tanselsemir
17-12-2006, 00:13
MUHAMMED, ATATÜRK VE LAİKLİK
Tansel SEMİR (http://tanselsemir.blogspot.com)/
* * * * * *Laikliğin tanımını daha iyi anlamamız ve karamamız için 1400 yıl öncesine gitmemiz gerekecektir. Muhammed’in uygulamaları ile Atatürk’’ün uygulamalarını karşılaştırarak laikliği anlamaya çalışacağız.
* * * * * *Bilindiği gibi dünyada gelmiş geçmiş birçok din mevcuttur. Dinlerin çokluğu ile birlikte tanrı sayısının da 300 milyon olduğu söylenmektedir. Muhammed; kendi döneminde ki tanrıları, en güçlü tanrı olan Allah’a (eloah) kurban ederek tak tanrılı dini benimsemiştir. Allah tanrısı (eloah) birçok tanrının yanında bulunan en büyük tanrıdır. Allah tanrısı da dahil bu tanrıların heykelleri mevcuttur. Tabi ki en büyük heykel Allah heykelidir/putudur. Bu heykel Muhammed’in elleriyle birden göğe yükselip maddeden soyut bir kavrama dönüştürülmüştür. Bu göğe yükselme aynı zamanda hâkimiyetin tekelleşmesi ve göğe yükselmesi demektir. Artık gökte bir tanrı vardır. Bu tanrıya bir de köleler/kullar gerekmektedir. Bu köleler/kullar, bütün emeklerini gök/tanrı için harcayacak ve kölelerin hiçbir hakkı bulunmayacaktır. Egemenlik, insanda değil, artık göklerdedir/tanrıdadır.
* * * * * *Muhammed hâkimiyeti halka değil tanrıya (aslında kendisine) vermiştir. Bütün köleler artık Allah’ın kuludur. Her kul emeğini güçlü olana (tanrıya, peygambere, ağaya, zengine, patrona) vermek zorundadır. Yoksa açlıkla, yoksullukla, ölümle vb. korkutulacaktır. Korkan köle/kul mecburen tanrıya boyun eğmek zorunda kalacaktır. Çünkü egemenlik tanrıdadır, güçlü olandadır. Köle/kul olan düşünmemeli, hak talep etmemeli, kendi karar vermemelidir. Kulların yerine güçlü olanlar (tanrı, peygamber, ağa, zengin, patron) *karar vermelidir. Son söz her zaman güçlü olanındır.
* * * * * *Yukarıda bir tanrı, aşağıda köleler/kullar. Ortada iletişimi sağlayan peygamberler. Maddesel olmayan bir tanrı (kısacası olmayan bir tanrı), maddesel olan peygamber ve maddesel kullar. Kullar maddesel olduğu halde tanrı ile direk olarak iletişime geçememktedirler. İletişime geçen sadece peygamberdir. Bu durum şunu ortaya çıkarmaktadır. Tanrı kendi yarattığını peygamber ve kullar diye ikiye ayırıyor. Peygamber ile konuştuğu halde kullar ile konuşmuyor tanrı. Çünkü kulların hiçbir hak talebi olamaz. Kul ancak tanrıya yalvarır. Kul’un bütün yapıp etmeleri tanrı tarafından belirlenmiştir. Kısacası “kul” aklını kullanamaz. Olmayan bir tanrı ile oynanan oyun böyledir.
* * * * * *Kul itaat eden demektir. İtaat etmek demek insan aklını yok saymak demektir. İtaat etmek demek doğruyu gizlemek ve birilerinin çıkarlarını görmezlik demektir. İtaat etmek aç kalmak, susmak, gözünü yalanlara kapatmak demektir. İtaat etmek sevmediğini kabullenmek, acı çekmek, köle olmak demektir. Kısacası itaat etmek insan olmamak demektir. Oysa Muhammed Kuran’da şöyle buyurmaktadır:
Al-i imran 132- Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.
* * * * * *Bu ayet geçmişten geleceğe bütün hükümdarlar tarafından kullanılmıştır. Her hükümdar kendisine itaat etmenin tanrıya itaat etmek olduğunu söylemiştir. Burada tanrı korkusunu kullanan hükümdarlar inananların gücünü kendine kolaylıkla çekebilmektedir. Bu sayede kendi çıkarlarını kolaylıkla uygulayabilmektedir.
* * * * * *Muhammed de bu tanrı korkusunu iyice arttırmak için şu ayeti söylemiştir:
Bakara 197- Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
İnananları tanrı korkusuyla sindirerek onların gücünü kendinde toplamayı bilmiştir Muhammed ve diğer hükümdarlar.
Tanrı inanmayanları da iradeden yoksun bırakmıştır. Kurana göre inanmayanların hiç suçu yoktur. Çünkü tanrı onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Ayet şöyle:
Bakara 7- Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.
* * * * * *Din; bize, insan aklını yok saymamızı ve kul/köle olarak yaşamamızı öğütlüyor. İşte laiklik burada devreye giriyor ve bize insan aklının yüceliğini bildiriyor. Dinin olduğu yerde tanrı *(peygamber, ağa, zengin, patron, vb), Laikliğin olduğu yerde akıl (bilim/deney/gözlem, dürüstlük, eşitlik, üretim, paylaşma) vardır.
* * * * * *Muhammed’den 1300 yıl sonra Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal Atatürk, tanrı’da olan egemenliği halka veriyor. Artık gökte/tanrıda olan egemenlik halkın elindedir ve halk kul/köle değil özgür düşünebilen kendi kendine karar verebilen bir birey durumuna gelmiştir.
Birey sözcüğü bireyci kelimesinin karşıtıdır. Bireyci; kişiliksiz insanımsıdır. Bireyci insanımsı; kendisini tanrılaştırmış, kendi çıkarı dışında her türlü şeyi reddeden ve çıkar yaşamını sınırsız sanan bir asalaktır. Üretmeyi ve paylaşmayı bilmez. Çıkarı dışında her şeyi kendine tehdit görür. Oysa birey; kendi kendini tanıyan, akıl dışında bir güç tanımayan, sevgiden, üretimden, paylaşmadan, doğadan yana insandır. (Bu konu için bakınız; DEMOKRASİ VE LAİKLİK, Tansel SEMİR) İşte bu insan laik insandır. Laik insan; dini kullanıp kimseyi kandırmaz, bundan çıkar sağlamaz. Laik insanın amacı toplumdur. Toplum bireylerin oluşturduğu yapıdır. Toplumun çıkarı laik insanın çıkarıdır. Laikliğin temel ilkesi dürüstlüktür. Dürüstlük herkes tarafından kabullenebilen doğrular bütünüdür. Bilimsel olarak kanatlanamayan her şey laik insan için yok kabul edilir. Laik insan, dürüstlüğün temel şartı olan bilimsel düşünceyi başköşe etmiş insandır.
Atatürk, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, dinlerdeki tanrı anlayışına gönderme yapmaktadır. Tanrı-insan birliği yerine akıl-insan birliğini getirmeyi amaçlamıştır. İnsanı köleleştiren ve düşünmesini kısıtlayan din anlayışını ortadan kaldırıp onun yerine düşünen insanı yaratma çabasına girmiştir. Kısacası laik insanı yaratmak istemiştir. Oysa ağzında salya, cüzdanında tanrıyı taşıyanlar bunu kendi çıkar yaşamlarına tehdit olarak görmüşlerdir. Bu, üretim ve paylaşım ortamını yok edip yerine dinsel devletsizliği koymaya girişmişlerdir. “Aklın gücünü” hisseden bu insanımsılar düşünen insanların çoğalmasından korkup bu laik düzeni yok etmişlerdir. Yok edilen sadece Laik Türkiye Devleti değildir. Ayrıca üreten, paylaşan, sevinen, gülen Türkiye’yi de yok etmişlerdir. Amaçları düzeni düzensizliğe sokmak ve anarşi yaratmaktır. Din’in yaşam alanı anarşidir, açlıktır, savaştır. Anarşi olmazsa gözü açıklar çıkarlarından yararlanamazlar. Laiklik de çıkar elde etmek isteyen insanımsıların yaşam alanını kısıtlamaktadır. Bu yüzdendir ki dinsel kafa laikliğe düşmandır. Çünkü dinsel kafa düşünmeyen, üretmeyen, paylaşmayan bir kafadır.
Dinsel kafa yüzyıllardır bir cennet/çıkar için tanrılara, peygamberlere yalvardılar, yalakalık yaptılar. Yetmedi dünyayı kana buladılar. Maddeye –kendine- inanmadılar. İnandıkları tek şey değişmeyen çıkarlarıdır.
Laiklik; bilimi yaşamında tek yol etmiş insanların yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzı; bilgilenmeyi, düşünmeyi, sevmeyi, üretmeyi, paylaşmayı salık vermektedir. *Laiklik böyle yüce değerleri bünyesinde barındırmaktadır. Ne mutlu bu değerleri taşıyanlara!
Yararlandığım Kaynaklar:
İlhan ARSEL, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına, Kaynak Yayınları. 4. Basım, 1997
Erdoğan AYDIN, İslamiyet Gerçeği I-II-III-IV, Doruk Yayımcılık, 1996
Turan DURSUN, Din Bu I-II-III Kaynak yayınları, 1990
Abdullah Rıza ERGÜVEN, Yasak Tümceler, Berfin Yayınları, 1993
Abdullah Rıza ERGÜVEN, Huluppu Ağacı, Berfin Yayınları,1999
Muazzez İlmiye ÇIĞ, Kar’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, Kaynak yayınları, 4. Basım, 1997
Server TANİLLİ, İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?, Say Yayınları, 1991
Tansel SEMİR (http://tanselsemir.blogspot.com)/
* * * * * *Laikliğin tanımını daha iyi anlamamız ve karamamız için 1400 yıl öncesine gitmemiz gerekecektir. Muhammed’in uygulamaları ile Atatürk’’ün uygulamalarını karşılaştırarak laikliği anlamaya çalışacağız.
* * * * * *Bilindiği gibi dünyada gelmiş geçmiş birçok din mevcuttur. Dinlerin çokluğu ile birlikte tanrı sayısının da 300 milyon olduğu söylenmektedir. Muhammed; kendi döneminde ki tanrıları, en güçlü tanrı olan Allah’a (eloah) kurban ederek tak tanrılı dini benimsemiştir. Allah tanrısı (eloah) birçok tanrının yanında bulunan en büyük tanrıdır. Allah tanrısı da dahil bu tanrıların heykelleri mevcuttur. Tabi ki en büyük heykel Allah heykelidir/putudur. Bu heykel Muhammed’in elleriyle birden göğe yükselip maddeden soyut bir kavrama dönüştürülmüştür. Bu göğe yükselme aynı zamanda hâkimiyetin tekelleşmesi ve göğe yükselmesi demektir. Artık gökte bir tanrı vardır. Bu tanrıya bir de köleler/kullar gerekmektedir. Bu köleler/kullar, bütün emeklerini gök/tanrı için harcayacak ve kölelerin hiçbir hakkı bulunmayacaktır. Egemenlik, insanda değil, artık göklerdedir/tanrıdadır.
* * * * * *Muhammed hâkimiyeti halka değil tanrıya (aslında kendisine) vermiştir. Bütün köleler artık Allah’ın kuludur. Her kul emeğini güçlü olana (tanrıya, peygambere, ağaya, zengine, patrona) vermek zorundadır. Yoksa açlıkla, yoksullukla, ölümle vb. korkutulacaktır. Korkan köle/kul mecburen tanrıya boyun eğmek zorunda kalacaktır. Çünkü egemenlik tanrıdadır, güçlü olandadır. Köle/kul olan düşünmemeli, hak talep etmemeli, kendi karar vermemelidir. Kulların yerine güçlü olanlar (tanrı, peygamber, ağa, zengin, patron) *karar vermelidir. Son söz her zaman güçlü olanındır.
* * * * * *Yukarıda bir tanrı, aşağıda köleler/kullar. Ortada iletişimi sağlayan peygamberler. Maddesel olmayan bir tanrı (kısacası olmayan bir tanrı), maddesel olan peygamber ve maddesel kullar. Kullar maddesel olduğu halde tanrı ile direk olarak iletişime geçememktedirler. İletişime geçen sadece peygamberdir. Bu durum şunu ortaya çıkarmaktadır. Tanrı kendi yarattığını peygamber ve kullar diye ikiye ayırıyor. Peygamber ile konuştuğu halde kullar ile konuşmuyor tanrı. Çünkü kulların hiçbir hak talebi olamaz. Kul ancak tanrıya yalvarır. Kul’un bütün yapıp etmeleri tanrı tarafından belirlenmiştir. Kısacası “kul” aklını kullanamaz. Olmayan bir tanrı ile oynanan oyun böyledir.
* * * * * *Kul itaat eden demektir. İtaat etmek demek insan aklını yok saymak demektir. İtaat etmek demek doğruyu gizlemek ve birilerinin çıkarlarını görmezlik demektir. İtaat etmek aç kalmak, susmak, gözünü yalanlara kapatmak demektir. İtaat etmek sevmediğini kabullenmek, acı çekmek, köle olmak demektir. Kısacası itaat etmek insan olmamak demektir. Oysa Muhammed Kuran’da şöyle buyurmaktadır:
Al-i imran 132- Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.
* * * * * *Bu ayet geçmişten geleceğe bütün hükümdarlar tarafından kullanılmıştır. Her hükümdar kendisine itaat etmenin tanrıya itaat etmek olduğunu söylemiştir. Burada tanrı korkusunu kullanan hükümdarlar inananların gücünü kendine kolaylıkla çekebilmektedir. Bu sayede kendi çıkarlarını kolaylıkla uygulayabilmektedir.
* * * * * *Muhammed de bu tanrı korkusunu iyice arttırmak için şu ayeti söylemiştir:
Bakara 197- Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
İnananları tanrı korkusuyla sindirerek onların gücünü kendinde toplamayı bilmiştir Muhammed ve diğer hükümdarlar.
Tanrı inanmayanları da iradeden yoksun bırakmıştır. Kurana göre inanmayanların hiç suçu yoktur. Çünkü tanrı onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Ayet şöyle:
Bakara 7- Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.
* * * * * *Din; bize, insan aklını yok saymamızı ve kul/köle olarak yaşamamızı öğütlüyor. İşte laiklik burada devreye giriyor ve bize insan aklının yüceliğini bildiriyor. Dinin olduğu yerde tanrı *(peygamber, ağa, zengin, patron, vb), Laikliğin olduğu yerde akıl (bilim/deney/gözlem, dürüstlük, eşitlik, üretim, paylaşma) vardır.
* * * * * *Muhammed’den 1300 yıl sonra Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal Atatürk, tanrı’da olan egemenliği halka veriyor. Artık gökte/tanrıda olan egemenlik halkın elindedir ve halk kul/köle değil özgür düşünebilen kendi kendine karar verebilen bir birey durumuna gelmiştir.
Birey sözcüğü bireyci kelimesinin karşıtıdır. Bireyci; kişiliksiz insanımsıdır. Bireyci insanımsı; kendisini tanrılaştırmış, kendi çıkarı dışında her türlü şeyi reddeden ve çıkar yaşamını sınırsız sanan bir asalaktır. Üretmeyi ve paylaşmayı bilmez. Çıkarı dışında her şeyi kendine tehdit görür. Oysa birey; kendi kendini tanıyan, akıl dışında bir güç tanımayan, sevgiden, üretimden, paylaşmadan, doğadan yana insandır. (Bu konu için bakınız; DEMOKRASİ VE LAİKLİK, Tansel SEMİR) İşte bu insan laik insandır. Laik insan; dini kullanıp kimseyi kandırmaz, bundan çıkar sağlamaz. Laik insanın amacı toplumdur. Toplum bireylerin oluşturduğu yapıdır. Toplumun çıkarı laik insanın çıkarıdır. Laikliğin temel ilkesi dürüstlüktür. Dürüstlük herkes tarafından kabullenebilen doğrular bütünüdür. Bilimsel olarak kanatlanamayan her şey laik insan için yok kabul edilir. Laik insan, dürüstlüğün temel şartı olan bilimsel düşünceyi başköşe etmiş insandır.
Atatürk, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, dinlerdeki tanrı anlayışına gönderme yapmaktadır. Tanrı-insan birliği yerine akıl-insan birliğini getirmeyi amaçlamıştır. İnsanı köleleştiren ve düşünmesini kısıtlayan din anlayışını ortadan kaldırıp onun yerine düşünen insanı yaratma çabasına girmiştir. Kısacası laik insanı yaratmak istemiştir. Oysa ağzında salya, cüzdanında tanrıyı taşıyanlar bunu kendi çıkar yaşamlarına tehdit olarak görmüşlerdir. Bu, üretim ve paylaşım ortamını yok edip yerine dinsel devletsizliği koymaya girişmişlerdir. “Aklın gücünü” hisseden bu insanımsılar düşünen insanların çoğalmasından korkup bu laik düzeni yok etmişlerdir. Yok edilen sadece Laik Türkiye Devleti değildir. Ayrıca üreten, paylaşan, sevinen, gülen Türkiye’yi de yok etmişlerdir. Amaçları düzeni düzensizliğe sokmak ve anarşi yaratmaktır. Din’in yaşam alanı anarşidir, açlıktır, savaştır. Anarşi olmazsa gözü açıklar çıkarlarından yararlanamazlar. Laiklik de çıkar elde etmek isteyen insanımsıların yaşam alanını kısıtlamaktadır. Bu yüzdendir ki dinsel kafa laikliğe düşmandır. Çünkü dinsel kafa düşünmeyen, üretmeyen, paylaşmayan bir kafadır.
Dinsel kafa yüzyıllardır bir cennet/çıkar için tanrılara, peygamberlere yalvardılar, yalakalık yaptılar. Yetmedi dünyayı kana buladılar. Maddeye –kendine- inanmadılar. İnandıkları tek şey değişmeyen çıkarlarıdır.
Laiklik; bilimi yaşamında tek yol etmiş insanların yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzı; bilgilenmeyi, düşünmeyi, sevmeyi, üretmeyi, paylaşmayı salık vermektedir. *Laiklik böyle yüce değerleri bünyesinde barındırmaktadır. Ne mutlu bu değerleri taşıyanlara!
Yararlandığım Kaynaklar:
İlhan ARSEL, Teokratik Devlet Anlayışından Demokratik Devlet Anlayışına, Kaynak Yayınları. 4. Basım, 1997
Erdoğan AYDIN, İslamiyet Gerçeği I-II-III-IV, Doruk Yayımcılık, 1996
Turan DURSUN, Din Bu I-II-III Kaynak yayınları, 1990
Abdullah Rıza ERGÜVEN, Yasak Tümceler, Berfin Yayınları, 1993
Abdullah Rıza ERGÜVEN, Huluppu Ağacı, Berfin Yayınları,1999
Muazzez İlmiye ÇIĞ, Kar’an İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni, Kaynak yayınları, 4. Basım, 1997
Server TANİLLİ, İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?, Say Yayınları, 1991