarla da olabildiğince kuruladı. Bir yandan da nasıl
uyandığını, nasıl geldiğini anlatıyordu. Ve
-Sen uyu şimdi... diyerek çıkıp gitti.
"Hızır mıydı bu herif? Yoksa evliyadan biri miydi? İnsan
kılığında melekti belki de. Yardım için gelmişti..."
- "Rabe kuro, rabe!" (kalk ulan kalk!)., diye uyandırılmamı.şu bu
kez. .
- "Kalk küçük molla kalk!"., diyerek uyandırmışlardı.
Vc bu kez Kartallı köyü'nde, camide degil; Esmcr'dc, Kasım
Aga'nın odasındaydı. Kahvaltısı da yanına getirilmişti. Ekmek,
yumurta ve süt. Kendisine bir de haber vardı:
- Tulak'a arabayla gideceksin. Seni bekliriz. Sen karnını eyce
doyur.
Karnını doyurdu. Gitmek için hâzır olduğunu söyledi. Gelip
aldılar.
137
19
üzerinde kimi boş, kimi yarışma dek dolu çuvallar bulunan bir
kağnı. Boyundurluklanna koşulmuş, yürümeye hazır, kuyruklarını,
kuru-yaş boklarla kaplı kıçlarının üzerinde sallarken nereye
gideceklerini biliyor gibiler. Dingilleriyle birlikte dönen, demir çember
geçirilmiş iki tekerlek. Muhtar, yanında bir-iki kişi daha. Atladılar
arabaya- "Küçük molla"ya da atlamasını söylediler. O da atlamaya,
çıkmaya çalıştı, ama başaramadı. Biri aşağıya indi, kucağına aldı ve
arabaya koydu onu.
- Haydi sür arabayı, geç galdıh..
Sürücüsü, arabayı sürdü. Taşla-kcrpiçle yapılı, duvarları ve önleri
tezeklerle kaplı evlerin arasından, çeşitli pisliklerin karıştığı
K>/-lu-topraklı yollardan, iz bırakarak yürüdü araba. Harmanların
yanından dolaşıp köyü arkada bıraktı. Bj.'.jnnı ve kuyruklarını
.sallıyarak-çekiyordu öküzler. Koşulu oldukları boyundurukların
alünda, uysal uysal.. Nice emekçiler gibi..
• -Havanın tatlı sıcaklığı, ninni gibi gelen "mazı" gıcırtıları ve
sürücüsün öküzlere: "-Haydi ho babam!" di)\.rck seslenişleri arasında
uyuyuvcrmişti. Sarsıntı ve gümbürtülerle de birden uyandı. İnişe
geçilmişti. Oldukça dikti iniş. Yol da taşlı ve yer yer çukurlu. Yine de
kağnı hızlanmıştı. Üstündekileri silkcleye silkeleye, paldır küldür
gidiyordu alabildiğine. Önde, iki yandaki "kop"ları, varıp varıp,
boyunduruk altındaki öküzlere vuruyordu. Kıçlarına kıçlarına ve arada
kalan kuyruklarına. Öküzlerde bu tatsız vuruşlardan kurtulmak için
koşar adıma geçmiş, "kop"ların tepelerine sıça svça gövdelerini öne
a u y o r a u o l a n c a hız-larıy \ a .
Uyanır uyanmaz, düşmemek için kağnıya yapışırcasına olduğu
yere sarıldı. Başı da önde.. Bir süre sonra varılan yer düzlük. Bir de
başını çevirdi ki ne görsün: Husso. Kartallı köyünden iki kişi daha İki
de jandarma. Meğer o uyurken yolda arabaya binmişler.
138

Neva
30-09-2012, 04:56
- Sen misin Halo Husso?
. - Türko! Senden bir gün sonra köyden çıktık, sen daha Tutak'a
gitmeden yakaladık seni!
- Ne zaman çıktınız?
- Daha şafak sökmeden.
- Biz Esraer'den öğleye yakın çıktık. Demek onun için yetiştiniz.
Peki ne var nc yok?
- Beni götürüyorlar. Karakola götürüyorlar.
- Sen.nc yaptın ki?
- Kız kaçırdım.
-İnanmam!
- Vallahal Hammame'yi kaçırdım.
-Nczamiuı?
- Sen bize gelmiştin ya, o akşam. Sen gidince, öccc.
- Nasıl oldu hele anlat.
Araba bir yokuşu tırmanıyordu. Öküzler de zorlana zorlana ,
çekiyordu. Boyunduruk altındaki boyunlarını iki yana büke büke,
başlarını ve kuyruklarını sallıya sallıya. Yokuş iyice diklcşince ve
öküzlerin de anık çekmeye güçlerinin ycuniycccği anlaşılınca herkes
arabadan indi. Bu arada Husso, yanyana gliliği Türko'ya anlatmaya
başladı olayı. Türkçe bilmediği için kendi diliyle, yani Kürtçe.
Hammame'yi Dadikan köyüne vermişler. Şeyh Şaban'ın
halifelerinden ve köyün ileri gelenlerinden Kâmil ağaya, 3. karı olarak.
Husso'nun duyduğuna göre de bu işte aracılık eden: Hafız Celâl. Neden
ki, Hu.s.so'ya hıncı varmış Celâl'in. Hani şu olaydan. Hafız, ineğin
namusuna geçmiş; Husso da onu inek yerine koyup becermişti ya,
ondan. O gün bugün "Allah'ın kıllı kürdü"ne içerleyen hafız,
Hammame'yi sevdiğini öğrenince, kızı "ona yedirmemc"yc karar
vermiş kendince. Bir gün "cer" (bağış) toplamak için Dadikah'a
gitmiş. "Halife" Kâmil ağanın konuğu olmuş.
- Ne var nc yok Kâmil ağa? Nasılsın?
- Ben iyiyim hoca can, ben iyiyim de karılar iyi değil. İkisinde de
iş kalmadı artık. İkisi de çürüğe çıktı.
139
•-Senin canın sağ olsun, seni yeniden evlendiririk; olur-biter.
- Hani nerede helâl süt emmiş!
- Bulunur, bulunur. Hem "hâlin vaktin yerinde", hem de koskoca
Şeyh Şaban'm "halife"sisin.
- Sen bulsana!
- Benim'bildiğim bir kız var.
- Ncnaie?
- Kartallı kövündc. Güzel ve at gibi bir kız. Tam sana göre. Şeyh
hazretleri de "himmet" ederse, "sene" verirler.
Şeyh hazretleri "himmet" etmiş, iş de olup bitmiş. Kolaylıkla..
Bütün bunferı. Hafız Celâl, Kâmil ağııyla konuşurken orada
bulunanlardan biri gelip anlatmış Kartallı köyünde. Husso'ya da böyle
iletilmiş.
Hammame, Kulleteyn ve çöplük halkı içinde çiçekleşen,
güzelliğiyle göze-çarpan bir kız. Husso'ya gönül vermiş. Husso da
ona.
Nasıl? • .
Kimse bilemez.
- Seni çok seviyorum.
- Ben de seni. Tapıyorum .sana. ,
- Daha görürken çarpıldım sana.
- Ben de .sana.
- Biz birbirimize görcyiz.
- Kimse bizi ayıramaz.
Bir araya gelmişler de böyle ya da benzeri sözler söyleyebilmişler
mi birbirlerine. "Kıro"iar, "kaçe"ler, bu tür sözler bilmezler. Ama
birbirlerine, bu tür sözler söyleyenlerden çok daha güçlü anlatıriaV
sevgilerini. "Seviyorum" demeden severler ve "sevişme"den sevişirler.
Husso'yla Hammame de öyle sevgili olmuşlar işte. Çayırda, tariada,
harmanda. Ve de kulleteynde, çöplükte, yani "küllük"tc. Husso
"taharet" alırken, Hammame gizli gizli bakarken. Kçndine özgü
görünüşlerle, bükülüşlerle vc "kaş-göz işarellcri"ylc.. Sevmişler
birbirlerini. "Vuruldum" demeden vurulmuşlar, "çarpıldım" demeden
çarpılmışlar. Bir süre saklamışlar bunu. Ama sonra herkes anlamış.
140
Ne ki, sevenlerin arasında bitiveren "kara çalı", bu iki sevgilinin
arasında da bitivermiş. Hem de "şeyh"li, "halife"li olarak..
İyi ki, Husso güçlü. Öyle "çair'yı, malıyı dinlemiyecek,
kökünden söküp alabilecek güçte. Hammame'sinin elden gideceğini
öğrenir öğrenmez, yürümüş/Davranıp kaçırmış. Aynı akşam.
Yine aynı gece olayı öğrenmişler, şikayet için Tutak'taki
karakolun yolunu tutmuşlar. Karakola varınca, Husso'nun "evli bir
kadın"! kaçırdığını söylemişler. İşte jandarmalar da bunun için
•gönderilmiş. Husso, kızı kaçırdığı evden jandarmaları görür,görmez,
güçlük çıkarmamış, hemen teslim olmuş.
- Biliyorum, beni bırakırlar. İki de ianık götürüyorum, onlar da
anlatacaklar. Hammame'yi babasının evine götürdüler, ama, geri
döneceğine kuşkum yok!
- İnşallah.
- Kızla yattım, aruk başkasına veremezler. .
- Seni hapse sokmazlar mı?
- Sokmazlar. Çünkü kızın yaşı tutuyor.
- Peki .sen Türkçe bilmiyorsun, karakolda nasıl konuşacaksın?
- Götürdüğüm adamlar Türkçe biliyorlar, onlar konuşurlar,
anlatılanları da bana anlatırlar.
Güneş tepeyi aşmış, iyice eğilmişti, ama yine de sıcak vardı ve
terleticiydi.
Dik yer çıkılmıştı, araba durduruldu, herkes bindi yine.
Jandarmalar konuşmaya başladılar. Biri Adana'lıydı:
- Dinime Allah'ıma adam suçsuz. Kız da küçük değil. Birbirini
sevmişler. Şimdi senin sevdiğin kızı elinden alsalar da, 2 karılı bir
adama verseler, sen durur musun?
Öbür jandarma Konya'lıydı.
- Ülen durur muyum heç? tlem ortalığı birbirine katarım, hem de
alır, kaçırırım kızı.
- İşte bu adam da böyle yapmış.
- Sevenleri birbirinden ayırmasalar, sanki kıyama kopar.
141
- Allah'ını, kitabını s.liğimin dünyası böyle işte. İşin içine
zenginlik girdi mi, iş değişiyor.
- Neyse sen de sövme, gavur oluyorsun.
- Olursam olayım. Karakolda da, bu adamın suçsuz olduğunu
komutana söyliyeccm. Sen de söyle tamam mı?
- Söylerim, ben de söylerim.
Husso, askerlik de yaptığı haidc Türkçe öğrenememiş. Öğrenmek
için çaba harcamadığı belli. Çünkü oldukça zeki. Jandarmaların
konuşmalarını anlamıyordu. Ama anlayanlar aktardılar. Sevindi.
Sevindiğini de belli eden bakışlar yöneltti jandarmalara.
Bir iniş daha. Yine hızlanan kağnının, .salJıyarak, sarsarak pa/dır
küldür gidişi. Yine "kop"larm, öküzlerin kıçlarına vuruşları. Ve yine
bu vuruşlardan kurtulmanın yolunu, boyunduruk altında koşar adıma
geçmekte bulan öküzlerin güçleriyle ileriye atılışları.
Sonunda yine düzlük. Karşıda da: Tutak. Arada sulu ve sulan yer
yer gölleşen bir dere. Çamaşır yıkayan kadınlar, "çimen" çocuklar. Pat
pat tokaç .sesleri, bagnşmalar.. Uzun uzun kavaklar, oraya buraya
serpilmiş söğütler. Ve de dalları dolduran, UM lan, ötüşerek daldan dala
konan kara kargalar. Sürüyle.. Biraz ötede, kavaklı, .söğütlü ve yüksek
duvarlı mezarlık. Ve hemen karşısından başlıyan evler. Köylerde
görülen, alışılan türden. Önleri mayıslı, yarı taş, yarı kerpiç duvarlı,
duvarları ve damları tczckli-kcrmcli. Küçıik küçük pencereli.
Damlarının'ü.stündeki bacalarında yer yer gözüken dumanlar.
İkindi olmuştu. Hava yine sıcaktı. Öylesine ki, orada, o sıcaklık
pek ahşılan türden değildi.
- "Oohooo!" denerek durduruldu araba. Herkes indi. Suyunun
soğukluğuyla ünlü gözeden su içilecek, peynir ekmek yenecekti.
Arabadan inenler, döküldüler gözenin basma. Vc hemen suya
saldırış. Kimi avuçla, kimi boylu boyunca uzandıktan sonra dayadığı
ağzıyla.. Kana kana içliler. Suyla birlikte ufak tefek nesneler,
yo.sunlar, minik canlılarda akıp gidiyordu boğazlardan. Ama kimse
buna aldırmıyordu. "Ohh" serinlemişti herkes. Şimdi sıra, karınları
doyurmada.
Azık çıkınları getirilip ortaya kondu: Lavaş ve gagala ekmekler.
142

çeçil peyniri. Herkes "yumuldu"' ckmeğe-peynire. Avurtlar şişirile
şişirile.. Birkaç lokma, ardmdan gözenin soğuk suyu. Yolculuğun
tadma doyulmaz mutluluğuydu bu.
- Ola öküzleri unuttuk. Arabayı yanaştırın da onlar da su içsinler.
- Deredeki sudan içerler.
- O da olur ya, deredeki su bulanık. Ömer can, haydi sen git de
arabayı getirip yanaştır.
Ömer, iki avurdunu da adam akıllı şişiren iri bir lokma aldıktan
sonra yöneldi, arabayı getirip yanaşurdı.
Ön ayaklarından kimini, gözenin çevresine aralıklı olarak dizili
taşlara, kimini de aradaki çamurlara basan öküzler, boyundurukla
birlikte başlarını indirdiler ve ağızlarını daldırdılar. İçmeye koyuldular.
İnsanların içtiği kaynaklan. Ve de insanlardan daha iyi süzerek..
Soluya soluya.. Kuyruklarını ve kulaklarını sallıya .sallıya.. Kandılar
suya. Ve başlarını kaldırdılar. Birlikle, boyundurukla.. Özgür oLsalar,
belki ayrılıp her biri bir yiyecek bulacak çevrede. Yeşil ya da kuru bir
ol. Ama şu zâlim in.sanlar bırakmaz ki.. İnsanlar insan oldukça, onlar
da öküz oldukça bu böyle sürüp gidecek. Boyunlarında boyunduruk,
boğazlarında yara ya da nasır eksilmeksizin.. Nc var ki hiç de mutsuz
gözükmüyorlardı. Sularını içmiş, keyifli keyifli duruyorlardı.
Burunlarından, ağız çevrelerinden sular damlıyarak.. Kağnıyı çekmiyc
hazırdılar iU"lık.
Öküzler, gözenin suyunu bulandırmıştı. Su, yavaş yavaş
durulmaya başladı. Duruldu, duruldu. Suyun, dipteki kumları atı alı
vererek kaynayıp çıktığı yerler gözükecek kadar saydamlaşmıştı.
İnsanın yüzüne gülüyordu yine.
Gözenin suyu, biraz ileride bataklıklar oluşturmuştu. Mal-davar,
derenin kimi kez bulanık akan, her zaman da çeşitli pislikler taşıyan
suyunu beğenmeyip insanların içliği suyuna koşarlar. Çamurlara bata
çıka. O yüzden gözenin önü ve çevresi, tırnak izleri ve hayvan tersiyle
dolu. Pislikler, çamurlarla bir karışım oluşturmuş. İnsanlarca da
hayvanlarca da çok beğenildiği görülen göze, bu karışımla içli dışlı.
Hem su vermekte, hem de süzülen sulan içine almakla..
Herkes suyu içmiş, karnını doyurmuştu. Artık gitmek
gerekiyordu. Muhtar ve adamları savcılığa; Husso, tanıkları ve
143
jandannalar karakola; o da "bibi"sigillere'gidecekti.
Bibisinin evi, mezarlığın hemen üstündeydi.

Neva
30-09-2012, 04:58
Evi bulmakta
güçlük çekmiyecekti. Yine de şu ileride çamaşır yıkayan kadınlara
bibisini sorsa iyi olurdu. Düşüncesini yol arkadaşlarına söyledi ve
gidip sordu kadınlardan birine.
- Bibimi tanir misin?
- Hele dur, bibin kim, sen kim, kimin oğlusun?
' -Bibim, "CırıkAhmed"inkarışıdır: Gülbeyaz.
- Haa, Gülbeya/. hala. İşte orada. Geliniyleçamaşu-yıklrü!
Kadın büyük bir coşkuyla müjde vermek için koşarken, o da
vedalaşmak için yol arkadaşlarının yanma gitti.
- Muhtar emmi bibim burdaymış, Artıh siz gidebilirsiz.
- Ey, çok ey küçük molla.
Hepsiyle birer birer vedâlaştı. Husso da kucağına alıp yukarı
kaldırdı, sonra yere indirip başını okşadı. Ayrılık konuşması yaptılar:
- Hâlo Hu.sso, işin bitince bibimgile gel.
- Nasıl bulurum bibingili?
- Mezarlık Mahallesi'nde. "Cınk Ahmet" dersen bulursun. Onun
karışıdır bibim.
- Olur Türko, gelir seni bulurum.
Arabanın üstünden heybesini, torbasını aldı. Araba yürüdü. O da
bibisine doğru yöneldi.
Müjdeci kadın haberi ulaşürmıştı;
- Kız, Gülbeyaz Hala! Müjdemi isterim, kardaşınm oğlu gelmiş.
- Yalan söleme kız!
- Vallaha da yalan değil, billaha da. İşte gelir.
. Ufak tefekti bibisi. Zayıf, el kadardı. 6 çocuk doğurmuş kadın o
değildi sanki. Dertler, çileler belini bükmüş, yüzünü buruşturmuştu.
Ama dünyalar güzeliydi. Bir coşku, sevgi, sevecenlik ambarıydı.
Yeğeninin karşıdan geldiğini görünce, sevinçten çıldırmışçasına,
elindeki çamaşırları fırlatü. Bir yandan da gelinine bağuarak koştu:
- Kız Huriye, Duran gelir.
Derenin kıyısından düzlüğe çıktığında Duran da yetişmişti.
Sarıldılar. Kadın hüngür hüngür ağlıyordu. Bırakıyor, bir daha sarılıp
öpüyordu. Yüzünü-gözünü yalıyordu yeğeninin. Ağlaması da
kesilmiyordu.
- J<;ız bibi, ağlama artıh. Niye ağlirsin?
- Şükür, şükür kavuşturana.
Bir süre .sonra gelini Huriye de gelmişti. Başkaları da. Bir
kalabalık oluşmuştu birden. Kadm, çocuk.. Neden ki, "Gülbeyaz
Hala"nın gösterdiği coşku ve yeğenine sarılışları başir başına bir
olaydı. Huriye, duruma karıştı:
- Ana hele bırah da soluh alsın çocuh. Sen de ağlamayı kes,
yeter!
- Bırah doyumumu alim. Ben buna gurban olim.
- Arlıh hep yanındiv olacah, yeter yeter, gel şimdi geç şöle.
Huriye, kaynanasını uygun bir yere oturttu. Yanaklarına yağmur
gibi döküldükten sonra kimi, burnundaki sümüklere karışarak süzülen
göz yaşlarını sildi başının örtüsüyle. Duran da bibisinin dibine olurdu.
>Bibi!
-Hecân! '
- Dünyada yoh senin gibi.
- Bibin gurban olsun .sene. Sen dünyayı nerde gördün?!
Çocuklardan biri yanaşıp sordu: .
- Senin adın Duran?
- Hee.
- Anan baban var?
- Hee. Ya seninki?
- Benim adım Murat. Babam da Tahsin bey. Benim üç tene anam
var.
- He üç tene ana olur?
r Olur. Dört teneydi biri öldü.
Karşısındaki çocuğun dediklerine şaşıp kalmıştı. Ama anladı çok
geçmeden.
145
- Bildim. Baban ananm üstüne kuma getirmiş.
- Yoh, bilemedin.
-Yanaşıl?
Bibisi konuşmalarını kesti.
- Ola get ordan, gelmiş de ne yorirsin oğlanı!
- Hala, konişirik işte.
- Haydi haydi get işine. Oğlan zeien yorgun, bi de sen yorma.
Ama bu kez Duran merak etmişti.
- Bibi, bırah da sölesin'. Babası amasının üstüne kuma getirmemiş,
anası nasıl üç, dört olmuş?
- Oğul, .senin dediğin gibi. Öz anası bir tane. Babası anasını
hcp.sindcn .sonra aldığı için ele diyir. Bunun öz anasmi; öbürlerinin
üstüne kuma getirdi babası.
- Haa, demek ele.
- Yaa, benim yavrum. Haydi şimdi biz dorgu eve gidek.
Huriye atıldı.
- Ana oğlanın üstünü-başını burda degiştirek, ben yıkim, siz
gidin.
- Hce, gurban olim Hayriye dediğin çoh dorgu. Öle yapah!
Derenin kıyılarında kazanlıu- kuruluydu. H.'m su ısıulıyordu, hem
dc kimi, çamaşırlar -bitleri ölsün diye- kazanlara .sokulup
kaynatılıyordu. Akşama da daha vardı.
- Hayriye, kızım, oğlana bir "gölmek" vc işlik getir. Bir de şalvar
bul. Yohusa, "enteri" menleri de olur.
Hayriye öbürlerini buldu ama, şalvar bulamadı. Yerine bir entari
verdi.
- Haydi şimdi çıhar üstünü, gurban olim.
Ceketini, işliğini, altındakini çıkardı. Şalvan kaldı.
- vŞalvannı da çıharsana yavrum. i
- Utanirim. Kanlar var.
- "Büllüg"ün mü görünür? Gurban olim verene, böyümüş de
karılardan utanir!
146
Çıhar babam, çıhar, utanma. Sen daha çocuhsun. On yaşmda bile
yohsundaha.
- Bene bahirler.
- Kız "saçı sirkeliler"! Bahmaym oğlana. Haydi bahmirler,
bahmirler, sen çıhar şalvarmı. Haydi benim babam!
Çıkarıp verdi şalvarı. Eliyle de bacaklarının arasını kapattı.
Gülüştüler.
Bibisi şalvarı eline aldı, içini dışına çevirdi. Çevirmesiyle de
çığlığı koparması bir oldu.
- Vıy başıma gelenler! Bitler oğlanı öldürmüşler. Anasının
babasının bir tek oğlunu.
Ve başladı ağlamaya.
Şalvarda, dikiş aralarında gecekondular oluşturmuş sıra sıra bitleri
görmüştü çünkü. O yörede, o insanlarda bil öyle şaşılası bir şey
değildi. Hemen herkeste bulunurdu. Ama böylesi de görülmemişti.
Görülebilecek türden de değildi. Oysa bitler ona, o da bitlere öylesine
alışmıştı ki.. Bitlere, açıp bakmıyordu hjle. Bakacak zamanı da yoktu.
Daldı mı derslere, öyle sürer giderdi. Kaşmirdi yalnızca. Bitten
kaşındığını çoğu zaman düşünmez, düşündüğünde de aldu-mazdı dersler
arasında. Aldırsa bile yapabileceği bir şey yoküı pek.
Bil. Eklembacaklılar dalının böcekler altlakımından. 200 kadar
türü var. 2 türü insan gövdesinde yaşar. Bu türlcre^c alışıktı insanlar.
Ama o şalviu"da görülen gibisine değil. Şaşkın şaşkın bakıyorlardı.
Ve zavallı bitler, alınıp atıldılar kaynıyan kazana. Biraz sonra da
bi güzel pişecekler. "Sırıtan geçinen" nice parazitler, hiç mi hiç ceza
görmezlerken...
Bibisi hem ağlıyor, hem söyleniyordu:
- Savak (salak) babası, gözünün ağı-karası bir tek oğlunu götürüp
attı Kürtlerin içine. Bakanı olmadı, edeni olmadı,olacağıbuydu. Vah
bibin öleydi de bunu görmeyeydi.
Huriye, oğlana entariyi giydirdi. Sonra:
- Haydi ana, siz şimdi gidin. Oğlanın karnı da acıhmıştır. Haydi
durmayın!
147
20
- Param, param, param!
- Ne parası oğul, dur hele, ne parası?
- Bibi paramı çekelimde unuttum. Cebinde, kesenin içinde.
Derede kaldı.
~ - Bi şey olmaz oğul. Huriye getirir, yitmez korhma. Kimse
almaz.
- O paramla ayakkabı, işlik alacam. Şalvar, ceket de..
- O "keder" çoh mu paran var?
- Hec.
- Baban mı verdi?
- Yoh. "Iskal"ian aldım.
- Ola ıskat kim?
- Iskat insan değil bibi.
-Ey hele dur, ya ne?
- İn.san ölür ya! '
-Hec.
-Günâhı da olur.
- Hec. • "
- İşte ıskat, o günahları temizlemek.
- Ey hele dur, kim temizlir günahları?
- Fakiler, Allah yolunda olanlar.
-Tövbe tövbe estağfırullâh. Ola onlar nasıl temizlirler?
-Arabayla..
- Tövbe tövbe! Nasıl arabayla ola? Arabayla heç temizlenir?
- Iskat arabasıyla. Üstüne buğda koyirler. .
-Hee?!l
- O ona itir, o ona itir.
- Ola araba itilir".'
- Bibi ele büyük araba değil. Küçük araba.
148
-- Sonra n'olir?
- "Ölenin namaz borcu, oruç borcu, günahı için bunu alıp kabul
ettiz mi?" denir
-Hee?! ,
- Öbürleri de "-habul ettik!" diyirler.
- Hail, desene bizim "devir" gibi.
- Bibi sen "devir" nedir bilirsin?
- Bilirim ya oğul bilirim. Ölenler için yapılır.
- İşle ona Şafiiler "ıskat" diyirler. N
- Demek Kürtler ele diyir.
- Hec. Bibi sene bi şey soracam.
- Gurban olduğum ben derin bilmem ki!
- Benim kafamı karıştirir de..
- Hele de bahim nedir?
- "Ölenin namaz borcu, oruç borcu, günahı için alıp kabul ettiniz
mi?" diyirler ya!
rHec?
- Öbürleri de "kabul ettik!" diyirler!
-Hee?
- Ya Allah kabul cımozsc?
- Ey hele dur, ben ne bilirim gurban olduğum? Son ohudun, ben
ohumadım ki.
- Ohudum da kafam karişir.
- Daha derin ohursan örgenirsin. Hem şimdi çocuhsun daha.
- Ohuyup büyük âlim olacam.
-İnşaailah.
- Basra, Küfe alimlerinden daha büyük.
- İnşallah. Hclbel olursun. Olursun da, onlar nerede?
-Ben de görmedim.
1- İşte Hayriye de geldi. Kız Hayriye, çocuğun ceketini getirdin?
-Hee.
149
Cekete baktılar. Cebinde kese, kesenin içinde de para duruyordu.
Sevindi, birlikte sevindiler.
Akşam olmuştu. Tarladakiler, harmandakiler de gelecekti biraz
sonra. "Terek"ten aynalı lamba indirildi. Gazı kalmamıştı, camı da
işlenmişti. Gaz koydular, camını da sildiler. Ve yaktılar lambayı.
* * *
En büyük oğlan, Huriye'nin kocası Refik askerlikteydi. Onun
küçüğü tek kız olan Gülcnaz, gelin olacak yaştaydı. Onların küçükleri
Faik, Mcmct, Hikmet vc Hamz.a. Faik'i okula vermemişler. Mehmet
ilkokulda. Öbürieriyse daha küçük.
Sevinmişlerdi onun gelişine. En başta "bibi"si, yani babasının
ablası. Gözlerini yeğeninden ayırmıyordu.
Gelin görün ki, sevinmeyen, dahası hiç mi hiç hoşlanmıyan da
vardı. Ailenin babası: Cınk Ahmet.
"Cınk", gözlerinden dolayı takılmış bir ad. Göz kapaklan
"cınimış", yani yırülmış gibi. Üst kapak üste, ulııaki de alta yapışık
duruyor; Sürekli sulanan, bebeklerine dek etlerle kaplı gözler,
yerierindcn fırlamış.
Kcndisiysc orta boylu, sarışın.
Cınk Ahmet, gözünü "hizmetkârlıkta" açımştı. Yaşamın ağır
koşulları altında sağlıyagelmişti geçimini. Tutak'taki "beg"lerin
ahırlarını temizler, mallarına-davarlanna bakar, hayvanlarının
"mayıs"lannı, koca koca sepetlerle sırtında taşıyıp dökerdi. Beylere
ayrıca da, omuzluklarla tatlı su taşırdı sürekli. İşte bu yüklerin ağıriiğı
altında kala kala "cırılmış" gözleri. Ayrıca, hem bacaklan, hem dc beli
bükülmüştü. Sırü da kamburlaşmıştı adamcağızın. Büyük oğlu Refik
tc onun tam benzeri. Küçük yaşta sokmuştu onu da ağır ağır yüklerin
altına. Onun da bacakları eğrilmiş, sırtı kamhudaşmıştı. Ama çok
akıllıydı. Herkeste hayraılık uyandırmışü Refik. O nedenle, Tutak'm
en güzcf kızlarından biri olan Huriye'yi alabilmişti. Refik, evlendikten
sonra da aynlmamışiı babasından.
Bireylerin hemen hepsinin, ailenin geçimine az ya da çok katkısı
150
olurdu. Bunu sağhyan babaydı. Yani Ahmet. Başta baba, elbirliğiyle
çaba hareıyan aile bireyleri "muhannete muhtaç olmıyacak" ölçüde bir
geçim sağlamayı başarmışlardı.
Durumlarının düzelmesinde, Ahmed'in hep bağlı kaldığı
ilkelerinin payı büyüktü. Ötekilere de aşıladığı temel ilkelerinin
başmda, şu geliyordu: "Belâ gelecek işlere girmemek".
- "Garışma, neyine gerek"!
Sık sık kullandığı sözler arasındaydı bu. Kimseyle kavgaya
gü-mez, kavga olunca da "şâhid mâhid yazarlar" diye hemen sıvışırdı.
Eline geçeni .saklama alışkanlığının da geçiminin düzelmesinde
payı az değildi. "Sakla samanı, gelir zamanı." atasözüne yüzde yüz
bağlılık gösterirdi; Çul-çaput, kulu, düğme, ağaç, çivi., eline ne
geçerse alır eve getirir, kolaylıkla bulabileceği, alabileceği yerlere
kordu. Öteki bireylere de bu alışkanlığı aşılamışü.
Ailenin geçim durumu, eskisine oranla çok düzelmişti. Ama,
Ahmed'in ona, buna iş yapması, yardıma koşması yine sürüyordu.
Soyadı "Yardımcı"ydı ve lam bu soyadma uygun davranırdı.
Karşılığını da alırdı doğal olarak, İşte öyle geçinip giderdi Yardımcı
ailesi.
Ailenin geçiminin düzelmesi, Ahmed'in "cimri" denecek ölçüdeki
tulumlu davranma alışkanlığını bırakmasına yetmemişti. İşte bu
yüzdendir ki, karısının yeğeninin gelişi pek .sevindirmcmişii onu.
Gerçi yeğen bir çcKuktu, dahası bir konuktu, bugün var, yarın yok;
ama yine de Ahmed'i tedirgin ediyordu.
- "Ya çok kalusa"!
-"Ya temelli kalırsa"!
Böyle düşünüyor ve alabildiğine rahatsız oluyordu Ahmet. Birkaç
gün, yalnızca surat asmakla yetindi. Sonra söylenmeye de başladı:
- Kız bu oğlan, yeğenin daha çek galacak mı burada?
~ Sık sık sorardı karısına buna. Karısıyla tartışmaya da başlamışü:
- Daha ne "keder" kalacak bu oğlan?
- Ne oldu, gebcrdin mi? Oğlan geleli daha gaç gün oldu da sorup
durirsin? "Zaten" yem ir, içmir. Gözü hep kitaplarda, ohumada.
- Yemirmiş, içmirmiş..! Gözüm "kor" sanki!

Neva
30-09-2012, 05:15
151

151
- iki gözün de "kor" olur inşallah!
- Kız bah, ağzımı açürma. Gizli gizli de yedirdiğini bilmir miyik,
görmedim mi?
- Hele dur, ne yedirmişim gizli gizli? Ne ycdirdim de o kor
olasıca gözüne böyüdü?
- Ne bulursan yedirirsin. Yoğurdun ğaymağım da ona yedirirsin
hep.
- "Kel fesat"mı haber verdi?
"Kel fesai" dediği, oğullarından Mehmet'ti. Mehmet'in başında
büyükçe bir demir pâra kadar kel vardı. Çıban yeri. Küçük konuğun
gelmesinden, hele kalmasından Mehmet de hoşlanmamışu hiç. Neden
ki, kimi yiyeceklerine, onun da ortak olduğunu görüyordu. Dahası da
vardı: Anası, yoğurdun kaymağını ille de yeğenine ayırıp ycdiriyordu.
Mehmet, bu durumu babasına iletince, babası çılgına dönmüştü. "Elin
dığası,.gelmiş çocuklann nzğını yiyir!" diyerek söylenip durmuştu.
Ahmed'in kansıyla tartışmalarına küçük konuğun kendisi dc tanık
olmuştu birçok kez. Bir güh şöyle konuşmuşlardı:
- Kız bah hele, artıh dayânamirim, babasına mektup yazdır da
gelsin dığasinı götürsün. Gendi dığalanmızı geçindirdik ıc o mu galdı?
- Aşın da ekmeğin de başına çalın.sın herif!
- Babanın "gor"una (mezarına) sıçarım .senin!
- Babama da, "gor"una da gurban ol. Ne patlirsin, yazdınrim; babası
gelir götürür! Babamı, "gor"unu ne gariştirirsin "kor" ola.sıca
adam?!
- Ben bilmem, bu dığa daha çoh kalmasın bu evde. Elimizde -
avucumuzdakini, onun bunun bohunu dökerek kazanirik.
- Vıy, gözün çıhsm senin! Nasıl ki çıhmış?
- Çoh söleme, kes sesini!
Zavaİh kadın ağlamaya başPadı.
- Ah benim savak gardaşım, ah! Sen kalh, gözünün agı-'garası bir
tek oğlunu götür Kürtlerin içine at, sonra da çocuk gelsin, böle
"hınzır"ın aşına-ekmeğtnc muhtaç olsun. Ah canı sagolasıca gardaşım,
ah!
152
Bibisini böyle ağlar ve sızlanır görünce, yanına gitti.
- Bibi, eniştemin dediklerini duydum. Sen de ağlama! Ben zeten
galmıycam. Seninle "bogün" çarşıya gidek, paramla alacahlanmı alah
'(alalım), sonra ben giderim. Sen ağlama, bene de ağlamak gelir!
Ağlama he mi?
Bibisi de artık ağlamayı kesti. Belki daha çok ağlayacaktı, içi de
doluydu; ama oğlanı üzmek istemedi. Burnunu çekti, sonra da hem
göz yaşlarım, hem de burnunu "yazma"sının ucuyla sildi.
Tam o sırada biri, bir haberle geldi:
- Gülbeyaz hala! Duran'm hocası Hafız Celâl gelmiş, "oğlanı
babasına gölürecem!" diyirmiş.
Haber, bir ölçüde sevindirmişti bibisini. Hafızı sevmiyor olsa
bile o da biraz sevinmişti. "Anamı, babamı da görürüm" diye..
Gel gör ki, babası, Erzurum'un Hınıs ilçesine bağlı Simo
köyündcydi. İmamdı orada. Tutak'sa oraya, yaya bir kaç gün
uzaklıktaydı. Motorlu araç bulunmazdı. Atı, arabayı da öyle herkes
bulamazdı. Hafız Celâl'in taa oralarda işi neydi? Bir işi olmalıydı. Bir
çıkar kokusu almasa, adımını bile atmazdı.
Sonradan anlaşılacaktı ki. Celâl "cer" peşinde. Öğrencisinin
babasının da yardımıyla daha iyi "cer" yapabileceğini ummuş. Onu
götürürse, işin daha da iyi yoluna gireceğini düşünmüş. Hatun'u
(Duran'ın anası) da görebilirdi orada. Bir zamanlar Hatun'la evlenmek
için az mı çaba harcamıştı? Bu gidişle hem ziyaret, hem ticaret
olacaku.
İşte Cçlâl'i,'laa oralara iten, bu hcsaplanydı.
Ahmet, karısıyla tariışuktan sonra, haberi olamadan çıkmışü.
- Bibi, eniştem nere gitti?
- Cehennemin garayoluna..!
-Haberi duyunca çok sevinecek!
- Sevinmez olsun, gözü çıhsın inşallah!
Faik girdi içeri. Dayısının oğlunu çok severdi. Hep birlikte olsun
isterdi. O da onu severdi.
- Faik ben gidirim.
153
- Nere gidirsin? , .
- Simo'ya.
- Yalan.
-Vallaha.
- Sen nasıl gidecen?
- Hafız Celâl gelmiş, o götürecek. "-Ben götürecem." demiş
Faik çok üzülmüştü habere.
- Ana! , .
- Ne diyirsin ola, gavurun sıpası?
- Duran'ıbırahma, gitmesin!
- Gavur baban da ele mi diyir?
- Demek onun yüzünden.
- Ya kimin yüzünden olacah?
-Böyürsem ona gösteririm!
-!!! •
- Dayımı görürsem, seni bu gavura niye verdiklerini soracam.
Seni verecek başha goca bulamamışlar mı?
- Ah oğul, ben bu herife geliriken dayın küçükdü. Hepimiz yetim
galmışüh. Bu herif "azablıh" (hizmetkârlık) edcridi; Anamdan isteddi.
Anam ne etsin? Dul bir karı. 3 yetimi geçindiremirdi. Kaldırıp verdi
beni, yazı-gader. Allah'ın emri de öleymiş; iş olup bitti. Emrine
gurban olim Allah'a! Alnımın gara yazısı işte!
- Sen de bizi ondan doğurmayaydm?
- Hele eşşegin sıpasına bah! Ey dur hele, neydeydim? Onun
nikahı altında başha birini mi buiaydım?
- Olmazdı he mi?
- Ey heç olurdu?
Ahmet içeri girdi o sırada. Güleçti. Belli ki, ona da haber
vermişlerdi.
- Duran! Hafız Celâl, babanın imam olduğu köve gidecekmiş,
seni de götüreceğini sölemiş.
154
- Bilirim. Duyduh.
- Gitmek istirsin? •
- îstirim. Görestim anamı, babamı.
- Herhal, onlar da seni göresti.
İyi ama. Hafız Celâl şimdi nerede? Kimlerde kalıyor? Ne zaman
yola çıkacak?
Ahmet enişte, bütün bunları iyice öğrenmek için çıktı.
O da hazırlanmalıydı bir yandan. Ayakkabı, ceket, şalvar alacakü,
arlık almalıydı.
- Bibi, haydi şimdi biz çarşıya gidek de alacahlarımızı alah,
- He oğul gidek!
Bibisi çarşafını aldı ve çıktılar.
Bir ceket, şalvar, işlik almışlar; parasının birazı da artmıştı. Cici
giysilerini hemen de giymişti. Birden bâ^kalaşmışü sanki,
Bibisiylc çarşıdan evç doğru yürürken arkadan bir ses işittiler:
- Gülbeyaz hala!
Koşarak yanlarına gelen, bir gençti. ^
- Gülbeyaz hala! Senin yeğenini mahkemeden istirler.
- Estagfirullah, oğul ne mahkemesi?
- Başı kesik adam görmüşinüş.
- Tövbe estagfirullah, ola sen ne diyirsin, başı kesik adam kim?
Araya girip bibisine anlattı:
- Bibi ben gördüm. Esmer'e gelinken gördüm. Herifi kesmişler,
başını da yanırra koymuşlar.
- Vıyy Allah esirgesin, Allah başlara vermesin.
Dönüp inahkemcnin bulunduğu binaya gittiler. Vardılar ki Hafız
Celâl de orada. Husso ve Hammame de.. Hafız da yasa dışı nikâh
kıjanaktan sanık olarak çağrılmış. Önce Hafız Celâl'in gidip elini
öptü.

155
- Hocam, beni götürecekmişsin, ele dediler.
- Hee, götürecem. Bir-iki gün sonra yola çıhanh.
- Ben hazırlandım.
-Ey,pekey!
Sonra Husso'ya yaklaşıp konuştu.
- Hâlo Husso, senin işin daha bitmedi mi?
- Beni o gün bıraktılar, gittim, şimdi mahkemeye geldim.
Komutan iyi adamdı, beni serbest bıraktı. Ama iş mahkemeye
götürüldü. Şimdi duruşma var, biraz sonra çağırcaklar, bakalım ne
olacak?
- İyi olur inşallah. Beni görmeye niye gelmedin?
- İşler ivediydi gelemedim, mahkemeden sonra uğrayacaktım.
- Ben de Hafız Cclâl'lc babama, anama gideceğim. Hınıs'ın bir
köyüne. Babam orada imam.
- Demek bu adamla gideceksin?!
- Evet. Biraz kalıp sonra yine geleceğim sizin köye.
.-İyi:' •• '
Husso, Hammame, babası. Hafız Celâl, Kâmil ağa ve tanıklar
içeri alındılar. "Türko" da, bibisiyle birlikte girdi içeri. Girmeleri
gerektiğini sanarak..
Husso'dan başlandı. Önce kimlik belirlemesi yapıldı. "Tercüman"
aracıhğıyla. Sonra soruldu:
- Mûsâ kızı Hammame Söğüt'ü zorla kaçırdığın ileri sürülüyor,
doğrumu?
-Vallah "mzanım" (vallaha bilmiyorum).
Husso "bilmiyorum" derken, "Türkçe bilmiyorum, .söylenenleri
anlamıyorum." demek istemişti. "Tercüman" araya girdi, Türkçe'ye
çevrildi. Soruya verdiği tüm karşılıklar aktarıldı vc yazıldı. Husso,
kızın 18 yaşmı aştığını, zorla kaçırmadığını, anlaştıklarını, birbirlerini
çok sevdiklerini ve öyleyken babasının kendisine vermeyip 2 karılı bir
adama verme yoluna gittiğini, bu arada kızın hiç haberi olmadan Hafız
Celâl'in, kızla adam için nikâh kıydığını söylemişti.
Hammame'ye geçildi:
156
Yine kimlik belirlemesi. Ardından soru:
- Bu adam; Hüseyin (Husso) Şivano Cino, seni zorla kaçırdı mı?
- "Nızanım" (bilmiyorumi Türkçe anlamıyorum)!
Soruyu, anlayacağı dile, yani Kürtçe'ye çevirdiler. Soruya verdiği
karşılık da çevrildi. Husso'yu sevdiğini, babasının Husso'ya vermeyip
evli bir erkeğe, iki kuma üstüne verdiğini öğrenir öğrenmez Husso'yla
anlaştıklarını, evden çıkıp Husso'ya gittiğini söylüyor ve hâkime,
Husso'dan ayırmaması için yalvarıyordu. Bunlar da yazıldı.
Kızın babasına geçildi:
Kimlik belirlemesi ve .sorular, cevaplar, Kürtçe'ye, Kürtçe'den
Türkçe'ye çeviriler, tutanağa geçilmesi.. Kızın babası, Husso'nun,
kı/ını ayarilığını, sonra da kaçırdığını, söylüyor, Husso'nun
cezalandırılmasını isliyordu.
Ardından Kâmil Yılmaz dinlendi.
Kimlik belirlemesinden sonra soruldu: .
-İki karın varmış senin," doğru mu?
- Yoh.
-Kaçkannvar?
- Karım heç yoh!
Gerçeklen de Kâmil Yılmaz, iki kanlı olsa da, resmen "bekâr"
gözüküyordu. Hiçbiriyle evliliği, "resmi" değildi. Zâlen resmi nikâh o
yörede fazla yaygın değildi. Kimileri hiç bilmiyordu bile bu tür
nikâhı.
- Demek ki karılarından hiçbiriyle resmi nikâhın yok.
-Yoh.
- Yani "nikâhsız" yaşıyorsun?
- Eslafirullah, heç "nikahsız" olur?
Adam, bir çeşit "iliraf'la bulunmuştu. Belki de yargıcın amacı
bunu sağlamaktı. Bu itirafı; başka itiraf izledi:
- Nikâhın var mı?
- Elhamdülillah, var.
- Nikâhlarım kimler kıydı?
- Şey, hâkim Beg..
157
-Hadi söyle!
- Hocalar.
- Peki son nikâhını kim kıydı? Hammame'yle olanı?
-HâfızCelâl.
Bunlar da tutanağa geçti.
Sıra; Hafız Celâl'in yasa dışı nikâh kıymasına ilişkin davada:
Kimlik belirlemesi. Ve sorular:
- Hammame Söğüt'le Kâmil Yılmaz için dini nikâh kıydığın ileri
sürülüyor, ne diyorsun?
Hâfız'da bet-bcniz kalmamıştı. Sapsarı kesilmişti zavallı.
- Tövbe cstagiirullah!
- Nikâh kıydın mı, kıymadın mı; onu söyle!
- Nikâh değildi Hâkim Bcg!
-Ya neydi?!
- Duayıdı!
- Ne duası? ^ •
- Şey, "ya mukallibel-kulûb...".
Yargıç, yaşlı biriydi, dinsel nikâhlarda hocaların neler
okuduklarını biliyordu, ağzı da yatkındı okunanlara:
-"Vc'n-kihû'l-eyâmâ"yı da okudun mu?
Ağzından kaçırdı hâliz:
-Ohudum!
- O, âyet değil mi?
- Hee, Nûr suresinde.
- Mânâsını da biliyor musun?
-Bilirim.
-Nedir?
- "Eyyimlerinizi evlendirin!" demek.
-"Eyyim" ne detaek hoca?
- "Evli olmayan, bekâr." demek.
- Peki senin nikâhını kıydığın Kâmil Yılmaz da "bekâr"mıydı?
- "Hükmen" bekâr sayılırdı.
158
-Ne demek "hükmen"?
- "Şerian ğarrâ"ya göre..
- O ne demek? "Ğarrâ"nın mânâsı ne?
- "Alnı ak" demek.
. - Öyleyse "Şerial-i garrâ"da, "ahıı ak şeriat" demek?
- Hee, ele Hâkim Beg!
- Şerialin "yüzü ak" mı?
- ElhamduHUâh!
- Sen Şeriatçı mısın?
-Hâşâ!
Başka yörelerde, başka mahkemelerde ve özellikle kentlerde
olsavıii. "bu sorunun davayla ilgisi yok." denirdi belki de. Oralarda bu
türden çıkışlar, pek alışılan türden değildi. Kaldı ki, bu türden bir çıkış
olsaydı, yargıç, böyle bir sorunun davayla yakından ilgili
bulunduğunu söyleyebilirdi.
Hâfız'dan sonra bir-iki kişi daha dinlendi. Karar için "gereği
düşünüldü". Verilen kararın özeti: Kız "reşid" olduğundan ve bir "zor
kullanma" bulunmadığından, Hussso suçsuz.
Husso "beraat" etmişti, ama durum. Hafız Celâl için değişikti.
Hafız, "yasa dışı dini nikâh kıyma"nın sanığıydı, cezalandırılabilirdi.
Ancak, da\;ı\:ı ilişkin kanıtlar yeterii görülmediğinden adları verilen
tanıkların dinlenmesi için duruşma, iki ay sonraya bırakıldı.
Ve herkes çıkü. -
Ne var ki, "başı kesik" adamdan sözedilmemişti hiç. Oysa, o da,
bibisi de, orada ondan da sözedilebileceğirii sanıyorlar, bekliyorlardı.
Mübaşire sordular. Mübaşir listeye bakü, onun adının bulunmadığını,
savcılıktan çağrılmış olabileceğini söyledi ve savcının odasını
gösterdi.
Gösterilen kapıdan içeri girdiler. Karşıda, masasında oturan bir
adam.
- Ne istiyorsunuz? diye sordu.
Bibisi konuştu:
- Bu benim gardaşımm oğlu. Duran.
159

Neva
30-09-2012, 06:40
159
- Pekiisteğiniz ne?
- Canınızın sağlığı, bizim heç isteğimiz yoh.
- Niçin geldiniz buraya?
- Vallaha ne bilim, siz çağırmadız (mı)? Ocaklardan ırah, bir herif
kesmişler. Sen sölesene oğul!
Bu kez o konuştu: '
- Ben gördümüdij.
-Neyi gördün çocuğum?
- "Başı kesik herifi.
- Haa, lamam tamam. Dur bakim senin adm, soyadın neydi?
Adını, soyadını söyledi, başı kesik adamı nasıl gördüğünü anlattı.
Savcı da ifadesini yazdırdı. İşlerinin bittiği söylenince de çıktılar.
Artık arkalarına bile bakmadan, hızh hızlı gidiyorlardı evlerine
doğru.
160
21
Geniş bir kap içinde ortasında süt ya da yağ gölleştirilerek yenen
bir karışım olan "haşıl" pişirilmişti o akşam. İşte-güçte olanlar da
toplanıp gelmiş, kimse dışarda kalmamıştı. Tandır başmda yenecekti.
Lamba ahnıp getirildi, uygun bir yere kondu. Sofra kuruldu ortaya.
"Sele"den ekmekler "indirildi". Ağaç kaşıklar getirildi, dizildi.
"Peşhun"un (sofra tahtasının) çevresine oturdular. Oturanlarla
kaşıklar sayıldı. Bir kaşık eksik. Başka kaşık olsa getirilecekti, ama
yok. îki kişinin aynı kaşıkla yemesi gerekiyordu. Evin anası, sorunu
çözümledi: ,
- Ben, onunla barabar yiyerim. Zaten az yiyecem, iştahım yoh..
"Onunla" derken kocasını gösteriyordu.
İki kişinin aynı kaşıkla yemesi çok doğaldı. Daha çok kişi de
aynı kaşıkla yerdi sırasmca. Kaşığın hiç bulunmadığı zamanlarda da
elle, ekmek kaşıklaştınlarak yenirdi.
Evde yeğen olmasaydı, kaşıklar tam gelecekti, Ahmed'in de onun
^ yüzünden, karısıyla aynı kaşığı paylaşmaktan pek hoşlanmadığı
belliydi, O da bunu îmlamıştı,
- Bibi, eniştem "gendi" kaşığıyla yesin. Seninle ben barabar
yiyck,
- Yoh, bibin gurban, biz eniştenle her zaman barabar yerik.
Kaşıklar daldırıldı haşıla. Ve ortasındaki "süt gölcüğü"ne.
Kaşığın ucuyla biraz haşıl alındıktan sonra kalanı sütle
dolduruluyordu. Bir yarış başlamıştı sanki. O da ister istemez bu
yarışa kendini kaptırmışü. "Haşıl"ı da çok severdi. Hele ağzı yana
yana yemeyi. Ne var ki, eniştenin bakışlarına gözü kaydı.
Denetlercesine, ağzına gidip gelenleri sayarcasına baktığını görünce,
bırakü elindeki kaşığı. Ve çekildi.
Bibisi gördü ve ilgilendi.
- Niye yemirsin gurban olduğum?
-Yedim.
- Ne yedin ki.. Bir guş gadar yemedin. Haydi ye benim yavrum.

161
ye! Çekinme!
-Doydum! ,
- O kederle doyulur mu oğul? Gel ye haydi!
Kadıncağız çok direndi, ama boşuna. Artık yediremedi bi türlü.
Oğlan sofradan yan aç kalkmışa, ama sonra bibisinin birşeylerle
kamım doyuracağını biliyordu. Bibisi yedirmeden yatırmazdı onu.
Birşeyler bulur, gizli gizli yedirirdi. Oğlan, bunu bilmenin rahatlığı
içindeydi biraz da. Bunu bilmese yemesini sürdürebilir miydi? Bu
kuşkulu işte. Eniştenin sofradan uzaklaştırmak için bilerek yönelttiği
belli olan bakışları karşısında oğlanın yemeyi stirdürme gücünü
kendinde bulamadığı kesindi.
Geçip Mehmet'in ilkokul kitabına bakmaya koyuldu. "Gâvur
yazısı" olduğu için okuyamtyordu. Askerliğine değin de
okuyamıyaeaktı. Resimlerine bakıyordu yalnızca. Birçok kez bakmıştı,
yine bakıyordu. Çeşit çeşit meyveler varclı. Dallarında, çocukların
ellerinde. Hemen hiç birini görmemişti. Adlarını da Mehmet'ten
öğrenmişti. Birinin adı: Kiraz. Dalında ve bir çocuğun elinde.
Görünüşü ne denli de güzel! Tadı da güzel olmalı. Resimdeki bu
meyveleri, gerçekten de görenler, yiyenler var mıdır? Bunları bulup
yiyebilen çocuklar- bu dünyada gerçekten varsa ne denli mutludurlar
kımbilir? "Keşke o. çocuklardan biri de ben olsaydım"! Meyvelere,
öteki resimlere baktı,.baktı.. Sayfalardan birini bitiriyor, öbürüne
geçiyordu. Üzerinde dura dura, doya doya bakıyordu. Baktıkça da
kendini bir başka dünyada buluyordu. Cicili bicili bir dünya. Okşayıcı,
çarpıcı bir dünya. Kopamıyordu bir türlü. Kaç kez bakmıştı, yine
bakıyordu. Ve fırsat bulsa daha nice kez bakacakü. Ah bir de şu "gavur
yazısı"nı okuyabilse. Memet'in kitabı gibi, okul önlüğü, yakalığı da
çok çdcici geliyordu ona. Sıra sıra oluşları, sıralarda okuyuşlan, okul
önünde, oynayışları., hepsi, hepsi çekici, büyüleyiciydi. Memet de
kıskandırmak için, okuldan gelince abarta abarta anlatıyordu. Topunu
göstererek:
- Bak, benim topum var. Senin de var mı? Biz okulda hergün
oynirik. t o p oynirik, başha şey oynirik. Öğretmenimiz, teneffüste:
"-çıkın, oynayın!" diyir, biz de oynirik..
Kendi hocaları olsa oynamaya bırakmaz. "Oynamak, haramdır"
162
derler. Kitaplarında da "küllü lu'bin haramun", yani "her oyun
haramdır" diye yazılıydı. "Ah haram olmasa da ben de oynasam".
İlkokul kitabında da oyun oynıyan, sıralarda okuyan, cicili bicili
giysiler içinde dizi dizi oturup çalışan, dolaşan çocukların resimleri de
vardı. Hepsi göz alıcıydı. ' '
Onun kitaba dalıp baklıgmı, Memct görmüştü. Hemen fıriayıp
yanma gitti.
- Bırah kitabımı!
- Al, kitabını yemedik ya!
- Yarpahlarını bozirsin.
- Noydirim de yarpahlarını bozirim?
- Yı/ıarsın, öğretmenim döger.
- Ssrtîn kitabının yazıları hep "gavur yazısı".
- Olsun senin yoh ya!
- Benim de kitabım var. Seninkinden çoh.
- Seninkilerde hiç resim yoh.
r Benimkilerin yazısı, raüslüman yazısı.
- Ben scvmirim.
- Sen "gavur". Senin öğretmenlerin dc-gavorT^abîuı da.:
- Senin baban benim dayım olmasa ben de senin' babana gavur
diycrira, -
- Benim babam gavur dcgtl ki. Namaz gılir.
İkisi de birbirine öfkelenmişti. Birbirini yiyecek gibiydiler.
Memet, babasına bağırdı:
- Baba, hele bah oğlan sene "gavur" diyir.
- Diyer, oğul diyer. Hem etmeğimizi yiyer, hem de bene gavur
diyer! .
Babası, yani Ahmet enişte, "cırık" gözlerini daha da "cırarak"
öyle bir bakmıştı ki oğlan ne yapacağını şaşırmış ve başlamştı
ağlamaya. Onun ağlamasını bibisi görmüştü. Kadıncağız dayanamadı:
- "Kel fesat"! diye bağırdı Memet'e.
Kadınla kocası arasında kavga çıkmaya kıl payı kalmıştı ki gelin
melin araya girdi de durum yalışü.
163
Aradan bir süre geçti. Yatma zamanı geldi. Yataklar serildi.
- Haydi harkes yatağma!
Herkes yatağına, yatmaya geçerken bibisi de onun yanma
gelmişti. Elinde bir dürüm ekmek.
- Bibin gurban olsun, al bunu ye de sonra yat!
Durumun içinde "sarı yağ" vardı. Boncuk, boncuk. Yedi ve yattı.
Düş görüyordu:
Memet'inki gibi, daha da güzel okul önlüğü vardı. Ak yakalığı
da. Cıvıl cıvıl okul öğrencilerine katılmış oynuyordu. Her şey
oynuyordu. Top da oynuyordu. Kendi topu da vardı. Oyundan sonra
herkes gibi sıralarda yerini aldı. Önünde resimli kitaplar. "Gavur
yazısı"nı da okuyabiliyordu. Yazılara, resimlere, resimlerdeki
meyvelere bakarken, şaşılası birşcy oldu: Resmini gördüğü meyveler
ve ağaçları, önünde belirdi birden. Türlü türlü meyveler. Alıp alıp
yiyordu. Hepsinden.. Ve dallarına da tmnanarak.. Çok mutluydu. Belki
de cennetti burası..
Güneşli bir gün.
Evin biraz aşağısmdaki "pmar"a gitmişti. Su içenler, su
dolduranlar, oynayan çocuklar, sulara-çamuriara bata-çıka dolaşıp
yiyecek ariyan, bulduklarım ivedi ivedi yutan tavuklar, kazlar,
ördekler..
O da gidip bir avuç su içti. Kanmadı, oluğa ağzını dayadı; bir de
öyle içti. Suyun akışını izledi. Su, oluğunu doldurmuyordu. Su
içenlerden, su dolduranlardan fırsat bulunca da elini oluğun ağzına
kapadı, suyu tuttu. Arkada biriken su bu kez, oluğu doldurmuş olarak
ve deli deli akmaya başlamıştı. Bi kez daha yaptı bunu. Bi kez daha, bi
kez daha.. Öyle yapmak, çok hoşuna gidiyordu. Suya egemen olmuş,
dilediği biçimi veriyor gibi görüyordu kendini. Olağanüstü birşey
yapıyormuş gibi oluyordu. Yine içmeler, yine su doldurmalar..
Çocuklardan kimi çamurlairla, kimi sularla oynuyordu. Kimiyse
oraya-buraya taş aüyordu. O da bir taş alıp fırlatü. Taş, zavallı bir kaza
164
rastlamıştı. Canı yanan kaz, kanat çırparak ve bağırarak uzaklaştı.
O sırada bir kadın gözüktü. Hayır, "kadın" değil; bir "dev"di.
Öylesi hiç yoktu. Bölünse her bir parçası, oradaki kadınlardan en az
biri kadar olurdu. Çok uzun boylu ve "tavlı" (şişman).
Kimdi bu kadm? Nasıl bir "herifin karısıydı?
Sokulup sordu birilerine.
- lyiürıünün karışıdır., dediler.
"Müftü"nün ne demek olduğunu, yani anlamını, okuduğu
kitaplardan biliyordu. Ama müftünün, böyle bir kadmm kocası
olabileceğini düşünmemişti. Müftünün karısı böyle olduğuna göre,
kimbilir kendisi nasıldı? Gördüğü kocalar, karılarından iriydiler hep.
"Müi'tü de bu kadından iridir." diye düşündü. Demek ki müftü, "devin
devi".
Kadın, giyinişiylc de öbür kadınlardan başkaydı. Üslü-başı daha
düzgündü. "Şeherli"Icre daha çok benziyordu. Kara çarlı Tılan değildi.
Başında bu örtü vardı, ağzında yaşmak yoktu. Saçlarının bile bir
kesimi önden gözüküyordu. "Baldır"ları da.. Ayaklarındaki
"iskarpin"se yeni ve oldukça görkemliydi.
Kadına yaklaştı. Ağzını açıp şaşkın şaşkın bakarken kadm da
onunla ilgilendi.
- Ola nc-bahirsin ele savak savak?
- Heç..!
- Kimin oğlusun?
- Babam, anam burda değil. Bibim burda.
- Kim bibin?
-"CrrıhAhmet"in karısı, Gülbeyaz.
- Sen burda mı kalirsin?
- Ben Kartallı kövünde ohirim. Bibimi görmeğe geldim.
- O kövde ne ohirsin?
- Arapça ohirim.
- Arapça öğrendin mi?
- Hee.
- Gel seni müftüye götürim.
165

Neva
30-09-2012, 06:42
o da çok istiyordu müftüyü görmeyi. "Dev"in yanmda parmak
kadar kalıyordu. Arkasına düştü, birlikte gittiler.
Vardıkları yapı, iki katlı, yüksek duvarlarla çevrili bahçesi ve
ağaçları olan bir yapı. Bir çok da pencereleri var. Merdivenlerle
çıktılar. Müftünün makamının bulunduğu odaya girdiler.
Kadın kocasına onu tanıttı:
- Elendi hazretleri, bu çocuk, cırıh Ahmet'in karısı Gülbeyaz var
ya, onun kardaşınm oğlu. Kartalhkövünde Arapça ohirmiş.
- Ya, demek Arapça ohir, hem de bu yaşta?
Gidip müftünün elini öptü."Müftü dc bu muydu"? Hiç de "dev"
gibi değildi. Üstelik, karısının yanında çocuk kadar kalıyordu. "Allah
Allah, bu herif bu karının kocası nasıl olır"?
7 Şölc otur bahim, Arapçadan neler ohudun?
Neler okuduysa, bir bir sayıp anlattı. Hayır, olamaz! Bu yaştaki
bir çocuk, bu kadar dersleri, kitapları okumuş olamaz. Olursa bu bir
''mucize''dir, "keramet"tir.
Müftü, gerçek olup olmadığını anlamak için sorular sordu,
kitaplar gösterip okuttu. Evet, doğru! Ağzı açık kalmıştı adamın.
Karısıyla birlikte hayran hayran bakıyorlardı. Ofağanüstü bir şey
bulmuş gibi oldular. Kadın ayrıca "Bunu bulan benim!" havasındaydı.
-Efendi hazretleri! Bu çocuh senin yanında ohusa nasıl olur?
- Bilmem ki, ister mi? Hec, ister misin oğul?
- İslerim amma.!
ÇcKugun "amma"sı vardı gerçekten. Tutak'ta kimin evinde
kalacaktı? Bibisinin olağanüstü ölçüdeki sevecenliği, yeğenini çok
seviyor oluşu, onlarda kalmasını sağlamaya yemıezdi. Evin asıl sahibi
"cırıh Ahmet'ti, o da çocuğun o evde kalmasını hiçbir zaman
istemezdi. Sonra çocuk. Kartallı Köyündeki molla Nâsır'a çok
ısmmışu. Molla Nasır da onu çok seviyor, özel ilgi gösteriyordu.
Ayrıca, Kartallı'daki "fiaki"ler de çok önemliydi. Fakiler içinde biriikte
çalıştıkları, derslerinde yardımlarını gördükleri de vardı. Tutak'ta kalsa
tek başına okumak, arkadaşsız çalışmak zorunda olacaktı. Bütün bunlar
düşündürmüştü çocuğu.
Müftü de hesaplı adamdı. Deneyimli kişiydi. Ahmet'i de çok iyi
166
tanırdı. Onun tanıdığı Ahmet, çocuğu evinde kolay kolay
barındırmazdı. Karışma bunu da açtı. Karısı:
- Canım efendim, Ahmet senin sözünden çıkmaz. Sen çağırtır
söylersen, kabul eder,, dedi. Ama müftünün içinde bir düğüm kalmışu
yine de. Karısıyla konuyu uzun uzun görüştüler. Sonunda Ahmet'in
çağrılmasına karar verilmişti. Ve. çağrıldı.
Ahmet müftünün huzuruna gelince, çok büyük\bir saygıyla elini
öptü. Ve namaz kılar gibi ayakta el bağlayıp müftünün buyruğunu
bekledi. -
- Ahmet, oğul, bu çocuh senin karının,-pülbeyaz'ın yeğeni değil
mi?'
- Hee müftü efendi.
- Oğul, bu oğlan gibisini hiç görmedim heç. Çoh çoh zekâlı. Bu
oğlana yardım etmek çoh sevaptır. Sen razı olursan, onu ben burada
ohutmah istirim. Hee, ne diyirsin oğul?
- Müftü efendi hazretleri, çocuğun babası var, bene ne düşer?
- Oğul babası onu burada ohumasına ne diyecek?
- Bilmem ki. Babası, onun Kartallı köyünde ohumasmı istir.
- Baba.sı nerde?
- Erzurum'un bir kövünde imam.
- Sen edresini ver, ben ona mektup yazim.
- Zeten, Hafız Celâl onu götürecek.
Yazılacak-mektubun, Hafız Celâl'le gönderilmesine karar verildi.
Müftü Şükrü Balcı, çocuğun babasını çok iyi tanıyordu.
- Abdul'u ben imam yaptım., dedi.
Gerçekten de Abdul' u ilk imam yapan oydu. Tutak'a bağlı Musik
köyüne, ücretini köylüler vermek üzere imam yapmıştı. Abdul da, bir
yıl o köyde kaldıktan sonra, köyden köye imamlığım sürdürmüştü.
Müftü, eski yazının ustalarındandı. "Hattat"tı. Yani son derece
güzel yazı yazardı. Mektubu yazdı. Abdul'un oğluna verdi. Cebine
koyup babasına vermesini söyledi. Sonra bir para uzattı:'
^ Al, bu parayı da al, cebine koy.
- Benim param var.
167
- Kim verdi?
- "Iskaf'tan almışıdıra.
- Yaa, demek Şafiiler "ıskat"a katirler seni. Bizim mezhepte, sen
re.şid olmadığın için kaülamazsm. Neyse sen gene bu parayı al!
Aldı, onu da, çıkardığı kesesine koydu.
Ahmet, oğlana:
- Haydi gidek.. dedi. Ve çıktılar.
Gülbeyaz ağlıyordu.
- Niye ağlirsin bibi?
- Benim başıma taşlar düşsün, senden ayrılıcam, sen yarın
gidirsin...
- Yaa, kim dedi?
- Hafız Celâl haber göndermiş.
- Gidirsem gidirim, sen niye ağlirsin?
- Oğul gurban olim, sene bahamadım, yediremedim, içiremedim.
- Bahtın, bahtın, çoh ey bahtın. Daha nasıl babacan?!
- Seni verene gurban olim.
- Ben gene gclecem. Babam getirir, babamı da görürsün.
- İnşallah..
O günü, hep, ertesi gün gidecek olmanın sevincini yaşıyarak
geçirdi. Anasını, babasını, nenesini ve "kızlar"ı (kardeşlerini) çok
"göresmişti" çünkü. Hafız Celâl'den ve onunla yolculuk etmekten hiç
mi hiç hoşlanmasa da, özlediklerine kavuşacak diye çok seviniyordu.
Bu sevinç yüzünden kitaplarını ve okumayı da bir yana bırakmıştı.
Hemen kavuşacakmış gibi can atıyor, sabırsızlıkla bekliyordu ertesi
günü. Bir içeri, bir dışan girip çıkarak..
168
22
Güneşin doğmasına dalıa var. Hafız Celâl hazır. Onu da
hazırlamışlar. Kitapların ve yo! azığının konduğu heybe, torba.
Ayakkabı mı, çarık mı giysin diye biraz tartışıldıktan sonra, yolda
daha hafif olur düşüncesiyle çarık giymesi kararlaştırıldı. Yine de "cici
ayakkabıları" orada bırakılmadı, ağırlığı olsa da torbaya yerleştirildi.
Bibisinin, eniştesi "cırıh Ahmet"in ve Huriye'nin ellerini öptü.
FaikTe sarıldılar. Yıldızının hiç barışmadığı Memet'e bile sarılır gibi
yaptı. Vedalaşmalar, tcnbihlcr ve Gülbcyaz'ın yağmur gibi dökülen
göz yaşları. Sabah biraz serinse de hava güzeldi. Güneş doğup biraz
yükseldikten sonra yakıcı sıcak başlıyacak. Artık geç kalınmaması
gerekiyordu. Her şey bir daha gözden geçirildi. Herşey tamam. Ve
hocalı, öğrencili yolcular yola çıktılar..
Yolculuk, köyden köye oldu. Köy odalarında, köylerin evlerinde
ya da köy imamlarında, muhtarlarında konuk olarak.. Yaya.. Kimi
zaman da ât, ya da öküz arabasıyla.. Yolda rastladıkça biniliyordu.
Yorucu ve çok çileli bir yolculuk, tam dokuz gün sürdü. Varacakları
köye, Simo'ya daha çok varken bile ikisi de bitmişti yorgunluktan.
Hâliz Celâl de bitikti ama, küçük arkadaşının hiç mi hiç yürcyecek
durumu kalmamıştı. Celâl, onu sürüklüyordu bir çeşit. Biraz
dinlendiler, sonra yine yürüdüler. Ve dokuzuncu günün öğlesinde
viu-dılar. İyice bitik olarak.. Çocuğun boyu.sanki daha da küçülmüş,
kolu, bacağı iyice erimiş, cılız gövdesi iyice cılızlaşmıştı. Zaten
kayan gözleri, daha da kayar olmuştu.
Simo, aynı adı taşıyan bir dağın eteğinde kurulu bir Çerkez
köyüydü. Erzurum'un Hınıs ilçesine bağlı. Oldukça temiz. Söğüt
ağaçlarıyla kaplı. Evler aralıklı, sebze, karpuz, kavun ekilen bahçelerie
çevrili. Duvariar yüksekçe ve ak badanayla badanalı. însanlarmın,
başka yerlerde alışılmadık biçimde elleri, yüzleri temiz.
Babasının satın alıp genişlettiği, köyün de iyi bir kesiminde
bulunan üç odalı, bir ahırii ve bahçeli evine yüz yüzelli adım kala, k z
kardeşlerinden, kendinin bir küçüğü olan Gülenaz'ı gördü. Gülenüz
çocuklarla oynuyordu. "Ağa beg"ini önce tanıyamadı. Sonra tanır
tanımaz, müjde götürmek için eve koştu:

169
- Anaaaü! Ağabegim geldi! Kız anaaa..!
Anası, sesi duymuş ve oğlunu da görmüştü. Koşup kucaklamak,
bağrına basmak istiyordu, ama yapamadı. Çünkü bir "herif vardı
oğlunun yanında. "Elin herifı"ne doğru koşulmazdı. Başında örtüsü,
ağzında yaşmağı olsa bile.. Oğlu da anasına koşup kucağına atılmak
istiyordu, ne ki e d a yapamadı. Onda da güç yoktu. "Dizlerinin
dermanı kesilmişti". Ana-oğul, kavuşacakları ânı sabırla beklediler.
Anası biraz durup baktıktan sonra, seğirtip evden minder çıkardı.
Gelmekte olduğunu gördüğü "herir' için. Bahçeye koyacakü. Götürüp
koydu.
Vardılar sonunda. Bahçenin kapısından içeri girdiler. Anası,
ağzını-yüzünü iyice kapatarak, bahçede, kaynanasının yaında
hazırladığı yere buyur etti işaretle. Ve elindekileri bırakan oğlunu,
ka>'nanasının da, herifin de göremiyeceği bir yana çekti; bağrına basü..
İkisinin de coşkusu dorugundaydı. Ana-oğul doyasıya sarıldıktan/
koklaştıktan sonra, sıra kızlara "ağabeg"lerinin sarılmasmdaydı.
Ağabeg, önce Gülenaz'ı sarılıp öptü. Sonra Zinnur'a^ sonra Yeter'e,
sonra yeni yürümeye çalışan Râbia'ya. Bir de kundakta bebek vardı, o
içerdeydi. Nenesine de sarılıp elini öptükten sonra, kundaktaki bebeğe
koştu. Onu da gidip öptü. Ve yine bahçeye, nenesinin, hocasının
yanma gelip oturdu.
Anası, Hâ/iz Celâl'i önce Ummadı. Sonra oğlu söyleyince tanıdı.
Celâl, onun çocukluk ve gençlik arkadaşıydı. Celâl, Hatun'un peşine
düşmüştü. Ama alamamıştı. Zaman zaman dalaşmışlar, kavgaya
tutuşmuşlardı. Bir kavga sırasında Celâl'in düştüğünü ve bundan
yararlanarak göğsüne çıkıp "ağzına culladıgım" anımsadı Hâtûn. Artık
o bir herif olmuş, kendisi de evli bir karı. Onun için gidip
konuşamadı. Yalnızca, işaretle, "hoşgeldin" dedi. Hafız Celâl'le nene
konuştu:
- Hoşgeldin hafız efendi.
- Hoşbulduh. -
- Nasısm, iyi misin?
- Elhamdu lillah! Ellerinden öperim, sen nasısm, iyi misin?
- Çok şükür, ölmedim yaşirim işte.
- Allah, imandan -Kur'an'dan ayırmasın.
170
- Amin oğul, âmin. Asıl olan o. , 1'
Hafız Celâl, Hatun'la da konuşmaya can atıyordu. Ama
konuşamadı. Yalnızca, Kaynanasma işittiraıenieye çalışarak:
- Hatun nasısm? dedi. Âma sesli ve sözlü karşılık alamadı. Aldığı
karşılık, "iyiyim" anlamına gelen bir işaretti. El ve baş işaretiydi.
Çünkü kendisi bir hoca karısıydı, dinin buyruklarına daha çok uymak
zorundaydı. Dindeyse, karılar, heriflerle sesli ve sözlü olarak
konuşamazlardı. "Söz" de, ''ses" de "nâ mahrem"ler karşısında
"hardm"lar arasındaydı.
Oğlu da. Celâl de, "Abdullah Hoca"yı sordular. Camiye gittiğini
öğrendiler.
Celâl, neneyle Abdullah Hoca üstüne konuştular.
- Abdullah Hoca nasıl iyi mi?
- Allah'a çok şükür, o da iyi. Namazdan namaza camiye gidir,
ezanını ohir, namazını kıldırır-gelir. Başha işi yoh. Biraz sonra gelir.
- Köylülerle de arası eyi mi?
- Eydir oğul, ey. Amma bu çerkezlerin eyiliği, kötülüğü heç belli
olmir. Bir baharsın eyiler, bir baharsın kötüler.
- Bol ücret verirler mi?
- Verdikleri ücret ey: Yüz teneke buğda. '
- YiUi, çoh eymiş.
- Ey elhamdu lillâh. Bin şükür.
Biraz sonra Abdullah Hoca da gözüktü. Oğlu hemen koşup
.sarıldı. Hafız Celâl'le birlikte geldiklerini söyledi.
Hoca gelir gelmez, hafıza sarıldı, öpüştüler.
- Hoşgeldin.
- Hoşbulduh,
Ayakta "hâl-hatır" sordular, oturduklarında bir daha sordular.
"Daha nasısın, daha daha nasısın..?"lar sürüp gitti.
Hoca, karısına bağırdı:
- Kız, git eunek, yemek hazırla acıhmışlardır..
Hâtûn, hazırlamıştı bile. Yumurta, "kartol" (patates) hazırlamıştı
ivedilikle. Evde zaten fazla birşey bulunmazdı. Getirip önlerine koydu.

Neva
30-09-2012, 06:44
171
Akşama da bulup buluşturarak başka yiyecek hazu-layacakü. Hoca ha:
zaman: "-Kız etmek getir, yemek getir!" derdi, eve sık sık da konuklagetirirdi,
ama evde ne var, ne yok pek bUmezdi. "Bulup buluşturmak",'
Hâtun'a düşerdi hep.
- Nasıl, Hafız efendi; senin "köle"n ey ohuyabildi mi?
"Köle" dediği, kendi oğluydu. O çevrelerde, özellikle "din
kibarları" arasında biri kendi çocuğundan sözettiğinde, karşısındakine:
"-Kölen, köleniz!" diye sunardı. "Kibarlık" gereğiydi bu.
Hafız, soruyu anlamışü.
- Ohudu ohdu, hemi de çoh iyi ohudu. Çoh zeki maşallah.
Hafıza, çocuğun hangi dersleri okuduğu, dersinin nerelere geldiği
sorulsa, bilemiyecekti. Molla Nâsır'dan hangi dersîeri aldığını, yani
son döneniini bilmiyordu çünkü.
-Senin eyligini nasıl öderik?
- Böle zeki çocuğu herkes ohudur. Allah, sene verdiğini kimseye
vermemiş. Benim de oğlum var, amma böle zeki değil, zor ohudirim,
ohumir.
- Bu oğlanın çoh böyük âlim olmasını istirim.
- Bu oğlan olur. '
- İnşallah.. -
Çocuk, cebinden, müftü Şükrü Balcı'nm yazdığı mektubu çıkarıp
babasına verdi o sırada. Babası mektubu okudu. Hafıza da gösterdi.
Yazının güzelliğine de hayran oldular.
- Müftü, çocuğun Molla Nâsır'da okuduğunu yazir, sen de ohumir
miki? •
- Kürtçeyi öğrendikten sonra, bende ohumaya tenezzül etmedi
artıh.
- Estağfırullâh, ey hele dur şimdi Molla Nâsır'da mı ohir?
- Hee, büyük hoca ohidir.
- Müftü, "ben ohidim!" diyir, sen ne diyirsin?
- Münasiptir. Müftü hattattır, gözel yazı da örgetir.
Hâfız, Kürtleri hiç sevmezdi. Ama Molla Nâsır'a çok büyük
ölçüde saygılıydı. Arapça bilgisine, hocalığına hayrandı. Bunun için
172
onda okuyordu. Ne ki, Tutak Müftüsü de, çocuk için çok önemliydi.
Özellikle yazı ve Kur'an yönünden. Kürtler, ne iyi yazı yazmayı
bilirlerdi, ne de iyi Kur'an okumayı. Molla Nasır bile, Kur'an'ı
"tevcid"iyle okuyamaz, yazıyı "imlâ"sıyla yazamazdı. Bunu, çocuğun
babasına anlatı. O da zaten biliyordu bu durumu az-çok. Ne var ki,
enişte Cırık Ahmet'in huyunu, çocuğu pek barındırmak istemiyeceğini
de biliyordu. Onu "memnun" etmek için birşey 1er vermek gerekirdi.
Ama çocuğun babasında da "imkân" yoklu. Belki imkân bulabilirdi,
ama çocuğunu "bedava" okutmaya alışmıştı. Yeni bir gider zor
geliyordu. Düşündü uzun uzun.
Getirilenler yenmiş, karınlar doymuşlu. Çay da getirildi. Hafız ve
Abdul Hoca, üçer-dörder "istikan" (bardak), kulama çay da içliler.
Bir-iki bardak da nene içti. Belki oğlan da içmek i.sterdi. Hâtûn da
içmek isterdi. Ama büyüklerin ve babaların yanında çocukların çay
içmesi "ayıp"lı. "Karr'ların da.. "Elin herifi" olmasaydı Hâlun da
içebilirdi, ama herif vardı..
Çaylar içilirken, hafız, kendini doğrudan ilgilendiren konuya
girmek isledi. ı
- Abdul Hoca, buralarda hocalara itibar nasıl? Biraz şöle etrafa
çıhsah, eli boş mu, eli dolu mu dönerik, ha fikrin nedir? Sen bene
yardımcı olur musun?
- Başım gözüm üstüne hafız efendi, ne demek, tabii yardımcı
olurum. Olurum da buralarda iş yoh. "Zekat" mekal veren çoh olmaz.
Türk kövlerinde hemen hiç âdet değil. Kürt kövlerinde var, onlar da
herkese vermirier. "Türk" dedin mi hiç vermirler. Çerkez kövü olarah
da bir bu köv var. Bunlar da zekât vermeye pek alışıh değil. Yalnız
bir-iki saat uzakla bir böyük köv var. Karaçoban kövü. Türk de, Kürt
de var bu kövde. Hacıya-hocaya çoh itibar edirlermiş. Bir adamını
bulah da sen oraya bi gel. "Nasib-kısmet", baharsın seni memnun
ederler.
- Bi bah, bah da ben bi gidim o köve. Çoh ihtiyacım var. Taa,
buralara keder çıhıp geldim, elim boş dönmiyim.
- Yaa doğru sölirsin. İnşallah eline bi şeyler geçer. Sen bu gece
istirahat et, ben baharım. O kövde tesiri olan bir adamı muhakkak
bulurum. Sene yardım etmiek, boynumun borcu.
173
- Allah razı olsun.
- Senden de. Senin az mı eyligin oldu?
Bu konuşmalar olurken cemaatten Hacı Mûsâ çıka geldi.
- Selâmün aleyküm.
- Vaaleykümüsselâm Hacı Mûsâ.
Hacı Mûsâ'nm da altına bir minder kondu. Bir bardak da ona
getirildi. Çay konup sunuldu. Hoca, hacıya, konuğunu tanıttı. Biraz
öteki konuda da durulup konuşuldu. Hacının çevre köylerinde ve bu
arada Karaçoban köyünde etkisi, tanıdıkları olduğu ortaya çıktı. Hacı,
hafızı sevindiren sözler .söyledi. Epeyce konuştular. Nasıl yardımcı
olunacağı belirlendi. Mektup yazma uygun görüldü. Hacı hemen
mektup yazdırdı hocaya. Birkaç mektup yazıldı. Zarf bulunmadığı için
kağıtlar katlanıp verildi hafıza. Ayrıca, hemen ertesi gün yola
çıkılması kararlaştırıldı. Hoca ve hâfız birlikte yola çıkacaklar. İkindi
olmuştu. Hâfız yorgundu, camiye gidemeyeceğini söyledi. Hocayla,
Hacı Mûsâ gitti.
Hoca, ikindi namazını kıldırır kıldırmaz döndü. Hâfız,
yorgunluktan uyumuş, üstünü örtmüşlerdi. Oğlan da çok yorgundu,
ama sevincinden uyumamıştı. Kesilmiş olan tavuğun tüylerini, anası
ve bactlarıyla birlikte yoluyor, hem de konuşuyorlardı tatlı tatlı.
Oğlan, ayrıldığı süre içinde gördüklerini hemen oracıkta anlatabilecek
vc kı.sa bir süre içine sığdırılabilecckmiş gibi anlatıyor, anlatıyordu.
Baba da gelip katıldı konuşmalara. Oğluna neler okuduğuna ilişkin
sorular yönehti. Babanın altına bir minder getirip koydular. Nene de
belini (uta tutâgeldi yanlarına. Onun da altına minder getirip koydular.
Öbürleri yalın ayak, çıplak yer üzerinde çömelmiş durumdalar. Kimi
tüy yoluyor, kimi izliyor. Hava da çok güzel. Oğlan babasının
sorduğu sorulara karşılık vermekle yetinmedi, fırlayıp gitti,
kitaplarından bır-ikismi getirdi coşkuyla. Babasına daha çok kendini
kanıtlama çabasmdaydı."- İşte bak, neler öğrendim, Kürtlerin içinde
boşuna kaimadım.|;" der gibiydi. Yorgunluğu morguniuğu unutmuştu.
Birden canlanmışu^^anki. Aile bireylerinin tümü hayranlıkla izliyordu.
Özellikle de Nene: %
- Verene gurîjan. Bin kere maşallah. Görür misin benim
174
yavrumu? Allah kem gözlerden sahlaya.. diyordu sürekli.
Oğlan, Arapça kitaplardan birçok satırlar okudu, anlamını anlattı.
Ayrıca ezberlediklerinden okudu, açıkladı. Tavuğun yolunması işi
bitmişti. Parçalanmasına; yıkanıp tencereye yerleştirilmesine sıra geK
misti. O iş de orada yürütüldü.- Baba - eğul konuşması, bir yarışmaya,
bir boyölçüşmesine dönüşmüştü. Çünkü oğlanın okuduklan ve
açıkladıktan karşısında^ baba da geri kalmış gözükmek istemiyordu. "-
Ben de bir şeyler biliyorum. Ben de daha çok şey biliyorum.."
havasındaydı. Oysa^irçok yönden baba çok gerilerde kalmıştı.
Oğlanın birçok öğrendiklerini baba bilmiyordu: Oğlan Arapça
dilbügisini, oldukça ileri sayılabilecek ölçüde öğrenmişti. Babay.sa bu
alanda hiç okumamıştı. Oğlan, elindeki Arapça kitaplan okuyabiliyor,
anlamını verebiliyordu. Babaysa bunları okuyamıyordu bile. Oğlan
birçok şey ezberlemişti Arapça metinlerden. Şiirler ezberlemişti, dini
öğütler ezberlemişti, hadisler ezberlemişti. Hepsini de olabildiğince
Tüıkçeye çevirebiliyordu. Babaysa bunlardan habersizdi. Buna karşılık,
Türkçe kitaplarda, ibadet ve dini "kıssa"lar (öyküler) alanında
okudukları çoktu. Ceniaatine de bunlardan anlatıyordu. Bunların
çoğunu da oğlu bilmiyordu. Ama oğlan bunları küçümsüyordu.
Taraştılar:
- Baba o Türkçe kitaplann çoğu asılsız.
- Hele eşşeğin sıpasına bah; Nerden bilirsin asılsız olduğunu?
- Vallaha asılsız. "Sahih" (sağlam) hadislere uymir.
- Uyir uyir, sen daha öğrenecen. Derslerin daha yuharılara
çıhtığındaöğrenecen.
Babası; oğlu, umduğundan da çok okumuş diye hem seviniyor;
hem de kendisinin geri kalmış olmasına üzülüyordu. Ama geri
kaldığını "itiraf" etmiyordu bir türlü. Babalığın "hükmünü"
göstermeye çalışıyordu. Zaman zaman da azarlamalara başvuruyordu.
Ama nene araya giriyor, torunundan yana ağırlığını koyuyordu:.
- Ne kıshanirsin, işte benim oğlum (torunum) daha çoh ohunıuş,
daha çoh bilir!
- Ana sen ele diyirsin, şımarir.
- Şımarmaz benim yavrum şımarmaz.
175
Ana da kanşnıadan edemedi:
- Vıy, senin gözün götürmir mi ne? dedi kocasma.
- Sus kız sen!
- Vıy anam, hele herifin derdine bah. Karşısına almış oğlanı,
çekişip durir. Niye götürüp bırahtm taa Kariallı'lara? Ohusun diye
değil mi? Sevinip "ögüneceğin" yerde, "didikleyip" durirsin çoh ohudu
diye. Helbet..
- Kes yeter. Seni mi dinliyek?!
^ ! ! !
Tartışma kesildi. Parçalanıp temizlenen tavuğun yerleştirildiği
tencere, hemen oracıktaki ocağa konmuş; ocak ta yakılmıştı. "Tavuklu
pilav" pişecekti.
Hafıza gidip baktılar; hafiz uyanmış.
Abdul Hoca, konuğunun yanma bir uğrayıp nasıl olduğunu
sorduktan sonra camiye yöneldi. Akşam namazı olmak üzereydi
çünkü.
- Hoca, dur ben de gelim.. dedi hafız.
Hemen abdest suyu getirdiler, ivedi ivedi abdest aldı. Ve birlikte
gittiler camiye.
Onlar gidince, nene de, ana da oğlana yumuşak biçimde uyarıda
bulundular
- Gurban olduğum, babana karşı gelme! Çoh bilsen de az bilmiş
ol! He mi benim yavrum?
- Hee. Amma ben "büyük âlim" olacam.
- Helbet, inşaallah.
- Babam da olacah mı..? Ö Arapça ohumir ki..
- Sen ohirsin, âlim olacan fahat, o, senin baban.
Çocuğun kafası yine karışmışü. Çok şey öğrendiğini, babasından
niye saklamalıydı? Babası neden tedirgin oluyordu? Alim, çok âlim
olmasını isteyen,"- benim oğlum, Basra'daki Kufe'deki âlimler kadar
âlim olacak." diyen babasının kendisi değil miydi? Öyleyse neden
istemez gibi tutum gösteriyordu şimdi?
Uyanlar sürdü:
176
- Hem bah oğul, onlarla namaza da gitmedin!
- Yoldan geldim, yorgunum.
- Bilirim de yavrum, gene de gitmeliydin. Haydi bari abdest al da,
burda gıl namazmı. Şimdi gelirler. Geldiklerinde seni namaz gılarken
görsünler.
İstemeye istemeye abdest almaya koyuldu. Gevşek gevşek
davrandı. Epeyce sürdü abdest alışı. Sonra namaza durduk O, nam^ı
bitirmek üzereyken de babasıyla hafız döndü camiden.
Yemeyi bahçede yemeye karar verildi.
"Peşhun", tencere, genişçe ve derince bir kap. kaşıklar, ekmekler,
soğan.. Bu sofra, yalnızca büyüklere hazırlanmışıı. Ananın dışmdyki
büyüklere. Ana (Hatun), "elin hcrifi"yle bir sofrada yemek yiyemeadi.
Büyüklerin sofrasına oğlan da katıldı. Öbürleri ayrı yiyeceklerdi.
Büyükler yiyip bitirdikten .sonra. Kalanı. Hep l)öyle olurdu.
Büytikler karınlarını doyurdular. Artanı da ktıçükler yediler. Aynı
kaptan.,
Ardmdan çay getirildi. Yine büyüklere.. Küçükler çay içmez.
"Çok ayıptır".
Yenildi, içildi, tatlı tatlı söyleşiye geçildi.
- Hele anlat hafız efendi, anlat!
- Ne anlatim?
- Molla Nâsır'la, "Kürt"leric aran nasıl?
- Bırah Allah'ın Kürtlerini. Ama Molla Nasır'la aram eyi. Eyi
hocadu^o.
- Hee, çoh ögirler onu. "Onun gibi hoca heç yoh." diyirler.
- Dedikleri yalan değil. Ben öle hoca heç görmedim. "Ulûm-u
Arabiyyeyi, ulûm-u diniyyeyi yuünuş hep". Senin oğlan da yarın öle
olur.
-Şeyh Şaban nasıl?
- O mu?! "Evliyalık" taslir. "Kürtten evliya, koyma havlıya" diye
bir söz var hani, onun evliyalığı da ele bir evlıyalıh. Amma baba,
bizim beyinsiz Türklerden de heriften medet umanlar var.
177
Hafıza "kurt" sözü edildi mi, tüyleri ürperirdi. "Kürt talebeler"le
de sürekli tartışırdı. Çekişir, kavga ederdi. Eline yetki verseler,
"dünyayıkürtlerden temizleyeceğini" söylerdi. Çocukluğu, gençliği de,
"Türk-Kürt" çaüşması içinde geçmişti. Gerçekte, sıradan halkın bu
konuda bir sorunu olmazdı. İki kesimdeki "ağa"lar, "bey"1er ve
adamlarmm çıkar çaüşması olmasaydı içice kardeş kardeş yaşanıyordu.
Birbirlerine kız alıp vermeler de oluyordu. Birçok yerde, birbirlerine
"akraba" olmuş Kürtler, Türkler vardı. Gelin görün ki çıkarlan
çaüşanlarm "körük"lerinden esip gelen yeller, kimi yerde, çok ciddi
boyutlarda "Türk-Kürt" çaüşması oluşturmuştu. Bununla birlikte Türk
kesiminden de, Kürt kesiminden de "ağa"lar, "bey"ler, çoğu kez yağlı
ballı yaşarlardı üst düzeyde. Kimseye pek çakürmadan...
Hafız Celâl, Kürtlerle nasıl kavga ettiklerini, onları nasıl önlerine
kaüp kovaladıklarını, onlann Türklere hiçbir zaman dayanamadıklarmı,
hepsini dize getirdiklerini anlatır dururdu fırsat buldukça. İşte yine
anlatiyordu.
-"Ah bu Kürtler, âhhhü!"
Oysa Kartallı köyünde "Kürtler"in ekmeğini yiyordu. "Nankör
herif" diye içinden geçirdi oğlan. Ve ayrılıp içerde teşbih çeken
nenesinin dizinin dibine gitti.
Abdul Hoca da "Kürt"lcri pek sevmezdi. Karısı Kürt olduğu
halde... Hatun'un yanında Küi-tleri alabildiğine yererdi. Kadıncağız da
kimi zaman yumuşak biçimde karşılık verir.; kimi zamansa
korkusundan onaylardı onu. "Koca pençeli koca"sını.
- Hee dorgu sölirsin, eledir bizim Kürtler. Kötüdür... derdi.
"Türko" da bir zamanlar sevmezdi Kürtleri. Onlann içine ilk
bırakıldığı sıralarda. Ama giderek hepsine alışü, ısındı. Dahası sığındı.
Onların çok çok iyiliklerini gördü. Ve tümünü sevdi. Kimilerini daha
çok... Anasının "Kürt" oluşunun da onlara ısınmasında büyük payı
vardı. Çünkü anasını çok severdi. Babasından çok çok fazla...
Güienaz soluk soluğa koşup haber getirdi:
- Ana, giz ana köve "çarşı" gelmiş!
- Sus kız geberesice! Ne bağirirsin, oğlan uyir! Uyandırırsın.
Gurban olasın onun tırnağına. Siz "yarıh"lar (kızlar) hepiz gurban
olasız! Siz neye yararsınız?
178
Bu tür azarlamalara kızlar alışıktı. Çünkü kızların ailede hiç
değeri yoktu. Kız çocuğu mu "yanh"tır. Bacak aralarındaki durum,
"yarılıklık", onlar için hep bir kınanma nedeniydi. Abdul
Hoca'nmkiler de az değildi. Bir "yarık" olmuş, yeünemiş, bir daha.
"Allah'tan işte"! Artık "yetsin" diye üçüncüsüne "Yeter" adı konmuş;
ama "Allah yine yeter dememiş"; bir "yarık" daha gelmiş. 1, en çok 2
yıl arayla ard arda dizilmişler. "Allah'ın hikmetinden suâl olunmaz"!
Bunca "yarık"lar içinde ''bir tane büUüklü" var. Onun için de o değerli.
Hem "tek", hem de oğlan. Çok küçük ve cılız durumuna bakmaksızın
alınıp Kürtlerin içine atılmış, ona o yaşta inanılmaz çileler çektirilmiş
ve çektirilecek olsa da aile için o çok çok değerli.
Gülenaz hemen sesini yavaşlatu.
- Ana, giz, ağabegime çarşıda her şey var. Erik de ı^ar.
Ağabegime alah kız!
- He giz he hee şimdi sus!
Eriğe de, kaysıya da "erik" denirdi. Katırlarla, eşeklerle gelirdi.
Büyük büyük sepetlerle, heybelerle. Çevreden, meyveli yerlerden
mevsimine göre ne bulunursa getirilirdi. Çok çok uzaklardan... İncik
boncukla birlikte getirilip köy meydanına dökülürdü. Köye "çarşı"
geldiğini gören, duyan ve alacak gücü olan kojşardı bir şey almak için.
.^Neden ki, her zaman gelmezdi. Oğlan nenesinin çok özlediği
dizinin dibinde ve "peştamalının altında" uyurken sesi duymuş, kulak
kabartmışu hemen.
- Çarşı gelmiş heeei
-Hee..!
Zinnur, Yeter de sokulmuşlar araya. Eller, yüzler toz toprak
içinde.. "Çarşı" -ki kimi yCirede de "çerçi" derler- sözü bile hepsi için
en büyük umut, mutluluk. Katırları, eşekleri ve getirdikleriyle bir
• bütün oluşturan satıcılar karşıdan gözüktükçe başka dünyalardan bir
süre için gelip herkese i.sietliğini vermeye hazır mutluluk elçileri gibi
bir hava veriyordu. Ama ya onlardan birşey alabilecek güçte
olmayanlar için..? İşle öyleleri için çok, çok kötüydü. Öylelerinin
sayısı da az değildi.
' Hatun, bir torba alıp buğday çuvalına gitti. Torbaya epeyce bir
buğday koydu. Kuşku.suz oğlanın halın içindi bu. Sonra alıp gelirdi.
179

Neva
30-09-2012, 06:46
Kızlarda nasıl bir sevinç! "Ağabeg"lerinin yüzü suyu hürmetine
aldıklan buğdayla "çarşı"ya gideceklerdi. O buğdayla kimbilir neler
neler alacaklardı. O sırada birşeyler paylaşmak ister gibi hemen
bitiveren kazlar, hindiler de gelmiş çocuklara doğru boyunlarını
uzatmışlardı. Çocuklarsa onlarla bir şey paylaşmak istemiyordu. "Size
bir şey yok, gidin buradan!" dercesine uzaklaştu-dılar ailenin bu kanatlı
üyelerini.
Hatun torbayı oğlana verdi.
- Haydi gurban olim, bacılarını al da "çiu-şı"ya gidin. Canın ne
isterse al. He mi gurban olim...
El ele tutuşuldu. Oğlan Gülenaz'ın; o da Zinnur'un, o da Yeter'in
elinden tuttu. Torba oğlanın sırtında, "çarşı"nın yblu... Hangi şey tutar
bu mutluluğun yerini..? Başta "büllüklü", yanında da "yarıklar" dizi
dizi..!
Hâfız Celâl'le Abdul Hoca'nm "sohbet"i çok koyuydu. Arada bir
karşılıklı bilgi "tartma"ları olsa da bu çok sürmüyordu. Hâfız
bilgiliydi. Üstelik Abdul Hoca'nm bilmediği Arapça'yı iyi biliyordu.
Bildiğini de gösterip baskın geliyordu. Hele Hatun ara sıra hizmet için
yanlarına geldiğinde iyice coşuyordu. Abdul Hoca'ysa Türkçe
kitaplardaki dini bilgileri edinmişti. Bu bilgilerle kendi oğluna kafa
tutar gibi çıkışlar yapabiliyorsa da, Hâfız Celâle aynı türden çıkışta
bulunamazdı. Söyleşileri yalnızca din üstüne de olmadı. Çok çeşitli
konulan, köyleri, köylüleri, geçim sıkıntılarını...da içine alıyordu.
Özellikle de Celâl'in "cer" konusu üzerinde duruldu. Ve yatsı namazına
değin sürdü. Bu namaz kılınır kılınmaz da yataklar serildi...
180
23
Abdul Hoca ve Hafız Celâl, sabah namazından önce,
kararlaştırıldığı gibi yola çıktılar. Karaçoban köyüne doğru. "Cer"
yapacaktı hafız. Yeni bağış toplıyacaktı kendine. Hoca da ona yardımcı
olacaktı. Öyle oldu.
Hafızın sesi çok güzeldi. Buna bir de Arapça'sı filan eklenince'
çok ilgi gördü. Ezanıyla bile büyülemişti herkesi. "-Böyle güzel bir
sesli kimse şimdiye dek hiç gelmedi köye." yargısı yaygındı. Celâl,
okuduğu Kur'an'la da hayranlık uyandırmıştı. Hem sesi, hem de
"tecvid"iyle... Onun gibi "tecvid" bilen o yörede yoktu. "Dilli bir
adam" olduğu için "va'z"ları da çok ilgi uyandırmıştı. "Ağzından ballar
aktığr'nı söylüyordu herkes. Kısa bir süre içinde köyde yayılmıştı
ünü. Bunda, Abdul Hoca'nm payı da az değildi. Ama hafızın kendisi de
bunu sağlayacak güçteydi.
Karaçoban Köyü, Hafız Celâl nedeniyle"va'z" 1ar yönünden
olduğu gibi "fetvâ"lar yönünden çok yoğun ve ilginç bir dönemi
yaşıyordu.
Karaçobanlı köylü, yanında 20-21 yaşındaki oğluyla "fcivâ" için
hcK;aya gelmişti. Oğlanın durumunun çok önemli olduğu, hocanın
"va'z"larının ışığı altında anlaşılmıştır. Durum, alabildiğine ciddi.
Delikanlı hocanın konuşmalarını dinledikten sonra bunu anlamış,
derdini babasına anlatmıştır. Eğer hocanın sözleri yanlış
anlaşılmamışsa, evli olan bu genç insanın karısı kendisine "haram".
Buysa bir felâket. Olaysa şöyle:
Oğlanın bir kaynanası var. Hem genç, hem de güzel. Güzellikte
kızıyla yarışır durumda. Damad, kaynanasının elini öpmeye.gider. İşte
ne olursa orada olur. El öpme sırasında, delikanlının akhna hocanın
"va'z"ları gelince heyecanlanma ve ardından içinde bir "uyanma"
olmuştur. Yani "şehvet". Böyle de olunca, hocanın "şer'î
açıklamahu-ı"na göre "hurmet-i müsâharet" meydana gelmiş olması
181
gerekiyor. Dolayısıyla da oğlanın kansı elden gidiyor. Oğlanın ailesi
bir kaygı, bir telaş içinde. "Nedir bu başa gelen"? Belki bir yol bulur
diye de babası oğlanı alıp hocanın yanına getirmiştir. Durum bu.
Köylü yalvanyor hocaya bir çıkış yolu bulsun diye.
- Aman hoca efendi oğlanın ocağı yıkılacak. Oğlan ilaha önce de
kaynanasının elini öpmüştü; ama hiçbir şey olmamıştı. Bu sefer nasıl
olmuşsa olmuş işte. Gendisi annatsm...
Hafız Celâl, oğlana dönerek kendisine iyice yaklaşmasını söyledi.
Kasketi önünde hocaya doğru ilerleyen oğlanın durumundan, çok
utandığı belli. Ama ne yapsın? "Şeriat işte"! Oğlanın rahat anlatması
için babasının oradan gitmesi gerekiyordu; bırakıp gitti. Delikanlı,
Hâfız Celâl'le başbaşa.
- Geç şöle otur hele.
Sıkıla büzüle oturdu oğlan.
- Şimdi annat, netlin ele?
Dclikanh anlattı olayı. Ne ki Hâfız Celâl, ayrıntı istiyordu:
- "O sırada şehvet, lemse mukârin oldu mu"?
Delikanlı hiçbir şey anlamamıştı.
- Annamadım efendim. Ne "oldu"mu?
Hoca ne demek istediğini açıkladı;
- Yani tam o su-ada mı şchvcticndin? El öperken mi?
-Hee!
- "Alet de mutaharrik oldu mu"?
Delikanlı yine anlamamıştı.
- Bunu da arınamadım hoca efendi.
- Oğlum, yani senin "şey"in kahtı mı o sırada?
Delikanlı başını eğdi ve "evet" anlamında salladı.
- Söle söle. Şeriatta utanma olmaz. Dilinle söle. Kahtı mı,
kahmadımı? "
-Kahü!
- Nasıl kahtu tam şöle mi, yohusa şöle mi?
Delikanlı "şey"in o sırada adamakıllı kalktığını anlatmaya çalıştı.
182
Ne var ki diliyle anîaünca hoca yine istediği karşıhğı alamamıştı.
- Elinile anılatsana oğul, elinile annat. Görset elinile;
Delikanlı "şey"in o su-ada ne denli kalkıp dikeldiğini, iki
başağının ortasından ve şalvarının üzerinden eliyle göstereıgk anlattı.
Böylece hoca anlamıştı ki, genç adam, kaynanasının elinV öperken
°§ehvet"e gelmiş ve "âlet"i o sırada "tam mûtaharrik olmuştur". Peki
ne yapabilirdi şimdi? Hoca yüzünü, alnını buruşturup düşünmeye
koyuldu. Ne ki hiçbir kurtuluş yolu yok. Oğlanın karısı, bu olay
nedeniyle, kendisine "ebedî haram" olmuştur. Çünkü "hurmet-i
müsâharet", yani "hısımlık nedeniyle haramlık" gerçekleşmiştir o
"şehvei"le. "Al belâyı başına"! Hafız, oğlana bir çıkış yolu
göstcrememenin sıkıntısı içinde. Oglansa bir umutla onun gözlerine
bakıyor. Hafız düşündükçe düşünüyor. "Ulan cşşekoğlu eşşek biraz
yalan söyleyip kurtulsana. Aletim o sırada kahmadı desene itoğlu it."
Hoca onun biraz yalan söylemesini çok islerdi, ama oğlan "Şeriat"ı
düşünüp herşeyi açıkça anlatmıştı. "Günâh" olmasın diye... Aslında
oğlan, el öpme sırasında "şehvct"e gelirken "Şeriatın ne dediğini"
bilcbilmiş olsaydı, "çare"si de vardı. Bunu da anlatü hoca.
Şöyle olabilirdi: '
El öpme günü. Damad ve kaynana, pamad uzanıp kaynanasının
elini öpüyor. El elç dokununca olağan d ı ş bir coşkulanma. Damadda
önü alınmaz bir cinsel istek. Oğlan, gerekeni yapmazsa durumun neye
yolaçacağmın bilincinde. Kaynanasının eli dindeyken yanındakilere
.sesleniyor: •
- Hemen bir "perde" getirin!
Herkes şaşuıyor ne "perde"si istiyor diye. Ama o direniyor:
- Duymadınız mı perde getirin dedim. Haydi acele.
Bulup buluşturuyorlar, bir "perde" alıp getiriyorlar.
- Perdeyi bu araya gerin!
"Ne yapmak istiyor acaba"?
Delikanlı bir eliyle kaynanasının elini tutarken, öbür eliyle de
göstererek perdenin, kendisiyle kaynanasının arasına gerilmesini ve
oradaki herkesin dışarı çıkmasını Lstiyor. Dediğini yapıyorlar. "Bir
bildiği var" diye. Perdenin bir yanından eli yine kaynanasının elinde.
183
Kaynana da şaşikın, ama ses çıkarmadan "işin sonu bir şeye varacak"
diye bekliyor. Elele olsalar da arada perde olduğu için oğlanı artık
görmüyor kaynana. Ve oğlan başlıyor yapılması gerekeni yapmaya:
Perdenin bir yanından sokulu eliyle kaynanasının elini yine sıkıca
tutarken öbür eline "şey"ini alıyor. Koyuluyor "menisini getirme"ye.
Kalkan "âleti tükürükleme" ha babam de babam; sonunda "meni"
gelmiştir. IVleni döküleceği yere dökülüyor, oğlan işini bitirdikten
sonra şalvarını çekiyor yukarı. Kaynanasının elini de tutmasına artık
gerek olmadığı için bırakıyor. Perdeyi de kaldırıyor ortadan.
Kaynanaysa hiçbir şey anlamadan bakıp duruyor. Damadın
açıklamasıysa yalnızca şu kadar:
- "Şeriaun icabı".
Hâliz Celâl oğlana anlatıyordu:
- İşte o zaman böyle yapsaydın, "şehvetin tedaisi ortadan kalkardı"
ve bir şey lâzım gelmezdi. Bunu yapmadığından şimdi garın sene
"haram". Çoh çoh "cahillik" etmişsin oğul. Başha da çaresi yoh. Ne
yapah yoh iştc!>
Oğlan boynu bükük ve çaresiz çıkıp gitti hocanın yanından.
Va'zları ne durumlara yolaçarsa açsın, kimse Hâfız Celâl'i
kınamıyordu. Kötü durumlar karşısında da "Şeriata boyun eğiliyor"du.
Hâliz kı.sa süre içinde ününü çevre köylere bile duyurmayı
başarmıştı.
Vc gördüğü "itibar"ı, ilgiyi, "cer" alanına dönüştürmeyi bilmişti.
Çokça zekât toplanmıştı hafıza. Küçük, büyük baş hayvan olarak,
tahıl olarak.. Bir başka başarı da, toplananların, pazarlanmak üzere,
Hınıs'a, Erzurum'a gönderilmiş olmasıydı. Hayvanlar, satılacak
hayvanlara, tahıl da satılacak tahıllara katılarak gönderilmişti. Hafızın
kendisi de onlarla birlikte gidince, Abdul Hoca dönmüştü Simo'ya.
184


24
"Türko" nenesine bilgi veriyordu,
-Nene "kulleteyn" i bilirsin?
- Ola oğul "kunnetin" nedir, ne bilim?
- "Kunnetin" değil nene, "kulleteyn",
- "Taym"mı maymı da bilmem, na.sd bilim?
- Nene gene deyemedin, "kulleteyn".
- Eşşcgin sıpasma bah, ben ne bilim o dediğin nedir?!
- Nene "kulleteyn" bir göl.
-Nasdbirgöl?
- Bizim evimiz keder bir göl. Fuiıhlt göl. (havuz)
- Nerde gördün o gölü?
- KarıaJİJ kövünde. Başka kövJerde de varmış.
- Ncydirfer o gölde?
- Taharet alirler, abdest alirler, fırtıhlarmı silirler atirler içine.
Kap yıhirler. Kül, tezek düşir içine, Kürtler, bu gölün suyundan alıp
yemek de pişirirler. Benim için karışir (midem bulanıyor).
- V lyy, başlan batsın pis Kürtlerin.
- Nene öle deme!
- Niye, senin anan da Kürt olduğu için mi?
- Anam Kürt. Hcmi de, Kürtler eyi insanlar. Fakilcrin garınlarım
onlar doyurirler. Yohusa fakileri kim doyurur? Benim gjımımı doyuran
da onlar değil mi?
- Ey oğul, Allah razı olsun, ne diyim? Ben pisliklerini söledim.
- Anam pis mi?
- Anan Kürtlükten çıkü da ondan. Pis değil.
- Yoh nene pislik şeriatlarından.,
- Ele mi?
-Ele!
185
* * *
Köylüler, imanlarının ücretlerini kendileri öderdi. Genellikle
buğday karşılığı "tutarlar"dı imamlarını. Şu kadar teneke buğday.
Bununla birikte, imamın; tarla, çayır işlerine de göz yumarlardı.
Dahası, bu yönde yardımcı bile olurlardı. Köyün ortak topraklarından
ekeceği, biçeceği yerler ayırırlardı. Bu topraklarda eker, biçerken
imamın kimi namaz vakitlerine geç kalmasını, ya da biç gelmemesini
hoşgörürlerdi. Bu, hem imamın, hem de köylülerin işine geliyordu.
Köylü, fazla ücret ödemekten kurtulmuş oluyordu bu yolla. İmam da,
köylünün verebileceğinden çoğunu elde edebiliyordu. Zamanla, orta
durumlu bir köylüden daha iyi duruma ulaşan imamlara bile
rastlanabilmekteydi.
İşte Abdul Hoca da Simo köyünde bu duruma ulaşntııştı. Simo'da
satınalıp genişlettiği bahçeli, ahu-lı bir evinden başka, mah-davan bile
olmuştu. Dahası, güçlü ve dayanıklı bir kişi olmasından, kendisine
ayrılan toprakları ekip biçmekle yetinesemiş; kendisi de toprak saün
almıştı. Yetişebildiği kadarını, karısı Katun'la birlikte ekip biçiyor;
yetişemediği kesimleri de ücret karşılığında ektirip biçtiriyordu. Hatun
aynca nıala-davara da bakıyordu.'Sürekli işler, Hatun'un üzerindeydi.
"At gibi" ve şaşılası bir dayanıklılıkla her yana koşuyor, bir sürü işi
birarada görüyordu kadıncağız. Tarla-çayır işi bitince Abdul Hoca, cami
işinden başka bir işe hiç mi hiç bakmazdı. Ya cemaatle "sohbet"' eder,
ya oturup teşbih çeker, ya dinsel öyküleri içeren kitapları okur, ya da
yatardı sürekli. Her hizmetinin de görülmesini eksiksiz isterdi.
Hizmetinde bir eksiklik gördü mü, Hatun'u acımasızca döverdi. Ve bu
dövme olayına sık sık rastlanırdı. Kadın, birçok kez ölümün eşiğinden
dönmüştü. Öylesine dövülmüştü. Ama kocasının dövdüğünü kimseye
yansıtmazdı kolay kolay. Kadının, hem dövülebileceğine, henrı
sevilebileceğinc inandırılmıştı. Daha doğrusu, bunu bir "değişmez
kader" olarak benimsemişti Hatun. <
Abdul Hocanın durumunun biraz iyi olması, aile bireylerinin iyi
yiyip iyi içtikleri, iyi beslendikleri, giyim-kuşamlarıriın iyi olduğu
anlamına gelmiyordu. Bu yön çok mu çok berbattı. En kötü durumlu
köylünün beslenmesinden ve giyim, kuşamından farklı değildi. Çünkü
186

Neva
30-09-2012, 06:48
Abdul Hoca, eline geçeni, mal-davar, ya da toprak satmalmaya
veriyordu hep. İnek, öküz, koyun sayısını çoğaltıyor, tarlasını,
çayu-ını genişletiyordu.
Hocanm gittikçe büyüyor olması, giderek köylülerin, özellikle de
bir kesiminin hoşuna ^gitmez olmuştu. İmamı buyrukları altında
görmek isleyenler, iyice tedirgin olmuşlardı. Ayrıca imam Türk'tü.
Köyün tümüyse Çerkez'di. Bir Türk'ün, durup dururken güçlenmesi
hiç de sevimli gelmiyordu.
Bütün bu nedenlerle, Abdul Hoca, Simo'da artık pek
sevilmiyordu. Köylüyle arasındaki ilişki oldukça bozulmuştu. Arka
çıkanlar da vardı kuşkusuz. Ama bunların sayıları çok değildi. İçlerin
de güçlü kim.seler de azdı. Kısacası, hoca yalnız kalmıştı büyük
ölçüde. İlişkilerin bozulmasından sonra, hocayla köylüler arasında
zaman zaman kavgalar da oluyordu. Hocanın dövülmesine bile
rasüanıyordui Ne ki, hoca yılmıyordu. Savaşımını sürdürüyordu.
- Mezin Ahmet, bu Çerkezler, .seni burada durdurmazlar.
Abdul Hocaya söyleniyordu bu. Söyliyen de karısı Hatun'du.
Hatun, taktığı bu adla seslenirdi-kocasına. Aslında "Mezin Ahmet",
Şarkışla'nın bir köyünde herkesin biraz safça tanıdığı bir müezzin
adıydı.
, H(x;a, karısını hem azitflar, döverdi; hem de sırasında dinlerdi. Bu
uyıuısını da yabana atmamıştı, Simo'da, Çerkezlerin içinde ev, tarla,
çayır .satın aldığına pişmandı artık. Esmer'de, ağaların elinde kalan
topraklarının acısını çıkarırcasına Simo'da satınalma yoluna giünişti,
ama neye yarardı? Tekti, yalnızdı bir sürü istemez kimselerin
karşısında.
- Bilirsin, ben de bilirim amma, bir kerre yanıldık. Kurtulmah da
zor olacah.
-Get, başha bir kövde imamlıh bul, satah-savah gidek.
- Hele dur bahah, Allah Kerim.
Öğle olmuştu. Hoca camiye^ Hatun da mala-davara-yöneldi.
Oğlan da, birçok kez dayaklarını yediği Tepo'nun çocuklarıyla
oynamaya giünişti. Çocuklarla, kimi zaman çelik-çomak, kimi zaman
da "aşıh" (aşık) oynardı.
187
Hoca camiye giderken, iki kişinin, yolunu kestiğini gördü.
İkisinin de niyeti iyiye benzemiyordu. Yolunu değiştirip biraz uzaktan
gitmeyi denedi, ama hayır, adamlar yol vermiyorlardı. Ellerinde
sopalar. Canavar gibi de bakıyorlar. Bunlara karşı birşeyler yapmak
^erek. Ama, ne? Hoca, kendini savunabilecek birşey bulabilmek için
çevresine bakındı; taştan başka birşey yok. Korkak da davranmamak
gerekiyordu. Yoksa adamlar daha da çok yürekleneceklerdi. Hoca, hiç
oralı değilmiş gibi ve adamları görmezlikten gelerek yürüdü. Adamlar
laf attılar. Ana-avrat sövmeye başladılar. Hoca üstüne almıyormuş gibi
davrandı. Ama boşuna. Karşıdaki eli sopalılann saldıracakları belli.
Çevredekiler dc bakışıyorlardı. "-Ne yapıyorsunuz, hocaya böyle laflar
söylenir mi?" diyen, araya giren yok. Başka zaman, başka ortam,
başka yerde olsa böyle bir şeyin olabileceği düşünülmez bile. Hocaya
karşı gelinmez. Hele kötü söz, hiç söylenmez. Hele hele saldırmak,
dövmeye kalkmak, dövmek., hiç olamaz. Bir terbiyesizlikte bulunan
kimse, hemen susturulur, cezalandmlır. Çevreden bakanlar, hocanın
dövülmesini ister gibi bakıyordu. Kadın, erkek^ çoluk-çocuk.. hep
seyirci. Biraz ötede, hocanın oğlunun da içlerinde bulunduğu çocuklar
oyunlarım bırakmış, kavga izleyicilerine katılmak üzere koşmuşlardı.
Hocanın oğlu baktı ki, sövülüp sayılan ve saldınya uğramak üzere
olan, babası. Hemen eve, anasına haber vermeye koştu. Anası yoktu.
Mala, davara gitmişti. Oğlan, orada gördüğü bir dirgeni alıp döndü.
Babasına yardım etmek istiyordu. Hoca, kimsenin kendisine yardımcı
olmadığını da görünce, bir anlık bir karar ve hareketle, eli sopah iki
kişiden birinin elindeki sopayı aldı. Ve hemen yana çekildi.
îCarşısındakiler artık kolayca saldıramazdı. Kendisi de saldırmadı. Tam
bırakıp yoluna gideceği sırada, oğlu, aklı sıra babasına yardım için
elinde dirgen geliyordu. Elinden sopası alınmış olan, hemen çocuğa
doğru koştu, yetişip dirgeni aldı elinden. Ve dönüp, hocaya dirgenle
saldırdı. Korkunç bir boğuşma. Ard arda vurulan dirgenler ve sopalar,
hocanın iflahını kesiyordu. Çocuk, ağlıyor, bağu-ıyof ama elinden
birşey gelmiyordu. Boğuşma> bir evin duvannm yanındaydı. Çocuk
damın üstüne çıktı, orada bulduğu Myükçe taşı, ^dırganlârm üzerine
yuvarladı. Taş, babasının üstüne de düşebilirdi. Ama çılgına dönen
oğlan, bunu düşünemedi. Saldırganlar, ne olduğunu şaşırıp saldırıyı
bıraktılar. Hoca da kendini toparlamaya çahşü. Hemen ardından, olanca
188
güGünü kullanarak, yüzü-gözü kan içinde camiye doğru ilerledi.
Vardığında cemaat birikmişti.
- Ey cemaat, görün hoçanızm halini. Bu durumdaki insan, size
imam olacah, önünüze geçip namaz kıldıracah! İşte gözlerinizle görün.
Peygamberi nasıl sevindirdiğinizi anlayın!
Sözler de çok etkili olmuştu. Hemen ilgilendiler.
- Hangi kâfir oğlu kâfirler bunu yapüysa cezasız bu-akılmasm!
- Başka köyler bunu duyarsa bize ne der?
- Muhtarı-azası yok mu köyün? Bu zâlimler kimlerse
cezalandnsmlar.
Hacı Mûsâ da oradaydı. Mûsâ, hocayla iyi konuşurdu.
Arkadaştılar.
- Hoca, söyle, o kâfir oğlu kâfirlerin kimler olduğunu söyle, ben
yalnız başıma gidip onların hakkından gelim! Onların hakkından
gelmedikçeöe gelip arkanda namaz kıhnıyacam. Haydi söyle!!!
Hacı, kükrüyordu. Ağzından köpükler saçılıyordu. Az-çok arkası
da vardı hacının. Oldukça etkili olduğu söylenebilirdi. Ama hocanın
karşısında olanlar, daha güçlüydü. Hocanın karşısında bir Tayfur Ağa
vardı ki, çok "hükümlü"ydü. Köyde, yeni yazıyı bilen okur - yazar
hemen hiç yokken, Tayfur Ağa'nm çocukları büyük kentlerde
fakültelerde okurlardı. Çokça adamları vardı. Zengindi çünkü. Köyün
yansına yakın toprağı vardı. Hocayla bir süre arası iyiydi. Ama
"bitinin biraz kanlandığını" görünce h(x;ayı sevmez oldu. Yine de olay
karşısında cemaat üzgün görünüyordu. Hacı M usâ cemaati de kınadı.
- Hocanın başına gelen hâdise, yeni değil. Daha önce de
saldırmalar oldu hocaya. Ne yaptınız? Siz oturup sesinizi
çıkarmazsanız, zavallıyı öldürürler de. Camiye niye geliyorsunuz?
Sevap kazanmak için mi? Allah nzasını elde etmek için mi? Hocanm
başına gelenlere seyirci kalmanıza Allah razı mı olacak?
- Hacı, hele dur, sakin ol! Elbette ki onlann yanma kalmıyacak.
- Onların yanma kalmıyacakmış! Daha öncekiler kalmadı mı
sanki? ,
- Yine de sakin ol hele. Muhtarı da çağıralım, birşeyler yapalım.'
Su getirmişler, hocanın kanlarını temizlemişler, yaralarını
189
sarmışlardı. Hoca biraz kendine gelir gibi oldu. Ama namaz kıldıracak
gücü yokm. Hele ezan okuyacak gücü hiç kaünamışü.
- Hacı sen ezan ohu. Namazı da geç, sen kıldır.
Ordan burdan da zorladılar; hacı çıkıp caminin damında ezan
okudu. Sonra da inip cemaate namazı kaldırdı. Ve hemen muhtarı
çağırdılar.
Muhtar, saldırganları bulup getirdi. Saldırganlar, hocanın elini
öptüler. Barışmışlardı artık. Olay kapandı. Hocanın yediği dayak da
yanma kaldı.
Duran çocuklara katılmış oynuyordu yine. Simo'ya geleli hemen
hiç okumuyor, sürekli oynuyordu. Bir daldı mı, akşama değin başım
kaldırmıyordu. Yemeyi-içmeyi bile aklına getirmiyordu. Nenesi ve
babası da bu duruma çok kızıyorlardı.
Epeyce aşık üunüştü. İki cebini de şişire şişire doldurmuştu. Çok
mutluydu. Kartallı köyünde kitaplanna dalarken, dersleri yükselirken
vc yeni şeyler öğrenirken duyduğu mutluluğa benzer bir mutluluk
duyuyordu oyundan vc kazandığı aşıklardan. Tadına doyulmaz oyuna
alabildiğine daldığı ve kendinden geçtiği bir sırada, korkunç bir
pençeyi, ensesinde duydu. Ve yuvarlandı. Babasının pençesiydi
yuvarlıyan. Babası demek, ölüm demekti. Anasını döverken, nasıl
giriştiğine, zavallı kadını yerde nasıl serili bıraktığına nice kez tanık
olmuştu. Kendisi de kaç kez yemişti onun dayağını. Kaç kez
öldürülesiye dövülmüştü. Onun için babasını, Azrail'le bir tutardı.
Azrail'ini görür görmez, toparlanıp fırladı. Azrail'i de arkasından
koşuyordu. Ama yetişemedi.
Babasını kolladı. Babasının akşam namaza gittiğini görünce, eve
girdi. Biraz ekmek alıp yiyecek ve hemen geri çıkacaktı. Gece de
ahırda, samanlıkta kalırdı belki. Birçok kez olduğu gibi.. Babasının
korkusundan..
İçeri girince nenesi, anası, bacıları vardı.
- Ana çoh acıhtım.
190
- Bir parça ekmek al, ye, çıh! "Çebik" (çabuk) ol ki, baban gelip
yabalamasın. Yabalarsa öldürür. Sen oynarken yabalamış, köpürirdi.
"-Elime geçirirsem öldürecem!" diyirdi. Haydi çebik.
Anası yukarıda, kimse uzanmasın diye asılı bulunan, el kadar
ekmek alıp verdi.
- Ana gurban olim, biraz de yağ sür.
Anası bü-az da yağ sürdü. Dışarı fırlayacakü ki, babası içeri girdi.
Korkudan sanki kanı donmuştu çocuğun. Anası araya girip yalvarmaya
başladı.
- Beni öldür de, çocuğu bırah. Daha kaç gün oldu geleli, yavrum
gene gidecek. Gurban olim dövme onu. Zaten korhusu gendine yeter.
; Babası dövmedi artık. Ne ki, dövmeden beter bir şey yaptı:
- Ola getir o ccbindckilcril
Çocuğun cebindekiler, canı gibi sevdiği aşıklardı. Aşıklarının
istenmesi, ca'hmm istenmesi gibiydi. Korka korka babasına doğru
adımlarını atarken ağlıyordu bir yandan da. Ama babası onun
ağlamasına da, yalvarmasına da bakmadı. Anasının yalvarmalarına da
/ aldırmadı. Cebinden aşıklarını boşalttırdı. Ne yapmak istediğini herkes
sezmişti. Belliydi çünkü. Boyalı, "kınalı kınalı" aşıklar. "Heneke" adı
verilenlerin içine kurşun dökülmüş. Çocuk bunları bir sürü çabayla,
uğraşa uğraşa ve "alnının tcri"ylc kazanmıştı. İki cebinden, 15-20 tane
aşık çıkmıştı. Bakanların yüzüne gülüyordu hepsi. Öylesine alımlı,
öylesine tatlı. Acımasız baba, bunları aldığı gibi, önündeki yanmakta
olan ocağa attı. Bunların atıldığını gören çocuk da kendini attı ocağa.
Parçalanırcasına çığlık kopararak.. Baba çocuğu tuttu, yukarı kaldırdı,
yere vuracakü, karısı kollanndan yakaladı.
- Çocuğu öldürecen mi deli herif? Aşıhlannı atman yetmedi, bir
de çocuğun gendini mi öldürecen? Çocuğu bırah da git Çerkezlerie
başa çıh. Gücün çocuğa mı yetir? Yavrum, babasının, anasının yanma
bunun için mi geldi? Sen de heç merhamet yoh mu?
Hatun bunları söylüyor, heıp de ağlıyordu. Küçük çocuklar da
ağlamaya başlamıştı. Neden sonra, nene de olaya karıştı, oğluna
durmasını söyledi. Hoca bu-akü çocuğu ve geçip oturdu.'Ve güzelim
aşıklar yanıyordu ocakta.
191
25
Görkemli Simo dağı. Önünde, otlatmak için götürdüğü 15
koyun, 2 dana, 2 inek, 2 öküz, 1 tosun. Boynunda azığını, kitabını
koyduğu heybesi, elinde sopası. İrili ufaklı yamaçlar, dereler, tepeler.
Çalılıklar^ kayalıklar. Sıra sıra, sivri sivri taşlar. Söğüt ağaçları, alıç
ağaçlan, yaban armudu ağaçları, kuşburnu ağaçlan.. îğri büğrü yollar.
Sızan süzülen yol yol sular, alarak çıkan göz göz kaynaklar. Kadife
gibi yerlere serilmiş yeşil bitkiler, kökünden kopmuş, kurumuş ve yel
önünde .savrulup giden otlar. Yeşilleri türlü türlü. Tüylü, tüysüz,
yapraklı yapraksız. Dar, uzun yaprakları kol gibi yanlara atılmış
olanları. Kısa, geniş yaprakları gül gibi açılmış olanları. Kartlaşmış
"kenger"ler, "boğa dikenleri", çiçekli - topuzlu dikenler. Boncuk
boncuk üzerlikler, yavşanlar, süpürgelikler, durmadan kokularını yayan
kekikler. Sürü sürü kuşlar... Simo dağı. Nice savaşlara sahne olduğu
için yer yer boş kovanlara, kurşunlara da raslanan ulu dağ.
Hayvanlar mutlu. İstedikleri otu bulabilmekteler. Dilediklerini
koparıp kopanp yemekteler. Yanlarında su da bol. Kolayca sularını
içmekteler. Hava da şimdilik güzel.
Bir kaynağın başına oturdu. Azığım çıkanp koydu önüne.
Ekmek, peynir vardı. Peynirden bir parça aldı, ekmekten kopardığı bir
parçanın içine koydu. Yemeye koyuldu. Kaynağın suyu, lekesiz.
Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olanların duruluğunda. İçinde ne
var, ne yok ortada. İşte kum taneciklerini taa su yüzüne değin atı
atıveren, özgürlüğüne kavuşmak için kabuğunu patlattığı yerin
derinliklerinden kaynayıp gelen su fiskeleri, göz yuvarlarına dönüşmüş
doğum yerleri ve çevresinde kum tepecikleri. Ne güzel "göze".
Çevresine yalıyarak gittikçe yuvasını genişleten ve önünde
oluşturduğu akağında nazlı nazlı akıp giden şiir gibi bir su. İçiyle,
dışıyla güzellik işte bu. Akağın iki yanında türlü desenli halı gibi
serili lyeşil bitki örtüsüyle güzelliğe güzellik katılmakta. Çimler
üzerinde gezen, yerden yiyecek topluyan, küçücük gagalarını batırıp
batmp su içen, arada bir kanat çırpıp uçan minik kuşlar ve "cik
cik"leri, sözleri-sazları güzelliği bütünlemekte. Ve bu güzelliklerle
yarışan başka güzellikler.. Ekmek peynir, su istetmişii. Ellerini iki
192

yana destek yapıp eğildikten sonra ağzmı uzaup su içti. Başını kaldu-dı
bi daha içti. Gidip ekmek ve peynirden bi kaç lokma daha aldı. Varıp
sudan bi daha içti. Bu kez avuçla.. Parmaklannm arasından sular aka
aka.. Gidip yemeyi sürdürdü. Ekmeği, peyniri bitirdi. Daha olsa, daha
yiyecekti. Yazık, bitmişti azığı. Midenin kalan boşluğunu doldurmak
istercesine, ağzını dayayıp yine su içti. Kalkıp gerindi. Otlattığı
hayvanlar aklına geldi. Sağa, sola baktı, taa uzaklarda olduklarını
gördü. Heybesini aldığı gibi koştu. Kavuşmuştu hayvanlara. Toplayıp
aşağılara, biraz önceki kaynağa doğru götürdü. Ve varıp yine oturdu
orada. Bu kez kitabını çıkardı, okumaya koyuldu. Öğrendiklerini ve
ezberlediklerini gözden geçirdi. Amacını anımsadı: "Alim olmak".
Hem de "Basra'daki, Kûfe'deki âlimlerden daha büyük âlim olmak". Bu
da yetmez, başa geçmeliydi. "Cumhurreisi" dedikleri nasıl başa
geçmişti? "Akıllı olduğu için". Ülkedeki "en akıllı in.san"ı bulup başa
geçirmişler. Kendisine de bu yol açıklı. "En büyük âlim" olur ve "en
akıllı insan" olduğunu da gösterip kanıtlarsa, "başa geçebilir"di.
Demek ki bugünün "şu çelimsiz" çocuğu, yıllar sonra, herkesin gidip
soru soracağı, akıl danışacağı "bir büyük kişi", bir "cumhurbaşkanı"
olacak. Peki ne yapacak o zaman? Nc yapmalı? Önce çocukların
islediklerinden başlamalı. Çocuklar aşık mı istiyor; verilmesini
buyurmalı. Her türlüsü. "Kınalı kınalı aşıklar". Çocuklar, "haşıl" mı
isliyor; yağlı dürüm mü isliyor; "elli pilav" mı isliyor; sağlayıp
doyurmalı hepsini. Erkeklerin, kadınları <'c çocukları dövmelerini,
kesinlikle yasaklamalı. Malı çok olanlardan alıp, malı az olanlara
vermeli. Herkese, yiyecek - giyecek dağıunalı. Herkese büyük büyük
evler, Tutak'taki gibi konaklar yaptırmalı. Bütün bitler, pireler,
sinekler, yılanlar, köpekler öldürülmeli. "Fırtıklı - fırtıksız" tüm
kulleieynler kaldırılmaU. Pınarlar akıtılmalı. Bolca kavun - karpuz
ekilmeli. Meyve ağaçları dikilmeli. Herkese al, araba verilmeli. Bütün
bunları ve daha başka şeyleri sağlamalı o. Sağlıyacak. Hele bir "âlim"
olsun; hele bir "başa geçsin"! Kötüler ve kötülükler görür gününü;
"hepsini temizliyecek"! Her yanı "cennet" yapacak. Hele bir "âlim"
oLsun, hele bir "başa geçsin"!!! İyi ama "âlim" olmak, "başa geçmek",
çalışmadan olmaz ki! Öyleyse, aşık oynamasını yasaklarken ve
aşıklarını yakarken babası "haksız değil". Neden ki, bunlar okumasına
engel. Anasının, babasının yanına geleli, hemen hiç okumamış
193

Neva
30-09-2012, 06:49
olması çok köüi. Hiç zaman yitirmemesi gerekirdi. "Böyle zamanlanm
geçip giderse ben nasıl âlim olurum, nasıl başa geçerim?" Dalıp
gitmişti. Okumayı sürdürdü. Saldırdı satırlara. Okudu, okudu.. Başmı
kaldu-dı ki hayvanlar yine yok. Bu kez, bir yerde de gözükmüyorlar.
Hemen fu-ladı heybesini alarak. Bir tümseğin üstüne çıkıp baktı, işte
oradalardı. Tatlı tatlı otluyorlardı. Yanlarında da kuşburnu ağaçları.
Kırmızı kırmızı, kimi ham, kimi olgun kuşbumular. İçlerinde küçük,
sert, tüylü çekirdekler. Tüyleri, ele, ağıza batan türden. Çekirdeklerin
de, tüylerin de ayıklanıp temizlenmesi gerekiyor yemek için. Ne tatlı
bir meyve.: Daha tatlısı da var mıdır? Ayıklayıp temizlemekten
usanıncaya dek yedi. Karşıda yaban armutları da vardı. Varip biraz da
onlardan yedi. Topladıklarıyla heybesini de doldurdu. Anasına,
bacılarına götürecekti.
Sağdan, soldan yürüyen, birleşen bulutlar. Hava bozacağa benzer.
Hayvanları toplayıp götürse iyi olur. Yağmura tutulmadan eve
gitmeli. Ama daha akşam olmadı. "Akşam olmadan eve gidersem
babam kızar". Gitmekten vazgeçip beklemeye karar verdi. Biraz sonra
yağmur atıştumaya, hava gürlemeye başlamıştı. Hayvanları biraraya
topladı. Kendisi de^ yatan bir öküzün bacaklarının arasına sokuldu.
Gevişliyen öküz, başını çevirip baktı, sonra başını yine uzatıp
gevişini sürdürdü. Gök gürültüsü, şimşek, hızlanaıı yağmur.. Ve
öküzün bacakları arasında uyuya kalmışü.
Uyandığında yağmur durmuştu. Akşam olmuş, hava da
kararmıştı. Sığırlar hep oradaydı. Ama ya koyunlar? Koyunlar yok.
Yukan çıkıp baktı. Görünürlerde koyun moyun yok. Çılgın gibi düştü
ortalığa. Aramaya koyuldu. Karanlık gittikçe bastmyordu. Epeyce
aradıktan sonra koyunları buldu. Ama "dur hele bir sayım". Saydı.
Beşi eksik. "Eyvah ne yapacam şimdi?" Heybesini, belirli bir ağacın
altına, gözükecek biçimde astıktan sonra aranmaya başladı. Bir aşağı -
bir yukan. Koş babam koş. Bir deli şaşkmlığıyla çırpındı. Sonra biraz
kendine gelip bilinçli aramaya koyuldu. Aradı, taradı; bulamadı.
Karanlıktan biraz uzaklar seçiJemiyordu artık. Hayvanları hemen önüne
Vatıp gblürmeyi düşündü. Köy, epeyce uzaklardaydı. Hemcnçıksa, bir
- bir buçuk saatte ancak ulaşabilirdi. Ortalık daha da kararmadan yola
çıkmalıydı. Biraz daha kalsa, kurt tehlikesi de olabilirdi. "Fakat,
koyunlan bulmadan gid^sem, babam beni (te, anamı da öldürür." Biraz
194
daha aramaya karar verdi. "Bu kadar uzaklaşmamalıydım" diyerek
kendisini kmadı. Köyden o kadar uzaklaşması, hem hayvanku-mı iyi
otlatmak, hem de dağ meyveleri bulup yemek, toplamak içindi.
Aramayı sürdürdü. Bir ses. Kadm sesi. Hem de anasının sesi:
-Duraaaaanü!
Demek anası da onu aramaya çıkmıştı. " - Bu oğlan niye
gelmedi, malla - davarla nerde kaldı?" diye düşünerek..
-OlaDuraaaaaanü!
- Bardayım, ana hurdayım.
- Duraaaaan..!
- Anaaaaa! Ben hurdayım, hurdayım..!
Sonunda anası işitmişti onun sesini.
' Ola orda mısm?
-Bordayım.
Anasının karaltısı gözüktü. Görür görmez de hemen yanma
koştu. Bir yandan da ağlıyordu.
- Ola nerde kaldın, niye bu keder bekledin?
Ağlıyarak karşılık verdi anasına.
- Uyumuşum, koyunlar uzahlaşmışü. Onları aradım.
- Buldun mu?
- Buldum da beşi "cskik".
- Baban ikimizi de öldürür.
- Barabar anyah.
- Olmaz, artıh gedek. Karanhh bastırdı. Daha geç kahrsah
elimizdeki leri de kurda - kuşa yediririk. Hani inekler, öküzler nerde?
- Aşağıda otlirler.
- Heyben?
- Aha şoo ağaçta asılı.
- Haydi seğirt, al, gidek.
Koşup aldı heybeyi. Boynuna taktı. Koyunları da alıp sığırların
yanına indiler. Ve hepsini önlerine katıp köyün yolunu tuttular.
I Bir-bir buçuk saat sonra da vardılar.
195
Yolda, beş koyunun eksik olduğunu babaya söylememeyi, ertesi
gün gelip aramayı kararlaştırmışlardı.
Vardıklannda, baba yan gelmiş yatıyordu.
- Kız getirdiniz mi hayvanlan?
-Heee! :
- Ey otlamışlar mı?
- Heee, otlamışlar, kannlarını şişirmişler.
- Ey. Şimdi bir "istihkan" (bardak) çay yap da içim.
- Çebik yaparım, çocuğun kamını bir doyurim.
Anasının ;getirdiği ekmekle yoğurdu yedi. Geçti bir köşeye
büzüldü.
Anasıyla birlikte, güneş daha doğmadan çıktılar koyunlari
aramaya. Otlatılacak malı-davan, uygun bir yamaca sürdükten sonra..
Tırmandılar koca dağı. Tırman ha tırman. Aynı "göze'*ni|n yanma
vardılar. Başladılar sağı-solu taramaya. İki koldan. Bir^iki saat aradılar;
yok. İkisi de yorulmuş olarak biraraya geldiler. Karınları da adamakılh
acıkmıştı. Gidip "göze"nin başına oturdular. Ekmek, peynir. Hem
yediler, hem içtiler, hem kaygılı kaygılı konuştular.
- Ana koyunları bulamasahneyderik? » ,
-Bilmirim ki. Baban öldürür bizi.
- Ana bulmasah heç demiyek babaina.
- Ya örgcnirse? . •
- Örgenemez. Nerden örgenecek?
Gerçekten de Abdullah Hoca, malı-davarı karısı Hatun'a
bıraktığından; malla-davarla pek ilgilenmezdi. Rahattı. Çerkezlerle
ilişkileri bozulmamış olsaydı keyfine diyecek yoktu. Malı-davarı karı
görsün, kendisi yan gelip yatsın. Yine de terslik bu ya, ilgileneceği
tutabilirdi.
Karınlarını doyurduktan sonra bîr daha aramaya çıktılar. Yine iki
koldan. Bu kez iki-üç saat. Yine biraraya geldiler, yine
196
bulamamışlardı.
- Ana çoh korhirim. Babam bizi sağ bulmaz.
- Hele dur bahah, Allah Kerim.
- Babama demiyek, he mi?
- Hee, heec! Bulamasah demiyek.
Soluklanıp bir daha çıktılar. İyice hakulâr. Yok, yok, yok.
- Ana "hırhızlar" (hırsızlar) çalıp götürmüştür.
- Olur mu olur oğul. Allah'larından bulsunlar.
- Kurtlar da yemiş olur mu?
- Kurtlıu- yemiş olsaydı, "cemdek"lerini (ölülerini) bulurduh.
- Hepsini yemez/er mı?
- Yemezler.
Biraz daha aradılar. Hiç bakmadıkları yerlere, derelere bakülar.
Yine yok. Önlerinde bir dere kalmıştı. Oldukça dar, dikenli kuşburnu
ağaçlarıyla kaplı. Ağaçların aralarından girmeye çalışarak ilerlediler.Ve
sonunda buldular. Ama sağ olarak değil. Kurtlar, boğup boğup
bırakmış hayvanları. Beşinin de cemdeği ortada.
Oralarından-buralarından biraz parçalanmış olarak..'Bir süre baktılar
"ccmdek"lere. Elden ne gelir? Olan olmuş. -
(Jzüldülcr. Ama rahatladılar da. Artık aramadan kurtulmuşlardı
çünkü. Dağ meyvesi lopiıyarak eve doğru yöneldiler. Ana-oğul, dertli
denli konuşiu-ak.
- Ana ben "âlim" olursam, seni böyük evlerde, Tutak'taki gibi
konahlarda yaşatacam.
- Hele sen bir "âlim" ol da..
- İnanmir misin ana?
- înanirim oğul da, bu "zâlim baba"nın elinden neydeceyik
bilmirim? İnsafı, merhameti heç yoh. Gözlerini cırarah yörüdü mü,
Azrail kesilir.
Konuştular, konuştular. Temel konu: Zalim baba" ve kurtuluş
yolu olarak görülen "âlim olmak"
* * *
197
Bir küçüğü olan kızkardeşi Gülenaz'la birlikte, sabah erkenden
çıkmışlardı. Malı - davan karşı "ya,maca vuracaklar", sonra da tezek
toplayıp getireceklerdi. Anaları öyle "tenbih" etmişti.
Hayvanlan önlerine katıp götürdüler, yamaca süirdüler. Artık
otlardı onlar. îkisi de tezek toplamaya koyuldu. Top top, ya da yassı
yassı. Kimi iyice kurumuş. Kiminin altı yaş. Altlarında türlü böcek,
"tıstan". Buldukları tezekleri alıp alıp birlikte taşıdıkları telise
atıyorlardı. '
- Ağabeg, tıstanlardan korkffim.
- Onlardan korhulmaz giz. Onlar insanı yemez ki?
-Yaa, yerler.
- Vallaha yemezler. Onlar bizden küçük, nasıl yesinler?
• - Amma "dişlerler" (ısıru-lar).
- Dişlemezler de.
"-Yaa?!
- Vallaha. Bah ben .elime alirik, dişlirler mi heç?
-Amma sen oğlansın. Benden korhmazlar.
- Elese, madem korhirsin, sen tezek toplama!
Güienaz tezek toplamada Ağabeyiyle birlikte yürüdü ve
ağırlaşıncaya dek telisin bir ucundan tuttu.
- Ağabeg, ben yoruldum.
- Ben "sene" demedim mi gelme? Niye geldin?
- Ey anam gönderdi. "Ağabegüıe yardun et!" dedi.
- Yalan sölirsin.
- Vallaha yalan sölemirim. '
- Haydi sen şöle otur. Telisin yanında.
Güienaz oturdu. Ağabeyi, topladığı tezekleri kucağında,
biriktiriyor, kucağı doldukça da getirip telise boşalüyordu.
Bir gelişinde baktı kı Güienaz ağlıyor.
- Niye ağlirsin kız?
- Haydi gedek eve!
- Ey, ey, gedek.
198
Zaten telis dç oldukça ağırlaşmışü.
- Haydi tut da, alkarna alim.
Sırtına vermek için Gülenaz'm gücü yetmedi. Bu kez, kendisi
sürükleye sürükleye telisi bir kayanın üstüne çıkardı. Ve sırtına
almayı başardı.
- Haydi giz şimdi gedek.
Telisin altında bacakları titriyordu. Düştü düşecek. Ve düştü
sonunda. Telisle birlikte yuvarlandı. Tezekler dökülüp saçıldı.
Toplayıp doldurdular yine. Ama taşıyamıyacağı belli.
-Gülenaz!
-Nee?
- Tezeklerin birezini senin eteğine doldurah mı?
- Hee, doldurah.
Birazını, Gülenaz'm fistanının eteğine doldurdular. Kalanım oğlan
yine bir kayanın üstüne sürükleyip oradan sırtına aldı. Yine zor
taşıyordu. Birkaç adım atmışlardı ki, bu kez kız yuvarlanmıştı ayağı
takılarak. Yine sacdan tezekler, yine tezeklerin toplanıp telise
doldurulması.. Baktılar ki hepsini götüremiyecekler. Yarısını, orada
belirli bir yere döktüler. Kalanını oğlan telisle sırtlandı. Artık
taşıyabiliyordu. Soluklana soluklana gidiyorlardı. Oğlanın bumu
kanadı. Zaten sık sık kanardı. Hele bir ağırlık taşıyınca, bir işe
zorlanınca. Gülenaz, oralardan bir çapıt bulup getirdi. Yırttılar, bir
parçasını kanıyan burun deliklerine tıkadılar. Kan, öbüründen de
gelmiye başladı. Onu da tıkadılar çapıtla. Bir süre sonra kan kesildi.
Ama oğlanın üstü - başı batmıştı kandan.
- Anam yıhar!
-Hee!
Yeniden yola düzüldüler. Yavaş yavaş. Vardılar.
Oğlan, sırtmdakini, ocağın yanına götürüp buaktı. Gülenaz
çoktan eve koşmuştu. Oğlan da sallana sallana gidip girdi içeri.
-Ana!
Seslendi, oraya buraya baktı anası için. Odalardan birine vardı ki,
anası yatakta yatıyor. Başına birikmişler. Babası da orada.
199

Neva
30-09-2012, 06:50
- Anama n'oldu? Anaa! ^
Babasma sordu, babasmm sesi çıknıadı. Oradakilere sordu. Yine
kimseden karşılık yok. Ağlamaya başladı.
^ Yüzü kireç gibi, kendinden geçmiş durumda yatan kadm, oğlunun
ağlaması üzerine başını çevirdi oğluna doğru.
- N'oldu ana, sene n'oldu?
Kadm güçsüz, yavaş bir sesle karşılık verdi.
- Ağlama yavrum, ben eyim, duvardan düştüm, geçer, bişeyim
galmaz.
"Duvardan düştüm" derken doğruyu söylemiyordu. Gerçeği
saklıyordu. Gerçek, çok sonraları anlaşılacaktı: Hatun'u o duruma
sokan, kocası Abüul Hoca'ydı. Hoca, ber nasılsa koyunların eksik
olduğunu görmüştü:
- Giz, bizim koyunlann hepsi tamam mı?
-Hee.
- Ben (Hi "tene" saydım.
- Yanlış saymışsın herhal. ,
- Yanlış değil, değil. Tam pn tene.
- Beşi de oralarda bi yerlerdedir.
- Haydi bili getir!
- Elimde işim var, sonra bahânm.
- Bırah işini. Koyunları bul.
Hatun, nerden bulsun koyunları? Koyunlar gitti. "Gavurun
kurtları", boğup "cemdek"lerini yere sermişti.. Şimdi Hatun onlan
diriltecek değü ya, nasıl bulup getirsin? Kekeledi, birşeyler söylemek
istedi, örtbas etme yoluna gitti.. Ama yaran yok. Hoca sezmişti bir
kez.
- Giz çoh çebik koyunlan bul, yohusa gebertirim seni.
"Buyurun cenaze namazına". "Herif işin peşini bırakmıyacak".
Hatun, olayı kapatmanın hiç mi hiç yolu olmadığım anlayınca,
kocasının "merhamet"ine sığındı. Ama var mıydı "merhamet"? Kadın,
olayı açıklar açıklamaz, hoca deliye döndü. Ağız köpürmeye, gözler
dönmeye başladı. Eline, ayağına sanlarak "merhamet" dileyen kansmı,
200
Bununla da kalmadı, gitti; koca bir ağaç eline geçirdi. Gelip tüm
gücüyle indirdi kadına. Artık kadın serilivermişti. Hoca bir an, durdu.
Hatun'un kıpırdamasını bekledi. Kadm, kıpırdamıyordu. Soluk bile
aldığı anlaşılmıyordu. Hoca, birden kadını öldürdüğünü düşündü,
korktu, telaşlandı. Varıp kıpırdatmaya, kaldırmaya çalıştı. Kalkma
şöyle dursun, kıpırdama bile yok. Soluğunu yokladı. Soluk alıyordu
kadın. "Çok şükür". Gitti, yüklükten bir döşek indirdi, bir odanm
sedirine serdi. Kucağına aldığı kadını, götürüp yatırdı. Ve başında
beklemeye başladı. Yarım saat, bir saat. Kadm kıpırdamaya başladı.
- Hatun. Hatun.
Hatun'da cevap yok. Kıpırdaması da kesildi. "Kunulacah mı
acaba?" Hoca bekledi, yarım .saat, bir saat, bir buçuk saat, iki saat..
Hatun bir daha kıpırdadı. Bi yandan öbür yana dönmeye çalışü, ama
başaramadı. Bitkin bitkin soluk alıyordu. Yavaş yavaş gözlerini aça.
- Hatun, giz Hatun! Ey misin?
- Ey.. Eyim. Gur.. Gurban.. Kurbanın olim. Oğlanı dögme!
- Sen tek ey ol, dögmem, Vallaha dögmem oğlanı.
Hoca, karısının ölmediğine çok sevinmişti. Karısının iyileşip
ayağa kalkması, eski durumuna gelmesi için koyunların tümünü
verebilirdi. Koyunlar ne söz; tüm malmı-mülkünü vermeye hazırdı.
Kapıldığı ölkc yüzünden yaptığına çok, çok pişman olmuştu. Bıî
pişmanlığı, Hatun'un önündeki duruşuyla.da anlatıyordu. Ama hatun
bunu görecek durumda değildi daha. Karısını iyilcştirsin diye Tanrı'ya
yalvaran, duaku" okuyan hoca, arada sırada da kiuısma sesleniyordu.
- Giz Hatun nasısm, eyi misin? Eyileşecek misin?
- Hee, hee. •
- İnşallah, inşallah. Giz beni çoh korkuhttun.
-Gorhma..!
Hatun, kocasının pişmanlığını anlamıştı sonunda. Birşeyler de
söylemek istiyordu, ama söyliyebilecek gücü yoktu.
- Hatun, bi şey içer misin? Getirim!
-Hee. , ,
- Ne içersin?
- Su, su.
- Süt getirim, daha ey gelir.
201
-Getir. •
Hoca, yiyeceklerin, tahılın, unun, bulgurun bulunduğu odaya,
gitti. Süt peynir gibi şeyler,de o odada bulunurdu. Sütü aramaya
başladı. Oraya baktı, buraya baktı; yok. Olmadık yerlere bakıyordu
çünkü. Mutfak işleriyle hiç ilgilenmediği için sütün, süt kabının
nereye konulmuş olabileceğini bilmiyordu. Terekten birkaç kap
düşürdü. Şangur şungur. Çinko kaplann orasmdan burasından çinkolan
atü. Kapları toplayıp yerine koydu. "Bu süt nerede?" Bir de "tandır
sckisi"nin köşesine baksa, oradaki ağzı kapaklı tencerede bulacaktı
sütü. Bulamayacağını anlayınca, kansımn yanma gitti.
-Sütü bulamadım. Yerini de hele!!!
Soluk, sararmış, zayıf yüzünü olanca sevecenliği ve
sevimliliğiyle kocasına çeviren Hatun, gülümsedi.
- Hele gel otur yanıma... anlamında, eliyle işaret etti.
Hoca, büzüle büzüle, suçlu suçlu vc bağışlanma dileyen
bakışlarla oturdu hemen yanıbaşma. Birbirlerinin yüzüne bakıyorlardı.
Biraz sonra bahçeden nene gelip içeri girdi. Onlann bulunduğu
odaya varınca, birden durakaldı. Yarı telaşla oğluna dikti gözlerini.
- Ola ne ettin garıya?!
-!!!
- Sölesene ola ne ettin? •
-!!!
Hatun, güçsüz güçsüz kaldırdığı eliyle ona da oturmasını işaret
etti. O da oturdu ve suskun bakmaya koyuldu.
Hoca, anasına, sütün nerede olduğunu sordu. Yerini öğrendi.
Gitti, bir tasa biraz koyup getirdi.
- Giz hele birez iç. •
Ana-oğul yardım ettiler; Hatun sütten bir kaç yudum içebildi.
Başını yine yastığa koyarken yavaş bir sesle d ua ed iyordu:
- Allah razı olsun, Allah tuttuğunu altm etsin..!
O su-ada da Güienaz içeri ginnişti. Ardından da ağabeyi. İkisi de
biraz ağlayıp sustular. Analarmı o duruma sokan nedeni öğrenemeden..
202
26
Bir sürü iş. Ev işi, mutfak işi, ahır işi, bahçe işi, yırüğı-söküğü
dikip onarma işi, kirlileri, pek de olmayan çeşmeye, ya da dereye
götürüp yıkama işi.. Hepsi de Hatun'u bekliyordu. Zayıftı. Ölümün
eşiğinden döndüğü günden beri daha da zayıflamıştı. Ama düzelmişti.
Eski diriliği, güzelliği yeniden gelmişti genç kadına.
- Çok şükür, bugünlere de şükür., dedi içinden.
"Şükür" derken, 3-4 yıl önceki yaşamını, Musik köyündeki
yaşamını anımsıyordu. Kocası, imamlığa ilk adımını bu köyde
atmıştı. Bir ev göstermişlerdi hocaya. "Terkedilmiş" bir ev. "Perili ev"
diye de ünlenmişti. Gece oldu mu, kimse, hele çoluk-çocuk
yanmdan-yakınmdan geçmezdi. "Cin var" diye. Köyde, ahşılmadık
biçimde, yüksek duvarlı bir ev. Ne ki, "harap mı harap"tı. tutak'a
gelen bir kaymakamın girişimi ve özendirmesiyle, kimi yakın
köylerde yapıldığı gibi, burada da okul diye yapılmış. Birkaç gün,
oradaurburadan derlenen çocuklar, gidip "ders" görmüşler. Ama
öğretmen kaçmış. Sonra da "mektep" öylece bırakılmış. Yıllar geçince
de "hıuap" olmuş. Ve "cinli-perili" diye kimse yaklaşmamış. Evin
içinden yukarıya, tavana bakılınca, kıyıdan-köşeden ışık gözüküyor.
Delik deşik çünkü. Kar-yağmur, çocukların "cinlere" diye attıkları
taşlar yüzünden.. İmama, evini taşıması için burası uygun
görülmüştü. Çünkü, "hoca"ydı, "okur-üfler, cini-periyi kaçınr"dı.
Sonra başka ev de yoktu zaten. Herkesin başım soktuğu "bir göz, iki
göz dam"ı vardı. Kimse kendi "dam"mı veremezdi. Çok evli, geniş
evli zenginler yok muydu köyde? Vardı. Kerim ağanın. Kasım ağanın.
Kâmil ağanın köyün yarısını tutan evleri vardı. Her bir çocuğun birkaç
evi. Geniş geniş evler. Ahırlarıyla samanlıklanyla... Ama üç ağanın
üçü de, yakınırdı. "-Damlarımız yetmir.." diyerek.. Doğrusu bu ya,
geniş aile bireyleri, malları-davarları, hizmetkarlarıyla ancak
sığıyorlardı evlerine. Ağalardan her birinin bir kaç karısı, her kandan
da doğup yetişmiş çocukları ve çocuklarının çocuklan vardı. Kısacası,
imama, verilebilecek başka ev yoktu köyde. Hocanın kendisi de bu evi
uygun görmüş, dahası sevinmişti. Köylüyle anlaşır anlaşmaz, Tutak'ta
bulunan evini, taşıdı. Anası, karısı, 5-6 yaşında oğlu, biri 4, öbürü 2
203
yaşında iki kızıyla taşındı bu eve. Mevsim, sonbahar.
, Hocanın 3-4 koyunu, iki keçisi, biri kısır iki ineği, bir danası ve
iki de tosunu vardı. Bunlar için de yer gerekliydi. Ama yer yoktu. Ya
evin bir kesimi bölünüp aynlaeak, ya da yanıma bir ahır yapılacaktı.
Başka yolu yoktu.
Bu gibi sorunlarla Hoca pek ilgilenmezdi. İlgilenecek biri vardı:
Hatun. O, ne yapar eder, bir çözüm bulurdu. O, yoku viir eder, varı
çoğaltırdı. Ayrıca da, elinden geldiğince herkese mutluluk verirdi.
Dertler içinde bile dertsiz, sevinçli. Coşkuluydu. Hem kadın, hem
erkekti.
Hatun, kollan-paçaları sıvadı. Önce, evin bir kesimini bölmeyi
düşündü "hayvanlar için. "Olamaz" deyip vazgeçti. Karar verdi; evin
bitişiğine üç duvar yapıp çevirecek, evin bir duvarından yararlanarak
bir ahır yapacaktı. Ama yalnız başına yapması kolay olmıyacaklı. Bu
arada ilgilenmek, bakmak zorunda olduğu çoluk-çocuk ve hayvanlar da
vardı. Hepsinin yemesine, içmesine o bakıyordu. Ahırın yapımı için
bir yardımcı gerekiyordu. Bu yardımcı, hoca olamazdı.
Düşündü-laşmdı; biraz ilgilenir gördüğü komşusunun yardımma
başvurdu. Komşusu da acıdı, yardım etmeyi kabul etti. Ve birlikte
başladılar ahırın duvarlanm yapmaya. Hatun yalın ayak, ağzından da
yaşmağını eksik etmeyerek, taş taşıdı, su taşıdı, çamur, harç kardı;
' komşu adam da duvarları yaptı. Hocaya gelince: Ağaların odalarında,
"keyfinde-âleminde"ydi.
Hatun, bulup buluşturduğu ağaçlarla, duvarların üstünü örtmeyi
de başarmışü. Yine komşunun, komşuların yardımıyla. Kendini
sevdiriyordu çünkü. Çevresinde herkes, seve seve yardım ediyordu.
Hoca bir gün geldi ki, ahır yapılıp bitmiş. Evin de, tam olmasa
bile, olabildiğince orası-burası onarılmış.
Bir sorun kalmıştı: Yakacak ve soba. Yakacak için, hayvanlardan
elde edilen tezek yetmezdi oranm kışına. Biraz daha tezek, çalı-çırpı
edinmek geretoyordu.
Hatun, bir yandan eve, çocuklara ve hayvanlara bakarken, bir
yandan da dağlara düştü, tezek, çah-çırpr topladı. Ve çuval çuval taşıdı.
Gebe, "karm burnunda" olarak.. Sonunda yakacak dâ sağlanmıştı
olabildiğince. Ya soba?
204
Hem soba, hem boru gerekliydi. Nerden bulunup, nerden
ahnacaktı? Hemen hiç "imkân" yoktu. Genç kadın, orâya-buraya
atılmış paslı tenekeleri topladı. Bunlardan, fınn biçiminde bir soba ve
borular yapıp ortaya koydu. Tenekeden fınnm ve borulannıh dış
kesimlerine de, kumla, tuzla kardığı çamur sıvmıştı. Öylesine ki,
fırının ve borularının tenekeden değil de, çamurdan olduğu sanılıyordu.
Bütün bunları, üç gün içinde bitirmişti Hatun. Öbür işlerini de pek
aksatmadan. Abdul Hoca, akşam odadan eve gelirken iki de "konuk" .
alıp getirmişti. Evde, yiyecek-içccck bir şey var mı, yok mu
düşünmeden. Böyle şeyleri düşünmek, onun geleneği değildi.
Konuklarıyla gelip, evde fırın biçimindeki çamurdan sobayı ve
borularını, hem de lam kurulu olarak görünce şaşırdı. Konuklar geçip
minderlere otururken, bu şaşılası nesneye bakıyorlardı. Şaşkın şaşkm.
Hatun, yarattığı şeylerden hep mutlu olurdu, bu kez de çok muüuydu.
Başında örtü.sünü, ağzında yaşmağını eksik etmeden sobayı yaktı.
Sobanın üstten iki gözü vardı, bir gözüne yemek tenceresini,'bir
gözüne de çaydanlığı koydu. Ve öbür işlerle ilgilenmeye koyuldu.
Soğuklar iyice düşene değin, hemen her şey oldukça iyi gitti,
"îdare" ediliyordu, sorun hiç yok değildi: Gök gürültülü, sağanak
bilimindeki yağmurlar sırasında yalnız kalışı, Hatun'an zaman zaman
tüylerini ürpertiyordu. Hele geceleri, gazsız, lambasız olarak..
"Cinli-pcrili" diye ün salmış bir evde. Ayrıca sık sık deprem de
oluyordu bu yörede. "Bu bel vermiş duvarlar bir zelzeleye dayanmaz."
diye düşünüyor ve korkuyordu kadın. Ama kışın, başına gelecek dertler
karşısında bunlar, çok küçük, önemsiz kalacaktı.
Sonunda kış geldi, karakış bastırdı. Oranın kışı. Aman vermeyen,
"zâlim kış". Uluyarak esen tipisiyle soluk kesen, ayazıyla el-ayak
doğrayan, solukları daha çıkar çıkmaz donduran, insanın "canının içine
işleyen" kış. Kış ki ne kış! Ama Abdul Hoca için hava hoş. Alır
yanına oğlunu, doğru odahırdan birine. Gittiği ağaların odaları sıcacık.
Bakar keyfine. Anası da torunlarını yanma alarak komşulara,^ nerede
sıcak yer bulursa oraya gider. Okuması-üflemesi de olduğu için herkes
buyur eder. Ve kalır zavallı Hatun. Yapayalnız. Kolay ısıtılamayan,
ısıtıldığında da çabuk soğuyan ve yakacak yetmediği için çoğu kez
soğuk kalan "perili ev"de.
Sancdan tutmuştu Hatun'un. Doğuracaktı. Sancılar, dışardaki tipi
205
gibi gelip gelip saîdmyordu. Kadın, yine yapayalnızdı. Ne kaynanası,
ne çocuklan, ne de kocası vardı yanında. Kaynanası olsaydı, ebelik
ederdi. Kocası olsaydı, hiçbir şey yapamasa da, doğumun kolay
olmasını sağlamak için çıkıp kapıda ezan okurdu. Oğlu olsaydı,
birşeyler getirip götürürdü, birşeylere yarardı. Sancılar sıklaştı. Hatun,
kıvrana kıvrana "doğum hazu:lığı" yaptı, kendi kendini doğurtmak için
önlemler almaya çabaladı. Artık doğurdu-doğuracak. Sancılar ara
vermiyor, aman vermiyordu. Serdiği yalağa gidip uzandı. Ve doğurdu.
Kendi kendinin ebeliğini yaparak.. Bir süre sonra çocuğu aldı, kız mı
oğlan mı bakü; kız olduğunu görünce çok üzüldü. Ard arda üç kız
oluyordu çünkü. Göbeğini kesti, yıkadı, çaputlara sardı ve götürüp
yatağın bir yanma uzattı, üstünü örttü. Bu iş, tamamdı. Sıra, sobayı
ateşlemekte ve akşama yetişmesi için üstüne "aş" koymakta.
"Anıksız" (yağı-soğanı pek olmayan, yavan) da bir "bulgur aşı"
pişirilecekti. Sıcak sıcak içmek için. Akşam eve gelenler, çocuğun
ağlamasıyla farkında oldular doğumun.
Asıl zor günler, bundan sonra: Hatun, "çıt ku:ıldı"< türünden
kadınlardan değildi kuşkusuz. Kendikendine ebelik edebilen bir kadındı.
Ama "kadın"dı. Her kadın gibi onun da, "lohusa"lara özgü sorunları,
güçsüzlükleri, gereksinimleri olacaktı. Doğaldı bu. En başta, soğuktan
korunmahydı. Çocuğunu emzirecekti, ona göre besin almalıydı,
lohusalık durumu geçene ve gücünü toparlıyana dek çok
yorulmamalıydı. Ne doğru dürüst sıcak yuva, ne de doğru dürüst
yiyecek içecek vardı. Lohusa da olsa, Hatun'u bekliycn işler dağ
gibiydi. Evi çoluk-çocuk işleri de, dışarı işleri, mal işleri de yalnızca
onun sırtmdaydı. Aile düzeni öyle kurulagelmişti. Hatun, bu düzene
boyun eğmek zorundaydı. Bir sürü "zâlim" karşısındaydı: İçinde
bulunduğu yoksulluk bir zâlimdi. Bütün bunlara karşı gençti, diriydi,
ama "kadın"dı. Üstelik göğüslediği sorunlar yüzünden ve
besinsizlikten "erimiş akmış"ü. Buna şimdi bir de lohusalık eklendi,
çocuk emzirme eklendi.
Sıkıntılar bastırınca türkü çağmrdı Hatun. Yanık yanık türküler
söylerdi. Bunlarla dertlerini bastırır, yeniden dirilmişçesine canlanır,
girişirdi işlere. O lohusalıkta da, yeni çocuk doğurmuşluğu filan
unuttu, türkülerle işlere koyuldu. O zayif gövdeden hiç
t beklenemiyecek bir güçle daldı. Ne dalış. Uluyarak esen tipisiyle soluk
206
kesen,ayazıyla el-ayak doğrayan, solukları daha çıka'-çıkmaz
donduran, insanın "canının içine işleyen" o zâlim kış, vız geliyordu
sanki. Daldı. Ev idlerine, mal-davar işlerine. Evi süpürüyor, çocukları
yedirip doyurmaya çalışıyor, bebeği emziriyor, yıkanacağı yıkıyor. Ve
geçiyor ahıra. Mallara, davarlara yem veriyor, altlarını süpürüp
temizliyor. Boklarım sepetlere dolduruyor. Sıründa zayıf bacakları
büküle büküle ve çoğu kez de yalm ayak, karda-tipide, dışarı götürüp
döküyor. Çocuğun ağladığım işitiyor, koşuyor çocuğa. Çoğu kez,
yemeden içmeden seğirtiyor, meme veriyor çocuğuna. Almadığı .besini
veriyordu Hatun. İnanılmaz biçimde.. Ardından yine ev, çoluk-çocuk
işleri, yine ahır, yine malı-davarı yemleme, yine bokları süpürme,
yine sırtlanan bok sepeti ve yine bok sepetinin altında söylenen
türküler. Ve yine koşup, ağlıyan çocuğu emzirme. Almadan verme..
Kar, soğuk onu tepeliyeceğine, o, karı tipiyi tepeliyordu. Çoğu kez,
soğuğa meydan okuyan çıplak ayaklarıyla.. Sıcak odalardan beri
gelmiyen kocası, nezle olurken, soğuk alırken, o ne nezle oluyor, ne
soğuk alıp hastalanıyordu. Uluyan kışa meydan okumak buydu.
Ne var ki, tezek, yakacak tümden bitince çaresiz kalmıştı kış
ortasında. Yakacak için hiçbir yerde umut yok. Ev, soğuk mu soğuk.
Höllüğüyle terlikte çaputlara, yorgana sanlı olsa da bebek, donacak.
Şimdi ne yapsın zavallı Hatun? Her çaresizlikte "çare" bulan kadın, bu
kez kalakalmıştı. Komşuların yakacakları, kendilerine ya yeter, ya
yetmez. Biraz ötede Kâmil ağaların var. Hem de bol. Ama onlar da
kimseye vermezler. Vermiyoriar da isteyenlere. Kış ve soğuk kadar,
ağalar da "zâlim", acımasız. Gidip gizlice alınabilir. Adı hu-sızlık olsa
bile.. Herkes biliyor ki, böyle durumlarda bu türden hırsızlık "helâl".
Ne var ki, onlar da onu bildikleri için, gerekli önlemi almışlar.
Bekçileri, "kuş uçurtmayan" hışnikli köpekleri var. Ama Hatun kafaya
koydu; ne yapıp edecek, gidip sokulacak, tezek mezek ne bulursa, alıp,
bir başka adıyla "çalıp" getirecek. Jandarmaların beklediği, tehlikeli tel
örgülerle çevrili, hemen ötesinde mayın döşeli bulunan sının geçme
çabasındaki insanlar gibi, korkunç da olsa tehlikeyi göze almıştı.
Uluyan tipiye karşı "narin" gövdesini vererek dışarı çıktı. Büzüle
•büzüle vardı ve süzülerek "cümle kapısı"ndan tezekliğe girmeyi
başardı. Hemen işe girişti: Yanında götürdüğü çuvala çabuk çabuk
doldurdu tezekleri. Ve sırtına aldı. Yine aynı dikkat ve süzülüşle
207

Neva
30-09-2012, 06:52
kapıdan çıktı. Tipide sendeliye sendeliye eve vardı. Sobanın yanına
boşaltü. Sobayı doldurdu, ateşledi, ısındı. Çuvalı alıp bir daha çıkü.
Yine tipiyle savaş, yine olanca dikkat, yine "cümle kapısı"ndan
süzülüş. Tezeklik, tezeklerin çabuk çabuk dolduruluşu. Çuvalın
sırtlanışı. Ama bu kez bir -terslik: Kö^ek havlaması. Köpeğin
havlamasını işitince, bir yana sindi. Ama köpeğin havlaması
kesilmiyordu. Ardından bekçi, yani hizmetkâr çıktı, köpeğe seslendi,
köpeğin havlaması durdu. "Kimse mi var?" diyerek oraya buraya baktı.
Ve sindiği yerde Hatun'u gördü. Yanma varınca tanıdı. Hatun
korkmuştu. Ama hizmetkâr, korkmamasını söyledi. Tezek dolu çuvalı
da kendi sırıma aldı. Halun'a:
- Haydi düş önüme gedek.. dedi.
Hatun önden, hizmetkâr da sırtında çuvalla arkadan gittiler. Eve
vardılar. Hatun içeri girdi, kapıyı açık tuttu. Adam da kapıdan içeri
çuvah koyar koymaz döndü. Hatun dua ediyordu arkasından:
- Allah razı olsun, Allah ne muradın varsa versin..
Ve kendikendine söyleniyordu: "Dünyada ne ey insanlar var!"
Aradan bir süre geçti; kapı çalındı. Hatun, kapı açıp açmamakta
önce duraksadı. "Kim olabilir?" Önlem olarak eline küreği aldı, gidip
açtı kapıyı. Bir dc nc görsün: Aynı adam. Bu kez sırtında kocaman
sepet. Yine tezek dolu. Adam onu da içeri boşalıu. Ve konuşlu:
- Bacı, ağanın haberi yok. Halıcri olsa vermez. Onun ne imanı, nc
insafı var. Aman sen de ağzından kaçırma, başım belâya girer.
- Kimseye sölemem gardaş, Allah senden bin kerre razı olsun.
Kimseye söler miyim hiç?
Adam giderken Hatun:
- Gel olur da, biraz ısın, sonra gel., diyemedi. Dedikodudan
çekinerek,. İçeri çağu^sa, adam da girmezdi belki. Adam gitti. Tipi de
uluyordu.
Hatun, Simo köyünde, "çok şükür" derken, bütün bunlan ve daha
nice çileleri anımsıyordu işte.
208
27
Hatun, elinde "bel", türküler raurddanarak "mayısı belliyor"du.
"Ber'i, yani ucu sivri, düz ve keskin küreği, helva gibi döküldüğü
yerde yayılıp bastırılmış olan, bir karış kalınlığındaki hayvan
boklarını, bir pasta ya da baklava keSer gibi kesmek için dik tutuyor,
"mayıs", yani kesilecek boklar üzerinde, boklara bulanmış ve incecik
çıplak ayağıyla, bir kıyısından da yüklenip bastırıyor; dilim dilim
kesiyordu. Kan ter içinde.. Karşıdan oğlunun geldiğini görünce durdu:
- Nedir oğul, niye geldin, malı-davan nettin?
- Ana, mal-davar yamaçta otlir. Sene deyeceğim var.
-Nedeyeccn?
- Ben ariıh gedecem.
-Nereye ola?
- Kartallı'ya. Tutak'a da gederim amma, bibimin herifinden
hoşlanmirim.
- "Fırtıhh Kulleteyn"! mi görestin? Yohu.sa bitleri mi?
- Derslerim "savudu" (soğudu).
- Savumaz savumaz anan gurban olsun, biraz daha gal.
- Yoh, gedecem.
- Ey hele dur, nasıl gedeeen, kim götürecek?
- Ben gederim. Sora sora gederim. Hem geliriken yolu da
öğrendim.
- Vıyy bu oğlanın derdine bah. Oğul, ahlına uyup çıhma,
gedemesin, yollarda gahrsm Allah etmeye.
- Yollarda galmam ana. Gederim. Derslerim çoh "savudu". Hem
"yüskek" (yüksek) dersleri ohuyacam. Ya§ım geçir.
- Hele bu deli oğlanın söledigine bah. "Yaşı geçirmiş". Gurban
olduğum daha senin yaşın ne ki? On yaşında varsm-yohsun.
- Olsun. Çebik âlim olacam.
Konuşmalar uzayıp gitti. Oğlan kararlıydı, Tutak'a ya da
Kartallı'ya dönmek istiyordu. Bu istekte, Safo'yu özlemiş olmasının
da payı var mıydı? Belki. Ama, "acelesi" de vardı, derslerde hızlı yol
209
almalıydı ki, zamanı geçmeden, "Basra'daki, Kufe'deki", ünlerini duya
duya kafasında ülküleştirdiği âlimler gibi olsun, daha da "yüksek
mertebe"ye ulaşsın. Ömrü boyunca, mal-davar otlatacak değildi ya!
- Hele sen bir mallara-davarlaraget, ahşam gonoşuruh.
- Kamımı doyurim, ele gedim. .
Kadın, gidip seleden bir parça ekmek aldı, üzerine de yağ sürdü,
oğluna verdi. Bir yandan da gözlerinden yaş akıtıyordu. Sessiz sessiz.
Ayrılık gözükmüştü çünkü.
Oğlan kamım doyurup gitti. Hatun da, yine "mayısı belleme"ye
yöneldi. Dilim dilim, kahp kalıp kesiyor, sonra her iki kalıbın
uçlarını birbirine getirerek ve az yatık olarak dikiyordu. Tüfek çatar
gibi. Kurusun diye.. Sonra bunlar, uygun bir yerde üst üste dizilip
"kalak" yapılacaktı kış için. biraz sonra "belleme" işini bırakıp eve
gitti. Çocuğun yıkanacak bezleri vardı, yıkadı vç sermek için bahçeye
götürdü. Bahçenin'duvarına bezleri sererken, bitişik bahçede Tepo'yla
karşılaştı.
Hatun'lann bahçesiyle Tepo'nun bahçesini, bir duvar ayırıyordu,
duvar çok yüksek olmadığı, kimi yerlerinde az yıkık olduğu için iki
bahçedeki insanlar da birbirlerini -belden yukarı olsun- diye
görebiliyorlardı. Tepo, Hatun'lann komşusuydu. Duldu. Hatun'a
âşıktı. Fırsat buldukça ilgi gösteriyor, yardımcı olmaya çalışıyordu.
Çeşitli işlerde yardımcı oluyordu. Bahçe işlerinde, sap-saman işinde,
mal-davar işinde. Hemen koşup el alıyordu. İlgisini ve bu çabalarını
öylesine artırmıştı ki. Hatun rahatsız olmaya başlamıştı. "Ya bir
dedikodu çıkarsa?" diye. Kocası kötüye yorar diye. Kaynanasının gözü
, üstündeydi zaten. İş görürken yaşmağı biraz ağzından çenesinin altma
doğra kaydı mı, kaynanası yaygarayı kopanrdı:
- Ağzını elin herifleri gördü, oğlanın namusunu iki paralık
edecoı..! Türünden.
Hatun, Tepo'yu da uygun bir dille, birkaç kez uyarmışü. Ama
Tepo aymamış, tersine, ilgisini arürdıkça artırmışü. O gün yine oraıia
Hatun'u görünce hemen ilgilendi. Dahası: Bir şey söyliyeceğini
belirtip yaklaşarak, "aşkını ilân etti".
Hatun, gören-eden var mı diye, sağa sola baktı, kaynanasının
kulak kabartüğını gördü. "Felâket". BCaynanası,
210
- Bu kannm göynü olmasa o herif böle sölemeye cesaret edemez..
diyebilirdi.
Bir ân düşündü Hâtûn, Tepo'ya durup beklemesini söyliyerek,
hızlı adımlarla eve gitti. Yağ tenekelerinden birine baktı, dibinde biraz
yağ vardı. Tenekeyi alıp çıktı dışarı. Doğru, Tepo'nun bulunduğu
köşeye. Tepo, duvarın arkasında, köşede, Hatun'un vereceği karşılığı
umutla bekliyordu. Hatun, önce elindeki yağ tenekesini duvarın üstüne
yerleştirdi. Sonra da eteğini toplayarak kendi çıktı duvarın üstüne.
Tepo'ya biraz yaklaşmasını söyledi. Tepo, coşkuyla yaklaştı. Ve
Hatun, tenekenin yağını, Tepo'nun başından aşağıya boşaltD.
- Di get gavurun herifi! "Sene okkader (o kadar) dedim pöçüğümü
(arkamı) bıaıh! Duymadın!" Hadi get şimdi!!!
Tepo şaşkın ve perişan. Başından yağlar süzülüyor. Üstü-başı yağ
içinde.
- Ben .sene nettim, ne kötülük ettim ki bunu yaptın? Hocanın
zulmü, dögüp sögmesi sene daha mı eyi gelir?
- Sen kurban ol hocaya. Sesini de ciharına, duyarsa seni de
öldürür, beni de.
Kaynanası olayı izlemişti, ama hiç belli etmiyordu. O da
kaynanasının olayı izlediğini biliyor, ama bilmezlikten geliyordu.
Hatun'un, Tepo'ya karşı acımasız davranmasında, kaynanasının
payı az değildi.
2 ı ı
28
Oğlan, mala-davara gideceği yerde, Tepo'nun çocuklarıyla
oynamaya gitmişti. Zaman zaman böyle yapardı. Kaçamak yaparken
de, babasma karşı dikkatli, duyarlı olurdu. Babasını gördükleri zaman
haber vermelerini, çocuklara da tembih eünişti. Parasıyla satın aldığı
birkaç aşığı vardı. Çocuklarla oynamaya girişli. Çocuklar, babasının
uzaklarda gözüktüğünü söylediler. Hemen fırladı. Arkalardan dolaştı,
doğru yamaca. Giderken iki köpekle karşılaştı. Arka arkaya
bitişmişlerdi. Biri bir yana, öbürü öbür yana çekiyordu. Şaşıp kaldı
bakarken. Nasıl olmuş da böyle olmuşlardı? Nc olmuştu bunlara?
Böyle birşcy hiç gönnemişti. Oradan geçen birkaç çocuk gördü. Onları
çağırıp köpekleri gösterdi. Çocuklar alışıktılar. Köpeklerin niye o
durumda olduklarını biliyorlardı. Ona da açıkladılar. Erkek köpeğin,
önce dişi köpeğin üstüne ön ayaklarını alarak çiftleşmeye geçtiğini,
cinsel organını öbürünküne soktuğunu, sonra kimi zaman cinsel
organının sokulduğu yerde kaldığını, "köpek çalışması"nın böyle
meydana geldiğini, erkek köpeğin ayaklarını indirip ters döndüğünü ve
onun için birinin bir yana, öbürünün öbür yana çektiklerini anlattılar.
Bir süre sonra, kendiliğinden ayrılabileceklerini söylediler. Durup
çocukları dinledi. Sonra çocuklarla birlikte köpeklere taş allı.
Köpekler, birbirini ters yöne çektikleri için kaçamıyorlardı. Çocuklar
da acımasızca taşları yapıştırıyordu. O, taş atmaktan vazgeçti.
Çocuklara da aunamalarını söyledi.
- Si/c öyle taş alsalar, vursalar razı olur musunuz?
- Ama onlar köpek!
- Olsun, onların da canı var.
- Sen niye demin taşı attın?
- Bilemedim, yanıldım..
Çocuklarla Çerkezce konuşuyordu. Kartalh'da, Kürtçeyi biraz da
Arapçayı öğrenince, daha önce öğrenmiş olduğu Çerkezceyi biraz
unutmuştu. Yine Simo'ya gelince, unuttuklannı yeniden öğrenmişti,
artık yine rahat konuşabiliyordu Çerkezceyi de. Nedense etkili olmuştu
çocuklar üzerinde. Çocuklar da taş aünayı bırakmışlardı.
212
Hayvanları getirirken Zeki'yle karşılaştı. Zeki, Tepo'nun
oğullarından. Yaşıttılar. Önce konuştular, sonra güreşe tutuştular.
Zeki güçlüceydi. Nasıl güreşileceğini de biliyordu. Tuttuğu gibi altına
aldı onu. Zeki'nin altında biraz bocaladı, sonra:
- Kolum, kolum., diye bağırdı.
Kolu, altla çok kötü kalmıştı, bükülmüştü.
- Kolum, kolum.. Kırıldı, kolum kırıldı!
Alabildiğine bağırıyor ve ağlıyordu. Zeki kaçtı. O da hayvanları
100-150 metre kala bırakıp, ağlıya ağlıya eve gitti. Anası karşıladı:
- Ne var ola, n'oldu?
- Kolum kırıldı,kolum!!!
- Sen ne ettin de kırıldı?
- Zeki'yle gülcştik.
Hatun, kız^ı ve söylene bakü kola. Kırıktan-çıkıktan anlardı.
- Çıkmış bu kol!
Kendi yöntemiyle ve oğlanı ağlaıa ağlata, kolu yerine oturttu,
sardı, .sıkıca bağladı ve boyundan astı.
- Bir yere vurmaz, değdirmczscn çcbik cylcşir. Ağlama arlık sus.
Baban şimdi akşam namazından gelir; şahın babana gülcşıiğini deme,
çoh kızar.
- Demem.
- Hayvanları getirirken yıhıldım, böle oldur. de!
-Öle diyerim de, yalan olmaz mı?
- O keder yalan da olsun. Bir de babanın sopasmı yeme..
Baba Abdul Hoca geldi namazdan.Geçip sedirdeki minderine;
olurdu.
- Giz, ne pişirdin?
- Bulgur aşı pişirdim.
- Ey, getir gamım çoh acıhtı.
Kurulan sofra; ev bireylerinin, sofranın çevresinde dizilişleri;
"bcsmclc"lcr, ekmek ısırmalardan sonra, önce büyüklerin, sonra
küçüklerin, kaşıklarını çorba tasma daldırışları.
213
Abdul Hoca şöyle bir baksa, oğlunun sağ kolunun sarılı olarak
boynundan asılı olduğunu, oğlanın, sol eliyle çorbayı kaşıklamaya
çalıştığını görürdü. Ama hiç bakmıyordu, çevresine. Karnım
doyuruncaya dek de bakmadı. Sonra farkmda oldu ve sordu:
- N'oldu ola goluna?
- Çıhmış.
-Neettindeçıhu?
- Hayvanları getirirken oldu.
- Kendiliğinden mi oldu?!
Hatun söze karıştı.
- GeJiriken yıhılmış, kolu alünda kalmış. Ben eyce sardım, birkaç
güne galmaz, cyleşir.
Hatun, oğlanın öbür konusunu açü:
- Mezin Ahmet, oğlan getmek istir.
' - Ne cdienneme?!
- Aman herif, ağzını hayra aç.
Bunu söylerken. Hatun ağlamaya da başladı. Sözlerini sürdürdü:
- Yavrum geleli daha ne kadar oldu? Geldi-geleli de hep
malınrdavarm peşinde. İşte şimdi gene gedecek gurbete. Gözümüzden
ırah, bahanı-edeni olmıyacah, gene kirin-bitin içinde kalacah, ser-sefil
olatah. Sen de heç baba yüreği yoh mu da, öle diyirsin? "Ne
cehenneme gedecek?" diyirsin? Dilin nasıl tulir? Heç acımir misin, ha,
heç mi acımursin?! Başha oğlun mu var, gözün ağı-garası bir oğlan!
Bu konuşma, Abdul Hoca'yı oldukça etkilemişti. Hoca, sustu.
Başını öne eğerek derin derin düşündü. Kayan gözlerinin biri bir yana,
öbürü öbür yana gidiyordu. Özellikle düşündüğü zaman gözleri böyle
olurdu. Bir çıkmazda olduğu belliydi. Epeyce sessiz düşündükten sonra
Hatun'a döndü:
- Çoh doğru sölirsin, doğru sölirsin de, ne yapah şimdi? "Yer
demir; gök bahu-".
Çıkmazlar karşısında hoca hep böyle derdi. Zaman zaman, karısı
da bu sözü söylerdi. "Yer demir; gök baku"!"
Herices suskun ve düşünceliydi.
Hoca konuştu yine:
214
- Bu hmzu" Çerkezler de işi azıttdar, bizi burda yaşaünayacahlar.
Hatun, kocasını çok iyi anlıyordu. Üzüntüsünü paylaştı.
- Malı-mülkü burda almamıza ey eunçdik, amma olan oldu bir
kerre. Allah'tan hayırlısı. Ben diyirim ki, sen hemenget, bâşhayerde
bir imamlıh ara.
^ Yahm kövlerin imamları var. Bir Şirvanşeyih'in imamı yoh.
Hoca, Simo'ya gelmeden önce Şirvanşeyih köyünde imamdı.
Çerkezler daha çok ücret verince buraya gelmişti. Bir de Şirvanşeyih'İ
"ahlâk" yönünden "çok düşük" buluyordu. Herkes, birbirinin karışım
kaçırıyordu. Hemen-herkesin birden çok karısı vardı. Usandıkları
. zaman, karılarını değiştiriyorlardı. Hocanın çok yadırgadığı, şaşüğı
durumlar meydana geliyordu. Bir gün Ramiz ağa, muhtarın iki kansm
birden kaçırmıştı. Muhtar da gidip, Ramiz ağanın iki karısını
götürmüştü. Olaylar herkesin gözü önünde oluyordu. Herkes de,
olağan karşılıyordu. Değişiklik isteyen kocalar da, kanlarının alınıp
götürülmesine pek ses çıkarmazlardı. Pazarlık bile yaparlardı
aralannda. Bir cuma günü, hoca camiden geliıicen, muhtar önüne çıktı.
- Dur hele, hoca sene bir şey deyecem.
-? ' .
Muhtar, hocayı bir yana çekti. Oturdular. Muhtar başladı
konuşmaya:
- Bah hoca! Ramiz ağayla sen ey konişirşin, ben konişmirim.
Benim kanlara tad vcrmirmiş. Çok dögirmiş. Bene gelip haber
verdiler. Ben ganları ona, dögsün, kötülük etsin diye vermedim. Hele
Cennet'in dögülmesine heç dayanamam. Sen "münâsiplik"le ağnat,
kanlanmı dögmesin. Eğer dögerse, gider çeker alırım. Onun kanlarını
da ona gönderirim. Yoh cger dögmezse, ey tutarsa, biraz daha
galsınlar. Sen ağnat ona!
Hoca oradaki durumlara alışmıştı, ama yine de şaşıp kalmıştı
muhtarın tutumu ve söyledikleri karşısında. Kendi kansmın da birgün
elinden alınabileceği kuşkusuna düşmüştü. Bir dayanağı vardı, o da
karısının sağlamhğı,
Abdul Hoca, "ahlâk" yönünden "düşük" bulduğu köye bir daha
gitmek isteiniyordu. Onlar bir kaç kez gelip: "-Gel gene bize imam
ol!" demişlerdi, hoca kabul etmemişti.
215
29
Hatun'la kafa kafaya verip düşündüler, çözümler aradılar. Sonunda
hocanın çıkıp imamlık yer aramasına karar verdiler. Birkaç gün sonra
hoca yola çıkacaktı. Önce oğlanı götürüp yerine yerleştirecek, sonra da
imamlık yer aramaya koyulacakü.
Ama oğlanı okuması için Tutak'a mı, yoksa Kartallı köyüne mi
götürüp bırakmalıydı? Karısıyla, bu konuyu da konuşup tartıştılar.
Hatun, çocuğun, Tutak'ta okumasından yanaydı.
- Orada bibisinin yanında galır, bibisi bahar.
Ama, hoca "cınk Ahmeı"i, yani eniştesini çok iyi tanıyordu. ~
- Cırıh razı olmaz.
- Müftü konuşmuş ya!
- Olsun. Onun canı cihar.
- Sen bir şey vererek râzı edersin.
- Neyimiz var ki?
- Birşeyler satah, para ver Cınh'a.
- Neyi kime satah? Çerkezler sattırır mı heç? Gene en eyisi:
Kartallı. ,
- Orada da çocuh perişan olir.
- Ne yapah. Ohumah kolay değil, bircz de perişan olsun.
Karı-koca, daha bir süre tartıştılar. Sonra bir karara vardılar bu
konuda da:
Hoca, oğlanı önce Tutak'a götürecek. Enişteyle, müftüyle bi
görüşecek. Eğer orada kahhabilecek bir ortam varsa, orada bırakacak,
yoksa doğru Kartalh'ya.. Ama Kartallı'ya da bıraksa, arada sırada
bibisinin yanma gitmesi, üstünün-başmın yıkanması için bibisiyle
konuşup görüşecek. Ayda, ya da iki ayda bir.. Kar-kış bastırana dek,
oğlan yalnız da olsa gidebilecek; kışınsa, birilerine tenbih edecek,
onların çocuğu götürmelerini sağlayacak. Kısacası, işleri yoluna
koymadan, çocuğun yanından aynimıyacak hoca.
* * *
öğle üzeri. Ailenin bireyleri mutlu mutlu içeri dışarı girip
çıkıyordu. Zaman zaman olurdu bu tür mutluluklar. Genellikle de,
pişen yemeğin çeşiüne bağlı olarak oluşurdu. O gün de bir "culuk"
(hindi) kesilmişti. Bir kesimi kebap oluyor, bir kesimi de bulgurla
pişiriliyordu. Ocağın üstündeki kara dipli kazan, dibinin karasma
aldırmadan görkemli görkemli duruyor, güzelim yemeğin kokularını
çevreye yayan buharlar çıkarıyordu. Küçük çocuklar da çevresinde dört
dönüyordu. Keyifli keyifli.
- Ola mala-davara bahtm mı?
- Bahtım ana. Yamaçta otlirler.
Yemek pişmişti. Oğlan, kazanın üzerinden bir parça kaçırdı eli
yana yana yedi. Biraz da bacılanna verdi. Onlar da ellerini, dillerini
yalorak yediler. Ana bağırdı: >
- Ola ne yapirsiniz? Babaz namazdan gelsin, sofra gurulsun o
zaman yeyin. Korhmaym, çoh, hepinize yeter. Cırdana keder yersiz.
(Yani yırtılana dek yersinizO
Ana her yemekte, benzer sözleri söylerdi, herkese, sofranın
kurulmasını beklemesini bildirirdi. "Ama dinleyen kim?" Hele oğlan,
hiç dinlemezdi. Elini, dilini yaka yaka yemeyi çok severdi. Sıcak
tencerenin astünden kaçıranüc..
Baba da geldi. O da yemeğin çekici kokusunu almıştı. Mutlu
mutlu, sedirdeki yerine gitti, minderine oturdu.
Sofra tahtasının, ardından tencerenin, kaşıkların, ekmeklerin,
suyun getirilişi. Herkesin, sofra çevresinde dizilişi. Hindinin, anasımn
eliyle parçaJamşı, paylaştmlışı, herkesin payının, önündeki ekmeğinin
üzerine konulusu. Pilavın büyükçe bir kapla ortaya yerleştirilişi. Aynı
kaptan herkes kaşıklasın diye.. Ve büyüklerden başlıyan saldmş..
Herkes tıka basa doyurdu kamım. Eller ağızlar yağlı. Biraz sonra
sabun, ibrik ve leğenin getirilişi, ellerin ağızların yıkanışı, aynı
"peşgir"le silinişler.
Yemek işi bitince çocuklar dağılmıştı. Hocanın ve anasının çayı
geldi. Hoca, uzun uzun çekerek ve ses çıkararak keyifle çayını içerken,
oğlan sokuldu:
- Baba, kızmassan bi şey deyecem.

217

Neva
30-09-2012, 06:54
- Haydi de bahalun ne deyecen?
- Sen anamı niye dögirsin, günah değil mi?
- Hele eşşegin doğurduğunun sorduğu suale bah. Böyürsen
örgenirsin, kanlar dögülür.
-Niye?
- Kur'an öle diyir. Nisa suresinin 34. ayetinde Allah diyir ki:
"Kanlannızı dögün!".
- Amma, karı herife karşı gelirse. Anam sene karşı gelmir ki..
Her işi görir. Yıkijdr, yedirir, içirir. Bah, yemek pişirdi, yedirdi,
doyurdu.
- Kazanan kim? Ben kazanirim.
- İşleri gören de, hep anam. Sen imamlıktan başha ne iş yapirsin?
Tarlaya, harmana gettiginde de anam yardım edir. Çoluk-çocuğa,
mala-davara bahan da anam.
- Eşşegin sıpasına bah hele. Nasıl da anasmı korir!
218
30
Güzel güzel ödüyorlardı hayvanlar. İnekle dana yânyana. Dana
şımarık. Ana.sının başını uzattığı oüan, önünden, ağzından alıp alıp
kaçırıyordu. Ana.sı da her ana gibi bundan mutlu oluyor gibiydi. Biraz
ötede, güçlü ayaklarıyla kavradığı yerde, deli deli ollayan tosun.
Gücünün ve "saltanat"ının doruğunda. Hemen yanıbaşmda öküzler.
Boyunduruk altından kurtulmuş olmanın tadını çıkarmaktalar.
Özgürlüğün mutluluğu. Ama şimdilik. Az ötede koyunlar. Koyun
koyuna, boyun boyuna "yayılmaklalar" ağızlanna göre olanı bularak..
İçlerinde bir görkemli: Koç. Hepsinden başka olduğunu kanıtlarcasma
kıpırdıyarak, dans ediyor gibi. Otundan, otlanmasından da geri
kalmıyor. Ne ki, en çok ilgilendiği şey,' başka: Egemenliğindeki
koyunlardan, üstüne atlamasını isteyenlerin "-gel, aüa!" anlamındaki
çağrısı. Çağrıyı alır-almaz; hemen gidip atlıyor. Ön ayaklarını dişinin
üstüne koyarken, arka ayaklanyla yere basıyor ve upuzun, sip sivri
nesnesini, sokmak istediği yere kolaylıkla sokuyor. Çok geçmeden de
güçleri birkaç saniyelik erkekler gibi fişeğini atmış, işini bitirmiş
olarak iniyor. Biraz otluyor, bir daha. Biraz otluyor, bir daha. Bir daha,
bir daha.. İki atlayış arasında biraz otlamadan edemiyor. Atlama
gücünü otlardan alıyor sanki.
Bunları izliyordu hep. Hava da oldukça güzeldi. Koçun koyuna
atlayışını izlerken, köpeklerde tanık olduğu çiftleşmeyi, köpeğin
kancığına atlayışını anımsayıp göz önüne getirdi. Karşılaştırdı.
Benzerlikleri vardı, ama bcnz.emezlikleri de vardı. Erkek köpeğin cinsel
orgami koçunkine oranla hem kalın, hem de topuzlucaydı. Sokulduğu
yere kolay giriyor, ama kolay çıkmayabiliyordu.
Koça yaklaştı. Eliyle sırtını, okşadı. Sonra eğilip o sivri
nesnesini tuttu. Yuvasına çekilmiş olan nesneyi, üstündeki derinin
üzerinden o yana bu yana kıpırdatmaya, deriyi ileri-geri etmeye ve
itmeye başladı. Receb'in Murat ırmağının kıyısında eliyle
"kusturmak" için erkeklik organına yaptığı gibi., koçunkini de elle
kusturup kusturamayacağmı görmek istiyordu. Ve görüyordu:
Kusturuyordu koçunkini de. Koçunki de atı atıveriyor, "fırüğmı"
fıriatıveriyordu. Denemesinden ve sonucundan memnun olmuştu.
219
* * *
Bir gecesi kalmıştı. O gece yatacak, ertesi gün sabahleyin,
babasıyla birlikte yola çıkacaktı. O gidecek diye evde bir sessizlik, bir
sönüklük vardı. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Anası için için
ağlıyordu. Bir yandan da yol hazırlığı yapıyor; Çerkezlerin "velibah"
dedikleri.börekten pişiriyordu. Nenesi, elinde Kur'an okuyordu. Babası
iki çift çankdiktirmişti: Biri ona, biri de kendine.
Bir gecede anasına doymak, bir yıllık, birkaç yıllık doyumunu
almak istercesine durup durup sarılıyordu. Boynuna sanlıyOr, kucağına
atılıyor, yüzünü-gözünü öpüp yalıyordu. Biraz duruyor, bir daha
yapıyordu. İçinden, anasmm memesini emmek geldi.
-Ana, memeni çıhar hele.
- Neydecen ananın kuru "çendir"lerini kurban olduğum?
- Biraz emecem.
- Vıyy, hele oğlmıa bah! Ola oğul bebeklegin mi tuttu?
- Ana kurban olim çıhar.
Anası, şaşkın şaşkın göğsünün düğmelerini çözdü, elini soktu •
göğsünden. Ve çıkardığı memeleri:
- Al bahah neydecen! diyerek oğlana uzattı.
Baeılarınıemzinrkenoldukçadiri diri gördüğü memeler"fısaimış"
(havası kaçan bir balon,gibi sönmüş) ve pörsümüştü. Uçları da
çocukların ağzında çekile, çiğnene yaralanmış olmiüctan dolayı kapkara
kararmıştı. Ağzına alamadı. Eliyle okşadı, yüzüne sürdü. Sonra bir
daha sanidı anasına. >
- Ana, âlim olacam, ele ğelecem!
- İnşallah âlim olursun. Allah muradını versin, emeklerine,
sefilliğine değsin!
-" Allâme" olacam.
- "Allama" ne demek oğul?
-"AUama" değil, "allâme".
220
- Her iıeyse, manası ne?
- Alim var ya!
. -Hee? . . •
- Onun "mübalağalı ismi fâiI"!. "Çoh, çoh âlim demek. Ben de
öle olacam.
- İnşallah.
- Basra'nınkileri de, Kûfe'ninkileri de geçecem.
- İnşallah inşallah oğul, inşallah.
Nenesi, okumasma ara verip, anlamlı anlamh bakarak seslendi:
- Geldin geleli, hiç ohudun mu ki?!
- Biraz ohudum nene. Ohuduhlanmı gözden geçirdim.
- Unutmamış mısın?
- Yoh, unutmadım. Nene unutur muyum heç?
- Ey, inşallah!
' - Nene, gelim de bir "meser'-(masal) söle.
- Get oğul, ben Kur'an ohirim. >
- Gurban olim nene, "mesel" sölc. -
' " Nenesinin masallarını çok severdi. Özellikle de "üç oğullu
padişah" masallarını "oynaşlı kan" masallarını, "kırk haramiler"
masalını, "Terzi Kızı" masalı, "Keloğlan" masallarını..
Nenesi, nazlananazlana masa! anlatmaya hazırlanınca, çocuklar
çevresine birikmişti hep. O da gidip, başmı nenesinin dizine koyarak
kendini vermişti.
"Bir varmıŞi bir yohmuş, Allah'ın kulu çohumuş, evvel zaman
içinde..."
221
31
Sabahın en erken saatinde, ev halkı ayaktaydı. Ayrıhk vardı.
Baba-oğul yolcu edilecekti. Hazırlık tamamdı. Oğlanın çamaşırları,
kitapları ve baba-oğula epeyce yetecek yol azığı heybeye, torbalara
yerleştirilmişti. İkisi de sıkı giyinmişti. Çünkü soğuklar başlamıştı.
Hele sabahları, oldukça serin oluyordu. Yolcuları Tanrı'nm koruması
için nene sürekli okuyor, dua ediyordu. "Şelalen lüncinâ"yı okuyor,
Kur'an okuyor, çeşitli dualar okuyup üflüyordu. Hiç durmuyordu
dudakları. Ananın da gözleri. Durmadan ağlıyordu. Burnunu çeke çeke.
Yaşmağıyla, yazmasıyla da, burnundan ve yanaklanndan süzülenleri
siliyordu arada bir. Kızlar da az üzüntülü değil. Büyükleri, Gülenaz
ağlıyor." Ağabeg"lerinden aynlıyoriar çünkü. Ya "ağabeg"? O da onlar
kadar üzgün. Bacılarına sarılıyor, öpüyor, okşuyor. Sonra dönüp
anasına sarılıyor. Ona da sarılıyor, öpüyor. Ama, en az orada sevdikleri
kadar tutkun olduğu bir amaci;var. Onun tutkusu ve coşkusunu taşıyor
olmasa, oradaki sevdiklerinden kolay kolay ayrılamaz. Yine de göz
yaşlarını tutamıyor, ağlıyor sessiz sessiz.
Anası Hatun'un kafasındaki konulardaln biri de onun yatak
sorunuydu. KartaHı'da döşek tc, yorgan da çok küçüktü. O büyüyünce
daha da küçülmüştü bunlar. Yastığu^a pek işe yaramazdı. Kadıncağız,
tavukların tüyünden bir yastık, bir'de yün yorgan yapıp hazıriamışiı.
Ama götürülmesi kolay olmaz diye kocasına bir türlü söyliyemiyordu.
Sonunda dayanamadı ve söyledi: u
- Mezin Ahmet, kurban olim, bir tüy yastıh, bir de yorgan var.
Çocuğun, orada döşek diye altma serdiği minder çoh küçük. Yorganı
da.. İkisini birleştirip altına sersin. Bu yorganı da üstüne alsın. Ağırlıh
olacah ya, kurban olim, bu yorganı ve yastığı da götür. He mi?
-He he, haydi gelir.
Hatua gidip yastığı ve yorganı getirdi. îçiçe büktüler, güzelce
bağMılar. Kollar geçirildikten sonra sırta alacak biçimde yaptılar.
Eksik birşey kalmamıştı artık. Hatun'un içi de biraz olsun
r^atlamıştı. Tembihlerini yağdu-dı. Kimini bir nice kez yineleyerek
söylüyordu.
222
- Tutak'ta kalırsa bibisi bahar. Fahat, Kartallı'da kim bahacah?
Gene paişan olacah yavrum.
Anasmı biraz daha rahatlatmak için hemen karşıhk verdi:
- Ana, Kartalh'ya gederisem, Safo'nun anası bahar bene.
- Safokim ola?
-Bir kız.
- Sen tanir misin?
- Hee. O da, anası da bene çoh bahir. Yedirirler, içirirler. Safo'nun
anası üstümü başımı ylhir.
- Vıyy i||lah razı olsun.
Hatun, kocasına seslenerek:
- Aman herif, sen de onları gör de, daha ey bahsmlar. Aman
gurban olim.
- Görürüm, görürüm. Haydi biz geç kaldıh, gidekarüh.
Baba-oğul yola çıktılar. Arkadan yine yağan tenbihler, dualar..
* * *
Yollarının üzerindeki ilk köy, Hamzaşeyih köyüydü. Köpeklerin
havlamaları arasından geçtiler. Biraz ilerledikten sonra Murat umağı
karşılarına çıktı. Kıyıda oturup soluklandılar biraz. Azıklarını koyup
yediler. Koca Murat ırmağı. Yatağına yayılmış, kıyılarını yalıyarak
büküle büküle akıyor. Kimi kesimlerinde, üstünde çukurlar oluşarak..
Kartallı'da, Tutak'ta da karşılaşıyorlardı bu uroakla. Kartallı, Tutak
nere, orası nere?! Aradaki uzaklığı, Hafız Celal'le tam dokuz günde
alabilmişlerdi.
- Baba, biz Hafız Celal'le gelirken burada az daha boğulirdik.
- Ben "dayaz" (sığ) yerini bilirim, oradan geçerik. Önce seni
geçiririm, sonrada yükümüzü.
Hoca, oğlunu omuzlarına aldı, bacaklarını da boynundan uzattı.
Kendisi de şalvarı, donu çıkarmış, "ud yeri"ni bir eliyle kapatıyordu.
Öylece girdi ırmağa. Çok iyi bildiği uygun kesimlerinden "temk nli"
223
adımlarla ilerledi. Su göbeğine kadar vanyor, oğlanm ayakları da su
içinde kalıyordu. Hoca, dualar da mırıldanarak, yavaş yavaş gitti ve
kıyıya vardı. Ve yükler için hemen döndü. İki dönüşle de yükü taşıdı
karşı kıyıya. İvedi ivedi de donunu, şalvannı giydi. Ardından, yola
düzüldüler. Geceyi, hocanın daha önce imamlık yaptığı ve yolları
üzerinde bulunan Şlrvanşcyih köyünde geçirecekler. Vardıkları zaman
daha akşam olmamıştı, ama köylüler bırakmadılar eski imamlarını.
- Bu gece burada kal, yarın sizi arabayla "Kop"a kadar gönderirik..
dediler.
"Kop" dedikledi, Muş'un Bulanık ilçesi.
224
3 2
Şirvanşeyih'te bir de yakınlan vardı: "Kirve". Sünnette "kirve",
focoğu dizine, kucağına oturtur, sünnetçi de sünnet ed^di. Bundan
mma da, "kirve" ile, çocuk ve anası babası arasında birçeşit
•tfBabaiık" oluşurdu. Oradaki kirveleri, Ramis ağaydı. İki katlı evi
wdı köyde. Başka da iki katlı ev yoktu. Ramis ağanın, "odası da
ıçıktı" her zaman. Ve herkese> Ramis ağa, Abdul Hoca'yı ve. oğlunu
glhtr de bırakır mı hiç? Bırakmadı. Ertesi gün, Kop'a kadar da at
almasıyla o gönderecekti.
Akşam, "Abdul Hoca geldi" diye herkes toplanmıştı odada. îkİ
kmsım, Ramis ağanın ikikmsıyla değiştiren mahtar da gelmişti. Bu
şaştfası şeydi. ÇünJcü Ramis ağayla, muhtarlığı biç bırakmıyan
nûhtar küsülUydü. Demek ki barışmışlar. Karılannı değişürmenin
ı k ^ d a kolay anlaşabiliyor olmasalar da.. Muhtann da odası vardı ve
j-OBunki dc açıkü. O, herkesi kcn<Üodasma,Ramis ağa dakendi odasma
çekmeye çalışırdı. Kimin odası daha kalabalık olursa, onun göğsü daha
ç o k kabanrdı. Birbirierinin odalarına da pek gitmezlerdi. Köyde
çoğunun olduğu gibi, onların da dördar kanlan vardu Ama ikisinin de
I j i k i karısı epeyce eskimiş, "işe yarar olmaktan çıkmış"ü. O nedenle de
bunlar "sâbil"li, bunlan değiştirme gereği duyulmuyordu, ikisinin de
i k i karısı genç ve güzeldi. Aralannda zaman zaman değiştirdikleri de
bunlardı. Muhtann karılanndan Cennet adlı olanı, güzelliğiyle
ünlüydü. Cennet'i bir kumasıyla birlikte Ramis ağa kaçırmışü.
ft^htar da Ramis ağanın iki karısını kaçırmıştı karşılık olarak.
"Kaçırma", gerçek anlamında değil, lafın gelişi. Gerçekte, kadınlar
I götürülürken kocaları biliyordu ve karşı koymuyordu. Danışıklı bir
' durum. Karşılıklı olarak getirdikleri kanlarla, doyumlannı alana ve
I usanana dek yaşıyorlar, usanınca da yine karşıhkh olarak herkes kendi
S kanlannı geri alıyordu. Ufak tefek tarüşmalar olsa da, "alan da veren
de memnun" oluyordu. Karılar da pek "şikâyetçi" görünmüyOTdu.
Karşılıklı "kan değiştinne", köyün, öteden beri sürüp gelen bir
geleneğiydi. Yalnız buna "değiştirme" değil de, "kaçırma" adı
veriliyordu.
Hoca merak ediyordu: Cennet, acaba nasıl kocasmm yanında mı,
2 2 5
Ramis ağanın yanında mı? Biraz scMira durum aydınlandı: Cennet, yine
Ramiz ağaya kaçmimışü. Yine kumasıyla birlikte. Odadakilere hizmet
eden, çay getirip götüren de, Cennet'ti. Oyalı ve boncuklu
"yazma" sıyla (başörtüsüyle) çok alımlıydı. Cilveli cilveli hizmet
ediyordu. Cennet ki ne "Cennet"..!
Muhtar, "Abdul Hoca'nm hatın için odaya geldiğini" anlatarak
söze başladı. Ve köylerinin imamı bulunmadığını, bütün köylünün de
Abdul Hoca'yı istediğini anlatü. Bir süre bunun üstüne konuştular.
Herkes istiyordu gerçekten. Ama hoca, şimdilik söz vermiyordu.
Çocuğu, okusun diye uzaklara, Tutak'a, ya da Kartalh'ya götürüp
bırakacağını, imamlık içinse kararını sonra, dönüşte vereceğini
söyledi. Bu arada hoca, bir rahatsızlığmı belirtmeden edemedi:
- Bu kövdeki"kan kaçırma" işinden hoşlanmirim. İşin doğrusu
bu!
Ramis ağa, biraz okumuş bir kişiydi. Eski yazıyı bilirdi. Eski
yazıyla birçok kitaplar okumuştu. Hocanın sözlerine karşılık, yerinden
hafifçe kıpırdayarak: '
- Hoca, "kan tebdil etme". Kufan'da da yoh mu? dedi.
- Yoh "lebi" (tabii). Kur'an'da da olur mu heç böle şey?
- Hoca, sen daha ey bilirsin ya, Kur'an'da da var.
- Kur'an'm neresinde var?
- Ahzab Suresinde.
Gerçekten de Ahzab Suresinde 52. ayetinde, peygambere
seslenerek: "-Bundan sonra, sana hiçbir kadın, cariyelerin bir yana,
güzellikleri ne kadar hoşuna giderse gitsin, hiçbirini, başka bir eşle,
değiştirmen, helâl olmaz!" dendiği görülüyordu. Demek ki
peygambere, bu buyruktan önce, karılarını, güzellikleri hoşuna giden
başka kanlarla d e ğ i ş t i r m e s i helM"di. Kimi yorumculara göre, bu
"helâr'lik, peygamber için bir daha geri gelmemek üzere ortadan
kalkmış, kimilerine göreyse, yalnızca bir süre ortadan kalkıp sonradan
yine geri gelmişti. Her. neyse, demek ki, sözü edilen ayetten önce
böyle bir "helâr'lik vardı ve peygambere, kanlanndan dilediğini,
güzelliği hoşuna giden başka kanlarla "değiştirme" izni veriliyordu.
Sonuç, "kan değiştirme" diye bir olay vardı demek. Peygamber için
226
var olan, başka inanırlar için niye olmasın?
Ramis ağa, hocaya başka bir ayet daha gösterdi; Tahrim
Suresinin 5. ayeti. Bu ayette de, peygamberin karıları. Tanrı katından
ileri sürülen koşullar çerçevesinde davranmazsa, o karıların, "daha
iyileri"yle, "evlenmiş ya da hiç evlenmemiş kadınlarla, kızlarla,
değiştirilebilecekleri" bildirilmekteydi.
Abdul Hoca, Ramis ağanın gösterdiği ayetler konusunda birtakım
yorumlar ileri sürmüştü, ne ki inandırıcı olmamıştı Ramis ağanın
söyledikleri karşısında. Hoca da, kimseyi yolundan çeviremeyeceğini
görerek susmak zorunda kalmıştı. Bununla birlikte, hocaya oldukça
saygı gösterildiği görülüyordu. Ramis ağa da çok saygılıydı.
Çaylar içildi, tatlı tath söyleşiler oldu. Sonra vakit ilerleyince
herkes birer-ikişcr çıkıp gitti odadan.
- Baba bit erkeğe bir karı yetmir mi? Allah niye dört karıya izin
vsir?
- O'nun hikmeti. Hikmetinden suâl olunmaz.
- Benim ahlım kabul ctmir.
- Senin ahim daha ne ki?!
- Peygamberimizin karıları dörtten de çohmuş.
- Hee. O, Allah'ın sevgili kulu.
- Ayrıca cariyesi de varmış.
-Hee. . ..
* - Ramiz emmi Arapça ohumamış amma çoh bilir.
-Böh bilir. '
- He vallaha bilir.
- Sus ola! Bilmesi onun başına çalına. Bahsana ne diyir? "Karı
değiştirme Kur'an'da varmış"! Heç ele şey ola?
- Ama ağa görmir misin ayet gösterir. Ben de bilirim. Ayette
"tebeddele" geçir. "Tefa'ul" babından. Bu babın "bina"sı "lâzım
(geçişsiz)" amma burada "muteaddi (geçişli)". "Tebdil'î, yani
"değiştirme" manasında.
Baba ister istemez, biraz şaşkınlık, biraz da hayranlıkla dinliyordu
227
oğlunu.
- "Bedel"den. Yani bir kanya "bedel", başka bir kan. Yaa, vallaha
ele. Demek ki var kanlan değiştirme. Hevallaha. •
- Sus ola eşşegin sıpası sus. Sus da get yat
Yatmıştı. Ne ki kafasmdakiyle...
* * *
O gün düğünleri vardı Safo'yla. Tüıko Safo'suna kavuşacaktı. Kız
bi kal daha güzelleşmişti. Hem de ne güzel. Onun gibisi dünyada
olmazdı. Bakıyordu işte. Alımlı alımlı. Çekip alıyor, içine, taa içine
sokuyordu oğlanı. Her zamankinden daha çok, daha bir özlemle. Koşup
gelip elini tuttu. Çekip sürüklüyordu.
-Dur kız, nereye?
- Gel gidelim artık. Haydi gidelim.
-!!!
Türko bilmiyordu nereye gideceklerini. O gün düğünleri olduğunu
biliyordu, ama ötesini bilmiyordu.
Safo'yla her zamanki gibi Kürtçe konuşuyordu. Ve Safo neler
anlatmıyordu ki! Yerden anlatıyordu, gökten anlatıyordu. Ve işle bir
bilgi daha veriyor.
Koya "Peygambfer" gelmiş. Herkes toplanıp gitmiş onun yanma,
başta Şeyh Şaban, Molla Nâsır ve mollalar, fakilcr. Abdurrahman,
Şehmjıs, Osso, Kasım... Ayrıca Hâlo Şivâno'ların Husso da
öradâymış.
-Yaaa?!
- - Vallahi'l-Azîm! Billahi'l-Azîm.
Demek"Peygambcr" de çıkıp gelmiş!
Safo, Peygamber'in geldiği eve alıp götürüyor. Varıyorlar ki çok
büyük bir kalabalık. Erkekler, kadınlar, oğlanlar, kızlar.
"Peygambcr"in kanlan, cariyeleri de gelmiş. "Ne de çcAlar!" Melekler
de var. Kanatk kanatlı melekler. Biraz sonra da "Allah" gelecekmiş. O
228

Neva
30-09-2012, 06:55
da ölecekmiş gökten.
"Peygamber", Safo'yla Türko'ya baku. Özellikle de Safo'ya...
Türico'nun hoşuna gitmedi. Türko Safo'yu çekip yavaşça konuştu:
- Hadi biz gidelim.
-Niye?
- İşte, gidelim.
- Söylesene niye?
- "Peygamber" sana bakıyor, sonra seni elimden ahr.
- Nasıl alacak?
- Alu- vallaha. "Ayet" mayet gelir alır. Ya da kendininkilerinden
biriyle "değiştirir". Haydi biz kaçalım!
Kaçıyorlardı ki uyandı uykudan.
Sabahleyin yola çıkülar at arabasıyla. Ramis Ağa koşturmuştu.
Büyük bir kalabalıkla uğurlandılar.
Öğleye doğru varmışlardı ilçeye: "Kop". Bir başka adıyla:
"Bulanık". İlçe ama biraz büyükçe köy. Öteki köyler gibi.
Yaya bir saat, iki'saat aralıklarla serpilmiş kökler. Birbirinin
upkısı. Serilmiş yaüyorlar bozkıriarda. Kimbilir kaç yüzyıldu- hiç mi
hiç değişmeden. Kıraç tarlalar. Taşlı topraklı, iğri büğrü, inişli çıkışlı,
yarlı çukuriu, atlı eşekli, öküzlerin ya da adarın çektiği kağnılı ve yer
yer bulutlara varıp dayanan tozlanyla dumanlarıyla yollar. Heybeli,
torbalı, kazmalı kürekli, çanklı, kuşaklı, bezlere, paçavralara bürülü,
pıtrak ve toz toprak yüklü, çileli insanlar. Yolda bayırda, tarlada
çayu-da, emekleri ucuz, kendileri ucuz. Kimi uyuz, kimi sıünalı. Ama
savaşlarda birer "kahraman". Barışlardaysa, yoksulluğa, ağaya, beye,
jandarmaya yenik. Dedelerden, babalardan neyi nasıl almışlarsa,
sürdürdükleri o. Ne değişmekle, ne değiştirmekieler. Ne de böyle
birşeyin olabileceğini düşünmcktelcr. Köyler, hep "yeni âdet
istemeyen köyler". Mezarlıkları insanları; insanları ve evleri
229
mezarlıkları gibi. Sürü sürü topluluklar. Başlarında da çobanlar.
Muhtarlar, imamlar, mollalar, şeyhler, ağalar, beyler, "hokumat"
adamları ve adamlarının adamlan. Uşaklar, yavşaklar, bitler, pireler,
keneler, sinekler, itler, kurtlar ve daha neler neler... "Yeni âdet
bilmeyen eski köyler"in ayrılmaz, ayrılamaz birer parçaları. Öyle
gelmişler geçmişleri boyunca. Öyle getirilmişler, öyle götürülmekte.
Büyük baş, küçük baş hayvanianMandalar, öküzler, inekler, eşekler,
atlar, danalar, taylar, sıpalar, kuzular, keçiler, tavuklar,, kazlar,
"culuk"lar.. Ve başlarında çobanlar. Hayvanları insanlarını izlemekte,
insanları da hayvanlarını. Kaim kaim çizgileriyle.. Canlılarında "can"
kalmamış, geçmişlerin çilesiyle ve "bin bir acı"yla dolu. Anadolu.
Özellikle de Doğu Anadolu. Üst üste binmiş çıplak tepeler, dağlar.
Alınları, insanlarınınki gibi kırış kırış. Nice savaşlara sahne olmuş,:
üzerlerinde nice kanlar dökülmüş, canlar yitirilmiş. Ve bu olayları bi
türlü bitmemiş; şu türlü bu türlü de olsa sürüp gitmekte. Verimli
olabilirken verimsiz topraklar. Sulanması yağmura bağlı. Ölü
toprakların üstüne zamanzaman ağlayıp göz yaşları döken bulutlardan
gelen "rahmet"İcr, binlerce yıllık inançlardan kalma "yağmur
dualan"yla Tanrı'dan istenmekte. Ama isteğe göre olmamakta.
Bulutların göz yaşları kimi zaman daha yukardayken donmakta, gülle
gibi dolu olarak yada "lepe lepe" (kar olarak) düşmekte. Birkaç ay yaz,
geri kalan kış. "Kılıç gibi gelen" ve geldikten sonra, çoğu kez "gitmek
bilmeyen" kış.
Kış başlamak üzereydi. Kimi günler yağan yağmurlar, akşamlan,
geceleri kara dönüşüyordu.
230
33
Baba-oğul, köyden köye gittiler. Kimi yerlerde, rastladıkları
arabalara biniyorlardı. Öküz arabalanna... Kimi yerlerde, bu arabalarla
özel olarak gönderiliyorlardı. Kimi yerlerdeyse, yaya olarak
gidiyorlardı. Sekizinci günde Tutak'a yaklaştılar. Bir buçuk - iki saat
daha yürüseler, Tutak'a varacaklar. Bir ses işittiler. Arkalarına döndüler
ki: iki jandarma. Halktan oldukları halde halka karşı hazırlanmış iki
"Anadolu zebanisi". 300 - 500 metre öteden, koşarak geliyorlar. Hoca,
çok korkardı jandarmalardan. Çok korkutulmuştu, çok "zulüm"
görmüştü. Jandarma, yörenin insanları için "korku" ve "zulüm"
demekti zaten. Ama hoca için aynca korkunçtu. "- Durun!" sesleri
karşısında, baba-oğul, ister istemez durdular. Jandarmalar, gelip
kavuştular:
- İyi yakaladık seni! Kaç gündür senin peşindeydik!
Hocaya söyleniyordu bu. Hocanın yüzü kireç gibi olmuştu.
Dudakları da morarmış, titriyordu. Hoca, neden arandığını, peşine
neden düşüldüğünü titrek bir sesle sordu. Jandarmalar, azarı, küfrü
bastı:
- Sus ulan bir de soruyor, alçak herif. Suçsuzmuş gibi
konuşuyor. Çıkar nüfus kâğıdını.
^ Hişnikli köpekler bile bunlar kadar korkunç değildi hoca için.
Hoca, elini ceketinin cebine attı, nüfus kâğıdını aramaya başladı.
Korkudan, telaştan bi türlü bulamıyordu. O bulamayınca da,
jandarmalar bir yandan dipçikle dürtüyorlar, itiyorlar; bir yandan da en
ağır sövgülerle sövüyorlardı.
- Vallaha billaha cebimdeydi.
- Cebindeymiş! Seni namussuz seni! Anasını avradını... Şimdi
seni de, çocuğunu da burada bir düzelim de akim başına gelsin!
Hoca ne yapacağını şaşırmıştı, oğlu da ağlıyordu. Hem de
sövüyordu içinden. '
oğlan ağhyarak:
- Baba ceketini ver bir de ben bahim.. dedi.
231
Jandarmaların tüyler ürpertici aşağılamaları, d^irtüklemeleri
arasında hoca ceketini çıkanp verdi oğluna. Oğlan, bir sürü şeyin
doldurulduğu cepleri orada bir yere döktü ve nüfus kâğıdını buldu.
Sevinçle babasma verdi.
Hoca nüfus kâğıdını jandarmalara uzattı. Jandarmalar alıp
bakülar.
- Askerlik y^mamışsm sen.
- Yapüm, orada yazılı.
- Ananın, kannm a.'ında mı yazılı, nerede yazılı?
Artık hoca dayanamadı. Korkudan arınmış büyük bir öfkeyle,
çekip aldı nüfus kâğıdmı ve gösterdi:
- İşte burada yazılı, terbiyesiz herifler! Sizin mahsadınız başha,
soymah istirsiniz, bende de para - pul yoh. Ellerinizdeki tüfeklere
güvenirsiniz. Yohusa ikizi de burada haklardım pis herifler. Size Türk
askeri denmez.
Jandarmalar hiç beklemedikleri bir karşı çıkışla karşılaşmışlar,
kalakalmışlardı. Şaşkınlıkları geçtikten sonra yine küfürle iki yandan
biraz dipçik kullandılarsa da hoca artık korkmuyordu. Oğlunu da
çekmiş bir yana, ağlamamasını söylemişti.
Jandarmalar "alttan almaya" başladılar. "Kötü niyetleri
olmadığını" söylediler. Karşılarındakinin hoca olduğunu da
bilmiyorlardı. İşini - mesleğini sordular. Hoca tehlikeyi bildiği için
mesleğini söylemedi.
- Çiftçiyim., dedi.
Ama oğlu, babasının ^'imam" olduğunu söyleyince hocalığı da
ortaya çıkmış oldu. Jandarmalar bundan yararlandılar:
- Bir de yalan söylüyorsun "çiftçiyim" diyerek. Hoca olduğunu
saklıyorsun. Büyücülüğün - üfürükçülüğün anlaşılmasın diye..
Köylerde senin büyü, üfürük yaptığını söylediler. Biz de onun için
senin peşine düştük. Ve şimdi yakaladık. Seni Karakola götüreceğiz.
Bir sürü de dayak ye Mada, aklın başına gelsin.
- Büyü, haramdir, ben öyle şey yapmam.
- Sen derdini Karakolda anlat Haydi gidiyoruz.
232
Hep birlikte yola koyuldular. Dereyi, ardından tepeyi aştılar.
: daha yürüdükten sonra Tutak karşıda gözüküyordu.
Bu arada hoca, müftüyü tanıdığını, müftünün çok iyi dostu
oüduğunu söyledi, kendisine yapılan kötülüğü, hakareti anlatacağını
belirtti. Jandarmalar ürkmüştü bu açıklama üzerine. Dostluk
göstermeye başladılar. Biri, zorla hocanın elini çekip öptü, özür diledi.
Öbürü dc özür dilemeye kaüldı.
- Anasını, avradını s.tiğimin köylüleri, demek ki bize yalan
söylemişler, seni yanlış tanıtmışlar. Bilseydik, sana hiç öyle davranır
mıydık? Elhamdülillah biz de müslümanız. Hocalara bizim de
"hörmet"imiz var. Ama biliyorsun, kanunlarımız büyüyü, üfürüğü
yasaklamış. Başımızdakiler bizi sıkıştırıyorlar. "Biz de emir kuluyuz".
Kaymakama hergün sıkı emirler geliyor, kaymakam da başımızdakine
mir veriyor.
Jandarmalar, baskı gerekçelerini uzun uzun anlattdar. Tutak'a
varmadan hocanın gönlünü almaya çalışülar. Yükünün taşınmasına
yardım ettiler. "Müftü"dcn çekiniyoriardı çünkü. Müftü, arkalıydı,
Tutak'ın ileri gelenlerindendi. Tutak'taki Kaymakam'dan, Ağn'daki
Valiye kadar, müftüye saygı gösteriyorlardı. Tutak'taki karakolda
bulundukları için jandarmalar da bu durumu biliyordu.
Jandarmaların biri:
- Benim de babam, Kayseri'de imamdır. Babam duysa bizim
yaptığımızı, beni evlatlıktan reddeder. Hoca efendi, ne olur bizi affet!
dedi.
Hoca da yumuşamıştı.
-Af Allah'a mahsus. Allah affetsin. Bir daha da kimseye
zulmetmeyin.
- Sağ ol hoca efendi.
Tutak'a gelmişlerdi. Jandarmalardan aynlış. "Cırık Ahmet"in evi,
abla Gülbeyaz'm duygulu karşılayışı, enişte Ahmet'in hiç de içinden
gelmediği belli olan "hoşgeldin"i.
* * *
233
Hoca, enişteyle konuştu:
-Müftü sene ne dedi?
- Duran'ı çok beğenmiş ohutmak istir. Gene de sen müftüye
bahma, oğlanı Molla Nasu-'a götür. Biz de geder, gelir bahanh.
Abdul Hoca bir de gidip Müftüyle görüştü. Müftü, oğlanı
olağanüstü buluyordu ve okuünak istiyordu. Ne var ki, oğlanın tek
kalabileceği evin sahibi, "Cırık Ahmet" istemiyordu!
Yine tek çare: Kartallı köyü.
Oğlunu alıp yine Kartalh'ya götürdü ve Molla Nasır'a "teslim"
etti. Aynı gün de aynldıKartallı'dan.
234
34
Kartallı Köyü camii, yine fakilerle, fakilerin yataklarıyla, kitaplarıyla
ve eşyasıyla dolmuştu. Topladıkları zekâtlarıyla dönmüşlerdi
çünkü. Zekâtlardan kendilerine düşenleri almışlar, paraya
dönüştürmüşler ve olabildiğince gereksinimlerini de karşılamışlardı.
Soğuklar da adamakıllı başlamıştı artık.
"Faki"ler, "Türko"nun aralarına döndüğünü görünce sevinmişlerdi.
Neden ki, birbirlerine oldukça alışmışlardı. Abdurrahman,
Osso, Şehmus, Abdurrazzak, Salih, Tâhâ.. hep oradalardı.
"Talib"lerden Seydo da.. Yalnız Hafız Gelalvc öğrencileri olan oğlu
Ahmet, Tutak'lı Reccb gözükmüyorlardı. Demek ki gelmemişlerdi
daha. Belki de hiç gcimiyeceklerdi.
Babasını da çok tanıştırmak istediği halde bi türlü fırsat bulamadığı
Safo'lara gitti. Hem geldiğini bildirecekti, hem de onlardaki
yatağını alacaktı. Varıp kapılarını çaldı. Safo'nun anası çıktı. Görür
görmez tanıdı ve coşkuyla içeri aldı. Safo, Sabo (kötürüm kız) ve
babaları da içerdelerdi. Türko'nün döndüğüne hepsi sevinmiş, coşku
göstermişlerdi; Kürtçe konuştular:
- Hoş geldin.
-Nerelerdeydin?
- Niye geç kaldın?
- Seni çok merak etük.
- Gelmiyeceksin sandık.
- Artık gitmiyeceksin, değil mi? -
- Ananı, babanı da görmeye gittin mi?
Daha bir sürü sorular yönelttiler. O da anlattı. Önce Tutak'a
gittiğini, sonra Hafız Celal'le babasının imam olduğu S imo köyüne
gittiklerini, orada çok kaldığım, anasını, babasını, bacılarını, nenesini
ve karşılaştıklarını anlattı özet olarak. İleride sırası geldikçe, uzun
uzun anlatacağını söyledi. Akşam olduğu için kalkıp gitmeye yöneldi.
Karnını doyurmadan bırakmadılar. Mercimekli pilav pişirmişlerdi.
Birlikte yedi ve kalktı. Yatağıyla, giderken bıraktığı bir kaç kitabı alıp
235
gidecekti artık.- Yatağımı ve kitaplarımı alıp gideyim.
Safo'nun anası getirdi.
- Safo yardım et, götürün.
Safo'yla birlikte aldılar ve götürdüler. Simo'dan getirilen "denk"in
ve kitaplarm yanma koydular. Safo döndü.
Fakiler, kitaplar, yataklar. Ve çabuk çabuk kılıverdikleri
namazlarmı bitirir bitirmez çıkan cemaatten kişiler.
Yine "ders"ler alınacak, "müzakere"ler, "mütâlaa"lar, "metin
ezberleri" olacak, sabahları: "- Rabe, rabe!" (Haydi kalk, kalk!)"lar,
türlü pisliğin yuvalapdığı, çöplerin, "fırtık"larm, balgamların kol
kola, kucak kucağa yüzdüğü, şeriat ürünü kulleieynde "şapur -
şupur"lar, "taharet"ler, "abdest"ler, eskilere eklensin diye yeni fırtık ve
balgam fırlatmalar, çoğu buradan alman sularla pişirilen her tür
yemeğin kapı kapı dolaşılarak büyük kulplu kazanlarla toplanıp
getirilmesinin adı olan "râtib"ler, kısacası: Küllükler - çöplükler
halkıyla, birer molla adayı olan "faki"lerin, "tâlib"lerin, "molla"ların
güz ve kış dönemlerindeki yaşamlarmdan biri daha başlıyacak. Halkın
şeriat terzilerine biçtirilip diktirilen ilkellik giysisini, zâlim"" düzenle
bütünleşen şeyhlik, ağalık, mollalık yararına sürdürmek için...
• Yeni yorgan ve yastığın dürülü olduğu "denk"i önüne koyup
iplerini çözdü. Eski minderle yorganı birleştirip döşek olarak, uygun
bulduğu bir köşeye serdi. Üstüne de yeni yastığı ve yorganı koydu
güzelce. Kitaplanm, heybesini, torba.sını yanına yerleştirdi.
Artık akşam ve yatsı namazları için abdest almalıydı, sabah
namazı için de abdest suyu hazırlamalıydı. Daha önce yapüğı gibi.
Kulleteyn, ona göre değildi çünkü. Buradan abdest almaya, içi gibi,
mezhebi de el vermiyordu. Bu mezhebin başka tür ilkellikleri olsa da...
Her zaman kullandığı abdest ibriğini aradı, buldu. Ve doğru pınara.
10-15 dakikalık itstz yolu izleyerek gitti, sırasını bekleyip suyunu,
abdestini aldı. Ve yemden doldurduğu ibriğiyle döndü.
Akşam namazı, küçük bir "mütâlâa", yatsı namazı, daha uzunca
bir "mülalaa", bir parça ekmek, köy çeçili ve yatış saati.
* * *
236
"Rabe! Nımej, nunej!" (haydi kalk namaz, namaz!)
Kalkmamak olabilir mi? Kimse kalkmamazlık edemez.
KaBonamaya yeltenen, hemen tekmeleri yer ard arda. Haydi gel de
Aralarmda üstüyle - başıyla yatanlann da bulunduğu fakiler,
kalkar kalkmaz fırladılar, kuUeteyne döküldüler. Her zamanki gibi.
Sıyrılan şalvarlar, ortaya konan üçlü takımlar, kulleteyne uzanan sol
avuçlarla alınan ve takımlara çarpılan sular. "Şap, şap, ş ^ . . " Şalvarlar
yukarı. Çekilen uçkurlar, bağlanan kuşaklar, sıvanmış kollarla abdeste
yönelmeler, yeniden çömelmeler. Taharet sularının süzülüp
döküldüğü, bir bataklığı andıriHi kuUeteynin, çöplerden, "fırtık"lardan,
balgamlardan ve türlü pisükten oluşan örtüsünün, abdest için uzanan
dlerle yırtdması, açılan yerden, ne denli kirli, ne denli pis olsa da
"şer'an temiz" say dan suyun avuçlanması, ağıza, buruna götürülmesi^
yüze çarpılması, yüzden süzülen suların ağıza çekilmesi,
aimkürmeler, boğaz ayıklamaları, kulleteyne fırlatılan yeni "fırtık"lar,
yeni balgamlar... Biten abdestierden sonra, "fımk" (sümük) için de
kullanılan çarşaf gibi mendillerle el, yüz, kol, silmeler.. Doğru
camiye.. Islak ayaklarla basılan hasır, kilim üzerinde kılınacak namaz
için sıra sıra oluşlar, eğilip kalkmalar, yere kapanmalar, iki "rek'at"
bilince oturmalar, "ettehiyyaiu"lar, başların önce sağa, sonra sola
çevrilmcsiylc verilen selamlar. Ve namazdan çıkış.
"Râtib"e hazırlık. îki kulplu kazanla ev ev dolaşıp yemek, ekmek
toplıyacak dört öğrenci gerekli. Her gün. Bu görev, nöbetleşe
yapdacak. Hangi gün, hangi dört "faki"nin görev yapacağını belirleyen,
gösteren çizelgeyi hazırlama çabası. Çizelge hazır. Abdurrahman,
Osso, Abdurrazzak, Şehmus, bir; Memo, Tâhâ, Mısdo, Musa da bir;
Kadir, Kasım, Yahya, Halil de bir... "Türko" da Abdurrahman'larla birlikte
yedek olarak çıkacak.
îlk görev, Abdurrahman ve arkadaşlarının. "Türko" da birlikte.
Çıkmak üzereler. Safo. Elinde ekmek "ve bir küçük kap yemek.
Türko'ya yaklaşü, elindekini uzattı. Abdurrahman, durumu anladı ve
onu Safo'yla buakarak arkadaşlarını alıp götürdü.
Türko, arkadaşlarından ayrılmayı hiç de doğru bulmuyordu. Ama
Safo'yu da kırmak istememişti.
237

Neva
30-09-2012, 06:57
-Safo bunlan niye getirdin?
- Yemen için.
- Ama "râtib"..
- "Râtib"i seviyor musun?
- Evet. Hayır da evet. Sen-bir daha yemek getirme olur mu?
- Olur, Ama anam "götür" derse? '
- Arkadaşlanndan ayrılmak islemiyor, "ayıp olur" diyor dersin,
-Peki,
- Yalnız, bu yemek tabağı kalsa iyi olur. Çünkü benim hiç
tabağım yok,
- Kalsın, bizde çok tabak var. Kaşık da kalsın.
- Ben sizi görmeye gelirim. '
- Akşam gel, olur mu?
- Bu akşam Husso'lara gideceğim. Daha sonra gelirim.
Her zamanki gibi Kürtçe konuştular bunları. Neden ki, Safo, hiç
Türkçe bilmiyordu, "Türko"ysa Kürtçeyi iyi öğrenmişti artık.
Safo gitti. O da çekilip bir yana getirileni yemeğe koyuldu.
Salo'ların gösterdikleri yakınlığa'bakılırsa, onlarda da yiyip
içebilirdi. Dahası onlarda yatıp kalkabilirdi. Ama bu, orada "faki"lerin
geleneğine tersti. O köylü olan öğrenciler de vardı, onlar da camide
yaüp kalkıyorlar, "râtib"den yiyip içiyorlardı. Bu, kendine özgü bir
disiplinin gereğiydi. Mollalar ve fakiler, bu durumu, peygamber
dönemindeki "suffe ashabı"na benzetiyorlardı. Peygamber Mekke'den
Medine'ye "hicret" ettiğinde, Medine'de, bugünkü adıyla"Mescidu'n-
Nebi"yi, yanıbaşına da, adı "Suffe" olarak anılan, gündüzleri Kur'an
okuyup öğrenme ve öğretme yeri, gecelcriyse Kur'an öğreticilerinin,
öğrencilerinin ve bannacak yeri olmayanlann yatakhanesi biçiminde
kullanılan bir oda yaptırmışü. Fakiler ve mollalar, peygamberin
kurduğu "Suffe"nın öğrencileri ve Öğreticileri gibi görüyorlardı
kendilerini. Ve bundan birçeşit dinsel "gurur" duyuyorlardı.
O da bunu biliyordui aynı gururdan yoksun kalmak istemiyordu.
Öteki fakilerden ayrıldığı zaman, sevimsiz bir duruma düşecekti,
238
tanım bilincindeydi.
Akşam namazmı kıldıktan ve "râtib"ten arta kalma yemeği
yedikten sonra, yatsı namazının hemen ardından başlıyacak olan
'mütâlâa" saatine kavuşmak üzere Husso'lara gitti. Geldiğini
bildirmek için. Hus^o'lar onunla ilgileniyordu çünkü.
Vardığında Husso evde yoktu. Anası kapıyı açtı.
- Hoşgeldin yavrum. Ne zaman geldin?
- Dün geldim.
Kadının elini öptü. Husso'yu sordu hemen. "Hapse atmışlar".
-Neden?
- Hammame için girdiği bir kavga yüzünden. Dadikan'lı Kâmil
ağanın adamlarından birini yaralamış.
Adamlar dövsünler diye Husso'nun üzerine gönderilmiş. Çünkü
Kâmil ağa, mahkemenin Husso'yu serbest bırakmasını bir türlü içine
sindirememiş. Hammame'nin elinden alınması da onu kudurtuyormuş.
Adamları, Husso'nun karşısına çıkmışlar. Husso çift sürüyormuş o
sırada. Sövmüşler ve ardından saldırmışlar. Husso, bir demirle karşı
koymuş. Ve içlerinden birini ağır yaralamış. Öbürleri de kaçıp
gitmişler. Sonra karakol, "şikayet", jandarmalar... Husso yakalanıp
götürülmüş. Ve hemen içeri tıkılmış.
- Hammame nerede?
- Babasının evinde. Onun da iki gözü iki çeşme.
- Husso'yu bırakırlar mı?
- Bilmiyorum. Bırakırlar mı, ne zaman bırakırlar? Allah bilir.
- tnşaallah buaku-lar. Çıktığı zaman Hammame'yi alır mı?
- Babası vermiyor.
- Yine Kâmil ağaya mı verecek?
- Bilmem ki. Kızlığı gitti diye Kâmil ağa almaz herhalde.
Kızlığın ve "kızlığı giüniş olma"nın ne demek olduğunu az çok
öğrenmişti. Hem kitaptan, hem ordan - burdan, hem de Safo'dan..
"Mütâlâa" için camiye hemen dönmek zorunda olduğunu söyledi.
239
- Kamını doyur öyle git.
- Gelirken "ıâtib"ten kalanla kamımı doyurmuştum.
Husso'nun ve Hammame'nin durumuna üzülmüştü. "Seven
insanlann, birbirinin olmasına niye engel olurlar sanki?"
Cami, yatsı namazı, "mütâlâa" ve yatıp uyuma.
240
35
Yeni dönemin ilk dersi, o gün ahnacaktı. Öncesi hep, eski
derslerin gözden geçirilmesi; "müzâkere"ler ve "mütâlaa"larla
geçmişti.
Büyük hoca, Molla Nasır, sabah "râtib"inden ve herkes
yiyeceğini yedikten sonra görkemiyle içeri girdi. "Nakış"h yün
çorapları, geniş şalvarı, uzunca cübbesi, "köstekli saat"inin zinciri
üzerinden sarkan kuşağı, sarığı - kavuğu ve yer yer aklaşmış süpürge
gibi sakalıyla ağır ağır ilerledi; mihrabın yanında kendisi için konmuş
olan minderin üstüne oturdu. Koşup rahleyi getirdiler, önüne koydular.
Herkes sessiz, saygılı ve ayakta. Hoca işaret edince oturdular. Hoca
olanca ciddiliğiylc fakileri süzdü. Herkesin tamam olup olmadığını
sordu. Gerekli bilgiyi aldı. Başka günler, herkese o ders vermezdi. O,
yalnızca belirli fakilere ve "tâlib"lere ders verirdi. Geri kalan da,
"tâlib"lerden alırlardı derslerini. Ama o gün, herkesin dersini büyük
hoca verecekti. "Teberrükcn". Yani "mabarekİiği" ve uğuru olsun diye.
ıHcr yeni dönemde, derslere başlanırken öyle olurdu. Buna son derece
önem verilirdi. İlk dersi hocadan almak ne denli "şeref se, bundan
yoksun kalmak, büyük bir "tâlihsiz"lik sayılırdı. Derslerdeki
zorluklar, başa gelecek terslikler, sıkıntılar da bu talihsizliğe
bağlanırdı. Bu nedenle, herkes sırasına geçmişti. Hocanın vereceği
dersi bekliyordu coşkuyla. Hoca, ilk dersi, uzun boylu vermezdi.
Birkaç .satır, kimine de bir - iki sözcük ile başlangıç yapardı.
"Tcberrük" (uğur) için bu kadarı yeterliydi. Daha sonrasını, herkes
kimdenders alıyorsa, ondan alırdı.
Büyük hocadan ders almak için o da gidip sıraya.girdi. O,
yalnızca ilk dersi değil, asıl dersi de Molla Nasır'dan alacaktı.
Derslerini büyük hocadan alması, geçen dönemin ortalarında
başlamıştı. Böyle olmakla birlikte yeni dönemin ilk dersim onun için
de önemliydi. O da heyecanlıydı. Hepsinin küçüğüydü. Koca koca
fakiler sırasında yerini alırken nokta gibi kalmışü. Kitabıyla birlikte
elleri dizlerinin üzerinde, gözlerini hiç ayırmadan hocaya bakıyordu.
Sırası gelen dersini alıp çekildi. Ona sıra geldi. Önceki dönemde,
dersleri daha bitmeyen kitabı değil de, daha sonra, daha üst basamakta
241
okunması gerekenokunması gereken kitabı getirmişti.
- Oğlum, bu "îzhar". Daha "Avâmiri bitirmemiştin sen.
- Hocam, "Avâmil"den çok az kalmıştı. Onu da kendi kendime
bitirdim. Hepsini biliyorum. İsterseniz "imtihan" edin.
- Haydi getir de bir bakim.
Hemen gidip Avâmil'i getirdi. Açıp, önceki döneme bırakılan yeri
gösterdi. Hoca, oradan okumasını, çevirmesini (Kürtçeye. Çünkü hoca
Türkçe bilmiyordu.) söyledi. O da okuyup çevirdi. Çok beğenen
hocadan aferin aldı.
- Şimdi İzhar'a geçmeyi hakkettin!
Ve o da dersini alıp çekildi.
Yeni dönemin ilk dersi bitmişti. Hoca kalkınca herkes de kalktı.
Yine çıt yok, büyük bir saygı. Vt büyük hoca çıkü.

Neva
30-09-2012, 06:58
Caminin içinde büyük bir gürültü. Tartışmalı "müzâkere", alınan
derslerin karşılıklı gözden geçirihnesi, bilmeyenlerin bilenlere sormaları,
yüksek seslerle "tekrâr"lar, sözcüklerin nereden nasıl geldiğinin
öğrenilmesine yarıyan "i'Iâr'lar, sözdizimlerinin türlü yönlerinin
öğrenilmesine yârıyan "terkib"ler, "şeriat (fıkıh) mes'eleleri",
Arapçadaki söz ustalıklarını, anlam derinliklerini, bunlara ilişkin
"bedii san'aflan içine alan "alâka"lar, "fesahat"lar, "belâgat"lar, daha
yüksek basamakta okutulan "mantık" konuları, "tasavvurât",
"tasdikât", kimi zaman "akâid" adı da verilen ve "Tanribilim" demek
olan "kelâm" konuları, "tefsir" ve "hadis" konuları ve daha başka
konular birbirine karışmıştı camide. Her sabah olurdu bu. Bir - iki saat
sürerdi. Vazgeçilmez, aksatılmaz bir gelenekti. Biraz sonra başlıyacak
olan "metin ezberi" ve yatsı namazından sonra başhyan "mütâlâa"
gibi...
"Müzâkere" bitti. Kitabını alan, metin ezberi için dışarıya.. Metin
ezberleri, yazın camiinin çevresinde, başka uygun yerlerde, açık havada
ve ayakta, iki nokta arasında gidip gelerek olurdu. Kışın da kapalı
yerlerde, özellikle ahırlarda.. Artık soğuklar kendini epeyce belli ettiği
__a 41-1 —
için ahırlara yöneliş başlamıştı bile. Dışan çıkan fakilerden tek tük de
olsa ahu-lara gidenler vardı. "Türko" da üşüdüğü için dışanda kaknayıp,
kitabını da alarak Safo'lara gitmişti.
Pek sıcak ve elverişli olmasa da Safo'lann da bir ahırı vardı.
"Şimdilik bu kadar sıcaklık yeter". Ne ki orada metin ezberlemesi
kolay olmayacaktı. Neden ki, Safo gelip gidecek, konuşacak,
"meşgul" edecekti. Öyle de oldu.
- Safo, ezberlemem gereken çok metin var.
- Ben şimdi giderim, ezberlersin.*
Ama Safo hemen gitmedi.
"Fe hâzihi..."
-Bu okuduğun nedir?
- İzhâr. .
-Ne demek?
- Anlamazsın. "Nahiv"dcn..
"Fe hâzihi risâletün..."
- O dediğin ne demek?
- Hangisi, "nahiv" mi?
- Evet. .
- "İ'rab"dan sözedcr.
"Fe hâzihi ri.sâlelün fîmâ yehtâcu ileyhi eşeddel ihtiyacı..."
- İhtiyaç" mihtiyaç diyorsun. Ne ihtiyacı?
- Safo ne olur bırak da biraz çalışayım.
- Kamm aakmadı mı?
- Hayır, daha öğleye var, biraz çalıştıktan sonra gider, sabahki
"râtib"ten kalandan yerim..
- Ekmek, yoğurt getireyim ye!
- Hayu-, istemem. Safo bak böyle yaparsan bir daha gelmem.
- Senin yanında kalmamı istemiyor musun?
^ İstiyorum, ama dersim, ezberim var.
- Ama o hiç bitmez ki!
İkisi de hakhydı. Onun ezberlemesi gereken dersleri, Safo'nun da
onunla konuşma isteği vardı. Kınanabilirler miydi?
243
36
Olanca tutkusuyla, açlığıyla sarılmıştı derslere. O dersi bitirip
öbür derse, onu bitirip bir başkasına dalıyordu. Durmadan okuyor,
ezberiiyordu. Kimi zaman fakiler gelip onu zorla koparıyorlardı dersten
- kitaptan. Yemeyi - içmeyi unutuyordu. Kimi zaman, camide, ahırda,
kendini.verdiği kitaplar üzerinde düşüp uyuya kalıyordu. "Nahiv",
"kelâm", "hadis", "fıkıh", "tefsir"... Kitaplar devriliyor, dersler
ilerledikçe ilerliyordu. Aradan birkaç hafta geçince dersler şaşılası
biçimde ilerlemişti. Fakiler dc, hocası da şaşıyordu. Fakiler arasında
olduğu gibi, KarUillı köyünde de herkes birbirine gösteriyordu. Bu süre
içinde, arada sırada gelen Safo'yla hiç ilgilenmez, Safo'lara da gitmez
olmuştu. Abdestten, namazdan, "râtib" işinden ve yeme - içme
konusundan kurtulur kurtulmaz kendini atıyordu derslere. Çoğu kez
ahırlarda ve camide- Okuma, ezberleme,"müzâkere", Mütâlâa". Yine
ders, yine okuma, ezberleme, yine "müzâkere", "mütâlâa".. Herkes
günde bir ders alırken, o hocaya yalvarıyor, dersini yaptığını, okuyup
bellediğini, ezberlediğini söylüyor ve aynı günde iki ders, üç ders,
kimi zaman da dört ders birden alıyordu. Öğrendikçe derslerin tadını
alıyor, tad aldıkça da daha çok kendini verip koyuluyordu. Küçücük
dünyası, bütünüyle "dersleşmişii". Yüksek derslere tırmanmıştı.
"Mantık", "maanî" gibi. Okuyup geçtiği alanlarda da derinleşiyordü.
Bir yandan da okutmaya başlamıştı. Aşağı derslerde olanlara ders
veriyor. Bu da çok yararlı oluyordu kendine. Unuttukları olursa,
anımsanmış oluyordu. Birlikte aynı dersleri, aynı kitapları okuduğu
faki arkadaşlarmm derslerine de yardım ediyordu. Orada, burada arayıp
buluyorlardı onu. Çıkaramadıklarını sorup öğreniyorlardı.
- Hafız Celal, oğlu ve Receb gelmişler.
İlgilendi. Köyde bir tanıdığının evine geldiklerini öğrendi. Ev
sahibi. Şeyh Şaban'm müritlerinden. Hafız,, ŞeyhŞaban'ı da,
müritlerini de pek sevmez, ama orada ister istemez sever görünür.
Barınmak için, şeyhin de yardımıyla o eve yerleşmiş. Ne kendisi, ne
244

c^lu, n,e de Recep "Kürt fakileri"ne karışabiliyordu. Hâfız Gclal'in
dersler için ilişkili olduğu tek kişi. Molla Nasır'dı. Kafasına koyduğu
müftülüğe yükselmek için büyük hocadan ders alıyor, oğlunu ve
Reccb'i de kendisi okutuyordu. Receb'i okumaya zorlıyan da anası,
babasıydı. Kendisinin okumada gözü yoktu pek. "- Hâfız'dan, biraz
va'zedecek kadar birşeyler öğrenirsem yeler." diyordu. Hafız Celal'in
oğlu Ahmet de öyle. Onu da Hâfrz zorluyordu.
> Gclal ve öğrencilerinin geldiklerini öğrenince yanlarına gitti. Ne
de olsa. Celal, onun da hocalığını yapmıştı. Bir dc yol arkadaşlıkları
olmuştu. Ahmet'i ve Reccb'i de çok severdi. Sonra hepsi "Türk"lü.
Babasının Türk olması nedeniyle Kürt olan anasını daha çok seviyor
olsa da, kendisini "Türk" sayıyordu. Kürtlere karşı Türkleri
savunmalara bile girmiş, daha çok bu nedenle "Türko" diye ad almış
değil miydi? Şimdi "Kürt faki"lcriylc arası çok iyiydi, hem sevgilerini
kazanmıştı, hem de seviyordu onları. Kaynaşmıştı onlarla. Böyle
olmakla birlikte; "Türkler ba§ka"ydı kafasında.
Varınca, eski hocasının elini öptü. Öbürlerine dc "hoşgeldin"
deyip sarıldı. Konuştular:
- Nerde.siz, nerde kaldız? Biz derslere başhyalı 2 ay oldu.
Celal, Erzurum'da, Kars'la, Ağrı'da epeyce dolaşmış, "cer"den elde
elliklerini salmış, bir küçük te "licarere girilmiş, sonra Tutak'la,
"Medeni Kanun'a aykırı nikâh yapmak" suçundan bir-iki hafta "içeri
tıkılmış", daha sonra Dadikan'lı Kâmil ağanın çabalarıyla ve Şeyh
Şaban'ın"himmet"iyle "yakayı kurtarmış".
- Bu iki ay içinde sen neler ohudun, hangi derslere çıhdm?
Okuduğu dersleri, kitapları anlattı eski hocasına. Celal, onun zeki
olduğunu, alışılmadık bir hızla okuyup geçtiğini biliyordu. Ama bu
kadarı inanılacak gibi değildi. Onun anlattıkları karşısında şaşıp
kalmıştı.
- Essah mı diyirsin ola? Bunları hep ohudun mu?
- Essah diyirim, ohudiım!
- Sen beni de geçmişsin!
- Estağfirullah hocam.
245
- Vallaha, dorgu diyirim, beni geçmişsin.
Çok sevdiği Ahmet'le de konuşup özlem giderdiler. Ama asıl
haberler, Recep'teydi:
Önce bibisiyle görüştüğünü söyledi:
- Bibinin göz yaşlan heç durmir. Herifini, "Cınh Ahmet"i
"kargışlir" durir (yani ona beddua ediyor). Bene de "tenbih"lerde
bulundu.
-Ne tenbih etti?
- Ben arada bir Tutak'a gettigimde, senin "pırtı"lannı (çamaşırlarını)
da ğötürecem. Oyıhayacak, ben gelinken alıp getirecem.
- Allah râzı olsun.
Receb'in bir başka haberi. Esmer köyü yakmlannda bulunan
"kesik baş adam"la ilgili. Araştırmalar sonucunda durum anlaşılmış.
Adamın kesilmesine, bir "kan davası" neden olmuş. Ama, önce
tanınmaması için "'kellesi kesilmiş", bununla yelinilmemişi
tanınmasını iyice güçleştirmek için gövdesi de parçalanmış, sonra
"elinden koyunlarını almak isteyen eşkıya" işi gibi gösterilmek
islenmiş. Konu üzerine gidilincc, gerçeğin öyle olmadığı açığa çıkmış.
Gerçeğin aydınlanmasında, çobanın karı.sı yardımcı olmuş. Karısı,
Çoban Cemil'in Bitlis'in bir köyünden olduğunu, orada çokça malı -
mülkü bulunduğunu, kan davası yüzünden kaçıp Esmer köyüne
geldiğini ve izini yitirtmek için çobanlık etliğini, ne var ki
düşmanlannca izlenip sonunda bulunduğunu anlatmış. Dedikodulara
göre, olayın "eşkıya işi" gibi gösterilmesinde Kasım ağanın da payı
varmış. Cemil'in düşmanlarıyla işbiriiği yapmış, koyunları "kayıp"
diye göstermiş. Gerçekte koyunlar kayıp değilmiş, sürü tamammış.
Ama ağa güçlü olduğu için ilçedeki ilgililer dokunamamışlar ona.
Receb'in getirdiği bir başka haber, Musik köyünden "evliya
Celil"le ilgili:
Celil, üç çocuklu bir kanlı yoksul bir kişidir. Dindardır. Kartallı
köyünden Şeyh Şaban'ı ve "keramallerini" duyar. Kansını, çocuklanm
bırakıp Şeyh Şaban'ın yanma gider, uzun süre şeyhin hizmetinde
bulunur. Şeyhin "himmet"ine "mazhar" olur, şeyhin işaret ve
246
"delaletiyle", Icendisinde de başkalıklar ve kerameüer görmeye başlar.
Bu arada, şeyhten bir de "halifelik" ahr. Sonra köyüne, çoluk
çocuğunun yanma döner. Celil, artık başka bir Ceiil'dir.
"Görünmeyenleri, bilinmeyenleri bilir". Kimi namazlan gider,
Mekke'de kılar. Kimini Medine'de, peygamberin "kabnnm yanında"
edâ eder. "Keramet"ler gösterir herkese. Devlet kuşu başına konmuşttuartık.
Elini öpmeye, himmet almaya gelenin - gidenin hesabı yok. O
köyden, çevreden, uzak uzak yerlerden akın akın gelenler, yığınlar,
kuyruklar oluşturmakta. Evi, gelenlere yetmemektedir artık. Celil,
olmuştur "evliya Celil". Her yerde söylenen, dillerde dolaşan: "Evliya
Celil". Sânına lâyık bir ev bulunur. Gelenler, burada kabul edilir.
İşte bu Celil, Receb'in getirdiği habere göre, geçenlerde bir gün,
karnına bıçak saplı, kanlar içinde ölü bulunmuş. Yanında da bir yazı.
Yazıda şunlar yazılıymış:
"Miraçtan önce, peygamberimizin göğsünü yarıp kalbini çıkaran,
iman ve hikmetle dolduran melekler, bana da geldiler. Göğsümü
yardılar. Kalbimi çıkarıp iman ve hikmetle dolduracakları sırada,
cenabetii olarak gelenler tarafından ürkütülüp kaçınidılar. Ben de bu
halde kalakaldım."
Ne ki yazıya gerçek gözüyle bakmayı güçleştiren noktalar da var
Birincisi, "Evliya Celil"in hiç yazı bilmiyor oluşu. Adam, okuma
yazma bilmeyen bir kişi. Böyle bir yazıyı nasıl yazmış olabihr?
İnanırları, bu soruya şöyle karşılık vcriyorlarmış: "Allah'ın gücü
herşeyc yeter. Bir ümmiye de okuma -yazmayı öğretir. Peygamber de
ümmi değil miydi? Cebrail, '-oku!' dediği zaman, '-okumayı bilmem!'
cevabını verinişken sonra okumuştu. Celil'e de bu güç ka7.andınlmışür
Allah katından..." İşin içine"Allah'ın herşeye gücü yeter." cevabıyla
girildiğinde, akan sular durur. Artık tarüşma sözkonusu olmaz. Bir de
şuydu olayı gerçek saymayı güçleştiren:
Adam nasıl olmuş da, göğsü açılmış ve kanlar içinde bulunurken,
kaleme - kağıda sarılmış; bu yazıyı yazabihniş?
Bu soruya da "Allah'ın herşeye gücü yeter" karşılığı veriliyormuş.
Ama şu soru askıda kalıyor:
"Herşeye gücü yeten Allah, EVUya Celil'i o durumda niye
bu'akmış ve neden kurtarmamış?"
• ••247

Neva
30-09-2012, 07:00
Receb'in anlatöğma göre, Tutak'ta, Gelil'in, bir cinayete kurban
gittiğini ileri sürenler varmış. Şeyh Şaban'ın elinin dc işin içinde
olduğu ileri stirülüyormuş.
- Bunu neye göre söylirler?
Bu yoldaki yorum şuna dayanıyormuş:
Cclil'in "kerâmei"leri, başlangıçta, şeyhi Şeyh Şaban'ı da
yüceltiyordu. Ama "halife"nin, "Evliya Gelil" diye anılması, giderek
yükselmesi vc ününün çok uzaklara değin yayılması, şeyhi gölgede
bırakmıştı. Şeyh, çok rahatsız vc tedirgin oluyordu artık. Birşeyler
yapması gerekmektedir. Düşünür, Ccliri"öbür dünyaya göndermeye"
karar verir. Adamları eliyle de gerçekleştirir. Gelil'in yanında bulunan
yazıyı yazdıran da şeyhten başkası değil. Cinayeti örtmek için
hazırlanmış bir kılıftı yazı.
Aşağı - yukarı böyle deniyormuş.
Bir başka haber de Receb'in kendisiyle ilgili: Recep nişanlanmış.
- Kız güzel mi?
- Hec, çoh güzel.
- Zayıf mı "tavlı" (şişman) mı?
. - Tavlı. Ben zayıf karı alır mıyım? Karının üstüne çıktın mı, kan
akımda yayla gibi olmalı.
248
37
Çok ayaz vardı dışarıda. Cami de oldukça soğuktu. Sabah ezanı
okunmuş, herkes uyanmıştı. Uyanmamış olanlar da "rabe rabe!"lerle
uyandırılmışlı. Yatağından kalkıp "abdeshane"ye, taharet ve abdest için
de kulleteyne gidenler olmuştu. Ama çoğunluk, yalağındaydı, sıcacık
yatağından kalkmak istemiyordu. Sobayı yakan da olmamıştı.
Soluklar ve osuruklar da camiyi ısıtmaya yetmiyordu. Kapı - pencere
sıkı sıkıya kapalı olsa bile..
Sabah cemaati birer ikişer gelmeye başlayınca,.görevli fakilerin
de zorlamalarıyla herkes kalkmak ve yatağını katlamak zorunda kaldı.
Bu arada sobaya da tezek dolduruldu ve ateşlendi.
Dışarıya fırlayışlar, "abdesthane"nin önünde ve kulleteynin
çevresinde büzülmeler, litreşmelcr, çabuk çabuk "taharet" ve abdestler
vc kurulanmadan camiye koşuşlar.
"Narlaşan" soba, çevresinde ayakta dikilenlerin arasında
gözükmüyor. Eller de üstünden uzatılmış.
O da abdest alıp gelmişti. Soğuktan elleri ibriğine yapışa yapışa
ve litreye litreye.. Varıp sobaya sokulmak istedi. Ne ki sobayı
çeviren, tutsak alanlardan yol buhunadı. Gidip yatağının yanma
büzüldü. Abdurrahman ilgilendi. Sobadan ona da yer açılmasını
söyledi ve çağırdı onu. Yer açıldığını görünce o da gidip ellerini uzam.
Soğuk sularla iyice yıkanamıyan eller, kirden katmer katmer, çatlak
çatlak; Ufak ufak kanlar sızıyor çatlaklar arasından. Ellerini daha iyi
ısınsın diye, sobanın iyice "narlaşmış", kızarmış kesimine doğru
uzatmıştı. Birden bir dokunan oldu; elleri tam o kızarmış yere gidip
yapıştı. Ellerini çektiyse de soba, parmakların derilerinin epeyce, bir
kesimini soyup almıştı. İçine işleyen biracı. Acıyı alacakmış gibi
ellerin, parmakların silkelenişi, derisi soyulan kesimlerin ağıza
gölürülüşü, öpülürcesine dudaklara yanaştırılışı, kıvranışlar, için için
ağlamayla birlikte dökülen göz yaşlan.
- Sen dokundun çocuja!
- Hayır, ben dokunmadım.
-O dokundu.
249
Dokunan üstüne almadı. O elini uzatırken yanmda bulunanlar,
birbirini suçladılar.
Yanıkla ilgilenildi.
- Ne yapılabilir?
Herkesten bir öneri geldi:
- Sobanın külünden dökülsün.
- Hayır, sigara külü daha iyi.
- Yoğurt sürmek daha iyi gelir.
- En iyisi tütün basmak.
- Tezeğin ufağı..
-Toprak..
- Tükrük..
Tütün, tezeğin ufağı ve külün kanştınlarak yanığın üstüne
konulmasına karar verildi. Tezekten bir parça ezildi, kül ve tütün
eklendi ve tam yaraya basılacakken, sabah namazım kıldumak üzere
büyük hoca. Molla Nasır içeri girdi. Durumu gördü. Yapmak
istediklerini söylediler. Hoca:
- Olmaz., dedi.
Ve bir yaşlı kadına danışılıp onun dediğine uyulması gerektiğini
söyledi.
Namaz kılındı. Bir yaşlı kadın bulma yoluna gidilirken, o,
Husso'nun anasını anımsadı.
- Husso'nun anasma giderim, o bakar parmaklanma.
Üşüye üşüye, ayakkabılarına karlar dola dola Husso'lara gitti.
Kapıyı Husso'nun anası açtı. Kafasını üst üste sardığı kat kat örtünün
arasından dikilen gözler sevgi doluydu. Onu hemen içeri aldı.
• - Parmaklarım yandı.
Parmaklannı uzatü kadına. Kadın, eliyle başını okşadı, sevdi.
Sonra gidip dışandan biraz kar getirdi.
- Uzat elini, kar iyi gelir.
Sevginin, ilginin Kürtçesi de vardı. Ve kadın, Kürtçesinden
cömertçe sunmuştu. Bir ananın tüm cömertltğiyle.. •
* * *
250
Husso'nun anası, yanığın iyileşeceğini söylemişti. Ama ne
zaman? İyileşinceye dek nasıl dayanacaktı? Dayanmasına dayansın
haydi, dersleri, ezberleri ne dacakü, kafasma nasd girecekti?
Acıdan kendini derslerine veremiyordu. Yine de acısını bastırmak
için en iyi yolUj kitaplara kapanmakta buluyordu.
Çıka gelen Safo.
- Elinin yandığını duyduk. Anam gönderdi beni. Seni çağırıyor.
Birlikte gittiler. Safo'nun anası, üzgün.
- Getir bakim nasd oldu elin?
Sobaya gelen yerlerin kimi su toplamış, kabarcıklar oluşturmuş,
kimi de kabuğu soyuhnuş, ciğer gibi ortaya çıkmıştı.
Safo:
- Ana, sarılsa daha iyi olmaz mı?
- Olmaz, sarılan şey yapışır. Açıkta kalması daha iyi. Birkaç
güne iyileşir.
Kadın, içinde tere yağ bulunan bir dürüm getirdi.
- Al bunu ye. Haydi çekinme..
Dürümünü yedikten sonra gidip çalışması gerekiyordu. Safolarm
ahu-acaba sıcak mıydı? ,
- Okuyacaklarım, ezberleyeceklerim var. Sizin ahır sıcaksa orda
çalışayım.
- Haydi Safo götür de bir bakın, sıcak değilse geri gelsin!
Birlikte ahıra vardılar. İstendiği ölçüde sıcak değildi. Ama biraz
kalabilirlerdi.
O ders çalışmak istiyordu ama Safo da konuşmak istiyordu.
Birbiriyle çatışan tuüculu iki istek.
- Sana bir şey gösterecektim ya?!
- Ne gösterecektin?
- Şeyimi, unuttun mu? İçini gösterecektim ya!
Ne yapsın şimdi? Safo'nun "şey"ine mi, baksın, dersine, kitabına
mı? Ahırda bağlı, arada sırada önündeki samandan yiyen inek de başını
sallayıp duruyordu. İkide bir dönüp dönüp bakarak.. Onun isteği de
başkaydı. Ya yem, ya da su istiyordu.
- Şimdi dersime çalışacağım.
251
- Yine çalışırsın. •
- Gösterecek misin?
-Evet.
- Ya anan gelirse?
- Anam gelmez. Anamın cvdC'işleri çok.
- Baban?
- Babam başka köye gitti. İki-üç gün sonra gelecek.
- Peki göster.
Ahır çok sıcak olmasa da, Safo soyundu, üşümüyordu.
Çınlçıplak oldu. Memeleri biraz daha tomurcuklanmıştı.
-Haydi gel!
Ters çevrilmiş sepetin üstüne oturan Safo'ya yaklaşü. Kitabını bi
yana koydu.
- Haydi emsenc memelerimi!
Dokunup da yanık yerler acımasın diye ellerini havada yanlara
doğru uzatarak eğildi, dudaklarını,memelere uzatü. Emer gibi yaptı.
Bir çeşit tad alıyordu vc alman tad, yanıklardan gelen acıya karışıyordu.
Acılı-iatlılı bir yemek yiyordu sanki. Bu arada Safo, bacaklarını iyice
ayırmıştı. Memeleri em ildikçe de hoşuna gittiğini belli ediyordu. Ve
oğlanı üzerine doğru çekiyordu.
- Bak, şeyimin içine de bak.
Elindeki yanık renginde bir yank vardı karşısında. Olması gereken
çıkınlılar vc oyulup çıkarılmıştı sanki. Öylesine bir yarık. Kendi
bacak arasındakiler! göz önüne getirdi, karşısındakiyle karşılaştırdı.
Eğilip iyice baktı.
- Baktım, tamam.
- Ben de seninkine bakacağım.
-Olmaz.
- Niye, sen benimkine bakun! ^
- Ben soyunursam üşürüm.
- Şalvarını çıkar yeter.
- Yine üşürüm.
- Üşümezsin, haydi çıkar.
- Sonra ben utanırım.
252
- Benimkine bakarken litanmadm. Çıkar haydi!
İster istemez çıkardı şalvarını. Önce sıyırdı^, sonra da tümüyle
çıkarıp bir yana koydu.
- Al bak sen de işte|
Safo fırlayıp sepetin üzerinden indi, ayakta dikildi.
- Şimdi sen sepetin üstüne otur.
Oturdu sepetin üstüne. Bacaklarını önce birleştirdi, sonra ayırdı.
Ve solucan gibi şey, yastığının üzerinden başını kaldırarak dikelmeye
başladı. Dikeldi, dikeldi. Üşüme filan kalmamışü artık. Yanıklardaki
acılar da sinmişti. Meydan, bir başka şeye bırakılmıştı.
Safo, bir süre baktı karşısındakine. Sonra gidip eliyle dokundu.
Safo'nun dokunuşu, onu bir başka dünyaya götürür gibi oluyordu.
Daha çok tad alıyordu ve Safo'ya karşı koymuyordu. Safo, eliyle
tuUuklarıyla oynamaya başladı. Sonra yüzünü üzerlerine koydu.
- Ben babamınkini de anamla "şey ederken" görmüştüm. Yatağın
altından. Onlar uyuduğumu sanmışlardı. Babammki kocamandı. Aha
bu kadar..!
Safo, oynaşmak için daha iyi bir yer düşündü. Hayvanların yemi
için yapılmış olan yer elverişliydi. Orayı gösterdi.
- Gel şuraya gidelim.
İş ilerlemişti adamakıllı. Safo, varıp gösterdiği yere uzandı. Arka
üstü. Oğlanı çağırdı.
- Haydi sen de gel.
Gitti. Safo yatarken yine bacaklarını ayırmıştı.
- Sen de gel, üstüme uzan. Haydi!
- Zina olur, haram olur.
- Bizim için günah olmaz, biz daha küçüğüz.
- Olur, günah olur.
- Günahı bana.
- Kitap diyor ki "kimsenin günahını kimse yüklenemez".
- Gelmezsen bağırırım, anam gelir.
•' - Bağinrsan anan geldiğinde sana da kızar.
- Bana kızmaz. "-Beni o soydu!" derim.
- Benim .sana gücümün yetmiyeceğini düşünür.. '
253
- Gel haydi. Bana bakarken de günah işlemedin mi? Haydi gel!
Birlikte yalvannz, Allah günahmıızı affeder.
Sürüklenmişçesine gitti ve Safo'nun üstüne uzandı. Sonra hemen
doğruldu. Safo, yakalayıp üstüne doğru çekti. Bir süre oynaştılar.
Sonra da kalkıp üstlerini giydiler.
- Yıkanacak mısın, su getireyim mi?
- Cünüb olmadık, kitabın yazdığma göre cünüp olacak kadar bir
şey yapmadık. Ama okumam için abdest almam gerek.
Safo, küçük bir kabla su getirdi, yardım edip abdest aldırdı.
- Şimdi sen oku, ben gideyim.
- Ben de artık gidip camide okuyacağım.
Safo uğurladı, o da camiye yöneldi- "Tevbe estağfirullah"larla
birlikte..
Aradan 20 gün geçtiği halde, elinin yarası tam iyileşmemişti
daha. Soğuğa, sıcağa da hiç dayanmıyordu.
Recep geldi. Tutak'a gidecekti. Yıkanacak çamaşırını verdi
Receb'e.
- Bibimlere selam söle. Ellerinden öperim.
- İsijersen seni de götirim.
- Derslerim var. Hem dc "savuh" (soğuk). Ellerim de savuğa
dayanmir.
- Ben geliriken ilaç getiririm.
- Bibime söleme, üzülür.
- Sölemem.
Recep gitti.
254
38
"Müzâkere". Ortak bir konu: "Kaza ve kader". Seydo yönetiyordu
tartışmayı:
Şehmus'a sözverdi:
- "Kaza", "hüküm"dür. "Kader" dc takdir etmektir. Tann, neyin
nasd olacağına hükmeder ve yine neyin nasıl olacağını takdir eder.
"kaza" ve "kader" budur.
Abdurrahman'a söz verildi:
- "kaza", "kazıyye"den gelir. "Kazıyye", bir şeyi hükme
bağlamaktır. "Kaza", Tanrı'nm, bir konudaki hükmünü gerçekleştirmesidir.
" Kader" de, neyin ne olacağının kararlaştmlmasıdır.
Başkalarına da söz verildi. Söz verilenler arasında Türko da yer
aldı:
- "Kaza", "kader"den sonradır. "Kader", neyin ne olacağının
önceden. Tanrı katında, Tann'nın zaman öncesi bilgisiyle
belirlenmesi, "kaza" da, zamanı gelince gerçekleştirilmesidir. Herşeyi
yapan, belirleyen, "ehl-i sunnct"e göre, yalnızca Tanrı'dır. Evreni de,
insanları da, insanların işlerini de yaratan Tanrı'dır. Mutezile
mezhebine göreyse; insan, kendi işinin yaratıcısıdır...
Türko'nün okuyup ezberlediklerinden aktararak anlattıkları, öteki
fakilerin hayranlıklannı -toplamıştı. Ne var ki, kendi anlattıklanyla
kendini doyuramamıştı. Hep takılırdı bu konuya. "Kader" ve "kaza"
üzerinde derin derin düşünürdü: "Bu dünyayı Tanrı yaratmışsa
kötülükleri neden yaratmış? 'İmtihan için' olduğu söyleniyor. İmtihan
olmasaydı olmaz mıydı? Herşey ve herkes tam Tanrı'nm istediği gibi
iyi olsaydı, öyle yaratılsaydı, imtihana gerek kalır mıydı? Herşeyi
yapan, eden Tann'ysa insan neden suçlu, günahlı saydıyor? Kader ve
kaza karşısında, insanın 'iradesi' ne işe yarıyor? Sonuçta yine Tanrı'mn
dediği olduğuna göre, insanın herhangi bir yolu, herhangi bir davra uş
biçimini seçmesinin ne önemi kalıyor? İnsanları cehennemde, ate.te
yakmak, kader ve kazanın sahibi kendisi olduğu halde böyle bir cezayı
255
insanlara çektirmesi; Tanrı'nm yüceliğiyle ve 'merhamet'iyle nasıl
bağdaşıyor? Sorular, birbirini kovalıyor, birbirini doğruyor, sonra da
burgulaşıyor ve çengelleşiyordu kafasmda. Kitaplardaki açıklamalar ve
mezheplerin görüşleri de bunlann kafasından çıkarılıp temizlenmesine
yetmiyordu. Saldıran sorulan, yalnızca "tevbe estağfirullah"larla
basürmaya çalışıyordu.
* * *
Yarısı yere gömülü alçak* duvarlı, tezekli evlerin damlan
örtülmüş, duvarları örtülmüş, tfczekleri örtülmüş, demir uçlu
karasabanlar örtülmüş, "kotan"lar örtülmüş, kağnılar örtülmüş, at
arabalan örtülmüş, "Küllük"ler - çöplükler örtülmüş, yollar - izler
örtülmüş. Ak bir örtü gerilmiş tümünün üstüne.: Saklanacak,
utanılacak şeyleri gizlemek mi isteniyordu? Ya da kefeni giydirilmiş
bir ölü müydü her kesim? Ölü yüzünden de soğuk bir örtü. Yukarda ak
kelebekler uçuşmakta, konacaklan yeri döne döne aramakta, bulunca da
yeryüzündeki ak örtü üstüne, yavaş yavaş konmakta her biri. Ne var ki
bu aklar, altındaki karaları, lekeleri, yalnızca bir süre için, eriyene dek
örtebilecekler. Bu aklarla örtülememiş olan da var:. Kulleteyn. Lekesini
hiçbir örtü gtzleyemez diye mi acaba?
Kar, diz boyu. Yağanlara bakılursa, daha da yükselecek.
Çocuklar serpilmiş oynamaktalar. Ama pahah pahah botlar,
montlar, kazaklar giymiş olarak değil. Kiminin ayağında çarık,
kimininki çıplak. Karda da çıplak dolaşılır mı? Yaşam kuralına göre
dolaşılmaz. Ama oradaki kural başka. Yalın ayaklılar da dolaşmaktalar.
Ayak parmaklarıyla iz bıraJcarak.. Kar topu oynamaktalar. Ağızlara
kadar akan sümüklerin silindiği çıplak ve çatlak ellerle karların
avuçlanması, sıkılıp top yapılması, karşılıklı atılması.. Kar içinde
yuvarlanmalar. Kardan insan yavrulan mı bunlar?
Oynayanlar içinde yaşıtları da vardı. O da oynamak istiyordu.
Hem de nasıl? İçi gidiyordu. Ama gövdesi, o "kardan çocuklar" gibi
dayanıklı değildi. Üstelik, "sobanın nanna yanmış" olan parmaklan,
dayanıklılığını iyice yitirmişti. Gözü kaldı,' karda, kar topuyla
oynamada, boğuşmada.. Çekildi, girdi içeri. Derslerine daldı.
256
*

Neva
30-09-2012, 07:01
*Ve'l-ânıilu fismeyni atâ kısmeyni... (isimlerin okunuşunda rol
oıynayan, iki türlüdür...)"
* * *
"Metin" ezberleme, cami pek elverişli görülmüyordu. Yaz
cdmadığt için de, bu iş dışarıda, açık havada olamıyordu. Kalıyordu
ahırlar. Fakilerden her birinin ya da birkaçının birden sürekli gittiği bir
ahır vardı. Onun da çoğu kez gittiği ve alıştığı bir ahır vardı:
Hamo'nun ahırı. Sıcacıktı, Ne ki oraya giünesi kolay değildi. Uzak
tiduğundan değil. Dışanda keskin bir soğuk bulunduğundan. Camiden
dışarı birkaç adım atü, geri döndü. Kitabına içerde göz gezdirdi.
Ezberliyeceklerini camide ezbcriemeyc çalıştı. Hayır, olmuyordu.
Kendini veremiyordu. Camiye giren - çıkan, namaz kılan, sesli sesli
dua eden,. Bütün bunlar birer engeldi. İlle de ahu- gerekliydi. Gücünü
K^layıp bir kez daha çıktı dışarı. Bu kez dönmedi. Ve dona dona ahıra
vardı.
Ahuda neler bulunur?
Manda, öküz, inek, dana, tosun... Kısacası: Büyük baş hayvanlar.
Hayvanların "alaf'ları, yahi yemleri için yapılmış olan su yalağı gibi
derince, uzunca ve göğüsleri düzeyinde yüksekçe bir kesim. Bokları
süpürmek için kullanılan "çalgı" (büyükçe süpürge), bokların
dökülünceye kadar süpürülüp yığıldığı, ortada çukurca bir kesim
Cmazgal"), bokların taşınıp dışanda uygun görülen bir yere dökülmesi
için kullanılan sepet (büyükçe), ya da biri önde biri arkada iki kişinin
iki eliyle tutup taşıdddarı, ortası epeyce bok alacak kadar çukur olan
sedye gibi bir araç. Hayvanların günlük yiyecekleri «aman, ot.
Hayvanların soluklan, bok ve sidik kokulan. Aynca, ahm süpürmek,
hayvanlara yem, su vermek için bulunanlar. Aşık oynıyan çocuklar.
Bütün bunlar, ahırın "aynlmaz"ları, ya da "olmazsa olmaz"lan.
Bunlara bir de, her gün gelip metin ezberiiyen bir ya da birkaç faki
eklenmişü.
Ahırdan içeri girince, birkaç dakikada ısmıverdi. Öylesine sıcaktı
Hamo'nun ahırı. Birkaç çocuk aşık oynuyordu. Yaşıtlan da, biraz
25'
büyükleri de, küçükleri de vardı. Aşıklan kınalı kınalı. Kimilerinin de
ortalan delinmiş, kurşun dökülmüş. "Heneke" ya da "eneke" deniyordu
bu türierine. Bir "heneke", birkaç sıradan aşık değerinde. En çok işe
yanyan da "heneke"ler. Yenmek, yenilmek onlara bağlı. Heneke için,
aşıkların biraz büyükleri seçilirdi.
Gidip kaülmak, birlikte oynamak istiyordu. Ama bu, kesinlikle
doğru değildi. Hem hocası çok kızardı, hem de kendisi uygun
göremezdi. Kartallı köyüne aşık oynamak için değil, okumak için
gelmişti.
Bir süre izledi aşık oynayanları. Çıplak ayaklar, kimi zaman
topuklara değin boklara, sidiklere batıyordu. En az battığı zaman bile,
parmakların aralarından cıvık cıvık çıkan bokların, ayakların üstüne
taştığı görülüyordu. Eller de batıyordu zaman zaman. Aşıklann
peşinden koşarken ayakları takılanlar, ortadaki çukura yuvarlananlar da
eksik değildi. Bu çukura düşenlprin, dizlerine kadar batüğı bile
oluyordu. Ellerin, yüzlerin boklara bulanmasıysa çok olağandı.
Aşıklar, bokun - sidiğin içinde oynanıyordu çünkü, işte 10 yaşlarında
biri. Adı: Mcmo. Memo'nun ellerinin asıl derisi gözükmüyor. Çünkü
kir, kurumuş sümük ve boklarla kaplı. Üstelik katmer katmer.
Bileklerine değin. Memo çok mutlu. Bir eliyle, düşen şalvannı
tutuyor, öbür eliyle aşık atıyor, aşıklara vuruyor. Burnu da sürekli
akıyor. Burnunu silmeye zamanı yok. Koyu, uçlarına doğru incelen bir
"fırtık", burnunun iki kanadından, iki meme gibi ve renkli renkli
sarkmış, dudaklarına dek u z ^ ı ş . Yalıyor Memo tatlı tatlı. Arada bir
de, çok rahatsız edici bulmalı ki, siliyor. Ama kollarına. Çocukların
burunlarını silmek için kullandıkları temel silici, ellerinin üstüyle
kolları. Yaşlar, kurumuşlann üstüne ekleniyor, onlar da kuruyor. O
nedenle sümükler, o yörenin Türklerinin deyişiyle "fırtık"lar, kat kat
oluyor. Çocuklar bu eikrie yiyip içiyoriar da. Lezzetli, lezzetli, mutlu
mutlu. Memo gibi.
Epeyce izledikten sonra, uykudan uyanmışcasına kitabına döndü.
"Kısmm mensûbuhu..."
Izhar'dan ezberlemesi gerekenleri bitirdi; "kelâm" (Tanribilim)
ezbaine koyuldu.
"Hakikat'ul-Hakki lem Tu'kal bi âlimine..." (Hakk'm, yani
258
Tann'nın hakikati, bizim bilgi ölçülerimizle kavranamaz).
Bir koyun melemesi işitti. Şaşılası şey. Ahırda koyun yoktu.
Olamazdı da. Koyunlar, ahuda değil. "kom"da (a^lda) bulunurdu. Peki
bu ne? Birkaç meleme daha! Olacak şey değil. "Ğayb"dan mı geliyor?!
Durup dinledi; bir daha, bir daha. Dayanamayıp çocuklara sorduğunda
durum anlaşıldı: Meğer ahırın bitişiğinde bir yer yapdmış, hiç
alışılmadık biçimde, birkcsim koyunlar, keçiler oraya konmuş. Dahası
kimi büyük baş hayVıanlar da.. Peki niçin?
"Sayım"dan kaçırmak için.
"Hokûmat", insanlardan çok hayvanları sayardı. "Kelle başına
vergi" almak amacıyla. Hayvan sahipleri de kaçırma yoluna giderlerdi.
Bunun adına "sirkat" denirdi. Asıl anlamıyla "hırsızlık" demek. Yasal
anlamıyla da "hayvanı sayımdan kaçırma" ve bu yolla "devletten
çalma". Cezası da büyüklü. Ağa, bey takımlarından, asıl çok hayvanı
olanlardan değilse, sahibinin "hapse aülma"sı bile olurdu işin
sonunda. Bu denli tehlikeyi-göze alarak "sirkat" yoluna giderlerdi.
Neden? Vergi ağırdı, hayvan sahibinin (güçsüz olanların) gücünü
aşardı. îçeri tıkılmayı bile göze almak bundandı işte. "Rızık meselesi".
- Ooo, hâlo HU.S.SO sen misin? Ne zaman çıkım, ne zaman
geldin?
- Dün geldim. Cezam yeterii görüldü. '
Sevindim, çok sevindim.
Husso, eve geldiği günün ertesi günü, küçük dostu "Türko"yu
görmeye gelmişti camiye. Sabahın erken saatinde..
Bir süre konuştular; Husso giui.
- Bize sık sık gel! diyerek..
259
39
önemli "müzâkere'lerden birine hazırlanıyordu fakiler. Büyük
hoca Molla Nasır da bulunacak. Müzâkerenin önemi, biraz da bundan.
Konu: "Tıbbu'n-Nebî". Yani "peygamberin doktorluğu" ve sağlık -
hastalık alanında peygamberin öğütleri.
Büyük hoca geldi camiye. Geçip yerine oturdu. Önünde rahle.
Rahlenin üstünde fıkıh ve hadis kitapları. Büyük hoca, müzâkereyi
başlattı:
Molla Nasır, Seydo'ya "dertler ve ilaçlan" konusunda
peygamberin ne dediğini sordu. Seydo hadisi okudu:
- Tanrı, "şifa"sını "indirmediği" derdi "indirmemiştir". (Mâ
enzelellahu dâen illâ enzele lehu şifaen) Yani: Her derdi Tanrı
"indirmiştir" ve her dert için de bir ilaç, bir şifa indirip göndermiştir.
Hadisin bir kaç biçimi vardı. Molla Nasu- onlar üzerinde de durdu:
- Bu, kimin "tahrici"dir?
- Buhari'nin. '
- Müslim'inki nasıldır?
- "Her derdin bir devası vardır (li külli dam devâun)".
Molla Nasır, fakilere, hadisin başka biçimini bilen olup
olmadığını sordu. Birkaçı birden atıldı söylemek için. Atılanlar içinde
"Türko" da vardı:
- Tanrı, derdi de, "deva"sını da birlikte "indirmiştir". Her derde bir
deva (ilaç) vermiştir. Dertlerinizi, devalarıyla giderin. Ama haram olan
ilaçla tedavi olma yoluna giüneyin.
Büyük hoca sordu:
- Bu biçimiyle hadisi "tahriç eden" (yazıp kitabına alan) kimdir?
Birlikte cevap verdiler:
-EbuDâvûd.
- Hangi bölümde?
- "Tıp" bölümünde.
260
"Tedâvi"nin çeşitli yollan vardı. Olabildiğince hepsi üzerinde
duruldu birer birer.
Tedavi biçimlerinden biri de "Kur'an'la tedâvi"ydi.
- Kur'an'la tedavi olabileceğim nereden öğreniyoruz?
- Kur'an'm "şifa" olduğunu belirten ayetlerden ve Kur'an
ayeüeriyle tedavi edildiğini anlatan hadislerden..
Peygamberin ve arkadaşlarının, "FaUha"yı, "muavvizeteyn"i ve
başka surelerddn ayetleri okuyup üfliyerek nasıl hastalıkları
iyileştirdiklerine örnekler verildi.
- Kur'an'la tedavi eden kimse, bunun karşılığında bir "ücret"
alabilir mi, bu caiz midir?
Fakilerin tümünün verdiği cevap:
-Caizdir.
Büyük hoca, hadisten örnek istedi bu konuda da. Örnek sunuldu:
- Ebu Said el Hudri'den aktarılan bir hadise göre Ebu Said şöyle
der: "Peygamberin esbabından bir topluluk; bir gezideydiler. Bir kesim
Arap kabilesine uğradılar. Konuk edilmediler. O sırada kabile
üyelerinden birileri geldi:
- Kabile başkanımızı akrep soktu. İçinizde tedavi edebilecek biri
var mı?
-Var.
Peygamberin esbabından biri gösterildi. Doktorluğu o vapıp,
kabile başkanını o kurtaracaktı. Başkanı tedaviye yöneldi. Fanilayı
okudu ve başkanı kurtardı. Daha önce esbabı konuk etmekten kaçman
kabile üyeleri, başkanlarının kurtarıldığını görünce, konuksever
davranddar ve tedavinin karşılığı olarak bir sürü (15-25) koyun
verdiler. Ne var ki, Kur'an'la tedavi karşılığında ücret alınması, kimi
eshabça iyi karşılanmamış,'- âyetler karşılığında ücret almak, hiç dc
hoş bir şey değil.' denmişti. Tartışma oldu. Peygambere gidilip durum
anlatıldı. Peygamber olayı dinledikten sonra güldü ve şöyle konuşlu:
- Kur'an'la tedavi edin ve böyle durumlarda ücret alın, benim
payımı ayırmayı da unutmayın!"
Ebu Said el Hudri'nin bu hadisini, Şehmus sundu. Seydo da,
261
hadisin. Buharı ve Müslim'deki yerini gösterdi.
Hasiahklar için peygamber çeşitli ilaçlar öğütlemişti:
- Bal şerbeti. "Balda şifa var"dı.
- Hurma.
- Deve sütü.
- Deve sidiği. (Peygamber, kimilerini, deve sidiği içirerek tedavi
etmişti.)
- Sülükle ya da başka türlü kan aldırma.
Peygamberin "tıb"bında "şifa" verici başka şeylerden de
sözediliyordu. Örneğin "artıklardaki şifa".
"Sineğin bir kanadındaki şifa". Yiyecek ve içeceklere düşen bir
sineğin,, bir kanadında "zehir", öbür kanadmdaysa "panzehir"
bulunduğu bildiriliyordu hadisle.
-"- Sineğin bir kanadı ballığında, öbür kanadını da siz batmn.
Çünkü bir kanadında zehir, öbür kanadında panzehir var."
Müzakerede, fakilerin kimi konuşup hocanın sorduklarına karşılık
veriyor, kimi de dinliyordu. Ve. "tıp" alanında peygamberin neler
buyurduğu, hangi hastalıklara hangi tedavi yollarını gösterdiği bir bir
anlatılıyordu. Ne var ki tedavi yollarından kimi çok zordu, kimiyse
olanaksızdı. Örneğin "baF'la tedavi. O yörede "bal" bulmak kolay
değildi. Çoğu kim.se, balın adını duymuş.sa da kendini bilmezdi.
Görmemişti çünkü. "Hurma". O da yoktu. "Deve sütü". Hiç
bulunamazdı. "Deve sidiği". O da öyle.
Tedavi yollarından kolayca elde edilebileni iki şeydi:
- Artık.
- Kur'an ayetlerinin okunup üfürülmesi.
"Ariık"lara da, "ayetlerin okunup üfürülmesi"ne de kolaylıkla
başvurulabilirdi. Birincisi, "bedava"ydı üstelik.
Büyük hoca Molla Nasır, müzakere konusu olan "Peygamberin
Tıbbı"nı özetledi ve müzakereyi kapatu.
262
40
Kar ve tipi. Karakışın tüm zorbahğı^ûnde. Dışandan kapılara
omuzlarını vermiş, içerdekilere: "dışarı çıkmıyacaksınız!" diyor,
bastırıyor. Hem de ne bastırma. Kapı aralarından ıslıklarını çalarak
î ^ c a korkutuyor içerdekileri. Kapıyı açan oldu mu, yüzüne şaplağı
basıyor. Ardından kamçdıyor, bıçaklıyor ayazı ve tipisiyle. Kucağına
düşeni acımasızca dilim diiim doğruyor. Sergilediği ak örtüsünde bile
göz gözü görmüyor. "Vay babo!"
Ak giysili canavarın elinden nereye kaçıhr?
- Ahırlara. - '
En iyi yerdir ahu^lar. Bir süre sonra gözlerin alıştığı karanlığıyla,
hayvanıyla, bokuyla, kokusuyla.. Hemen herkesin sığınağı. Kimileri
oldukça sıcacık. Çoğunun, odalara açılan kapılan var. Kiminde, arada
kapı bile yok. Yazın, tarlasıyla, çayınyla, harmanıyla, küllüğü -
çöplüğüyle, camisi - abdesthanesiyle, kulleteyniyle, türlü türlü
sinekleri ve böcekleriyle, daha nice neleriyle içice olan kadın, erkek,
çoluk-çocuk, kışın da en yakın dosüarı ahırların hayvanlanyla, bok,
sidik, .soluk ve osuruktan oluşan sıcak ortamıyla kucak kucağa. Hele
evinde, ocağında yakacak tezeği tükenmişler için tek kurtancıdır
ahırlar. Gecc-gündüz ayrımı olmadan.. Hayvan - insan ayrımı
olmadan. Birlikte yatılır, birlikle kalkılır..
Elinde, bir "fıkıh"tan, biri "nahiv"den, biri "maritık"tan, biri de
"kelâm"dan dört kitabıyla dışarı çıktı; ak donlu, ama kara yürekli
karakışın şaplaklarını,-kamçılannı yiye yiye ahu-ın yolunu tuttu. Düşe
kalka, yalpalıya yalpalıya varmayı başardı. Kalın tahtalar ve koca
ağaçların birbirine kocaman demir çivilerle çakılmasından meydana
getirildiği için kapı oldukça ağudı. Zorlaya zorlaya açü. Ve girdi. Oh
sıcacık. Girer girmez yüzüne çarpan sıcaklık,, çok geçmeden tüm
gövdesini sanverdi.
Daha ikindi bile olmadığı halde, karanlık. Tavandaki el kadar
pencerenin aydınlığı, bir - iki kanş çevresine yetiyor ancak. Gözler
karanlığa yavaş yavaş alışacak. Alışsın diye kapının yanında biraz
durdu. Gözleri, yanını - yöresini görmeye başlayınca yürüdü.

263

Neva
30-09-2012, 07:02
çalışacağı, "metin" ezberliyeceği kesime doğru ilerledi. O kesimde,
duvardaki yuvasına yerleştirilmiş olan fitilli lamba vardı. Ama
yakılamazdı akşaın olmadan. Ahır sahibi izin vermezdi. Gazyağı
yokluğu vardı.
Hayvanlar, bağlı, bulundukları "alaf'larında (yemliklerinde),
başlarını salhyarak ve soluklana soluklana otlarını, samanlarını
yiyorlardı. İşeyip sıçıyorlardı bi yandan dâ. Karakış ortamında hepsi bir
başka tür güzeldi. Bok, sidik kokuları bile. İçini ısıtıyordu insanın.
Alaflığm en başmda "camus"lar (mandalar) bağlı. İki manda.
Yanlannda da "balak"ları. Biraz beride üç inek, iki "düğe", iki dana.
Daha beride de dört öküz ve üç tosun. Dik dörtgen biçimindeki ahınn
uzununa, bir baştan öbür başa uzanan alaflığm ucundan önemli bir
kesimiyse boş.
Boş olan kesimin uygun bir yerine,,elindeki kitaplardan üçünü
koyduktan sonra bir kitap koltuğunda, metin ezberlemeye koyuldu.
"Kelâm"dan başlamışü;
- Lâ dahle li'l-akli fî hükmi'l ilâhi (Tann'nm yargısında, işinde,
aklın yeri olamaz)..."
O da ne? Alafhktan "kofık"li bir kadın çıkıp indi. Her yanı saman
dolu. İşte, ardından da bir erkek. Ceketi vc uzun donuyla.. O da toz ve
saman içinde. "Nereden çıkü bunlar?" Demek ki alaflığm bir kesimindeydilcr.
Ses çıkarmadan yatmışlardı. Biri altta, biri üstte. O kesim,
yeterince aydmhk olmadığı için dc gözükmemişler, farkedilmemişlerdi.
Alaflık, oldukça derindi çünkü. Kathnm giyinik olması da, bir gören -
eden olur olmaz ya da bir tehlike sezilir sezilmez, hemen fırlamaya
hazır bulunma gereğinden ileri geliyordu. Giyiniklik, erkekle kadınm
yatarken işlerini görmelerine engel değildi. Yatma sırasında, gereken
yerlerini açarlar, işlerini görürlerdi. Onlar da öyle yapmışlardı. Pek
rahat olmasa da.. Rahatlık aranır mıydı böyle durumlarda?
"Kofik"li genç kadm, ahır sahibinin karılarındandı. Mutlu
görünüyordu. Ahm süpürmek için varıp "çalgı"yi aldı eline.
Süpürmeye koyuldu. "Mazgal"a doğru.. Herif de kaşağıyı aldı,
"camus"Ian kaşağılamaya girişti. "Türko"ysa onlan görmezlikten
geliyordu.
"lâ dahle Hl-akli fî hükmi'l-ilâhi ve fî tecvizi..."
264
Adamın karılanndan biri daha. Odadan çıkıp geliyor. Söylene
söylene. Öfkeli olduğu belli. Genç kadına doğru yürüyor, bağmyor.
- Doymadı mı gözlerin daha? Herifi yiyip bitireceksin! Gece
yetmiyor, gündüzleri de altından beri gelmiyorsun prospu!
Eyvah kavga başlıyacak. Erkeklerini paylaşamıyan kumaların
kavgası. Erkek, ilgilenmez görünüyor.
Eski karı, kavgaya kararlı. Ağzından köpükler saçıla saçüa,
Kürtçedeki sövgülerin en okkalılarıyla sövüp sayıyor. Genç kadınsa
iliç oralı değil. Başını işine eğmiş, "çalgı"yı çalıp duruyor, boklara
sidiklere. Bu durum, eski kanyı, daha da çıldırtmışa benziyor.
- Söylesene ******, ne şjusuyorsun! Herifi mal gibi kendine
bağladın! Gözün ne zaman doyacak?!
Eski karı, sövgülerle kalmadı. Varıp bir vurdu genç kadına.
Herifte yine ses yok. Genç kadm, başım kaldırıp bir dikildi, yine işine
koyuldu. Hiç sesini çıkarmadan. Bakalım sabrı ne zaman tükenecekti.
Eski kan, bir vuruş daha indirdi yumruğuyla. îşle o sırada genç kadın
katlanamaz olmuştu artık. Elindeki "çalgı"yı kaldırdığı gibi eski
karının kafasına.. Bir boğuşma. Hem de ne boğuşma. Saç saça, baş
başa. Herif durmuş bakıyor. Ne ses çıkarıyor, ne de gidip ayınyor.
Kadınlar, yenişmeye çalışıyorlar. Hiç biri yenilmek, altta kalmak
istemiyor. Genç karı, eski karıyı, ortada bokların yığılı olduğu
"mazgal"a çekti. Başındaki "kofik", düşüp yuvarlandı, sonra da ayaklar
alünda kalıp çiğnendi. Çevresindeki zincirleri, paralarıyla.. Genç kan,
öbürünü "mazgaf'a sokmaya çalışıyor. Bir süre itişme ve boğuşma
sonunda birlikte yuvarlandılar. İkisi de "mazgal"ın boklarına
gömülmüş debeleniyor. Herif yine gidip ayırmıyor. Dahası:
Keyifleniyor gibi bakıyor. O su-ada 15-16 yaşlarında bir kız gözüktü.
Ardından başka çocuklar. Ve yaşlı bir kadın. Koşup ayırdılar iki
kadını. İkisinin de her yanı boklara bulanmışa. 5 - 6 yaşındaki çocuk,
anasının eteğine yapışmış ağlıyordu. Sümükleri ağzına aka aka.. Evin
herifiyse, bakıp bakıp gülüyordu. Toplanıp gittiler odaya. "Türko"ysa
şaşkın kalakalmışü. Neden sonra kendine gelip ezberlerine döndü.
"Ve fi tecvizi Ta'lilihi fi'l-ba'zi kavlâni (Tann'nın işlerinin bir
nedene, niçine bağü olup olmadığı konusunda iki görüş vardır)..."
265
Akşam olmuştu. Gidecek, akşam namazmı kılacak, biraz da
kamım doyurduktan sonra yine gelecekti ahmı. Ve isi tavana dayanan
fitilli lambanın kör ışığında yine okumaya koyulacaktı. "Mütâlâa"
saatine dek. Ama ak donlu karakışm kan, tipisi yol verirse..
Kardan, tipiden güçlükle kendini camiye attığında, bir de baktı ki:
Hafız Celal, oğlu Ahmet ve Tutak'lı Recep de oradalar. Demek ki
Recep Tutak'tan dönmüşüi.
-Recep ağa beg.hoşgeldin!
- Hoşbulduk.
- Bibim nasddı?
- Eyidi. Fahat ağlayıp durirdi. "- Duran'ı al getir!" diye bene çoh
yalvardı. Amma "Cınh Ahmet"in gönlü yoh.
- "Pırtılanmı (çamaşu^lanmı) getirdin (mi)?
- Getirdim. Bibin, yağ - peynir de gönderdi.
- Sene "zehmet" (zahmet) oldu!
- Ne "zehmet"i..!
Hafız Celal'in elini öptü. Ne de olsa eski hocasıydı. Ahmet'e de
"hoşgeldin" dedi. Onun da "hâlini - hatırım" sordu. Namaz kıldılar
birlikte' Sonra bir köşeye çekildiler. "Râtib"den arta kalanla ve
Tutak'tan getirilenlerle kannlarım doyurdular. Başladılar söyleşmeye.
Taa yatsıya dek.. Yatsı namazından sonra Celal ve öğrencileri gitti.
"Mütâlaa"ya katıhnadan..
Ve "mütâlâa" saati. Koca koca kütükler üzerindeki fitilli isli ve
camsız lambalann çevresinde fakiler Öbek öbek dizili. Uzanmış olarak.
Her öbek, bir ayçiçeğinin yapraklan dizilişinde. Kitaplar önde, açık ve
çenelere dayah. Gözler kitaplarda. Okunsun okunmasın. Uyuma -
uyuklama da yok. Olursa gözetlİyen görevlilerin vurması, dürtmesi
hazır. Camsız fitilli lambalardan çıkan koyu, kalın isler, tavandaki
hedeflerine önce direk gibi varıp dayanmaktalar. Sonra vurulan
noktalarmçevreİCTİra döne döne firçalamalar başlamakta. İslerin kollan
daha da geniş çevreye uzanıyor, kıvnla kıvnla yayılıyor ve kimbilir
kaç bin kez fırçaladddan yerleri bir kez daha fırçalayıp yalıyor. Kollar
birleşiyor, ayrılıyor, yeniden birleşiyor, yeniden ayrılıyor.
266
Kucakladıkları tavanda, "koşat"larda, duvarlarda, mimberde, mihrapta,
rahlelerde, kitaplarda, yataklarda, yaygılarda buluşuyorlar, aynlıp bir
daha buluşuyorlar. Kollar sarmaş dolaş. Her zamanki gibi. Öbekler bu
kollar arasında, "sakin" ve sessiz. Hepsi birbirinin aynimaz bir
parçası. Ağızlar ve burunlar da bolca payını alıyor islerden. Yine her
zamanki gibi. "Fırtık"lara, balgamlara karışan isler, ertesi gün,
sabahın erken saatlerinden başlıyarak, karıştıklarıyla birlikte,
kulleteyne fırlatılacaklar, kulleteynin yüzündeki kaim örtüyü biraz
daha kalmlaştıracaklar. Ve karakışın soğuğuyla donup buzlaşacaklar.
Kışın her sabahında olduğu gibi...
267
41
Camiyi dolduran "fa]d"lerin birbirine kansan soluklan, osuruklan
olmasa, karakışm dondurucu soğuklarında, soba hiç durmamacasma
yansa bile, caminin ısınması "muhâl"di (olanaksız). Havasız mıydı
cami? "O da ne demde?" ,
Tanyeri daha ağarmamıştı. Ama ağarmak üzereydi.
Türko'nun uykusu tutmamıştı bir türiü. Biraz uyumuş, daha da
uyanmamıştı. Gördüğü bir düşün etkisiyle.. Düşünde, büyümüş,
Safo'yla evlenmişti. Bir çocuğu olmuştu Safo'dan. Oğlan'. Sevimli.
Yer beşiği içinde. Ve konuşuyor. Tıpkı İsâ peygamber gibi.
- Babam gibi ben de âlimim. Basra'lı, Kufe'li âlimlerden daha
büyük âlimim. Babam gibi. Ama benim ilmim, kazanılma (kesbî)
değil. Tann katından (vehbı). Ne islerseniz sorun, cevap vereyim!
Anası Safo da çok güzel bir kadın olmuş. Benzeri görülmedik bir
güzellikle. O da "ilim"den payını almış. Yine Tann kaündan.
Çocuk da, anası da, anlaüyor durmadan. Yerden, gökten,
ululardan, meleklerden... Ve cennetten, cehennemden..
Gökte, yerde bir başkalık var. Görülmedik bir kalabalık. Gök
halkının ileri gelenlerinden oluşan, Kur'an'daki adıyla "El
Meleü'l-A'lâ", yani "En Yüceler Kurulu" üyeleri, ulu melekler,
Cebrail, Mikâil, İsrafil, Azrail; "Tann'nm ARŞ'ı"nı (tahtını)
.omuzlaı;ında taşımaktalar. Çevrelerinde de öteki melekler. Kanatlı
kanatlı. Meleklerin omuzlannda Tann geliyor. Ayetlerde, yoramlannda
ve hadislerde anlaüldığı gibi. Gökteki, yerdeki başkalık da çocukla
ilgili. Bir çeşit kutlama. Genişçe bir meydan. Kar yağıyor. Ama
yağan, kar değil. Kar biçiminde "nur" yağıyor. Meydan ortasında
kulleteyn. Ama başka tür bir kulleteyn. Ne fırüklar, ne de yemeklerden
dökülme arüklar var içinde. Tertemiz. Güzel mi güzel bir havuz.
Gökten yağan "nur"lann aydınlığı, havuzun cam gibi yüzeyinde.
Suyun parlaklığıyla bütünleşiyor. Melekler, "selâma durmuş". Taht
üzCTinde taşman Tann yaklaşıyor. Beşiğin yanma geldi işte. Ve durdu.
Tann'dari "nur" saçıhyor çevreye. Çocuktan da. İki "nur", birleşiyor.
Tann, çocuğun babasına sesleniyor:
268
- Ne mutlu sana. Senin de bir oğlun oldu işte. Beşikteyken ulu
bir âlim. Büyüyünce dünyayı kurtaracak. Seninle birlikte. Ne mutlu
sana!
Uyanınca aynı düşü bir daha görmeye çabalamışü. Uyumaya
zrarfamıştı kendini. Ama başaramamışa. Ne güzel bir düştü o.
"Düş"lerin nasıl "ta'bir" edileceğini az, çok öğrenmişti. Bu düşü
de yorumladı kendince. Güzel yorumlar yaptı. Geleceğine ve "âlim"
olmasına ilişkindi yorumları. Tüm benliğini derin, tatlı, anlatılmaz
duygular sarmıştı. Kartallı köyünde değildi sanki. Kapkara islerle,
soluk - osuruk kokularıyla kaplı ve havasız bir camide değildi. Ve
sanki dışarıda soluk kesen bir karakış yoktu. İçindeki dünya başka,
Aşındaki dünya başkaydı.
Bir sürü mutlu düşüncelerle kucak kucağa kaldıktan sonra kalktı,
ceketini, şalvarını giydi. İnce kilimlerden birine de bürünerek,
"abdesthane"ye gitmek üzere dışarı çıku. .Tipi kesilmişti. Kar da
yağmıyordu. Ama alabildiğine bir ayaz vardı. Elinde ibrik, koşarak
"abdesthane"yc girdi, çabuk çabuk işini görüp çıktı. Tam camiye
yönelmişti ki, kuUeteynde bir ses işitti. Bir dc baktı ki: Abdurrahman.
O soğukta soyunmuş. Çırıl çıplak. Abdurrahman'ın yanma varmaktan
kendini alamadı. Kulleteyn buz tutmuştu. Abdurrahman kıyıdan bir
kesim buzu kırmıştı. Ve daldı buzlu suya. Ağzına, burnuna da su
verdikten, "guslettikten" sonra hemen çıktı. Tiü-iyordu. Kurulanmadan
ve çabuk çabuk üstünü giymeye koyuldu. "Gece düşü azdığı, şeytan
atladığı vc cünüb olduğu" için "gusül abdesti" almıştı. Zorunluydu.
Sabah namazına hazırlık gerekti. Karakışın ayazında, kulleteynin
fırtıkh, balgamlı buzlarını kırıp yıkanmak, "cehennemde yanmak"tan
daha kolaydı. İnanmıştı Abdurrahman. Askerlikteki Mehmetçik'ler de
aynı tutumu gösterip kışta-kıyamette, bulabildikleri derelerin, çayların
buzlarını kırarak "boy abdesti" almıyorlar mıydı? "Cünüplük"ten
kurtulmak için 'şarttı boy abdesti. Koşullar ne olursa olsun. "Din,
Şeriat" öyle diyordu. Suya batıp çıkmak, temizlenmek sayılıyordu.
.Abdurrahman da temizlenmişti işte. Tir tir titriyor olsa da-
"lemizlenmiş" olmanın rahatlığıyla koşup camiye girdi. Ve doğru
yatağa^ Biraz sonra ısınacaktı. Kendi gibi"faki"lerin, önlerinden ve
arkalarından çıkan sıcak havayla.. Köyünde bir türlü kavuşamadığı
269
Cemile'siyle belki bir daha buluşaeaktı düşünde. Bi kez daha
kuUeteynin buzlannı kırıp karakışın dondurucu soğunda litreye litreye
"gusletmeye" hazırdı. Sevgilisiyle düşünde de olsa yatmak, birieşmek,
değerdi titremeye, hastalanmaya.. "Haydi gel, nerdesin ey sevgili!"
* * *
Kış ne denli "şiddeüi" olursa olsun; kimileri için önemli değildi.
Keyifli bile sayılabilirdi. Tahıl, yağ, peynir, hayvanlarına "alaf" ve
sobasına yakacak boldu. Otlukla dağ gibi ot yığını, tezeklikic dağ gibi
tezek yığını, kuyusunda, ambarında yelerince tahıl, cvirıdc çuval çuval
un, bulgur, yarma, tulum tulum peynir, teneke teneke yağ, küp küp
turşu, ayrıca da kuru üzümüyle, kayısısıyla, inciriyle hoşaflığı,
"kartol" (patates), mercimek, "lazıt" (mısır) ve benzeri şeyler olduktan
sonra kış olursa olsun, uzarsa uzasın; "zevk" verir insana. Ne ki
kimileri için de bir derttir. Hem de nasıl..! Nc otlukla otu, ne
samanlıkta samanı, ne evinde unu, buğdayı ve yiyeceği, ne yakacağı
vardır. Olanlardan bir parça gelirse gelir, gelmezse o da yok. "Elden
gelen öğün olmaz, o da her zaman bulunmaz". Kış bir "afet"tir
böyleleri için. Hele "şiddetli" olursa... Hele uzarsa...
Ağanın, beyin keyfi yerindedir. Şeyhin de öyle.. Yok, yokluk
nedir bilmezler.
Kimi yoksullara, ağa, bey, şeyh "el atar", yardım eder. Yoksul da
zamanı gelince onu öder. Diyetim ki, darda kalan yoksulun evinde,
"horanta"sına yaza değin elli teneke buğday gerekli. Ağa, bey ya da
şeyh, o buğdayı verir. Darda kalan, buğdayı almca başlar "dua"ya.
-Allah râzı olsun. Alah ağamıza ömürler versin. Allah şeyhimizi,
beyimizi başımızdan eksik etmesin.
Ağa, bey ve şeyh; güzel yüzlü, güler yüzlü bir devlettir o sırada.
Devletin nimet yağmuru, kimi "devleüû"larda göller, gölcükler
oluştururken, bir ki^ük damla da, darda kaldığı sırada kendisine düşen
bir zavallının devlete nasıl dualar yağdırdığmı herkes bilir
-Allah devlete zeval vermesin.Devlet de olmasa ne yapardım?
Allah devletin eksikliğini göstermesin. "Mülkünü daim etsin."
270
o yörelerin devletini oluşturan şeyhe, ağaya, beye de öyle dua
edilir. Asıl devleüe, şeyh, ağa ve beyden oluşan devlet arasında bir de
fark var: İkincisi, çatık kaşlı değildir. Son derece sevimli, sevecen
görünüşlüdür. Darda kalan oldu mu, hemen yardımına koşacağına
inandırmıştır genellikle. Yardım etse de etmese de, bu inancı
vermiştir. Kayganın olduğu kadar, barışın, uzlaşmaların da kaynağıdır.
Karakola, jandarmaya gönderen de,' kurtaran da odur çoğunlukla.
Kartalh köyünde de durum böyleydi.
Köylülerin çoğu yoksuldu. Ama yoksulun da yoksulu vardı.
Tümüyle darda kalmış ve çaresiz olanlar vardı. İşte bunlara bakmak
durumunda olan, köyün devletiydi. Baktığı kadar bakardı,
bakamadıgında da bakıyor görünürdü. Öyle görünmeyi bilirdi. Öyle
görünmek için çeşitli yolları, yöntenileri yardı.
Karakış, kara kara düşündürüyordu herkesi. Karları ak olduğu
halde, "karakış" diye ad verilmesi dehundandı belki de. Kimileri için
"hava hoştu". Ama ya yoksulluk gömleğini giymiş olanlar, çaresizler
için?!
Sabah abdesti ve uıhareti için kulleteyne dökülen "faki"lerin
taharet vc asdcsl yerlerinde sular, burunlarının çevresine, yüzlerine
gözlerine bulaşan fırtıklar hemen donuyordu. Eller, kollar, ayaklar;
çalık-çolak oluyordu ayazda. Abdestini alan, yarun yamalak yaptığı
işini bitirir bitirmez, çarpık-çurpuk koşuyordu camiye. Parmaklar
yumulup ağızlara götürülmüş, burunlar, kulaklar kızamıış olarak...
Her zamanki gibi. Sobanın çevresinde dizilişler, silinişler,
söyleşmeler.
- Allah dışarda kalanlara yardım etsin., türünden dua etmeler..
Ardından çabuk çabuk kılınan sabah namazı, parmak eklemleri
sayılarak yerine getirilen "tesbih"ler, namaz sonrası dualan..
Ve "râtib" için hazırlık.
"Râtib nöbetçileri", Abdurrahman, Osso, Şehmus ve Tâhâ'ydı.
Türko da, bir tür yamak olarak kaülacakü.
27i
42
Hava soğuk mu soğuk. Kar yağmıyor, tipi de yok. Amadonduracu
bir ayaz.
Hergünkü iki büyük, kulplu kazan. Her birini yine ortasına
sokulan sopalarla iki £aki taşıy^ak. Kapı kapı dolaşılacak, yemek ve
ekmek toplanacak. Yemekler kazanlara, ekmekler çuvallara.. Süt,
yoğurt, pekmez gibi şeylerse, yemeklerin döküldüğü kazanlarda yer
alacak. Yani herzamanki gibi, eti, sütü, pilavı, pekmezi, hoşafı,
çorbası, turşusu.., hep aynı kazanlarda toplanacak. Ve bu karışım
caminin "hücre"sine götürüldükten sonra tabağı olanlann tabaklarına,
olmayanların da ekmeklerine konularak paylaştınlacak.
Her zamanki gibi düşüldü yollara. Ellerde eldiven yok. Eller
soğuktan, tutulan yerlere, sopalara yapışıyor. Ayaklarda çarık. Baş ve
kulaklar sarih, ama ağız, burun açıkta. Kar, fakilerin dizlerini aşıyor,
Türko'nun da göğsüne yaklaşıyor. "Vay babo"!
Bata - çıka ve kârlar yarıla yarıla, kimi kesimde birbirinden
epeyce uzak evlerin yolu tutuldu. Köpeklerin yüreklere saldığı
korkularla.. İtler, büzülüp sindikleri yerlerden çıkıveriyorlar birden..
Kimilerinin boyunlarında demir şişler. Aman - zaman vermemekte,
karakışla yansırlar.
İki kcsiış faki de, toplıyacağını topladdctan sonra, "yoksulun da
yoksulu" durumundaki evlere uğrıyacaklar, topladıklarından onlara
biraz verecekler. Kimlerin hangi evlere ugnyacaklan, önceden
kararlaştırılmışı!. Bir kesimine Şehmus ve Tâhâ, bir kesimine de
Abdurrahman ve arkadaşlan ağrıyacaktı.
Tüm evler dolaşılmıştı. E>öne döne.. Ve eller, ayaklar dona dona.
Şehmus ve Tâhâ, işlerini bitirmiş, camiye yönelmişlerdi.
Abdurrahman ve arkadaşlan da işlerini bitirmek üzerelerdi. Yalnız,
ugnyacaklan bir ev kalmıştı. "Yoksulun da yoksulu" olanlardan ve
çaresizlerden. Bu eve uğnyacaklar, "râtib"den vereceklerdi. Bu evde, bir
kadın, bir çocuğu, bir de çok yaşlı kaymbabası vardı. Genç kadının
kocasıysa, askerlikte "vatani gö-eV'ini yapıyordu.
272
"

Neva
30-09-2012, 07:06
"Faki"ler bu eve vardılar. Varır varmaz da acı acı yükselen bir
sesle kaışılaşblar.
- Bu bir çığlık.
-Evet,kadının çığlığı.
-Ne olabilir?
-Kimbilir?
- Kapıya vurup girelim mi?
- Öyle yapalım.
Kapıyı çaldılar, sonra da itip açtılar; Bir de ne görsünler: Kadm,
doğum yapıyor. ''Faki"ler hemen geri çıkacak oldular, ama kadının
yardım istediğini görünce çıkmadılar. Kadın doğuracak, ama
doğuramıyor. Yanında yalnızca bir çocuk var. Anası ağlarken o da
ağhyor.
- Halo Abdo nerede?
Abdo dayı, yani kadının kayınbabası olan yaşlı adam, köyde
ebelik işini de yapan yaşh kadınlardan birini getirmeye gitmiş. GideU
de çok olmuş. Kadm, ağhyarak anlatıyor.
- Kurban olayım beni bırakmayın, bana yardım edin, bir ebe
bulup gelirin.
Kadın, ebelik edebilecek olan vc yaşlı adamın getirmeye gittiği
kadının hangi evde olduğunu söylüyor. "Faki"lerden biri hemen gidip
bakmalı, getirmeli. Abdurrahman:
- Ben giderim., diyor ve fırhyor.
Yürüdü Abdurrahman. Üşüyen ayaklannm ve ellerinin sızısına
aldırmadan.. Karlarla boğuşma. Arada bir karlann örttüğü çukurlara
düşüp kalkma. Yöneldiği eve yaklaşmıştı ki, yaşlı adamı karşısında
buldu. Ama yazık ki iş işten geçmiş olarak. Düşüp debelendiği,
çıkmayı başaramadığı çukurda. Yarısına değin karlara gömülü.
Gövdenin kalan, kesimiyse kardan adam. Yamah ceketi ve kuşağı
karlarla kaph. Başının takkesi ve sargısı, çözülüp düştüğü yerde karlar
içinde. Donuk bir yüz. Yardım ister gibi bakarken donup kalmış olan
gözler. Kdları, buzlaştırdığı karlara yapışmış sakal., Çırpmırken
yorgun düştüğü belli olan ve iki,yanda seriU kalan kollar. İz yaptığı
yerde kıvrılmış parmaklar.
273
-HaloAbdo,HaloAbdo!
Abdo dayı gitmiş.
Abdurrahman cenazeyle uğraşarak zaman yitirmenin doğru
olmıyacağım, doğuramıyan kadmı kurtarmak gerektiğini düşünerek
ayrıldı. Ebelik edecek kadının evine vardı. Kadın evdeydi. Durumu
anlauı Abdurrrahman. Ama yaşlı kadın, o karda, kışta dışarı nasıl
çıkacak ve götürülmek istenen eve nasıl gidecekti?
- Gel, sırtıma bin!
Abdurrahman şutladı kadım. Ve düştü yola.
Bu sırada doğum yapamıyan kadının evinde neler oluyordu?
Kadın acılarla bağurıyor, kıvranıyor; yanmdakilerse birşey
yapamıyar. Yalnız Osso, ağlıyan çocukla ilgileniyor, susturmaya
çabalıyor. Türko da bir şeye yaramış olmak için çıkmış ezan okuyor.
Doğum kolay olsun diye. Anası doğururken, babası böyle yapıyordu
çünkü.
Bir süre sonra Abdurrahman sutındaki yaşlı kadıhla yetişti.
Yaşlı kadın hemen kolları sıvadı. "Faki"lere de sobaya ısınması
için su koymalarını söyledi.
- Sonra siz bir yana çekilin, ben AUah'm izniyle doğurturum.
Yaşh kadının anlattığına göre, "çocuk ters çevrilmiş", doğum
onun için güç oluyormuş.
- Dişini biraz daha sık kızım, kurtulacaksın! •
^ Ve doğum gerçekleşti. Ana kurtuldu. Ne var ki, çocuk, birkaç
dakika yaşadı ancak. Yaşlı kadm, genç kadını yatıştırmaya, avutmaya
çahşıyordu:
- Daha çok gençsin. Çok çocuk doğurursun daha. Üzülme, canın
sağ olsun, kocanın canı sağ olsun!
Cenazeyi de getirmek gerekiyordu. Abdurrahman, genç kadına
duyurmadan, yaşlı kadına anlattıktan sonra, Oso'yu alıp çıktı. İki faki
varıp yüklendiler cenazeyi. Ve getirip dışarda, yarısına dek karlara
gömülü kağnının üstüne koydular. Sonra evden bir hasır götürüp
cenazenin üstüne örttüler. Yaşh kadına da -bi yana çekip- anlatülar.
Çıkmak zorundalardı. "Ratip" kazanmdaki karışımdan,bir tasa
koyduktan, biraz da ekmek buaküktan sonra çıkülar. Cenaze için yine
geleceklerini, yaşlı kadına anlattıktan sonra çıkmışlardı evden.
274
"Ratip" kazanı, çuvalla ekmek götürüldü cami "hücre"sine.
Oıadakilere durum anlatddı. Öbür fakilerin götürdükleri dağıulmı^ ve
yramişti. Abdurrahman ve arkadaşlannm götürdükleri de paylaşünldı.
O da yendikten sonra, cenazeye hazırlık başladı. Cenazenin, cami
yanında yıkanması kararlaştırılmıştı. Kimi, mezar kazmaya gönderildi.
Kimi teneşiri alıp cenazeyi getirmekle görevlendirildi. Kimine kazanla
su ısıtma görevi verildi. Kimine de sabun, eldiven, kefen sağlayıp
getirmesi söylendi. Bir yandan da köyün ileri gelenlerine, bu arada
Şeyh Şaban'a ve Molla Nasır'a haber verildi.
Görevlendirilenler, aldıkları işi yerine getirdiler. Mezar kazılmış,
su ısıtılmış, cenaze getirilmiş, sabun, eldiven, kefen gibi şeyler
hazırlanmıştı. Cenaze yıkanıp kefenlendi, teneşire kondu, sonra da
"musalla"ya. Namazı kılındı. Büyük hoca Molla Nasır kıldu-mıştı
namazı. Şeyh Şaban da hazır bulunmuştu. Ve götürülüp gömüldü
Abdo dayı.
Sonra, doğru cenaze evine. Genç kadına durumu anlatmaktan
başka bir yol yoktu. Şeyh Şaban ve Molla Nasır, kadını teselli eden
sözlerle anlatülar. Baş sağlığı dilediler. Herkes birer birer baş sağlığı
diledikten sonra cemaat ayrıldı. Fakiler camiye, köylüler dc evlerine..
Ardından, kadmlar gelip doluşmuştu cenaze evine..
275
43
Safo. Ürkek, sağa sola bakarak atüğı adımlarla girmişti camiye.
Elinde de tiftikli ve yünlü şeyler. Gözlerini Türko'ya dikmişti. Türko
da özlemişti onu. Ne zamandır görüşmemişlerdi.
- Safo, hoşgeldin. Nedir o elindekiler?
- Sana getirdim. Şu tiftiği başına geçireceksin. Boğazına kadar
gelir. Yüzünü çıkaracağın yeri de var. İşte şurası. Başını, kulaklarını
ve boynunu sıcak tutar, soğuktan korur. Anam ördü. Şu eldivenleri
de..
- Allah râzı olsun. Kulaklanm ve ellerim üşüyordu, iyi olacak.
- Anam bize gelmeni istedi.
- Gelirim ama, şimdi dersim var. Bugün nahivden İzhar'ı
bitiriyorum.
-İzharnediT?
- Bir kitap.
- Öyleyse yarm gel.
- Yann da Halo Husso'lara gideceğim, sözverdim.
- Öbürgün gel öyleyse.
- Olur, gelirim.
- Vallaha de.
-Vallaha.
- Tavuk keseriz yersin. Tavuklu pilav yaparız.
- İnşaallah. Allah râzı olsun.
- Bak unutma, gel.
- Gelirim dedim ya, gelirim.
Safo gitti.
Büyük hoca gelmişti. 'Birgün önce verdiği dersi dinledi.
Herzamanki gibi mutluluğu yüzünden okunuyordu. Çok önem verdiği
öğrencisinin, hergünkü gibi dersini eksiksiz başardığını görüyordu.
"Ve'l münâda'l-müfredu'l-muanafu..."
276
Bir haber yayılmıştı o gün: Hammame'nin babası, kızını
Husso'ya vermeye razı olmuş sonunda. Yakında da düğünleri
olacakmış.
Haberi duyar duymaz, Husso'ların evine yöneldi. Zaten
sözvermişti, o gün gidecekti. Hava soğuktu. Ama basma tiftiği,'
ellerine de eldivenleri geçirmişti. Kazağı filan yoktu ve hiçbir zaman
da olmamıştı. Ama, kimin vardı ki? İşlik ve ceket yeterli görülüyordu.
Herkesin gidip geldiği yoldan yürüyüp vardı Husso'lara. Vardı ki, evde
bir kalabalık. Herkeste de bir sevinç. Onu görünce ilgi ve sevgi
gösterdiler, sedirde, altına minder koyup oturttular. Ve hemen tasla
hoşaf getirip koydular önüne.
- Hele şunu bir ye!
Hoşafını yedi. Husso içeri girdi. Türko'yu görünce gidip
ilgilendi, konuşmaya başladı.
- Nasıl, derslerin zor mu? .
- Bana zor gelmiyor. ...
- Seni hep söylüyorlar zaten. Ben fakilerle görüşüyorum, seni
çok övüyorlar."- Türko gibi kimse olamaz." diyorlar. Aferin.
- Hâfız Celal'la görüşüyor musun?
- Sabahları camiye geliyor. Molla Nasır'dan ders alır almaz
gidiyor. O, bir evde kalıyor. Karısını da getirmiş. Oğlu Ahrtıet
söyledi.
- Ben de görüşüp konuşuyorum Hâfız Celal'le.
- Ya! Banştmız mı?
-Kendisi bize geldi, barıştık.
- Şaştım. Demek öyle..
-Nikahımızı da o kıyacak.
- Dadikan'lı Kâmil ağaya da o nikahlamamış mıydı aynı kızı?
- Evet.
Türko bi kez daha şaşıp kalmıştı. Çünkü, Dadikan'lı Kâmil
277
ağanın nikâhı Şeriatçe geçerliyse, aynı kız Husso'ya nasıl
nikâhlanabiliyordu? Kafası bi kez daha allak-bullak olmuştu.
Akşam oluyordu.
- Çok kaldım, artık gideyim. Akşam namazına hazırlanmam
gerek.
- Biraz pilav ye, sonra gidersin.
Pilavı getirdiler. Yağı boldu. Öylesine ki, bulgurun altında
gölleniyordu. O yörede, yağ bulunduğu zaman pilav çok yağlı
pişirilirdi. Ne denli yağh olursa, o denli "makbul" saydırdı.
Herkesle birlikte kaşık salladı pilava. Husso, anası, kardeşi,
konuklar... Koca bir tepsi pilavı bitirdiler. Lavaş ekmekle.
- Halo Husso, düğün ne zaman?
- 20 gün sonra..
Ve Türko çıktı asıl yuvasına gitmek üzere. Abdest, namaz,
dersleri gözden geçirme, yatsı ve "mütâlâa". Sonra da uyku.
Camiyi dolduran fakilerin önlerinden vc arkalarından çıkan sıcak
hava olsa da yeterli bir ısınma olhıadığı için gece üstü açılınca
üşümüştü. Bu yüzden dc "karnı ağrımış"tı. Üstünü giydi, bir kilime
büründü, ibriği de alıp "âbdesthane"ye çıktı. İshal olmuştu. O yüzden
dc tuvaletle epeyce kaldı. Birkaç kez kalkmış, sonra yeniden oturma
gereğini duymuştu. Sonra daha çok üşüyüp hasta olacağını düşünüp
çıktı "abdcsthane"den. Ve gelip hemen yatağa girdi. Ama uyuyanıadı.
Sinmişti yalnızca. O sırada bir yavaş sesle kıpırdama. Bir karalü.
Kapıya doğru gidiyor. Kapı açıldı, kapı aralığından karaltı netleşti:
Seydo. Ya "abdesthane"ye gidiyor, ya da kuUeteynin buzlarını kırıp
yıkanmaya. Aradan geçen bir süre. Kapı açılıyor. Yine Seydo. kapı
kapamyor. Seydo'nun karalüsı. Sobayla ilgileniyor. Kibriti çakıyor,
sobayı yakıyor. Sobanın ön kapağından ateşin aydınlığı vuruyor
Seydo'ya. Seydo titriyor. Belli ki kuUeteynin buzlarını kırmış ve
"gusletmiş". Ya "ihtilâm" olmuştur. "Şeytan atlama" ve "düş azması"
da derler buna. Seydo kimbilir, yatmak isteyip te yalamadığı hangi
278
kadınla, düşünde yatmıştır? Sonra da pıt pıt atma ve boşalma.. Ya da
kendi gibi bir "faki"yle yatmıştu:. "Livata". Çok günâh, "günâh-ı
kebâir"den, yani büyük günâhlardan. Şafii mezhebine göre "zinâ".
Ama "faki" de olsalar, "din ve şeriat" yolunda da bulunsalar, orada
kadmlan olmayan erkeklerdir. O tür günahlar, herkesten "sâdir"
olmakta. Bu yüzden herkes, birbirine göz yummakta. Olağanlaşmış
bir günâh. Ama olağan olmayan ve hiç mi hiç hoşgörülmeyen bir şey
var: "Cünüb" durmak. Yani boy abdesti almadan durup kalmak.
"Gusletmek"'ve "hades-i kübrâ"dan, yani büyük abdestsizlikten
temizlenip annmak gerek. Kış-kıyamet de olsa, dondurucu soğuk da
bulunsa, bu olacak. İşin ucunda ölüm olsa bile. Çünkü "cünüb" olan
kimsenin bulunduğu yere melekler girmez. O durumdayken ölmüş
olsa, "pis pis ölmüş" olur. Ve doğru cehenneme. Öbür günâh içinse
"istiğfar" edilir, yani Tanrı'dah bağışlanma dilenir. Tanrı
"Ğafurur-Rahîm"dir, yani bağışlayıcıdu; bağışlar.
Seydo'nun sobayı yaktığını görünce o da kalkıp sobanın yanma
gitti. Sobanın önündeki taşı aldı, üstüne koydu. Kendisi de ısınmaya
koyuldu. Sonra gidip yatağının yanında bulundurduğu bir çapıtı alıp
geldi. Sobanın üstünde kızmış olan taşı çapıtla tuttu, çapıta sardı.
Sonra da yatağına götürüp kamının üstüne koydu ve yorganı üstüne
çekti. Kamının ağrısı dinmişti.
279
44
o gün Safo'lara gidecekti. Ama dışarda korkunç bir tipi vardı.
Yalnızca soğuğuyla, soluk kesiciliğiyje değil; ıslıklanyla bile insanı,
ürküten bir tipi. Ne ki, gitmek zorundaydı. Sözvermişti Safo'ya. Ne
olursa olsun gitnieliydi. Yoksa Safo'larda güvensizlik yaraürdı. Bu da
hiç iyi olmazdı. Başına tiftiği geçirdi. Eldivenleri de taktı. "Metin"
ezberi ve okumak için iki de k i t^ aldı. Ve çıktı. "Vay babo"! Tipinin
önünde sürükleniyordu. Yürüyor, düşüyor, kalkıp bir daha yalpalayarak
yürüyordu. Çabahya çabalıya vardı. Ve ard arda çaldı kapıyı.
- Vıy bâvemin (babam), gel içeri gir gel! Bu tipide nasd
gelebildin?
- Safo'ya sözvermiştim.
- Safo'nun anasıydı kapıyı açan ve karşılayan.
^ - Yemek pişince bizim herif seni gelip getirecekti. Neyse, gel
. . a l i d i r basma gidelim.
Tandır başı. Alev, tandırın dibinden kollarını yukan doğru atı
atıveriyor. Büyük bir tencere bu kollar arasında. Tencerede tavuk.
Çevresinde hamur teknesi. Yuvarlak ve alçak bir masa biçiminde
genişçe bir "peşhun", bir başka adıyla "ekmek tahtası". Yanmda bir
leğen içinde un. Oklava. Açılmış hamuru pişmesi için tandıra vurmaya
yanyan "rapata" (tahta). Tandır yakılırken çıkıp oda^ı doldurmuş olan
dumanlann kimi bacadan yol bulup gitmiş, kimi çekildiği diplerde,
köşelerde, duvarlarda, odadaküer üzerinde sinmeye çalışmakta. Evin
erkeği, minderin üzerinde keyiflice bağdaş kurup sutmı duvara vermiş.
Kötürüm kız Sabo, babasının yanında yığılı duruyor. Herkesten daha
mutlu Safo önünde peştemal ekmeklik hamurla uğraşan anasına
yardım çabasında. Bi yarelan da tencereyle ilgileniyo-.
- Ana, bulgurunu da koyalım mı?
- Tuzuna bak, sonra da koy bulgurunu.
Daha önce ayıklanmış, hazırlanmış olan bulgur, tavukla kaynıyan
suyun üzerine boşaltılıyor. Tavuklu pilav pişeicek.
Tenceredai çıkan buhar, yaydığı kcAulanyla mutluluk saçıyor.
Kadın, tekneden bir eliyle kopardığı hamur parçalannı iki eliyle
280
topak topak yapıp una buladıktan sonra önceden hazırlanmış yere
diziyor. Yemek pişip kaldu-ılacak, tandırın da alevinin kesilmesi
beklenecek, sonra topaklar tahta üzerinde oklavayla açıhp rapatayla
tandmn kıyılanna vurulacak. Ve çarşaf çarşaf lavaş olacak.
- Ana pilavın suyu çekildi, dibine yanmadan indireyim mi?
- îndir, koy dinlensin. Ardından da ayran yap. Turşu da koy getir.
Hazırlanan sofra. Bulgur pilavına gömülü tavuk. Tavuğun
parçalanıp paylaşünlışı. Pilavın, herkesin kaşık sallıyacağı bir büyük
kaba konulusu. Tandıra ilk vurulan ve çıkarılan lavaşlar. Lavaşlann
sofrada herkesin önüne dizilişi. Sıcak lavaşlardan eller yana yana
koparıp ağızlara götürmeler. Evin erkeğinin soğanı ezmek için
yumruklayışı. Kaşıklarla, bir yandan tepsideki pilava, bir yandan
tasdaki ayrana ve turşuya saldmşlar. Kadm, bir yandan kaşık yarışında
geri kalmamaya çalışırken bir yandan da tandıra vurduğu ekmeklerin
pişip pişmediğine bakıyor, pişenleri çıkarıyor, yerlerine, açılıp
hazırlanmış olan hamurlan yapıştırıyor. Dışarda karakış, tipisiyle
ıslıklannı çala dursun, içerdekiler keyifli. Tandırbaşı keyfi, yemek
keyfi, sıcak lavaş keyfi. Bir de kötürüm kızm kötürümlüğü olmasa,
oradakilerin mutluluğuna diyecek olmıyacak.
Herkesle birlikte o da kamını iyice doyurmuştu. Artık kalkıp bir
yere çekilmesi, getirdiği kitaplara bakması, okuması, ezberlemesi
gerek. En uygun yer de ahır. Ne ki o ailenin ahırij istenen ölçüde sıcak
değildi.
- Artık ben ahıra gidip çalışayım.
- Git, ahır şimdi sıcak. Soğuk gelen yerleri iyice kapatıldı. Her
yan iyice bastmldı. İçindeki mallar da çoğaldı. Şimdi çok sıcak. Haydi
git çalış.
Sevinmişti.
Kitaplarını alıp gitti ahıra. Gerçekten de sıcaktı. Oh, tam istediği
gibi. Üstelik, Hamo'lann ahırından daha aydınlık. Artık hep burada
çalışabilirdi. Ama Safo'nun engel olması vardı. Safo'yu görmek
istemiyor değildi. Ne var ki dersleri ağır basıyordu. Zamanı azdı. Az
bir zaman-içinde bir sürü kitap okuması gerekiyordu. "Nahiv"den,
"fıkıh"tan, "kelâm''dan, "manük"tan.. O, öteki fakiler gibi tek tek
okumuyordu. Hepsinden birden ders alıyordu. Hepsini birlikte

Neva
30-09-2012, 07:07
281

götürmekse kolay olmuyordu. Buna da kendini zorunlu görüyordu.
"Basra'lı, Kûfe'li âlimler"den daha büyük âlim olmayı kafasına
koymuş olmanın verdiği bir zorunluluk. "-Herkesi geçeceğim!"
diyordu. İlk hocası Hafız Celal'i, hemen hemen geçmişti. Çok saygı
duyduğu ve beğendiği Molla Nasur'm görüşlerini bile, kimi konuda
beğenmemeye başlamıştı. Çok sert olmasa da, karşı çıkışları bile
oluyordu hocasına.
İşte Safo yine geldi. Duraksamalı adımlarla ve karşısındaki
"faki"yi iirkütmemeye çalışan bir tutumla..
- Sen çahş, ben şöyle bir baktım, gideceğim. Nasıl sıcak mı ahır?
- Çok iyi. Tam istediğim gibi.
- Her zaman gel burada çahş. Elin ahu-larma giüne.
282
45
Safo, kendisini ve ailesini "el" (yabancı) saymıyordu. Ve
karşısındakinin da saymamasını istiyordu. Gerçekten de bi çeşit
yakmlık-akrabalık oluşmuştu aralarında. O da bunu ve bunun verdiği
sıcaklığı duyuyordu zaten. Oradayken, kendini, aile ocağmdaymış gibi
görüyordu. Safo'nun ailesi de onunla çok ilgileniyordu. Kol-kanat
açmışlardı. Acıyorlardı. Ama bundan da çok, hayranlık duyuyorlardı
ona. Bi yandan da Safo'ya ısınduma çabası içinde olduklan seziliyordu.
Büyüyünce Safo'yla evlenmesi sağlanabilir miydi? Olabilsin,
olamasın, bunu istiyorlardı. Ve bunun, temellerini atmaya
çabalıyorlardı.
Safo, dikilmiş duruyordu. Onun gözleriyse kitapta. Kafasındaysa
ezberler.
"Mantık"tan okuduğu kitabm başlanndaydı daha.
"El ilmu imma tasavvurun fakat... İlim, ya, yalnızca
'tasavvur'dur..."
Peki "tasavvur" nediı?
Tanımı yapılıyordu kitapta:
"Ve huve husulü sûreti'ş-şey'i fi'l-akU". Yani: "Tasavvur, bir
şeyin 'sûret'inin (biçiminin), akılda oluşmasıdu"".
"İlim", ya yalnızca böyle bir oluşmaya denir. Ya da bu
oluşmasıyla birlikte gerçekleşen "hüküm"dür. "Tasdik" denir buna da.
Bu da şöyle tanımlanıyordu:
"İsnâdu emrin"... olumlu ya da olumsuz yönde, bir şeye bir başka
şeye dayayıp yüklemek".
Örneğin "insan"ı, herhangi bir yargıya bağlamadan ve bir nitelik
vermeden düşünüp kafada "betimlemek", bir "tasavvur"dur ve bir
"ilim" (bilgi) oluşumudur. "İnsan"ın ne olduğuna, ya da ne olmadığına
"hükmetmek"se, "ilm"in "tasdik" kesimidir. Burada birşeyin, bir başka
şeye dayandmlıp yüklenmesi vardır. Örneğin, "el insanu hayvânun
nâtıkun", yani "insan; konuşan (buradaki konuşma, düşünme-kavrama
anlamındadır) bir hayvandır" dendiğinde, "konuşan hayvan olma"
niteliği, "insan"a yüklenmiştir. "El insanu leyse bi camidin", yani
283
"insan, donmuş (cansız) değildir" dendiğinde de "donmuş olmama"
yüklenmiştir insana. Biri olumlu yönde, öbürü de olumsuz yönde bir
"tasdik"tir.
Bunlarsa "fikir" denen düşünmeyle oluşur. "Fikir''se şöyle
tanımlan»: "Tertibu umûrin mâlûmâtin li't-teeddi ilâ mechûlin", yani
"bilinmeyen bir sonuca ulaşmak için bilinen şeyleri -bir basamak
oluşturacak biçimde- düzenleyip kullanmakür". Buysa herzaman doğm
olmayabilir. Yani, bilinmeyeni elde etmek için girişilen düzenleme ve
bilinenleri kullanma, her zaman, doğru sonuca götürmeyebilir. Öyle
olmasaydı, "akıllı insanlar arasında tartışma olmaz"dı ve hepsi aynı
görüşte birleşirlerdi. Dahası: Bir insanın, kimi zamanki görüşü, kimi
zamanki görüşüne uymamakta. Öyleyse, doğm düşünmek için bir yasa
(kanun) gerekli. îşte bu yasa, "mantık"tır. "Doğru düşünme"nin
yasasıdu-manük. Bir "düşünme sanaüdu"". .
"Mantık" da tammlanıyordu:
"Aletün kânuniyyetün'... öyle bir yasa biçimindeki araçtır ki, bu
aracı kullananlar, zihni, düşüncedeki yanhştan korurlar".
* * *
Safo, gitmemişti daha. Onun mınldanmalarmii ses çıkarmadan
dinUyordu. Bir noktadan bir başka noktaya gidiş-gelişlerini, arada
kitabı açıp baktıktan sonra yeniden ezberlerine kendini verip dalışlannı
da izliyordu gözünü ayırmadan. Gidip konuşmak istiyordu, ama "ya
ürküUip bir daha kaçırırsam!" diye çekiniyordu. Ama dayanamadı
sonunda: '
- Sen hiç yorulmaz mısın?
Derin, çok derin bir uykudan uyanmış, daha doğrusu
uyandırılmışçasma başını kaldırdı.
- Bir şey mi dedin?
- "Sen yorabnaz mısm hiç?" dedim.
- Daha yorahnadım.
- Durmadan okuyorsun, gidip geliyorsun; ne zamandır öyle.
Yomimuşsundur, istersen biraz dinlen, yine çalışırsm.
284
- Safo, sen yine engel olacaksm derslerime.
- Yok yok sen çahş, ben gidiyorum işte.
Safo gitti. O da bu kez, kitap değiştirdi. "Nahiv"den yeni
başladığı bir kitap: "Elfıyye". "Binlik" demek. "Bin beyt"i içine aldığı
için bu ad verilmiş. Bu kitabı okumak, o yaştaki bir çocuk için hiç
kimsenin düşünemeyeceği bir olaydı. Ama hocası daha önce
okuduklarına bakarak onu da okuyabileceğini düşündüğü için bu
kitaptan ders vermişti. Ona da bu ders kolay gelmiyordu. Ama kitabı,
"şerh"leriyle, yani bu kitap için yapılmış açıklamaları izleyince az-çok
anlıyordu. Şiir biçiminde olduğu için d'e, ezberlenmesi hoşuna
gidiyordu.
"Kelâmuna lafzun müfidun ke's-istekim + İsmun ve fi'lun
sümme harfuni'l-kelim"
Şu anlatdıyordu bu iki dizede:
"Kelâm", yani cümle, "başlı başına bir anlamı olan bir söz"dür.
Örnek: "lİstakim!", yani, "doğru ol!". Bu, bir "kelâm"dır.
"Kelime"lerden oluşur. "Kelime"yse üç türdür: "İsim", "fiil" ve "harf.
285
46
Tipi, tavandaki iki pencereyi dövüyordu sürekli. Biri, ahınn bir
ucunda, öbürü de öbür ucunda. Hayvanlar, dışardaki karakışın
tipisinden, soğuğundan habersiz. Kimi yatmış, tatlı tatlı geviş
getiriyor. Kimi ayakta, başını uzatmış, yemlikteki otunu, samanını
yiyor. Karşıda yan yana iki inek. Biri yatmış; yutmuş olduğu yiyeceği
midesinden ağzına dek çıkanyor, yeniden çiğniyor, yutuyor, bir daha
çıkarıp çiğniyor. Öbürüyse ayakta. Başı yemliğe uzalı. Bacakları
arasında da danası. I>ana, iki meme ucundan birini bırakıp öbürüne
yapışıyor. Çekiştiriyor sürekli. Süt gelsin diye de kafasıyla vuruyor.
Anasıysa, bu vuruşlardan rahatsız olmak yerine mutlu mutlu duruyor.
Arada bir başını çevirip yavrusuna bakıyor. Sevgiyle.. Öbür uçta, bir
manda, iki öküz, bir tosun ve bir "düğe". Son ikisi ayakta, öbürieriyse
yatmışlar. Ayaktakilerin işeyip sıçtıkları, ayaklarının altına
dökülürken, yatanlarınki kıçlannm önünde yığılı. Hepsinin de
"çalgı"yla süpürülüp "mazgar'a yığılması gerekiyor. Ya Safo, ya
anası, ya da babası yapacak bu işi. "Ben de yapamaz mıyım?".
Elindeki kitabı, yemlikte uygun bulduğu yere, öbür kitabın yanına
koydu; "çalgı"yı eline aldı. Ve boku-sidiği süpürmeye başladı. Beli ve
bacakları büküle büküle biraz süpürdü. "Çalgı"yı taşımaya ve
kullanmaya gücü zor yetiyordu. Eline çalgıdan küçük bir kıymık batar
gibi oldu. Eline baktı. Avucunun içi kabarmıştı. Terlemişii kendisi de.
İşi bitirebileceğini aklı kesmediği için bıraktı. O sırada yine Safo
gelmişti.
- Ne yapün, ahırı süpürmeye mi kalktın?
- Avuçlanmm içi kabardı, bu-aktım.
- Sana kim dedi ahin süpür! Senin işin mi o?!
Akşam oluyordu, kitaplan alıp birlikte çıktılar ahırdan. Ahırın
bitişiğindeki odaya. Orada soba yanıyordu. Arada da kapı yoktu. Ahu-ın
sıcağından da yararlanılıyordu. Soba yandığında da ahıra sıcak
gidiyordu. Karşdıklı alış-veriş. Genişçe bir oda. Ve bu oda da
yatılıyordu. '
Akşam olduğu için gitmek istediğini söyledi.
286
- Dışanda çok tipi var, nasıl gideceksin?
- Halo Salih (Salih dayı, yani Safo'nun babası) beni götürür.
Evin erkeği götürebilirdi gerçekten de. Ama yine de güçlük
çekerdi. Çünkü tipi çok şiddetlenmişti. Kapıyı aralayıp baktılar, dışarı
da çıkılacak durum yok.
- Bu gece burada kal.
-!!!
Abdest alacağını söyledi. Safo leğen ve ibriği getirdi, su döküp
abdest aldu-dı. Kurulanması için de çapıt verdi.
İyice karanlık olduğu için lamba yakılmıştı. "Terek"te, camlı vc
aynalı bir lamba.
Geçip akşam namazını kıldı. Sonra kitabını aldı, lambanın
yakınında, gözlerini kitaba dikü. Dalıp giui saurlar arasında.
Yemek hazırlanmıştı. Sofraya çağnidı. Tavuk suyundan bulgur
çorbası. Herkesle birlikte kaşıklayıp kamım doyurdu. Yeniden kitabına
döndü. Yatsı namazına değin okudu. Herkes konuşurken o hiç
ilgilenmiyor, okuyor ve okuyordu. Yatsı namazı olmuştu. Abdesti
bozulmadan kalkıp yatsı namazını kıldı. Biraz daha çalıştıktan sonra
uykusu gelmişti. Yoğurt ekmek getirdiler. Yine herkesle birlikte yedi.
Yoğurt-ekmekten sonra uyku iyice bastırmıştı. Evdekilcrin hepsi
farkında olmuştu. Yüklükten yataklar getirilip serildi. Tümü, aynı
odada yatacak. Öbür odalar çok soğuk. Tandırbaşı bile yaülacak gibi
olmaktan çıkmış bir kaç saat içinde, öna da bir yatak serdiler. Safo'yla
kızkardeşi bir yatakta. Babalan ve anaları bir yatakta. Üçüncü yatakta
da o yatacak. Yaklaşık ikişer metre arayla..
- Yalağın hazır, gel yat, biz de yatacağız.
Kalkıp, çekine çekine soyundu. Ve hemen yatağa girdi. Öbürleri
de yataklarına girdikten sonra lâmbanın ışığı içine çekildi. Gece kalkıp
hayvanlara, özellikle de doğurması beUenen ineğe bakılacağı için tam
söndürülmemişti.
Gece yarısı. Fısır fısu- bir konuşma. Kan-koca arasında. Koca bir
şey istiyor, kan "olmaz" diyor. Koca direniyor, kadm direniyor.
- Çocukları uyandıracaksın. Elin çocuğu da var, çok ayıp olur.
- Sen de direnme artdc.
287
Kıpırkıpır. Fısır fısır. Sonunda adam isteğini kabul ettiriyor.
Kadm teslim oluyor. ,
V - Haydi sesini çıkarmadan, ne yapacaksan yap.
Lambanın içine çekilmiş fersiz ışığından karaltılar
seçilebiliyordu. Adamın belden aşağısı çıplak, istek gözlerini
bürümüş, çevresine bakmıyor. Kadına salduımş, bacaklanm kaldırmış.
Entarisini (onunla yatmıştı çünkü) yukarıya doğru sıyırıyor. "Hamle"!
Ard arda yüklenişler, Bi yandan da memelerin emilişi. "Babam anamı
şey yaparken, memelerini emdiğini gördüm. Yorganın alünda uyur
/gibi yapıyor, arasından görüyordum..." dememiş miydi Safo? Hızlanan
soluklar, inlemeler, "ah", "oh" anlamında çıkan sesler. Ve işin
bitirilişi. Yayılmalar..
Ve uyanıp yorgan alündan izleyen çocuklan, Safo'yu, "Türko"yu
alt üst eden duygular., ikisi de uyuyamadı arük. Ama uyur gibi
görünüyorlardı.
Bir süre sonra kadm yatağından fırlayıp ahıra gitti. Sonra
coşkuyla geri geldi.
-İnek doğuruyor..!
Adam da uyandı. Uzun donunu giyip doğru ahua. Ardından Safo
ve "Türko"..
Dananın yansı, ineğin orasından çıkmış, gözüküyor. îneksc iyice
çıkarmak için zorluyor kendini. Adam çekip çıkarıyor. Pırt diye
çıkıyor dana. Sıvılar boşanıyor. Birşeylerle birlikte.. Dana kaygan
kaygan kıpırdıyor. İnek ayağa kalkıyor. Danaya dönüyor ve başlıyor
yalamaya. Daha çok yalasmdjye tuz getirip döküyorlar danaya. İneğin
yavrusunu okşarcasma yalayışları sürüp gidiyor. Dana, biraz da
oradakilerin yardımıyla kalkmaya çalışıyor, başarıyor. Ve hemen
anasının memesinde.. Memeyi tutturuyorlar danayla.. Sabaha daha var^
Uyuyan uyuyor.. ,
* * *
Sabah namazına uyanamamışu. Kaldıran da olmamıştı. Zaran
yok. "Kuşlıdc namazı" kılmabilir.
288
Karakış tipisine ara vermiş. Çocuklar, dökülmüş oynaşıyorlar.
Koşanlar, düşenler, yuvarlanmalar, birbirine kar topu vuranlar, karlan
savuranlar, Kürtçe konuşmalar, bağırmalar, çığırmalar, kavgalar,
sövgüler, ağlamalar..
Aralarından geçip yürüdü.
Bir genç "kaçe" elinde kovasıyla kulleteyne yürüyor. Bir it
arkadan izliyor. Ve 7-8 kaz.gövdelerini tartarak, bir öne, bir arkaya,
bir sağa, bir sola eğerek paytak paytak yürümekte. "Kaçe",
kulleteynde. Kıyısından buzlarını kırıyor. "Fırtık" ve balgamlarla,
çer-çöple birlikte donmuş olan yüzeyden çıkardığı parçalann büyükçe
olanlarını alıp bir yana koyuyor ve kovasını daldırıyor. Alıp yürüyor
evine. Buzlan kırılan kıyıya, köpek yanaşıyor. "Lâk lâk lâk" su
içiyor. Suyunu içti çekiliyor. Ardutdan kazlar. Aynı yerden onlar da
birer ikişer ve itişerek su içiyorlar. Her içişte ağızlannı yukarı
kaldırarak ve çenelerini birbirine vurarak.. Kazlar da içti'suyunu.
Çekiliyorlar. Kulleteyn. İnsanının da, hayvanının da en başta
başvurduğu, günde kimbilir kaç kez can atüğı yer. Yıkanmak için, su
doldurmak için, içniek için.. Yaz ve kış. Kışın zorluğu, buz tutuyor
olmasında. -
289
47
Caminin içinde hava gergin. Fakilerden kiminin yüzünde
yarâ-bere. Anlatıyorlar: Osso'yla Şehmus kavga etmiş. Sobaya
yakacak doldurma ve yakma sırası yüzünden. O, "-sira senin!" demiş,
öbürü: "-senin!" ctemiş ve başlamışlar kavgaya, önce sövüşme, sonra
vuruşma. Biri sobanın demiriyle girişmiş. Öbürü "râtib" sopasını
kullanmış. Birbirini adamakıllı hırpalamışlar. Eğer büyük hoca Molla
Nasu- gelmemiş olsaymış, birbirlerini öldürcbiliriermiş. Çünkü öbür
fakiler ayıramıyömuş onları. Büyük hoca gelip te:
- Ne yapıyorsunuz, delirdiniz mi, ayıp değil mi? Haydi bırakın!
deyince kcsivermişler kavgayı. Sonra hoca, hemen barışmalarını
söylemiş. Barışmışlar. Ama yine de birbirlerine karşı kinliler.
Durumlarından belli çünkü.
* * *
Abdurrahman hazırlanmış, köyüne gidecekti. Bunun için bir hafta
izin almıştı hocadan. Köyü, Tutak'tan da ötede. Tutak'm Hamur
bucağına bağlı bir köy. Bu kışta-kıyamette yola çıkmanın doğru
olmıy^ağıra, bir delilik olacağmı herkes söylüyor, ama Abdurrahman
kafasına koymuş, gidecek.
Abdurrahman çok iyi bir dostuydu. Onun gitmekte kararlı
olmasına üzülüymlu. Vazgeçiremez miydi acaba?
- Biraz beklesai de sonra gitsen olmaz mı?
- Olmaz.
-NedoT?
- Biraz daha beklersem. Cemile elden gideceğe. O giderse ben
ölürüm.
- Cemile naeye gidiyormuş?
- kocaya veriyoriarmı^.
-Kim söyledi?
- H e r i n i aldım. "Doktt»" (baytar), bizim köye yakın yerden.
290
Geçende Şeyh Şaban'lara gelnüşti, haberi o getirdi.
- Belki yalandır.
- Yalan değildir, ben de birşeyler biliyordum zaten. Onu o kadar
istedim bana vermediler. Oysa Cemile beni seviyor.
- Bu kışta gidersen yolda perişan olursun. Şimdi yola gitmek çok
tehlikeli.
- Allah'ın izniyle birşey olmaz.
-Ne olur gitme.
- Ölsem bile gideceğim.
• -.!!! ' ' ' ' - "
Abdurrahman hiç .söz dinlemiyordu. Cemile'si çekiyordu onu.
"Gırç", yani karların üzerindeki sertlik gevşemeden yola çıkmalıydı.
"Gırç''ların üzerinde yürünebiliyordu. Dizlerine kadar varan nak'ışlı yün
çorapları çarıklarla giymişti. Bir de çoban keçesi ayarlamıştı. Giymiş,
başhğını başına geçirmişti. Oldukça sıkı giyinmiş sayılabilirdi. Ama
bunca sıkı giyinme, oranın karakışı, soğuğu, kan, tipisi karşısında ne
ölçüde yeterii olabilirdi?
Çıktı yola.
- Haydi güle güle. Allah yardım etsin!
Ve gitti AbtIurrdhman.
* * *
- Meleklerin erkeklikleri vc dişilikleri yoktur. Günâh da
işlemezler.
Tam bu noktada "Türko"nun bir sorusu vardı:
- Hocam,"Hârül-Mârût" niye günah işlemiş. Bakara Suresinde
(ayet: 102), bu iki meleğin Babil'de "büyü öğrettikleri" açıklanıyor.
"Büyü"yse "haram"dır. Sonra "tefsir"lerde bunların, "Zühre" adında bir
kadına âşık oldukları, cezalanduildıklan, Babil'de bir kuyuda baş aşağı
asıldıkları anlatılıyor. Erkeklikleri olmasa bir kadına nasıl âşık
olurlar? •
- Hârût ve Mârüt'un "melek"mi, "melik"mi oldukları konusunda
291
"

Neva
30-09-2012, 07:12
"ihtilaf' (tartışma) var.
- Ama hocam, ayette "melek" oldukları belirtiliyor.
- Kimileri ayetteki "melekeyn"i (iki melek), "melikeyn" (iki
melik) diye okuyor.
- Ama hepimiz "melekeyn" okuyoruz.
- Öyle ama, öyle de olsa, Hârût-Mârût, melekler içinde
"müstesna" (kuraldışı).
"Türko", verilen karşılıktan pek doymamıştı, ama sustu.
"Müzâkere" sürdü:
- Cinierinse erkeklikleri de, dişilikleri de vardır. İnsanlar gibi.
Kimileri "nvüslüman", kimileri "kâfir"dir. Müslümanları da
"mezhep"lere ayrılmışlardır. Bunlar, "Cin Şuresi"nde anlatılıyor.
Cinlerden kimileri gelip peyganıberden Kur'an dinlemişler ve.
müslüman olmuşiardm
Bir soru daha sordu "Türko".
- Hocam, cinler, peygamb^imiz zamanına, kadar hiç yok muydu?
-Vardı.
- O zamana kadar bütün cinler, hep "kâfir" mi kalmışlar?
- Allah bilir. Ama Allah, onlardan da peygamber göndermiştir.
Peygamberlerine inanıp müslüman olanlan da olmuştur.
- Ama sen, onların müslümanlarımn, peygamberimiz zamanında
müslüman olduğunu söylemedin mi hocam?
- Ben hepsini demedim.
Melekler ve cinler üstüne, hocanın yürüttüğü müzâkere, tüm
"faki"lerin hiç eksilmeyen ilgileri ve katılımlarıyla s ü r u y o r d u .
"Melek"lerle "cin"lerin "gök"te nasıl sâvaşüklan, cinler, gokte verilen
kararları, "En Yüceler Kurulu" demek olan "el Melikul A-la'da
görüşülenleri, "Levh-i Mahfuz"daki bilgileri ve T|
"vahiy"ler4 "çalıp" almasınlar diye meleklerin j
göklere "hırsızlık" için çıkan cinleri "ateş saçan ı
kovdukları, öyleyken, cinlerin "kulak hırsızl|
başardıkları ve nasıl "vahiy" çalıp büyücülere, "li
ayrıca, cin^insan ilişkileri, cinlerle insanl.arı|
evliliklerin sonuçları konusundaki şeriat hükür
292
türedikleri, bir cinin kendikendisiyle de cinsel ilişki kurabileceği, bir
bacağında erkeklik, öbür bacağında dişilik organı" bulunduğu,
üremelerini daha çok böyle gerçekleştirdikleri, yine de insanlarla cinsel
ilişkilerinin az olmadığı, bu ilişkilerinin de önemli sonuçları
bulunduğu, ne yiyip ne içtikleri, kemiklerle ve soğan kabuklanyla
nasd beslendikleri, melekler gibi nasıl kılıktan kılığa girdikleri,
cinlerle şeytanlar arasındaki farklar, kimi cinleri ve şeytanları
Süleyman peygamberin işçi olarak aldığı, onlara yüksek yüksek
yapdar, heykeller ve ev eşyası yaptırdığı, kimileriniyse asker olarakordusuna
aldığı, Süleyman peygamberin ordusunun insanlar, cinler ve
kuşlardan oluştuğu, sonra melek-insan ilişkileri, meleklerin insanlarla
cinsel ilişki kuramayacakları, meleklerin inanan kimselere yardım
ettikleri, bu insanların günâhlarının bağışlanması için Tanrı'ya duada
bulundukları ve daha başka, konular üzerinde duruldu. Vakit çok
geçmemiş olsaydı, müzâkere daha da sürecekti. Ama öğle namazı
olmuştu. Cemaatten namaza tek tük gelenler olmuştu bile. Onun için
hoca müzakereyi kapattı. Ama "Türko" bir soru sormuştu yine de:
- Hocam, meleklere, cinlere inanmamanın hükmü nedir?
İnanmayan kimse kâfir olur mu?
- Tabii kâfir olur. Meleklere imân, "imânın şartlan"ndandır.
Cinlere inanmak da, ayet ve hadislerde açıkça yer'aldığı için farzdır.
- İnsanın ya biraz kuşkusu olursa? O zaman da kâfir olur mu?
- Olur, Bu konularda "şüphe" caiz değildir.
Türko'nün çok canı sıkıldı. Çünkü anlatılanlara inanıyorsa da,
içinde biraz "şüphe" beliriyordu. "Tevbc estağfirullah tevbe, ya Rabbi
sen günâhımı bağışla.. Şüphe kendiliğinden doğuyor. Elimde değü
ki:..." • • •
293
48
294
Bir cenaze vardı yine. Aman vermeyen bir ayaz. Öyleyken cemaat
toplanıyor. Üstelik, epeyce kalabalık olacağa benziyor. Her cenaze için
gelmeyen .Şeyh Şaban, Molla Nasır, Molla Zeki ve öteki köy ileri
gelenleri de gelmişler. Öğrencileriyle birlikte Hâfız Celal de vardı.
Sarık cübbe giymiş. Anlaşılan, cenaze namazım o kıldıracak. Hâfız
olduğu ve iyi Kur'an okuduğu için büyük hoca, namaz kıldırma
görevini ona vermiştir. Cenaze namazında Kur'an okumaya gerek yok,
ama sonrası var. İmamlık eden, mezarda da Kur'an okur genellikle.
"Telkin" (talkın) öncesinde.
Köyde doğan çok olduğu gibi, ölen de çok olur. Hele kışın..
Yaprak dökülür gibi dökülür köylüler. Çocuklar, gençler, yaşlılar.
Kimi, üşütür; hastalanıp ölür. Kimi doğarken, ya da doğururken, ya da
doğumdan sonra kan yitirirken ölür. Kimi bir "kaza"ya uğrayarak ölür.
Kimi kavgada ölür. Kimi de yolda-beldc kalarak, donarak ölür. Kış
boyunca böyleleri çok görülür, duyulur. Haberler yayılır: "Falanca
yolda gelirken ya da giderken yolunu şaşırmış tipide, boğularak ölmüş.
Donarak ölmüş." diye. Ayrıca bir dereyi ya da ırmağı buzun üstünde
geçerken buzun kırılmasıyla düşüp boğulanlar, kariaria örtülü bir
uçuruma, bir çukura yuvarlanarak ya da bir yerde saplanıp kalarak
ölenler.. Hemen her gün duyulur ölüm olayları. Ölen ölür, kalan kalır.
Ölenlerin yakınları yanar; o kadar. Kimin neden üzüldüğü çoğu kez
bilinmez. "Ecel"e bağlanır. Yörenin Türkleri arasında yaygın bir söz
var: "Ecel geldi cihâna, baş ağrısı bahane". Yani ölüm için gösterilen
nedenler birer uydurmadır. Asıl neden: "Ecel". Ecel geldi mi nc yapsan
yararsız. "Ecele çâre bulunmaz". Kimin ne zaman, nerede vc nasıl
öleceği alnında yazılı. Tann eliyle kazılı alınlarda. Gözükmese bile.
Değişmez ve şaşmaz. Böyle inandırılmışlardır hep. Herşeyin asıl
nedeni "ecel" olunca da, doktora, ilaca gerek yok. "Gerek var" dense dc
nerede bulunur? "Şeher"lerde, ağalarda, beylerde olur bunlar. Köylere de
gelir doktor. Kartallı köyüne de. Hayvanı olanların hayvanlarına
bakmak için. Arasıra insanlara da baktığı olur. Olur ama, kışın da her
zaman olmaz ki.. Geldiğinde de her eve bakmaz. Adamcağız herkese
nasıl baksın? Hayvanlara mı, insanlara mı?!
Kışm, ölüm iyi karşılanmaz. Kadınlar için çok sıkıntılı olur.

294
çünkü. Mezar kazma vardır, "tekfin ve teçhiz" için "kefen" bulma
vardır, cenazeyi yıkama, teneşirde önce "musalla"ya, sonra gömmek
için mezara taşıma vardır. Daha bir sürü hizmeti vardu ölünün. Ortada
bırakdması düşünülemiyeceği için ölüyü kaldırmak zorunlu. Ne
demişler: "Ölüyü örte korlar, deliğe dürte korlar". Deliğe "dürte"ne dek
te, dinsel ve geleneksel "hizmet"lerin, ağanın beyinki ayrı, ayak
takımınmki ayrı biçimlerde de olsa tamamlanması gerekir. Bunlar da
kış ortasında, karda-tipide, elin ayağın donduğu, solukların buzlaştığı
sıralarda kolay mı? Yine de hizmetler görülür kuşkusuz. Ne ki
isteyerek mi? Her zaman isleyerek olmadığından, "ecel" gelecekse,
kışın gelmemesi için Tanrı'ya dua edenler olur. Ama "ecel" bu, aman
zaman tanu mı?
Her cenaze içİn cemaat pek kalabalık olmaz. Cemaatin
kalabalıklığı, ölenin durumuna göre değişir. İlerigelenlerinkiyle,
sıradan kişilerinki bir olmaz. En yüksek katlakilerin cemaatiyle, en alt
kesimlerin cemaati hiç bir olmaz. "Dünya öyle kurulmuş".
Avzâro Cino'nun cenazesine gelen cemaat de şuadan olmayanlara
özgüydü. İçlerinden, "gebereceksen başka zaman geberseydin, şimdi
şuası mıydı?" deyip için için söylenenler olsa bile..
Gelin görün ki, "faki"ler seviniyordu. Neden ki "ıskat" diye bir
şey olacaktı. Avzâro Cino'yu günahlarından temizleme, "borç"larından
arındırma karşılığında birşeyler alacaklardı. Çünkü "sırtı kalın"dı
Cino'nun.
"Tekfin ve iechiz"den sonra cenaze namazı kılındı. Sonra da
mezara götürülüp "defn" olayı bitirilip dönüldü.
Artık sırada "ıskat" vtudı.
. Onun için hazırlık. "Iskat arabası"na konulacak olanlar
konulacak, sonra fakiler, karşıdan karşıya birbirlerine itecekler dört
tekerlekli el arabasını. "-Aldın kabul ettin mi? Aldım kabul ettim!"lere
girişilecek.
Arabaya genellikle tahıl konur. Aslında değeri olan her şey
konabilir. Acaba kışın büyük değeri olan tezek de konsa olur mu?
- Olur.
- Olmaz.
. - Neden olmasın? Tezek de değerii bir nesne. Hele bu kışta..
- Tezek boktur, bokunsa ıskat arabasında yeri olamaz.
295
-

Neva
30-09-2012, 07:14
-Olur.
-Olamaz.
"Olamaz" diyenlerin gözlerinde, "tezekli ıskat" yoluna gidilirse
meydana gelecek şöyle bir durum canlanmaktaydı:
- "Avzaro Cino'nun ku:k yıllık namaz borcu için, araba üzerinde
bulunan bu tezekleri alıp kabul ettiniz mi?"
- "Alıp kabul ettik, geri size hibe (armağan) ediyoruz."
- "Avzaro Cino'nun farz oruç borçlan için bu tezekleri alıp kabul
ettiniz mi?"
- "Alıp kabul etdk..."'%
- "Avzaro Cino'nun bütün hukukullah'ı (kul hakları) için bu
tezekleri kabul ettiniz mi?"
- "Alıp kabul ettik..:" ^
"Tezek" karşılığında Tann'nm bağışlamasını istemek. "-Olmaz
öyle şey." deyip kiarşı çıkanlar, buna karşı çıkıyorlardı işte.
- Kuru da olsa, tezeğin aslı hayvan pisliğidir, boktur., diyorlardı.
Bunakarşdik, "tezek"lede "ıskat" olabileceğini savunanların da
söyledikleri vardı:
- Tezeği de Tamı yaratmıştır. Dile gelse, "beni niye küçük
görüyorsunuz? benim ne günâhım var?" diye sorardı. Üstelik kışın
tezek olmasa herkes soğuktan ölür. Karakışta, zemhiride insanların
kurtarıcısıdır tezek. Onun için de çok değerlidir. Değerii olan her şey
gibi, "ıskarta bir "bedel" olarak yer alabilir...
"Olmaz, olamaz!" diye direnenler, tezeğin tezekliğini
düşünüycfflardı hep.
'- Tezek, yani kurumuş bok, hâşâ Tann kaunda nasıl değerli
olabilir? diyorlar da başka birşey demiyorlardı.
Çok alevlenmişti tartışma. Sphunda büyük hoca Molla Nasır
kesip attı. .
- Iskat, tezekle olmıyacak!
Ve büyük hocanın dediğine uyuldu, çok zorlukla da olsa,^ tahıl
getirildi, her zamanki gibi tahılla "ıskat" yapıldı.

Isınm sıfinn alünda kimbilir kaç d^ece olduğu, kann göbeklere
296
tirmandığı, tipinin önüne çıkanı sürüklediği ve soluğunu kestiği
günlerde, ev ev dolaşıp kulplu kazanlarfa yemek, çuvallarla ekmek
toplamak çok zor bir işti. O yüzden bu iş için sırası gelen fakiler
zorlanıyorlar, söylenerek çıkıyorlardı. Ne ki başka da yolu yoktu. Kış
el-ayak kesse de* soluk kesse de, dahası ölüme götürse de, bu işin
yapılması şarttı. Yoksa aç kalacaktı herkes. Açlıksa bi çeşit ölümdü.
Kimi zaman ölümden de beterdi. Ev ev dolaşılmasın da ne olsun?
Her gün, sabahın abdest suyunu," ne yapar eder akşamdan
hazırlardı. Ama o sabah hazır değildi su. Akşamdan hazırlayamamıştı.
Şimdi ne yapacak? Dışarıda tipi korkunç. Dışarı çıkılacak gibi değil.
Herkes kulleteyne kadar zor çıkıp abdest alabiliyor. Kınlan buzların
alundan. Abdestini alan da yan donmuş olarak koşuyor camiye. O da
herkes gibi, dişini sıkıp çıkmaya çalışsa ve kuUeteynden abdest alsa
-gerçekte başka nice ilkel boş inançlann "kaynağı olan Hanefi
mezhebinden olduğu içiri^ caiz olmıyacak. Köyün ötesinde olan
çeşmeye kadar giönesiyse olanaksız. Öyleyse ne yapmalı?
Düşündü, hiçbir çözüm yolu bulamadı. "Tann'm, abdesti böyle
zamanlarda farz kılmasaydın olrna^ mıydı sanki?" Abdestsiz namaz
kılmaya karar verdi. "Teyemmüm" olamaz mıydı? Orada olamazdı.
Çünkü, çok zor da olsa su sağlama olanaği vardı. Ama abdestsiz
namaz kıldığını kimse bilmemeli^^di. "Yoksa ne derler?" Dışandan
biraz kar aldı, ibriğin içine tıktıktan sonra ibriği sobaya koydu. Biraz
su oluşmuştu. Onunla -kimseye sezdirmemeye dikkat ederek^ ellerini,
kollarını ve yüzünü ıslatü. Ayaklar kalmışu tabii. Öyle düşündüğü
için de içi rahattı. Tann'ysa bağışlardı. "İsterse bağışlamasın, ne
yapim?" Elini-yüzünü mendiliyle kurularken herkese abdest almış
havasını vermişti. Ve namaza başlanacaktı. Tam o sırada%eydo ona
yanaşu. -
- Türko kurban, ayaklarm kaldı, unuttun!
Çok utanmıştı. Ama iyi ki Seydo "-unuttun!" demişti,
.Herkes namaza dururl^n, 6 gitti, biraz daha kar alıp eritti
Ayaklainnı ıslatacak kadar. Ve ıslatü. Sonra da namaza durdu..
297
49
Abdurrahman gideli bir haftadan çok olmuştu. Ne bir haftası, 15
günü bulmuştu. Oysa onun izni bir haftalıktı. "Peki niye gelmedi?"
Kendisi yerine "kara haber"! geldi Abdurrahman'ın:
- Abdurrahman Murat ırmağını buz üstünde geçerken buz
kırıirnış, o da düşüp boğulmuş. .
Haberi getirenler, gelişmeleri de anlattı:
Abdurrahman gider, bakar ki, kız için başkasına "sözkesilmiş".
Kızı.alacak olan, kızın babasına çokça mal, davar vermiş. Çaresiz
kalan oğlan, "-Cemile'm elden gitti.." diyerek deliye döner. Gidip
alacak olanı vurmaya karar verir. Adamın peşine düşer. O sırada bunun
farkında olanlar olur. Olayı, işlenebilecek bir cinayeti önlemek istericr.
Ve bulup akıl verirler Abdurrahman'a:
- Bak, elini kana bulama. Cemile'yi elde etmenin bir yolu var.
-Nedir? /
- Cemîle'nin babası, Şeyh Şaban'ın müritlerindendir. Onun
dediğinden çıkmaz^ Molla Nasu-'ı da araya koy ve şeyhten, mühürlü bir
mektup getir. O zaman,.kızın babası kesinlikle kızını sana verir.
Söylenenler, Abdurrahman'm aklına yatmıştır. Hemen yola
çıkmak için hazırlânu-. Ama bırakmazlar. Çünkü yol çok tehlikelidir.
- Söz kesildi ama, nikâh vc düğün için havaların düzelmesi
bekleniyor. Havalar iyice düzelmeyince ne nikâh, ne de düğün olur.
Birkaç gün bekle, yola çıkılacak gibi olsun, sonra gidersin., derler.
Abdurrahmart günlerce bekler. Cemile'yle görüşmeye de çabalar
bu arada. Ama başaramaz. İç sıkıntısından iyice bunalmıştu-. Ve ne
olursa olsun deyip Kartallı'ya doğru (Şeyh Şaban'dan mektup
getirecek) yola çıkar. Onu yalnız bırakmak istemeyen birkaç kişi de
biriikte çıkariar. Arada Murat ırmağı vardır. Biriikte ırmağa kadar
gelirler. Murat buz tutmuştur. Ama yine de dikkatli olmak
gerekmektedir. Buzlann üsttf karla örtülüdür. Ayaklannı dikkatli atarak
geçmeye başlarlar umağı. Abdurrahman herkesten önde gitmektedir. O
sırada olan olur: Buzlar kmlıvermiştir. Ve zavallı- Abdurrahman
buzlarin altında. Arkadaşlannı bırakıp dönmek zorunda kalıriai". Gözleri
yaşlı..
298

Neva
30-09-2012, 07:16
Abduırahman'ın ölüm haberi, onu çok sarsmıştı. Çok iyi, en iyi
dostuydu çünkü. Açıktan ağladığı oldu, için için ağladığı oldu.
Günlerce unutamadı. İnanamıyordu bi türlü. Birgün çıkıp gelecekmiş
gibi, "-bak işte geldim." diyecekmiş gibi ve söylenenleri
yalanlayacakmış gibi içinde yer luuuı bir beklentiyi uzun süre taşıdı.
"Tanrı'm, niye yardım eünedin Abdurrahman'a? O, kızı seviyor, kız da
onu seviyordu. Abdurrahman bir Firavun muydu ki boğdun onu
ırmakta? İşlerin senin hep böyle mi olur? Senin hikmetine akü ermez
ama, bu hikmet, nasıl bir hikmet?!" Öüşünürkcn bi çeşit kırgınlık,
küskünlük duyuyordu içinden. "Gitti Abdurrahman!"
209
50
Tipiler biraz ara verince, Husso'nun düğününe başlanmıştı.
Köydeki tüm düğünler gibi ahu-da.
Ahırlar, Soğuktan kaçanlann en iyi sığınağı. Kimilerin yatak
odası. Bok-sidik içinde düşe kalka oyun oynıyan çocuklann oyun
alanı, "Faki"lerin "metin" ezberleme ve okuma yeri. Sevgililerin
buluşma, sevişme yeri. Ve evlenenlerin düğün salonu.
Kadınlar "kaçe"leir (kızlar) bir âhırda; "herifler, "kro"lar da bir
ahırda. '
Kadınların, "kaçe"lerin bir kesimi, "kofik"li. "Kofik" başlarında
olur. "Fes" gibi bir şey. Bu fesin çevresinden paralar sarkar.
Varlıklılarda altın paralar. Küçük, büyük, pul pul, dizi dizi, sıra sıra.
Kimi sıralar zincirli. "Kofik"lerin üstünden örtülmüş sayılı bir
"yağma" olsa da, bu yazma arka kesimdedir, arkadan bele sarkıktır.
Önse açık. Bu nedenle, yazma, kofıkteki paralann gözükmesine pek
engel olmaz. Kat kat "fistan"lar. (entariler), kimi fistanın altından
gözüken şalvanmsı şeyler, bellerde kuşaklar, üstünde yelekler,
ayaklarda yün çoraplar ve şöyle böyle ayakkabılar (genellikle lastik).
Bunlar genç kadınlarda olur. Yaşlılardaysa, sarıp sarmalayan ne
varsa oi^ar bulunur.
Genç erkekler de yelekli, kuşaklı, çeşitli türden, çoğu sarığa
benzer başlıklı... Ayaklarında nakışlı yün çorap (genç kadınlar eliyle
örülmüştür); çarık, kiminkindeyse ayakkabı (yine çoğu lâstik).
Oynarlar. Halay tutulur genellikle.
"Lorke lorke lorke; hâmme lorke..."
Sallanmalar, silkelenmeler, hoplamalar, sıçramalar.. Ayaklar
türkülere göre.. Bi çırpıda, uyumlu.. Öne, arkaya, sağa, sola dönmeler,
kıvrılmalar, kalça ve göbek sallamalar; Bükülen, bir katlanıp bir
gerilen bacaklar, bir ileri, bir geri atılan adımlar, ustalıklarını
sergileyen ayaklar. Ve Kürtçe türküler.. Komut, baştakinde. Halay
onsuz olamaz. Türküleri de, oyunu da o başlaür, o bitirir. Mendilini
salhyarak başı çeker. Sallar, kimi zaman da kuşağına sokar mendilini.
Kimi zaman elele^ kimi biçimiyle kol kola, omuz omuza oynanır.
300
. Hayvanlafi
e. Herkes şöyle
'ne kanşır. Kimi
dinler. Ardından
Düz şualar, eğik sıralar, çemberler oluşur. Halaym t ^ ü d a da oyunlar
olur. Kimileri tek tek çdcar oynar, öbürleri bakıp izl^;
Ahır, hayvanlar, boklan, sidikleri, pisIMerin süpürülüp yığıldığı
"mazgal", tavanda kaön kalın "koşat"lar (ağaçlar|iıjık gelsin di^e
konulmuş tavandaki bir ya da iki baca.. Bunlarfa-tümü, birbirinin
ayrılmaz parçası. Düğünün de.. Bok-sidik yığının çevresinde ustalıkla
oynanan oyun ve söylenen türküler, izleyenleri cı
bile.. Herkes düğünün havasına kaülmıştır olabildi]
ya da böyle düğünün sevincini yaşar. Sesler bırbı
zaman da tüm sesler kesilir, biri birşey anlatır hı
gülüşmeler, kahkahalar..
Yaşhlar, ağır başlılar da odalarda, yarda ahularda buluhurlar, ama
bi başka türlü. Oyunsuz-eğlencesiz olarak. Büyüjçfer, en büyükler
dinlenir, çaylar içilir:. İçki içilen kesiınlefbil|;oİitf. (Ağalar, beyler
kesiminde..) >'
Zengin ve varhklann düğünlerinde kufu y ^ i ş de dağıtılır.
Çoğunluğun düğünündeyse böyle şeyler b ı | u n ı | ^ . Böyle şeyler
yerine "kavurga"lar,'"çedeneli kavurga"lardağıWu. 4'
Husso çok varlıkü değilse de, çed^e}i kavurgapm yanında, kuru
üzüm de dağıtılıyordu. "Türko"nun cepleni dcjdurulmuştu. Çok
sevinmişti o da. Bir yandan ağzına atıyor, bir yâft^an da okşar gibi
ellerini şişkin ceplerınde-gezdirıyordu.Mutlj[iluğj|9a diyecek yoktu.
Okumayı, metin ezberlemeyi unutmuştu o^ün. t^rkesin, özellikle
düğün sahibinin, Husso'nun ve anası^mbij|?ük İlgisini görüyordu.
Gözler üzerindeydi. Bu da mutluluk veriyordıijâyrje^.
Husso gidip onu kucağına aidi. Götürüp, ^ijin en güzel yerine
oturttu. "Geleceğin büyük din âlinirî' diye spndu herkese. Sonra,
gelinin armağını olan nakışlı ç o r a ^ ^ e^fcri|leâyâğına giydirdi.
- Hepimiz seni çok sevi^pruzi Bunları ^^a Hammame senin
ayağına göıe örüp göndeımiş. / '
""Türko", şalvarının parç^lannpkaitlamp içine sokulduğu ve
dizlerine'Ueğin ulaşan, Anadpluljia&ınıntördüğü yerli kilimlerde de
benzeri görülen nakışlarla süslü ç^^ları^a f i y o r d u . Anlabimaz bir
sevinçle..

301

51
Metin ezberi için Safo'ların ahınna gitmişti yine.
"Fi'l-akii ğufrânu kiifrin câizun ve lâkin + Etâ lehû nassu tahlidin
bi nîrânin" (Akıl, kâfirliğin başlamasını caiz görür. Ne var ki, onların
ateşte sürekli yanarak cehennemde kalacaklarına ilişkin kesin âyet ve
hadis kanıtları bulunmakta...)
Safo yine gelip dikilmişti karşısına.
- Yeter çok çalıştın, biraz dinlen.
-Ezberleyeceklerim var daha.
- Sonra ezberlersin.
Safo gidip iyice yaklaştı oha. Anasıyla babasının "şey
eüneleri"ndcn söz açu. Bakışülar, gülüştüler. Safo'dan bir öneri:
- Biz dc onlar gibi yapalım mı?
-Olmaz. '
-Niye?
- Birden çıkıp gelirier, görürler.
- Gelmezler. Çünkü Sabo (kötürüm kız) uyuyor. Babamla anam
da dayımlara gittiler. Akşama kadar da gelmiyecekler.
- Ya gcliricrsc? '
- Vallaha gelmezler.
-Günâh olur.
- Olmaz, biz daha çocuğuz. .
- Çocuklara da günâh olurmuş.
-Kim diyor?
- Şeriat kitabı. Evlenecek yaşa geldiler mi, çocuklara da günâh
olacağını söylüyor.
- Biz o yaşa gelmedik ki!
- Sen o yaşa gelmişsin. Geçmişsin bile.
- Ben daha 12 yaşındayım.
- Şeriatimize göre; kızlar 9 yaşma geldiler mi, evlenecek çağa
gelmiş oluriar.
302
-Yaa?!!!
- Vallaha. Peygamberimiz Aişe 6 yaşmdayken evlenmiş. Ama
Aişe anamız 9 yaşına basınca "zifaf olmuşlar.
- Peygamberimiz kaç yaşındaymış o sua?
-52 yaşında.
- Bunu da kitap mı yazıyor?
- Evet. Hadis kitapları. Buhari'de bile yar.
- Buhari ne demek?
- Büyük hadis kitabı.
- Şimdi biz babamla anam gibi yapsak, "günâh olur" öyle mi?
- Evet. Sana günâh olur.
-Sana olmaz mı?
- Benim yaşım küçük. Oğlanlar, 12 yaşına basmayınca evlenecek
yaşa gelmiş olmazlar. Ama ben "faki" olduğum için biraz da bana
yazılır günâh.
- Günâh yazılırsa ne olur? .
- Cehenneme atarlar.
- Kimler atar?
- Zebânî'ler. Azap melekleri.
- Pis Zebaniler.
- Kız öyle söyleme. Meleklere öyle söylenmez.
- Onlar da yakmasınlar insanları.
- Onlara Allah emrediyor.
303
52
Ratib nöbetçileri, "zâlim" kışm egemen olduğu ho-günkii gibi o
gün de büyük bir savaştan çıkmış gibiydiler; Karlara bata çıka, döne
döne ve elleri ayaklan dona dona evleri dolaşmışlar, tophyacaklanm
toplamışlar; yemek karışımlarıyla dolu kazs^sn ve "lavaş", "gagala",
yani ekmek dolu "telis"leri taşıyıp getirmişlerdi camiye. Herkes payını
aldıktan, yiyeceğini yedikten sonra da "müzâkere" başlamıştı. Büyük
hocanın vekili bir mollanın, daha doğru molla adayının yönetiminde
olacaktı. O gün, Şehmus'tu yöneten, önce herkes, kendi dersinde
takıldığı yerleri sordu, bilenlerin ^ıklamalarıyla öğrenebildiği ölçüde
öğrendi; sonra genel bir konunun "müzâkere"sine geçildi. "Taharet"
genel başlığı altında toplanan temizliğin kinıi kesimleri ele alınıp
tartışılacaktı:
Önce "pis" (necis) olmlaı gözden geçirildi özet olarak. Bu konu
sık sık ele alınıp özetlenirdi. Şeriat'in ve Şepat hükümlerini anlatan
kitapların da en başında yer alıyordu. Çünkji "ibadet"e girmek için
"taharet", yani temizlik şartü. Temizlik denince de pisliğin ve pis
olanın ne olduğu bilinmeliydi. "Pisler", iki ana bölümde
inceleniyordu. "öaBz", yani pisliği tam, kesin olan kaba pisler, birinci
bölüm. "Hafif yani pisliği tartışmalı, ya da pksik ve ince pislikler de
ikincisi. Örneğin "bok"lann, "sidik"lerin kimi "ğalîz", kimi de "hafif
pislerdendir. Çünkü "eti yenen"lerle "eti yenmeyen"lerin "bok"ları,
"sidik"leri bir değildir. Bu konuda, Şafii* mezhebinin dışındaki
mezhepler, daha çok aynm yaparlar: Hanefi mezhebine göre, "eti
yenen" hayvanların, örneğin "deve"nin sidiği, "hafif pis"lerdendir.
Dahası, peygamber, kimi Araplara, "^eye sidiği"ni içmelerini
buyurmuştur. Buhari ve Müslim de bunu yazar. "Eti yenen"îerden
"serçe", "güvercin" gibi kuşların "boksları "pis" kapsamına
girmemekte. "Temiz"dir çünkü. Tavuk, kaz, ördek gibi hayvanlann
"bok"ları, bunlar "eti yenen" türden olsa d^.Ebu Hanefi'ye göre "tam
pis"tir. Çünkü bunlar, insan pisliği de yemekteler. Ama hanefi
mezhebinin öbür iki imamına göre, bu hayvanların "bok"ları "pis"se
de "hafiflerdendir. Maliki mezhebine göre, sığır, koyun gibi
hayvanlann boklan, sidikleri temizdir.'Hanbeli mezhebine göreyse, eti
304
yenenhayvanların hangi türü olursa olsun, boldan da, sidikleri de
temizdir. Şafii mezhebine göreyse, tümünün boku da sidiği de "pis"tir.
Ama bu pisliklerden "temiz"lenmek "güç" olabilir. O zaman da
temizlenmese de bağışlamr. Böyle özeüer yapıhrken "fırtık" ve "meni"
üzerinde de duruldu.
"Fırtık" ister sümük, ister balgam biçiminde olsun; tüm
mezheplere göre "temiz"di. Yalnız "fırlatılırken", çok dikkat edilmeli;
öne, yani "kıble"ye doğru değil; sağa, ya da sola fırlaülmalı. Ya da
ayağın altına.. Sonra da ayakla ezilirse iyi olur. Bir başka biçimi daha
var: Eğer "balgam" biçimindeyse, peygamberin yaptığı gibi
yapılabilir: Peygamber balgamını çıkarmış, "giysisinin bir ucuna
tükürmüş, sonra da üstüne (eliyle) basıp dağıtmıştı". Özellikle de Ebu
Davud'un yer verdiği bu hadisin kimi biçimlerine, Buhari de yer verir.
Bu gösteriyor ki, "fırtık", temizdir ve hangi türü olursa olsun,
"elbise"ye de silinebilir. Temiz olmasa, mendillere silinip ceplerde
taşınır mı?
Şafii mezhebine göre, "meni" de "fırtık" gibidir ve "temiz"dir.
"Pis" olanlardan nasıl temb.leneceği üzerinde dumlurken, "işeme"
ve "sıçma"nın "âdâb"ına değinildi: Bu işin görüleceği yere, sol adım
önce atılarak girilecek. Ve temizlikte de sol el kullanılacak. Bir başka
önemli nokta da "kıble"ye dönülmeyecek. Tam bu konu görüşülürken,
Hâfız Celâl gelip girmişti içeri. Bir yandan kızarmış olan burnunu,
kulaklarını ve ellerini sobaya doğru tutarken, bir yandan da, konuya
kulak kabartmıştı.
- Durun Allah'ın Kürtleri., diyerek şakak biçimde seslendi ve bir
fıkra anlatü:
Adamın biri, oğlunu "molla" olsun diye "medrese"ye göndermiş.
Oğlan okuyacağı kadar okumuş ve babasının yanma dönmüş. Babası
tarlada çalışıyormuş. Bir süre sonra adamın çişi gelmiş, bir yana
çekilmiş, işemeye başlamış. "Kıble"ye doğru.. Bunu gören oğlu
hemen uyanda bulunmuş:
- Baba, aman yapma!
-Niye?' ' ' ' /
- Kıbleye doğru işenmez!
Adam yönünü değiştirmiş. Ama oğlan yine karışmış:
305
- Aman baba olmaz!
- Bu kez niye olmaz?
- Görmüyor musun güneşe doğru yöneldin. O yöne doğru da
işenmez, günâhtır!
Adam yine yönünü değiştirmiş. Ama bu kez de oğlunun başka bir
gerekçeyle karşı çıktığını görmüş. Çatlıyacak nerdeyse. Bakmış ki
başka yolu yok; sırt üstü yatmış. Yukarı dikilen nesnesinden attırmaya
başlamış. Bu şaşılası durumu gören bh-i, yanaşıp sormuş:
- Heyy, ne yapıyorsun? Öyle işenir mi, kendi ağzına işiyorsun!
Sidiklerin bir kesimi adamın ağzına geliyormuş çünkü; Adam hiç
aldırmadan işini bitirdikten sonra cevabını vermiş:
- Sen de çocuğunu molla yaparsan kendi ağzına işersin işte böyle.
Patlayan kahkahalar ve "tevbe estağfirullah" biçimindeki
mırıldanmalar..
"Müzâkere" sürdürüldü.
Bir dikkât edilmesi gereken nokta da: "Cin"ler. "Cinlerin
yuvalan"na işenmemeli.
- "Cinleri yuvaları" nereler?
- "Delik"ler.
Peygamberin açıklaması vardır:
- "Deliklere işemeyin! Çünkü bunlar, cinlerin yuvalandır."
"Cinlerin yiyecekleri"yle de temizlenilmemeli. Yani, sıçtıktan
sonra kıçı temizlemek için bunlar kullanılmamalı.
- "Cinlerin yiyecekleri" neler?
- "Kemik"ler, "gıgı"lar (deve ve davarlann yuvariak düşen boklan)
ve "kömür"ler, "yanmış olan şey"ler.
Peygamberin bu konuda da açıklaması vardı. "Sahih" (sağlam)
hadis kitaplannın yer verdikleri bir hadise göre: Cinlerden bir "taife"
peygambere gelmiş ve yakmmışlardı:
- "Ey Muhammed! Senin ümmetin, kemikle, deve ve davar
gıgılanyla ve yanmış şeylerle kıçlanm temizliyor. Oysa Tann, bunlan
bize'nzık'(yiyecek) olarak vermiştir..."
Peygamber cinleri dinleyince bu yakınmayı haklı bulmuş ve
306
bunun üzerine, bu tür şeylerie kıçlann silinmesini yasaklamıştı.
İşeme ve sıçma duasını okuyarak Tanrı'ya sığınmak gerekiyordu.
Çünkü bu i(ıtiyaçların görüldüğü yerler, "şeytanların yuvalandıkları
yerler"dir.
Peygamberin açıklamasına göre,'bir de buna dikkat etmek
gerekiyordu.
- Kişi üç taşla kıçını silerse temizlenmiş olur".
Kıçı temizlemek için "üç taş" yeterli. Kıçın kıyılarında kalan
pisliklerin, o kişinin kendine zararı yok. Hemen tüm mezheplere göre
böyle.
307
53
Hâfız Celal içeri girerken kapıyı aralık bu-akmıştı. İvedilikten..
Canavar soğuğun elinden kendini dar atmıştı çünkü.
Aralıktan soğuk giriyordu.
Ve bir it başını uzatmıştı.
Ortalık iti. Herkesin tanıdığı "garib"lerden, kimsesizlerden. İçeri
bakınca, kimbilir içeridekileri "çok mutlu yaratıklar" olarak görüyordu.
Neden ki içerisi sıcaktı. Hiç değilse dışansı gibi değildi. Ve içerdekiler,
onun gibi üşümüyorlardı. Oysa içerdekiler de "gariban" takımmdandı.
ît bakıyordu içerdekilere.
- Oşt,oştJ
Başını geri çeken it, sonra yine uzatü.
Birinin gidip kapıyı kapaması gerekiyordu. Ama herkes
"müzâkere"de.
Hâfız Celâl, eski öğrencisine buyurma hakkını kullanarak:
-Duran! Git o iti kov, kapıyı da eyce ört! dedi.
O da hemen fırladı. Giui, ite bâko, ama dokunmadı. Orasından
burasından buzlardan dikitler oluşmuştu itin. Belli ki ya üzerine su
dökülmüştü; ya da zavallı suya düşmüştü. Tir tir ütriyordu. "Sen de
benim gibi garibsin. Sahibin olsa burada olmazdın. Sıcak bir yerde,
ahırda - mahırda olurdun. Şimdi ne yapabilirim ben sana? Kapıyı
kapayıp seni dışarıda bıraksam donarsın soğuktan. Zaten donmak
üzeresin. İçeri alsam, köpeksin, içerisiyse cami içi. İçerdekilerde Şafii.
Hanefîlere göre de sen camiye giremezsin, ama, Şafiilere göre hiç yerin
yok. Hanefiler seni 'pisliğin kendisi' (neces-i ayn) saymazlarken,
Şafiiler seni öyle görürler. Sen, 'pisliğin kendisi'sin onlara göre.
Kısacası, camiye alamam seni. Şu Tann'nm işine bak. Seni niye
yaratmış? Madem ki yaratmış; niçin sahip çıkmaz?" İte bakükça
düşündü, düşündü yine ite bakü. Bocahyor, bir çözüm bulamıyordu.
Kapıyı kapamaksa, ne içinden, ne de elinden geliyordu. Bir çözüm
bulamamaktan ağlamaya başladı. Bagu-ddar:
- Türko, ne bekliyorsun, kapasana kapıyı!
308

Neva
30-09-2012, 07:17
Hiç bir karşıhk yarmedL
Herkes ilgilenmişti. Kimse bir anlam verememişti "Türko"nun
donımuna. Osso ve Tâhâ, merak edip yamna gittiler.
- Ne yapıyorsun, kapıyı kapasana!
Kapıyı kaparken baktılar ki "Türko" ağhyor.
- Dur hele sen ağhyorsun!
- - ! ! ! - -
- Niye ağhyorsun, o itten mi korktun ?
- Korkmadım. O zavallıdan korkulur mu?
- Peki neden ağhyorsun öyleyse?^
- Zavalh soğuktan donacak. .
Onun neden ağladığmı anlamışlardı, hin durumuna iyice dikkat
etmex1ikleri halde onlar da acımışu. Ama ellerinden ne gelirdi? Belki dc
"Türko"yu avutmak işin Osso:
- İte acıdığın belli. Ama AUab onu it yaratmış. Caminin içine
afamayız ya., dedi. Ve ağlamamasını, üzülmemesini söyledi.
- M\îv'î\ b m İV yaralabiYırûi. Biz il olsaydık, bu soğukla
ctonmayı isler miydik? Bizi dışarıda buakanlara baldua etmez miydik?
Türko'nün hu karşılığı onları duygulandırmıştı. Öbür fakilerin
yanma gidip durumu anlamlar. "Türko"nun vc hâfız Celal'in dışındaki
fakilerin tümü Şafii mezhebinden oldukları için üzerinde birleşilcn
görüş şuydu:
"Kelb", yani köpek, "pis"ıir, ona ne dokunulabilir, ne de onun
camiye ahnması caizdir.
Bu arada Türko, üstünü - başını sıkıca giyindi, bir de küçük
kiHm eline alıp kapıya doğru yöneldi. Onu böyle gören Osso,
kuşkulanmışü. "Bu soğukla nereye gidiyor olabilir? Metin ezberlemek
için bir yere gidiyor olamaz. Çünkü eline kilap almadı." diye düşündü.
İzlemeye karar verdi.
Türko, dışarı çıkınca, itin, duvann dibine büzülmüş olduğunu
gördü. Bi yandan da titriyordu hayvan. Türko'ya baktı. Yardım ister
gibi bakıyordu. Türko, elindeki kilimi götürüp onun üstüne örttü.
Kendisi de sutını duvara verip dikildi.
309
Durumu izleyen Osso, fakilere bağırdı:
- Fakiler, gelin hele! Gelin de şu Türko'nun yaptığını görün.
Gelen durumu görüp şaştı ve içerdekilere de duyuracak biçimde
şaşkınlığını dile getirdi. Merakla gelen dikildi, gelen dikildi. İçerde
kimse, kalmadı vc dondurucu ayazda, caminin önünde koca bir
kalabalık oluştu. Gülüşmeler, acımalar, "Allah Allah şunun yaptığı
İşe bak!" anlamlı mırıldanmalar, köpek yerine "pislendi" diye kilime
üzülmeler.. Kalabalık arasında kalan it de şaşkındı. Olduğu yere çöktü.
O çökünce üzerindeki kilim sıyrılıp düştü. Türko hemen gidip aldı
kilimi ve itin üstüne örttü. Ardından içeri koştu. Gitti; öğleyin yemek
üzere sakladığı, orası burası ısınimış ve üstünde yemekler
karışımından bulunan ekmek parçasını alıp döndü; götürüp ite uzattı.
Soğuktan tüyleri dik dik olmuş ve tüylerinin ucunda buzlar oluşmuş
olan hayvancık, güçsüz biçimde başını uzattı. Ekmekten bir parça
ısırdı. Yine güçsüz güçsüz yemeye başladı. Kimseye bakmıyordu.
Küsmüştü sanki herkese. Arada bir, isteksiz araladığı göz kapaklarının
arasından Türko'ya bakıyor gibiydi. Ya da Türko'ya öyle geliyordu.
Titremesi de durmamıştı. Biraz azalmıştı o kadar. Uzaulan ekmeği bir
daha ısırdı. Yavaş yavaş çiğneyip yuttu. Bir daha, bir daha.. Derken
ekmeği bitirdi. O yedikçe Türko seviniyordu. Kalabalıksa, büyük bir
gösteriyi izlerccsine onları i/liyordu. Dondurucu soğuğa aldırmadan..
Fakilcri caminin önünde birikmiş gören köylüler dc gelip katıldı
kalabalığa. Gelenlerden biri, önemli bir şey açıklıyacağmı belli eden
bir havayla:
- Durun hele, ben bu iti kulleieyne düşmüş çıkarken gördüm biraz
önce. ^
Meğer zavallı it, kulleteynden su içmeye gitmiş. Buzların
kırıldığı kesimden su içmeye çalışırken, kırılmadık kesimin üstüne
çıkmış. Dayanamayacağını nereden bilsin? Buzlar kırılıverince
kulleieyne düşmüş. Bir sürü bocaladıktan sonra çıkabilmiş ancak. Ve
sahipsiz olduğu için dc caminin önüne gitmekten başka bir yol
bulamamış. İl aklı işte, sığıtulacak yer olarak camiyi görmüş.
Camidekilcrin Şafii olduklarını nasıl bilsin?
Köyde başı boş, sahipsiz itler az değildi. Orada burada döllenirler,
orada burada doğururlar, oradan buradan geçinirler. Bir doğuruşla bir
310
sürü yavru çıkarırlar ortaya. Yavrular, bir süre gözleri görmeden, üst
üste yumaklaşarak kıpırdaşırlar. Sonra gözleri açılır, her biri dizi dizi
meme uçlarından birini yakalayıp emmeye koyulur. Ana da, yavrular
da mutludur o sırada. Başlanna gelecekleri bilmezler. Yörenin
insanlarından nice analar ve yavrular gibi.. İtçe yaşamak başlamıştır
arük. Hepsi yaşamaz. Kimi şöyle, kimi böyle ölür. Ölen ölür; kalan
kalır. İnsan yavrulan da öyle değil mi? '
Kalabalığın arasındaki it, başını yere yatumış, gözlerini de
kapamış duruyordu. Türko'nün kaygısı arttı.
- Bu hayvan ölecek, n'olur bir sıc^k yere götürelim., diye bağırdı.
İt de bir hayvandı kuşkusuz. "Mecusîlik", yani Zerdüşt'çülük
dinine göre saygın bir hayvandı üstelik. Gerçi bu dinde de köpekler
hep bir değildi; sınıflara ayrılmıştı: "Çoban köpeği", "ev köpeği",
"başı boş köpek". Ama en aşağı sınıfta olan "başı boş köpek" bile
güvencedeydi. Başı boş iti dövenin, öldürmenin cezası da çok ağırdı:
Dövülen köpek ölmüşse, dövene verilecek cezası: 600 kamçı, 600
değnek (sopa). Yani başı boş iti öldürenin kendisi de öldürülüyordu. İti
aç bırakanın, hastalanmasına yol açanın cezası da ağır cezalardandı.
Mecusilik dönemi, itler için parlak bir dönemdi, tarihte kaldı.
Şimdiyse müslümanhk var. Müslümanlık içinde de mezhepler. Ve itlere
iyi gözle bakmayan Şafii mezhebi. Yine de itlerden yararlanırlar.
İtlerin sağladığı güvence altında yaşarlar. Evlerini, sürülerini koruUururlar
itlere. Ne ki it çoğalınca değeri düşmekte. İüerin de işe en yarar
olanları, en güçlüleri seçilmekte. Kartallı köyünde de öyleydi durum.
Kalabalıktan biri "merhamet"e geldi;
- Ben alıp bizim ahua götürürüm., diyerek auldı.
Götürecek, ama nasd götürecek? Kulağından tutup götüremez ya!
Köpeklerin boynuna "tasma" geçirilir, ip takılır, öyle çekilip
götürülür. Ama bu, "şeher"lerde olur. O yörenin iüerine göre değil.
Alışık olmadıkları için, boyunlarına geçirilen bir şeyle çekilseler de
gitmezler oranın itleri. Ölseler yine gitmezler.
Dahası: O iti alıp ahıra götürmek isteyen kişi de Şafiîydi, o da
dokunamazdı köpeğe. Birşeyler yapmak için harekete geçti, itin
çevresinde döndü; ama götürmek için bir yol bulamadı. Çağırdı,
seslendi, ama hayvan bakmadı bile. Hiçbir kıpudama yoktu zavallıda.
311
Yalnız,Yalnız, kann boşluğunun hafifçe inip kalkar olmasından, soluk aldığı
ve yaşadığı belli oluyordu.
- Ben evden biraz çah-çırpı getireyim de yanında ateş yakalım..
dedi.
Uygun bulunmuştu bu düşünce. Ve adam gitti.
Kalabalık yerindeydi. GiUikçe de büyüyordu. Duvann dibinde,
karlar üzerine ölü gibi serilmiş yatan kilimli it için oluşmuştu.! Ama
arada bir gözler ona kayşa da başka şeylerden konuşuluyordu.
Oradakilere daha çekici gelen şeylerden.. Bağıra bağıra konuşuluyor,
•tatlı tatlı dinleniyordu. Ayakta ve ayazda.. "-Vıy babo!" diyerek,
tiü-eyerek.. Genellikle cin-cin bakan gözler, sivri, kuru ve esmer
yüzler, büzülmüş ve ovuşturulmuş eller, soğuktan biri inip biri kalkan
ayaklar, kıpkırmızı olmuş kulaklar ve burunlar. Ve burunlardan akan,
ya da fırlatılan fırtıklar. Görkemlice bir fırtık yarışı sergileniyordu.
Herkesin fırlatışı aynı ustalıkta değildi. Kimi yarım yamalak
yapıyordu bu işi. Burnunu silerken, fırtığm çoğu içinde kalıyordu.
Ama kimi, dibinden söküp temizleyerek fırlatabiliyordu. Kendine özgü
yöntemiyle.. Osso'nunki başka türlüydü. Şehmus'unki başka türlüydü.
Tâhâ'nmki, Mûsa'nmki, Kâsım'ınki de başkaydı. Abdo'nunkiyse
bambaşkaydı. İşte yine hazırlanıyordu gösterisini sunmaya. Sol elini,
parmaklannı öne doğru bükerek, burnunun üstüne, gözlerinin düzeyine
dek kaldırdı. Baş parmağıyla, işaret parmağım makas yapıp arasına
aldı. Ama makası sıkmadı. İşin "acemi"leriyse sıkıyordu. Baş
parmağını burnun bir kanadına bastı, lağzını yumdu ve soluğunu
birden, olanca gücüyle öbür kanatu-m verdi. Fırlatıvermişti içindekileri.
Taa karşıya.. Koyu ve isli fırtık, düştüyse yerde yılan gibi kıvrılıp
kalmıştı. Sıra öbüründe.. Bakalım öbürünü de aynı yere fırlatabilecek
mi? Beriki kanadın üstüne de işaret parmağını bastı. Yine ağzını
kapadı, soluğunu çekip, yine birden ve tüm gücüyle verdi; ne var ki bi
terslik oldu, çıkan fımk parmaklara bulaşü ve tutunduğu parmaklardan
aşağı doğru sarkmaya başladı. Sarktı, sarktı ve sonunda düştü.
Sahibinin ayağının dibine..
- Node kaldı bu adam, niye gelmedi?
Ayazda, ayak üstü konuşmalar, söyleşmeler sürüyordu. Arada bir
içeri girip ısındı ve geri çıkanlar da oluyordu. Türko'nun dışında
312
kilimli itle ilgilenense pek yoktu. Yaşıyor muydu "garib"? Isıtmak
için yakacağa giden adam da, gideli bir saate yakın olmuş; daha
dönmemişti.
Ayaz alabildiğine dondurucuydu, ama kalabaldt havasındaydı.
"Faki"lerin başlarında sank biçiniinde dolanmış ve bir ucu da arkadan
sarkıtılmış olan çarşaflar, çok üşüdüğü görülüp duran kulaklardan
sanlabilirdi. Ama hiç biri, kafalarının biçimini bozmuyordu. Aynı
kafaların içini değiştirmeye niyetli olmadıkları gibi.. Yörenin en
geçerli kurallarından biri: Değişme yok.
Seydo'nun da burnu akıyordu. "Melle Seydo". Burnunu silmek
için bir sürü şeyin doldurulduğu cebinde mendilini aradı, buldu ve
fırtıkların kiminin kuru, kiminin yaş olduğu kocaman "abdest
mendili"ni çıkardı; "hıhladı". Büyük bir gürültüyle ve burnunun iki
kanadını da zorlıyarak sildi. Kimbilû kaçıncı kez doluyordu "emektar"
mendil. O sırada da yakacağa gitmiş olan adam gözüktü. Koltuğunda
da çalılar. Getirip köpeğin yanına bıraktı.
- Yahu nerede kaldın, bir saat oldu!
- Karıların kavgasına yakalandım, saç saça baş başa tutuşmuş
olan karıları zor ayırdım. Onlarla uğraşuken de geç kaldım.
Adam getirdiği çalıları ateşlemeye koyuldu. Bir kibrit çakü;
yanmadı. Bir daha çaktı, yandı ama parlayıp/söndü. Bir daha. Yine
olmadı.. Alevi, sönmeden çalıların altına yetiştiremiyordu bir türlü.
Fakilerden Yasin, yetişip, yardım etti ve çahlar tutuşturuldu. Herkes
elini, yüzünü, ayaklarını uzatmıştı ısıtmak için. Peki ya it? Türko,
gözünü onun üzerinden ayırmıyordu? "Acaba ısınabilecek mi? Isınınca
canlanıp kalkabilecek mi? Yaşıyacak mı?" diyen düşüncelerle.. Aradan
yarım saat, bir saat daha geçti. Ateş yanıp sönmeye yüz tutmuştu.
İtteyse hiç bir yaşam belirtisi yoktu. Gözler kapabydı. Ama zaten de
öyleydi, ta baştan kapalı duruyordu. Yaşadığını belli eden karm
boşluğuydu. Ne ki bu kez o da durmuş. İnip kalkmıyor aruk. İyice
dikkat edip baktılar ki, zavallı artık soluk almıyor.
- Ölmüş bu!
-Ölmüş!
Geçekten ölmüştü "garib"
Hayvanların boklannı doldurup dökmek üzere taşımaya yarayan
313
"teskere" (sedye biçiminde taşman, ortası çukur bir şey) getirdiler;
uzaklardaki bir dereye atmak üzere itin ölüsünü koydular ve alıp
götürdüler. Tüıko, son derece üzgün, bakıyordu arkadan.
Kalabalık dağıldı. "Faki"ler camiye, köylüler evlerine..
Türko da, dışarıda biraz daha kaldıktan sonra, beklemenin
anlamsızlığını düşündü; itin üstünü örttüğü kiünii alıp camiye girdi.
Camide, Hâfız Celal, "faki"lere takıldı:
- Gördünüz mü Allah'ın Kürüeri, kuUeteyninize it düşmüş: Sizse
orada abdest alıyorsunuz, su alıp yemek pişiriyorsununz! Siz işte
öylesiniz!
Köpek Şafiîlere göre "pisliğin kendisı"ydi. Ne var ki, düştüğü
yer, rastgele bir yer değildi, •'kullcteyn"di. Ve Peygamberin de, en
sağlan hadis kiıaplannda bile yer alan bir açıklaması vardı:
- "Bir su eğer kulleteyn ölçüleri içinde olursa pis tutmaz."
Yine de kimi durumlarda ve kimi pislikler nedeniyle kulleteyn
boşaltılırdı; çünkü öyle gerekiyordu. Örneğin içihe biri düşüp öldüğü
-zaman.
314
54
Büyük Hoca Molla Nasır'dan günlük dersini alacaktı.
Coşkuluydu. Hep öyle olurdu. Her zamanki gibi ezberleyeceklerini
iyice ezberlemiş, öğreneceklerini iyice öğrenmişti. Derslerini
adamakıllı pişirmiş olmaktan sevinçliydi. Ve hep öyle olurdu.
"Alet"ten, yani "nahiv" adı verilen Arapça dilbilgisinden,
. "f]kıh"tan, bir başka adıyla "Şeriat"ten, "kelâm"dan, bir başka adıyla
"akâid"den, "mantık"tan.. Her gün olduğu gibi bunların hepsinden
derslerini alaeaku. Kitaplarını almaya yöneldi, "Nahiv"den"Elfiye" ve
şerhi "İbn Akîl", "Fıkıh"tan "Halebi", "Kelâm"dan "Nûniyye",
"mantık"tan "Şemsiyye"..
Kitaplarınr ayırıp eline aldı. Ellerinin üstüne gözü ilişti.
Çatlaklardan kanlar sızıyordu. Sudan, ayazdan, kirden, eller çatlak
çaüaktı. Kaçmılmaz bir şeydi bu. Kulleteyn suyu Hanefilere göre caiz
olmadığı için uygun su, çeşme suyu güçlükle sağlanabiliyordu, çok
"idareli" kullanmak gerekiyordu abdestlerde. Üstelik soğuk su, kirleri
gidermeye yetmiyordu. Bu durum, soğukla birlikte ellerin çaüamasına
yol açıyordu. Çatlıyan ellere de kolay kolay su dokundurulamıyordu.
Biraz dokundurulan su, daha çok çatlamanın nedeni oluyordu. Eller
yıkanmıyordu doğru dürüst. Kirler biriktikçe birikiyordu. Kısacası:
Kirlpr çatlakları, çatlaklar da kirleri çoğaltıyordu. Bir de soğuk
eklenince, ellerdeki çatlakların ve kanamaların sonu gelmiyordu bi
türlü. Ve çadaklar çok sızlıyordu. Bir şey dokunduğunda sızı,
dayanılmaz oluyordu. Ama alışılmıştı bu sızıya. Ayrıca parmakların
ara.sı da yaralarla doluydu. Kaşınıyordu, kaşındıkça daha çok
yaralanıyordu. Buna da alışılmıştı.
Bacakhu-ı da kaşınıyordu. Hem de çok.. Ya bitten (donsuz şalvarın
dikiş aralannda yine sura sıra olmuşlardı), ya kirden, ya uyuzdan, ya da
hepsinden.: "Hart hart hart" kaşıyıp duruyordu. Bacaklar, bacak araları
yaralanmıştı. "Faki"ler, sık sık uyuz oluyordu. Köylüler de.. Uyuzlar,
özellikle parmak aralarında, bacaklarda, eklemlerde, yani gövdenin
belirli yerlerinde kendini gösterirdi. Yaygındı uyuz. Salgındı. Ondan
ona çabuk bulaşıyordu. Neden oluşurdu, nasıl doğar ve nasd gelişirdi?
Üzerinde pek durulmazdı. Bilen de bulunmazdı pek. Şu olurdu. Arada
315

Neva
30-09-2012, 07:18
Hiç bir karşıhk yarmedL
Herkes ilgilenmişti. Kimse bir anlam verememişti "Türko"nun
donımuna. Osso ve Tâhâ, merak edip yamna gittiler.
- Ne yapıyorsun, kapıyı kapasana!
Kapıyı kaparken baktılar ki "Türko" ağhyor.
- Dur hele sen ağhyorsun!
- - ! ! ! - -
- Niye ağhyorsun, o itten mi korktun ?
- Korkmadım. O zavallıdan korkulur mu?
- Peki neden ağhyorsun öyleyse?^
- Zavalh soğuktan donacak. .
Onun neden ağladığmı anlamışlardı, hin durumuna iyice dikkat
etmex1ikleri halde onlar da acımışu. Ama ellerinden ne gelirdi? Belki dc
"Türko"yu avutmak işin Osso:
- İte acıdığın belli. Ama AUab onu it yaratmış. Caminin içine
afamayız ya., dedi. Ve ağlamamasını, üzülmemesini söyledi.
- M\îv'î\ b m İV yaralabiYırûi. Biz il olsaydık, bu soğukla
ctonmayı isler miydik? Bizi dışarıda buakanlara baldua etmez miydik?
Türko'nün hu karşılığı onları duygulandırmıştı. Öbür fakilerin
yanma gidip durumu anlamlar. "Türko"nun vc hâfız Celal'in dışındaki
fakilerin tümü Şafii mezhebinden oldukları için üzerinde birleşilcn
görüş şuydu:
"Kelb", yani köpek, "pis"ıir, ona ne dokunulabilir, ne de onun
camiye ahnması caizdir.
Bu arada Türko, üstünü - başını sıkıca giyindi, bir de küçük
kiHm eline alıp kapıya doğru yöneldi. Onu böyle gören Osso,
kuşkulanmışü. "Bu soğukla nereye gidiyor olabilir? Metin ezberlemek
için bir yere gidiyor olamaz. Çünkü eline kilap almadı." diye düşündü.
İzlemeye karar verdi.
Türko, dışarı çıkınca, itin, duvann dibine büzülmüş olduğunu
gördü. Bi yandan da titriyordu hayvan. Türko'ya baktı. Yardım ister
gibi bakıyordu. Türko, elindeki kilimi götürüp onun üstüne örttü.
Kendisi de sutını duvara verip dikildi.
309
Durumu izleyen Osso, fakilere bağırdı:
- Fakiler, gelin hele! Gelin de şu Türko'nun yaptığını görün.
Gelen durumu görüp şaştı ve içerdekilere de duyuracak biçimde
şaşkınlığını dile getirdi. Merakla gelen dikildi, gelen dikildi. İçerde
kimse, kalmadı vc dondurucu ayazda, caminin önünde koca bir
kalabalık oluştu. Gülüşmeler, acımalar, "Allah Allah şunun yaptığı
İşe bak!" anlamlı mırıldanmalar, köpek yerine "pislendi" diye kilime
üzülmeler.. Kalabalık arasında kalan it de şaşkındı. Olduğu yere çöktü.
O çökünce üzerindeki kilim sıyrılıp düştü. Türko hemen gidip aldı
kilimi ve itin üstüne örttü. Ardından içeri koştu. Gitti; öğleyin yemek
üzere sakladığı, orası burası ısınimış ve üstünde yemekler
karışımından bulunan ekmek parçasını alıp döndü; götürüp ite uzattı.
Soğuktan tüyleri dik dik olmuş ve tüylerinin ucunda buzlar oluşmuş
olan hayvancık, güçsüz biçimde başını uzattı. Ekmekten bir parça
ısırdı. Yine güçsüz güçsüz yemeye başladı. Kimseye bakmıyordu.
Küsmüştü sanki herkese. Arada bir, isteksiz araladığı göz kapaklarının
arasından Türko'ya bakıyor gibiydi. Ya da Türko'ya öyle geliyordu.
Titremesi de durmamıştı. Biraz azalmıştı o kadar. Uzaulan ekmeği bir
daha ısırdı. Yavaş yavaş çiğneyip yuttu. Bir daha, bir daha.. Derken
ekmeği bitirdi. O yedikçe Türko seviniyordu. Kalabalıksa, büyük bir
gösteriyi izlerccsine onları i/liyordu. Dondurucu soğuğa aldırmadan..
Fakilcri caminin önünde birikmiş gören köylüler dc gelip katıldı
kalabalığa. Gelenlerden biri, önemli bir şey açıklıyacağmı belli eden
bir havayla:
- Durun hele, ben bu iti kulleieyne düşmüş çıkarken gördüm biraz
önce. ^
Meğer zavallı it, kulleteynden su içmeye gitmiş. Buzların
kırıldığı kesimden su içmeye çalışırken, kırılmadık kesimin üstüne
çıkmış. Dayanamayacağını nereden bilsin? Buzlar kırılıverince
kulleieyne düşmüş. Bir sürü bocaladıktan sonra çıkabilmiş ancak. Ve
sahipsiz olduğu için dc caminin önüne gitmekten başka bir yol
bulamamış. İl aklı işte, sığıtulacak yer olarak camiyi görmüş.
Camidekilcrin Şafii olduklarını nasıl bilsin?
Köyde başı boş, sahipsiz itler az değildi. Orada burada döllenirler,
orada burada doğururlar, oradan buradan geçinirler. Bir doğuruşla bir
310
sürü yavru çıkarırlar ortaya. Yavrular, bir süre gözleri görmeden, üst
üste yumaklaşarak kıpırdaşırlar. Sonra gözleri açılır, her biri dizi dizi
meme uçlarından birini yakalayıp emmeye koyulur. Ana da, yavrular
da mutludur o sırada. Başlanna gelecekleri bilmezler. Yörenin
insanlarından nice analar ve yavrular gibi.. İtçe yaşamak başlamıştır
arük. Hepsi yaşamaz. Kimi şöyle, kimi böyle ölür. Ölen ölür; kalan
kalır. İnsan yavrulan da öyle değil mi? '
Kalabalığın arasındaki it, başını yere yatumış, gözlerini de
kapamış duruyordu. Türko'nün kaygısı arttı.
- Bu hayvan ölecek, n'olur bir sıc^k yere götürelim., diye bağırdı.
İt de bir hayvandı kuşkusuz. "Mecusîlik", yani Zerdüşt'çülük
dinine göre saygın bir hayvandı üstelik. Gerçi bu dinde de köpekler
hep bir değildi; sınıflara ayrılmıştı: "Çoban köpeği", "ev köpeği",
"başı boş köpek". Ama en aşağı sınıfta olan "başı boş köpek" bile
güvencedeydi. Başı boş iti dövenin, öldürmenin cezası da çok ağırdı:
Dövülen köpek ölmüşse, dövene verilecek cezası: 600 kamçı, 600
değnek (sopa). Yani başı boş iti öldürenin kendisi de öldürülüyordu. İti
aç bırakanın, hastalanmasına yol açanın cezası da ağır cezalardandı.
Mecusilik dönemi, itler için parlak bir dönemdi, tarihte kaldı.
Şimdiyse müslümanhk var. Müslümanlık içinde de mezhepler. Ve itlere
iyi gözle bakmayan Şafii mezhebi. Yine de itlerden yararlanırlar.
İtlerin sağladığı güvence altında yaşarlar. Evlerini, sürülerini koruUururlar
itlere. Ne ki it çoğalınca değeri düşmekte. İüerin de işe en yarar
olanları, en güçlüleri seçilmekte. Kartallı köyünde de öyleydi durum.
Kalabalıktan biri "merhamet"e geldi;
- Ben alıp bizim ahua götürürüm., diyerek auldı.
Götürecek, ama nasd götürecek? Kulağından tutup götüremez ya!
Köpeklerin boynuna "tasma" geçirilir, ip takılır, öyle çekilip
götürülür. Ama bu, "şeher"lerde olur. O yörenin iüerine göre değil.
Alışık olmadıkları için, boyunlarına geçirilen bir şeyle çekilseler de
gitmezler oranın itleri. Ölseler yine gitmezler.
Dahası: O iti alıp ahıra götürmek isteyen kişi de Şafiîydi, o da
dokunamazdı köpeğe. Birşeyler yapmak için harekete geçti, itin
çevresinde döndü; ama götürmek için bir yol bulamadı. Çağırdı,
seslendi, ama hayvan bakmadı bile. Hiçbir kıpudama yoktu zavallıda.
311
Yalnız,Yalnız, kann boşluğunun hafifçe inip kalkar olmasından, soluk aldığı
ve yaşadığı belli oluyordu.
- Ben evden biraz çah-çırpı getireyim de yanında ateş yakalım..
dedi.
Uygun bulunmuştu bu düşünce. Ve adam gitti.
Kalabalık yerindeydi. GiUikçe de büyüyordu. Duvann dibinde,
karlar üzerine ölü gibi serilmiş yatan kilimli it için oluşmuştu.! Ama
arada bir gözler ona kayşa da başka şeylerden konuşuluyordu.
Oradakilere daha çekici gelen şeylerden.. Bağıra bağıra konuşuluyor,
•tatlı tatlı dinleniyordu. Ayakta ve ayazda.. "-Vıy babo!" diyerek,
tiü-eyerek.. Genellikle cin-cin bakan gözler, sivri, kuru ve esmer
yüzler, büzülmüş ve ovuşturulmuş eller, soğuktan biri inip biri kalkan
ayaklar, kıpkırmızı olmuş kulaklar ve burunlar. Ve burunlardan akan,
ya da fırlatılan fırtıklar. Görkemlice bir fırtık yarışı sergileniyordu.
Herkesin fırlatışı aynı ustalıkta değildi. Kimi yarım yamalak
yapıyordu bu işi. Burnunu silerken, fırtığm çoğu içinde kalıyordu.
Ama kimi, dibinden söküp temizleyerek fırlatabiliyordu. Kendine özgü
yöntemiyle.. Osso'nunki başka türlüydü. Şehmus'unki başka türlüydü.
Tâhâ'nmki, Mûsa'nmki, Kâsım'ınki de başkaydı. Abdo'nunkiyse
bambaşkaydı. İşte yine hazırlanıyordu gösterisini sunmaya. Sol elini,
parmaklannı öne doğru bükerek, burnunun üstüne, gözlerinin düzeyine
dek kaldırdı. Baş parmağıyla, işaret parmağım makas yapıp arasına
aldı. Ama makası sıkmadı. İşin "acemi"leriyse sıkıyordu. Baş
parmağını burnun bir kanadına bastı, lağzını yumdu ve soluğunu
birden, olanca gücüyle öbür kanatu-m verdi. Fırlatıvermişti içindekileri.
Taa karşıya.. Koyu ve isli fırtık, düştüyse yerde yılan gibi kıvrılıp
kalmıştı. Sıra öbüründe.. Bakalım öbürünü de aynı yere fırlatabilecek
mi? Beriki kanadın üstüne de işaret parmağını bastı. Yine ağzını
kapadı, soluğunu çekip, yine birden ve tüm gücüyle verdi; ne var ki bi
terslik oldu, çıkan fımk parmaklara bulaşü ve tutunduğu parmaklardan
aşağı doğru sarkmaya başladı. Sarktı, sarktı ve sonunda düştü.
Sahibinin ayağının dibine..
- Node kaldı bu adam, niye gelmedi?
Ayazda, ayak üstü konuşmalar, söyleşmeler sürüyordu. Arada bir
içeri girip ısındı ve geri çıkanlar da oluyordu. Türko'nun dışında
312
kilimli itle ilgilenense pek yoktu. Yaşıyor muydu "garib"? Isıtmak
için yakacağa giden adam da, gideli bir saate yakın olmuş; daha
dönmemişti.
Ayaz alabildiğine dondurucuydu, ama kalabaldt havasındaydı.
"Faki"lerin başlarında sank biçiniinde dolanmış ve bir ucu da arkadan
sarkıtılmış olan çarşaflar, çok üşüdüğü görülüp duran kulaklardan
sanlabilirdi. Ama hiç biri, kafalarının biçimini bozmuyordu. Aynı
kafaların içini değiştirmeye niyetli olmadıkları gibi.. Yörenin en
geçerli kurallarından biri: Değişme yok.
Seydo'nun da burnu akıyordu. "Melle Seydo". Burnunu silmek
için bir sürü şeyin doldurulduğu cebinde mendilini aradı, buldu ve
fırtıkların kiminin kuru, kiminin yaş olduğu kocaman "abdest
mendili"ni çıkardı; "hıhladı". Büyük bir gürültüyle ve burnunun iki
kanadını da zorlıyarak sildi. Kimbilû kaçıncı kez doluyordu "emektar"
mendil. O sırada da yakacağa gitmiş olan adam gözüktü. Koltuğunda
da çalılar. Getirip köpeğin yanına bıraktı.
- Yahu nerede kaldın, bir saat oldu!
- Karıların kavgasına yakalandım, saç saça baş başa tutuşmuş
olan karıları zor ayırdım. Onlarla uğraşuken de geç kaldım.
Adam getirdiği çalıları ateşlemeye koyuldu. Bir kibrit çakü;
yanmadı. Bir daha çaktı, yandı ama parlayıp/söndü. Bir daha. Yine
olmadı.. Alevi, sönmeden çalıların altına yetiştiremiyordu bir türlü.
Fakilerden Yasin, yetişip, yardım etti ve çahlar tutuşturuldu. Herkes
elini, yüzünü, ayaklarını uzatmıştı ısıtmak için. Peki ya it? Türko,
gözünü onun üzerinden ayırmıyordu? "Acaba ısınabilecek mi? Isınınca
canlanıp kalkabilecek mi? Yaşıyacak mı?" diyen düşüncelerle.. Aradan
yarım saat, bir saat daha geçti. Ateş yanıp sönmeye yüz tutmuştu.
İtteyse hiç bir yaşam belirtisi yoktu. Gözler kapabydı. Ama zaten de
öyleydi, ta baştan kapalı duruyordu. Yaşadığını belli eden karm
boşluğuydu. Ne ki bu kez o da durmuş. İnip kalkmıyor aruk. İyice
dikkat edip baktılar ki, zavallı artık soluk almıyor.
- Ölmüş bu!
-Ölmüş!
Geçekten ölmüştü "garib"
Hayvanların boklannı doldurup dökmek üzere taşımaya yarayan
313
"teskere" (sedye biçiminde taşman, ortası çukur bir şey) getirdiler;
uzaklardaki bir dereye atmak üzere itin ölüsünü koydular ve alıp
götürdüler. Tüıko, son derece üzgün, bakıyordu arkadan.
Kalabalık dağıldı. "Faki"ler camiye, köylüler evlerine..
Türko da, dışarıda biraz daha kaldıktan sonra, beklemenin
anlamsızlığını düşündü; itin üstünü örttüğü kiünii alıp camiye girdi.
Camide, Hâfız Celal, "faki"lere takıldı:
- Gördünüz mü Allah'ın Kürüeri, kuUeteyninize it düşmüş: Sizse
orada abdest alıyorsunuz, su alıp yemek pişiriyorsununz! Siz işte
öylesiniz!
Köpek Şafiîlere göre "pisliğin kendisı"ydi. Ne var ki, düştüğü
yer, rastgele bir yer değildi, •'kullcteyn"di. Ve Peygamberin de, en
sağlan hadis kiıaplannda bile yer alan bir açıklaması vardı:
- "Bir su eğer kulleteyn ölçüleri içinde olursa pis tutmaz."
Yine de kimi durumlarda ve kimi pislikler nedeniyle kulleteyn
boşaltılırdı; çünkü öyle gerekiyordu. Örneğin içihe biri düşüp öldüğü
-zaman.
314
54
Büyük Hoca Molla Nasır'dan günlük dersini alacaktı.
Coşkuluydu. Hep öyle olurdu. Her zamanki gibi ezberleyeceklerini
iyice ezberlemiş, öğreneceklerini iyice öğrenmişti. Derslerini
adamakıllı pişirmiş olmaktan sevinçliydi. Ve hep öyle olurdu.
"Alet"ten, yani "nahiv" adı verilen Arapça dilbilgisinden,
. "f]kıh"tan, bir başka adıyla "Şeriat"ten, "kelâm"dan, bir başka adıyla
"akâid"den, "mantık"tan.. Her gün olduğu gibi bunların hepsinden
derslerini alaeaku. Kitaplarını almaya yöneldi, "Nahiv"den"Elfiye" ve
şerhi "İbn Akîl", "Fıkıh"tan "Halebi", "Kelâm"dan "Nûniyye",
"mantık"tan "Şemsiyye"..
Kitaplarınr ayırıp eline aldı. Ellerinin üstüne gözü ilişti.
Çatlaklardan kanlar sızıyordu. Sudan, ayazdan, kirden, eller çatlak
çaüaktı. Kaçmılmaz bir şeydi bu. Kulleteyn suyu Hanefilere göre caiz
olmadığı için uygun su, çeşme suyu güçlükle sağlanabiliyordu, çok
"idareli" kullanmak gerekiyordu abdestlerde. Üstelik soğuk su, kirleri
gidermeye yetmiyordu. Bu durum, soğukla birlikte ellerin çaüamasına
yol açıyordu. Çatlıyan ellere de kolay kolay su dokundurulamıyordu.
Biraz dokundurulan su, daha çok çatlamanın nedeni oluyordu. Eller
yıkanmıyordu doğru dürüst. Kirler biriktikçe birikiyordu. Kısacası:
Kirlpr çatlakları, çatlaklar da kirleri çoğaltıyordu. Bir de soğuk
eklenince, ellerdeki çatlakların ve kanamaların sonu gelmiyordu bi
türlü. Ve çadaklar çok sızlıyordu. Bir şey dokunduğunda sızı,
dayanılmaz oluyordu. Ama alışılmıştı bu sızıya. Ayrıca parmakların
ara.sı da yaralarla doluydu. Kaşınıyordu, kaşındıkça daha çok
yaralanıyordu. Buna da alışılmıştı.
Bacakhu-ı da kaşınıyordu. Hem de çok.. Ya bitten (donsuz şalvarın
dikiş aralannda yine sura sıra olmuşlardı), ya kirden, ya uyuzdan, ya da
hepsinden.: "Hart hart hart" kaşıyıp duruyordu. Bacaklar, bacak araları
yaralanmıştı. "Faki"ler, sık sık uyuz oluyordu. Köylüler de.. Uyuzlar,
özellikle parmak aralarında, bacaklarda, eklemlerde, yani gövdenin
belirli yerlerinde kendini gösterirdi. Yaygındı uyuz. Salgındı. Ondan
ona çabuk bulaşıyordu. Neden oluşurdu, nasıl doğar ve nasd gelişirdi?
Üzerinde pek durulmazdı. Bilen de bulunmazdı pek. Şu olurdu. Arada
315

Neva
30-09-2012, 07:19
bir, hayvan sahiplerinin hayvanlarına bakmak üzere köye gelen ve
herkesin "doktor" diye nitelediği baytar ya da hayvan sağlık memuru,
"uyuz ilacı" da getirirdi. Hayvanlarla daha çok ilgilenilirdi. Anla
insanlarla da ilgilenildiği olurdu. Uyuz yaygm bir durum aldığı zaman,
"doktor", yani hayvan sağlık memuru ya da çok ender gelen baytar,
uyuzun önüne geçmek için çaba harcardı. Ne ki, "doktor"un öğütlerine
uyan olurdu, uymayan olurdu. Meğerki, şeyh, ağa, bey ve büyük
hoca, ağırlıklanıü koyrnuş olalar. O zaman "doktor"un öğütlerine de
uyulurdu, verdiği ilaçlar da kullanılırdı. Şimdilik öyle bir durum
yoktu. Uyuz olsa da, büyüklerin önem verdiği yaygınlıkta değildi
daha
Elindeki kitaplan buakıp bacaklanm taüı tatlı kaşıdıktan sonra
kitaplan yeniden aldı ve büyük hocanın yanma doğru yürüdü. Varıp
hocanın "rahle"sinin yanma oturdu. Ve "fıkı}ı"tan "Halebi"yi açtı.
Konu: Abdesti bozan şeylerdi.
"îşeme, sıçma"dan başlanarak, abdesti bozan şeyler sıralanıyordu.
O "iki delikten" ("mine's-sebîleyn") çıkan şeyler, eğer "işeme",
"sıçma" gibi çıkması doğal ("mutâd") şeylerdense abdesti bozar. Çıkan
bir "meni", fıkıhtaki deyimiyle "lezzet"lide, lezzetsiz de çıksa, abdesti
bozar. Tabii aynca da boy abdesti gerektirir. Hanefi, Şafii ve Hanbelî
mezheplerine göre böyle. Maliki mezhebine göreyse kendiliğinden
çıkan bir "meni", "lezzet"İi, yani atarak da çıksa, boyabdesti (gusül)
gerektirmez. Yalnızca abdesti bozar.
Halebide tüm mezhepler anlatılmıyordu. Hanefi mezhebi esastı.
Ama büyük hoca, "mezâhib-i erbaa"yı,'yaııi dört mezhebi bildiği için,
aynı konudaki tüm mezheplerin görüşlenni olabildiğince anlatıyordu.
Halebi'den önce de, Şafii fıkhına ilişkin kitabı okumuştu. Bununla
birlikte kimi konularda, Halebide de "dört mezheb"ih görüşlerine yer
veriliyordu.
Hoca, Halebî kitabını yalnızca Türko'ya okutuyordu. Hanefî
olduğu için..
Her zamanki gibi hocanın anlattıklarım dikkatle ve hiçbir sözünü
kaçırmama?ya çalışarak dinliyordu. Yer yer de sorular soruyordu. Arada
sırada da kaşınıyordu. Bacaklanmn kaşınması tutmuştu. İçine işlet'
biçimde bir kaşınma. Elini, bacaklanna sokup çıkanyordu. Kaçşmak
316
yapıyordu bu işi. Çünkü hocadan utanıyordu. Utanmasa, iki elini de
sokup rahat rahat kaşmaeakü. Ne denü göstermemeye çabalasa da hoca
görmüştü. •
- Çok kaşınıyorsun!
-!!!
Utandı. Hocanın gözü önünde, eli bacaklarının arasına gitmişti.
Ve hoca da biliyordu ki, bacak arasında dolaşan el, oraya, "ut yeri"ne
de dokunuyordu. Hoca, bacaklarda don olmadığını biliyordu çünkü.
Birçok "vesile"'yle öğrenmişti.
Elin erkeklik organına dokunması, "abdesti bozan şeyler"dendi.
Şafiî mezhebine göre.. O Hanefi olduğuna göre pek bir sorun yoktu.
Çünkü Hanefi mezhebine göre, böyle bir dururt, abdesti bozmazdı.
Ama yine de "âdab"a aykmydı.
Hoca sevecen bir adamdı. Ayrıca Türko'yu çok seviyordu, Onun
için:
- Haydi git minberin arkasına, iyice bir kaşm gel., dedi. Çünkü
anlamıştı ki oğlan dayanamıyâcak.
Utana utana minberin arkasına geçti. Şalvannm bağını çözdü,
ellerini soktu ve başladı kaşınmaya: Hart hart hart.. Sesi taa, hocanın
yahuıda bile duyuluyordu. Her yam kan içinde bırakacak kadar kaşıdı.
Öfkeli ölkeli.. Birşeylerden hıncını alıyordu sanki.. Sonunda kötü bir
sızlama başlamıştı. Ama aldırmadan şalvanm çekti, bağlayıp dersine
döndü. ;
"Abdesti bozan"lar anlatda anlatda, sıra "dokurima"ya gelmişti.
Fıkıhta, Arapçasında"mes" ve "lems" sözcükleriyle anlatılıyordu
dokunma. Ve bir çok türü vardı.
"Kadına dokunma", Hanefi mezhebine göre, abdesti bozimuyordu.
Ama Şafiî mezhebine göre "şehvet"li de olsa, şehvejsiz de olsa, abdest
bozanlardandı. Erkek ve kadm yaşlı bile olsa.. Değişmiyordu. Neden
ki, Kur'an'da, Nisa Suresinin 43. ve Mâide Suresinin 6. ayetinde: "ya
da kadınlara dokunduğunuz zaman..." denerek, kadınlara
dokunulduğunda, abdestin bozulacağı anlatılıyordu. Ne var ki,
Hanefiler, buradaki "dokunma"nm, "cinsel birleşim" (cima) anlammda
olduğunu ileri siirüyorlardı. Bununla birlikte, Hanefi mezhebinde de,
cinsel birleşimin dışında, abdesti bozan bir dokunma biçimi vardı.
317
Buna, "aşırı yaklaşma" anlJonma gelen "mubâşere-i fahişe" adı
veriliyordu. Erkeğin erkeklik organı, kadımn kadınlık organıyla
birleşirse, "mubâşere-i fahişe" durumu modana gelir. Erkeklik
organının sünnet yeri, kadmınkinin içine girip kaybolmadıkça, kadm
da, erkek de "cünüb" olmaz. Yani ikisine de boy abdesti gerekmez.
Ama ikisinin de normal abdesti bozulur. Kısacası, Hanefi mezhebine
göre, kadına başka türlü dokunmayla abdest bozulmaz. "Öpme"yle bile
bozuhnaz. Aişe'den aktarılan hadise göre, "Peygamber karılarım öper,
sonra abdest almadan namaza durur"du. "Sahih" (sağlam) sayılan
hadisler arasında yer alıyor bu.
Kitapta geçen "mubâşere-fâhişe"yi okuyunca, Safo'yla olanı
anımsamıştı. Ama çokgcçmeden kurtardı kafasını takıldığı şeyden.
Halebi'den aldığı dersi bitirince, "Kelâm"dan "Nuniyye" kitabına
geçti.
Ama kaşınması yine tutmuştu. Dayanacağı gibi değildi. Nasıl
olsa hocanın izin verdiğini düşünerek, yine minberin arkasına geçti,
iyice kaşıdıktan sonra ve yaralan bir kez daha kanattıktan sonra dönüp
geldi.
"Ve li'l-mıdcallidi imânun yüsâbu bihi..."
("mukallid'in de imam vardır ve onun yararını görür, sevap elde
eda-.)
Şu demekti bu: "Din ulemâsına uyanlar, zararlı çıkmazlar.
Bilmeden, anlamadan da "imân" etseler, bu imânlarının yarannı
görürler. "Cennef'e girebilirler.
"Cennet". Ne güzel yer orası. "Şu Allah, bu dünya yerine orasını
yaratsaydı ve insanlan daha baştan oraya koysaydı olmaz mıydı sankit"
Berbat kaşıntı da bi türlü aman, zaman vermiyordu. Bacaklann
içlerinden yine alevlenmişti. Kalkıp yine minberin arkasına geçmeyi,
kaşınıp gelmeyi düşündü, ama vazgeçip biraz daha dişini sıkmaya karar
verdi.
"Kelâm" dersi bitince "mantık" dersine geçildi;
"Cins: Külliyyün makûlün alâ kesirîne muhtelifine
bi'l-hakaiki..."
Yani: "-Nedir?" sorusu sorulduğu zaman, "şudur" dçpjjiğinde.
318
birçokve değişik gerçekleri, varlıkları kapsamı içine alan şey,
"cins"tir. "İnsan" ele alınu-ken: "-nedir?" sorusuna, "-hayvandır!"
karşılığı verildiğinde, "hayvan", insan için "cins" olur. Çünkü
"hayvan"ın kapsamı içinde, "insan" bulunduğu gibi öteki hayvanlar da
bulunur. Yalnızca bir "tür"dür (nevi') insan. Ama insanın"ne" olduğu
sorulduğunda, yalnızca "hayvan" değil de,:"nâtık (konuşan, düşünen)
hayvan" karşılığı verilirse, bu, insanı tam tanımlar. Çünkü bu sözün
içine başka hayvan girmez.
"Hayvan. İnsan. Kaşınü. Cins bacaklar. Nâük... Ah şu dersler bir
bitse de, gidip rahat rahat bifkaşınsam."
"Mantık" dersi biti. "Nahiv" dersine geçildi. Bir süre sonra o da
bitti.
Dersler bitince hemen fırladı, kendini minberin arkasına dar attı.
Kaşı babam kaşı.. Seydo da izliyordu. Hart, hart, hart.. Tadıyla acının
yumaklandığı kaşıntı. Tatlılığı, kaşıntının özünden. Acısıysa,
yaralardan kaynaklanıyordu. Hiç kapanmayan, her kaşınışta biraz daha
açılan yaralardan..
319
55
Şalvanm çekip bağladı. Gidip kitaplarını aldı, yerlerine koydu.
Safo'lara gitmeye karar vermişti. Hazırlanıp çıktı. Bir-iki kitap da
koltukta.. Büzülc büzüle ve üşüye üşüye kendini attı Safo'lara. Safo ve
annesi vardı. Her zamanki gibi sıcak ve sevecenlikle karşıladılar. Ahıra
geçti. Safo da ardmdan.
Ahua geçer geçmez, hemen şalvannı sıyu-dı. Ve kaşımaya, daha
doğrusu, kaşınan yerleri biraz daha yırtmaya koyuldu. Safo da öyle
durmuş bakıyordu. Yaklaştı. Eğilip bacaklanna baktı.
- Ooo bacaklarının her yanını parçalamışsın. Kanlar içinde
kalmış.
- Ne yapayım kaşınıyor!
Safo, onun brasmı tutup çevirdi. Onun çevresinin de yu-üldığını
ve kanatüdığmı gördü.
- Şalvannda bit vardır. Babamın şalvarını getireyim, onu giy de
bunu yıkayalım. Suısıtahm sen de bir yıkan. Böyle kalırsan ölürsün..
-!!! ,
Safo'nun koşup anasının yanma gidişi, bir süre sonra bir şalvarla
. gelişi.
- Al şunu giy. Yıkanman için de su koyduk. Anama söyledim,
durumuna çok üzüldü. Su ısmmca gider getirhim.
- Allah râzı olsun.
"Allah'ın razı olması"ndan çok, onun râzı olması Safo'yu
ilgilendiriyordu.
Şalvannı çıkardı. Yarak bacaklar, bacaklar arasmdaki parmak gibi
sallanan nesne. Safo da gözlerini ayumadan bakıyordu. Şalvara bakülar
birlikte. Birde ne görsünler. Üst üste, sıra sıra bitler. Dikiş aralannda.
Kimileri de oraya buraya yayılmakta.
- Ooo bu ne durum böyle?! Bu biüerin içinde nasıl dayanıyordun?
İyikiöhnedin]!!
- Okumaya dalınca hiç farkında olmuyorum. Kaşınıyorum
yalnızca.
320
- Senin anan bu durumu göKe, kimbilir ne kadar üzülür?
- Ben ne yapayım, "ilim yolu"nda olan böyle olur. "İlim yolu,
meşakkatli (sıkmulı, güçlüklerle dolu) olur." îmam Muhammed,
İmamEbu Yusuf ve başkalan da öyle okumuşlar.
- Öyle okudukl^ını nereden biliyorsun?
- Kitaplardan..
- Ama sen bir daha böyle bitlenme, ölürsün. Zaten zayıfsın
baksana.'
- ? ? ! ' '
Safo'nun getirdiği şalvarı giydi. Biraz metin ezberlemeye çalıştı.
Srfo da duruyordu orada.
Birden aklına gelmişcesine Safo'ya seslendi:
-Safo!
- ? . , " ,
- Anan buraya geknez değil mi?
-Gelmez. '
-Vallahade!
-Vallaha.
Biraz durdu, söyleyip söylememekte duraksadı. Sonra kararını
verdi:
- Safo, gel seninle "mubâşere-i fahişe" yapalmı.
- O ne demek?
- Şey demek. Gel, yaparken öğrenirsin.
-Ne yapacağız?
- Üstünü çıkar. .
Hiç direnmeden çıkardı üstünü Safo. Ve "mubâşeri-İ fahişe".
Samanların üzerine yattılar. Safo altta, o üstte.
- Babamla anamınki gibi mi yapacağız? ,
- Hayu-, sadece benimkini seninkine değdireceğiz.
Parmak gibi sallanan şeyi dikelmişti. Ve Safo'nun orasma koydu.
İleri doğru iünedi. Yalnızca gezdirdi üzerinde.
- İşte "mubâşere-i fahişe" bu.
321
- Babamla anamınkt gibi y^sak olmaz mı?
- Olmaz. "Zina" olur.
Bir süre oynaştılar. Sonra bir gürültü duyar gibi oldular. Hemen
kalktılar. Safo'nun anası gelebilir diye korktukları için. Çabuk çabuk
üstlerini giydiler. İyi ki giyinmişler. Az soma ahuın kapısı açıldı,
Safo'nun anası içeri girdi.
• - Bir adam gelmiş "Türko"yu soruyor.
Kapıya birlikte gittiler.
- Refik ağabeg sensin!
Refik'in elini öptü. O da ona sarıldı, gözlerinden öptü.
Refik, "bibi"sinin (halasının) büyük oğluydu. Kısa boylu,
gözlerinin kapaklan şiş, esmer, biraz kamburca ve bacaklan iğri. Ama
oldukça güçlü, dayanıklı ve akıllı. Huriye'yle evli. Evlendikten sonra
askeriiğe giunişti. Babasma, anasına egemen, evlerinin direği. O ne
derse o olur. Yapüğı işi bilir. Herkes de ona güvenir. Tüm Tutak'ta
severler, güvenerek iş VCTİrler.
Safo'nun anası hemen içeri buyur etti.
- Ağabeg çoh üşümüşsün. Ne zaman geldin?
- Şimdi geldim. Camiye uğradım, seni sordum. Burayı
gösterdiler.
Ahıra gittiler. Çünkü en sıcak yer, orasıydı. "Teskere"yi ters
çevirip üzerine oturdular. Sonradan, Safo'nun anası minder getirip
altlannakoydu. "Hoşgeldin" dedi, hâl-haür sordu.
- Bizim "Türko"nun yakmışın herhalde!
Refik iyi Kürtçe bildiği için anlatü. Geliş nedenini vc "Türko"yu
götürmek istediğini â& söyledi. Bunu öğrenince Safo da, anası da çok
üzüldü. Hele Safo..
Kadia-
- Siz konuşun, benim evde biraz işlerim var. Yine gelerim.. deyip
gitü.
- A ğ ^ g sen "esger" (ask^) değil miydin?
- "Esger"den geldim, "tesgere" aldım.
- Bibimler nasıl?
322
- Bibin ağlayıp durir seninçin.
- Öbürleri d& eydir?
- Herkes ey. Seni götürsem daha ey olacahlar.
- Amma ben burada ohirim.
- Orada müftüde ohuyacahsm.
- Amma...
1 - Amması mamması yoh. Götürecem. Bibinin iki gözü iki
s f t ş B i e . Gedeceyik.
-Ne zaman?
- Yarm sabah, erkenden.
. I I I
Refik o gece Safo'larda kon.uk kalacaktı. Kadm ivediyle ve kocası
»sırada evde olmadığı halde bunu söylemiş, Refik dc kabul etmişti.
- Ağabeg ben gedip camideki eşyalarımı yerlcştirim.
- "Barabar" gerik. Ben deng yaparım.
- Haydi ölese gedek.
Kadın, karmlannı doyurmadan bırakmadı.
Karınlarını doyurduktan sonra çıktılar.
Kadın, arkalarından bağırıyordu:
- Gelememezlik etmeyin, işinizi bitirince gelin hâ.
-Gcdcrik!
Camiye vardılar. Kitapları heybeye, torbaya yerleştirdiler.
Çamaşırları da. (Zaten kaç çamaşır vardı ki..?) Refik, yatağı da sırtla
l a ş H n a y a elverişli biçimde güzel bir denk yaptı. İşlerini bitirdiler.
- Sen Safo'ları örgendin, oraya get, ben de Husso'lara geder,
drâıerim.
Husso'ların da iyi insanlar olduklarını, dosüuklannı, vedalaşmak
gerektiğini anlattı Refik'e. O da uygun buldu:
- Haydi get, gel.
Gitti. Kapıyı açan, Hammame oldu. "Türko"yu hemen tanıyıp
içeri aldı. Husso ahırdaymış, komşularla birlikte "keçe dövüyor"muş.
Anası evdeydi. Ertesi gün sabah Tutak'a gideceğini, hdasının oğluyla
323

Neva
30-09-2012, 07:21
gideceklerini, bir daha dönmiyeceğini, Tutak müftüsünde okuyacağmı,
halasmm öyle istediğini, aricadaşlarından, dosüarmdan ve hocasmdân
ayrıldığı için çok üzüldüğünü anlattı. Hammame de, yaşlı kadın da
üzüldüler, onu özliyeceklerini söylediler.
-Bari halanın oğlunu da çağu-, bü gece burada kahn.. dediler.
Safo'ların da aynı öneride bulunduklarını, onlara söz verildiğini
söyledi. Daha çok beklemeyip ahıra, Husso'yla da vedalaşmak üzere,
oradakilerin ellerini öpüp çıktı.
56
Ahıra vardı. İnsan dolu. Boklan temizlemişler, saman dökmüşler.
Omda uzun, yuvarlak bir şey. 6-7 kişi dizilmiş. Hep birden bir
ayaklarıyla yuvarlıyor, yine hep birden öbür ayaklanyla vuruyorlar.
Vur ha vur.. Biraz sonra onlar yorulacak, başkaları yuvarlayıp vuracak.
Önce güzelce serilen, desenli olması için ortalarına vc uygun yerlerine
renklileri de konan, sonra hah, kilim gibi dürülcn yünler, bastınla
bastınla keçe olsun diye.. Keçe olacak, evlerin önemli yerlerini,
konuk odalarını süslüyecek. Bağırarak konuşanlar, türkü (Kürtçcsini)
söyleyenler, halay tutanlar. Başhbaşma bir cümbüş. Düğün, bayram
gibi.. Köylüler, topluca eğlenmek için böyle yolİar bulmuşlardı.
Ahırdakilerin tümü erkekti. Yalnızca kadınların, kızların biraraya
gelerek vc iş yaparak eğlendikleri de olurdu. El değirmeniylc bulgur
öğürtmelerde olduğu gibi. Bu tür işler, yalnızca erkeklerin ya da
yalnızca kızların, kadınların bİraraya gelmesiyle de olsa, karşı cinsten
olanlar tümden ilgisiz kalmazdı. Hele erkekler.. Kapıdan, bacadan
bakarak ilgilerini, sevgilerini gösterirlerdi gönüllerinin ilintili
olduklarına.. Kızların da bu fırsatı yakaladıkları, sevdiklerine
göründükleri ya da birşeyler ilettikleri olurdu. Önlerine nc denli kalın
kalın duvarlar örülşc de sevgiler, yol bulup geçiyor, hiçdcğilsc
sızabiliyordu. Çengellerini gönüllere, beyinlere takmak üzere. Şaşmaz
bir doğa yasası..
- Vur ha vur!
Vuruyorlardı. Birşeylerden hınç almak istercesine. Yuvarlanıp
yuvarlanıp vuruyorlardı keçeye. Duygulu duygulu sesler ve sözler
arasında.. Bir fırsattı işte. Kimse de bu fırsatı kaçırmak istememiş,
gelip katılmıştı cümbüşe. Bu arada, ahırdaki hayvanların kimi tatlı
tatlı geviş getiriyor, kimi otunu-sanumını yiyor, kimi yatmış, kimi
ayakta, kimi işeyip sıçıyor, kimi de dönüp dönüp cümbüşe bakıyordu.
Manda, inek, öküz, tosun, dana.. Yeni doğurmuş olan kısa boynuzlu
san inekten çıkan, danasına yönelik "mööö" sesleri de, gürültüye ve
türkülere kanşıyordu. Vurdukça vuruyorhu-dı. Aşklarını, özlemlerini,
öçlerini, "kötü talih"lerini, yoksulluklannı.. mı düşünüyorlardı
vururlarken? Kimbilir! Husso'nun yanındaki uzun boylu, kara kaşlı
325
kara gözlü, zayıf, sivri yüzlü olan, herkesten daha daha coşkuluydu.
Vurma sırasını kimseye vermek istemiyor, biryandan dâ çarşaf gibi
mendilini türkü söyliyerek sallıyor sürekli. İşte karşıda da bir yaşlı
kişi. Saçı-sakalı birbirine karışmış. Başında takkeye benzer bir şey.
Yanık .yanık türküler söylenirken içini çekip duruyor. Ve içli içli
mırıldanıyor. "İnsan, düşünen bir yaratık". Herkesin düşüncesi de bir
türlü.
-Hâlö Husso!
Birkaç kez böyle bağırdıktan sonra ancak duyabildi cılız sesini.
- Türko, sen misin, gelsene!
Husso ilgiyle gitti yanma.
- Hâlo Husso, ben vedalaşmaya geldim. Halamın oğlu geldi, beni
yarın götürecek.
- Nereye?
-Tutak'a.
Kansma ve anasına anlattıklarını, Husso'nun kendisine de anlattı.
Husso da üzülmüştü. Kapıya doğru uğurladı. Vedalaştılar.
Safo'lara vardığında, Safo'nun babası da gelmiş, konukla
söyleşiyorlardı. Yatsı sonrasına dek söyleşildi. Bir kahvaltı daha
yapıldı. Yataklar serildi. Ve herkes yatü.
' * * *
Çok erken kalktılar. Sabah ezanı bile okunmamıştı. Herkes
kalktı. Kötürüm kız bile.. Çünkü çok sevdikleri birinden,
"Türko"lanndan ayrılacaklardı..
Kendi şalvarı yıkanmış, kurutulmuştu. Giydi.. Abdestler alındı.
Sıra kahvaltıda.
Çorba, tereyağ, yumurta, peynir. Karınlar doyuruldu. Kadm, biraz
da yol azığı yapmış, küçük bir torbaya koymuştu. Artık aynima
zamanı.
Safo'ya baktı. Kalın entarisinin altından bile • göğsündeki
tomurcuklar belli olan, esmer güzeli kızm, kara kaşlannm altından
alevli ışıklar yansıtan, uzun kirpikli, güzel, güzelden de güzel bakışlı,
irice ve kara kara gözlerinden boncuk gibi yaşlar damlıyordu
326
yaDaklanna. Ağlamaklı bir sesle:
- Daha hiç gelmeyecek misin? diyebildi.
Küçük sevgilisiyse:
- Gelirim., diyemedi.
İki küçüğün durumlannın, herkes farkındaydı. Ama elden ne
gelirdi? Sevgileri, kendilerinden çok büyük olan sevgililer, birbirlerini
bir daha görememeeesine ayrılacaklardı biraz sonra.
Refik davrandı:
- Bize "müsâade". Geç kalmayalım. Yolumuz uzun.
- Biriikte çıkacağız. Sizi uğurlayacağız.
- Zahmet olmaz mı?
Birlikte çıktılar. Ama önce camiye gidilecek, namaz kılınacak,
sonra oradaki eşya alınıp çıkılacaktı. Safo'nun ve anasının camiye
gitmcsininse o saatte hiçbir anlamı yoktu. Safo'nun babası:>
- Siz şimdilik kaim, sonra size haber veririz, uğurlamaya
gelirsiniz., dedi. -
Ve yalnızca erkekler gittiler camiye.
Büyük hoca Molla Nasır ve Hâfız Celâl de gelmişlerdi sabah
namazına. Hâfız Celâl Refik'i tanıdı, bir süre konuştular, büyük hoca
namazı kılduması için hafıza "işaret" etti. Hâfız namazı kıldırdı.
Namaz biter bitmez, gidip büyük hocaya durumu anlattı.
Halasının oğlunun geldiğini ve gitmek zorunda olduğunu vc hemen
gideceklerini söyledi. Hoca çok severdi onu. Çok üzüldü. Ama engel
olamıyacağım düşünürek:
- Allah işini rasgetirsin, zihnini açık etsin, ne diyelim, git!
Fakiler de duydular "Türko"nun gideceğini. Onlar da üzüldüler.
Büyük hocanın elini öptü. Hâfız Celal'in de elini öpeceği sırada,
o:
- Ben birez (biraz) kalacam.. dedi.
Refik de büyük hocanm elini öptü.
Büyük hoca evine gitti.
Dışansı çok soğuktu, ama Refik hazıridch gelmişti. Kaim ikişer
yün çorap, çarıkların içine yerleştirilecek kalın keçeler, bunların
327
giyilmesine elverişli büyüklükteki kaim çanklar, yün eldivenler, başa
geçirilen ve kulakları da içine alan önü açık yün başlık, ayrıca kafaya,
boyuna sarılan yün kaşkol, kalın yün kazaklar,.
Refik, iplerinden kollarını geçirdiği dengi sırtına aldı. Dengin
üstünden de, içinde kitaplar, çamaşu" bulunan heybeyi yerleştirdiler.
Yükün hemen tümünü o sırtlamıştı.
- Ağabeg hepsini sen yüklcdin, "bene" (bana) heç burahmadm!
- Sen daha küçüksün. Sen de azıh torbasını alırsın.
Fakilcrie vedalaşmak istedi. Osso, Tâhâ, Şehmus, Kasım, Abdo..
Ve "melle" (molla) Seydo, hep oradaydılar.
- Biz de geleceğiz. Köyün dışına dek uğurlayacağız sizi,, dediler.
Husso da gelip yetişmişti.
Safo'nun babası, ivedi.ivedi çıktı, Safo'ya ve anasına haber
vermeye gitti.
Ve hep birlikte camiden çıktılar. Yürüdüler. Safo'lar da gelip
katıldı. Husso'nun kansı Hammame ve anası da.. Safo, eündeki azık
lörbasıyla "Türko"ya yetişti.
- Bak bunu unuttun.
-Unutmadım, getireceğini biliyordun!.
"Molla yür-üyüşü"yle ağır ağır yürüyorlardı, Hava çok sertti.
Çiğnenmiş olan yerler buzlaşmış, kaygmlaşmıştı. Giydikleriyle bir
yumak durumuna gelmiş olan "Türko", önünü tam iyi göremeyecek
kadar yüzü-gözu sarılı olduğu için basüğı yeri hesaplıyamadı, birden
dengesini yitirip düştü. Elindeki torbası da bir yana fırladı. Ama ağzı
bağlı olduğu için birşey dökülemedi torbadan. Yetişip kaldırdılar.
Herkes ilgileniyordu, ama Safo'nun ilgisi başkaydı.
-Dikkât et, bir daha düşme, olur mu?
- Olur, dikkât ederim.
- Bizi unutur musun?
- Unutmam.
-Yalan!
- Vallaha unutmam. Unutur muyum hiç?
Köyün dışına vanimıştı. Refik kalabalığa:
328
- Arük siz gelmeyin., dedi.
Türko, hepsine ayrı ayn sanidı, çögünun elini öptü. Hâfız Bilâl
dc vardı aralarında. Huso'nun, anasının, kansı Hammame'nin,
Safo'nun anasıyla babasının ellerini öptükten sonra kucaklaştı birer
bifcr. Ama Safo'ya sardamadı. Herkesin gözü önünde kıza sarılmak,
öpmek, gelenek ve göreneğe uymuyordu çünkü.
- Allah'a ısmarladık.
-Gülcgüle!!!
Refik'le küçük arkadaşı, üzerinde yürüdükleri buzlaşmış karlar,
ayaklarının alünda "gırç gırç" ede ede yola koyuldular.
Kartallı Köyü'yle Tutak arasında, 15 km'ye yakın bir uzaklık
vardı.
- Yörürsek, akşama kalmadan vannh.
- İnşallah. -
- Amma sen hamlayacahsm;
. - Hamlamam, ben çoh yörürim.
- Nerde yörürsin?
- Ahırlarda metinleri yörüyerek ezberlirik. Her gün ayahta yörir
duririk.
- Haydi bahah.
329
57
Sabahın alabildiğine sert ayazma karşılık, öğleyin biraz kınimışü
hava. Çözülmeye başhyan karların üzerinde artık yürünemiyordu. Batı
batı-veriyorlardı. Ayaklar biraz üşür gibiydi, ama gövdenin kalan
kesimi, bata çıka yürümekten, zorlanmaktan terlemişti bile. Karların
üzerinde oturup biraz kahvaltı yaptılar. Sonra yine "-ha babam!".
Zorlu, çileli bir yolculuk. Refik, arada bir dönüp küçük arkadaşına
bakıyor:
- Nasısm? Diye soruyordu.
Oda:
- Eyim, yöririm.. diye karşılık veriyordu.
İyi olduğunu söylese de yorulmuştu. Refik'in ardından
sürükleniyordu. Düşe kalka.. Refik de çok yorulmuştu. Çünkü yükü,
oldukça ağu-dı. Akşania kadar varmaya çalışıyorlardı Tutak'a. Çünkü
akşama kalu-larsa, ayaz artar, tipi bile çıkabilirdi. Ama Refik, küçük
arkadaşını hiç korkutmuyordu. Hep rahatlatıcı şeyler söylemeye
çahşıyordu. Kimileyin de şakalaşıyordu.
- O kızı çoh sevdin mi? '
-Safo'yu mu?
-Hee. ,
. -!!!
- Haydi söle söle utanma. O da seni sevmiş.
-Kimdedi?
- Belli olirdi.
-!!!
- O kızı sene alah mı (sana alalım mı)?
- Ben ohirim, ohuyup âlim olacam.
- Gene obursun. Kız, ohumanı elinden alacah değil ya.
- Ben onu alim de nere götürim?
- Bir eve koyarıh.
- Böyümeden, çoh ohumadan, evlenemem bea
330
Bf' - Sen bilirsin.
Öğleden sonra yaklaşdc iki saat daha yürümüşlerdi. Derken,
Tutak'a yaklaştdar. Tepeye çıktıklarında, karşıda gözüküyordu Tutak.
Akşam da yaklaşmıştı.
-Artık geldik sayılır.
-Hee.
- Çoh yoruldun mu?
- Yoruldum.
- İstersen biraz oturâh. • .
Biraz oturdular. Yine karlann üzerine. Ama altlarında halı serili
gibiydi. Yayılıverdiler. Sonra kalkıp yine yürüdüler. Bir saat sonra da
vardılar.
Kapıyı açıp içeri adım attıklarında herkes evdeydi. Büyük bir
heyecan. Özellikle"bibi"de. "Bibi" sevinçten ağlıyordu. Herzamanki
gibi. Sarılmalar^ öpüşmeler. Büyüklerin ellerinin öpülüşü. Hizmet
için koşuşmalar. Üst, baş, el, ayak çıkarılışı. Ayakların hemen suya
sokuluşu. Sonra tandıra ayakları uzatıp ısınışlar. Tatlı, sakalı
söyleşmeler. "Bibi", "enişte Ahmet", evin tek kızı Gülenaz, Refik'in
karısı Huriye, Fayjk, Memel ("kel fesat"), Hamza.. Hep oradalar.'
Yenecek, içilecek şeyler getirildi, karınlar doyuruldu. Sonra yine
söyleşmeler, şakalaşmalar. Yatana dek sürdü coşku.
331
58
Çocukların oyunlarının çekiciliğine kaptırmıştı kendini. Bu
yüzden okumayı bir kaç gün bi yana bırakmış, oyunlara dalmıştı.
"Kayma" vc "vızik" (topaç) oynamak.. Çok latlı gelmişti. Tahta
parçaları ve derme-çatma şeyler alınıyor, yük.sekçe bir yere, bir
tümseğe çıkılıyor; kayılıyordu. Çok coşku veriyordu bu. Her kaymada,
bilinmeyen dünyalara doğru hızlanılıyor, yıldızlara gidiliyordu sanki.
Kayma tutkunu çocuklar, kayarken düşme tehlikesini göze alarak
hızlanıyorlar, coşuyorlar, kendilerinden geçiyorlardı. Tadına
doyulmuyordu kaymanın. Düşmeler, kalkmalar, kayılan nesnelerle
birlikte taa uzaklara fırlamalar, ellerin, b,K\.ıkların, yüzün - gözün
sıyrılışları, üşümeler, titremeler.. Kol - bacak burkulmaları, kırık -
çıkık olayları.. Doğaldı bütün bunlar. Ve hiçbiri, kayma sevgisini
engellemiyordu. Eline bir tahta parçası geçiren, doğru kaymaya
gidiyordu. Kayıyor, bir daha kayıyor, bi daha kayıyordu. Soğuktan eli
ayağı dökülmüş, üstü - başı ıslanmış, dahası yırtılmış olarak eve
gittiğinde, bir de evde azar işitmek, dövülmek pahasına da olsa..
Aileler, ne yapsalar, ne etseler, k;ıyma tutkunu çocukları
vazgcçircmiyorlardı bi türlü. Baskıyla-bıraz vazgeçer gibi olsa da,
fır.saiını bulduğunda yine kaymaya koşuyordu çocuk. Bi daha
kaymayacağına sözvcriyor, ama gönlünü kaplırdığı için bir daha, bir
daha kayıyordu. Evde olduğu zaman bile aklı k;i\ HKi^la kalıyordu.
"Vızik". Kimi yörelerde "topaç" denir, iki ad da uygun.
"Vız"layıp dönmesinden birinci ad verilmiş olmalı. Armut biçimine
getirilmiş ağaç. Ucunda, yani armudun sap yerinde de kabara
çakılmıştır. Ucu bu kabaradan.başlatılan bir ip, sicim, dolandınla
dolandırıla sarılır. İpin bir ucu da eldedir, parmağa bağlıdır. Yukarı
kaldırılan ve yaylaştınlan kolla, döndürecek biçimde sallanarak yere,
daha iyi dönmesi için dc buzun üstüne aulır. "Vızik", döner de döner
tepesinin üstünde. Coşku veren, işte onun bu dönüşüdür. Ya böyle
döndürülür. Ya da kırbaç gibi bir şeyle..
"Vızik" döndürmek te güzeldi kuşkusuz. Ama kaymak başkaydı.
* * *
332
Memet'in kızağım aldı. Küçücük bir şeydi bu kızak. O yaşta bir
çocuk üzerinde oturabiliyordu o kadar. Kaymak için elverişliydi.
Kızağı ahr almaz dc^u tepeye. Koşa koşa, soluya soluya vardı.
Ve kaymaya başladı. Gidiyordu bütün hızıyla. "Basra'ya, Kûfe'ye" mi
gidiyordu? Kanatlanmış gibi uçuyordu. Bir amaca bir ân önce
varıyormuş gibi bir coşku taşıyordu içinde. Yılduim gibi gitti. Vc taa
aşağılarda durdu. Bi daha yukarı çıkıp kayacaktı. Ne var ki, Memet
görmüş geUyordu. Kızağı alındığı için kızdığı belliydi. Söylene
söylene ve kızağım geri almakiçin koşuyordu. Sonunda varıp yetişti.
- Ver benim kızağımı, ben kayacam.
- N'olur bir kere daha kayim.
- Olmaz!
-N'olur!
- Sen git kitaplarını ohu.
- Şimdi ohumak canım istcmir.
- Bizim buraya kaymah için mi geldin? Ohumah için gcimedin
mi?
Memet, ki7.ağını çekip aldı. O da baka kaldı. îçerlcmişti. Yine de
Memet'i izlemekten kendini alamıyordu. Memet kaydı, bi daha, bi
daha kaydı. O da hep imrenerek bakıyordu. Fayık geldi o sırada.
Memet'in elinden kızağı zoria alıp ona verdi.
- Haydi sen de kay., dali.
Bu kez Memet içerlerken o gidip kayıyordu. Tepenin üzerinden
başladı. Hızlandıkça hızlandı. Nc var ki, kayık yolunu değiştirmişti.
Gitti, gitti ve bir kayaya olanca hızıyla çarptı. Kayık bir yana, o da bir
yana liriamıştı. Serilivermişti oracıkta. Bayılmıştı. Koşup vardılar
yanma. Fayık, kaldırmaya çalışırken, bir şey oldu diye ağlıyordu.
Daha büyük yaştakiler geldiler, yavaş yavaş kaldırdılar. Bir süre sonra
kendine gelmişti. Ama kolu çok ağrıyordu. Büyüklerden biri sırtına
aldı eve götürdü. Bibisi onu bu durumda görünce ağıtı kopardı. Hemen
koluyla ilgilendiler.
- "Sınıhçı"ya götürek.
- Haydi götürek.
Alıp götürdüler.
333

Neva
30-09-2012, 07:24
Başı kocaman sanlı, bumu dolma gibi, kat kat giysili, şişman birkoca
kan. "Kınktan - çıkıktan çok iyi anlar"mış. Kola baktı,
- Bi şey yoh. Birez incinmiş. Şimdi sararım, bir - iki güne'
kalmaz geçer. .
Bir şeylerle sardı. Karşılığında da, götürülen yumurtâlan aldı.
Eve gelince Fayık, Memet'in tutumunu anlattı anasma:
- Ana bu Memet var ya!
-Hee!
- Duran kızağım alınca beddua etti. "İnşallah düşer-ölürsün" dedi.
Memet de oradaydı. Anası:
- Kel fesat, sen beddua ettin de, oğlan düştü kızahtan. Sen ona
gurban olasm. O, bir tek oğul; Ağzı da Kur'an'lı. Senin gibi kâfirin
dölü değil.
Memet başladı kendini savunmaya.
- Ana ben ne ettim ona? Kendi düştü. "Zeten" kaymasını bilmir.
Ohumahtan başka neyi bilir ki. »Savağın biri".
Anası elindeki süpürgeyi fırlattı ona.
- Seni hmzınn dölü. Bir de konuşirsiri hee!
Ve Memet'i önüne kaüp kovaladı.-
* * *
Ahmet enişte ("Cınk Ahmet") homurdamyordu.
- Bu oğlan buraya yemeye, içmeye, oynamaya mı geldi..
Türünden.
Ne ki Refik vardı. Ve babası, Refik'e karşı pek ileri gidemiyordu.
Refik, dayısının oğlunu tutuyordu, överek ve övünerek de sağda solda
anlatıyordu onu.
O da artık okuması gerektiğini düşündü; müftünün evinin yolunu
tuttu. Elinde kitaplarla vardı müftüye. Müftü, görür görmez tanıdı.
Müftünün elini öptü.
- Berhudar ol oğul. Demek aıtıh burda ohuyacan.
334
-Hee.
- Ey oldu, ey. Ben sene yazı da örgetirim.
Müftü Şükrü Baleı'nın "hattatlığı, her yerde söylenirdi. Türlü
türlü kalemleri, türlü türlü boyalan vardı. Yazdan, inci gibi dizerdi.
Ve ilk derse başladılar. "Kur'an ve hadis ezberi"nden,
"Teberrüken", yani kutlu, uğurlu olsun diye.. Daha sonraki günlerde
de öteki derslere geçilecekti.
335
59
Tütak'm bağlı bulunduğu Ağrı (Karaköse), hayvancılığın baskın
olduğu bir ildir. Kentin içinde değilse bile, köylerinde, çoğu
kasabalannda, Kürtler çoğunluktadır. Ve oldukça sert geçen, uzun
süren kışlarla; "bey"ler (beg), egemendir. Büyük ağalara, genellikle
"bey" denir. Her birinin en az, üç - beş (kiminin yirmi - otuz) köyü
bulunur. Kışlarla "bey"ler, halkın değişmez gerçeklerindehdir. Kıllara
da, beylere de "Tanrısallık" verilir. Beylerin kimi yalnızca "bey"dir.
Hâlis bey, İbrahim Bey gibi. Kimiyse hem "bey"dir, hem de "şcyh"lir.
Kasım Kührcvı gibi. Yalnızca "bey" olanlar da, "şeyh"lerie içiçedirler.
Hepsinde Tann adına iş yapma, bekçilik etme özelliği görülür,
gösterilir. Halksa genellikle yoksul ve "dünya nimeıleri"nden yoksun.
Aynı durum Tutak'ta da geçerlidir. Tutak, Murat Irmağı kıyısında
kurulu, en eski ilçelerden. Büyükçe bir köy. "Hokumat"ı
(Kaymakamlık), minareli camisi ve küçük bir çarşısıyla aynlır öteki
köylerden. İçinde Türkler çoğunİukta, köylerindeyse Kürtler. Sürekli
bir Türk-Kürt çatışmasına tanık olunur. Bunda da en büyük rol
oynayan "bey"lerdir. Beyler, partilere, parlamentoya da girerler.
Böylece siyasal çekişmelerde de rol alırlar. Yani Türk - Kürt
kavgasında,'bunun uzantısı da bulunur. Kürt beylei:, Kürtlere sahip
çıkma çabalarını sergilerler halk arasında. Ama "resmi" makamlarda,
"biz Kürdüz" demezler. Tersine, koyu "Türk" ve '"Türkçü" olurlar.
Tutak'taki hemen hiç eksilmeyen Türk - Kürt çatışmalarında, küçük
çaph ve "kahraman" olarak ortaya atılan Türk beyler (Receb Bey, Bedri
Bey gibi) ile, Kürt beyler birbirlerine girerler, birbirlerini öldürürler.
Müftünün evli kızıyla oynaştığı söylentisi çıkan Reşit Bey, Tutak'ta
öldürülmüştür. Bedri Bey, "kahraman" olarak ortaya atılıp, gizli gizli
"- Onu ben öldürdüm!" demiştir. Ve Bedri Bey de, "Kürtler" fârafmdan
öldürülmüştür. Reşit Bey, Hâlis Bey'in kardeşidir. "Kürt" oldukları,
Türk - Kürt çatışmasında vebasında yer aldıklan halde, soyadlân:
Öztürk'tür. Yani soyadları güven, cesur, yılmaz, aydın., olan
kimselerin bu soyadlannın gerçekte güvenilir, cesur, yılmaz, aydın.,
olmalarına yetmediği gibi, bu beylerin soyadlannın "Öztürk" olması
336
ita, yöredeki "Türklerle mücadele"den vazgeçmelerine yetmiyordu.
Resmen "Öztürk"tüler. Hâlis Öztürk, DP'den milletvekili olacak,
Yassıada'ya gönderilecek, ünlü mahkemede Türkçeyi güçlükle
konuşacak. Vc 27 Mayıs'tan sonra çıkarılacak bir yasayla, ağalığı
dağıünaya yönelik olarak, kimi kardeşleriyle birlikte aile bireyleri,
ynıdun başka kesimlerine göçmeye zorlanacakur. Ne var ki daha sonra,
hcrşcyin eskisi gibi olduğu, beylerin daha da güçlendiği görülecektir.
Tutak Müftüsü Şükrü Balcı da, küçük çaplı Türk beyler arasmda
yer almaktaydı. Yani maddi durumu, orta durumlulardan daha iyiydi.
Türk olmakla birlikte, Kürtlerle olan çaüşmanm içine girmemekteydi."
Kürt beylerle iyi ilişkiler içindeydi. Belki de evli kızmm Reşit Bey'Ie
dost olması ve oynaştıklan yolundaki söylentiler, müftünün bu
tutumunun uzantısmdan kaynaklanıyordu.
Müftünün, biri öğretmen iki de oğlu vardı. Selim ve Mustafa.
Selim Balcı, iyi bir öğretmen olarak tanınırdı. Ama kimilerince
"dinsiz" olarak nitelenirdi. Bunun da. Selim Bey'in, kimi namazları
aksatıyor olmasından ileri geldiği söylenebilir. Yörede "dindarlık"
baskın olduğu için, bir "müftü oğlu"nun, "çok sofu" olması
bekleniyordu. "Çok sofu" olmaksa, öğretmenlikle kolay kolay
bağdaşamıyordu. Cumhuriyet Dcvlcti'nin o dönemlerinde, milli
eğilimde, "laiklik" egemendi, ödünler başlatılmamıştı daha.
Müftünün aile bireyleri içinde cn göze çarpan, karısıydı. İki
metreye yakın boyu vardı, şişmandı. Ve o dönemin ölçülerine göre
"açık" bile sayılabilirdi. Çarşaf filan giymczdi çünkü. Kocasına, yani
müftüye, "efendi hazretleri" diye seslenir olsa da, egemendi. Onun
sözünden pek çıkmazdı kocası.
Müftü, kısa boylu, esmer, zayi İla şişman arası, etkili bakışlı,
katmerli derili, geniş alınlı ve oldukça zeki bir adamdı. Fötr şapka
giyerdi. Ka.skeüibalk kesiminden seçilebilmek için olmalı. Şapkasını,
makamındayken bile çıkarmadığı olurdu. Makamı, iki katlı yapıdan
oluşan, bahçeli, bahçesinde arı kovanları bulunan evindeydi. Halılar
seriliydi. Halıların üst üste serildiği, çevresinde de halı yastıklar
337
bulunan sedirde otorurdu. Sık sık fetvaya gelenler olurdu. Müftünün
işi kolay değildi. Çünkü fetvâlanyla yasalara ters düşmemeye çalışırdı.
Korkak denecek derecede, hükümetin politikasına, yasalara aykurı
davranmaktan çekinirdi.
* * *
- Müftü efendi, gurban olim, ben bir "poh yedim"!
- Ne yedin, ne yedin?!
- Bir "poh yedim de ağzımdan şart çıhtı"!
- Tevbe esteğfirullah. Ola sen ne diyirsin?!
- Hele dur ki gurban olim, başıma neler geldi! Başım bata!!!
-Söle hele ne oldu oğul?
İriyan, kemikli, çilli, gür kaşlı, uzun bıyıklı genç bir adam.
"Yüzüm ayağın altına" (yani utanıyorum beni bağışla) diyerek
başladığı olayı anlattı:
Tezekliklerden komşu kansınm tezek çaldığını görmüş. Bir ses
çıkarmamış, iki ses çıkarmamış, sonunda dayanamayıp uyarmış; bir
daha çalmamasını söyleniiş. Gelin görün ki, kadın suçunu kabul
etmemiş, üstelik de, "melek gibi" yüzüne hiç de yakışmıyacak biçimde
bağırmış - çağırmış. Adama "iftira" bile atmaya kalkmış. Adam da
kızınca demiş ki: "Eğer bi daha tezeğimizden çalarsan, ben de seni
yatırıp s.mezsem; ü ç t e n dokkuza şart olsun"! "Üçten
dokuza şart" ağır bir şey. Kannm, yani bunu ağzından kaçıran kişinin
karısının "üç talâkla boş" olmasına yol açabilecek bir durum
sözkonusu. Adam eğer, tezek çaldığını söylediği kadını, dediği gibi
"yatırıp şey etmezse", kendi kansı "üçten dokuza", yani bütünüyle
"boş" olacak.
Somyordu adam:
- Şimdi söle gurban olim, ben şimdi "ne poh yiyim"?
- Oğul senin işin zor. '
Adamın karısı da durumun ciddiliğini kavramış .olmalı ki,
söylediğine göre kadın: "- Aman herif, get o kanyı şey et de bu
338
telâdan gurtulah." demiş. Şimdi adam ne yapsm? Tezeği çalan kadmı,
nasıl tutsun da "yatırıp şey etsin"? Haydi yatınp dediğini yaptı
diyelim; bu, bir "zina" olmaz mı?
- Müftü efendi, gurban olim, kitapta bir yerini bul, beni gurtar.
Böl de sene bir koç getiririm.
- Senin koçun senin olsun oğul. Koçu-moçu buah da, ağzından
om nası çıhtıysa onu söle!
- Söledim gurban olim, tam söledim. îşte öle dedim.
Genç adam bir daha anlatü söylediklerini. Müftü yüzünü
buruşturdu, kafasını kaşıdı. Sonra raftaki kitaplardan birine^ "Ali
Efendi Fetâvası"na uzandı. Alıp karıştu-dı, karışürdı. Sonunda bir
çözüm buldu.
- Sen o karıya "ben dc seni yaürıp s.mezsem." deriken, bir
zamana bağlamadın değil mi?
-Nası yani? .
- Yani "felân günü seni yaürıp s.mezsem.." demedin?
- "Heyir" (hayır), öle demedim.
;- Elese korkhma.
- Aman gurban olim müftü efendi, Allah senden razı olsun, bcq
gurtulacam hee?
- Hee. Yahnız o karı ölür.se, o zamana "keder" (kadar) dediğini
yapmadığm için, karın boş olur. ,
- Ölmez, o kan ölmez. "Ne baba deyir ki ölsün".
- Haydi get bi daha ele halt etme.
- Allah razı olsun, Allah çocuklarını bağışlasın.
Adam müftünün elini öperken son derece memnundu.
339
60
Müftüden aldığı dersi yapıyor, arasıra da çocuklarla oynamaya
gidiyordu. Oyundan döndüğünde, üstü başı su içindeydi. Bibisi, üstünü
çıkarıu, kuru giysiler verip giydirdi. Arkasından da bir müjde verdi:
- Tenekeci Mevlit'giie gedeceyik. Onlarda bir şey var, içinde
cinler varımış gibi sesler çıbarir.
Tenekeci Mevlit'ler, onların "ahbap"lanydı. Zaman zaman
karşılıklı oturmaya giderlerdi. Tutak'la iyi durumlu olanlardandı
Tenekeci Mevlil'ler. "Gramafon"ları bile vardı. İşte "içinde cinler
varımış gibi sesler çıharir." denirken sözü edilen buydu.
Çilliler Tenekeci Mevlii'lere. Karşılandılar, oturtuldular. Ve
"gramalon" çalınmaya başladı.
Aygıt ve aygıttan çıkan sesler, çok "acayip" gelmişte ona."Acâip
vc garaiplerdendir" diye düşündü. "Kıyamet alâmetleri"ndenmiş gibi
geldi. "Dcccâl'in âleti olmasın?" Ürperdi. "İçinde ya cin, ya da küçük
insanlar var. Yok.sa bu .sesler nasıl çıkabilir?" Bir şeye yoramadı. Bi
yandan dikkatle dinliyor, bi yandan da aygıtın o yanına, bu yanma,
allına, ü.siünc bakıyordu. "İnsanlar bunun içine giremez-ki. Ama cinler
girer. Cinler her şeye girer." Kafası alı üst oirnuşlu. Evin bireylcriysc,
onun, aygıun orasına burasına bakmasını, incelemesini vc şaşkınlığını
görüp gülüşüyorlardı.
Bu arada "cin"lcrdcn konuşulmaya başladı. Çünkü "Erzurumlu
cindâr (cinci) hoca" gelecekti o akşam. Onlara gelecekti. Sonra bir
komşuya gidilecek, komşunun "cin tutan" kızma baktınlacaktı.
"Zavallı kız kurtarılacaklı cinlerin elinden". Hoca daha gelmeden
konuşmalann hemen hemen tek konusuydu. Övülüyordu sürekli.
"Zincire vurulmuş delileri bile kurlarıyor"muş. "Cinlere
hükmcdiyor"muş. Yalnız hocanın kendisi de biraz "cinli"ymiş. "Deli
gibi"ymiş. "Cinlerle uğraşa uğraşa adam öyle olmuş"muş. "tâa
Erzurum'dan getirilmiş"miş. Buradaki "cinlileri kurtardıktan sonra geri
gidecekmiş"miş.
"Cindar hoca" geldi. Uzun velcara .sakallı. Uzun ve kara cübbeli.
Uzun boylu. Kara bir adam. Kuşkulu, ölkeli, "cin cin" bakışlı.
340
- Buyur hoca efendi buyur..
Sedirde, minderin üstüne buyur edildi. Aricasma yastık konuldu.
Hoca dik dik bakışlarla çevresini şöyle bir taradıktan sonra,
cfibbesini düzeltti, cebinden uzun teşbihini çıkardı. Önüne bakarak
Bsbihini çekmeye koyuldu. Arada bir de üu^iyor, silkeleniyordu. Ve
dudakları kıpırdıyor, birşeyler okuyordu.
"Cin tutmuş kız"ın babası geldi. Hocayla birlikte oradakileri,
evlerine davet ediyordu. Ama hepsinin değil, bir - ikisinin gitmesi
uygun görüldü.
- Bibi biz de gedek mi?
- Bilmem ki oğul, ayıp olmaz mı?
Yavaş konuşmuşlardı aralannda. Sonra açığa vurdular.
Gitmelerinin hiçbir sakıncası olmadığı söylendi.
Ve hoca önde, toplanıp gittiler.
Halı, kilim serili, sedirli ve geniş bir oda. Hoca yine baş köşeye
buyur edildi. Bir süre sonra "cin tuttuğu" söylenen kız getirildi. 15-16
yaşlarında güzel bir kız. İki bölük yapılmış saçları, arkadan, kalçasına
dek sarkmış. Uzun entarisi kat kat. Boyluca. Ürkek bakışlı. Özellikle,
hocaya korkuyla bakıyor.
Hoca, kızla bir odada, yalnız bulunması gerektiğini vc işini ancak
öyle yapabileceğini söyleyince bitişikteki küçük bir odaya aldıhir.
Yalnız hocanın neler yaptığına, kapının aralığından bakılacaktı.
Hocayla öyle anlaşmaya varılmışü.
O da bakıyordu kapı aralığından:
Hoca cübbesini çıkarıp bir yana koydu. Kıza yakla.şü:
- Cinlerin adını söle.
- Ne cini, cin min yoh.
- Söle kız. Adlarını söle ki, kurlarim seni.
- Vallaha yoh.
-Gördüklerimde!
- Bi şey görmirim ki. .
- De kız, beni uğraştırma.
- Aman, herife bah, ben ne deyim, bi şey görmirim ki deyim.
341
- Görirsen görirsen, Görirsen de korhirsen, ondan sölemirsen.
- Vallaha da gönnirim, biUeha da görnıirim.
Hoca kızmaya başladı. Gidip ciibbesinin cebinden bir ip çıkardı.
- Bah bu ipi görirsen? Sölemesen seni direğe bağlarım. Ve
dögerim.
Kız ağlamaya başladı. Hoca daha da kızdı. Öfkesinden gözleri iri
iri açılmışü. Kızmki de korkusundan.. Hoca kızı saçlarından yakaladı,
çeke çeke götürüp direğe bağladı. Kızda bir çığbk. Acı acı yükseliyor.
- Beni kurtann bu herifin elinden! Beni öldürecek!!!!
Anası babası çığlıkları duyarken kıvranıyorlar, ama gidip
karışmaktan çekiniyorlardı. Hocanın, kızlarını "cin"lerin elinden
kurtaracağına inanıyorlardı çünkü.
Hoca kızı dövmek için saldırırken bi yandan da ayet ve dua
okuyordu. Ne ki okuduklarının tümüne yakını yanlıştı.
O da kızın durumuna acıyordu, üstelik hocanın "câhil" olduğunu
anlamıştı. Yanındakilere söyledi:
- Bu hoca kara câhil.
- Sen ne bilirsin, o derin hocadır. Sen çocuhsun daha.
- Hoca, vallaha câhil. Ohuduklannm hepisi yannış. Ayeti de,
duayı da hep yannış ohin İnanmasaz yann siz de gelin müftüye diyek.
Oradakilerden biri iyice anlamak içiıj sordu:
- Ey hele dur sen ne diyirsin, cin çıharma yoh mu?
Küçük molla "yok" diyemedi. Çünkü öğrenmişti ki İslam'da,
temel kaynaklarda bu vardı. Herkesin bildiği "uhruc (ey cin gel çık)
duası" Peygamberin hadisine dayanıyordu. Muhammed'in kendisi de,
"deli"den, "saralı hasta"dan cin çıkarmışü. "Dua"yla ve uhruc" diyerek
"cin çıkarma" işini yapmıştı. Küçük molla bunu
"e't-Tıbbu'n-Nebevî"de okuduğunu anımsıyordu. Ayrıca iyice
anımsıyordu ki, İslam'ın en büyük "âlim"lerinin derleyip kaleme
aldıklan "Peygamberin doktoriuğu" demek olan "e't-Tıbbu'h-Nebevî"ye
göre cin çıkarma sırasında deliye ya da saralı hastaya "dayak" da
atılabilir. "Cin inatçı" olduğu ve çıkmamak için "direndiği" zaman bu
yapılu-. O sırada delinin ya da sarılı hastanın "bedenine atılan sopalar
da aslında cinin bedenine aülıyordur". Bütün bunlan okumuştu da o
342
2amanda kafasma pek yatmamışü. "Ginin elle tutulur bir bedeni mi
var ki ona sopa vurulsun da tesir etsin" diye düşünmüştü. Yine, de
"sağlam hadis'Tere, "büyük âlim"lerin yazdıklanna karşı çıkılmaması
gerektiğini biliyordu. Ne var ki, bu "Erzurumlu cindar hoca"nm
"cahilliği" belliydi. Okuduğu dualardan ve "yanlış", okuyuşlarından
belliydi.
Düşündü küçük molla; Şöyle karşılık vermeyi uygun buldu:
- Cin çıharma var. Var da, bu hoca câhil. Yannış ohir her şeyi.
Türko sözünün önemsenmediğini anlayınca, açıp kapıyı içeri
girdi.
- Sen hoca değil câhilsin.
- Ola sen kifnsin, çıh dışarıî
- Ben Arapça ohudum. Molla Nasır'da ohudum, şimdi de müftüde
ohirim! Ben sarfı bitirdim, nahivden de taa "Elfiyye"yc geldim. Fıkıh)
kelâm, mantık da ohudum. Çok şey ohudum daha da ohuyacam.
Büyük âlim olacam. Ya sen? Buraya gelmişin, ayeti, hadisi "yannış"
ohirsin. "Çoh yannış". Yarın müftüye deyecem. Kızı da bağlamışsın
dögirsin yazıh değil? Deyecem seni müftüye!
"Cindar hoca", şaşkına döndü. Bu nedenle de çocuğun sözünü
kesmeden öyle dinledi. "Müftü" lafı da onu adamakdh ürküttü. Çünkü
"cin çıkarma" İslam'ın temel kaynaklarında varsa da "resmi devlef'te
liı görevli ölan "müftü"nün "resmen" onaylayacağı şey değildi.
Cinci, kızı bağladığı ipi çözdü. Kız titriyordu. Gözleri de
kocaman kocaman olmuştu. İçli içli ağladı. Hoca da ağu" ağır ve suçlu
suçlu cübbesini alıp sıvıştı.
Cinci hocalar da yörenin gerçeklerinden. "Cinleri topIar"lar,
"cüüeri kovar"lar, "cinle;ri yakalamak" için "cinlilere adlarını
s0yfctir"ler. Ve söyletmek için de bağırta bağuta döverler. Kuşkusuz
bütün bımların karşılığında da "Peygamberden kalma geleneği" yerine
getirq> "ücret"lerini alırlar. Alabildiğine yaygmdu "cindar" hocalar.,
Kimi "az «tein", kimi "çok derin"dir. Ve çok ustadırlar halkı inandırıp
kandumakta.
* * *
343
"Türko", müftüden ders alıp okuyordu. Ama müftü, "kelâm",
"âlet", "mantık" gibi alanlarda pek yararlı olamamaya başlamıştı.
Bununla birlikte yararlı olduğu alanlar da vardı: Özellikle "hat", yani
yazı sanaü. Kur'an, "tecvid", "fıkıh","hadis" gibi alanlarda da iyiydi.
Birkaç ay okudu müftünün yanında, ilkyaz gelmişti. Kimi kuşlar,
karlarm eridiği yerlerde, karların altından başlarını çıkaran "kar
çiçekleri", arslan ağızlı nevruz çiçekleri ilkyazı tüm kokusuyla
yaymıştı çevreye. Sevinciyle, coşkusuyla... Yavaş da olsa doğa
"uyanıyor"du. Kar sularının çamurlarla birlikte doldurduğu ve
kabarttığı Murat ırmağı, çamurlu, ölkeli, deli deli akıyordu durmadan.
Karşıdan karşıya geçişler, "sal"larla oluyordu. Bu arada yeni başlayan
köprü yapımı. Kocaman bir şey, köprü yapılan yerde vuruyordu
kazıkların tepesine. "Tak, tak, tak". Kafalarına vurulan kazıklar dibe
biraz daha batmaktan başka bir yol bulamıyordu. Şâir Mütelemmis'in
dediği gibi bu kazıklara acıyan da yokuı.
* * *
"Türko"nun babası gelmişti. Ve oğlunu alıp götürecekti.
Abdul Hoca, Muş'un Bulanık (Kop) ilçesine bağlı Milibar
köyünde "imam durmuş"lu. Evini de "Simo"dan oraya taşıyıp
götürmüştü. Bu arada yakında bir köyde çok "âlim", yanında "talebe"
okutan bir hoca adını duymuştu. "Molla Zahir". Duyar duymaz da
gidip hocayla görüşmüş, oğlunun durumunu anlatmış, bundan böyle o
hocanın okutmasını istemişti. Molla Zahir de kabul etmiş, söz
vermişti. Köyün camii, hocanın öğrencileriyle doluydu. Kartallı
köyünde olduğu gibi bu köyde de "faki"ler, camide yatıp kalkıyorlardı.
Yemeleri, içmeleri de köylüden sağlanıyordu. KartaHı'da olduğu gibi.
Vc yine KartaHı'da olduğu gibi, caminin yakınında " k u l l e t e y n "
vardı.
"Türko" için yeni bir "kulieteyn"li yaşam başlayacaktı. Yine aynı
türden ilişkiler içinde...
"Türko" babasıyla birlikte gidecekti. Milibar köyünün ileri
gelenlerinden ve okumuş yazmışlarından "Hamza Efendi"nin 13
yaşındaki güzel kızı Sürahi'yle sözlenecekti. Bir yandan da "faki"li.
344
"râtib"li, "kulleteyn"li köyde. Molla Zâhir'den yeni ve daha ileri
dersler alacaktı. Okuyacak, okuyacakü...^Aynı hedefe ulaşmak için:
Basra'da, Kûfe'de bile bulunamayacak ölçüde âlim olmak"...
"Türko"nun herkese birşeyler verebilecek bir "okul" niteliğindeki
"roman"ınm 12 yaşma değin olan bölümü böyle. Burada kimi yer ve
kişi adları değişik olarak yer almışsa da, çoğu aynı. "Belgesel". Yer
alan kitap, ders adları gerçek; dinsel konular da her zaman
gösterilebilecek temel İslam kaynaklarma dayalıdır. Anlatdanlara
islerseniz "roman" demeyin. "Romanlaşan gerçekler"... Edebiyattaki
"edeb"li "aydın"ım bilir misin nedir "kulleteyn"? Ve bilir misin onu
yaratan Şeriat nasd bir ilkelliktir? "Türko" ise onun içinde gelişen
"ölüm"ü. Bilir misin?
345










Y A Z A R I N " K U R ' A N A N S İ K L O P E D Î S Î " N E
İ L İ Ş K İ N İ L G İ L İ Ç E V R E L E R İ N
G Ö R Ü Ş L E R İ N D E N B İ R D E M E T
Kur'an" AnsikİGpedisi'nin hazırlandığım duyduğum zaman sevincim
çok büyük oldu; çünkü bu tür bilimsel ve ciddi eserler, bizim din
bilgini geçinenlerin dışındaki bilginler, çoğunlukla da müslüman olmayan
bilginler tarafından hazırlanmıştır. Örneğin Kur'an dizini,
Flügel tarafından, altı mıaeber hadis kitaplan dışındakileri de içine alarak
muazzam bir karşılaştırmalı, konulan tasnif edilmiş hadis konkordansı
da Vensink tarafından, yıllarca harcanan bir emek ürünü olarak
yayınlanmıştır.
Bunlardan daha önemli olan elimizdeki Kur'an Ansiklopedisi bu
kez bir Türk bilirri adamı tarafından hazu-lanmıştır. Yazar Turan Dursun,
uzun yıllar Ankara TRTsinde din ve ahlak yaymlanm yönetmiş
ve yine uzun bir süre Sivas Müftülüğü yapmıştu".
İslam! bilimleri ve arapçayı hakkıyla bilen Turan Dursun bu
eseriyle islamm gerçek amaçlannm, ilkelerinin iyice anlaşılarak
hurafelerden uzaklaşılmasiiîa hizmet edecektir.
O, Kur'an'daki bütün sözcüklerin ve terimlerin kökenlerine inmiş,
niçin ve ne anlamda kullamldıklannı, olaylann akışı arap-islam topluluğunun
gelişişi sentezleriyle işlemiştir. Bu niteliğiyle bu ansiklopedi,
ünlü ingilb. arâp edebiyatı uzmanı Arthur JEFFERY'nin hazırlayıp
1938'de Mısır'ın JCahire şehrinde basürdığı "The Foreign Vocabulary
of the Qur'an" adlı eserinden daha önemlidir. Çünkü A. Jeffery, sadece
Kur'an'daki sözcüklerin kökenlerini saptamıştır. Sayın Turan Dursun
ise, aynı şeyi yaptıktan başka; alındıkları dillerdeki asd anlamlarını
karşılaştırarak sonuçlar çıkarmışör.
Türkiye'cte ve dünyada ilk kez yaymlanan bu Kur'an Ansiklopedisi
sayesinde bu konunun müslüman ve gayr-i müslim meraklıları, tamamiyle
ana kaynaklara ve sağlam belgelere dayanılarak hazırlanmış bilgileri
elde etmiş olacaklardır.
Bu nitelikleri dolayısıyla bu değerli esere, din!, sosyal ve tarihi
alanlarda eğitim yapan okullann büyük ilgi duyacağmı umuyorum. .
Memleketimize böylesine değerli bir eser kazandıran T. Dursun'u
tebrik eder, basanlar dilerim.
Prof. Dr. Neşet ÇAĞAT
346
Kur'an yalnız İslâm dininin değil, İslâm hukukunun da an
kaynağıdır. Bundan dolayıdır ki, Kur'an'm hukuk kurallannı içere
ayetlerinin ne zaman, hangi olay üzerine ve niçin geldiklerinin iyio
irdelenip açıklanması çok önemlidir. Aynca Kur'an'da sonradan geleı
bir âyet daha önce gelen bir ayetle çelişiyorsa, önce gelen âye
"mensuh" hükümsüz sayıldığından vc bu husus Bakara sûresinin lOf
âyetindeki: "Her hangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldım: vey
unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerin
getiririz..." hükümü teyid edilmiş olduğundan, hukuk bakımmdâı
hangi âyetin, hangi âyetle neshedilmiş olduğunun tartışmasız olaral
saplanması da özel bir önem taşır.
Bütün diller durmadan değişmektedirler. Sözcükler anlamlann
yitirmekte, yeni anlamlar kazanmakta, değişik anlamlara
gelmektedirler. Bir örnek vermek gerekirse: Elli yıl önce doğrudaı
doğruya "aldaünak" demek olan "iğfal etmek" bugün gazetelerimiz
sayesinde "ırza tecavüz etmek" anlamında dilimize yerleşmiş
bulunmaktadır. Bundan ötürü âyetlere anlam verirken, sözcüklerin
bundan 1400 yıl önce ne anlama geldiklerini bilmek ve âyeüeri ona
göreanlayıpyommlamak gerekir.
Çok uzun ydlar önceden tanıdığım ve bilimsel kişiliğine,
yorulmak bilmez çalışma aznîine ve eski arapça bilgisine hayran
olduğum Sayın Turan Dursun'up "Kur'an Ansiklopedisi" adi allında
Kur'an'ı ansiklopedik açıdan inceleyen ve yalnız hukuk sorunlannı
değil Kur'an'm içerdiği bütün sorunları kapsayan bir yapıt hazulamış
olduğunu öğrenmem beni çok sevindirdi.
Bu yapıtın "Allah" maddesini inceleyince Sayın T. Dursun'un
yapıtını tam bir vukufla, objektif ve çağdaş bilim yöntemlerine göre
hazırlamış olduğunu gördüm. Bu büyük yapıt yayınlandığında
konunun her yönü ile ilgili herkesi doyurucu olacağından ve
ülkemizde büyük bir boşluğu dolduracağından hiç kuşkum yoktur.
Yapıtı hazırlayan Sn. T. Dursun'u ve yayınlayacak olanlan şimdiden
kuüanm.

Neva
30-09-2012, 07:24
Başı kocaman sanlı, bumu dolma gibi, kat kat giysili, şişman birkoca
kan. "Kınktan - çıkıktan çok iyi anlar"mış. Kola baktı,
- Bi şey yoh. Birez incinmiş. Şimdi sararım, bir - iki güne'
kalmaz geçer. .
Bir şeylerle sardı. Karşılığında da, götürülen yumurtâlan aldı.
Eve gelince Fayık, Memet'in tutumunu anlattı anasma:
- Ana bu Memet var ya!
-Hee!
- Duran kızağım alınca beddua etti. "İnşallah düşer-ölürsün" dedi.
Memet de oradaydı. Anası:
- Kel fesat, sen beddua ettin de, oğlan düştü kızahtan. Sen ona
gurban olasm. O, bir tek oğul; Ağzı da Kur'an'lı. Senin gibi kâfirin
dölü değil.
Memet başladı kendini savunmaya.
- Ana ben ne ettim ona? Kendi düştü. "Zeten" kaymasını bilmir.
Ohumahtan başka neyi bilir ki. »Savağın biri".
Anası elindeki süpürgeyi fırlattı ona.
- Seni hmzınn dölü. Bir de konuşirsiri hee!
Ve Memet'i önüne kaüp kovaladı.-
* * *
Ahmet enişte ("Cınk Ahmet") homurdamyordu.
- Bu oğlan buraya yemeye, içmeye, oynamaya mı geldi..
Türünden.
Ne ki Refik vardı. Ve babası, Refik'e karşı pek ileri gidemiyordu.
Refik, dayısının oğlunu tutuyordu, överek ve övünerek de sağda solda
anlatıyordu onu.
O da artık okuması gerektiğini düşündü; müftünün evinin yolunu
tuttu. Elinde kitaplarla vardı müftüye. Müftü, görür görmez tanıdı.
Müftünün elini öptü.
- Berhudar ol oğul. Demek aıtıh burda ohuyacan.
334
-Hee.
- Ey oldu, ey. Ben sene yazı da örgetirim.
Müftü Şükrü Baleı'nın "hattatlığı, her yerde söylenirdi. Türlü
türlü kalemleri, türlü türlü boyalan vardı. Yazdan, inci gibi dizerdi.
Ve ilk derse başladılar. "Kur'an ve hadis ezberi"nden,
"Teberrüken", yani kutlu, uğurlu olsun diye.. Daha sonraki günlerde
de öteki derslere geçilecekti.
335
59
Tütak'm bağlı bulunduğu Ağrı (Karaköse), hayvancılığın baskın
olduğu bir ildir. Kentin içinde değilse bile, köylerinde, çoğu
kasabalannda, Kürtler çoğunluktadır. Ve oldukça sert geçen, uzun
süren kışlarla; "bey"ler (beg), egemendir. Büyük ağalara, genellikle
"bey" denir. Her birinin en az, üç - beş (kiminin yirmi - otuz) köyü
bulunur. Kışlarla "bey"ler, halkın değişmez gerçeklerindehdir. Kıllara
da, beylere de "Tanrısallık" verilir. Beylerin kimi yalnızca "bey"dir.
Hâlis bey, İbrahim Bey gibi. Kimiyse hem "bey"dir, hem de "şcyh"lir.
Kasım Kührcvı gibi. Yalnızca "bey" olanlar da, "şeyh"lerie içiçedirler.
Hepsinde Tann adına iş yapma, bekçilik etme özelliği görülür,
gösterilir. Halksa genellikle yoksul ve "dünya nimeıleri"nden yoksun.
Aynı durum Tutak'ta da geçerlidir. Tutak, Murat Irmağı kıyısında
kurulu, en eski ilçelerden. Büyükçe bir köy. "Hokumat"ı
(Kaymakamlık), minareli camisi ve küçük bir çarşısıyla aynlır öteki
köylerden. İçinde Türkler çoğunİukta, köylerindeyse Kürtler. Sürekli
bir Türk-Kürt çatışmasına tanık olunur. Bunda da en büyük rol
oynayan "bey"lerdir. Beyler, partilere, parlamentoya da girerler.
Böylece siyasal çekişmelerde de rol alırlar. Yani Türk - Kürt
kavgasında,'bunun uzantısı da bulunur. Kürt beylei:, Kürtlere sahip
çıkma çabalarını sergilerler halk arasında. Ama "resmi" makamlarda,
"biz Kürdüz" demezler. Tersine, koyu "Türk" ve '"Türkçü" olurlar.
Tutak'taki hemen hiç eksilmeyen Türk - Kürt çatışmalarında, küçük
çaph ve "kahraman" olarak ortaya atılan Türk beyler (Receb Bey, Bedri
Bey gibi) ile, Kürt beyler birbirlerine girerler, birbirlerini öldürürler.
Müftünün evli kızıyla oynaştığı söylentisi çıkan Reşit Bey, Tutak'ta
öldürülmüştür. Bedri Bey, "kahraman" olarak ortaya atılıp, gizli gizli
"- Onu ben öldürdüm!" demiştir. Ve Bedri Bey de, "Kürtler" fârafmdan
öldürülmüştür. Reşit Bey, Hâlis Bey'in kardeşidir. "Kürt" oldukları,
Türk - Kürt çatışmasında vebasında yer aldıklan halde, soyadlân:
Öztürk'tür. Yani soyadları güven, cesur, yılmaz, aydın., olan
kimselerin bu soyadlannın gerçekte güvenilir, cesur, yılmaz, aydın.,
olmalarına yetmediği gibi, bu beylerin soyadlannın "Öztürk" olması
336
ita, yöredeki "Türklerle mücadele"den vazgeçmelerine yetmiyordu.
Resmen "Öztürk"tüler. Hâlis Öztürk, DP'den milletvekili olacak,
Yassıada'ya gönderilecek, ünlü mahkemede Türkçeyi güçlükle
konuşacak. Vc 27 Mayıs'tan sonra çıkarılacak bir yasayla, ağalığı
dağıünaya yönelik olarak, kimi kardeşleriyle birlikte aile bireyleri,
ynıdun başka kesimlerine göçmeye zorlanacakur. Ne var ki daha sonra,
hcrşcyin eskisi gibi olduğu, beylerin daha da güçlendiği görülecektir.
Tutak Müftüsü Şükrü Balcı da, küçük çaplı Türk beyler arasmda
yer almaktaydı. Yani maddi durumu, orta durumlulardan daha iyiydi.
Türk olmakla birlikte, Kürtlerle olan çaüşmanm içine girmemekteydi."
Kürt beylerle iyi ilişkiler içindeydi. Belki de evli kızmm Reşit Bey'Ie
dost olması ve oynaştıklan yolundaki söylentiler, müftünün bu
tutumunun uzantısmdan kaynaklanıyordu.
Müftünün, biri öğretmen iki de oğlu vardı. Selim ve Mustafa.
Selim Balcı, iyi bir öğretmen olarak tanınırdı. Ama kimilerince
"dinsiz" olarak nitelenirdi. Bunun da. Selim Bey'in, kimi namazları
aksatıyor olmasından ileri geldiği söylenebilir. Yörede "dindarlık"
baskın olduğu için, bir "müftü oğlu"nun, "çok sofu" olması
bekleniyordu. "Çok sofu" olmaksa, öğretmenlikle kolay kolay
bağdaşamıyordu. Cumhuriyet Dcvlcti'nin o dönemlerinde, milli
eğilimde, "laiklik" egemendi, ödünler başlatılmamıştı daha.
Müftünün aile bireyleri içinde cn göze çarpan, karısıydı. İki
metreye yakın boyu vardı, şişmandı. Ve o dönemin ölçülerine göre
"açık" bile sayılabilirdi. Çarşaf filan giymczdi çünkü. Kocasına, yani
müftüye, "efendi hazretleri" diye seslenir olsa da, egemendi. Onun
sözünden pek çıkmazdı kocası.
Müftü, kısa boylu, esmer, zayi İla şişman arası, etkili bakışlı,
katmerli derili, geniş alınlı ve oldukça zeki bir adamdı. Fötr şapka
giyerdi. Ka.skeüibalk kesiminden seçilebilmek için olmalı. Şapkasını,
makamındayken bile çıkarmadığı olurdu. Makamı, iki katlı yapıdan
oluşan, bahçeli, bahçesinde arı kovanları bulunan evindeydi. Halılar
seriliydi. Halıların üst üste serildiği, çevresinde de halı yastıklar
337
bulunan sedirde otorurdu. Sık sık fetvaya gelenler olurdu. Müftünün
işi kolay değildi. Çünkü fetvâlanyla yasalara ters düşmemeye çalışırdı.
Korkak denecek derecede, hükümetin politikasına, yasalara aykurı
davranmaktan çekinirdi.
* * *
- Müftü efendi, gurban olim, ben bir "poh yedim"!
- Ne yedin, ne yedin?!
- Bir "poh yedim de ağzımdan şart çıhtı"!
- Tevbe esteğfirullah. Ola sen ne diyirsin?!
- Hele dur ki gurban olim, başıma neler geldi! Başım bata!!!
-Söle hele ne oldu oğul?
İriyan, kemikli, çilli, gür kaşlı, uzun bıyıklı genç bir adam.
"Yüzüm ayağın altına" (yani utanıyorum beni bağışla) diyerek
başladığı olayı anlattı:
Tezekliklerden komşu kansınm tezek çaldığını görmüş. Bir ses
çıkarmamış, iki ses çıkarmamış, sonunda dayanamayıp uyarmış; bir
daha çalmamasını söyleniiş. Gelin görün ki, kadın suçunu kabul
etmemiş, üstelik de, "melek gibi" yüzüne hiç de yakışmıyacak biçimde
bağırmış - çağırmış. Adama "iftira" bile atmaya kalkmış. Adam da
kızınca demiş ki: "Eğer bi daha tezeğimizden çalarsan, ben de seni
yatırıp s.mezsem; ü ç t e n dokkuza şart olsun"! "Üçten
dokuza şart" ağır bir şey. Kannm, yani bunu ağzından kaçıran kişinin
karısının "üç talâkla boş" olmasına yol açabilecek bir durum
sözkonusu. Adam eğer, tezek çaldığını söylediği kadını, dediği gibi
"yatırıp şey etmezse", kendi kansı "üçten dokuza", yani bütünüyle
"boş" olacak.
Somyordu adam:
- Şimdi söle gurban olim, ben şimdi "ne poh yiyim"?
- Oğul senin işin zor. '
Adamın karısı da durumun ciddiliğini kavramış .olmalı ki,
söylediğine göre kadın: "- Aman herif, get o kanyı şey et de bu
338
telâdan gurtulah." demiş. Şimdi adam ne yapsm? Tezeği çalan kadmı,
nasıl tutsun da "yatırıp şey etsin"? Haydi yatınp dediğini yaptı
diyelim; bu, bir "zina" olmaz mı?
- Müftü efendi, gurban olim, kitapta bir yerini bul, beni gurtar.
Böl de sene bir koç getiririm.
- Senin koçun senin olsun oğul. Koçu-moçu buah da, ağzından
om nası çıhtıysa onu söle!
- Söledim gurban olim, tam söledim. îşte öle dedim.
Genç adam bir daha anlatü söylediklerini. Müftü yüzünü
buruşturdu, kafasını kaşıdı. Sonra raftaki kitaplardan birine^ "Ali
Efendi Fetâvası"na uzandı. Alıp karıştu-dı, karışürdı. Sonunda bir
çözüm buldu.
- Sen o karıya "ben dc seni yaürıp s.mezsem." deriken, bir
zamana bağlamadın değil mi?
-Nası yani? .
- Yani "felân günü seni yaürıp s.mezsem.." demedin?
- "Heyir" (hayır), öle demedim.
;- Elese korkhma.
- Aman gurban olim müftü efendi, Allah senden razı olsun, bcq
gurtulacam hee?
- Hee. Yahnız o karı ölür.se, o zamana "keder" (kadar) dediğini
yapmadığm için, karın boş olur. ,
- Ölmez, o kan ölmez. "Ne baba deyir ki ölsün".
- Haydi get bi daha ele halt etme.
- Allah razı olsun, Allah çocuklarını bağışlasın.
Adam müftünün elini öperken son derece memnundu.
339
60
Müftüden aldığı dersi yapıyor, arasıra da çocuklarla oynamaya
gidiyordu. Oyundan döndüğünde, üstü başı su içindeydi. Bibisi, üstünü
çıkarıu, kuru giysiler verip giydirdi. Arkasından da bir müjde verdi:
- Tenekeci Mevlit'giie gedeceyik. Onlarda bir şey var, içinde
cinler varımış gibi sesler çıbarir.
Tenekeci Mevlit'ler, onların "ahbap"lanydı. Zaman zaman
karşılıklı oturmaya giderlerdi. Tutak'la iyi durumlu olanlardandı
Tenekeci Mevlil'ler. "Gramafon"ları bile vardı. İşte "içinde cinler
varımış gibi sesler çıharir." denirken sözü edilen buydu.
Çilliler Tenekeci Mevlii'lere. Karşılandılar, oturtuldular. Ve
"gramalon" çalınmaya başladı.
Aygıt ve aygıttan çıkan sesler, çok "acayip" gelmişte ona."Acâip
vc garaiplerdendir" diye düşündü. "Kıyamet alâmetleri"ndenmiş gibi
geldi. "Dcccâl'in âleti olmasın?" Ürperdi. "İçinde ya cin, ya da küçük
insanlar var. Yok.sa bu .sesler nasıl çıkabilir?" Bir şeye yoramadı. Bi
yandan dikkatle dinliyor, bi yandan da aygıtın o yanına, bu yanma,
allına, ü.siünc bakıyordu. "İnsanlar bunun içine giremez-ki. Ama cinler
girer. Cinler her şeye girer." Kafası alı üst oirnuşlu. Evin bireylcriysc,
onun, aygıun orasına burasına bakmasını, incelemesini vc şaşkınlığını
görüp gülüşüyorlardı.
Bu arada "cin"lcrdcn konuşulmaya başladı. Çünkü "Erzurumlu
cindâr (cinci) hoca" gelecekti o akşam. Onlara gelecekti. Sonra bir
komşuya gidilecek, komşunun "cin tutan" kızma baktınlacaktı.
"Zavallı kız kurtarılacaklı cinlerin elinden". Hoca daha gelmeden
konuşmalann hemen hemen tek konusuydu. Övülüyordu sürekli.
"Zincire vurulmuş delileri bile kurlarıyor"muş. "Cinlere
hükmcdiyor"muş. Yalnız hocanın kendisi de biraz "cinli"ymiş. "Deli
gibi"ymiş. "Cinlerle uğraşa uğraşa adam öyle olmuş"muş. "tâa
Erzurum'dan getirilmiş"miş. Buradaki "cinlileri kurtardıktan sonra geri
gidecekmiş"miş.
"Cindar hoca" geldi. Uzun velcara .sakallı. Uzun ve kara cübbeli.
Uzun boylu. Kara bir adam. Kuşkulu, ölkeli, "cin cin" bakışlı.
340
- Buyur hoca efendi buyur..
Sedirde, minderin üstüne buyur edildi. Aricasma yastık konuldu.
Hoca dik dik bakışlarla çevresini şöyle bir taradıktan sonra,
cfibbesini düzeltti, cebinden uzun teşbihini çıkardı. Önüne bakarak
Bsbihini çekmeye koyuldu. Arada bir de üu^iyor, silkeleniyordu. Ve
dudakları kıpırdıyor, birşeyler okuyordu.
"Cin tutmuş kız"ın babası geldi. Hocayla birlikte oradakileri,
evlerine davet ediyordu. Ama hepsinin değil, bir - ikisinin gitmesi
uygun görüldü.
- Bibi biz de gedek mi?
- Bilmem ki oğul, ayıp olmaz mı?
Yavaş konuşmuşlardı aralannda. Sonra açığa vurdular.
Gitmelerinin hiçbir sakıncası olmadığı söylendi.
Ve hoca önde, toplanıp gittiler.
Halı, kilim serili, sedirli ve geniş bir oda. Hoca yine baş köşeye
buyur edildi. Bir süre sonra "cin tuttuğu" söylenen kız getirildi. 15-16
yaşlarında güzel bir kız. İki bölük yapılmış saçları, arkadan, kalçasına
dek sarkmış. Uzun entarisi kat kat. Boyluca. Ürkek bakışlı. Özellikle,
hocaya korkuyla bakıyor.
Hoca, kızla bir odada, yalnız bulunması gerektiğini vc işini ancak
öyle yapabileceğini söyleyince bitişikteki küçük bir odaya aldıhir.
Yalnız hocanın neler yaptığına, kapının aralığından bakılacaktı.
Hocayla öyle anlaşmaya varılmışü.
O da bakıyordu kapı aralığından:
Hoca cübbesini çıkarıp bir yana koydu. Kıza yakla.şü:
- Cinlerin adını söle.
- Ne cini, cin min yoh.
- Söle kız. Adlarını söle ki, kurlarim seni.
- Vallaha yoh.
-Gördüklerimde!
- Bi şey görmirim ki. .
- De kız, beni uğraştırma.
- Aman, herife bah, ben ne deyim, bi şey görmirim ki deyim.
341
- Görirsen görirsen, Görirsen de korhirsen, ondan sölemirsen.
- Vallaha da gönnirim, biUeha da görnıirim.
Hoca kızmaya başladı. Gidip ciibbesinin cebinden bir ip çıkardı.
- Bah bu ipi görirsen? Sölemesen seni direğe bağlarım. Ve
dögerim.
Kız ağlamaya başladı. Hoca daha da kızdı. Öfkesinden gözleri iri
iri açılmışü. Kızmki de korkusundan.. Hoca kızı saçlarından yakaladı,
çeke çeke götürüp direğe bağladı. Kızda bir çığbk. Acı acı yükseliyor.
- Beni kurtann bu herifin elinden! Beni öldürecek!!!!
Anası babası çığlıkları duyarken kıvranıyorlar, ama gidip
karışmaktan çekiniyorlardı. Hocanın, kızlarını "cin"lerin elinden
kurtaracağına inanıyorlardı çünkü.
Hoca kızı dövmek için saldırırken bi yandan da ayet ve dua
okuyordu. Ne ki okuduklarının tümüne yakını yanlıştı.
O da kızın durumuna acıyordu, üstelik hocanın "câhil" olduğunu
anlamıştı. Yanındakilere söyledi:
- Bu hoca kara câhil.
- Sen ne bilirsin, o derin hocadır. Sen çocuhsun daha.
- Hoca, vallaha câhil. Ohuduklannm hepisi yannış. Ayeti de,
duayı da hep yannış ohin İnanmasaz yann siz de gelin müftüye diyek.
Oradakilerden biri iyice anlamak içiıj sordu:
- Ey hele dur sen ne diyirsin, cin çıharma yoh mu?
Küçük molla "yok" diyemedi. Çünkü öğrenmişti ki İslam'da,
temel kaynaklarda bu vardı. Herkesin bildiği "uhruc (ey cin gel çık)
duası" Peygamberin hadisine dayanıyordu. Muhammed'in kendisi de,
"deli"den, "saralı hasta"dan cin çıkarmışü. "Dua"yla ve uhruc" diyerek
"cin çıkarma" işini yapmıştı. Küçük molla bunu
"e't-Tıbbu'n-Nebevî"de okuduğunu anımsıyordu. Ayrıca iyice
anımsıyordu ki, İslam'ın en büyük "âlim"lerinin derleyip kaleme
aldıklan "Peygamberin doktoriuğu" demek olan "e't-Tıbbu'h-Nebevî"ye
göre cin çıkarma sırasında deliye ya da saralı hastaya "dayak" da
atılabilir. "Cin inatçı" olduğu ve çıkmamak için "direndiği" zaman bu
yapılu-. O sırada delinin ya da sarılı hastanın "bedenine atılan sopalar
da aslında cinin bedenine aülıyordur". Bütün bunlan okumuştu da o
342
2amanda kafasma pek yatmamışü. "Ginin elle tutulur bir bedeni mi
var ki ona sopa vurulsun da tesir etsin" diye düşünmüştü. Yine, de
"sağlam hadis'Tere, "büyük âlim"lerin yazdıklanna karşı çıkılmaması
gerektiğini biliyordu. Ne var ki, bu "Erzurumlu cindar hoca"nm
"cahilliği" belliydi. Okuduğu dualardan ve "yanlış", okuyuşlarından
belliydi.
Düşündü küçük molla; Şöyle karşılık vermeyi uygun buldu:
- Cin çıharma var. Var da, bu hoca câhil. Yannış ohir her şeyi.
Türko sözünün önemsenmediğini anlayınca, açıp kapıyı içeri
girdi.
- Sen hoca değil câhilsin.
- Ola sen kifnsin, çıh dışarıî
- Ben Arapça ohudum. Molla Nasır'da ohudum, şimdi de müftüde
ohirim! Ben sarfı bitirdim, nahivden de taa "Elfiyye"yc geldim. Fıkıh)
kelâm, mantık da ohudum. Çok şey ohudum daha da ohuyacam.
Büyük âlim olacam. Ya sen? Buraya gelmişin, ayeti, hadisi "yannış"
ohirsin. "Çoh yannış". Yarın müftüye deyecem. Kızı da bağlamışsın
dögirsin yazıh değil? Deyecem seni müftüye!
"Cindar hoca", şaşkına döndü. Bu nedenle de çocuğun sözünü
kesmeden öyle dinledi. "Müftü" lafı da onu adamakdh ürküttü. Çünkü
"cin çıkarma" İslam'ın temel kaynaklarında varsa da "resmi devlef'te
liı görevli ölan "müftü"nün "resmen" onaylayacağı şey değildi.
Cinci, kızı bağladığı ipi çözdü. Kız titriyordu. Gözleri de
kocaman kocaman olmuştu. İçli içli ağladı. Hoca da ağu" ağır ve suçlu
suçlu cübbesini alıp sıvıştı.
Cinci hocalar da yörenin gerçeklerinden. "Cinleri topIar"lar,
"cüüeri kovar"lar, "cinle;ri yakalamak" için "cinlilere adlarını
s0yfctir"ler. Ve söyletmek için de bağırta bağuta döverler. Kuşkusuz
bütün bımların karşılığında da "Peygamberden kalma geleneği" yerine
getirq> "ücret"lerini alırlar. Alabildiğine yaygmdu "cindar" hocalar.,
Kimi "az «tein", kimi "çok derin"dir. Ve çok ustadırlar halkı inandırıp
kandumakta.
* * *
343
"Türko", müftüden ders alıp okuyordu. Ama müftü, "kelâm",
"âlet", "mantık" gibi alanlarda pek yararlı olamamaya başlamıştı.
Bununla birlikte yararlı olduğu alanlar da vardı: Özellikle "hat", yani
yazı sanaü. Kur'an, "tecvid", "fıkıh","hadis" gibi alanlarda da iyiydi.
Birkaç ay okudu müftünün yanında, ilkyaz gelmişti. Kimi kuşlar,
karlarm eridiği yerlerde, karların altından başlarını çıkaran "kar
çiçekleri", arslan ağızlı nevruz çiçekleri ilkyazı tüm kokusuyla
yaymıştı çevreye. Sevinciyle, coşkusuyla... Yavaş da olsa doğa
"uyanıyor"du. Kar sularının çamurlarla birlikte doldurduğu ve
kabarttığı Murat ırmağı, çamurlu, ölkeli, deli deli akıyordu durmadan.
Karşıdan karşıya geçişler, "sal"larla oluyordu. Bu arada yeni başlayan
köprü yapımı. Kocaman bir şey, köprü yapılan yerde vuruyordu
kazıkların tepesine. "Tak, tak, tak". Kafalarına vurulan kazıklar dibe
biraz daha batmaktan başka bir yol bulamıyordu. Şâir Mütelemmis'in
dediği gibi bu kazıklara acıyan da yokuı.
* * *
"Türko"nun babası gelmişti. Ve oğlunu alıp götürecekti.
Abdul Hoca, Muş'un Bulanık (Kop) ilçesine bağlı Milibar
köyünde "imam durmuş"lu. Evini de "Simo"dan oraya taşıyıp
götürmüştü. Bu arada yakında bir köyde çok "âlim", yanında "talebe"
okutan bir hoca adını duymuştu. "Molla Zahir". Duyar duymaz da
gidip hocayla görüşmüş, oğlunun durumunu anlatmış, bundan böyle o
hocanın okutmasını istemişti. Molla Zahir de kabul etmiş, söz
vermişti. Köyün camii, hocanın öğrencileriyle doluydu. Kartallı
köyünde olduğu gibi bu köyde de "faki"ler, camide yatıp kalkıyorlardı.
Yemeleri, içmeleri de köylüden sağlanıyordu. KartaHı'da olduğu gibi.
Vc yine KartaHı'da olduğu gibi, caminin yakınında " k u l l e t e y n "
vardı.
"Türko" için yeni bir "kulieteyn"li yaşam başlayacaktı. Yine aynı
türden ilişkiler içinde...
"Türko" babasıyla birlikte gidecekti. Milibar köyünün ileri
gelenlerinden ve okumuş yazmışlarından "Hamza Efendi"nin 13
yaşındaki güzel kızı Sürahi'yle sözlenecekti. Bir yandan da "faki"li.
344
"râtib"li, "kulleteyn"li köyde. Molla Zâhir'den yeni ve daha ileri
dersler alacaktı. Okuyacak, okuyacakü...^Aynı hedefe ulaşmak için:
Basra'da, Kûfe'de bile bulunamayacak ölçüde âlim olmak"...
"Türko"nun herkese birşeyler verebilecek bir "okul" niteliğindeki
"roman"ınm 12 yaşma değin olan bölümü böyle. Burada kimi yer ve
kişi adları değişik olarak yer almışsa da, çoğu aynı. "Belgesel". Yer
alan kitap, ders adları gerçek; dinsel konular da her zaman
gösterilebilecek temel İslam kaynaklarma dayalıdır. Anlatdanlara
islerseniz "roman" demeyin. "Romanlaşan gerçekler"... Edebiyattaki
"edeb"li "aydın"ım bilir misin nedir "kulleteyn"? Ve bilir misin onu
yaratan Şeriat nasd bir ilkelliktir? "Türko" ise onun içinde gelişen
"ölüm"ü. Bilir misin?
345










Y A Z A R I N " K U R ' A N A N S İ K L O P E D Î S Î " N E
İ L İ Ş K İ N İ L G İ L İ Ç E V R E L E R İ N
G Ö R Ü Ş L E R İ N D E N B İ R D E M E T
Kur'an" AnsikİGpedisi'nin hazırlandığım duyduğum zaman sevincim
çok büyük oldu; çünkü bu tür bilimsel ve ciddi eserler, bizim din
bilgini geçinenlerin dışındaki bilginler, çoğunlukla da müslüman olmayan
bilginler tarafından hazırlanmıştır. Örneğin Kur'an dizini,
Flügel tarafından, altı mıaeber hadis kitaplan dışındakileri de içine alarak
muazzam bir karşılaştırmalı, konulan tasnif edilmiş hadis konkordansı
da Vensink tarafından, yıllarca harcanan bir emek ürünü olarak
yayınlanmıştır.
Bunlardan daha önemli olan elimizdeki Kur'an Ansiklopedisi bu
kez bir Türk bilirri adamı tarafından hazu-lanmıştır. Yazar Turan Dursun,
uzun yıllar Ankara TRTsinde din ve ahlak yaymlanm yönetmiş
ve yine uzun bir süre Sivas Müftülüğü yapmıştu".
İslam! bilimleri ve arapçayı hakkıyla bilen Turan Dursun bu
eseriyle islamm gerçek amaçlannm, ilkelerinin iyice anlaşılarak
hurafelerden uzaklaşılmasiiîa hizmet edecektir.
O, Kur'an'daki bütün sözcüklerin ve terimlerin kökenlerine inmiş,
niçin ve ne anlamda kullamldıklannı, olaylann akışı arap-islam topluluğunun
gelişişi sentezleriyle işlemiştir. Bu niteliğiyle bu ansiklopedi,
ünlü ingilb. arâp edebiyatı uzmanı Arthur JEFFERY'nin hazırlayıp
1938'de Mısır'ın JCahire şehrinde basürdığı "The Foreign Vocabulary
of the Qur'an" adlı eserinden daha önemlidir. Çünkü A. Jeffery, sadece
Kur'an'daki sözcüklerin kökenlerini saptamıştır. Sayın Turan Dursun
ise, aynı şeyi yaptıktan başka; alındıkları dillerdeki asd anlamlarını
karşılaştırarak sonuçlar çıkarmışör.
Türkiye'cte ve dünyada ilk kez yaymlanan bu Kur'an Ansiklopedisi
sayesinde bu konunun müslüman ve gayr-i müslim meraklıları, tamamiyle
ana kaynaklara ve sağlam belgelere dayanılarak hazırlanmış bilgileri
elde etmiş olacaklardır.
Bu nitelikleri dolayısıyla bu değerli esere, din!, sosyal ve tarihi
alanlarda eğitim yapan okullann büyük ilgi duyacağmı umuyorum. .
Memleketimize böylesine değerli bir eser kazandıran T. Dursun'u
tebrik eder, basanlar dilerim.
Prof. Dr. Neşet ÇAĞAT
346
Kur'an yalnız İslâm dininin değil, İslâm hukukunun da an
kaynağıdır. Bundan dolayıdır ki, Kur'an'm hukuk kurallannı içere
ayetlerinin ne zaman, hangi olay üzerine ve niçin geldiklerinin iyio
irdelenip açıklanması çok önemlidir. Aynca Kur'an'da sonradan geleı
bir âyet daha önce gelen bir ayetle çelişiyorsa, önce gelen âye
"mensuh" hükümsüz sayıldığından vc bu husus Bakara sûresinin lOf
âyetindeki: "Her hangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldım: vey
unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerin
getiririz..." hükümü teyid edilmiş olduğundan, hukuk bakımmdâı
hangi âyetin, hangi âyetle neshedilmiş olduğunun tartışmasız olaral
saplanması da özel bir önem taşır.
Bütün diller durmadan değişmektedirler. Sözcükler anlamlann
yitirmekte, yeni anlamlar kazanmakta, değişik anlamlara
gelmektedirler. Bir örnek vermek gerekirse: Elli yıl önce doğrudaı
doğruya "aldaünak" demek olan "iğfal etmek" bugün gazetelerimiz
sayesinde "ırza tecavüz etmek" anlamında dilimize yerleşmiş
bulunmaktadır. Bundan ötürü âyetlere anlam verirken, sözcüklerin
bundan 1400 yıl önce ne anlama geldiklerini bilmek ve âyeüeri ona
göreanlayıpyommlamak gerekir.
Çok uzun ydlar önceden tanıdığım ve bilimsel kişiliğine,
yorulmak bilmez çalışma aznîine ve eski arapça bilgisine hayran
olduğum Sayın Turan Dursun'up "Kur'an Ansiklopedisi" adi allında
Kur'an'ı ansiklopedik açıdan inceleyen ve yalnız hukuk sorunlannı
değil Kur'an'm içerdiği bütün sorunları kapsayan bir yapıt hazulamış
olduğunu öğrenmem beni çok sevindirdi.
Bu yapıtın "Allah" maddesini inceleyince Sayın T. Dursun'un
yapıtını tam bir vukufla, objektif ve çağdaş bilim yöntemlerine göre
hazırlamış olduğunu gördüm. Bu büyük yapıt yayınlandığında
konunun her yönü ile ilgili herkesi doyurucu olacağından ve
ülkemizde büyük bir boşluğu dolduracağından hiç kuşkum yoktur.
Yapıtı hazırlayan Sn. T. Dursun'u ve yayınlayacak olanlan şimdiden
kuüanm.

Neva
30-09-2012, 07:26
Prof. Dr. Coşkan Üçok
347
Bundan birkaç yşıl önce bir rastlantı sonucu kendisiyle
tanıştığım Turan Dursun, bana, bir Kıu'ari ve hadîs ansiklopedisi
hazırladığmdan söz etmişti. Ancak bu eserle ilgili bir şey görmediğim
için, kendisine sadece eski deyimle: "sayın meşkûr olsun" demekle
yetinmiştim. Bu kez incelemem ve bu konudaki düşüncelerimi
bildirmem amacıyla ansiklopedinin "Allah" ile ilgili maddesini
getirdiler. Bu maddeyi büyük bir ilgil ile okuduğumu önceden
belirtmek isterim.
Genellikle yeni ortaya çıkan her din, insanlan uzun süre etkisi
altında bırakan bir heyecanı da birlikte getirir. Bazan uzun, bazan da
kısa bir süre sonra, daha çok duygusallığa dayanan bu heyecanın
yerini, ona nalcn olan inançları, akıl vc mantıkla bağdaşurma çabası
alır. Bu çaba daha çok bu inançlann gerçekliğini ispata yönelik olur.
Çoğu kez böyle olmakla birlimle, pek az da olsa, bu çalışmalar, dinsel
inançlara ters düşen bazı gerçeklerin onaya çıkmasına yiudım eder.
Yeni dinin inançlarını içeren kutsal kitapların, çoğu kez insanları
etkisi akında bırakan kısa ve özlü ifadeleri, çok geçmeden, bunları
yeleri kadarlanlayamayanlar ya da yanlış anlayanlara açıklama gereği
duyulur. Böylece dinin gerçek yanıyla, onu yanlış uygulamak suretiyle
bağnazlığa varan yanının açıklanması sağlanmış olur. Bu konuda
bilgisi lam olanların djnscl bir bağnazlığa sapmamasına karşın, bu
alanda yeler derecede bilgi sahibi olmayanların, çoğu kez bağnazlığa
saplandıklan görülür. Ülkemizde son zamanlarda görülen dinsel
bağnazlık da, bu konudaki bilgi yetersizliğinin sonucudur. Dinsel
alandaki bu bilgi yetersizliğini gidermek amacıyla Turan Dursun
tarafından hazırlanan bu eserin ülkemizde başlayan dinsel bağnazlığın
giderilmesinde büyük yararlar sağlayacağı ümidindeyim. Yazar bu
amaca ulaşmak için, bir yandan gerçeklen kılı kırk yararcasma
islamiyclin başlangıcından itibaren bilinen ya da ileri sürülenleri birer
birer nakletmekten çekinmemiştir. Bütün bunlara ek oku-ak, şimdiye
kadar hiçbir dinsel yapıtla rastlanmayan açık ve seçik bir ifade
kullanılmış olması da ansiklopedinin değerini bir kat daha
artırmaktadır. Sonuç olarak, bu yapıün bir an önce yayınlanması,
ülkemiz kültürü için bir kazanç olacaktu".
Prof. Dr. Tahsin YAZICI
348
Şimdi bir Kur'an Ansiklopedisi'yle karşı karşıyayız. Bu
ansiklopedi, sözü edilen ihtiyacı karşılamakta, Kur'an-ı Kerim-in
orijinal ve geniş bir sözlüğü mahiyetindedir. Bir sözlük ve ansiklopedi
olarak bu alanda ilk kez görülmektedir. Bazı bölümlerini okudum ve
inceledim. Tefsir, tarifet, hadis ve ana kaynaklara dayanmaktadır.
Sonuçlarda bazı yorumlar tartışmalı olsa da, bu yöntem, ilk kez
Türkiye'de, İslam üzerine düşünen öğrenci vc araştırmacılara kolaylık
sağlayacak, yeni olay vc anlamlara göre yapılacak yorumlara olanak
hazırlayacaktır. Bu nitelikte bir eseri düşünen, büyük uğraşlarla ortaya
koyan ve destek olup yayıma hazırlayanları, yayınlayanları kutlar,
ileride bu yoldaki çalışmalarını daha da geliştirmelerini ve
mükemmeliyetlere ulaştırmalarını ümit ederim.
Dr. Lütfi DOĞAN
Kur'an Ansiklopedisi. Şimdiye kadar olmayan, ama ihtiyacı
duyulan bir ansiklopedi. Diyanet teşkilatında Merkez Vaizi, Müfettiş
olarak görev yapagelmiş bir insan olarak belirteyim ki, bu ansiklopedi
büyük bir boşluğu dolduracak. Çünkü:
1- Çağımız insanı artık öğreneceklerini cn kısa zamanda
öğrenmek ister. Kolay ve hemen. Çünkü fazla zamanı yoktur.
Kur'an'daki konuları hemen aniamaksa oldukça zor. Aranan,
ancak uzmanlarca bulunabilir. Diğer müslümanlara, insanlara,
öğrencilere gelince işıc o zaman konuların bir ansiklopedi kolaylığı
içinde bulunması gerekir. Kur'an ansiklopedisi bu kolaylığı
sağlayacaktır. Aranan konu kolaylıkla bulunabilecektir.
2- Kur'an'daki kelimeler, hangi ayetlerde, hangi anlamlarda yer
aldıysa bulunabilecektir.
3- Ayetlerin anlattıkları ve hükümleri alanında İslâm otoriteleri
neler söylemişler ve nc gibi görüşler bclirtmişlerse yine kolaylıkla
bulunup anlaşılabilecektir. ,
4- Ansiklopedinin dili anlaşılu- bir dil olarak seçildiği için karışık
ve karmaşık konuların da anlaşılmasını kolaylaştıracakür.
Arapçayı ve konuları çok iyi bildiğini bildiğimiz Turan Dursun'u
ve yayınlayanları, böyle bir eseri hazırlayıp yayınladıkları için tebrik
ederim.
Hamza AYAN
349
Kur'an, İslam'm temel dayanağıdır. Onun için de çok iyi
bilinmesi gerekir. İyi bilinmesiyse, en başta "kelime"lerin bilinmesine
bağlıdır. Hangi kelime, nereden nasıl gelmektedir, hangi anlamı yahut
hangi anlamları içine almaktadır, "kıraat vecih"i, ayctlerdeki
"vecih"leri, yani hangi ayetle hangi manaya geldiği, İslam
otoritelerinin nasıl ele aldıklan, hangi görüşte birleştikleri yahut
ayrıldıklan...? Bütün bu yönleriyle bilinmelidir.
Bütün bunları derli toplu anlatan kitaplar son derece azdır.
Olanların da dilleri çok ağırdır. Her Arapça bilen kolaylıkla işin
İçinden çıkamamaktadır. Temel İslâmi kaynaklar Arapça'yla yazılıdır.
Bunlaı^ı anlayanlann sayılanysa yok denecek kadar azdu".
Ayrıca şimdiye kadar yazılı kitaplardan, yukarıda belirtilen çapta
bilgiler elde etmek, kanşık olması nedeniyle de zordur.
Şimdi büyük bir memnunlukla öğreniyoruz ki, dünyada ve
ülkemizde ilk olarak bir işe girişilmiş ve gerçekleştirilmiş
bulunmakta, bir Kur'an Ansiklopedisi meydana getirilmiş
bulunmaktadır. Bu, çok büyük bir hadisedir. Artık herkes Kur'an'daki
kelimeleri kolaylıkla anlayabilecektir. Aradığını alfabetik olarak
düzenlenmiş olan ansiklopedide bulup öğrenebilecektir. Yalnız
kelimeleri değil, Kur'an'm içine aldığı konulan da öğrenebilecektir.
Arapçayı temel kitaplarından okuyup öğrenmek vc öğretmek için
yıllarca çaba harcamış biri ve ayrıca bir hâfız olarak belirunek isterim:
Bu ansiklopediyle, Kur'an ayetlerinde ve ilgili hadislerde ne var ne
yok; İslam otoritelerinin görüş ve yorumlanyla birlikte öğrenme
imkânı, müslümanlara, inceleyicilere sunulmaktadır. Bütün
müslümanlara, öğrencilere ve öğremıenlere yürekten tavsiye ederim.
İsmail GÜL
350
G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ L Ü T F E N
Y A Z I N I Z
Kulleteyn, kendi alanında çok önemli
bir özelliktedir. Bu kitap birçok
yönden ele alınıp değerlendiriledektirv
Görüşler, tartışmalar olacaktır.
Şimdiden başka birçok dile çevrilrriesi
de düşünülmektedir. Kitaba ilişkin
görüşlerinizi lütfen bildirin. Bu
görüşler değerlendirilecek; kimi bu
kitabın öteki baskılarında, kimi de
aynca basılacak, yayımlanacaktır.
Şimdiden teşekkürler.
Görüşlerinizi bildireceğiniz adres:
P.K. No:57
Üsküdar - İstanbul