Orijinalini görmek için tıklayınız : 2. abdülhamit hakkında ne düşünüyorsunuz?
ibrahim_z
02-01-2007, 21:28
ülkenin biraz daha parçalanmadan yaşayabilmesi için özgürlük-hak-adalet gibi kavramları hiçe saymak kabul edilebilir mi? kabul edilemez mi? (farklı görüşler için link vermedim arama motorlarından ulaşılabilir).
"ülkenin biraz daha parçalanmadan yaşayabilmesi için özgürlük-hak-adalet gibi kavramları hiçe saymak kabul edilebilir mi? kabul edilemez mi? (farklı görüşler için link vermedim arama motorlarından ulaşılabilir)."
Ülkenin biraz daha parçalanmadan yaşayabilmesi için...
Eğer Abdülhamit'in istibdatını bu amaçla yaptığını düşünüyorsanız, ülkenin parçalanmaması için saydığınız kavramlar değil sadece canlar da feda edilir.
Abdülhamit böyle bir soruyla tartışılmaya layık değil..
Kanımca abdülhamid in ittihad ve terakki nin yeniliklerini geri döndürmesinin sebepleri(kendi çıkarlarıdır) gayet nettir.Tartışmaya bile lüzum yoktur
Abdülhamit hakkında aşağıdaki linkten yazımı okuyabilirsiniz..
2. Abdülhamit hakkındaki yazı (http://www.turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=2436&postdays=0&postorder=asc&&start=330)
Abdülhamit ile ilgili yazı (http://www.turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=2436&postdays=0&postorder=asc&&start=330)
ülkenin biraz daha parçalanmadan yaşayabilmesi için özgürlük-hak-adalet gibi kavramları hiçe saymak kabul edilebilir mi? kabul edilemez mi? (farklı görüşler için link vermedim arama motorlarından ulaşılabilir).
Kabul edilemez. Bu ve türevleri şeklinde olan gerekçeler binlerce yıldır diktatörlerin temel gerekçesi olagelmiştir. Elbette bu sizin nereden baktığınızla ilgili bir şeydir. Bana göre demokrasi, haklar, özgürlükler esastır. Bunu bir örnekle açıklayayım. Roma İmparatorluğu bir cumhuriyetti, saldırılarla karşılaştı, bu dönemlerde meclis yetkilerini bir diktatöre devretti. Giderek görüldü ki aslında cumhuriyet partilerin kavga gürültü falan ettikleri, her ağızdan bir sesin çıktığı, türlü entrikaların döndüğü birşey, halbuki adaletli, güçlü, iradeli bir diktatör Roma'ya çok daha istikrarlı bir sistem verebiliyordu. Giderek cumhuriyet unutuldu ve göstermelik bir kuruma dönüştü. Artık Roma'nın başında doğunun despotlarına benzer bir imparator vardı.
Bizde de sık sık insanlar böyle bir eli sopalı liderin gerektiğini söylerler. Suç politikacılardadır. Politikacıların hepsini çöpe atmak gerekir. Yada Ferhan Şensoy'a olduğu gibi insanların bu şeriatçilerden canı sıkılmıştır, ordu gelip darbe yapmalıdır.
Cumhuriyet, demokrasi vb. yaşatması zor bir sistem. Olayın bir başka tarafı ise önceliklerle ilgilidir. Bu soruyu şeriat devletinde yaşayan bir şeriatçıya şöyle sorabilirsiniz?
- Şeriat mı önemlidir, yoksa demokrasi mi?
Ya da bir sosyalist devlette yaşayan sosyaliste:
- Sosyalizm mi önemlidir, demokrasi mi?
Aldığınız cevaplar insanların önem sıralamasını gösterir. Benim önem sıralamamda öncelikle haklar, özgürlükler, adalet gelir, diğerleri ikinci plandadır.
Abdülhamit özelinde de olay aslında gayet açıktır. Abdülhamit meşrutiyeti hiç bir zaman istememiştir. Bir aydın olabilir, bilgili olabilir. Ama aydınlardan da çok zorba çıkar. Abdülhamit 1. meşrutiyeti Ermeni'leri bahane ederek ortadan kaldırmış, bir daha da meclisi açmamıştır, II. Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldıktan sonra da yine benzer bir gerekçeyle meclisi feshetmek istiyordu aslında. 31 Mart olayları ve bir gün sonra olan Adana olayları - 20.000 ermeniyi katleden şeriatçı bir ayaklanmaydı- bu yüzden patlamıştır ve Selanik ordusu İstanbul'un üzerine yürüyüp meclisin tekrar kapatılmasını engellemiştir.
Aldülhamit'in ülkenin birliği, bütünlüğü gerekçesi de diğer bütün diktatörlerin gerekçelerinden farklı değildir.
commandante
11-04-2007, 21:41
Tarih sahnesinden çekilmeye hazırlanan Osmanlıların son döneminin en önemli hükümdarı olduğu söylenebilecek II. Abdülhamit'in bir tür "şark kurnazı" olduğuna da fazla itiraz gelmeyebilir. Yeni Osmanlılara meşrutiyet ilan etme sözü vererek V. Murad'ın yerine tahta çıkarılan II. Abdülhamit daha sonra ilk fırsatta Anayasayı askıya alıp, Meclisi fesh etti. Ve 30 yılı aşan bir süre Osmanlı İmparatorluğunu tam bir otokrat olarak yönetti.
Kimilerine göre "imparatorluğu batıran", kimilerine göre ise "kurtaran" "Kızıl Sultan" Birinci Meşrutiyet'ten sonra İkinci Meşrutiyeti de bir kenara koymaya kalkıştı ama ikincisinde Çuvalladı ve tahttan indirilerek Selanik'e sürgüne gönderildi.
III. Ordunun görev alanı olan Selanik ve Makedonya Osmanlı İmparatorluğunun en batı bölgesi olarak Avrupa'daki gelişmelerden en fazla etkilenen, kapitalist ilişkilerin en fazla geliştiği, en aydınlanmış bölgeydi. Dolayısıyla Osmanlı'yı meşruti bir monarşiye dönüştürmek için toplumsal baskının da öncelikle bu bölgeden gelmesi, gizli devrimci örgütlerin asıl olarak bu bölgede gelişmesi doğaldı.
Nitekim Abdülhamit'i İkinci Meşrutiyet'i ilan etmeye de bu bölgedeki ordu birlikleri ve halk zorlayacaktı. Bölgedeki orduyu neredeyse tümüyle kontrolü altına alan İttihat ve Terakki örgütü, Niyazi ve Enver'in dağa çıkmasıyla aslında silahlı bir isyanı da başlatmış oluyordu. Selanik Merkez Kumandanı Nazım Paşa'nın öldürülmesi üzerine durumun ciddiyetini iyice anlayan Abdülhamit isyanı bastırmakta geç kalmıştı.
Enver ve Niyazi'nin kasabalara baskın verip Anayasanın yeniden yürürlüğe konduğunu açıklamaya başlamaları üzerine Yıldız Sarayı'na kapanmış olan padişah pes etti ve 24 Temmuz 1908'de otuz yıl önce askıya aldığı Anayasayı raftan indirdi.
Beş yılı aşkın bir süredir sadrazamlık yapmakta olan Mehmet Ferit Paşa'yı azleden Abdülhamit, en has adamlarından Küçük Mehmet Sait Paşa'yı yedinci kez sadrazam yaparak derhal Anayasanın gereklerini yerine getirmesini istedi. Osmanlı devleti bir gün içinde yeniden meşruti bir monarşi olmuştu. Otuz yıl önce Anayasayı askıya aldığını ilan ederken halkın "henüz meşrutiyete hazır olmadığını" iddia ediyordu, tekrar yürürlüğe koyarken ise "artık halkın gereken olgunluğa eriştiğini" söylüyordu.
Halk kitlelerinin siyasi olgunluk düzeyinin ne olduğu tartışması bir yana, son derece kurnaz, temkinli ve ürkek bir kişiliği olan Abdülhamit aslında meşrutiyeti, yani yetkilerinin sınırlandırılmasını hiç de kabullenmiş ve hazmetmiş değildi. Ama karşı karşıya kaldığı baskı ve tahttan indirilme korkusu nedeniyle ilk aşamada suların aktığı doğrultuda görünmeye karar veriyordu. Meşrutiyetin ilan edilmesiyle sular durgunlaşıp, ortalık yatıştıktan sonra birincisini nasıl ortadan kaldırdıysa ikincisinin de üstesinden gelmenin bir yolunu bulmaya çalışacaktı.
Abdülhamit'in beklenenden önce meşrutiyeti ilan etmesi Makedonya'daki ayaklanmayı örgütleyen İttihat ve Terakki için de sürpriz oldu. Cemiyet, gizliliğine son verip hemen açık örgütlenmeye geçmeye ve iktidarı almaya hazır değildi. Ne Abdülhamit'e dokunmayı göze aldı, ne de iktidara gelmeye kalkıştı. Tam tersine herkesin bildiği varlığına ve olayların arkasındaki reddedilmez rolüne rağmen yarı-gizli yapısını sürdürdü ve zaman kazanmaya çalıştı.
Bir yandan Meclisin oluşumu için seçim hazırlıkları sürerken Abdülhamit de boş durmuyor, durumu anlamaya, güç dengelerini kavramaya çalışıyor, karşı atağa ne zaman ve nasıl geçeceğinin hesaplarını yapıyordu. Seçimler gerçekleştirildi ve 17 Aralık 1908'de padişahın nutkuyla Meclis açıldı.
Artık İkinci Meşrutiyet dönemi başlamıştı ama bir yandan da son derece ilginç bir tablo ortaya çıkmıştı; perde arkasındaki iktidar partisi gibi devletin başındaki padişah da gizlice faaliyet yürütüyordu. Abdülhamit el altından taraftarlarının örgütlenmesini sağlıyor ve Makedonya'daki askeri ve sivil örgütlenmeye İstanbul'da aynı türden bir örgütlenmeyle karşı çıkmaya hazırlanıyordu.
"İslam Birliği" diye bir cemiyet kurulmuştu ve padişahın oğlu Mehmet Burhaneddin'in de içinde yer aldığı bu örgüt meşrutiyete karşı kampanya yürütmeye başlayacaktı. Siyaset anlayışında İslam'a özel bir yer veren ve ilk kez "Halife" unvanını uluslararası politikada bir araç olarak kullanmaya çalışan Abdülhamit'e İslamcıların sahip çıkması doğaldı. İstanbul'daki ordu birlikleri içinde de Abdülhamit yanlısı bir örgütlenme hızla yaygınlaşıyordu.
Artık iktidara daha yakın olmak için yeterince hazırlandığını düşünen İttihat ve Terakki Şubat 1909'da Kamil Paşa'nın yerine kendi adamı Hüseyin Hilmi Paşa'nın sadrazamlığa getirilerek hükümeti kurmasını isteyince Abdülhamit yanlısı hareket de daha açık faaliyete geçti. "Makedonya Cuntası" kendi iktidarını kuruyor ve İslam'ı tasfiye ederek "memleketi gavurlara teslim etmeye" hazırlanıyordu.
Sonuçta eski Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te, miladi takvime göre ise 13 Nisan 1909'da bir kısım öğrenci, asker ve halktan insan sokaklara dökülerek gösterilere başladılar. Meclisi basarak bazı mebusları tartaklayıp, ikisini de öldürdüler. Şeriata uygun bir yönetim ve Halife-Sultanın yetkilerine saygı gösterilmesini istiyorlardı.
Arkasında kendisinin olduğundan kuşku duyulmayacak bu ayaklanmayı gerekçe gösteren Abdülhamit has adamlarından Ahmet Tevfik Paşa'yı hükümeti kurmakla görevlendirerek yeniden politik inisiyatifi eline aldı. İstanbul'daki yabancı elçiler başkentlerine gönderdikleri raporlarda Abdülhamit'in otokratik rejimini yeniden kurduğunu bildiriyorlardı.
Ama aslında böylesi bir sonuca varmak için henüz erkendi. Çünkü bu durumu kabullenmeyecek güçler de vardı ve onlar da karşı harekete geçeceklerdi. Nitekim meşrutiyetin silahlı gücü durumundaki Selanik'teki Üçüncü Ordu Mahmut Şevket Paşa komutasında İstanbul'a doğru yola çıkacak ve ayaklanmadan iki hafta sonra 24 Nisan'da İstanbul'a gelerek birkaç küçük çatışmanın ardından durumu kontrolü altına aldı. Artık başkent İttihat ve Terakki'nin Rumeli subaylarının elindeydi ve kendilerine daha güvenli olan bu kadrolar Abdülhamit'i tahttan indirecek adımı da bu kez atacaklardı.
Başına gelecekleri gören Abdülhamit hemen hükümeti azlederek bir kez daha zamana oynadı ama artık çok geçti. Şeyhülislamdan gereken fetva alındı ve 33 yıl sonra, 27 Nisan 1909'da tahttan indirilen Sultan İstanbul'da kalırsa entrikalarına devam edeceği bilindiği için hem İstanbul'dan uzak, hem de meşrutiyetin mayalandığı ve İttihat ve Terakki'nin kontrolündeki bir kente, Selanik'e sürgün edildi. 1912'ye kadar burada ikamet eden Abdülhamit daha sonra Beylerbeyi Sarayı'na getirilecek ve 1918'deki ölümüne kadar burada "kafes hayatı" sürdürmek zorunda kalacaktı.
Aradan geçen otuz yılda meydana gelen toplumsal ve siyasal gelişmeler tam bir şark kurnazı olan padişaha meşrutiyetin birincisini bir kenara koyma olanağı sunmuştu, ama ikincisinde tarihin tekerrürü mümkün olmayacaktı. "Kızıl Sultan"ın hükümranlığı boyunca en korktuğu şey başına gelecek ve bu kez tahtından olacaktı!