PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : TURAN DURSUN'u Anlamak


15-11-2006, 02:43
KARA SESLİ KARANLIK

Yazık ki, görülen durum çok acı. Uzun süredir islamcılığa çok önemli ödünler verilmiştir. Korkunç yatırımlar yapılmıştır. Din öğrenimi veren okullar vardı; yenileriyle sayıları artırılmıştır. Ayrıca buralardan çıkanlara yeni kapılar açılmıştır. Her meslek dalında, devlet erkinin her kesiminde, yönetimin her basamağında bunlardan var şimdi. Hem de bo bol. Mühendisi, avukatı, savcısı, yargıcı, yöneticisi, parlamenteri... İslamcılar, tarihte rastlanmadığı ölçüde ekonomik tabanlıdır günümüzde. Hem de uluslararası boyutta...Örgütü var, arkası var, parası var...Laik ve ''aydın'' görünen kesiminse, koyu bir aymazlığı. Tam bir demogojiye dönüştürdükleri ''demokratik'' leri. Korkaklıklarının arkasına sakladıkları ''taktik'' leri, karanlıkçılarla ''itiffak'' hevesleri. Kimilerinin de ''oy kaygıları''.

''Yasakçılık çözüm değil'' deniyor. Elbette ki yanlız başına çözüm olamaz bu. Trafik yasakları trafik sorunu için yanlız başına çözüm oluyor mu? Ama gelin, trafik yasaklarını kaldırın, olur mu? Laiklik konusundaki sorunların çözümü için de, ''yasaklar''lar yanında, buna yönelik sağlıklı, çağdaş eğitim gerekir. ''Laikliğe aykırılıklar''a ilşkin yasakları kaldırmak olamaz, doğru olmaz. İslamın yaygın olduğu bir ülkede hiç doğru olmaz bu. İslam, yanlız ''inanç''değildir, ''eylem''dir de. Yaşamın her dalına kollarını uzatmış bir eylem. ''Laikliğe aykırılıklar''a ilşkin ''yasak''ları, kaldırmak şöyle dursun; Anayasaya göre önerilemez bile. Hukuku bir parçacık bilen, bunu da bilir. Bunun için ''demokrasi'' de gerekçe olarak ileri sürülemez. Demokrasi için ''demokrasiye aykırılıklar'' serbest bırakılamaz.

İslam şeriatının kendisi ''demokrasi''ye terstir. Ne demokrasi dinler, ne özgürlük. Bunlardan vazgeçmedikçe -ki buna kimsenin gücü yetmez- şeriatçılara buyurun kendi partinizi , şeriat partinizi kurun kurun! denemez. ''Demokrasinin Batı'daki ölçüsüyle benimsenmesi''nin gereği bu değildir. Camilerdeki cemaatin özgürce partilerini kurmaları ve meydanlarda mitinglerini yapmaları, Batı'daki ölçüleriyle ''demokrasi'' adına istenemez.

Şeriat yolundaki oluşumlar ''terör'' yolundaki oluşumlardır. Batı demokrasisinde terör serbest değildir, terör partisi yoktur. Basında,''Tahran Radyo'sunun tahrik ettiği'' ve ''Şeriat kansız gelmez'' dediği haberi verildi. Terörün kaynağı, Humeyni'nin kafası değildir yanlızca. Onun ''fetva''sı da değildir. ''Şeriat''tır. Humeyni'yi tek ölçü almak yanlıştır. İşte ''kara ses'' Cemaleddin, şeriata dayanıyor. Kitabından dolayı İlhan Arsel için ''öldürün!'' diye haykırırken şeriat terörünü yansıtmıştır.
Tempo
19 Mart 1989

15-11-2006, 03:37
İSLAMCILARIN PEHLİVANI YOK

Eski müftülerden Turan Dursun, ''Şeytan ayetleri olayını tartışmaya hazırım'' dedi. 2000'e Doğru onbeş gündür Turan Dursun ile aynı masaya oturup konuyu tartışacak bir islamci düşünür arıyor. Çalmadığımız kapı kalmadı. Diyanet işlerine başvurduk. Ankara ve İstanbul İlahiyat fakültelerini, islamcı basın organlarını, tek tek islamcı fikir adamlarını aradık. Hiç biri tartışmayı kabul etmedi.

Konu, islamın yüzyıllardır tartıştığı bir konuydu. Proplem öncelikle islamın proplemi. Kaynaklar, Kuran ve hadisler dahil, islamın temel kaynaklarıydı. Ancak, islamcılar konuyu tartışabilecek bir pehlivan çıkaramıyorlardı. ''Şeytan Ayetleri'' üzerine çeşitli yazılar yazılıyor, hatta Hüseyin Hatemi bir kitap yayımlıyordu. Ama masanın üzerine hadis kitaplarını, islamın en güvenilir düşünürlerinin eserlerini koyarak yapılacak bir tartışmada yoklardı.

2000'e Doğru'nun daha önce islam kaynakları üzerine yaptığı yayımlardan sonra birçok islamcı fikir adamı, bu konuyu bize niçin sormadınız, bizim görüşümüzü niçin almadınız? diye serzenişte bulunmuşlardı. İşte şimdi kendilerini konuyu islam kaynaklarının ışığında konuşmaya davet ediyorduk. Üstelik Şeytan Ayetlerinin varlığını kanıtlayanlar, islamın karşıtları değil, islamın en itibarlı alimleridir.

Bu durumda 2000'e Doğru, konuyu Turan Dursun ile görüştü. Ama islamcı çevrelerden fikir meydanına çıkacak bir pehlivan aramaya devam edeceğiz. İslamcılara burada bir kez daha aynı çağrıda bulunuyoruz.

2000'e Doğru, Şeytan Ayetlerine daha önceki yayımlarında olduğu gibi, bir tarihsel gerçeğin aydınlanması açısından bakıyor. Salman Rüşdi'nin konuyu tarih gerçeklerin ötesinde inanç sahiplerinin tepkilerine yol açan fantazilerle ele alması, sağlıklı tartışmaya zarar veriyor. Biz, hem bilimsel kanılara, hem de dinsel inançlara saygılıyız. Düşün konularına şiddetin sokulmasını kınıyoruz. Gönüllerin incitilmesine karşıyız. Öte yandan, gerçeğin tartışılmasına hiç kimse yasak getiremez.
2000'e Doğru
(Devam Edecek) 19 Mart 1989

16-11-2006, 02:06
Şeytan Ayetleri Üzerine Yapılan Söyleşi:

-Mekke'de bir puta taparlık dönemi var. Bu şeytan ayetleri çok tanrıdan tek tanrıya geçişteki bir ara aşamasıyla mı ilgili?
-Tek tanrı aşamasının Muhammed'le başladığını sanıyorlar. Hiç ilgisi yok. Çünkü tarihin hiç bir döneminde çoktanrıcılık ya da tektanrıcılık olmamıştır. Tektanrıcılık dedikleri dönemde, çoktanrıcılık vardır, çoktanrıcılık dedikleri dönemde tektanrıcılık vardır. Kuran bunu kendisi açıklıyor. Muhammed, o putatapar denilen kimselere soruyor:''Siz niye tapıyorsunuz? Siz biliyorsunuz gözü görmez, bir şeye yaramaz,, canlılıkları olmayan şeylere nasıl tapabilirsiniz?'' Onlar da, ''Sen biliyorsun ki, biz bunlara tapmıyoruz. Tapacak kadar akılsız kimseler değiliz'' diyorlar. Aslında Muhammed de biliyor böyle olduğunu. Ama iş polemik çerçevesinde kalıyor. Diyorlar ki, ''Yukarrıbuna illallahi zulfa'' Kuran bunu açık açık söylüyor. Biz, diyorlar, !!Allaha yaklaştırsınlar diye bu put denilen şeylerin simgelediklerini aracı yapıyoruz.'' Diyelim ki şu heykel. Bu heykelin simgelediği bir varlık var. Nasıl allah, görünmez bir varlık olarak inanılıyor, o, put denilen heykellerin, heykelciklerin de simgeledikleri varlıklar var. Bu varlıklar ikinci dereceden varlıklardır. Bunlar allaha insanları yaklaştırmak için aracıdırlar. Çünkü allah o denli büyüktür ki, aracı olmadan ona yaklaşılmaz. Ancak simgelerin simgeledikleri varlıkların aracılığıyla biz O'na yaklaşmaya çalışıyoruz.'' Çoktanrıcılık denenle tektanrıcılık denen arasında ad değişmeleri olmuştur yanlızca. Bu dönemde de yine simgeler arsında da en başta olanlar vardır. Nasıl islamda, yahudilikte, hıristiyanlıkta baş melekler vardır: Cebrail, mikail, israil, azrail gibi...Putların da -yanlış olarak, put denilen simgelerin- simgeledikleri varlıklar içinde en önde, en gözde olanları vardır.
-Bir hiyerarşi var...
-Tabii tabii. İşte bunların arasında en başta olanlardan üç tane tanrıça, şeytan ayetleri nedeniyle gündende olan tanrıçalardır. Lat, uzza, menat...Sözcüklerine dikkat ettiğinizde gerçek daha iyi ortaya çıkar. Şimdi lat, allah sözcüğünün dişilidir.
-Tanrıça yani.
-Evet. Allah eril bir sözcüktür. Fransızcada ''masculin'' deniliyor. Lat ise, ''feminin''dir. Nasıl Emin ve Emine vardır. Emin'nin Emine'sidir Lat. Sonra allahın sıfatları var. 99 sifatı. Bunlardan biri de Eaz.
-Aziz'den mi geliyor?
-Aziz, değerli; Eaz, en değerli, en güçlü anlamında. O da erildir, onun da dişili Uzza.
-En değerli oluyor.
-En değerli, en güçlü. İşte bu tanrıçalar, tanrının ve niteliklerinin dişili oldukları için bunlara yaklaşmak tanrıya yaklaşmak sayıldığı için aslında Muhammed bunlara pek fazla karşı değildi.
Başlangıçta...
-Başlangıçta bunlara karşı değildi. Karşı olamazdı. Hatta Muhammed'in putlara taptığı dönem vardır. Çünkü ''tektanrıcılık'' denen dönemi o dönemden ayırmak mümkün değildir.
-Zaten peygamberlik, resullük gelmesi daha sonraki bir aşamada.
-Dikkat etmek gerekir ki, peygamberler de bir aracıdır. Nasıl putlar, onların simgeledikleri varlıklar birer aracı sayılır. Allaha; peygamber de bir arcıdır. Esasen Arap dünyasında da şairlerin tanrıyla ilşkileri olduğu kabul edilirdi ve her bir şairin de bir cini olduğu... Hani ilham perisi derler ya? Oradan kalma. Muhammed'in de bir cini olmuştur. Muhammed'in de cini Cebrail olmuştur. Cin denmemiştir de melek denmiştir.
-Muhammed'in o şair geleneğinin bir temsilcisi olduğu söylenebilinir mi?
-Tabii tabii. Bu olayda da olduğu gibi, ortaya çıkyor. Bu şeytan ayetlerine konu olan sözler aynen şöyledir; şiirsel olarak:E'lale veıl-Uzza ve Menatrıs-salisete'Luhra/Tilke ğaraniku'l Ula/Ve inne le şefaatehunne le Turca. Yani:''Lat ve Uzza ve bir üçüncüsü olanMemat. Bunlar yüce turnalardır. (Kuğular) ve bunların şefaati kesinlikle umulur.''
Şimdi bu sözler, Necm süresinin sözlerine, ayetlerine şiirsel olarak da çok uygundur. Aynı uyaktadır, aynı kalıptadır. Bunlar Arabitan'da Muhammed döneminde de, Muhammed döneminden önce de şiir olarak zaten biliniyordu. Bu şeytan ayetleri biliniyordu. Muhammed'in yaptığı şu olmuştur: Necm süresinde o sözleri ayet diye okumuştu.
-Yılı belli mi?
-Kimse bir tarih koyamıyor. İlk, Mekke dönemindeydi. O zaman bu Necm suresini okurken, o aynı uyaktaki sözler Muhammed'in diline kendiliğinden gelmişti. Amaçlı olarak da yerleştirmişti Muhammed. Çünkü iki yönden yararı vardı. Birincisi, o puta tapanlarla mümaşaat yapmış olacaktı. Yani onlarla aynı noktada yürümüş olacaktı bir şüre.
-Bir itiffak oluyordu ya da uzlaşma...
-Tabii, uzlaşma olacaktı onlarla. İkincisi, bunu söylerken Muhammed, ayet kalıplarında söylediği için ayet olarak tanınması mümkün olabilecekti. Ondan sonra da dönüşü de kolay olabilecekti. Nitekim sonraki sözleriyle öyle demeye getirdi. ''Bak, ayet kalıplarında. Ben nereden bileceğim bunun şeytan tarafından uydurulduğunu. Şeytan, Cebrail kılığına girdi, benim önüme geldi. Bana bunları söyledi. Kalıp da aynı olduğu için sesimi çıkaramadım.'' *Öte yandan onlar da Tanrıçaları görünce, daha doğrusu bu tanrıça öven sözlerin ayet olarak okunduğunu görünce Muhammed'in ''Hadi birlikte secde edelim'' sözüne karşı çıkmadılar.
-Orada bir uzlaşma oldu yani.
-Eğer, başka kalıplar içerisinde olsaydı onlar o hileyi kavrayacaklardı. Hile, Arapçada çare demektir. Bu metodu kullandı. Metod yararlı da oldu. Çünkü bir hoşgörü ortamı doğdu. Hatta Habeşiştana göçmüş olan müslümanlara kadar yayıldı da -bütün tarihçiler kabul ederler- Habeşiştanda müslümanlar, Mekkeliler tümden müslüman oldu diye dönüş yaptılar. Yani öylesine bir özgürlük ortamı doğdu. O arada da daha başka yerlerde de itiffaklar kurulabildi. Putataparlarla birlikte olma gereksinimi kalmadı. O zaman dedi ki ''Cebrail geldi, bana böyle söyledi. Sen burada yanılmışsın. Allahın göndermediği ayetleri sen ayet olarak sunmuşsun. Bu yanlış.''
-Salman Rüşdi ile başlamıyor değil mi bu tartışma?
-Şİmdi bütün bu tartışmalara Salman Rüşdi'nin kitabı yol açtı gibi gözüküyor. Oysa o sadece bir simgedir. Salman Rüşdi'den önce de olayın yankıları var. Mesela, Ahmet Hamdi Akseki'nin bu olay üzerine bazı fikirleri vardır...19.yy.'da da üzerinde çok durulan bir olaydı bu. Batı'nın doğu bilimcileri, Kuranın tanrısal bir kitap olmadığını kanıtlama çabası içinde bunu da söylemişlerdir. Bunun karşısında, islam aleminden hemen reddiyeler yazıldı. Bu neden böyle? Tarihin hangi döneminde olursa olsun, islam polemikçileri, hep bu yolu izlemişlerdir. En açık şeylere bile reddiyeler yazmışlardır. Hatta doğubilimciler, islam polemikçilerinin reddiyeleri üzerine kitap bile yazmışlardır.
-Bir yandan da diyorsunuz ki, 15.yy'da yaşayan Celaluddin Süyüti inkar etmiyor.
-O reddiyecilerden değil. Süyuti olsun, İbni Hacer el Askalani olsun, reddiyecilerden değil. Aslında reddiyeciler islam otoritesinden sayılan kimseler değildir. Çok alim kabul edilmezler. Ahmet Hamdi Akseki de çok alim bir kişi değildir. Bunları gerçek ilgilendirmiyor. Sadece şeriatla, şeriat siyasetiyle ilgilenirler. Nerede islama zararı dokunur dedikleri şey varsa, hepsini, ne olursa olsun, aslı olsa bile red etme yoluna gitmişlerdir. Bu çabayı Türkiye'de en başta Ahmet Hamdi Akseki üstlenmiştir. Yani her ülkede bir Akseki bulunmuştur ve şeytan ayetlerine reddiyeler yazılmıştır.
- Çok önemli islam alimlerinden öğrendiğimiz konuyu Türkiye'de de islamcı düşünürlere götürdük ve tartışalım dedik. Böyle bir tartışmaya çıkmadılar. Bu konuda ne diyorsunuz?
-Tartışmaya çıkmamaları ilginç. Benim adımdan söz etmişsiniz. Benimle onların bir araya gelip tartışmaları benim yönümden mümkün, ama onların yönünden mümkün olmuyor. Yani onlar dişlerine göre bir kimse seçerler. Bu olayı benimle tartıştıkları zaman reddedemeyecekler. Çünkü ben onlara siz hangi yönden inkar ediyorsunuz diyeceğim. Gelin tartışalım, bakalım var mı, yok mu? İslam otoritelerinin eserlerini ortaya koyacağım. Kaynakları ortaya koyacağım. Dinsizler uydurmuştur deniyor. Haydi buyrun bakalım bunların hangisi dinsiz? Buhari mi dinsiz? Ki hadisin bir bölümünü Buhari de koymuştur kitabına.İbni hacer mi dinsiz, Süyuti mi dinsiz? Sonra bu ayetleri tefsirlerine koyan, sayısız islam müfessiri, bunlar mı dinsiz? Bırakın dinsizliği gelin şimdi sizinle hadis tenkidi yoluna gidelim. Hadisin sağlamlığı için ölçüler nelerdir? Çürüklüğü için ölçüler nelerdir? İslam otoriteleri neler söylemiştir, sağlamlık ve çürüklük yönünden? Bunları rotaya koyalım, soğukkanlı olarak tartışalım.E, buna giremezler. Çünkü girdikleri zaman bakacaklar bu hadis sağlamdır. Yani olay sağlamdır. * * * *
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * (Devam Edecek)

17-11-2006, 02:04
-Siz biraz bize islam kaynakları konusundaki uzmanlığınızı, hayatınızı kısaca anlatır mısınız? Sanıyorum müftülük yaptınız?
-Yıllarca müftülük yaptım, çok uzun süre. Müftülükten ayrıldım, TRT'ye geçtim. TRT'de prodoktör olarak çalıştım. Sonra TRT'den emekli oldum.
-Yabancı dil biliyor musunuz?
-Yazık ki bildiğim yanlızca Arapçadır. Ama klasik arapçayı biliyorum ve sanıyorum klasik arapçayı kendi dilimi bildiğim kadar, hatta daha da iyi bildiğimi söyleyebilirim.
-Klasik Arapçadan kastınız Kuranın zamanındaki...6. yüzyılda başlayıp...
-Daha öncelere dayanır. Klasik Arapça, bozulmamış arapça. O bozulmamış arapçayı çok iyi bildiğimi söyleyebilirim. Bu günkü arapçayı da bilirim, ama o ölçüde değil. Arapçayı bilmemin önemi şurada, islam kaynakları o arapçayla yazılıdır. Hem kuran, hem hadis tüm islam kaynaklarında. Ayrıca benim uzmanlık alanım var. Örneğin, fıkıhçıyım ben, yani islam hukukçusuyum. Kelamcıyım. O da ayrı bir daldır. Hadis bilimcisiyim, yani bir hadis nasıl çürük olur, nasıl sağlam olur. Usulü hadisten bilinir; Usulü hadisçiyim. İslamın bu dallarını sadece meslek olarak değil, özel çabalarımla da öğrenmeye çalışırım. Yani beni bu alanda, karşımda olanlar da yanımda olanlar da uzman olarak görürler. Ayrıca doğubilimciyim. Ben şimdi kendimden sıkılıyorum kendimi anlatmaktan. Bu arada tüm dinleri kutsal kitaplarını karşılaştırdım. Bir din etnoloğuyum.
İslam alimleri bunu tartışabilseydi, biz 15.yüzyıldan daha mı gerilere düşeceğiz?

-Acı olan bu. O kadar politize ettiler ki islamı, tartışılamaz duruma getirdiler. Amaç da o. Zaten terör, şeriat terörü burada kendini gösteriyor. Korkutacak, ses çıkarılmayacak, onunla konular kapatılacak.
-Sayın İlhan Arsel'e de katli vaciptir diye Almanya'dan fetva çıkardılar. Bunu nasıl karşılıyorsunuz? O da nihayet islam kaynakjlarını inceliyor değil mi?
-Evet. Ben İlhan Arsel için şunu söylerim:Arsel'in yazdığı kitaplar hangisi olursa olsun, çağımızın kitaplarıdır.''Teokratik Devlet Düzeninden Demokratik Devlet Düzenine'' adlı kitabı olsun, ''Arap Milliyetçiliği ve Türkler'' adlı kitabı olsun, ''Aydınlar'' diye bir kitabı var, o olsun, ''Biz Profesörler'' adlı kitabı olsun ve en son ''Şeriat ve Kadın'' adlı kitabı olsun, gerçekten çağımızın kitaplarıdır. Hele bu sonuncu kitabını didik didik okudum. Gerçekten bir ömür ister, öylesine bir kitabı yapıp meydana getirmek için. Cemalettin Kaplanın fetvasına gelince, ben yakından tanıyorum Kaplanı. Arkadaşlığımız da, meslaktaşlığımız da var. Bir araya gelip konuşmuşluğumuz filan var. Cemalettin Kaplan da islamın işte o sözünü ettiğim reddiyecilik, siyasal çerçevede eriyip gidenler arasında yerini almıştır. O da islamın ne dediğinden çok, islamı nasıl ortaya koymak gerektiği ile uğraşan bir kişidir. Gerçek bir incelemeci değildir. O şeriatı getirmeye çalışıyor. Şeriatı getirmek için de izlediği yöntem vardır. İşte o yönteme uyuyor. Şimdi o yönteme İlhan Arsel'in kitabı en büyük darbeyi indirdiği için, şeriatçılar onu hedef aldılar.
-Şerafettin Kaplan bilgili midir?
-Şimdi doğrusunu söylemek gerekirse, evet bilgisi yoktur denemez.Ama bir'mudakkik' yani bir incelemeci, araştırmacı değildir, bir şeriat politikacısıdır.
-Peki bilgili olduğuna göre Kaplan da, Suyuti de, Buhari de diğer kaynaklarda bunları görmedi mi?
-Kuşkusuz gördü. İlhan Arsel'in kitabının islam kaynaklarına uygun olduğunu da biliyor. Ama onu işin siyasal yönü ilgilendiriyor.
-Müslümanlıkta yalancılık olur mu?
-Şeriatın en baş taktiği ''harp hiledir''. Yani savaş hileyle kazanılır. Hileyle bunu yürüteceksiniz, ortaya koyacaksınız. Hangi alanda olursa olsun. Onlar şimdi kendilerini bir savaş içinde görüyorlar. O savaşta yalanın her türünü sergilemekte kendilerini yetkili görüyorlar.Yani mübah görüyorlar. Yol onlar için mübahtır. Bir de şu gerçeği ortaya koymak gerekir. Cemalettin Kaplan şeriatçıdır. Humeyni de şeriatçıdır. Şeriat acımasızlıktır. Şeriat terörizmdir. Onun için de onlar bu acımasızlığı sergiliyorlar. Yani o da şeriatın hükmünden başka bir şey ortaya koymuyor. Çağdaş insanın kafasını avuçlarının arasına alıp düşünmesi gerekir. Demek ki şeriat budur. Yani şeriat egemen olduğu zaman özgürlük diye bir şey olmayacak, demokrasi diye bir şey olmayacak. Kimileri der ki bırakalım onlar da *kendi partilerini kursunlar. Bırakalım onlar da gitsinler sokaklarda miting yapsınlar, şeriatı istiyoruz diye. Bunun olması demek teröre de evet diyelim demektir. Yani bırakalım terörizm partisi kurulsun. Özgürlük düşmanlığına ilşkin parti kurulsun. Onlar da kendi mitinglerini yapsınlar. Demokrasi, özgürlük isteyenler bunların zıttı bir partinin kurulmasını isteyemezler, evet diyemezler. Cemalettin olayı olsun, Humeyni olayı olsun bunu açık seçik ortaya koyacak niteliktedir.
-Bu konular gündeme getirilince, hemen bir yahudilik suçlamasıdır gidiyor...
-İslam şeriatının teröre yönelik yanı yahudilikten kaynaklanır daha çok. Çünkü islam, dünya hükümlerini, ''şeriatı'' Tevrattan almıştır. Yahudi şeriatından. Bugün İsrail'de görülen kandökücülük ve acımasızlık da bu şeriattan kaynağını alır. Tevrata bir bakarsanız Yehova'nın bir savaşçı olarak olarak yahudilere katıldığını ve yahudileri kendi dışlarında bulunan toplumları vurmaya, yakmaya, yıkmaya, öldürmeye kışkırttığını, bu konuda hiç acıma gösrerilmemesini istediğini görürsünüz.
-Siyonizme karşı Filistin halkının kurtuluş savaşını nasıl görüyorsunuz?
-Filistin halkının kurtuluş savaşına gelince, kuşkusuz haklıdır. Başbelası durumundaki siyonizme karşı savaşlarını da anlamamak mümkün değil. Ne var ki, kurtuluş savaşı dine dayalı bir savaş niteliğine sokulmamalıdır.''İslam birliği'' falan gibi çerçeve içinde yürütülmemelidir savaş. İslam ya da bir başka din ne derse desin Filistin halkı din terörüne de girmeden, heveslenmeden kendi davalarının haklılığı doğrultusunda yürümelidirler. Tevratın çeşitli bölümlerinde 1.Samoel. 2. Samoel, tarihler, 1. Krallıklar, 2.Krallıklar ve diğer bölümlerinde Filistinlilerle Yahudilerin bitimsiz olan savaşları anlatılır.Kuşkusuz Tevratta anlatılan savaş bir din savaşıdır. Yani dine dayalıdır. Şimdi çağdaş dünya karşısında Filistinlilerin aynı çerçevede savaş yürütmeleri ne akıllıca olur ne de çağdaş.
-Türban konusunda ne düşünüyorsunuz?
-Türban aslında siyasi nitelikli bir olaydır. Kuşkusuz şeriattan kaynağını alır. Şeriatçılar türban olayına siyasal nitelik de vererek şeriat rejimi getirmenin bir provasını yapmışlardır. Bunda devletin izlediği yanlış politikanın büyük payı vardır. Çünkü 82 Anayasasında 24. maddedeki din derslerini zorunmu duruma getiren hüküm zamanla bu sonucu verecekti. Şimdi yaşanan da odur. Yani ekilen biçiliyor. Şeriatın yaygın duruma gelmesinde bu politika etkili olmuştur. Şimdi tam bir çelişkiye düşülerek türban yasaklanıyor. Ama kafalarının içi türbanı giymeye hazır bir durumda bırakılıyor. Hatta o yönde eğitim yapılıyor. Bununla birlikte türbana serbestlik verilsin denemez. Çünkü çağdaş bir üniversitenin kapısından ayağını atanlar çağdaşlığı kesin olarak kabul etmek zorundalar. Yasakçılıkla nereye varılabilir? Sorusu sorulabilir. Kuşkusuz yanlızca yasakçılıkla çözüm olamaz. Çünkü bunun yanında köklü eğitim gereklidir. Örneğin; trafik yasaklarını kaldırmak mümkün değil. Ama trafik için ayrıca insanları eğitmek de gereklidir. Kısacası bir yanda yasak konulurken, bir yandan da sağlıklı, köklü eğitimi gerçekleştirmek zorunludur.
-Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
-Şimdi benim burada herkese, özellikle aydınlara bir çağrım var. ''Şeriat ve Kadın'' adlı kitap alınıp okunmalı, okutulmalı, yazarlar bu kitabı tanımalı. Nice kara seslere bunların yarattıkları ya da sürdürdükleri karanlığa en güzel karşılık bu olacaktır.
Çünkü şeriat bir felakettir. Özgürlükten, demokrasiden, insanlıktan yana olan herkesin bu felaketi önlemede katkısı bulunmalıdır. Kuşkusuz yasal çerçevede.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *19 Mart 1989, Yıl 3, Sayı 12

17-11-2006, 13:13
Şeriatın en baş taktiği ''harp hiledir''. Yani savaş hileyle kazanılır. Hileyle bunu yürüteceksiniz, ortaya koyacaksınız. Hangi alanda olursa olsun. Onlar şimdi kendilerini bir savaş içinde görüyorlar. O savaşta yalanın her türünü sergilemekte kendilerini yetkili görüyorlar.Yani mübah görüyorlar. Yol onlar için mübahtır. Bir de şu gerçeği ortaya koymak gerekir. Cemalettin Kaplan şeriatçıdır. Humeyni de şeriatçıdır. Şeriat acımasızlıktır. Şeriat terörizmdir. Onun için de onlar bu acımasızlığı sergiliyorlar. Yani o da şeriatın hükmünden başka bir şey ortaya koymuyor. Çağdaş insanın kafasını avuçlarının arasına alıp düşünmesi gerekir. Demek ki şeriat budur. Yani şeriat egemen olduğu zaman özgürlük diye bir şey olmayacak, demokrasi diye bir şey olmayacak.

Şimdi benim burada herkese, özellikle aydınlara bir çağrım var. ''Şeriat ve Kadın'' adlı kitap alınıp okunmalı, okutulmalı, yazarlar bu kitabı tanımalı. Nice kara seslere bunların yarattıkları ya da sürdürdükleri karanlığa en güzel karşılık bu olacaktır.
Çünkü şeriat bir felakettir. Özgürlükten, demokrasiden, insanlıktan yana olan herkesin bu felaketi önlemede katkısı bulunmalıdır. Kuşkusuz yasal çerçevede.

Değerli arkadaşlarım,
Bu sese kulak verin. Onların gerçek yüzlerini açığa çıkardığı için Turan Dursun'u öldürdüler.Bu şeriatçıların iç yüzünü biz Turan Dursun'dan daha iyi bilemeyiz. Bunları okuyalım ki onların gerçek yüzlerini daha iyi görmüş olalım. *Özgürlükten, demokrasiden, insanlıktan yana olan herkesin bu felakete karşı koyma zamanı artık gelmiştir. Herkesi bu karanlığa karşı bir mum yakmaya davet ediyorum. Bu mumu yakalım ki karanlıklar aydınlansın.

18-11-2006, 19:45
MUHAMMEDE GÖRE KADIN UĞURSUZDUR

Kitap dergisinin Mayıs 89 sayısında ''Peygambere Göre Kadın Uğursuzluk mu'' başlıklı bir yazı yayınlandı. Yazarı:Ali Bulaç.
Bulaç bu yazısında İlhan Arsel'in ''Şeriat ve Kadın'' adlı kitabını eleştiriye koyulmuş. Arsel'in kitabı, şimdiye dek yazdığı kitapları gibi son derece değerli, titiz bir inceleme, araştırma ürünü. Sağlam, dürüst bir bilim adamının değerlendirmesi olarak, ele alınanların hepsi sağlam kaynaklara dayalı. Yürekli, daha güzel bir dünya hazırlanmasına yönelik, ışık tutucu örnek bir çalışma. Kitap,yüzyılımızın kitabı olacak nitelikte. Kadın hakları yönünden özellikle. Buna karşılık Ali Bulaç'ın yazısı, müminlerin imanlarını okşamaya yönelik ve politik. Ağırbaşlı ve sağlam dayanıklı bir eleştiri olmaktan da tümüyle uzak. Bulaç, islamın kendi uzmanlarının üzerinde birleştikleri noktalara, ilkelere, kurallara bile ters şeyler yazıp döktürmüş. Öyle anlaşılıyor ki, imanlıları okşama çabasını gösteririken, konuları da bilmiyor. Yani yeterince bilmiyor. Örneğin bir tefsir usulü uzmanı değil, bir hadis usulü uzmanı değil, bir fıkıh usulü uzmanı değil.
Bir örnek:Ali Bulaç ''AT''ın, ''EV''in, ve bir de ''KADIN''ın uğursuz olduğunu anlatan hadisi ele alır -ki Arsel'in kitabında üzerinde durduğu hadislerden yanlızca biridir- ve bilgiçliğe girişirken önce şöyle bir soru soruyor:
''Buhari ve Müslim gibi iki hadis kaynağından ve diğer muteber hadis kitaplarında bu sözün yer almasını nasıl açıklayacağız?''
Sonra ''Buysa cevabı kolay bir sorudur'' diyor.
Uzmanlarına göre ciddiye alınmayacak bir sürü deli saçmasını bir yana bırakırsak, ileri sürdüklerini yani cevabının özeti şudur:
Buhari ve Müslim'in kitaplarına yazdıkları bir hadis bunlara göre hadis olabilir de,''cerh ve ta'dil'' adlı bilim dalına göre bir başkasınca hadis olmayabilir.
-Senedi sahih olan bir hadisin metni sahih olmayabilir.
-Bir sözün hadis olup olmadığını anlamak için Kuran'la, öteki hadislerle ve aklın geçerli (kime göre geçerli?) kurallarıyla karşılaştırılmalı; bunlara uyuyorsa hadistir, uymuyorsa değildir.(s.23)
Bulaç, hadis uzmanları önünde gerçekten gülünç duruma düşüyor:
1-Buhari ve Müslim'in kitaplarında yer verdikleri hadislerin tümü sahih(sağlam) kabul edilmiştir. Kitapları Kurandan sonra en sağlam kitaplar sayılmıştır islam dünyasında. Birlikte yer verdikleri hadislerin sahihlik derecesi de ''en üstün derece'', 7.derecenin 1.si olarak benimsenmiştir.(Bkn.Davud el Karsi, Şerhu Usulil-Hadis li'l-Birgivi,s.22-23) Arsel'in kitabında yer verdiği hadislerden biri olan''at da, ev de, bir de kadında uğursuzluk'' bulan hadis de bunlardan olduğuna göre sağlamlığı tartışılamaz. Tartışması, müslümanım diyenlerce ve uzmanlarınca yapılamaz.
2-Tüm hadis uzmanlarınca benimsenen ölçüye göre, bir hadise sahih deniliyorsa,''sened'i de ''metni'' de sahihtir. Sahihlik için de 3 koşul vardır.Adalet yani güvenirlik, sonra zabt yani yazıya ya da belleğe geçirmedeki sağlamlık ve sonra ittisal yani zincirin halkalrının peygambere değin kesintisiz ulaşmasıdır.
3-Bir sözün hadis olup olmadığını anlamak için bir başka hadislerle ya da Kuranla karşılaştırma yapmak gerektiği yolundaki sav, çağdaş(!) müslümanlara biraz sevimli gelebilir. Ama bu savın uzmanlarınca bir değeri ve ciddiliği yoktur. Hele Ali Bulaç gibi''mukallid'' sayılması gerekenler yönünden sözü bile edilmemelidir.(Bk.Davud el Karsi, aynı kitap,s.22) Karşılaştırmayı kim yapacak? Ali Bulaç mı?
4-Aklın geçerli kurallarına gelince. Bu kurallarla karşılaştırma yapmak gerektiği yolundaki savda çağdaş görünümlü müslümanlarca sevimli bulunur. Ama bunun da hadis uzmanlarınca bir değeri bir ciddiliği yoktur. Kaldı ki aklın kime göre geçerli olan kurallarından söz ediliyor. İslama mollaya göre geçerli olandan mı, imanla gölgelenmemiş ve bozulmamış olan akıl ve bilim ilkelerini benimsemiş olanlara göre geçerli olandan mı?
Ne denli çabalanırsa çabalansın örtülemeyecek bir gerçektir ki, ne islam, ne de bir başka din bozulmamış insan aklı ve bilimle bağdaşır. Tanrı anlayışı, melek, cin, gökten inme kitap, peygamberlik, kader, ahiret, cennet, cehennem...İmanın temel ilkelerinin kapsamında olan bunlardan hangisi insan aklı ve bilimle bağdaşabilir?
Ali Bulaç, İslamın kadına üstün haklar verdiğini yazıyor. İslamın hangi kaynağıyla veriliyor bu haklar?
Kuran'la mı? Bakara süresinin ''erkeklerin kadınlar aleyhine dereceleri(üstünlükler) vardır.'' diyen 228. ayetiyle mi? İslam uzmanlarının ve kuran yorumcularının kendileri, bu ayetle, akılda, dinde, mirasta, imamlıkta, kadınlıkta, tanıklıkta, evlilikte, boşama-boşanmada, ganimette ve daha bir çok konuda, kadının erkekten daha aşağı derecede olduğunun anlatıldığını belirtiyorlar.(Bununla ilgili T.D. Kaynaklar veriyor. Yazının uzamamsı için almadım.) En ilkel hukuk sisteminde bile suç işlenmeden ceza verilemezken, kendisine daha başkaldırmamış, ama başkaldıracağı kuşkusunu taşıyan ''KOCA''yı, ''KARI''sını ''DÖVME''yer çağıran, Nisa süresinin 34.ayetiyle mi veriliyor o ''üstün haklar'' kadına?
Yoksa kadını aşağılayan hadislerle mi? (Değerli Arsel, bu hadisleri kaynaklarıyla gözler önüne sermiştir.)
2000'e Doğru
11 Haziran 1989, Yıl 3, Sayı 24

18-11-2006, 20:20
Sevgili Ezkamo, çok güzel olmuş. Ellerine sağlık.

Bazı arkadaşlara da bu konular üzerinde başlıklar açmadan ve cevap yazmadan önce bu kaynakları okumalarını sonra bizimle bilgi paylaşımına devam etmlerini tavsiye ederim.

20-11-2006, 03:36
İNANDIRMAK İÇİN KURANIN TANRISININ AND İÇMELERİ

Kuran'ın tanrısıyla Tevrat'ın tanrısının birçok benzerlikleri vardır.Örneğin ikisinin ki de ''EFENDİ''dir(rab).Tevrat'ınki bu niteliğini efendi-köle ilişkisinin çok geliştiği Fenikelilerin,''efendi'' anlamına gelen ''Ba'l''lerinden almıştır. Yunanlıların yine efendi anlamına gelen ''Adonis''leri de aynı kaynaktan gelmedir. Ba'l, Kuran'da hem put olarak geçer (Saffat:125), hem de ''efendi koca'' anlamında .(Bakara:228, Nisa:128,Nur:31,Hud:72)
İkisininki de ''KRAL''dır. Kuranda tanrıya kral anlamında beş yerde ''Melik''denir.(Taha:114, Müminin:116, Haşr:23, Cuma:1, Nas:2) Nas suresindeki deyim çok ilginç:''MELİK'ÜN-NAS'', yani ''insanların Kralı''.Tanrıya uygun görülen niteliklerden biri de bu.
İkisinin ki de kullarına sırasında acır. Ödüller verir. Ama sırasında da çok öfkelenir. Başlara, türlü ve tüyler ürpertici belalar gönderir. Ayrıca da cehennemde yakacaktır. Kuranda tanrının bir adı da ''ZÜ'NTİKAM''dır.(Ali imran:4, Maide:95, İbrahim:47, Zümer:37) yani ''ÖÇALICI''öç alır öfkelendiklerinden.
Daha başka ortak nitelikleri de sıralanabilir. Ama az da olsa ortak olmayan nitelikleri de var. Bunların başında da Kurandaki tanrının çok andiçiyor oluşudur. İnandırmak için çok çok and içer. Tam Araplara özgü biçimde.(Yorumlarda da Arap geleneğine bağlanıyor) Ve pek çok şey üstüne andını içer:
1-Kendi üstüne and içer.''Senin efendine-tanrına and andiçerim ki...''der.(Meryem:68, Hicr:92) ''Doğuların ve Batıların efendisine-tanrısına andiçerim ki...'' anlamındaki sözleri kullanarak antiçer.(Miaric:40) ''Tallahi!'', yani ''tanrı üstüne andiçerim ki...'' diyerek antiçer.(Nahl)
2-Peygamberinin, yani Muhammed'in üstüne antiçer.''Kuran üstüne andiçerim ki...''der.(Hicr:72)
3-Kuran'ın üstüne antiçer. ''Kuran üstüne andiçerim ki...''der.(Sad:1, Kaf:1) '' Kitap üstüne andiçerim ki...''der.(Duhan:2)
4-Göğe, gök cisimlerine, gök olaylarına antiçer.Burçları olan göğe andiçerim ki...(Buruc:1) Göğe ve yapanına(tanrıya) andiçerim ki...(Şems:5) Göğe ve gece ortaya çıkana andiçerim ki... Gece ortaya çıkan nedir bilir misin? O, (cinlere, şeytanlara taş olarak atıldığında) delip geçen yıldızdır...(tarık:1-3)
Güneşe ve ışığına; onu izleyen aya; onu açığa vuruken gündüze, onu bürüyen geceye...andiçerim ki...(Şems:1-4) Geri dönüp yuvalarına gidenlere (yıldızlara); kararmaya yüz tutarken geceye; soluklandığında (aydınlanırken) sabaha andiçerim ki...(Tekvir:15-18)
Hayır, yıldızların yerlerine andiçerim. Ve andolsun ki bilseniz bu, büyük bir andiçmedir. (Vakıa:75-76) Tanrı, yıldızların yerlerine andiçmenin ne denli büyük bir ant olduğunu belirtiyor bu ayetlerde. Hem de antiçerek belirtiyor.
Sabaha(fecr), on geceye (haccın on gecesine), çifte, teke, ve gelip geçerken geceye and içerim. Bunlarda akıl sahibi için birer ant değeri vardır.(Fecr:1-5)
Kurandaki aklın bu gün bilinen türden bir akıl olmadığı, bu ayetlerden de çok güzel anlaşılır.
5-Yer, yani dünya üstüne antiçer.Yere ve onu yayıp dümdüz yapana antiçerim ki...(Şems:6)
Bu ayete göre dünya, yuvarlak değil; serilen bir şey gibidir. Dümdüz!...
6-Ve daha başka şeylere, sayılamayacak kadar çok şeye andiçer. ''Tur''a, yani kutsal dağa. (Tur:1, Tin:2) Tanrının üstüne and içtiği dağ, Tevrattaki Sina Dağıdır. Musanın on buyruğu bu dağda aldığı bildirilir.
Kıyamete...(El kıyame:1), yele, yağmur yüklü buluta, gemiye, meleğe...(Zariyat:1-4) Düşman üzerine sürülen atlara...(Adiyat:1-5) Denize...(Tür:6) Muhammedin doğum yerine, doğum sahibine...(Beled:1-3) Ona, buna, incire, zeytine...(Tin:1) Kısacası her şeye and içer. Gördüğünüz ve görmediğiniz şeylere andiçerim ki...der.(El hakke:38-39)
Kurandaki tanrı, bunca şey üstüne andiçerken, insanları belirli şeylere inandırmak ister. Öfkelendiği kimselerin başlarına neler getirilebileceğine; kıyamete, kendisine inanmayan ve karşı gelenlerden nasıl öç alacağına; korkunç cehennem ateşinde nasıl yakarak cezalandıracağına...Evet, bunlara inandırmaya çabalar.
2000'e Doğru
25 Haziran 1989, Yıl 3, Sayı 26

20-11-2006, 03:58
Turan Dursun'u Anarken
(Prof. Dr. Ilhan Arsel)

Turan Dursun'u her anis'ta, böyle bir sevgiye, seriât yolu ile degil fakat ancak "akil" yolu ile gidilebilir oldugunu bir kere daha anlarim. Her ne kadar kendisini "Ben dinsizim" diye tanimlamis idiyse de Turan Dursun, aslinda sinirsiz bir "insan sevgisi" ve "akil" gücü ile dolu ve bu sayede insanliga en büyük hizmetlerde bulunmus olan nice "Inanmayan dindarlardan" biriydi. Bir gün gelip bu toplum, akilci yörüngeye girip onun degerini anlayabilecek midir acaba?

http://www.ilhan-arsel.org/Gazetelerde/TuranD.html


İLHAN ARSEL'İN ÖNSÖZÜ (Din Bu, 1.Kitap)
...Turan dostumun son derece sağlam karakterine, dürüstlüğüne, ahlakiliğine ve medeni cesaretine ve YALAN denen yedi başlı ejderhaya karşı savaşım azmine tanık oldukça, sevincim ve ümidim daha da artmıştır.
Ve hele onu şeriat sorunları konusundaki derin bilgisiyle ve her sorunu AKIL kıstasına vuran maharetiyel, bir yandan çevresini etkilerken, diğer yandan ''bilgili'' geçinen nice din adamlarını (ki aralarında prof. yada doçent ünvanına sahip olanlar vardır.) alt edip foyalarını ortaya vurabilir görmekten her zaman için zevk duymuşumdur. Şunu belirtmek gerekir ki şeriatla ilgili olarak yazdığı her şey, her bir din adamına ibret verici bir ders niteliğindedir.
Kuşku etmiyorum ki, Turan Dursun'un bu hayırlı ve yararlı etkisiyle, din adamlarımız, şeriatın iç yüzünü akılcı yoldan inceleme ve eleştirme itiyadını edinmekte gecikmeyeceklerdir. Bu onlara, seriat eğitimi yüzünden fikren kısırlaştırılmış müslüman ülkeler halklarının, istisnasız olarak yer yüzünün en ilkel, en geri, en yoksul, en bahtsız halkları arasında yer almış olmalarının NEDENLERİ'ni öğretecek ve böylece AKILCILIĞIN tek çözüm olduğunu farkederek kendi kendilerine ''Gerçeklere şeriat yolu ile değil Akıl rehberliğiyle, laiklikle gidilir'' diyebileceklerdir. Daha başka bir deyimle her biri, başlı başına birer Turan Dursun kesilecektir. Ve işte o zaman bu toplum, sürüklenmekte olduğu uçurumu farkedecek ve ilkellikler girdabından kurtulma şansını deneyecektir.

21-11-2006, 02:47
İSLAM VE ŞİDDET * * * * *

Kafirler, nerede bulunsa yakalanmalı, öldürülmeliydi. Bozguncular ya boyunlarından vurularak öldürülmeli, ya asılmalı, ya ellerinden ayaklarından çapraz kesilmeli, ya da sürülmeliydiler. Hırıstiyan ve yahudilerle dost olunmamalıydı. Şeyhülislam fetvalarına göre, alevilerin kanları helaldi. Peygamberin dört halifesinden üçü müslümanların bıçaklarıyla can vermişti. Şeriatın insanlığa vaat ettiği barış buydu.

* * * *KISAS SİZE FARZ KILINDI
* * * *İslam yeni bir dünya nizamı getiriyordu. Bu nizam, kuşkusuz cahilliye çağının anarşi ve zorbalığından daha ileriydi, belli bir uygarlaşmanın hukuki çerçevesi getirilmişti. İnsanlar yeni nizama uyacaklardı. Bunun yaptırımı, hem bu dünyada hem de öteki dünyada en ağır cezalardı.
* * * *Bu dünyadaki cezalar, özet olarak kısasa kısasdı. Bakara suresi şöyle diyordu:'' Ey inananlar, öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın.''(178. ayet)
* * * *Bu şekilde kısas istemek ölenin velisinin hakkıydı. Eğer bir müslüman erkek, kafir erkeği öldürürse, kısas uygulanmazdı. Bakara süresi, cezayı bireye değil, eski kabile hayatının bir kalıntısı olarak topluluğa vermiş oluyordu. Ölenin karşılığında kan bedelini, öldürenin topluluğundan bir eşidi oluşturabiliyordu. Kısas yerine bedel de ödenebilirdi. Kadın müslümanın değeri, erkeğin yarısı kadardı.
* * * *Diğer cezalar da, yapılanın misliyle kısastı.''Eğer bir topluluğa azap edeceksiniz, size yapılan azabın eşiyle azabedin.''Nahl süresinin 126, ayetinde böyle emrediliyordu.
* * * *Kısasa kısas uygulanarak organ kesme türünden cezalar yanında, kırbaçlamak gibi gene ezaya dayanan cezalar da vardı. Zinanın cezası ise recm idi, yani toprağa gömüp taşlamak.

* * * *DÖRT HALİFEDEN ÜÇÜNÜ MÜSLÜMANLAR BIÇAKLADI
* * * *Tarihsel olaylar bir yana, dinsel eğitim, ulaşabildiği insanlara, bir şiddet kültürü vermişti: Korkutmalar, cehennem azapları, yanmalar, ateşlere atılmalar. İnsanımız, yüzyıllar boyu günlük hayatında hacıdan hocadan, dedesinden atasından, anasından babasından bu şiddet kültürünü alıyordu. Trenlerin camlarına taş atan, sokak lambalarının fincanlarını kıran, şampiyonluğu kaybedince öfkeyle, kazanınca bu kez sevinçten ortalığı yıkıp geçen insan davranışlarında, o şiddet kültürünün bir etkisi yok muydu? Kan davası, Orta Asya kökenliydi, ama İslam kurallarıyla da pekişmiş ve bu günlere gelmemiş miydi?
* * * *Erzincanlı Müslüm Koca, 52 günlük oğlu Mirzap'ı diri diri keserek allaha kurban ediyordu. Müslüm Koca, 1962 yılında bir iftiraya uğramıştı ve kurtulunca ilk doğacak oğlunu allaha kurban adamıştı. Müslüm Koca, ilhamını acaba hangi kültürden almaktaydı?
* * * *Türkiye'de örülen kuran kursları ağı, imam hatip okulları, dini vakıflar ve yurtlar, acaba kuran ve hadislerin günümüze ışık tutucu olduğunu yayarken, toplumumuzda hangi geleneği, hangi kültürel mirası besliyorlardı? Ve onlara karşı ayetlerle hadislerle cevap verme telaşındaki ''laiklerimiz'' hangi ideolojik ve kültürel zemine kaymışlardı?
* * * *Kafirin kanı helala kılınmıştı. Yahudiden, Hiristiyandan dost edinmeyin denmiş, Osmanlı tarihinde onlar da kafir kategorisine sokularak üzerlerine sefer edilmiş, toprakları fethedilmişti.
* * * *Türkler de İslamın kılıcından nasiplerini almışlardı. Emeviler, on yıllarca ''kafir'' Türklerin kanını dökerek, müslümanlığın gereğini yapmışlardı.
* * * *Alevi kılçtan geçirilmiş, dağlara sürülmüştü. Şeyhülislam fetvaları, alevi kanına ''helaldir'' diyordu.
* * * *Evet, çıkıp denebilir ki:''Bütün bunlar barış içindir, herkes müslüman olunca insanlık da sonsuz bir barışa ulaşacaktır.''
* * * *Bu sonsuz barışa nasıl inanılacaktı ki...
* * * *Peygamberin dört halifesinden üçü bıçaklanarak öldürülmüştü. Ömer, Osman ve Ali'yi hançerleyenler de müslüman değiller miydi? İslamın barışında kim için can güvenliği vardı, peygamberin torunları bile zehirle, kılıçla öldürüldükten sonra!
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *7 Haziran 1987, Yıl 1, Sayı 23

21-11-2006, 23:43
MUHAMMED'DE NEDEN ÇOK KADIN VARDI?
* * * *İslamcılara bakarsanız şöyle açıklanabilir:Peygamber kimi kadınlara acımıştı da o nedenle almıştı onları.
* * * *Önce hiç olamayacağını, gerçeklerle hiç bir biçimde bağdaşmadığını belirtelim. Yoksul, çaresiz kadın mı toplamıştı Muhammed? Hangisi bu durumdaydı? O çağda, o yörelerde sayılamayacak kadar yoksul, çaresiz kadın vardı. Muhammed onların hangi birini alacaktı? Bu amaca yönelseydi başa çıkabilir miydi? Sonra yoksulun çaresizin sorunu çözme yolu; onlarla evlenmesi miydi?
* * * *Peygamber, kimileriyle de siyasi sebeplerle evlenmişti. Bunu diyen islamcılara şunu sormak gerekir: Muhammed bir peygamber idiyse, böyle siyasi sebeplere neden gerek duyuyordu?Tanrısının yardımı yeterli değil miydi? Bu yardım yeterli değil miydi de, bir sürü kadın topladı? Hem de bir kesimi genç, körpe... Ve bu kadınları, kimseyle evlenmeleri mümkün olmayan birer ebedi dul olarak bıraktı kendisinden sonra. Bu kadınlar ondan sonra kimseyle evlenmemeye hükümlüydüler. Çünkü hepsi de müminlerin anaları olarak Kurana geçirilmişti.(Bkz. Ahzab.6) Bunlardan kimi, Aişe, Cüveyriye gibi 18-19 yaşında dul kalmışlardı. Çocuk yaşta dullar. İleri sürülen siyasi sebepler bunu da mı gerektirmişti?
* * * *Muhammed'in çok karı ve cariye almasında, o dönemlerde, Araplarda geçerli olan neydiyse oydu etken: Cinsel istek ve onun gereği. En azından, başta bu geliyordu. Bir taşla bir kaç kuş vurmalar da oluyordu kuşkusuz. Ama temel etkeni gözden kaçırmamak gerekir.
* * * *İslamcılar, peygamberimiz nefsani arzularına göre davranmıyordu, hanımları da nefsani arzularla alınmamıştı diye dursunlar; ayetler, hadisler ve de gerçekler ortada.

MUHAMMED, CİNSEL İLŞKİLERE NE KADAR ZAMAN AYIRIYORDU?
* * * *O dönem araplarında şehvet, erkeklik gücü en başta gelen bir özellikti. Bunu Gazali, İhyau Ulumiddin adlı ünlü kitabının ''Kitabu Adabi'n-Nikah'' bölümünde uzun uzun anlatır. Bir dolu örnek verir. Ali'nin oğlu Hasan'ın bir alışta dört karı birden aldığını, sonra çok geçmeden bunları boşayıp yenilerini aldığını, Muhammede bu torunu anlatıldığında Muhammed'in:''O, yaratılışta da huyda da bana benziyor!'' dediğini,bu oğlanın 200 kadar karı elden geçirdiğini anlatan bir hadise, Muhammed'in ''dünyanızdan bana üç şey sevdirildi'' dedikten sonra bunlardan birinin de kadın olduğunu dile getiren bir başka hadisine ve daha nice hadislere, öykülere yer veriyor.(Aynı eser.28-29) Gazali, Felak süresinin(Diyanetin çevirisiyle) ''Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden de O'na sığınırım de!'' anlamı verilen 3.ayetine ''Ve serleşip kalkmış olan zekerin (erkeklik organının) bu duruma geldiği zamanki bastırmasının şerrinden de tanrıya sığınırım, de!'' anlamının verilebileceğini, bu anlamı İbn Abbas'ın verdiğini; ünlü gizemci Cüneyd-i Bağdadi'nin (Ölüm.910) ''Yemeye, içmeye ne denli gereksinim duyuyorsam, cinsel ilşkiye de o denli gereksinim duyuyorum!'' dediğini aktarıyor ve verdiği örneklerle ''insanın rahatlaması için şehvetinin gereğini yerine getirmesinin önemini'' anlatmaya çalıştığını belirtiyor.(Aynı kitap.27)
* * * *Muhammed'in çok karı alışına, kadınlara yönelişine de bu açıdan bakmak gerçekçi bir yaklaşım olur. Hadislere baktığımız zaman, Muhammed'in cinsel ilşkiye ayırdığı zamanın şaşılacak boyutlarda olduğunu görüyoruz. İşte bir hadis:
* * * *Enes anlatıyor:''Peygamber, 9 ya da 11 karısı varken, gecenin ya da gündüzün belli saatinde tümünü dolaşıyor ve hepsiyle cinsel ilşkide bulunuyordu.''
* * * *Enes'e soruluyor:''İyi ama, peygamber buna güç yetirebiliyor muydu?''
* * * *Enes karşılık veriyor:''Evet. Biz aramızda, peygambere 30 erkek gücü(şehveti) verildiğini konuşurduk.''
* * * *Bu hadis Buhari'nin e's-Sahih'inde de yer alıyor. (Diyanetin bir yayınında görmek için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, hadis no:192)
* * * *Başka hadislerde de peygamberin 40 erkeğinki kadar şehvetinin olduğu belirtilir. Bunda bir abartma olduğu açık. Müslümanlar peygamberin şehvetini de mücizeli olarak göstermek istemişlerdir. Muhammed'in şehveti ister sıradan, ister farklı olsun; ayetler ve hadisler yönünden bakıldığında görülür ki tanrısı katında ayrıcalıklı.
* * * *Aişe'nin sözünde bu ayrıcalık, en çarpıcı biçimde dile geliyor:''Bakıyorum da senin efendi tanrın (rabb), senin şeyinin keyfi(heva) için koşuyor yanlızca!''
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 22 Mart 1987, Yıl 1, Sayı 12

22-11-2006, 00:56
İSLAM'A GÖRE ''MİLLET''

* * * *Gerçekte ''din'' ve ''millet'' bir değildir. Birinin başak, öbürünün başka tanımı vardır. Gelin görün ki İslama göre dinle millet birdir. Biri neyse öbürü de odur.
* * * *Millet sözcüğü Kuranda 15 kez geçer. BUnların tümünde de din anlamındadır. Örneğin bir ''İbrahim milleti'' deyimi yer alır; ''İbrahim dini'' demektir. Yahudilerin, Hiristiyanların milletlerinden söz edilir; dinleri anlatılmak istenir. ''Atatların milleti'' konu olur; ''Atatların dini'' amaçlanır. Ünlü Kuran yorumcusu, dilbilici Isfahanlı Rağıb (Ölüm.1108), temel kaynak kitaplarından olan ''el Müfredat'' (Arapça) adlı kitabında şöyle der:
* * * *''Millet de din gibi; Tanrının, kulları için peygamberlerinin dilleriyle, tanrının güvencesinde olsunlar diye yasalaştırdığı şeyin adıdır.'' (Bkz. Müfredat,M-L-L.) Yanlız Rağıb, milletle din arasında şöyle bir fark olduğunu belirtiyor:''Tanrının dini deyimi var. Ama tanrının dini anlamında da olsa tanrının milleti deyimine rastlanmıyor. Buna karşılıl: Falanca peygamberin dini denebiliyor.''Falanca peygamberin dini'' denebildiği gibi. İkisi de aynı anlamda.
* * * *Kuran Muhammed'i ve müslümanlarını, ''İbrahim'in milleti'' nde, yani onun dininde gösterir. Birçok yerde...Muhammed'e: ''Biz yanlızca İbrahimin milletine bağlıyız!'' denmesi gerektiği de bildirilir.(Bakara.135) Ayrıca *İbrahimin milletinden(dininden) uzaklaşmayı bir beyinsizlik olarak niteler kuran. (Bakara.130) Buna uyarak, müslüman Türkler de, kendilerini İbrahim milletinden saymışlardır. Atatürk'ün Türk toplumunu gerçek anlamıyla millet(ulus) yapma yoluna gittiği dönemlere değin, bu ülkede, İbrahim milletindenim denmesi gerektiğini söylemiştir herkese. Selçuklularda, Osmanlılarda böyle olmuştur hep. Çocuklara ders verilirken;''Din (İslam) ve millet bir midir, ayrı mıdır?'' diye soru sorulmuş, cevabının birdir olması anlatılmıştır. Bu soru ve cevap, ''ilmuhal''lerde de yer almıştır. İstenen karşılık alınmayınca, dersten ve sınıftan geçirilmemişlerdir öğrenciler. Bu gün din öğrenimi veren okullarda, kuran kurslarında, dinle milletin bir olduğunun, müslüman olan her Türk'ün de İbrahim milletinden olduğunun öğretildiğinden kuşku duyulmasın hiç. Dahası:''Laik'' sayılan okullardaki din ve ahlak derslerinde de bunun böyle öğretildiğine kuşku yok. Çünkü kuran öğretiliyor, hadis öğretiliyor, *fıkıh öğretiliyor...Bunların hepsinde de bu böyel.
* * * *Gerçekte Araplar'dan başkalarının kendilerini müslüman saymalrı şaşılası bir olaydır. Ne denli yorumlar yapılırsa yapılsın; gerçek o ki Kuran, yanlızca Araplara seslenir. Araplardan başkasını muhatab almamıştır. Ayetlerin açık anlatımları buna tanıktır. Dahası: Kuran, başlangıçta Arapların tümüne de seslenmemiştir. En'am süresinin 92. ve Şura süresinin 7. ayetlerine göre, Kuranın seslendiği göre, Kuranın seslendiği kesim, ''Mekke ve çevresi'' dir. Bu ayetlerin, Diyanetin resmi çevirisindeki anlamı şöyledir:''Bu indirdiğimiz (Kuran), kendinden öncekileri doğrulayan, Mekkelileri ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır. Ahirete inananlar, buna inanırlar. Namazlarına da devam ederler.''(Enam:92)
* * * *''Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke'de ve çevresinde bulunanları uyarman , şüphe götürmeyen toplanma günüyle uyarman için, sana Arapça okunan bir kitap vahyettik. İnsanların bir takımı da çılgın alevli cehenneme girer.''(Şura.7)
* * * *Böyleyken Araplardan başkalrının müslüman olmalarına şaşılmaz mı? Fetihler olmasaydı bu şaşılası durum, belki de hiç bir zaman gerçekleşmeyecekti.
* * * *Türklerin müslümanlığı ayrıca üzerinde durulacak bir durum. Muhammed'in ve Arapların Türklere nasıl baktıklarını, değerli, aydın bilim adamı Prof. Dr. İlhan Arsel, ''Arap Milliyetçiliği ve Türkler'' adlı kitabında çok açık ve seçik biçimde dile getirmiştir.
* * * *Kuranda, İslamın bütününde, dinle millet, daha doğrusu ''İsla şeriatıyla, millet eş anlamlı olunca; dinci kesimin milliyetçiliklerini, milliliklerinin ne anlama geldiğini anlamak zor olmasa gerek. Ülkemizdeki İslamcıların milli görüşü, Türk toplumunun ulusal görüşü değildir, ''ŞERİATÇI GÖRÜŞ'' tür. Buna hiç kuşku yok. Bu görüşün sahiplerine Hangi milletensiniz? diye sorulduğunda, eğer çekindikleri bir yan yoksa, ortamı elverişli buluyorlarsa, kesinlikle şu karşılığı vereceklerdir:''İbrahim Aleyhisselam milletindenim!''
* * * *Bu arada ''Türk ve İslam sentezcileri''ne ne denir? Ne denebilir?

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 9 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı 28

23-11-2006, 23:49
TEVRAT, İNCİL, KUR'AN
* * * *Kafirün süresinin son (6.) ayetinin anlamı şudur:''Sizin dininiz size, benim dinim banadır.''
* * * *Bu süre, ''Mekkeli''dir(Mekki). Mekke'nin putatapar diye nitelenen kesimine sesleniliyor. Kuran'ın tanrısı Muhammed'in böyle seslenmesini istiyor.
* * * *İbn Abbas'ın yorumu:''Sizin tanrıyı yok saymanız, kafirliğiniz size; benim tanrıyı birlemem bana.''(Bkz. F.Razi,32/147) Ünlü kuran yorumlarında da ayete böyle demek istendiği belirtilir. Örneğin Celaleyn tefsirinin yorumu şöyle:'' Sizin dininiz, yani sizin putataparlığınız size, benim dinim, yani islam da banadır.'' (Bkz.Celaleyn,2/272.) BUharide de bu yorum benimseniyor ve ''sizin dininiz, yani kafirliğiniz size, benim dinim, yani islam banadır.'' deniyor. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kuran/109.) Din için burda başka yorum yapanlar da var.(Bkz. F.Razi,32/147) Ama genellikle benimsenen yorum bu. Gerçekten de belli ki böyle demek isteniyor ayette.
* * * *Demek ki bu ayette, ''KAFİRLİK'', dahası, kafirliğin, doruk noktasında sayılan ''PUTATAPRLIK'' bile ''DİN'' sayılıyor. İslamı çağdaş ve sevimli gösterme çabasında olan çevreler, bu ayeti, İslamın kendisinden başak dinleri , inançları, hatta inançsızlığa bile hoşgörülü olduğuna kanıt diye gösterirler.
* * * *''Medineli(Medeni)'' surelerden Ali imran suresindeyse çok açık biçimde şöyle denir:''Kesin olarak tanrı katında din, yanlızca islamdır.(Ayet.19) Aynı sürenin 85. ayetinin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle:''Kim islamiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir.''
* * * *Açıkça görülüyor ki Kuranın tanrısının dini, İsalmdan başka değil. Bu tanrı, daha önce, Mekke dönemindeyken putataparlığı bile din diye nitelerken, Ali imran süresinin 19. ayetinde, islamın kalan hiçbir *dini din saymıyor. 85. ayetinde ve daha birçok yerde de başka dinde bulunma isteğinin kesinlikle kabul edilemiyeceğini bildiriyor. Aynı surenin 83. ayetinde de ''Tanrının dininden başak bir din mi istiyorlar?'' diyerek, başka din isteyenleri kınıyor. Kafirün suresindeki ayet, kılıç ayeti diye de adlandırılan cihat ayetiyle de çelişiyor. Ve bu çelişkiden dolayı, İslam hukukunda, kafirün suresindeki ayetin ''mensuh'' olduğu, yani hükmünün yürürlükten kaldırıldığı belirtiliyor.(İbn Melek, Şerhu'l-Menar,S.247)
* * * *Kafirün suresindeki ayet, İslamın ''mümaşat dönemi''nin, yani yeni ortaya çıktığı, tutunmaya çalıştığı ve öteki dinlerle bir arada barış içinde yürüyüp yaşamak zorunda olduğu dönemin ürünüdür. Kuranın bütünündeki anlayışı oluşturan hoşgörmezliğin egemen olduğu ayetlerse, daha sonraki dönemlerin.
* * * *Hoşgörmezlik, İslamı sevimli göstermeye çalışan çevrelerde de yansıyor zaman zaman. Bu çevrelerin sözcüsü durumundaki basında, Tevratın, İncilin tanıtılmasına bile tepki gösteriliyor. Örneğin, bir tanıtım nedeniyle Milli gazetede şu başlıkla tepki gösterilmiştir:'' Bir derginin haçlılara hizmeti.'' (5 Ağustos 1989 ) Zaman gazetesinde de aynı nedenle, müslümanlara seslenen bir mektubun başlığı şöyle:''Yetişir Yattığın Kalk Artık!.'' (4 Temmuz 1989 ) Yani müslümanlar böyle kışkırtılıyor. Birinci gazete de ''İncili hiç okudunuz mu?'' diye tanıtım yapanların ''Kuranı hiç okudunuz mu?'' diye bir tanıtıma veremiyeceklerini ileri sürüyor. Oysa kınanan çevre bu din çevrelerinden çok daha fazla, kuranın okunmasını ve iyice anlaşılmasını ister. Kurandaki akıl ve bilimle çelişen çok eski efsane ve geleneklerin kalıntısı, insanlığın yararına olmayan, çağın çok çok gerilerinde kalmış içerik nasıl anlaşılabilir yoksa? Herkes okumalı Kuranı. Özellikle de İslamı akıl, mantık dini sayanlar. Kuran iyi okunduğu zaman, Atatürk'ün İslam şeriatını niçin kaldırdığı daha iyi anlaşılır.
* * * *Kuran okunmalı, ama başka kitaplar da okunmalı. Tevrat da İncil de...Bunlar okunduğu zaman hem bunlardaki birer efsane ürünü inançlar, hem de Kuranın içeriğinin çok büyük bir kesiminin kaynağı belli olur.
* * * *Dini çevreler ve sözcüsü durumundaki basında, yeri geldiğinde, daha doğrusu işlerine geldiğinde Tevratın İncilin mukaddes kitaplar diye nitelendiği görülür.(Bkz. & Eylül 1989 günlü Zaman gazetesi, Kudret helvası başlıklı yazı)
* * * *Kuran, birçok ayetinde kendisini Tevratı, İncili ''Musaddık'' olduğunu yani ''Onayladığı''nı açıklar. (Bkz. Bakara.41, 91, 97; Ali imran:3, 50; Nisa:47; Maide:46, 48; Fatır:31; Saff:6) Başka bir yazıda da konu üzerinde ayrıca durulacak.
* * * *Giresun Eynesil'den mektup yazan bir okurumun mektubunu bu sayıda, mektupların yer aldığı sayfada okuyacaksınız. Okurum yazılarımı övüyor ve benim için kaygılandığını belirtiyor. Okuruma teşekkür eder, lütfen kaygılanmayın derim. Okurum belli ki çok okuyan, kültürlü bir insan. Mektubunda bir kitaptan alıntılara yer veriyor ve bu alıntılarda yer alan açıklamaların doğru olup olmadığını soruyor. Benim bu yazım, sevgili okuruma da bir karşılıktır. Öteki yazılarımı da izlerseniz daha geniş yanıt bulabilirsiniz.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *17 Eylül, Yıl 3, Sayı 38

24-11-2006, 01:27
KUR'AN'DAKİ TANRI'NIN İNSANLARI AYIRMA POLİTİKASI

İnanır-inanmaz(mü'min-kafir) ayırımı:
* * * *Yunus suresinin 19. ayetinde(çeviri Diyanetin) şöyle denir: ''İnsanlar bir tek ümettiler, sonra ayrılığa düştüler...''
* * * *Bakara suresinin 213. ayetinde de, insanların başlangıçta tek bir ümmet yani aynı inancı paylaşan bir topluluk olduğu anlatılır. Ayrıca anlatıldığına göre, tanrı istedeydi, tüm insanları bir tek ümmet yapabilirdi. (Bkz. Hud:118, Nahl:93, Şura:8.)
* * * *Kuranın tanrısı, insanların tek bir ümmet olmamaları içim özel politikası olduğunu, tek ümmet olmayı özellikle önlediğini, mal mülk dağıtımını yaparken de bu politikayı güttüğünü açıklar:
* * * *Diyanetin resmi çevirisinden 3. ayetin anlamı:''Eğer bütün insanların bir tek inkarcı ümmet olmakta birleşmelerini önlemek istemeseydik; allahı inkar edenlerin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerinde yaslanacakları kerevitleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunların hepsi ancak, dünya hayatının geçimliğidir. Ahiret, rabbinin katında, O'na karşı gelmekten sakınanlaradır.''(Zuhruf:33-35)
* * * *Yani:Bu dünyada kafirlere daha büyük zenginlikler verebileceğini, ancak, herkes kafir olur diye bu yola gitmediğini, zenginlik dağıtımını bunu önleyecek biçimde yaptığını anlatıyor.
* * * *İnsanların kafirlikte birleşmelerini önlemek için güdülen bu politika anlaşılabilir. Ama insanları imanda birleştirmeyi neden gerçekleştiremedi tanrı? Böyle bir soru sorulabilir. Tanrı, inanırlara dünyada daha çok mal vererek herkesi imanlı yapabilirdi. Neden yapmadı? Bu soru soruluyor ve kuran yorumlarında şu karşılık veriliyor:''O zaman da İslam, dünya için müslüman olan münafıkların dini olurdu.''(Zermahşeri, Keşşaaf, 47197.) Ne var ki bu kez şöyle bir konu getirilebilir. İslamda, Kuranda da geçen bir''El Müelleftü'l-Kulub'' vardır. Gönülleri İslama kazandırılanlar diye anlam veriliyor. Buhari'deki hadislerde de yer aldığına göre, bu kapsama giren kimseler varlıklı insanlar oldukları halde bunlara ganimetten çok büyük orankarda fazla pay verilmiş ve bu da Muhammedi adaletsizlikle suçlamalara, söylenmelere yol açmıştı müslümanlar arsında. (Bkz. Tecrid-i Sarih, Diy. Yay. Hadis no:1299-1303) ''El Müellefetü'l-kulüb'', Kurana da geçirilmiştir. Yani zengin de olsalar, bunların zekat almaları uygun görülmüştür. İslamı benimsemeleri ya da İslamda kalmaları için kendilerine daha çok ganimet ve ayrıca zekat verilmesi uygun görülen ''el Müellefetü'l-kulüb''a verilen ayrıcalık, Taberi tefsirinde ''RÜŞVET'' diye niteleniyor. (Bkz. Taberi,10/113) Şu sorulabilir: Bu durum da insanlara dünyalık için müslüman yapıp İslamı münafıkların dini durumuna getirmiyor muydu? Bu sorunun karşılığını bulamıyoruz.
* * * *Kuranda herşey tanrının dilemesine bağlanıyor. Ve değişmez politika:İnsanların kimini doğru yola çekme, kimini saptırma. Bunun böyle olduğu anlatılıyor hep. Nahl süresinin 93. ayetine Diyanet çevirisinde şu anlam veriliyor:''Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır; istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden, and olsun ki, sorumlu tutulacaksınız.'' Maide süresinin 48. ayetinde de, tanrının insanları tek ümmet yapmaması, ''insanları denemesine'' bağlıyor.

Ku'ran'ın Tanrısının kadın-erkek ayırımı:
* * * *Bakara süresinin 228. ayetinde, ''erkeklerin DERECELERİNİN, kadınlardan ÜSTÜN olduğu'' açıklanır. Nisa suresinin 34. ayetinde de tanrının erkekleri kadınlara üstün yaptığı belirtilir, sonra, kadınlarının kendilerine başkaldırmalarından kaygılanacak erkeklere: ''Onları(o kadınlarınızı) DÖVÜN!'' denir.
Kuranın tanrısının sınıf ayırımı:
* * * *Kuranda bir çok ayette, tanrının, ''dilediği kimselerin rızkını BOL, dilediği kimselerin rızkınıysa DAR yaptığı'' anlatılır. (Bkz. Rad:26, İsra:30, Kasas:82, Ankebut:62, Rum:37, Sebe:36, Tümer:52.)
* * * * İnsanların kimini neden işçi, kimini neden patron, işveren yaptığını, bu alandaki politikasını da anlatır Kuranda. Diyanetin resmi çevirisinden:''Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimlerini aralarında *biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.''(Zuhruf:32.)
* * * * Bu ayette açıkça şunlar anlatılıyor:İnsanlara mal varlıklarını veren tanrıdır. Malı mülkü geçimlikleri tanrı paylaştırmıştır insanlar arasında. Mal varlıklarıyla, zenginliklerle tanrı insanların kimini kimine üstün yapmıştır. Tanrının böyle yapmasının nedeni de, insanları çalıştırmak. İnsanalrın kimi zengin, kimi yoksul olmasaydı, kimi insan kimi insanı çalıştıramazdı, kimi insan işçi, kimi insan da işveren olmaz ve dünyanın düzeni bozulurdu.
* * * * *
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e *Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *1 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı 40

24-11-2006, 03:14
Demek ki bu ayette, ''KAFİRLİK'', dahası, kafirliğin, doruk noktasında sayılan ''PUTATAPARLIK'' bile ''DİN'' sayılıyor. İslamı çağdaş ve sevimli gösterme çabasında olan çevreler, bu ayeti, İslamın kendisinden başka dinleri , inançları, hatta inançsızlığa bile hoşgörülü olduğuna kanıt diye gösterirler.
''Medineli(Medeni)'' surelerden Ali imran suresindeyse çok açık biçimde şöyle denir:''Kesin olarak tanrı katında din, yanlızca islamdır.(Ayet.19) Aynı sürenin 85. ayetinin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle:''Kim islamiyetten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir.''

Değerli arkadaşlarım,
Allahın kitabi dedikleri işte bu kitap. Kuranın allahının iyi bir politikacı olduğunu görüyoruz. Yahu sen allahsın. Politikaya ihtiyacın mı var. Hani istediğini doğru yola getirip istediğini sapıtıyordun. Mademki putlara tapıyorlar. Peygamberine yardımcı olurdun. Onları doğru yola getirirdin. Onun Medineye göç etmesine ihtiyaç kalmazdı.
Medinedeki ayetlerini niye Mekkede göndermedin. Yoksa *putataparlardan mı korktun ey yüce allah!!! Tabi hikmetinden sual sorulmaz. Mutlaka bir bildiğin vardır. Peygamberini Medine'ye gönderip orada güçlendirdin. Çünkü putataparlar senin kulların değildi. Onlar şeytanın kullarıydı! Onların kanını içmeden sana rahat yoktu. Ondan sonra başlasın savaşlar. Hem de iyi tuzak kurarak ve peygamberine savaşçı melekler göndererek. Hatta savaşın birinde meleklerin de dahil peygamberini yenilgiye uğrattın. Şimdi senin büyüklüğüne yakıştı mı yüce allah!!! Sevgili peygamberini zor durumda bırakmak senin büyüklüğüne hiç yakışır mıydı?
Ama Turan Dursun ve biz biliyoruz ki sen Kuranın Allahısın. İnsanları öldürttüğün yetmiyormuş gibi mülklerine, mallarına, kadınlarına, çocuklarına ''GANİMET'' diye el koydurdun. Sana da zaten bu yakışırdı. Ama üzüldüğüm tek bir nokta var. Bu vahşete bu ilkelliğe inanan milyarlar var. Ama şunu da adım gibi biliyorum ki insanlar bu vahşetleri bu ilkellikleri öğrendikçe senden nefret edecekler ve sana isyan edecekler. Bunun yolu artık açılmıştır. Bunu engellemeye senin de gücün yetmeyecektir...Hele kilometrelerce *ağaçlara astırıp; kan kızıl akan nehirlerle atalarımıza yapılanları öğrendikçe bu nefret daha da artacaktır.
Şimdi inananlara soruyorum. Şöyle bir allaha saygı gösterilir mi? Bu mu büyüklük?...

vartor
24-11-2006, 04:46
Sevgili Ezkamo,
Bu allah yalniz muslumanlarin degil, yahudi ve hristiyanlarin zamaninda da ayni halti yemistir. Babayi ogula, kardesi kardese dusurmus, hatta oldurtmus. Cocuklik yillarimizda, hayalini kurdugumuz sevecen, adil, koruyucu olan, hatta hep veren degil, hep alan olmus.
*Bunca insanin, bu insanlik disi tanriya ve sozde kitaplarina koru korune inanmasi ise, devamli beynimi kurcaliyor. okumadan, bilmeden inananlari anladik da, okuyup da inananlara soyleyecek soz yok. Kendiniz ogretmendiniz bilirsiniz; okumak ogrenmek demek degildir. Ben ne yuksek tahsil gormus esekler, ve ne tahsil bile gormemis dusunurler tanidim. Benim icin, dusunebilen insan, tahsillisinden daha makbuldur.
* Turan Dursun da bunlardan biri degil midir?

24-11-2006, 17:35
Sevgili Vartor,
İnsanlık geçmişten günümüze kadar hep bedeller ödeyerek bu güne gelmiştir. Halen ödemeye de devam etmektedir. Bunun temelinde hep bir sınıf mücadelesi olmuştur. Bir tarafta ezenler. Diğer tarafta ezilenler. Benim en üzüldüğüm nokta işte bu ezilenlerin hep ezenlerin oyununa gelip onların yanında yer almaları. Dikkat edilirse din bu ezenler tarafından hep bir egemenlik aracı olarak kullanılmış. Çünkü bu ezilenleri en iyi uyuşturacak olan en etkili silah da din olmuştur. İşte bizler onun için bu dinlere karşıyız.

Bak kuranın allahı insanları nasıl sınıflara ayırmış. Erkeği kadından üstün görmüş. Dünyanın düzeni bozulmasın diye kimini işveren kimini işçi yaratmış. Yani diyor ki sizin malınızı mülkünüzü sınıfınızı ben belirledim. Bu sizin kaderinizdir. Siz boşuna uğraşmayın. Eğer ben seni yoksul yarattımsa bu senin kaderindir. Sen yaşamın boyunca efendilerine hizmet edeceksin. Yaşamın boyunca kaderine boyun eğip bunu kabulleneceksin diyor. Bunun adını da sınav koymuş bu uyanık kuranın allahı. Bizim saflar da bunu kabullenip efendilerine hizmette kusur etmiyorlar. Demiyorlar ki bu nasıl bir allahtır ki insanları arasında ayırım yapıyor. Mademki her şey onun gücü dahilinde niye eşit yaratmamış. Bundan ne kaybı olabilirdi ki...İşte bunu bile düşünmekten aciz bu insanlarımız.

O okuyan diplomalı cahillere gelince. Bu olayın temelinde insan olma olayı vardır. Kişilik olayı vardır. Çıkar olayı vardır. Ezenlerin ezilenler üzerindeki sömürüsünden nemalanma olayı vardır. Onların görevi de efendilerine hizmet edip bu nemadan faydalanmak vardır. Bu kırıntılardan faydalanırlar ama görevleride kurulu düzeni korumaktır. Bu kurulu düzenin devamı için ellerinden gelen her şeyi de yapmaya çalışırlar. Açıkçası çıkarı için efendilerinin birer uşağı olmuşlardır. Onların durumu bu sevgili Vartor. Bak bir Turan Dursun çıkıyor. İsteseydi o da kurulu düzene ayak uydurur o da nemasını alırdı. İnsan olma ve dürüstlük var ya. O ağır basıyor ve mücadele ediyor. Çünkü o kendini değil ezilenleri düşünerek hareket ediyor. Aydınım diyen her insanın da bunu örnek alması lazım.

Ben okumayan cahil insanlarımızı hiç bir zaman suçlamadım. Çünkü ben bir eğitimciyim. Bunun bilincindeyim. Asıl önemli görev biz aydınlara düşüyor. Onları küçümsemeden onlara anlayışla yaklaşırsak kazanabileceğimizi düşünüyorum. Aydınlanma süreci de hep böyle olmuştur. Belki bizler de okumamış olsaydık onlar gibi düşünecektik. Çünkü biliyoruz ki çevre faktörü okumayan insanlar üzerinde etkili oluyor.

İşte onun için hep aydınlanma diyoruz. İnatla ve sabırla bizler bu ezilenleri aydınlatmaya çalışalım. Bu bir sureç olayıdır. Bunun bir sınıf mücadelesi olduğunu insanların eşit olması gerektiğini; asıl olarak bu dünyadaki yaşamın temel alınması gerektiğini ve bu dünyada da insanın insanca yaşaması gerektiğini bu insanlarımıza hep anlatmalıyız. Sevgilerimle...

vartor
24-11-2006, 18:34
Zaten bu sitede yazismaktaki maksadimiz bu degil mi sevgili Ezkamo. Bunun yaninda, ben ancak, cevremdekilere izah etmeye calisiyorum ve bazilarinin bakis acisini degistirmekte basarili olusum da kendime guvenimi arttiriyor. Bir tanemiz uc kisiye etkili olabilse, bu uc de baska uc kisilere etkili olabilse, bir cig gibi buyume potansiyeli olduguna inaniyorum.
* Gerci ulkemizde fikir hurriyeti yok fakat, dunyanin diger ulkelerindeki bir degisim, bizleri de etkiliyecektir.
* * * * * * * * Saygilarimla...

25-11-2006, 03:41
KURAN'IN TANRI'SININ ELİNDEKİ TERAZİ

Kuranın, Muhammed'in anlatığına göre:''Tanrının terazisi'' vardır. Hem bu dünyada, hem de ahirette.Terazi, bildiğimiz bir tartı aygıtıdır. Farsça bir sözcüktür. Kuranda ''mizan'' diye geçer.16 kez. Terazi bir simgedir de. Hak ve adaletin simgesi. Çok doğru tutulması gerekiyor adalet için.

Dünyadayken Tanrının elindeki terazi:

Maide süresinin 64. ayetinde (Diyanet çevirisiyle) şöyle denir:''Yahudiler allahın eli sıkıdır dediler.Dediklerinden ötürü elleri bağlansın! (Bedduada bulunan:Tanrı.) Lanet olsun! (Lanet eden:Tanrı) Hayır! Onun iki eli de açıktır! Nasıl dilerse (öyle) sarf eder...''
Bu ayet nedeniyle bir hadis yer alır hadis kaynaklarında:

Tanrının elindeki terazinin dengesi yok:

Hadis, yukardaki ayet nedeniyle yer veren Tirmizi'deki biçimiyle şöyle:''Rahmanın (Tanrının) sağ eli doludur. İçindekiler akar da akar. Gece gündüz alkışlar, o eldekinden hiçbir şey eksilmez. (Yani:Tanrının sağ elinde bitip tükenmez nimetler, rızıklar vardır. Kullarına gece gündüz durmadan aktığı halde tükenmez de eksilmez de...) Öbür(sol) elindeyse terazi vardır. Terazinin (rızık konulup tartılan) gözü, bir aşağı iner, bir yukarı çıkar.''(Tirmizi, Sünen, Kitabu tefsir'l-kuran 6, hadis no:3045)
Bu hadis Buharide de yer alır. Az uzunca. Tanrının varlıklı kuluna:''Sen(başkalarına) harca ki, ben de sana harcayayım!'' dediği ve Muhammedin:''Biliyor musunuz, gök ve yerin yaratılmasından bu yana tanrı ne denli harcamada bulunuyor? (kullarına)'' diye sorduktan sonra yukardaki açıklamayı yaptığı bildirilir. Tanrının arşının (tahtıyla sarayının) başlangıçta, su üzerinde bulunduğu da anlatılır. Şöyle bir değişiklik de var:Rahman yerine allah geçer.''Sağ el.'' (yemin yerinde yanlızca el.(yed)...(Bkz.Buhari. Hadis no:1707)
Tanrı insanlara teraziyle rızık dağıtırken, rızık konulmuş olan göz, neden bir aşağı bir yukarı çıkıyor? Hadisi Türkçe'ye çeviren Kamil Miras şöyle açıklıyor:''Bu suretle (tanrı) insanların kimine çok, kimine az rızık verir.
Akla gelen bir soru:''Tanrının elindeki terazide bir bozukluk mu var?'' Bir inanır(mümin) kişi, buna evet diyemez.
Açıklamaya göre: Rızık tartılırken kimi insana ağır ağır, yani bol bol rızık vermeyi, kimi insana geldiğinde de, rızık konulmuş kefenin yukarda kalmasını, yani az verilmesini tanrının kendisi istiyor. Yukarda geçen ayetteki açıklama da çok açık.''(tanrı) nasıl dilerse öyle sarfeder (rızıkları)...'' Yani: Kimse ''niye böyle yapıyorsun, niye kimi kuluna çok, kimi kuluna az veriyorsun?'' diye karışamaz. Bu doğrultuda başka ayetlerde de açıklama var.
Kısacası: Kimi insanın zengin, kimi insanın yoksul olması, tanrının elindeki terazinin durumundan, rızıkların tartılıp dağıtılması sırasında terazinin iki kefesinin bir düzeyde bulunmamasından, terazinin kolu, dengede değil. Bunun böyle olmasının nedenini de Kuran şöyle açıklıyor....''Tanrı öyle istiyor...''
İlgili ayetlerden bir kaçı: ''Tanrı, dilediği kimsenin rızkını geniş, dilediğininkini de dar yapar...''(Rad:26) ''Senin efendi tanrının rızkı, dilediğine rızkı geniş, dilediğine dar verir. Kuşkusuz tanrı, herşeyi bilendir. (Ankebut:62) ''Efendi tanrının rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya yaşamında, onların (kulların) geçimlerini aralarında biz bölüştürdük de, birbirlerine iş gördürsünler (kimi çalışan kimi de çalıştıran olsun) diye, kimini (zengini) kimini (az az varlıklıya ya da yoksula) derecelerle üstün kıldık...''(Zuhruf:32.)
Burada bir soru daha akla gelebilir: ''Öyleyse, tanrının elindeki terazi neden var? Eşitlik gözetmediğine, herkese eşit ölçüyle rızık dağıtmadığına göre teraziyi niye kullanıyor?''
Kuran yorumlarında, kimi ayet ve hadislere dayanılarak, bu soruya şu karşılık verildiği görülür:''İnsanları sınamak için...''(Bkz. M.Ali Sabuni) Ya da:''Bir hikmet için...''(Bkz. Sabuni) ''Tanrının hikmetinden ve yaptığı şeylerin nedeni sorulmaz. (Enbiya:23) ''Tanrının yaptığına itiraz yok.''(Bkz. F.Razi) ''İtiraz olmamasının nedenini EHL-İ SÜNNET şöyle açıklar: ''Mülk, tanrının kendisinindir. Onun için kimsenin itiraz etmeye hakkı yok.(Bkz.F.Razi)

2000'e Doğru
8 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı 41

25-11-2006, 04:57
KURANDAKİ TANRININ BEDDUALARI

* * * *Bilindiği gibi ''beddua'' iki sözcükten bed ile dua sözcüklerinden oluşur. Birincisi Frasça. İkincisi Arapçadır. ''Kötü dua'' demektir. Türkçesi: İlenme yada ilenç.
* * * *Kuranın Tanrısının inandırmak için nasıl and içtiğini, ayetlerden sunmuştuk örnekleriyle. Bu Tanrı inanmayanlara, kızdıklarına beddua eder. Yani ilenir.
* * * *Mantıkta, istem üçe ayrılır: Eşitler arasındaki istem. Buna ''iltimas''(Türkçedeki değil) denir. Yukardan aşağıya olan istem. Bu da buyruktur. (emir) Aşağıdan yukarıya yöneltilen istem.(dilek) Buysa duadır. Yani aşağı durumda olan bir kimse yukarda olan birinden bir şey istediğinde, bir dilekte bulunduğunda ''dua'' denir buna. Kötü olanına da ''beddua.'' Bu dilek yöneltildiği zaman, birinin kötü duruma düşmesi istenir. Bunu sağlaması için yukarda olan bir kimseden, üstün bir güçten dilenir.
* * * *İnsanların Tanrıdan, üstün bir güçten dilekte bulunmaları doğal. Ama Tanrının dilekte bulunmasına gelince, anlaşılır gibi değil. Tanrı, her şeyin her gücün üstünde görüldüğüne göre, hangi üstün güçten dilekte bulunur? Gelin işin içinden çıkın!
* * * *Kurandaki Tanrının beddualarını akla uygun bir biçimde yorumlamaya çalışan Kuran yorumcuları da çok zorlanırlar. İşin içinden çıkamazlar bir türlü.
* * * *Kuranın Tanrısı en başta, insan denen varlığa beddua eder:''Canı çıksın o insanın, o ne nankördür.''(Abese:17) Bu çeviri diyanetin resmi çevirisidir. Canı çıksın yerine, kahredilesi(Çantayın çevirisi), kahrolası (Suudi Arabistanın çevirtirttiği), geberesi, gebersin, öldürülsün, başı kesilsin diye de çevrilebilir Türkçe'ye.
* * * *İnsan Tanrıya karşı nankör sayılıyor. Tanrının istediği doğrultuda bulunmadığı için. Tanrı, ona bu nedenle kahrolsun, gebersin, başı kopsun diyerek beddua ediyor. Yani derler ya:''Gebersin inşallah!!!'' İşte öyle.
* * * *Böyle bir beddua kim için yapılır? Kuşkusuz düşman için. Demek ki insanı da Kuranın Tanrısı düşman görüyor genel olarak.
* * * *Sonra inanmazlardan özellikle kimilerini seçer, onlara bedua eder: Örneğin Yahudilere, Hiristiyanlara. ''Onları (yahudileri, hiristiyanları) Allah yok etsin!''(Diyanet, Tebe:30) Allahın kendisi, Allah onları yok etsin diyor. Şaşılacak şey değil mi? Tüm kafirlere, özellikle bir kesimine:''And olsun ki, ey inkarcılar! Siz aykırı görüştesiniz. Bundan dönebilecek kimseler döndürülür. Boş sanıda bulunan, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!''(Zariyat:8-11)
* * * *Boş sanıda bulunmak Tanrıyı Kurandaki gibi düşünmemek; bilgisizliğe saplanıp kalmak da, yine Kurandaki gibi inanmamaktır. Bu düşüncede ve inançta olanlara beddua ediyor Tanrı.
* * * *''Ey Muhammed! Onlara baktığın zaman, cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Tıpkı sıralanmış kof kütük gibidirler. Her çığlığı kendi aleyhlerine sayarlar. Onlar düşmandır. Onlardan çekin. Allah canlarını alsın! *Nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar!''(Münafıkın:4)
* * * *Burada da Allah, münafıklar için Allaha beddua ediyor: ''Çünkü o düşündü, ölçtü, biçti! Canı çıkası ne biçim ölçtü biçti! Canı çıkası sonra yine ne biçim ölçtü, biçti! Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı, suratını astı; sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. 'Bu sadece öğretilen bir sihirdir', bu Kuran, yanlızca bir insan sözüdür dedi. İşte bu adamı, yakıcı bir ateşe yaslıyacağız!'' (Diyanet. Maüddeessir:18-25)
* * * *Hadislerde, Kuran yorumlarında belirtildiğine göre, burda kınanan, beddua edilen kimse Muğire Oğlu Velid'dir. (Bkz. F.Razi, 30/198-202) Aynı kimse için Kalem süresinde de birçok sövgüler yer almış, en sonunda ''piç'' anlamında ''zenim'' denmiştir. (Bkz. Kalem:8-13 Celaleyn:2/230 ve öteki tefsirler.) Gelin görün ki, bu adamın oğlu ''Halid'', sonradan önemli bir islam kahramanı niteliğinde ortaya çıkmıştır.
* * * *''Ebu Leheb'in elleri kurusun! Yok olsun! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermez. Alevli ateşe yaslanacaktır. Karısı da boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır. (Diyanet. Tebbet: Tamamı) Elleri kurusun yerine iki eli kurusun diye çevrilirse, ayetteki aslına daha uygun düşer.
* * * *Tanrının burada beddua ettiği ''Ebu Leheb'', Muhammede inanmadığı için ve düşman sayıldığı için Tanrı beddua ediyor.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *15 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı 42

26-11-2006, 01:23
NASIL YAKILDIM?
* * * *Kitap derler bana sami dillerde. Doğum yerim:Doğa. Anam:Doğa. Babam:insan bir anlamda. Bir başka anlamdaysa, onu ben yarattım. Bir maymunumsuydu daha, ben olmasaydım. O da beni yarattı. Yazdı. Ama yaktı da.
* * * *Neden yaktı? Uzun uzun anlatmak isterdim. Ama kitaplar tutar. Doğum öncelerim, doğumum, bebekliğim, çocukluğum, delikanlılığım...hepsi var.
* * * *En iyisi ben, nasıl yazıldığımı değil de, nasıl yakıldığımı anlatayım. Hepsini değil de bir küçük kesimini. En başta da nedenini. Daha doğrusu bir kesitini. Özet olarak:
* * * *Bana yazılanlar, aydınlanmak için de olur, karartmak için de. İyi de olur, kötü de. Ne yazılmışsa kalır. Korurum. Olduğu gibi. Aydınlatmam, dünyaları karanlık üstüne kurulu olanların işine gelmez. Yazılıp bana giz olarak bırakılanları olduğu gibi korur oluşum da. Gün olur ki bunlar olguları, olayları dile getirir. Yalan dolan mı var, kalın kalın örtülü suçlar mı var? Bir bir ortaya çıkar benimle. Ant içmem, ama tanıklığımda gerçeği söylerim. İşte bir de bu yüzden beni yakarlar. Suç kanıtı bırakmak istemeyen caniler gibi. Ve bir de dinden imandan... İnançla ırzına geçilmiş kafaların tümü bana, benim türüme; ters düştüğü sürece düşman.
* * * *''Yandım mevlam su...!''
* * * *Bakın şu piskoposa. Ne yaptım ona ben ''Tanrı aşkına(!)''! Bir kötülük etmişim. Diş biliyor. ''İnancını bozmuşum'' Cübbesini toplamış, cin cin bakışlarla öfke dolu geliyor. Bir şey yapacak. Eyvah yakacak! Ve alevler içindeyim. Bir yanım Yunandan gelmişti. Bir yanım Mezopotamyadan gelmişti. Bir yanım Hint'ten, bir yanım Yemen'den...Ne denli uğraşılmıştı yazılarım için. Onca çaba, onca kalem, onca kağıt (Ya da deri), onca mürekkep, onca ışık ve onca düşünce demetleri uçup gitmişti dumanlarıyla birlikte.(İskenderiye )
* * * *Papazlarla Sezarlar elbirliği etmişlerdi. Beni yakmak için. Neden ki, aynı şeylere karşı aynı şeyleri koruma çabasındaydılar.Tek tek verdiler alevlere. Yığın yığın da. Kitaplık dedikleri yerimle yurdumla birlikte de...Dizi dizi uygarlıklar...Kül olup gitmişti.
* * * *Eski çağların kitapları değil mi, varsın yansın' denebilir mi? Voltaire de eski çağların kitaplarını değersiz bulur. Ama türünün boş inanç kanalizasyonlarını. Kutsal kitap denenleri. Hiç birinden ne fiziğe, ne de tarihe ilişkin tek doğru olsun öğrenemezsiniz. Bu gün küçücük bir fizik kitabı bile, eski çağların bütün kitaplarından daha yararlıdır.(Voltaire. Felsefe Sözlüğü) der. Şu sözlerin ardından:''Mısırlılarla Fenikelilerin kitapları kaybolmuştur. Çinliler, Brahmanlar, Mecusiler, Yahudiler ise, kendi kutsal kitaplarını kaybolmaktan korumuşlardır. Bütün bu yapıtlar, garip anıtlardır, ama hepsi de insanoğlunun hayalinde kurduğu anıtlar...''(aynı eser)yine de kalkıp bunlar yakılsın demez.
* * * *İbn Haldun'a kulak verelim:''Bilimler çoktur. İnsan toplumları içinde çok sayıda, bilgeler, bilginler gelip geçmiştir. Bize ulaşamayan bilimler, bize ulaşanlardan çok daha kabarıktır. Tanrı hoşnut olası Ömer'in fetih sırasında(özellikle İskenderiye ele geçirildiğinde) yokedilmesini buyurduğu o bilim belgeleri nerede, var mı şimdi? Kaldelilerin, Süryanilerın, Babillerin bilimleri, o çağda ortaya konan yapıtlar, belgeler, çalışma ürünleri nerede? Nerede eski Mısırlıların ve daha öncekilerin bilim ve kültür ürünleri? Bize bilim ve kültürü ulaşan, sadece bir toplum olmuştur ki o da Yunan'dır...''(Mukammide. Çev.T.D)
* * * *Sevgilim, büyük araştırmacı İbn Haldun! Ne çok sormuşsundur:''Nerede, nerede?'' diye. ''Nerede onca uygarlıktan kalması gereken beyin ürünleri?'' Arıyordun sürekli.
* * * *Hani çok gençtin. İspanya'da. Binlercenin bulunduğu yurtlarından birindeydin. Çoşkuyla dalıvermiştin sevgililerin içine. Aradığımı bulacağım diyordun. Mutluluğun doruğunda, şehvetle dokunuyordun herbirine. Okşuyordun. En vurulduğun sevgilinin en bayıldığın yerlerini okşarcasına kendinden geçiyordun. Birini bırakıp öbürüne yöneliyordun. Ve her birim, el ederek, göz kırparak çağırıyordu seni:''Gel, bana da gel bak.''
* * * *Hemen koşup bakıyordun. Satırlar, sayfalar... Ve arıyordun. Ve soruyordun:''Nerede, nerede?'' '' Bir de bana bak!'' ''Yok işte, sende de yok.'' Bende olabilir.'' ''Yazık, sende de yok.'' ''Bana da bir göz at.'' ''Yok, yok, yok...Bulamıyorum. Nereye gitmiş bunlar? Nerede yitmiş bunca dünyalar? Düşünce dünyaları...?''
* * * *Sevgilim! Benimleydi aradıkların. Din ve Tanrı aşkına yakılan ateşin içinde. Orada, burada, şurada. Ve İskenderiye Kütüphanesi'nde...Sen de anladın araştırmaların sonunda. Ya bir de gözlerinle görseydin o tüyler ürpertici durumu!
* * * *Hamamlara yakıt yapmışlardı beni.
* * * *''İskenderiye Kütüphanesi''. Yüzyıllar içinde damla damla biriktiğim, havuz olduğum, göl olduğum, deniz olduğum, okyanus olduğum ve yüzbinleri, milyonu bulduğum yurdum. Bir kesimim (serapium) yakıldı. Yeniden denizleşip okyanuslaşma. Ve işte yeniden yakmaya gelen yeni düşman. Bu kez ki müslüman: İslam'ın asıl kurucusu Halife Ömer. Fetih sırasında buyruğu verir:''Yakılsın!''
* * * *Gerekçesi de var:''Bu kütüphanedeki kitapların içindeki bilgiler Kuranda varsa bunlara gerek yok. Kuranda yoksa, bunlar geçerli değil. Öyleyse ne duruyor, yakılmalı!'' Mısır fatihi Amr İbnü'l-As da buyruğu yerine getirmişti.
* * * * Tarihler yazar:''O sırada, kütüphanenin kitapları hamamlara dağıtıldı. Yakıt olarak kullanıldı. Kitaplar o denli çoktu ki, uzun süre hamamlar-oduna gerek kalmadan- bu kitaplarla ısıtıldı.''Yazılanlar uzun. Ama böyle özetlenebilir.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * (Devam Edecek)

26-11-2006, 03:21
....Kısacası: İskenderiye Kütüphanesini yakma suçunu işledikten sonra Hiristiyanlar Müslümanlara, Müslümanlar da Hiristiyanlara atmaktalar:
* * * *-Siz yaktınız!
* * * *-Hayır, yakan biz değiliz, sizsiniz!
* * * *-Siz!
* * * *-Siz...!
* * * *Durun durun! Bu onur(!) ikinizin de! İkiniz de yaktınız beni. İnsanlığın beynini. Yakıp yok ettiniz. Tüm dinler, hepiniz. İşine gelmeyenleri yakmak, yok etmek; özellikle size vergi. Bir kentte, bir yerde değil; çağlar boyu, her yerde işlediniz bu şerefli cinayeti.
* * * *Ve siz ey ''cemaat-i müslimin''! Kendi kutsal kitabınızı, Kuranı da yakmadınız mı? Bir kez Affan Oğlu Halife Osman'ınız, bir kez de Hakem Oğlu Mervan'ınız eliyle...Bu yakmalar, yoketmeler nedeniyle değil mi ki, Kuranın orijinali dünyanın hiçbir yerinde bulunamıyor. Bunu, bugün ateşli İslam savunurlarından Dr. Subhi e's-Salih de araştırmalarında belirtmek zorunda kalıyor.
* * * *Hiç sona ermemiştir beni yakma alışkanığınız. İşte 21. yüzyıla yaklaşırken sergilenenlerden bir örnek:29 Eylül 1984. İstanbulda *Sheraton Oteli. 3.İslam Konferansı Tıp Kongresi. Kongrenin ikinci günü. Öğle namazı saatinde delegelerden biri kürsüye çıkıp ezan okuyor. Ardından, Birleşik Arap Emirlikleri delegesi Selim Ahmet...., getirilen bir tıp kitabını, bir tepsi üzerinde yakıyor. Gerekçe:''Bu kitap, İslam tıbbını kötülemiştir.''(Bkz. 30 Eylül1984 Cumhuriyet Gaz.)
* * * *Molla doktor, beni böyle yakarken çok mutlu. Başlığı, kafasının içindekine uygun bir ilkellikte. Başlığının altından sarkan ve suratının çirkinliğini örtemeyen örtünün arasından yüzünü çıkarmış, sırıtıyor ve konuşuyor:''Bu kitabı yakmakla Batıdan intikam aldım.''
* * * *Molla doktorun daha da geniç açıklaması şöyle:''Son iki yıldan beri ben ve arkadaşlarım bu kitabı, İslam kongrelerinde yakmayı kararlaştırmıştık. İlk defa burada yakılıyor bu kitap.
....Ben de bu kitabı yakmakla İbni Sinanın intikamını burada almış oluyorum. Onun kitabını 400 yıl önce yakmışlardı. 400 yıl sonra intikamını aldım. Şunun için:Batıyla, batının tıp alemiyle hiç bir ilişkimiz kalmasın. Sembolik olarak yaktım. Üçüncü neden:Batı alemi, Türkiye'nin batı ülkesi olduğunu ve İslam birliği içinde yer almadığını düşünüyor. Ben bu kitabı İstanbul'da yakarak meşaleyi başlatmış oldum...'' (Aynı gazete)
* * * *Molla doktorun bu açıklaması, beni yakışından çok daha tüyler ürpertici değil mi?!
* * * *Molla doktor ve yolunda olanlar isterler ki, modern tıp, çağdaş tıp yerine ''peygamberin doktorluğı'' egemen olsun her zaman. Ne acı ve ne düşündürücüdür ki, Batı uygarlığını, çağdaş uygarlığı, ulaşılması gereken bir hedef olarak gösteren Atatürk Türkiyesinde, Batılılar topluluğunda yer almayı amaçladıklarını söyleyip duranların döneminde sergileniyor bunlar. Molla doktor, cesaretini nereden almıştır dersiniz?
* * * *Buharinin de yer verdiği ''Tıbbu'n-Nebevi''den:(Peygamberin doktorluğu)''Herhangi *birimizin kabına sinek düştüğünde, o kimse o sineğin tümünü (kabın içine) daldırsın. Sonra da kaldırıp atsın. Çünkü sineğin bir kanadında şifa, öbür kanadında da hastalık vardır.'' (Buhari. Tecrid. Hadis no:1941)
* * * *''Bu kızı oktun. Buna göz değmiştir.''(Buhari.No:1933) *
* * * *Molla doktor, İngiltere'de 7 yıl öğrenim görmüş, Abu Dabi'de dekulak burun boğaz dalında cerrahlık yapıyor olmuş bulunsa da müslüman kuşakların, çocukların tıp bilimindeki gerçekleri ve öğretileri Batıdan değil, İslam aleminden ve Kurandan kaynak edinerek öğrenmeleri gerektiğini savunuyor. Ve söz konusu tıp kitabı için *''bu kitabı, büyük bir mutlulukla ve severek yaktım'' diyor.
* * * *Ve Türkiye Cumhuriyeti bakanları arasındaki molla doktorlar: Bilir misiniz bunlar beni nasıl yakmaktalar!!!
* * * *Demirtaş Ceyhun'un bir yazısı: Başlığı:''Haydin Kitap Yakmaya!'' Yazıyor:''^Eylül 1984 günlü Cumhuriyet gazetesindeki haberi okuyunca, gerçekten sözcüğün tam anlamıyla dondum kaldım. Kolay kolay inanılır şey değil. Dehşet verici. Turizm ve Kültür Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu, bakanlığınca 1978-1979 yıllarında bastırılmış 100 bin kitabın yakılarak yokedilebilmesi için mahkeme kararının beklendiğini açıklıyordu haberde.
* * * *Evet evet. Yüz bin kitabın yakılarak yokedilmesi için mahkeme kararının beklendiğini açıklıyordu sayın bakan. Çünkü bu kitaplar için birtakım ihbarlar gelmişti bakanlığa ve bakanlık içinde oluşturulan bir kurul, kitapları incelemiş ve hepsini zararlı bulmuştu. Dolayısıyla bu kitaplar yok edilmeliydi. Ne var ki, yok edilmek üzere SEKA'ya gönderilen bu yüz bin kitabı, SEKA yöneticileri de yakmaya cesaret edememişlerdi. Böylesine çağdışı bir uygulama için mahkeme kararı istiyorlardı. İşte sayın bakan da, şimdi bir mahkeme kararı beklediklerini açıklıyordu kamuoyuna.
* * * *Allah aşkına, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, birazcık uygarlıkla tanışmış bir toplumda böylesi bir haberi okuyup da donup kalmayacak bir kişi düşünülebilir mi?''(D.Taş Ceyhun.Gösteri Dergisi. Ekim 1984)
* * * *Yazı ve yakınma sürüp gidiyor.
* * * *Geçmişte beni yaktırma cinayetini işlemiş olanların suçlarını, bugünkü savunurları inkar yoluna gitme gereği duyuyorlar. Bu gün bu suçu işleyenleri savunacak kimseler de çıkacak mı? Suçu işleyenler utanmadan, göğüslerini gere gere işliyorlar. Utanmak ve inkar etmekse savunurlarına düşüyor. Ne şaşılası şeydir bu!
* * * *Çağdaşlık yarışını benimseyenler bulunduğu gibi, çağdışılık yolunu benimseyenler de olur. İkinci yolun yolcuları beni ''Muzır''(zararlı) bulurve yasasına da yaslarlar. Bir toplumda bunlar egemense işlenir bu suç her zaman. Yüzbinlercemi yüzünün akıyla (!) ateşlere sunan sayın bakan da nice benzerleri gibi bu yolda bir kahraman.
* * * *Tarih, yakılmama ilişkin öykülerle dolu.
* * * *Tevfik Fikret'in şu ünlü dizelerini kim bilmez.
* * * *''Beşerin böyle dalaletleri(sapıklıkları) var:
* * * *Putunu kendi yapar, kendi tapar.''
* * * *Ben de derim ki:
* * * *''Beşerin böyle dalaletleri var:
* * * *Beni hem kendi yazar, hem de yakar!''

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Martı
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Kasım 1987, Sayı 1

28-11-2006, 02:53
BÜYÜ VE MUHAMMED'İN BÜYÜLENMİŞLİĞİ

* * * *''İslamda boş inanç (hurafe) yoktur.'' derler. Oysa var olduğu bir gerçek. İşte bir örnek: İslamda ''BÜYÜ'' ve büyüyle insanların etkilenebilecekleri inancı var. Hem de Kuran'da ve en sağlam kabul edilen hadislerde:
* * * *Bakara süresinin 102. ayetinde, Babil'de, Harut ve Marut adlı iki meleğe, (gökten) büyüyle ilgili birşeyler indirildiği, bu iki meleğin büyü öğrettikleri, öğretilen büyüler arasında karı kocayı birbirinden ayıracak türden olanın da bulunduğu anlatılır.
* * * *Ayetin anlamı şöyledir: ''Süleyman'ın krallığın ilişkin olarak şeytanların söylediklerine uydular. Oysa, Süleyman kafir olmadı. Ama şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara büyüyü öğretiyorlardı. Ve Babil'deki iki meleğe, Harut ve Maruta indirileni. Bu iki melek de, ''biz fitneyiz!kafir olma!!'' demedikçe, kimseye (büyüyü) öğretmiyorlardı. (İnsanlar), bu
iki melekten, KİŞİYLE KARISININ ARASINI AYIRACAKLARI TÜRDEN (büyü) öğreniyorlardı. Onlar, Tanrının izni olmadan kimseye zarar vermezler. Kendilerine zararı olan, yararı olmayan şeyi öğreniyorlardı. Kesinlikle bildiler ki, onu satın alanın ahirette bir payı yoktur. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür. Bir bilebilseler.'' (Bakara:102)
* * * *''Babil'de büyü öğretmenliği'' yaptıkları bildirilen Harut ve Marut adlı iki melek, büyüyü öğrettikleri herkese, ''biz fitneyiz, kafir olma!'' diyorlarmış. Yani uyarıda bulunuyorlarmış.
* * * *''Fitne'' ye ''sınav'' anlamı verilir. Ve buna dayandırılarak iki meleğin: ''biz sınav olarak gönderildik.'' demiş oldukları ileri sürülür. Aslında fitne, birşeyin iyi kötü yönüyle ortaya çıkmasıdır. (Bkz. Cessas, Ahkamu'l-Kuran,1/57 F; Razi, 3/221.) Buna göre büyü öğretmeni iki melek, ''biz birer gerçeğiz'' demiş oluyorlar.
* * * *Her neyse, önemli olan, iki meleğin, ''büyü öğrettikleri''nin açıkça anlatılıyor olması. Ve öğretilen büyüler arasında, ''karı kocayı ayıracak türden'' etkili olanının da bulunduğunun açıklanması.
* * * *Bu arada, büyünün etkisi, hangi türden olursa olsun, Tanrının dilemesine bağlanılıyor. Ama bunun önemi yok. Çünkü bu, büyünün resmen tanındığı ve etkisinin varlığının kabul edildiği gerçeğini değiştirmiyor.
* * * *Falak süresinin 4. ayetinin anlamı:''(Ey Muhammed!) Düğümlere çokça üfüren büyücü kadınların kötülüğünden de (Tanrıya sığınırım de.)'' Görülüyor ki, Tanrı, Muhammed'e (dolayısıyla inanırlarına), büyücü kadınların *yapabilecekleri büyülerle başına getirebilecekleri kötülükten kendisine sığınılmasını buyuruyor. Demek ki bu ayetde de, büyü ve etkisi kabul ediliyor.
* * * *Muhammed'e büyücülerin kötülüğünden Tanrı'ya sığınması buyuruluyor.Ama hadiste anlatıkdığına göre Muhammed yine de kendini kurtaramıyor büyünün zararından. Hadiste, kendisine büyü yapıldığı ve hastalandığı bildiriliyor.
* * * *Buhari'nin de yer verdiği bir hadiste, Muhammed'in karılarından Aişe şunları anlatıyor:''Peygambere büyü yapılmıştı. Öylesine ki, peygamber, yapmadığı şeyi yaptığını sanıyordu. Sonunda bir gün dua etti, bir daha, bir daha...Ve konuştu:
* * * *''Aişe! Biliyor musun, neyle iyileşeceğimi Tanrı bana bildirdi. İki kişi (iki melek, cebrail ve mikail) geldi bana. Biri başucumda, öbürüyse ayakucumda durdu. Biri öbürüne: 'Bu adamın hastalığı nedir?' diye sordu. Öbürü: 'Buna büyü yapılmış'' diye karşılık verdi. Beriki sordu:'Bu adama büyüyü yapan yapan kim?' Öbürü karşılık verdi:'Asam oğlu Lebib.' Beriki sordu: 'Büyü nasıl yapılmış! (neyle)?' Öbürü karşılık verdi: 'Bir tarakla saç ve sakaldan alınan kıllarla yapılmış. Ve erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığıyla...' Beriki sordu:'Büyü nerede yapılmış?' Öbürü karşılık verdi:'Zervan Kuyusunda.'
* * * *Peygamber çıkıp kuyuya gitti. Sonra dönüp geldi. Ve şunları söyledi:' Aişe! Kuyunun yanındaki hurma ağacının uçları, şeytan başları gibi..'' (Bkz. Buhari, e's Sahih, Bed'ül-Halk/11, Tıb/47,49; Tecrid, Hadis No: 1352. Ve öteki hadis kitapları)
* * * *Hadiste, peygamberin, bu büyünün etkisinden, Tanrının verdiği şifa ile kurtulduğu da anlatılır. Bu durum karşısında şöyle sorulabilir:
* * * *''Peygamber Falak suresindeki uyarıya kulak asmamış mı acaba? Yani büyünün, başına bir kötülük getirmesinden Tanrıya sığınmamış mı? Yoksa Tanrıya sığınmış da, büyünün etkisi karşısında, onun Tanrıya sığınmasının etkisi birşeye yaramamış mı?''
* * * *Yukardaki ayet ve hadislere ve benzeri kanıtlara dayanılarak, İslam ulemasının ''cumhur''unca, büyünün etkisinin gerçek olduğu savunulur. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Revayiu'l-Beyan, 1/77,80.)

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e Doğru,
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2 Temmuz 1989, Yıl 3, Sayı 27

01-12-2006, 04:51
TANRI'NIN TAHTI, SARAYI DAĞ KEÇİSİNİN SIRTINDA

* * * *''Tanrının tahtıyla sarayına, Kuran dilinde ''ARŞ'' denir.Arş sözlük anlamıyla, ''tavanlı bir yapı'' demek. (Bkz. Rağıbu el Müfredat) Taht, saray anlamında kullanılır. (Bkz. Arapça sözcükler) Şerif Curcani'ye göre arş, tüm cisimleri (varlıkları) içine alıp kuşatan bir cisimdir. (Bkz. Cürcani, Ta'rifat) Eski gökbilimde, gök demek olan büyük felekler 9 dur. 9. felek için:Feleklerin feleği, en büyük felek ve atlas feleği diye adlar verilir. (Bkz.Şerhul-çağmini) İşte din dilindeki Tanrının arşı da budur. (Bkz.Muhammed Ali Tehaveni, Keşfu ıstılahatil-fünun)
* * * *Kuranda tanrı için kral anlamında ''Melik'' denir. (Bkz. Taha:114, Cuma:1, Nas:2) Kral olunca da saray ve tahtı olur. ''Tanrının arşı da bu anlamda''. Arş Kuranda, türevlerinin dışında 26 kez geçer. 4'ü Sebe(Saba) kraliçesinin tahtı-sarayı anlamında.(Bkz. Neml:23, 38, 41, 42 )Biri, peygamber Yusuf'un tahtı. Mısırda hükümdarken (Bkz.Yusuf:100) Öbürleriyse Tanrının. (Bkz.Araf:54, Tevbe:129, Yunus:3, Hud:7, Rad:2 ve öteki surelerdekiler.)
* * * *Ayetlerde tanrının arşa dayandığı (istiva) yani tahtına, sarayına geçip kurulduğu anlatılır. Ne var ki kelamcı müslüman yorumculardan birçoğu, bunu tanrılık için uygun görmez ve akılla bağdaştırmaz. (Bkz.F.Razi, İmam Ebu Mansur)
* * * *Bu nedenle de durumu kurtarmak için sözleri, kendi gerçek anlamlarının dışına çıkarıp yorumlarlar. (bkz.F.Razi, Elmalılı Hamdi Yazır) Ne var ki, bu te'vil yolunu, selef adı verilen eski islam uluları benimsemezler. Bu yüzden kelamcılarla sellefiyeden hadisçiler arasında, bu ve benzer konularda uzun tartışmalar süregelmiştir.
* * * *Hadisçilerden İmam Malik ve İmam Ahmed İbn Hanbel'in görüşü şöyle:''Tanrının istivası (yani sarayında tahtına geçip kurulması) malumdur (bilinir), nasıl olduğuysa meçhuldur (bilinemez.) (Bkz. M.Ali Sabuni)
* * * *Kurtubi de şöyle der:''Salih seleften hiç kimse şunu inkar etmez:Tanrı, arşın üstüne kurulmuştur. Bu gerçektir. Selef yanlızca, bu kurulmanın nasıl olduğunu bilmez. Çünkü bunun nasıl olduğu, gerçek anlamda bilinemez.(Bkz.Kurtubi,tefsir)
* * * *İbn Yeyymiye'yse bilinemezliği kabul etmez. Bu, bunun eskilere dayandıralamayacağını savunur. İbn Teyymiye'ye göre ne zorlamalı yorumlara sapılmalı, ne de yanlızca tanrı bilir denmeli; sözlerden ne anlaşılıyorsa o öylece alınıp kabul edilmeli.
* * * *Kısacası:''Tanrının arşı denince anlatılmak istenen tanrının tahtıyla sarayıdır ve ayetlerde tanrının buraya geçip kurulduğu bildirilir.
* * * *Muhammed'in bir açıklamasına göre, güneşin karar ve yeri de arşın altıdır. Muhammed, güneşin her gün bu karar yerine vardığını, batışının böyle olduğunu, burada secde ettiğini, sonra tanrının buyruğuyla dönüp yeniden doğduğunu anlatır. (Bkz. Buhari, Müslim.)
* * * *Ne varki Muhammed'in bu açıklaması, arşın nerede olduğuna ilşkin açıklamalarıyla çelişir durumdadır. Çünkü yine kendisinin açıklamasına göre, arş, yedi kat göğün de, hepsini kuşatan (Bkz. Bakara:255) Kürsi'nin de ötesinde ve üstündedir. Sağlam hadislere göre bunların hepsi olağanüstü büyüklükte birer maddi cisimdir. (bkz. F.Razi,7/12) Öyleyse güneşin karar yeri (varış yeri) nasıl olur da arşın altı diye gösterilebilir?
* * * *Muhammed'in bir açıklamasında da, arsın, cennetin üstünde olduğu anlatılır. (Bkz.Buhari, Tırmizi)
* * * *Peki yer, gök, cennet yokken nerede ve neyin üzerinde bulunuyordu bu tanrının sarayıyla tahtı? Arş neyin üzerindeydi o zaman?
* * * *Sorunun karşılığı, Hud suresinin 7. ayetinde:''Su üzerindeydi.'' Kuranın bu açıklamasının kaynağı:Tevrat. Başlangıçta tanrı gökleri ve yeri yarattı.(...) Ve tanrının ruhu, suların üzerinde hareket ediyordu...'' deniyor. (Tevrat, Tekvin,1:1-2)
* * * *Kurana göre arşın meleklerden taşıyıcıları da var. (Mümin:7) Kimi müslüman yorumcuya göre, bu taşıyıcıların şimdilik sayısı:4. Kıyametteyse ayete göre 8 olacak sayı. (Bkz. El Hakke:17)
* * * *Muhammed, açıklamasında bunlar ''8 Dağ Keçisi'' diyor. Ve bu açıklamaya göre, bu 8 dağ keçisi, bugünde arşı sırtlarında taşıyorlar. Hadisin özeti:
* * * *''Dünya ile birinci gök katı arasındaki uzaklık:71-73 yıllık. Her iki gök katı arasında da bu kadar bir uzaklık var. Hepsinin üstünde de bir deniz. Derinliği iki gök katı arası kadar. Bunların üstünde de 8 dağ keçisi var. Her birinin çatal tırnaklarıyla omuzları arasındaki uzaklık, iki gök katı arasındaki uzaklık kadar.( Bir hadise göreyse uzaklık 700 yıllık. Bkz. Ebu Davud, hadis no:4727.) Arş, bunların sırtındadır. Tanrıysa işte bunun (arşın) üstündedir. (Bkz.Ebu Davud. Hadis No:4723, Tirmizi.Hadis No:3320.)

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *27 Ağustos 1989, Yıl 3, Sayı 35

02-12-2006, 03:45
TANRI'NIN BİÇİMİ VE BOYU

* * * *Şura suresinin 11. ayetinde bir parçanın, Diyanetin resmi çevirisindeki anlamı şöyledir:''...O'nun (tanrının) benzeri hiç bir şey yoktur...'' Parçanın sözlerinin tam karşılıyığsa şöyle: ''...O'nun (tanrının) benzeri gibi bir şey yoktur...''
* * * *Bu şöyle yorumlanır:''Onun kendisinin benzerinin bulunması şöyle dursun, benzerinin bile benzeri yoktur...''(Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hakdini Kuran Dili, 6/4225) Tanrının benzeri olmadığı anlatılmak isteniyor. Daha doğrusu böyle demek istendiği savunuluyor yorumlarda.
* * * *Bununla birlikte ''Tanrının benzeri yoktur'' sözü, Kuranın bütününde ve hadislerde tanıtılan ''Tanrı''ya pek uymuyor. Çünkü gerek ayetlerde, gerekse hadislerde Tanrının nasıl tanıtıldığına, O'na uygun görülen niteliklere bakıldığında, bu Tanrının tıpkı insana benzediği görülür.Yani insanda bulunan nitelikler bu tanrıda da var.
* * * *Örneğin: İnsan görür, işitir; bu tanrı da görür, işitir. İnsan konuşur; bu tanrı da öyle...İnsan gelir; bu tanrı da... İnsan öç alma yolunu güder; bu tanrı da...İnsan yatışır, düşünür, acır, bağışlar; bu tanrı da... İnsan gibi efendidir (rabb), kraldır (melik), evi (kabe), tahtı, sarayı (arş) vardır. Güçlüdür kimi insan gibi (aziz). Ezicidir (kahhar), zorbadır (cebbar), sevecendir (vedüd)...Dost düşman edinir...
* * * *Biçimi de insan gibidir bu tanrının: İnsan gibi yüzü vardır. Birçok ayette, Tanrının vech'inden, yani yüzünden söz edilir. (Bkz. Bakara:115, Rahman:27) Elinden, iki elinden söz edilir. Adem için iki elimle yarattım diyor. (bkz.Sad:75) Kendisi için iki eli açık denir. (Maide:64) İki gözünden söz edilir. Kimi zaman ''ayni'' yani gözüm der. (Taha:39) Kimi zaman kendi gözlerinden ''a'yunina'', yani gözlerimiz diye sözeder. (Hud::37, Tür:48)
* * * *Bütün bunları, yani tanrının Kurandaki biçimini, kafalarındaki tanrı kavramına uygun bulmayan yorumcular, kelamcılar ve fıkıhçılar (islam hukukçuları), kendi görüşlerine uydurmak için sözleri, sözcükleri gerçek anlamlarının dışına çıkarıp yorumlar yaparlar. Eskiler (selef) ve eskilerin görüşlerini benimseyenler (seleffiye) ise, yorum (te'vil) yolunu benimsemez; ne demek istediğini ancak tanrı bilir derler. İbn Teymiyye buna da karşı çıkar, yanlızca tanrı bilir görüşünü kabul etmez. Gerçek anlamın dışında yorumlar yapmayı benimsemese de...(Bkz. İbn Teymiyye, Der'u Tearuzi'l Akli ve'n Nakl, 1/14-15)
* * * *Tanrının görmesinin işitmesinin ve öteki niteliklerinin insanınkine görünüşte benzese de gerçekte benzemediği savunulur genellikle. Eli, yüzü, gözü içn de benzer şeyler söylenir. Tanrınınki çok başkadır denir.
* * * *Şöyle denebilir:Tanrının eli vardır. Ama bu el, kimbilir nasıl bir eldir? Yüzü de vardır. Ama bu yüz, nasıl bir yüz? Gözleri de vardır, ama bu gözler nasıl gözler?
* * * *Selef'in, Selefiyye'nin *dediklerinin de aşağı yukarı bu olduğu söylenebilir. Dahası öteki yorumcuların ki de, döne dolaşa bu noktaya gelebilir. (Bkz. F.Razi, 27/150-154)
* * * *Ne varki, tanrının, Ademi kendi süretinden yarattığını anlatan hadisler gözardı edilemez. Muhammed açıklıyor: ''Tanrı ademi kendi suretinden (kendi biçiminde) yarattı. O sırada Adem, 60 zıra' dı (bir zıra=dirsekten orta parmak ucuna kadar 75 cm, 90 cm arası. 60 zıra; 45-54 m arasında değişiyor.) Hadis için: (bkz. Buhari, Müslim)
* * * *Kendi suretinde yani tanrının suretinde... Bir hadiste de Ademin Rahman'ın (tanrı) suretinde yaratıldığı açıklanır.
* * * *Bir insanın - bu insan Adem de olsa- 45-50 m. boyunda olamıyacağı açık. Yani gerçek anlamıyla bilimin hiç bir dalı bunu kabul etmez. Kuranı, hadisleri, kısası dini bilimle bağdaştırma çabaları da boşuna bir çabadır.
* * * *Muhammed, Tanrının Ademi kendi süretinde yarattığını açıklarken, o sırada Adem'in 60 zıra * * *
(45-50 m.) boyunda olduğunu mu açıklamak istiyordu? Kesin bir şey söylenemez. Ama bu açıklamaya göre şu söylenebilir: Madem ki tanrı insan biçimindedir; öyleyse organlarını biçimi ne olursa olsun, insandan olan organlar tanrıda da vardır. Örneğin: Tanrının iki eli, her elinin beş parmağı, iki ayağı, her ayakta beş parmağı, iki gözü, iki kulağı, bir burnu, saçlı ya da saçsız başı, bir beyni, bir kalbi, ciğerleri, böbrekleri, bağırsakları... vardır. Kuranın, hadislerin sözlerine bakan islam kelamcılarında ''Mücessine'' (Tanrının cisimli olduğu görüşünde olanlar) ve ''Müşebbime'' (Tanrıyı insana, varlıklara benzetenler) adı verilen kesim de böyle der. (Bkz. Akaid.)
* * * *''Tanrının Ademi kendi biçiminde yarattığı'' yolundaki açıklama Tevrattan alınmadır. (Bkz. Tevrat, Tekvin, 1:27; 5:1-2; 9:6)
* * * *Tanrının kıyamette 8 taşıyıcı üzerinde geleceği ayette anlatılır. (El Hakke:17) Muhammed, tanrının, o sırada iki biçimde insanların karşısına çıkacağını, bir tanımadıkları biçimde, bir de tanıdıkları biçimde (insan biçiminde?) görüneceğini açıklar. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitab't-Tevhidi 24; Tecrid, Hadis no:450; Müslim, e's-Sahih, hadis no:182.)
* * * * * * * * *
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *24 Eylül 1989, Yıl 3, Sayı 39

02-12-2006, 04:53
GÖK SOFRASI

* * * *Bilindiği gibi Kuranın 5.suresinin adı:''Maide'' dir. Bu surenin 112-115.ayetlerinde bu yemek ve sofrasından söz edilir. Sürenin adı da buradan.
* * * *Bu ayetlerin anlamı, Diyanetin resmi çevirisinde şöyledir:''Havariler: Ey Meryem oğlu İsa! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi? demişlerdi de, inanıyorsanız allahtan sakının! demişti. (İsa). 'Ondan yemeyi, kalplerimizin kanmasını ve senin bize doğru söylediğini bilmeyi istiyoruz' dediler. Meryem oğlu İsa: 'Allahım! Rabbimiz! Bize ve bizden sonra geleceklere bayram ve senden bir delil olarak ''GÖKTEN BİR SOFRA İNDİR!'' Bizi rızıklandır! Sen rızık verenlerin en hayırlısısın' dedi. Allah: 'Ben onu size indireceğim! Bundan sonra içinizden kim inkar ederse, dünyalarda kimseye azap etmediğim şekilde ona azap edeceğim!' dedi. (Maide:112-115.)
* * * *Havariler İsaya inanmamışlar mıydı ki inanmak için bir kanıt, bir mücize istemişler? Ayete bakılırsa havarilerin kendilerinin karşılığı şu:'' İsa! İstiyoruz ki gökten sofra insin de, yiyelim; karnımızı doyuralım. Ve sen tanrının elçisi olduğunu söylerken bize, doğru söylediğini bilelim!''
* * * *Havarilerin İsaya inanmış kişiler oldukları görüşünde olan Kuran yorumcuları çoğunlukta. (Ali Sabuni) Ne var ki ünlü Kuran yorumcusu Zemahşeri, tam imanlı değil; kuşkulu oldukları görüşünde. (Bkz. Keşşaf, 1/540) Yorumcuların havarilerin imansızca istekleri ve sözlerini iman doğrultusunda yorumlamak için zorlandıkları görülür. (Bkz. F.Razi, e't Tefsirul-Kebir)
* * * *Ne olursa olsun, ayetlerde açıkça belirtildiğine göre:Havarilerin istekleri kabul edilmiş. İsa tanrısından gökten sofra indirmesini istemiş. Tanrı da indirmiş bu sofrayı. Ama, bundan sonra inanmayan olursa çok fena cezalandırıp işkence (azap) edeceğini bildirmiş. Dünyalarda kimseye azap etmediğim biçimde azap ederim demiş.
* * * *Peki gökten indirilen sofrada ne varmış? Ayetlerde bu sorunun karşılığı yok. Açıklama hadislerde ve kuran yorumlarında var. Elmalı Hamdi Yazır şunları yazar:''...Bir de ne baksınlar: Kızarmış, pulsuz ve kılçıksız, yağ akan bir balık. Baş tarfında tuz, kuyruk tarfında sirke, çevresinde pırasadan başka türlü sebze. Ve beş yufka ki birinde zeytin, ikincisinde bal, üçüncüsünde tereyağı, dördüncüsünde peynir ve beşincisinde pastırma...''(Hak Dini Kuran Dili)
* * * *Yazır, bu sofranın iki yağmur bulutu arasında indirilen kırmızı bir sofra olduğunu da aktarır. Bu açıklama, ünlü kuran yorumlarında da böyle yer alır. (Bkz. F.Razi)
* * * *Buradaki ayetlerin kaynağı:İncil. Ünlü dört incilde, daha doğrusu, dört aktarmaya göre olan İncilde de beş ekmek ve balıktan söz edilir. (Bkz. Matta'ya Göre İncil, 14:17; Markosa Göre İncil,6:38; Lukaya Göre İncil,9:13; Yuhannaya Göre İncil, 9:9) Bu İncillerde, hep aynı dille, yani aynı sözlerle, İsanın bu beş ekmekle balığı bir mücize olarak, beş bin erkeğin bulunduğu büyük bir kalabalığa bölüştürdüğü, tümünü doyurduğu ve sofradan on iki küfe de yiyecek arttığı anlatılır. Anlaşılan o ki Muhammede bilgi verenler, burada sözü edilen sofranın, İsa için gökten indirildiği yolunda bilgi vermişlerdir. Kuran yorumcuları da İncile başvurmuşlar, beş ekmek ve balık öyküsünü oradan alıp aktarmışlardır.
* * * *Hadiste, gökten ekmek ve etten oluşan yiyecek sofrasının indirildiği, herkese, bu yiyeceklerden yiyip karınlarını doyurmaları buyrulduğu anlatıldıktan sonra, oradakilerin buyruğa uymayıp, artan yiyeceklerden saklama yoluna gittikleri de anlatılır. Ve buyruğa uymamanın cezası olarak da tümünün maymunlara ve domuzlara dönüştürüldükleri açıklanır. (Bkz. Tirmizi) İnsanların ceza olarak maymunlara, domuzlara dönüştürüldükleri Kuranda da anlatılır, ama başka konularda.(Bakara:65, Maide:60, Araf:166)
* * * *Kuranda, Musaya ''gökten men ve selva indirildiği'' bildirilir. Yorumcular men için kudret helvası, selva için de bıldırcın derler. İlgili ayetlerin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle:''(Ey İsrail Oğulları) Bulutla sizi gölgelendirdik, kudret helvası ve bıldırcın indirdik...''(Bakara:57) ''...Bulutla üzerlerine gölge yaptık, onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik...(Arap:160) ''Ey İsrailoğulları!Sizleri düşmanınızdan kurtardık,Tur'un sağ yanını size vaad ettik ve kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.''(Taha:80.)
* * * *Bu ayetlerin kaynağı da Tevrat. (Bkz.Tevrat, Çıkış,16:13-31; Sayılar, 11:31-32)
* * * *Kutsal kitaplarda, özellikle Tevratta ve Kuranda, rızık yani yiyecek ve geçim için insanların gözlerini göğe çeviren ayetler çoktur. Kuranın tanrısı açıkça:''Bana namaz kıl, kulluk et, gerisine karışma, senin rızkını ben veririm!'' diyor.
* * * *Bir ayetin Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle:''Ehline namaz kılmalarını emret. Kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz. Sana rızık veren biziz. Sonuç allaha karşı gelmekten sakınanlarındır.'' (Taha:132.)

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *2000'e Doğru
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *3 Eylül 1989, Yıl 3, Sayı 36

menxxx59
18-09-2008, 18:17
abicim siz hiçbişeyi anlamıyorsunuz buişler kalp işi gönül işi gönül öyle yazıyla olmaz bu işler sizinki çamur at izi kalsın yazık çok yazık onları uyarsanda uyarmasanda birdir inanmazlar sen ancak zikre (kurana) uyan ve görmeden rahmandan korkan kimseyi uyarabilirsin işte böylesini bir mağfiret ve güzel bir mükafatla müjdele. yasin suresi=10_11