PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kızım, Sana Diyorum...


mhmd
16-01-2007, 18:20
Çok değerli arkadaşlara hitaben,

İki kardeş varmış, anneden de babadan da bir ve öz mü öz. Bu iki kardeşin çocuklukları ve gençlikleri mutlu ve mesut ve dahi dost bir şekilde geçmiş. Biri diğerinin üzerine toz kondurmaz, kardeşim kelimesi ağzından çıktı mı en az 3 yankı yaparmış.
Gün gelmiş devran dönmüş ve anne baba hakkın rahmetine kavuşmuş. Bizim iki dost kardeşe de kocaman bir çiftlik ve içindekiler kalmış.
Önceleri güllük gülistanlıkmış ortalık. İşler de gayet düzgün işliyormuş. Ama bir yaz yağmur yağmaz olmuş. Hasat alamamışlar çiftlikten, hayvanların çoğu telef olmuş. Hepsi bu olsa iyi. Bu hengamede, sen yapamadın, ben yaptım bencilliği düşmüş ortaya. Lafı uzatmayalım kısa sürede bu kardeşler kanlı bıçaklı olmuş çıkmışlar. Bakmışlar ki bu böyle olmayacak, en iyisi mi çiftliği ikiye bölelim demişler.
Çiftlik, ev, hayvanlar velhasıl kelam her şey ikiye bölünmüş ve artık yüzlerini bile görmez olmuşlar. Lakin bu ayrılık daha büyük bir şeyi de peşinen getirmiş. Konuşamamanın, anlaşamamanın getirdiği kin. Öyle bir kin beslemeye başlamışlar ki artık düşmanlık bile yanında az kalır bir pozisyona gelmiş. Küçük kardeş bir gün bir iş makinesi kiralamış ve çiftliğin yanından geçen ırmağın yönünün değiştirerek çiftliği ırmakla ikiye bölmüş.
Böylece tüm fiili sınırları da ortadan kaldırmış. Buna karşılık büyük kardeş ne yapacağını şaşırmış. Artık karşı yakadaki kardeşinin evini bile görmek istemez olmuş ve bu kin daha da büyümüş…
Günler ve günlerden sonra bir gün bir usta çiftlikten geçmekteymiş. Büyük kardeşin kapısını çalmış ve yapılacak bir işin olup olmadığını sormuş. Büyük kardeş biraz düşünmüş ve hemen ustayı eve davet etmiş. Çiftlikte duran keresteleri göstermiş ve ustaya dönerek.
- Şu ırmağın yanına öyle yüksek bir çit yap ki demiş bir daha karşıdaki evi göremeyeyim. Usta tamam demiş. Ertesi gün büyük kardeş çarşıya çıkmış sabah erkenden ve usta da işe başlamış. Akşam güneş batarken büyük kardeş çiftliğe gelmiş ve yapılacak çitin merakı ile tarlaya koşmuş.
Bir de bakmış ki çitin yerinde büyük ve kocaman bir köprü duruyor. Hem de bir o kadar da özenli ve güzel bir şekilde. Şaşkınlığı üzerindeyken, küçük kardeşinin kollarını açarak köprünün üzerinden kendisine koşmasını görmez mi!!!…
Kendi açtığı su yoluna karşılık kardeşinin köprü kurduğunu gören küçük kardeşin utancı ve samimiyeti ile kendine geldiğini görünce kendisi de bu duygulara karşılık vermiş ve barışmışlar.
Usta mutlu bir şekilde ayrılırken büyük kardeş ısrarla kalmasını ve kahya olarak çiftlikle ilgilenmesini teklif etmiş. Usta hiç düşünmeden cevap vermiş;
- Burada benim işim bitti. Daha yapılacak çok köprüler var demiş.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

ozgur_beyin
16-01-2007, 18:38
sevgili muhammed
* *
* *bu siteye uyarlamışsan ki öyle görünüyor(ne zeka ama)
*
* *büyük kardeş kim?
* *küçük kardeş kim?
* köprü ustsı kim?
* *senin kalbinde bu ,üç failde vardır .bunlar kim?

tewderi
16-01-2007, 18:38
Mhmd Kardeşim *güzel bir hikaye bir an senin bu ustaolduğunu düşündüm gel bu siteye seni kahya yapalım(yönetim kurulu üyesi. :lol: )

vartor
16-01-2007, 19:56
Sevgili mhmmd,
* Yazdigin hikaye cok duygulandirdi beni, hakiki dostlar cit cekenler degil, kopru kurmasini bilenlerdir.

pearline
17-01-2007, 00:58
ne mutlu gonuller arasi kopru kuranlara...
YAŞASIN BARIŞ, YAŞASIN KARDEŞLİK :!: *:D
dil din ırk renk fikir ve yol ayrılıklarına rağmen

commandante
17-01-2007, 09:02
çok güzel bir hikaye zaten bizim amacımızda usta olmak değil mi biz zaten bunun için gelmiyormuyuz buraya kavga yerine konuşmak için bence usta biziz ne dersiniz...

spartacus
17-01-2007, 09:44
Sevgili Mhmmd;

Kardeşleri, ustayı, köprüyü koydum bir yere...

Bu gün Anadoluda dahi, hala köyler vardır, aşağı mahalle, yukarı mahalle diye.. Arada ise köy deresi olur, ayrılıkların birincil kökenini mezhepler, ikincil kökenini ise sülale kavgaları(kardeş) oluşturur..
Sülale kavgalarını ise mülk kavgaları temsil eder.
Yalnız kavga olmasa dahi görmediğimiz bir şey vardır, tarlalardaki sınırlar?!

Sizce farklı bir şey mi? İnsanlığa, bir bütün halinde insanlığa, Sınır ve duvar nereden örülmüş?
Peki usta şimdi ne yapacak?

17-01-2007, 10:12
Sevgili spartacus;
İnsanlığın geldiği noktada yönetme erkinin,egemen güçlerin neleri nasıl kullandığı konularındaki eşşiz incelemelerinizi ve tanımlamalarınızın tamamına katıldığımı,kavanozun içindekiler,kavanozun kapağı ve yeni boyalara benzetmenize de.
Sistemler gökten zembille mi inerler ?Yoksa sistemleri İNSANLAR mı kurarlar.

İnsan;İster altın tabak,kaşık ve çatalla,en güzel porselenlerde,ister tahtadan yapılmış olanları ile içinde portakallı pekin ördeği veya tarhana çorbası,yiyeceği bir veya iki tabaktır.Maksadı nedir ?DOYMAK
İnsan;İster en güzel ipekli ister pamuklu,ister amerikan bezi ile donansın maksadı nedir ?GİYİNMEK
İnsan;İster saray,ister apartman dairesi,ister kerpiçten yapılmış damda otursun
Maksadı nedir ?BARINMAK
vb vb vb vb vb

Divan şairi Baki "BAKİ kalan bu kubbede bir hoş SADA imiş" demiş bizlerde güya sevmişiz.
USTA köprüyü yapar yapmasınada biz karşıya geçmek üzere,içsel değişim geçirmezsek USTA ne yapsın ?
Neden bazı yerlerde ölenlerin gözüne iki avuç toprak konur ki ?
Sevgili Sezen Aksu'nun şarkısı geliyor aklıma "Sultan Süleyman'a kalmadı dünya" diyen.

Kaç sene oldu, zaman durdu
Deniz öyle hep aynı dünya bilinmez
Taş duvar aynı kaldı
Ümit öylece kaldı da
Ümit edeni söyle kim aldı

Kaç devir geldi, kaç nesil geçti
Yürek öyle sevda yollar kavuşmaz
Hasretin ne tadı kaldı
Sabır öylece kaldı da
Sabredeni söyle kim aldı

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz
Dünya ne sana ne de bana kalmaz
Sultan Süleyman'a kalmadı
Böyle hiçbir kitap yazmaz

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz
Dünya ne sana ne de bana kalmaz
Sultan Süleyman'a kalmadı
Böyle hiçbir kitap yazmaz

Kaç çiçek soldu, hani bu sondu
Hani bir sarı fırtına koptu zamansız
Kaç tohum filiz dondu
Hani bir acı yel savurdu
Yürekler son defa vurdu

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz
Dünya ne sana ne de bana kalmaz
Sultan Süleyman'a kalmadı
Böyle hiçbir kitap yazmaz

Bu dünya ne sana ne de bana

mhmd
17-01-2007, 10:54
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

"-Altınlarını cam karşılığında dağıtan kızılderiliyi hiçbir zaman gülünç bulmadım. Cam altından çok daha asil. İsrail peygamberlerinden beri lanetlenmiş bir maden, altın. Adı tarihin bütün cinayetlerine karışmış. Pıhtılaşmış kan, insan kanı. Cam güzel, çünkü kalbi var, kırılıverir." (Cemil MERİÇ)

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

spartacus
17-01-2007, 11:11
"RAB efendimi alabildiğine kutsadı. Onu zengin etti. Ona davar, sığır, altın, gümüş, erkek ve kadın köleler, develer, eşekler verdi.
Yaratılış 24:35 TEVRAT"

"YARATILIŞ Bölüm:2
10 Aden`den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu.

11 İlk ırmağın adı Pişon`dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar.
12 Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur.
13 İkinci ırmağın adı Gihon`dur, Kûş* sınırları boyunca akar.
14 Üçüncü ırmağın adı Dicle`dir, Asur`un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat`tır."

"13:2 Avram çok zengindi. Sürüleri, altınları, gümüşleri vardı."Avram`la Lut`un Ayrılması
...................

Yalnız kavga olmasa dahi görmediğimiz bir şey vardır, tarlalardaki sınırlar?! (mal, mülk, kadın, köle, cariye)
...
İnsanlığa, bir bütün halinde insanlığa, Sınır ve duvar nereden örülmüş?
Peki usta şimdi ne yapacak?

mhmd
17-01-2007, 11:31
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben;

* *Mahkeme salonu gün ortası tenhalığındaydı. Gencecik hakim salona girdi. Önündeki dosyaya göz attı. ”-Yine boşanma davası ha!” Başını kaldırdı. Bakışlarını davalıyla davacıya çevirdi. İkisi de yetmişini aşkın görünüyordu. Şaşkınlık içinde sordu: ”-Boşanmak mı istiyorsunuz?” *Yaşlı kadının gözleri doluydu.
”-Bu gördüğün adamla elli yıl kadar önce evlendik yavrum! Evlendiğimizin birinci yıl dönümünde kocam olacak bu adam bana sedef çiçeklerinden oluşan bir buket verdi. Onları öyle çok sevdim ki, yapraklarından yeni sedef çiçekleri ürettim. Zamanla çoğaldılar. Çocuğum da olmadığı için bütün sevgimi onlara yöneltmiştim.” Gözlerini sildi.
”-Her gün sedef çiçeklerimi suluyor, toprağını havalandırıyor, sevip okşuyor onlarla konuşuyordum. Bir gün baktım yaprakları solmaya başladı. Kocam bahçıvandır, bana dedi ki: ”-Sedef çiçekleri gündüz değil, gece yarısından sonra sulanırmış.” Bunu duyduğumdan beri hastalıkta sağlıkta, soğukta sıcakta, tam elli yıl boyunca her gece sabaha karşı saat ikide yatağımdan kalkıp evlatlarını emziren anne hassasiyetiyle sedef çiçeklerimi suladım. Bu benim kocam olacak adam; bir gece de ben kalkayım karıma yardımcı olayım, demedi. Hiçbir faydasını görmedim.
“-Peki!”diye araya girdi genç hakim,” -Boşanmak için bunca sene neden bekledin nine?” * * * * * * *
Yaşlı kadın yemenisinin ucuyla gözlerini silerken konuştu: ”-Ailenin kutsal olduğunu öğrettiler bize evladım, zırt pırt boşanma olmaz. Boşanma için bıçağın kemiğe dayanması lazım!”, *“-Anladım!” derken gülümsedi hakim,”-Peki bıçak kemiğe ne zaman dayandı?”
“-Birkaç gün önce! ” dedi yaşlı kadın, “-Yorgunluktan belki de hastalıktan o gece uyuyakalmışım. Çiçeklerime su veremedim. Yavrucaklar susuzluktan sararıp soldular. Kocam olacak bu adam hiç olmazsa uyandırarak yadım etseydi! Ama hayır! O kadar duyarsız ve umursamaz biridir ki *uyanmışsa bile sırf bana yardımcı olmamak için beni uyandırmamıştır. Böyle bir adamla bir dakika bile evli kalamam Lütfen bizi boşayın!” Kadın sustu.
Hakim yaşlı adama döndü: ”-Nineyi duydun söyleyecek bir şeyin var mı?” *
”-Var !” dedi yaşlı adam, karısı tarafından ağır şekilde suçlandığı için önüne bakarak anlatmaya başladı: ” Askerliği reisi cumhur köşkünde bahçıvan olarak yaparken tanıdım Ayşe’mi. ona sedef çiçeklerinden buketler verdim. Delice sevdik birbirimizi. Sonra evlendik. Evliliğimizin ilk yıllarında boyun ağrısı çektiği için doktora götürdüm. Doktor boyun kireçlenmesi teşhisi koydu. Uzun süre yatakta kalırsa boynundaki kireçlenmenin artacağını, bu sebeple her gece kalkıp gezinmesini söyledi. Fakat eşim inatçıdır. Doktoru dinlemedi. Aramızda bu tartışma sürerken sedef çiçekleri yaprak dökmeye başlamaz mı, hemen aklıma bir cinlik geldi. Onları gece yarısından sonra sularsa yeşereceğini söyledim. Böylece uzun süre yatakta hareketsiz kalmamasını istiyordum. Ancak uykusu ağırdır Ayşe’min. Bu yüzden yıllardır saat ikilere kadar uyumadım. Çeşitli yollardan onu uyandırdım. Ama geçen gece yaşlılık işte, uyanamamışım; Ayşe’mi de uyandıramadım. Çiçekler susuz kaldı.bu yüzden de suçlanıyorum. Ve dünyada her şeyden çok sevdiğim kadın bu yüzden beni boşamak istiyor!!!”
”-Yaşlı kadın kocasına baktı. Hıçkırdı, sarsıldı. Sendeleye, sendeleye kocasının yanına gitti, ona sarıldı.”-Her şey göründüğü yada sanıldığı gibi değildir.” diye mırıldandı *genç hakim. Dosyayı mübaşire uzattı: ”-Dava düşmüştür.” Gözlerinden iki damla yaş damlıyordu

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

spartacus
17-01-2007, 12:32
Bir gün bir hamile bir kadın eşinden ayrılır. Evine giderken yolda yaralı bir gelincik bulur. Onu alır, ona bakar yaralarını sarar. Gelincik evcil bir hayvan olmadığı halde Hiç bir zaman kadını yalnız bırakmaz.
Günlerden bir gün kadın doğum yapar. Bir bebeği olur. Kadın, Bebek, Gelincik birlikte yaşamaya başlarlar.

Yine günlerden bir gün, kadının çok kısa süreliğine(bir bakkal uzaklığı) dışarı çıkması gerekir. Evde bebek ve gelinciği bırakır çıkar. Çok kısa süre sonra evin kapısını çar içeri girer.
Bir anda her zaman onu kapıda karşılayan gelinciği ağzı burnu kan içinde görür. Bebek ile gelincik evde yalnızdı. Orcıkta büyük bir korku ve telaş ile gelinciği öldürür.

Bebek odasından bir bebek sesi duyulur, koşarak odaya gider, beşiğe yaklaşır.
Beşikde bebek ve yanında boğazı kesilmiş kanlar içinde yatan bir yılan vardır.
...
Ve tarihlerden ir gün Einstein şöyle seslenir.

"Bir önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur"

ozgur_beyin
17-01-2007, 12:33
sevgili mhmmd, bu gerçekten muhteşemdi. teşekkür.

17-01-2007, 12:50
Bilinen fizikçilerin içinde en önemlilerinden biri olan Einstein'ın Cem Yılmaz'ın bir reklamda dediği "Sosyal içerikli mesaj.." ları vermesi ne hoş. Aforizmaları ne kadar ilginç ve anlamlı değil mi ?
Fizikçi olasın ve bu kadar muhteşem sosyal içerikli aforizmalar üretesin *:)

spartacus
17-01-2007, 13:05
Zamanlardan 2. Dünya savaşıdır.

Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları, Ağustos 1945'de milyonlarca insanın hayatına mal oldu.

ABD de sır gibi saklanan atomun parçalınırlığına, ayrıca bir başka şey de ekleniyordu. Atom bomnbasına ve savaşa karşı çıkanlar vardı. Savaş istemiyorlardı ve bu tek suçlarıydı.
Julius Rosenberg ve Eşi Ethel Rosenberg, savaşa karşıydılar, bu suça ortaktılar.
Ve günlerden bir gün, önlerine bir telefon kondu, burası elektrikli sandalye olsa gerekti. Şöyle seslenildi onlara, bu telefonu açın ve pişmanım deyin. Aksi taktirde idam edileceksiniz.
Onlar ellerini ne telefona uzatırlar nede pişmanım derler, savaşa karşı oldukları ve ayrıca emperyalizmede karşı oldukları için Sing Sing Hapishane'sinde idam edilirler. Bir pişmanım demelerinde kurtarılacak 2 hayat-ları- vardı belki ama onlar ardında kaybedilecek binlerce hayatı görmüştüler, pişmasız verdiler 2 hayat-lar-ı...
Düzmece yargı ise, onları Atom Bombasının sırlarını Sovyetlere vermekle suçlamıştır.

Yıl 1980 ler, yer Türkiye, Konu Atom, Tanım: Parçalanamaz en küçük yapı taşıdır.
Önyargı bir daha kırılamamıştır, milyonlarca insan yarım yüzyıl önce atomun parçalanması ile ölmüş olsa bile...

Bir şair, yer Türkiye, zaman günlerden bir gün, Julius Rosenberg ve Eşi Ethel Rosenberg için içi burkularak almıştır kalemini eline... *

ANI

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

Melih Cevdet ANDAY

17-01-2007, 13:52
ROSENBERGLER UNUTULMAMALI...

Habeşistan İmparatoru II. Menelik, 19. yüzyılın başlarında Amerika'ya üç adet elektrikli sandalye ısmarlar. Sandalyeler gelir ama ülkede elektrik yoktur!.. Akıllı İmparator bunun üzerine paraları boş yere harcamış olmamak için sandalyelerin ikisini dostlarına hediye ederken birini de, sarayında kendisine taht yapar.

Ethel ve Julius Rosenberg elektrikli sandalyede öldürülecekleri günü beklerken birbirlerine yazdıkları mektuplarda kara mizahı elden bırakmazlar: "Tatlı kocam, perişan bir kadın seni burada selamlıyor; peki ama neden sen bir yatakta ben başka bir yatakta uyuyoruz? Vah vah, şu Devlet ne büyük savurganlık ediyor, ayıp doğrusu..."

Rosenbergler'in hüzünlü ama hüzünlü olduğu kadar da onurlu yaşam öyküsüne doğru Melih Cevdet Anday'ın onlar için yazdığı "Anı" şiirinden yola çıkalım:

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

1950'de başlayıp üç yıl süren Kore Savaşı süresince, ABD'de, Senatör Mc Carthy önderliğinde büyük bir solcu avı kampanyası başlatılır. 1947'de çıkarılan Taft Hartley Yasası'na göre devrimcilerin sendikalarda görev almaları engelleniyor, memurlara grev hakkı yasaklanıyor, işçilerin grev hakkına ise kısıtlamalar getiriliyordu. Halkın Kore Savaşı'nı sorgulamaması için gözdağı veriliyor, ABD'de güvenliği tehdit eden insan sayısının Mc Carthy'nin ağzından 57.205.081 olduğu açıklanarak polis devletinin gücü rakamı rakamına vurgulanıyordu.

FBI görevlileri, 17 Temmuz 1950 günü Rosenbergler'in kapısını çalar. Rus casusu olmakla suçlanan Julius Rosenberg ölüm cezası ile karşı karşıyadır. 11 Ağustos'ta Ethel Rosenberg'in de tutuklanmasıyla "Bir çift güvercin" demir parmaklıkların ardına kapatılır.

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz vardı
Geceniz geliyor aklıma

Melih Cevdet Anday'ın "Anı" şiirinin ikinci dörtlüğünde, 1953 yılının bir yaz günü elektrikli sandalyede son nefeslerini veren Rosenbergler'in güneş doğmadan, sabaha karşı idam edildikleri anlaşılıyor. Oysa, şair yanılmaktadır. Ülkemizdeki gazetelerin "Rosenbergler İdam Edildi" manşetiyle verdikleri haberin alt başlığı şöyledir: "İdam, Türkiye saatiyle sabaha karşı saat 2'de infaz edildi." Anday'ın şiirindeki ikinci kıta, kıtalar arası saat farkının kurbanı olmuştur!.. Rosenbergler'in öldürüldüğü gün "herkes" kalkmıştı çoktan. Julius Rosenberg ölüm odasına akşam saatiyle 8.04'de girmiş ve iki dakika içinde can vermiştir. Doktorlar, Ethel Rosenberg'in öldüğünü bildirdiğinde ise saat 8.16'yı göstermektedir.

Sevdiğim çiçek dalları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Mahkeme 1951 yılının 6 Martında başlar. Savcı, Ethel Rosenberg'in erkek kardeşi David Greenglass'ın çalışmakta olduğu Los Atames, New Mexico'daki araştırma merkezinden atom ile ilgili bulgular sağladığını iddia eder. İddiaya göre David, Julius Rosenberg tarafından gönderilen Harry Gold ile bir otelde buluşur ve bilgileri ona verir. Kanıt olarak da, otel kayıt defterinin fotokopisi gösterilir. David Greenglass devlet ile işbirliği yaparak kendisini kurtarır ve Rosenbergler'in de anlaşma yoluna giderek suçu kabulleneceğini, dosyanın da böylelikle kapanacağını sanır. Oysa Rosenbergler, mahkemenin ilk gününde söyledikleri "Biz suçsuzuz" sözünden dönmeyip, devletin yalanlarına karşı direnirler. "Bir Soruşturmaya Çağrı" kitabının yazarı olan Walter ve Miriam Schneir yıllar sonra otel defterindeki imzaların sahte olduğunu kanıtlayıp aslına ulaşırlar. Ama, mahkemeye sunulan "buluşma günü" olduğu iddia edilen sayfanın defterden yırtılarak yok edildiğini görürler!

Rosenbergler'in delilleri Rusların hediye ettiği (!) bir masada sakladıkları da iddia edilir. Jüriye gösterilen delillerden biri de masanın bir fotoğrafıdır. Masanın Rusların hediyesi olmayıp Rosenbergler'in dediği gibi "Maey" mağazasından alındığı da sonradan ortaya çıkan gerçekler arasındadır. Ethel ve Julius Rosenberg'in "Rus casusu" olduklarına karar verdiren en önemli delil ise David Greenglass'dan aldıkları iddia edilen bomba taslağıdır. Nagazaki'ye atılan atom bombasının mühendisi olan Philip Morrison, Rosenbergler'in ölümünden onüç yıl sonra, sular du
rulduğunda, sözkonusu bomba taslağının bir "karikatür" olduğunu açıklayacaktır.

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken o dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

Mahkemeye sunulan deliller, deli saçması olmaktan ileriye gidemez ama Melih Cevdet Anday'm şiirindeki gibi Rosenbergler'in parmakları ancak tel örgünün deliğinde buluşur. Karı kocanın idam edilmeden önce çekilen bir fotoğrafı gazetelerde yayınlanır. Fotoğrafta, Rosenbergler'in arasında yalnızca parmaklarının buluşabileceği bir tel örgünün olduğu görülür. Anday'ın dizeleri bu fotoğrafın sözcüklere yansımasıdır.

Dünyanın birçok köşesinde insanların "Rosenberg|er Ölmemeli" diye alanları doldurmasıyla Ethel Rosenberg'e çjrkin bir teklif sunar Amerika: Bir kadın olarak yaşamı bağışlanacak ama kocası elektrikli sandalyeye oturtulacaktır. Bundaki amaç; "casusluk sırlarını" ilerde açıklama olasılığıdır. Ethel Rosenberg, avukatları Manny Bloch'a 9 Şubat 1953'de yazdığı mektuba kararını açıklar: "Ey yoldan çıkmış para yiyiciler, ey satılmış ey bu güzel dünyamızı kirleten iğrenç, kötü insanlar, işte size yanıt: Sizin lanetlenmiş lütfunuza başım eğik yaşamaktansa kocamla birlikte ölmeyi yeğlerim."

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Rosenbergler'in çağımıza yakışan davranışı nedir? Ethel Rosenberg'in bir mektubunu okuyoruz: "Yarışın sonu nereye varacaksa varsın, ister koşucu sayılalım ister kaçıcı, dürüst kişiler dışında hiçbir şey sayılmamıza izin verdiğimiz görülmeyecektir. Dürüstlüğümüzden ödün verdiğimiz asla söylenemeyecektir."

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil, unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma

1953 yılının 18 Haziran günü, yani Rosenbergler'in düzmece bir davayla, uydurmaca kanıtlarla elektrikli sandalyeye oturtulacakları an giderek yaklaşır. Devletin pazarlıkları sonuçsuz kalırken, suçu kabullenmeleri karşısında ölüm cezalarının kaldırılacağı teklifini Rosenbergler her seferinde geri çevirirler... Ve can pazarlığının son günü: Sing Sing Hapishanesi'nin ölüm odasında üç gazeteci, ABD hapishaneleri Umum Müdürü Paul D. Mc Ginnis, Müdür Filfred Denne, iki doktor, cellat ve birkaç gardiyan vardır... Birde Devlet Bakanı William A. Carroll... Rosenbergler'in cansız bedenleri sedye ile taşınırken Devlet Bakanı; Melih Cevdet Anday'a "Değil, unutulur şey değil" dizesini yazdırtacak gerçeği açıklar: Ölümlerinden önce Rosenbergler'e boyun eğip, suçu kabullenmeleri halinde hattın öbür ucunda Washington'un olduğu telefon ile idamın durdurulacağı ve evde kendilerini bekleyen oğulları 6 yaşındaki Robert ile 10 yaşındaki Michael'e kavuşacakları söylenir... Bu son teklif üzerine Rosenbergler suçsuz olduklarını yineleyip şunları söyler: "Peki ya, suçsuzluğumuza inanan onca insan, onlarda bizim çocuklarımız değil mi?. Satar mıyız hiç onları !.."

Rosenbergler sonlarının elektrikli sandalye olduğunu çok iyi biliyorlardı. Yasalar karşısında istedikleri şeyi de elde etmişlerdi!.. İnfaz günü olan 18 Haziran 1953 ondördüncü evlilik yıldönümleriydi. İdamlarını bir gün sonraya, 19 Haziran'a erteletmeyi başararak, korktukları şeyin başlarına gelmesine engel olurlar!

"Ne olur, bir şeyler yap Manny. Evlenme yıldönümümüzde idam edilmek gibi büyük bir acımasızlığı yapabileceklerini aklım almıyor. Çünkü ben ne de olsa, insan gibi görünen, insan gibi konuşan, ama aslında sadist birer şeytandan başka bir şey olmayan kişilerin varlığına inanamayacak kadar yumuşak yürekli bir kişiyim... Sevgilerimle, Ethel"

:cry: :cry:

mhmd
17-01-2007, 14:39
:cry: *:cry: *:cry:

17-01-2007, 14:46
Yukarıdaki yazıdaki anlayışı,hissedişi birebir içimde yaşatsamda toparlayıp ifade edebilmek şahsımın işi değil.
Dolayısı ile sevgili Sunay Akın'a sonsuz teşekkürlerimle.

vartor
17-01-2007, 17:39
Yahu yeter! Aglatacaksiniz beni.

mhmd
17-01-2007, 17:51
Sn. vartor,

"Birlikte ağlamaktaki tatlılık kadar hiçbir şey kalpleri birbirine bağlamaz."
J.J.RAUSSEAU

İçinizden geliyorsa lütfen ağlayın.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

17-01-2007, 17:54
duygu seli almış siteyi *:lol: *:lol:

_CaHaL_
17-01-2007, 21:10
Sn : mhmmd *yazmıs olduğun alıntılar cok güzeldi tesekkür ederim.

mhmd
18-01-2007, 14:25
Biraz da gülelim *:lol:

İş başvurusundan bir süre sonra başvuru yapan kişiyi görüşmeye çağırırlar. Yaş, tahsil, medeni durum, iş tecrübesi vs.’den sonra işletme müdürü adama “-Peki sizin beklentiniz nedir? Bizden ne gibi talepleriniz olacak?” diye sormuş. Adam saymaya başlamış;
-Öncelikli olarak araba istiyorum, ayrıca şu anda bulunduğum dairenin kirasının karşılanmasını istiyorum. Maaş olarak da beş bin dolardan aşağı çalışmam.
İşletme Müdürü:
-Biz araba olarak son model bir Cherokee ve Tarabya’da bir villa vereceğiz. Ayrıca bizim bu pozisyon için planladığımız maaş on bin dolardı demiş.
Adamın gözleri yerinden fırlamış:
-Şaka yapıyorsunuz!..
İşletme Müdürü keyifle sırıtmış;
-Önce siz başlattınız...

mhmd
30-01-2007, 10:25
EN KÜÇÜK GÜNLÜK

5 Ekim,
* * * * Bugün var edildim. Buradayım. Varım. Müthiş bir duygu bu. Var olduğumu henüz annem ve babam bilmiyor. Bir elma çekirdeğinden bile küçüğüm. Ama ne de olsa ben benim. Varım ya! Bu bana yetiyor.
Henüz bedenim belli belirsiz, yüzüm yok ama varlığımı ve benliğimi hissedebiliyorum. Bir kız olacağım ve baharda çiçekleri seveceğim.

19 Ekim,
* * * * Biraz büyüdüm. Kımıldamam imkansız. Annem, henüz farkında değil ama onun kanıyla besleniyorum. Kalbini dolaşan sımsıcak kan bana geliyor. Beni sevecek bir kalbin kıpırtılarını şimdiden hissediyorum. Annem beni çok sevecek. Annem için güzel bir sürpriz olacağım.

23 Ekim,
* * * * Hiç göremediğim bir el ağzımı biçimlendirmeye başladı. Dudaklarımda onun dokunuşunu hissediyorum. Bu "el" in dokunduğu yerler dudağım, damağım oluyor. Düşünün; bir yıl sonra bu elin dokunduğu yerde tebessümler açacak, güleceğim. Dudağımdan, dilimden sözler dökülecek. Herhalde önce "-Anne" diyeceğim.
Anne duyuyor musun beni? Seninle konuşacağım. Sana güleceğim. Kimilerine göre hala daha, "var" değilmişim! Nasıl olur? Varım ve gülücükler sunacak dudaklarım da olmak üzere ya! Hem sonra bir ekmek kırıntısı ne kadar küçük olursa olsun yine ekmektir. Öyle değil mi anneciğim? Ah bir konuşabilsem!

27 Ekim,
* * * * Bu gün pek mutluyum. İçimde tatlı bir kıpırtı başladı. Artık bir kalbim var. Kalbim atmaya başladı. Hayatım boyunca böyle atıp duracak. Sevgilerle dolduracağım kalbimi. Tıpkı anneminki gibi. Annem bedeninde iki kalbin birden atmaya başladığını bilseydi ne kadar sevinirdi! Duyuyor musun anne?

Devam edecek...

mhmd
31-01-2007, 09:52
2 Kasım,
* * * * Hergün biraz daha büyüyorum. Kollarım, bacaklarım da biçimlenmeye başladı. Hele bir büyüsün kollarım, bak nasıl kucaklayacağım seni anneceğim! Şu ayaklarım da tamamlansın da, beraber çiçekli bahçemizde yürürüz. Belki birlikte okula gideriz.

12 Kasım,
* * * * Ah evet! Bunlar, bunlar ne kadar sevimli ve küçük şeyler! Aman Allahım! Parmaklarım da çıkmaya başladı. Bunlarla çiçek toplayacağım, annemin elini tutacağım, kalem tutacağım. Belki de güzel bir şiir yazacağım. Anneciğim, orada mısın? Ellerimi ellerinin arasına koymak için sabırsızlanıyorum.

20 Kasım,
* * * * Oh, nihayet... Annem doktora gitti. Burada olduğumu öğrendi. Yaşasın! Doktor teyze özel bir cihazla gördü beni. Ultrason diyorlarmış. Resmimi bile çekti. Sevinmiyor musun anneciğim? Seneye kalmaz kollarının arasında olacağım.

25 Kasım,
* * * * Artık babam da burada olduğumu biliyor. Fakat henüz kız olduğumun farkında değiller. Onlara sürpriz yapacağım.

10 Aralık,
* * * * Bugün yüzüm tamamlandı. Artık iki gözüm, bir küçük burnum, dudaklarım ve yanağım var. Anneme benziyorum galiba!

13 Aralık,
* * * * Artık çevreme bakabiliyorum. Etrafım çok karanlık ama olsun. Yine de mutluyum. Yaşıyorum ve varım. Kısa süre sonra gün ışığını görebileceğim, renkleri ve çiçekleri tanıyacağım. Rüyamda gördüm. Dünyada gökkuşağı diye birşey varmış. Onu çok merak ediyorum. Anneciğim., babacığım! Sizin yüzünüzü de göreceğm. Tanışacağız, mutlu olacağız, gülüşeceğiz.

Devam edecek...

mhmd
31-01-2007, 10:26
24 Aralık,
* * * * Kulaklarım daha iyi duyuyor artık. Anneciğim! Senin kalbinin seslerini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen duyabiliyor musun? Hatta sesini bile tanıyabiliyorum. Sesin ne kadar tatlı! Hiç duymadığım birşey bu! Güzel ve sağlıklı bir kız olacağım. Kollarında uyuyacağım, yüzüne bakacağım, o tatlı sesini dinleyeceğim. Benim için ninni de söyleyecek misin anneciğim? Sen de beni özlüyorsundur mutlaka! Beni koklayacaksın! Çok seveceksin, değil mi?

28 Aralık,
* * * * Anne! Burada birşeyler oluyor! Doktor teyze neden mutsuz bakıyor böyle? Sen acı çekiyor gibisin! Kalp seslerin değişti! Sustun. Benimle niye konuşmuyorsun anne?
Anne! Anne! Anneciğim!
Yüzümde soğuk birşey hissediyorum. Anne!
Anne birşeyler yap!
Yüzümü parçalıyorlar! Anne birşeyler yap! Anne!
Kolumu çekiyorlar anne! Canım yanıyor anne! Anne!
Ayaklarımı parçalıyor bu şey anne! Beni sana bağlayan damarı kopardılar anne! Anne kalbimi parçalıyorlar! Anneciğim! Anne! Anne! An.. A.... Ahhhh.

-Geçmiş olsun hanfendi. Kürtajınız başarıyla! tamamlandı.

Kaynak (Genç Beyin Dergisi, Dr. Senai DEMİRCİ)

Artık devam etmeyecek.

mhmd
21-03-2007, 18:17
CENNET

Bazı forumlarda irdelenen konunun özü;

Adam ve köpeği çöl ortasında susuzluktan ölürler.
Öte tarafa da yine susuz bir şekilde varırlar. Uzun bir yolun ortasında kendilerini bulurlar. Yürüye yürüye devasa bir sarayın kapısına varırlar.
Büyük surlarla çevrili olan sarayın içinden kuş cıvıltıları, su sesleri, neşeyi insan konuşmaları, huzurun ve saadetin sesi yayılmaktadır.
Kapısına yaklaşırlar.
Kapıda beyazlar içinde bir kapıcı onları karşılar.
-Pardon, der bizim adam. Burası neresidir acaba?
-Burası CENNETTİR, der kapıcı tebessüm ederek.
-Çok susuzum ve uzun da bir yoldan geldim, içeriye girebilir miyim? Diye sorar.
-Pek tabiiki, der. Kapıcı
-İçeride göller, akan ırmaklar, şelaler vardır. İstediğiniz şekilde susuzluğunuzu giderebilirsiniz.
Adam kapıya yönelir. Tem içeri girecekken arkasından bakmakta olan yol arkadaşı olan köpeği hatırlar. Nezaketen sorar;
-Bu köpek yoldaşım da gelebilir mi?
-Çok üzgünüz efendim. CENNETe köpekler alınmıyor. Onun yeri dışarıdadır. Der.
Adam hiç tereddütsüz kendini geri çeker kapıdan.
-O girmiyorsa ben de girmem der CENNETİNİZE.

Yola devam ederler yine bir o kadar da susuz bir şekilde.
Yol üzerinde yıkık bir barakaya çatarlar, yıkıldı yıkılacak. Kapısında da bir ihtiyar.
Susuzluktan artık mecali kesilen adam ihtiyara yaklaşır.
-Çok afedersiniz amca, der. Susuzluğumuzu giderecek su bulunur mu evinizde?
İhtiyar sevecen bir şekilde elini kapıya uzatır ve açar, köhnemiş kapıyı.
-Buyur evladım sağda bir musluk var oradan içebilirsin, der.
Daha öncenin acısı ile, tereddütlü bir şekilde yineler adam;
-Peki köpek yoldaşım da içebilir mi?
-Pek tabii ki evladım der. İhtiyar.
-O da içebilir, onunu için de senin musluğun hemen yanında bir yalak var içeride. İkiniz de girin ve istediğiniz kadar için.
Adam şaşırır.
-Burası neresidir, der.
-Burası CENNETTİR der, ihtiyar.
Adam adam akıllı şaşırır.
-Az önceki yerin de CENNET olduğunu söylediler amca niye bunu engellemiyorsunuz.
Bilgelikle doğrulan ihtiyar, elini adamın omuzuna koyar ve;
-Evladım, şahsi çıkarları uğruna yolunu ve yoldaşını, dostunu terk edenlerin yeri burası zaten değildir. Dışına bakma, içi felakettir oranın. O tip insanların durağı da orasıdır. Burası değil, der.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd
11-04-2007, 17:44
Değerli Arkadaşlara,

Son zamanlarda bazı terimlerin ne ifade ettiği merak edilmektedir.
Gerçi sitemizde; Pırofumuz, doktorumuz, çevirmenlerimiz bol olmakla birlikte bir katkı da bizden olsun istedik.

YALAN;
Yalan bir tohumdur. Bire kırk verir. Verdiği kırkın her biri bir tohumdur ki, o da bire kırk verir.
BİLGE;
Bilgi de bir tohumdur. Bire yüz verir. Verdiği yüzün her biri bir tohumdur ki; insana bilgelik, torunlarına da ilham verir.
ZEKA;
Zeka sudur. Tohumları yeşertir. Yalanı da, bilgiyi de
YETENEK;
Yetenek topraktır. Ne ekersen onu biçersin. Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter.
EMEK;
Emek güneştir. Tohuma da, suya da, toprağa da hayat verir.
KADER;
Kader, çadırındaki kilim gibidir. İpliğini Ulu Tanrı verir sen dokursun. Deseni sendendir, renkleri Tanrı'dan (Tewderiye ithaf ediyorum.)
ŞANS;
Şans doğal gübredir. Boktan bir şeydir yani. Ne zaman nereye düşeceği belli olmaz. Kilimine düşerse kirletir, deseninin değiştirir, her şeyi bombok eder. Oysa toprağına düşerse her şeyi besler.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Kızıldereli kitabesi

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

tewderi
11-04-2007, 17:54
Bir çiftlikte Tavuklar,Atmaca ve çiftlik sahibi yaşamaktadır.

Atmaca iyi eğitilmiş evcileştirilmiş ve sahibine itaat etmektedir yani yediği kaba tükürmemekte.
Bir gün Atmaca Horoza sitem ediyor..
Bak sizin şu an yediğiniz buğdayı ,barındığınız kümesi sahibiniz veriyor ve sizi tilki ve diğer tehlikelerden de kurtarıyor. Fakat bir gün olsun bile siz sahibinizin yanına gelmediniz kolarına konmadınız kucağına girmediniz seviginizi hiç bir gün göstermediniz daha çok ihanet etiniz yumurtayı bile bin bir nazla verdiniz. *sahibinizden sürekli kaçtınız...
Ama benim hiç yemimi vermez hiç bir tehlikeden beni korumaz ve ben kendi avımı kendim bulurum hep gider avımı yakalayıp getirir bazende yakaldığım tavşanlarla sahibimede katkıda bulunurum diye anlatır...

Horozda evet der biz Hainiz Ekmeğini yediğimiz çiftlik sahibinin yanına gelmez hep ondan uzak dururuz..sen ise gider onun kucağına veya kolarına konarsın ...

Biz hafta da bir bir tane kızartılmış tavuk görürürüz fakat sen hiç bir gün kızartılmış atmaca görmesin eğer sende kızartılmış atmaca görseydin sende konmazdın....


Tolstoyun masallar kitabından hoşuma giti yazayım dedim..

antimuhammed
11-04-2007, 18:33
BİLGEYE SORMUŞLAR:

- BU KADAR OKUDUN DA ELİNE NE GEÇTİ?

DEMİŞ:

- BİLGİSİZLİĞİMİ ANLADIM... BU YETMEZ Mİ?

***************
Çalıma bak şu zibidilerde
Sanırsın ki ülkenin en bilgini
Aldırma sen yap işini
Öyle eşektir ki bunlar
Eşek olmayan dinsiz derler.

Ömer Hayyam
***************
Eğer insanlıksa doğru niyetin
Nefsini ıslah et varsa kudretin
Bize lazım değil senin cennetin
Huriye gılmana esir değiliz
* * * ********
Bir şah olsam hükmeylesem cihana
Kilise, mescidi yıkar giderim
Okullar yapardım bütün insana
Cehaleti kökten söker giderdim

Fabrikalar kurar idim her yerde
İkiliği kovar idim bu serde
Ayrı gözle bakmaz idim bir ferde
Cihana bir gözle bakar giderdim

Gerçek insanları bilirdim Allah
Ondan gayrısına tapmazdım billah
Ne Kâbe kalırdı ne de Beytullah
Yerine bir arpa eker giderdim

İnsanlıktan başka olmazdı cennet
Yok olurdu İsa, Musa, Muhammet
Kalkardı dünyada mezhep tarikat
Dinlerin bağını çözer giderdim

Bir olurdu zengin, fakir her zaman
Çaresiz dertlere olurdum derman
Ne gavur kalırdı ne de Müslüman
Tümün bir yola çeker giderdim

Gece gündüz çalışırdım millete
Bir faydalı kul olurdum elbette
Bir ırmak olurdum güneşten öte
Yeni fezalara akar giderdim

O günü görseydim yüzüm gülerdi
Dünyada insanlar bayram ederdi
Ne bir silah, ne bir atom kalırdı
Bir ulu deryaya döker giderdim

İBRETİ der varlığımız bitmezdi
İnsanoğlu yanlış yola gitmezdi
Ayrı gayrı devlet icap etmezdi
Dünyaya bir bayrak diker giderdim

AŞIK İBRETİ, İLME DEĞER VERDİM
Can Yayınları 6l. 1966 1. baskı, s. 23
+ NOT: Bu şiiri İbreti ile birlikte 5 kişi sahiplenmektedir. İşte sahiplenenler:

1. Maraşlı Mehmet oğlu Ahmet Kartakkanat (Kul Ahmet)
2. Sivas Kangallı Hamit Başıbüyük (Kul Hayrani)
3. Maraşlı Derviş Mermertaş (Perişan Derviş)
4. Halil Öztoprak’ın varisleri.
5. İbreti

mhmd
23-04-2007, 17:18
FAKİRLİK

Zenginliği ile böbürlenmek ve küçük oğluna da bunu öğretebilmek adına fakir bir köye tatile çıkarlar, baba ile oğul.
Fakir köy ve köylüler, karşılarında yabancı aileyi görünce kucak açarlar, evlerine buyur ederler, iki gün boyunca en baş köşede yatırır, kendileri yemez onlara ne bulurlarsa getirirler.
Tatil sonu arabada, baba pişkin pişkin oğluna sorar;
- Eeee oğlum, söyle bakalım tatilimizi beğendin mi? Fakir insanları gördün mü? Fakirliği anladın mı?
Küçük, taze ve yönlenmemiş beyin biraz duraksar sonra cevap verir.
- Evet baba gerçekten de gördüm fakirliği!
Zengin baba, şoför koltuğuna biraz daha yerleşir keyfinden. Başarmıştır isteklerini. Üsteler;
- Ne öğrendin evladım? Anlat bakalım bizim yaşantımızdan farklarını.
Bu sefer çocuk uzaklara dalmış olan gözlerini babasına diker. Hiç tereddütsüz anlatmaya başlar.
- Bizim evde; her gün hazır mama ile beslediğimiz, günde iki saat dolaşmaya çıkarttığımız, aşıları, eğitimi, beslenmesiyle bunaldığımız bir köpeğimiz var.
Onların ise, ne verirsen yiyebilen, her zaman peşimizde koşan, neşeyle bizimle oynayan üç köpekleri var.
Bizim bahçemizde; kocaman, etrafı mermerlerle örülü, içi ilaçlı ve bakımlı, kirlenmesin diye annemin bizi her gün içine sokmadığı bir havuzumuz var.
Onların; evlerinin önünden akan, her gün oynadıkları, içinden balık tuttup yedikleri, yüzdükleri, sonsuz akan bir dere var.
Bizim evde; üstüne basmaya kıyamadığımız milyarlık halılarımız var.
Onların ise; gün boyu çıplak ayakla dolaştıkları göz alabildiğine uzanan yemyeşil çimenleri var.
Bizim penceremizden bakınca, karşıdaki binaları görüyoruz.
Onların penceresinden bakınca uzaktaki dağlara kadar, ovalar, otlaklar, tepeler, evler, ırmaklar kısaca tüm ufku görüyoruz.
Baba biz niye bu kadar fakiriz!!!

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd
18-05-2007, 10:09
İNSAN OLMAK

Hemen hemen aynı yıllarda doğmuş ve yaşamış olan iki deryadan bahsimiz var bu konuda.
Mevlana Celaleddin-i Rumi (1207-1273) ve Hacı Bektaş Veli (1209-1271) çağdaş (her iki anlamda da kullanıyorum) birer insandırlar.
Aynı çağlarda yaşamış bir adam günün birinde, ihtiyacına da binaen dağdaki sürüden bir koyun çalar. Evinde kesip çocuklarına yedirmek maksadı ile çaldığı koyunu evine getirince bir pişmanlık duyar.
Aynı koyunu ertesi gün tekrar sürüsüne götürüp bırakmak ister lakin sürüyü yerinde bulamaz.
Pişmanlığı bir kat daha artarak evine döner.
Durumu bilen ve koyunu sürüsüne götürmesini telkin eden eşi, bu sefer sen git bu koyunu Hacı Bektaş Veli dergahına bağışla ve günahlarımız için dua iste der.
Adamın kafasına yatar. Düşer yola, varır dergaha, çıkar Hacı Bektaş Veli'nin karşısına. Durumunu bir bir anlatır ve ekler.
-Ey ulu... Bir hata ettim, şimdi pişmanım. Bu koyunu kabul et, aşına kat, bize de af için dua et.
Hiç düşünmeden cevep verir Veli;
-Kusura kalma, biz bunu kabul edemeyiz. Sen Allah'tan dile affını.
Adam daha da pişman döner evine. Durumu olduğuğu gibi anlatır eşine. Bu sefer bir de Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin dergahına git der. Belki o kabul eder.
Adam ertesi gün hiç gecikmez çıkar yola. Varır derhaha, çıkar Mevlana'nın karşısına. Durumunu bir bir anlatır. Mevlana;
-Peki.. Der. Koyunu bırak, inşallah affına neden olur.
Adam tam kapıdan çıkmak üzere, biraz da meraktan bir soru sorar.
-Ey ulu.. Aynı koyunu Hacı Bektaş Veli'ye sundum kabul etmedi. Sen niye kabul ettin?
Mevlana hiç düşünmeden cevaplar.
-Çünkü Hacı Bektaş Veli bir Şahindir, biz ise bir Karga, Şahinler yüksektedir ve leşlerle ilgilenmezler, bizim gibi Kargalar ise leşlerle beslenir.
Adam döner Hacı Bektaş Veli'nin dergahına çıkar karşısına. Mevlana'nın son söylediklerini söylemeden sorar.
-Ey ulu.. Senin kabul etmediğin Koyunumu Mevlana kabul etti. Sen niye kabul etmedin?
Hacı Bektaş Veli hiç düşünmeden cevaplar;
-Çünkü, biz bir damlayız, Mevlana ise bir derya. Kücük bir kir bizi bozar ama aynı kir deryanın içinde kaybolur gider...

Tevazuu, bilgi ve insanlık...

ozgur_beyin
18-05-2007, 10:50
Memur olan boğa. :lol:
* Doğuya bir devlet üretme çiftliği kurulur. Kurulmasına kurulurda *devletin boğaları pek *iyi değildir.
* Müdürün bu işe canı sıkılmaktadır. Adamlarından biri
* - Efendim şu ilerdeki köyde bir çiftlik var, bizim gibi Adamın bir boğası var, vallahi kısır inekleri bile doğurtturuyor
* - O zaman arabayı hazırla adamın yanına gidelim.
* * Müdür ve adamı çüftliğe giderler, müdür boğa sahibine.
* -Sevgili kardeşim devlet halka faydalı olsun diye bir çiftlik kurdu, biliyorsun. Bizim boğalarımız iyi değil senin boğanı bize ver.
* Çiftlik sahibi adam.
* -Efendim o boğa benim içinde çok değerlidir veremem.
* Müdür
*-Kardeşim sen yenisini yetiştirirsin biz amme hizmeti yapıyoruz. der.
*Müdürün ısrarlarıa dayanamayan köylü boğayı devlet üretme çiftliğine satar, alıp götürürler
*Devlet üretme çiftliğinde boğaya bir haller olur köylünün yanında uçanı kaçanı beceren boğa ,çiftlikte keyfe keder çalışmaya başlar
*
* Müdür adamına
*-Git şu boğanın sahibini çağır bir soralım bu boğa niye burda durgunlaştı?
*Boğanın eski sahibi gelir, müdür .
-Şu boğanla bir konuş * bu meret bizde pek çalışmıyor
*Adam boğanın yanına gider
Ne oldu ulan ,burda çalışmıyormuşsun diye sorunca
Boğa
Ben artık devlet memuruyum ne zaman canım isterse o zaman çalışıyorum. der eski sahibine

frodo
21-05-2007, 19:32
Murat Bardakçı, Malatya Katliamı Üzerine Sabah'ta yayınlanan yazı

Hoşgörü, bu topraklarda hiçbir zaman vârolmadı

Malatya'da yaşanan vahşetin hemen ardından, son senelerde moda olan hoşgörü, mozaik ve diyalog gibisinden kavramlar yeniden dillere düştü.
Şimdi bilen bilmeyen herkes geçmişten örnekler veriyor, daha doğrusu verdiğini zannediyor, "Biz bir zamanlar hoşgörülü bir toplumduk, diğer dinlerin mensuplarına hiçbir şekilde müdahale etmezdik, herkes inancında hürdü" diyor ve feryâd ediyor: "Bize ne oldu da bu hâle geldik?"
Bütün bu yakınmaların ve soruların, konuya pek vâkıf olmayanları şaşırtacak mahiyette tek bir cevabı var: Hoşgörü, bizde hiçbir zaman vârolmadı!
Unutmayalım: Tarihi olaylar, meydana geldikleri zamanın şartlarına göre değerlendirilirler. Bundan asırlarca önce yaşanmış bir hadiseyi bugünün kavramlarıyla yorumlamaya kalktığınız takdirde yanlış neticelere varırsınız.

Eski ile yeniyi aynı potaya koyan bir örnek vereyim: "Fatih Sultan Mehmed büyük bir devlet adamı olsa idi, Türkiye'ye demokrasiyi getirirdi" gibisinden bir düşünce baştan aşağı saçmadır. Zira, Fatih, bu iddia ile döneminde varolmayan demokrasi kavramını uygulamamakla suçlanmaktadır.

ALÂKASIZ KAVRAMLAR
Benzer hataları, son senelerde çok fazla yapar olduk.
"Osmanlı'nın hoşgörülü olduğu, gayrımüslimlerin devletin en yüksek mevkilerine kadar getirildiği" şeklinde sık sık ortaya atılan iddia da, işte bu hataların başında geliyor.

Osmanlı Devleti bir imparatorluk idi, Türkiye Cumhuriyeti ise milli bir devlettir. İmparatorluklar ile milli devletler birbirlerinden tamamen farklı sistemlerdir ve imparatorlukların milli devlet kavramlarıyla değerlendirilip yorumlanması büyük hatalara yolaçar.

Şimdi, günümüzdeki hoşgörü, mozaik ve diyalog sözlerini bu kural çerçevesinde değerlendirelim:
* Bir imparatorluğun temelinde, çokuluslu olması yatar ve bugün din hürriyeti zannedilen serbestlik, imparatorluklarda olağan bir durumdur. Osmanlı İmparatorluğu'nda gayrımüslimlerin devletin yüksek makamlarında görev almaları milli devlet olmamanın ve çokulusluluk kuralının neticesidir, dolayısı ile de hoşgörü ile hiçbir alâkası yoktur. İmparatorluklarda hâkim bir millet hep mevcuttur, Osmanlı Devleti'nde hâkimiyet Türkler'e aittir ama, diğer dinlere ve milletlere mensup olanların yüksek görevlerde bulunmaları da imparatorluğun tabiatı gereğidir.

* Dolayısıyla, Osmanlı döneminde gayrımüslimler yahut Araplar gibi Türk olmayan kişilerin yüksek görevlere getirilmeleri normal uygulamalardır. Bu uygulamaların hoşgörü yahut mozaik gibisinden alâkasız kavramlarla değerlendirilmesi, yanlıştır.

DİN DEĞİL, PARA!
* Osmanlı'da Hristiyanlar'ın ibadetlerinde serbest bırakılıp İslamiyet'e geçmeye zorlanmamalarının sebebi hoşgörü falan değil, sadece paradır! Gayrımüslimlerin ödediği haraç ve cizye adındaki yüksek vergiler hazine için asırlar boyunca önemli bir gelir kaynağı olmuştur, bu vergiler bütün İslam devletlerinde vardır ve hiçbir devlet böylesine büyük bir geliri kaybetmek istememiştir.

* Uydurmamıza, kıvırmamıza ve eğip bükmemize gerek yok: Osmanlı döneminde Hristiyanlar için konmuş birçok yasaklar vardır. Meselâ şehirlerde atla gezememiş, yüksek bina yapamamış ve çanlarını kilise duvarının dışından işitilecek şekilde çalamamışlardır. Hattâ, bazı devirlerde sokağa ayaklarına çıngırak takarak çıkmak zorunda bile bırakılmış, belli renklerde elbise giymeleri bile yasaklanmıştır.

* Eski asırlarda bu topraklara şimdi Pax Ottomana yani Osmanlı Barışı denen bir sükûn hakimdir ama barışın kaynağı karşılıklı anlayış yahut hoşgörü değil, devletin gücüdür. Devletin kuvvetli olduğu devirlerde ister Müslüman, ister Hristiyan olsun, teb'adan hiç kimsenin din bahanesiyle bile tek söz etmesine izin verilmemiştir.

Sözün kısası: Hoşgörü, bu topraklarda hiçbir zaman vârolmamıştır, dolayısıyla şimdi söylediklerimiz sadece kendimizi kandırmaktan ibarettir.

mhmd
23-05-2007, 13:58
ARTHUR ASHE

Efsane Wimbledon tenis oyuncusu Arthur Ashe AIDS'den ölmekteydi. Dünyanın her kösesindeki hayranlarından mektuplar almaktaydı. Bunlardan bir tanesi söyle soruyordu:

"Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?"

Arthur Ashe buna su cevabı verdi:

Tüm dünyada.
50 milyon çocuk tenis oynamaya baslar,
5 milyon tenis oynamayı ögrenir,
500,000 profesyonel tenisi ögrenir,
50,000 yarısmalara girer,
5,000 büyük turnuvalara erisir,
50'si Wimbledon'a kadar gelir,
4'ü yarı finale,
2'si finale kalır.
Elimde sampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya "Neden ben?" diye hiç sormadım.
Ve bugün sancı çekerken, Tanrı'ya "Niye ben?" mi demeliyim?


Mutluluk insanı tatlı yapar
Zorluklar güçlü yapar,
Hüzün ise insan yapar,
Yenilgi mütevazi yapar,
Basarı insanı aldatır
Ama yalnız Tanrı yolumuza devam etmemizi saglar.
Tanrı'ya asla "Niye ben?" diye sormayın. Ne olacaksa olacak.

O'nun kendine has usulleri vardır, inancınızı koruyun yeter.

mhmd
30-05-2007, 15:22
BİRAZ UZUN... AMA TÜM EBEVEYİNLER MUTLAKA OKUMALI

Mart ayi gelmisti ama kizim hala okumaya gecmemisti. Odevlerini yapmamak icin bir suru bahane buluyordu. Elimden geldigince ilgileniyor, calisma sevki kazanmasi icin cabaliyordum. Ancak hicbir gelisme yoktu. Adeta inatla okuma-yazma ogrenmemeye calisiyor gibiydi.

Ögretmenligin kazandirdigi butun deneyimlerimi kullaniyor, hicbirinin ise yaramadigini gordukce panigim artiyordu.

Kizimdan bir yas kucuk oglum ve henuz yedi aylik bebegimden calabildigim her dakikayi *kizima ayiriyor, ancak ögretmeniyle her konustugumda buyuk bir dus kirikligi ile eve donuyordum.

'Kizim acaba geri zekali mi' diye dusundugum oluyor, bu dusunceler yuzunden beynimin zonklamasini gecirmek icin iki, uc tane agri kesici almak zorunda kaliyordum.

O soguk mart aksaminda, sonmeye yuz tutmus sobanin yaninda, kizima heceleri sokturebilmek icin ugrasirken, onun ilgisizligi kalan son sabrimi da tuketti. Aylarin birikimiyle kizi mi omuzlarindan tutup, silktim ve minicik yanagina hatirladikca utandigim' bir tokat *attim. Yanagi kipkirmizi oldu. Saskin ama kizgin bakti. Aglamamak icin minik dudaklarini surekli bukuyor, bakislari kalbimin otelerine dogru ok gibi ilerliyordu. Sessizligi bozan ben oldum.

"Neden? Nazlihan neden? Nicin okumayi ogrenmek icin gayret gostermiyorsun? Sen aptal degilsin. Neden kendine aptalmissin gibi davranilmasina izin veriyorsun?"

Bir an durdu, sonra sesinin butun yirticiligi ve kiniyle, "Cunku ben okumak istemiyorum" diye haykirdi. Kulaklarima inanamiyordum. Yuksek tahsil yapip, iyi bir gelecegi olacagini dusledim biricik kizim, benim, ben ogretmen Emine Ozgenc'in kizi "Okumak istemiyorum" diye bagiriyordu.

Hayal kirikligi ve saskinlik icerisinde "Neden?" diye sorabildim.

"Cunku ben senin gibi okuyup, ogretmen olup, cocuklarimi evde yalniz birakip ise gitmeyecegim, Calismayacagim, Ben sadece anne olacagim."

Kizim konusmuyor, adeta beni tokatliyordu. Basim donuyor, gozum karariyor, bu sozlerin gercekten kizima mi ait *oldugunu anlamaya calisiyordum. Evet bu sozleri bana yedi yasindaki kizim soyluyordu. "Insan simdi bayilmaz da ne zaman bayilir" di ye dusundum. Sanki, birden, gozlerimin onunde bir sinema perdesi acildi ve aci bir film oynamaya basladi. Yozgat'in Nohutlu Tepesi'nde, o her cikisimda hic bitmeyecegini dusundugum yokusun basindaki bir turlu isitamadigim evi hatirladim.

12 Eylul sonrasi, esimin (bircok insana yapildigi gibi) hic anlayamadigim bir tarzda ve sebepsizce tutuklanip cezaevine goturulusu. Aylarca tutuklu oldugu halde mahkemenin bir turlu baslamayisi. Yillarca suren ve benim, esimin neden tutuklandigini beraat ettikten sonra bile anlamadigim mahkemeler. Bakamadigim icin dokuz aylik oglumu Samsun'a, anneme birakmam. Bakici ve anaokulu masraflarini karsilayamadigim icin, iki yasindaki kizimi her gun *calistigim liseye goturusum. Yavrumun ogretmenler odasinda koltuklarda uyuyusu. Uykusunun en derin yerinde calan teneffus ziliyle yavrumun firlayip koltuklara oturusu. Sonra mudurun beni cagirip, "Bak Emine Hanim, biliyorum zor durumdasin ama sen herkes cocugunu okula getirmeye basladi. Burasi cocuk yuvasi degil ki. Bir daha kizini okula getirme" deyisi. O gunden sonra iki bucuk yasindaki kizimi o koskoca, o sopsoguk evde, yalniz basina *birakip, donene kadar kizimi korumasi icin Allah'a yalvarislarim. Acikir ve susar diye etrafa biraktigim su bardaklari ve yiyecekler. Her aksam eve dondugumde yavrumu bir kosede battaniyenin altinda buzusmus bulusum. "Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca, "Korktum, agladim, agladim, yoruldum, sustum, sonra yine agladim" diyerek boynuma * * * sarilisi. Bir film seridi gibi geciyordu gozlerimin önunden. Bir turlu filmin sonu gelmiyordu.

Nisan sonlarina dogru bir ogle paydosunda eve gelmis ve zili calmak zorunda kalmistim. O sabah telasla cikarken anahtari evde unutmustum. Ama cok dert etmemistim. Nasilsa kizim evdeydi. Kapiyi acardi. Ama acmadi. Acmadigi gibi sesinin butun gucuyle "Anne" diyerek agliyordu. "Kizim, ben annenim, ac kapiyi" dedikce o "Hayir sen annem degilsin. Sen * kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne soyledimse inandiramadim. Dinledigi bir masaldan etkilenmisti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve agliyordu. Yarim saat ugrasmis, ikna edememistim.

Yapacagim tek sey vardi. Bir sekilde iceri girmek. Ama nasil? Kapiyi kiracak gucum yoktu. Nohutlu Tepesi'nde cilingir ne gezerdi. İcerde yavrum feryat figan agliyordu. Neden sonra alt kata inmeyi dusundum.

Kapiyi acan komsuma bir yandan olaylari anlatiyor, bir yandan balkona dogru kosuyordum. Bir sandalye bulup balkona yerlestirdim ve ust kattaki evimin balkonuna ulastim. Ben, 153 santimlik ufak tefek kadin, bir sandalye yardimiyla nasil olup uc *metrelik tirmanisi gerceklestirerek, ucuncu kattaki evimin balkonuna ulastim. Hala *anlamis degilim. Sanki gorunmeyen bir el beni yukari cekti. Balkonun kapisi pek saglam olmadigindan, kilidi kolayca acip iceri kostum. Kizim kapinin dibine oturmus, basini bacaklarinin arasina sikistirmis agliyordu. Sarildim, sarildim, sarildim... Goz yaslarim onunkiyle karisti. Koynuma buzuldu. Sadece "Annem, annecigim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu. O gun ogleden sonraki ilk dersimi kacirdim. Mudurun ikazina ragmen kizimi sinifima goturdum. Once mudur muavini, sonra mudur tarafindan azarlandim ama hic cevap vermedim. Sadece goz pinarlarimda iki damla yas belirdi. Ve o yaslar mudurun birden susup ozur dilemesine sebep oldu.

Evet bu aci film bitecek gibi degil. Kizimin sesiyle irkildim. "Ben okumayacagim. Anne olacagim diye feryat ediyordu. Feryat etmiyor sanki beni tokatliyordu. Ona iyi bir anne olamadigimi ve bundan duydugu rahatsizligi bu sozlerle haykiriyordu *yuzume. Hayatimin hicbir aninda boylesine bir aci yasamamistim. Hicbir soz yuregimi ve bellegimi boylesine hirpalamamisti.

Kizimin kestane rengi saclarini oksadim. Tokadimla kizaran yanagini optum. Basini gogsume bastirdim. Onun hafizasinda *yer eden butun acilari silmek istiyordum. En dogru, en egitici sozleri bulmaliydim.

Ama nasil?.. Bu allak bullak beyinle nasil?

Oglece ne kadar kaldik bilemiyorum. Bir ara konusacak gucu bulabildim.

"Kizim, her okuyan kadin calismak zorunda degildir. Sen iyi bir anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmani istiyorum. Ancak, okursan, bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Calismak zorunda degilsin ki. Sen de evde cocuklarina bakar, onlara okuma yazma ogretirsin" diye devam eden bircok cumle siraladim pes pese. Kizim ikna olmus gorunuyordu. Ertesi gun okuldan geldiginde onu masanin basinda Cin Ali kitabini okurken buldum. Kizim, okuyup yazmayi aylar once ogrenmis fakat israrla herkesten saklamisti.

Ogretmeni saskindi. "Nasil olur da bir cocuk, bir gunde bu kadar ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu. Bu sorunun cevabi oyle uzun ve anlasilmasi oyle guctu ki... O an susmak, en guzel cevapti cunku bu sorunun cevabini ancak ben ve Nazlihan anlayabilirdik.

Simdi kizim, Gazi Universitesi'nde isletme okuyor. Anadilini cok iyi okuyup, yazdigi gibi iyi derecede Ingilizce de biliyor. En onemlisi bir kadinin hangi sartlarda olursa olsun calismasi ve ekonomik ozgurlugunu elde etmesi gerektigine inaniyor. En guzeli de her firsatta "Canim annem diye sarilip yanaklarimdan opuyor. Ben de onun, daha once "o utandigim tokatla" kizart tigim yanagindan opmeye ozen gosteriyorum.
Emine Ozgenc

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd
01-06-2007, 10:20
HAYATI YAŞAMAK

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti.
İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işinden ayrılarak eşi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Ne var ki emekli olması gerekiyordu.
Müteahhit, iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev yapmasını rica etti. Marangoz, kabul etti ve işe girişti, fakat gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı.
Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne büyük talihsizlikti!... İşini bitirdiğinde işveren, evi gözden geçirmek için geldi.
Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin” dedi, “Sana benden hediye” . Marangoz, şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman böyle yapar mıydı hiç!

Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zaman da, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız.
Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz.

Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “Hayat bir kendin yap, tasarımıdır” demiştir biri. Bugün yaptığınız davranışlar ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun.

Unutmayın...
Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi çalışın.
Hiç incinmemiş gibi sevin.
Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd
08-06-2007, 11:48
BİLGE

Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır. Emekliliğinin ilk birkaç haftasını huzur içinde geçirir ama sonra ders yılı başlar. Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu bağırıp çağırarak tekmelerler. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir. Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapısının önüne çıkar, onları durdurur ve:

-Çok tatlı çocuklarsınız çok da eğleniyorsunuz. Sizden bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum. Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size beşer lira vereceğim... der.

Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve onlara şöyle der;

-Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı bundan böyle size sadece 2,50 lira verebilirim.

Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine gürültüye devam ederler. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam onları karşılar. Bakın der, Henüz maaşımı alamadım bu yüzden size günde ancak 1 lira verebilirim, tamam mıı.

-Olanaksız bayım der içlerinden biri, Günde 1 lira için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Biz işi bırakıyoruz!!!

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd
07-07-2007, 11:54
MİSAFİRPERVERLİK

Tanrı bir gün tüm halkları makamına çağırmış.
Gezgin olan dünya insanlarına; toprak, yer yurt belirleyip oturmalarını murat eylemiş.
Tüm halklar erkenden kalkıp varmışlar huzura. Bir tek Çerkez halkı yokmuş bunların içinde.
Derken tüm dünya toprakları paylaştırılmış halklara. Gün de bitmiş, halk da, toprak da.

İyice geç bir vakit huzura Çerkez halkı çıkmış. Ama ne dünya toprağı kalmış ne de bir şey.
Geç gelmelerinin nedeni sorulmuş Çerkezlere.
Yoksa verilen buyruktan haberleri mi olmamıştı? *
Haberlerinin olduğunu söylemiş, Çerkezler. Ama misafirleri varmış. İzzet, ikram yapmakta olduklarından bırakıp gelememişler.

Tanrı bundan çok hoşlanmış.
Kendine ayırdığı topraklardan bir kısmını da Çerkezlere yurt olsun diye vermiş.
İşte o gün bu gündür; Çerkezler, dünya cenneti topraklarına Tanrının yeri gibi bakar ve değer verirlermiş.
(Kafkas halklarına ithafen)

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

11-07-2007, 13:24
Herkesin hırsız olduğu bir ülke varmış,ama istisnasız herkesin.Gece olunca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanına alır ve komsusunun evini soymaya gidermiş. Gün doğarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmış. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmuş bulurlarmış.Ülkede kimse kaybetmezmiş,çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolaşım son kisi ilk kişiden çalana kadar sürermiş.

Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Gece olduğunda, çanta ve fenerle dışarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş.Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş.Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:
"Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok."

demişler Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz,döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış.

Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan etmişler.Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş.Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler.Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeye başlamışlar.

Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler.Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı bir kağıt varmış.Kağıtda şunlar yazıyormuş:

" Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir."

mhmd
14-11-2007, 23:19
ARTIK ÇOK GEÇ

Büyük bir hava meydanının bekleme salonunda, genç bir bayan uçağına binmek üzere bekliyordu.
Uçağın hareketine saatler olduğu için zaman geçirmek için kitap ve bir paket küçük kurabiye satın aldı.
Dinlenmek ve kitabını okumak için, VIP salonunda bir koltuğa yerleşti.
Kurabiye paketinin durduğu sehpanın yanındaki koltuğa bir adam oturdu.
Dergisi açıp okumaya başladı.
Genç kadın, ilk kurabiyesini aldı. Adam da bir tane aldı!
Bayan çok rahatsız hissetti kendisini ve;
Sinir bir şey, Havamda olsaydım, bu cüretinden dolayı onu yumruklardım. Diye düşündü.
Bayan bir kurabiye alıyor, Adam da bir tane alıyordu.
Çıldıracak gibiydi bayan. Ama olay çıkarmak istemiyordu.
Nihayet son kurabiye kalınca kadın;
Bu küstah adam şimdi ne yapacak? Diye düşündü.
Adam son kurabiyeyi aldı, onu ikiye böldü ve bir parçayı kadına verdi!!!
Aaaaaaa! Bu kadarı da fazla!
Çok öfkelenmişti şimdi. Kadın sinir içinde kitabını ve diğer şeylerini alıp bir fırtına gibi giriş salonuna, oradan da uçağın içine yöneldi.
Uçaktaki koltuğuna oturdu. Gözlüğünü almak için çantasını açtı.
Ne görsün?
Kurabiye paketi açılmamış, orada duruyordu.
Çok utandı. Çok büyük bir yanlış yaptığını anladı.
Kurabiyelerinin paketini hiç açmadan çantasına koyduğunu unutmuştu.
Kadın ise kurabiyelerinin paylaşıldığını düşünerek çok sinirlenmişti.
Ve şimdi, bu durumu telafi şansı yoktu.
Özür dileme olanağı da kalmamıştı.

Telafi edemeyeceğimiz dört durum vardır...
TAŞ ATILDIKTAN SONRA,
SÖZ AĞIZDAN ÇIKTIKTAN SONRA,
FIRSAT KAÇTIKTAN SONRA,
ZAMAN GEÇTİKTEN SONRA,

DEĞERLİ DOSTLAR TELAFİSİ MÜMKÜN OLMAYAN DURUMLARA DİKKAT LÜTFEN.

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

mhmd
24-11-2007, 13:50
ASLA BİLMEYENLER İLE TARTIŞMA

Usta bir ressam, genç öğrencisinin eğitimini tamamlaması için bir öneride bulunmuş. Buna göre, yaptığı son resmi kentin en kalabalık meydanına götürüp, birkaç gün herkesin göreceği şekilde sergilemesi gerekiyormuş.

Genç adam tam kapıdan çıkmak üzereyken, ustası yanına birkaç kırmızı kalem alması gerektiğini söylemiş. Ve eklemiş;
Tabloyu bıraktığın yere bir de not yazmalısın. Lütfen beğenmediğiniz yerleri bu kalemle işaretleyiniz.'

Çırak, ustasının dediğini yapıp, doğru en kalabalık meydana koşmuş yaptığı resimle.
Kalemleri tablonun yanına bırakıp, notu da en görünülür yere iliştirmiş tabii. *Aradan birkaç gün geçmiş, ustası bu kez, gidip resme bakmasını istemiş genç öğrencisinden.
Merakla koşmuş meydana ki; ne görsün?
Yaptığı güzelim resmin, kırmızı kalemle işaretlenmiş çarpılardan neredeyse görünmüyor.
Boynu bükük, hüsran içinde dönmüş ustasının yanına.

Ustası üzülmemesini, resme devam etmesini önermiş.

Biraz daha hırslı, biraz daha cesur davranmış bu kez. Resmi tamamladığında, yine aynı meydana gitmek üzere hazırlanırken, ustası bu kez, kırmızı kalemleri bırakıp, yerine bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ve birkaç fırça almasını salık vermiş.
Tabii yine aynı notla; 'Beğenmediğiniz yerleri lütfen düzeltir misiniz?'

Bir hafta sonra, genç adam sabırsızlıkla meydana koşmuş. Bir de bakmış ki; resminde tek bir fırça darbesi, fazladan bir renk şekil yok.
Mutluluktan uça, uça ustasına koşmuş, 'Nihayet' demiş, 'Resmimi beğendiler. Kimse elini sürmemiş boyalara. Kimse düzeltme yapmamış.'

Ustası durumu şöyle özetlemiş genç adama;
İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi, gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemez.

Dolayısıyla;

1)Emeğinin karşılığını ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın,
2)Değerini bilmeyenlere sakın emeğini sunma,
3)Asla bilmeyenle tartışma

Sn. hocalarımdan birine ithafen...

(Ek notumuz: Pek çok hocamıza, sevdiğimiz insanlara, uzaklardaki kardeşlerimize, yakınlardaki ağabeylerimize, hepimize ithaf ediyorum)

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

24-11-2007, 15:55
uzun yıllar önce bir kitap almıştım sonra kitaba ne oldu bilmiyorum herhalde okumak için biri aldı geri getirmedi yani kısacası kitabım kayboldu amerikada yaşayan bir türk profösöründü ismi öyle tanıdığımız bir yazar değildi yazar kitabının bir bölümünde *amerika kıtasının ispanyolarca işgalinden ve işgal sırasında geçen bir olaydan bahsediyordu olay şu ispanyollar ormanlık bir alanda yaşayan yerli bir kabilenin üstüne gidiyorlar ve ormana geldiklerinde ispanyol askerlerde hastalık baş gösteriyor askerler perişan ve bitkin düşüyor *yerli kabile reisi bu olayı duyuyor ve ispanyol askerlerinin üzerine yürüyeceğine ben böyle hasta bir orduyla savaşmam diyor ve düşmanına yiyecek ve ilac gönderiyor ispanyollar tabiki şüphelenip yiyeceklere ve ilaçlara dokunmak istemiyorlar ancak yerliler onları ikna ediyor ve kısa sürede sağlığına kavuşan ispanyollar yerli kabilenin üstüne yürüyorlar güçlü silahları ile yerlileri *yeniyorlar esir aldıkları yerlileri * * * coluk coçuk kadın demeden zalimce kılıçtan geçiriyorlar kabile reisini ve ailesini odun yığınına bağlayıp yakmaya hazırlanıyorlar papaz gelip kabile reisine eğer hristiyan olursa affedileceğini aksi takdirde coluk coçuğuyla birlikte yakılacağını söylüyor kabile reisi ise hayır kabul etmiyorum SİZİN GİBİ ZALİMLERİN TANRISIDA SİZİN GİBİ ZALİM OLUR diyor ve coluk cocuğu ile birlikte yakılıyor

beelzbb
24-11-2007, 18:03
çok güzel bir hikaye zaten bizim amacımızda usta olmak değil mi biz zaten bunun için gelmiyormuyuz buraya kavga yerine konuşmak için bence usta biziz ne dersiniz...

hadi ordan ustaymış serseri *:oops: pardon müdürüm nerdesin nerlerdesin sen yahu evlendin gittin kılıbık mı oldun comandanım özlettin kendini...Gel arada birde olsa...

Tüm site ahalisinden(kardeşlerimden) af dileyerek mhmmd abime iletisi için teşekkür ediyorum.
Gerçekten hoş bir hikaye ve verdiği mesaj kayda değer...Hepimiz Ademin evletlerı olduğumuza göre kardeş sayılırız... :wink:

dilaver
24-11-2007, 22:06
yahu comm evlendi mi. Tevekkeli siteye giremiyor *:lol:


* *saygılarımla

Cemal
26-11-2007, 22:57
dİlaverabim ben "benvecom"a destekliyom.evlendise gene destekliyom.Allah mesutetsin.
krdşn.cml

nOT:muhametabim.çok güzelşeler yazıyonburda.saol.teşeküredr im.

mhmd
03-12-2007, 19:05
Sesleniyorum sana güzel Allahım
Yarattığın kulda insaf kalmamış
Yoksa uyudun mu sen nerede kaldın
Kurduğun dünyada düzen kalmamış

Seni unutmuşlar nefse dalmışlar
Sattığı mallara hile katmışlar
Helalı bırakıp haram yutmuşlar
Harama gel demişler helal kalmamış

Sultan senin kulun sakın ha kızma
Seni çok severim boşuna sorma
Kul hakkı yiyeni dünyada koyma
Yetim hakkı yemiş yemiş doymamış
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Halk Ozanı Ali Sultan

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

hiramusta
04-12-2007, 16:54
Mezar bir tarihtir. Mezar bir kitaptır. Mezar bir ib*ret levhasıdır. Yeter ki insan gönlünün gözüyle bakabilsin, ruhuyla İdrak edebilsin kabirleri. Mezar terbiye ocağıdır. Mezar muhasebe mekanıdır. Mezarlar vahiy ölçüsüyle ve ötenin hesabıyla isabetli kararların alınabileceği, ince duy*guların Kuran ve sünnet ile değerlendirileceği berrak yer*lerdir. Anlamını ve yaşama gayesini yitiren kentlerin ve in*sanların yanında,

en diri,

en canlı,

en anlamlı şehirlerdir mezarlar.

Mezarlar diridir, mezarlar canlıdır..

* * * * * * * * * *Özünden ve özümüzden bakınca mezarlara, susarak anlatımın en kemal noktasını görürüz. Hele siz bir gidin oraya ve tanış olmaya çalışın oradakilerle ve bir bir dinle*yin özgeçmişlerini. Ağaçları sizlere nasihat eder, taşları bile konuşur mezarların. Eğilin, eğilin de ruhunuzun hasku-lağıyla bir dinleyin gelen sesleri. Her kulak öze 'yakınlığı nisbetince birşeyler duyacaktır orada.

Bakmasını bilen gözler,

işitmesini bilen kulaklar, neler görmez ki, neler işit*mez ki mezarlarda..

* * * * * * * * * * *Şimdi Ada:2 Parsel: 1008 de bulunan 1280 nolu kabrin başındayız. Namık oğlu, Hatice eşi, Hasan Şenol. Doğum: 1938 * *Ölüm: 1984

* * * * * * * * * * *Herhalde yakında ziyaretçisi geimiş, üzerine konan çiçekler henüz kurumamış, Kabrin başucunda iki adet buruşmuş, burun veya gözyaşı silinmiş kağıt mendiller. Kim-bilir hangi duyguların anlatımını yansıtıyor?.

* * * * * * * * * * *Kabrin üzerine şimdilik topraktan başka ağırlık kon*mamış. Siparişleri verilmiş, yakında mermerlenecekmiş. Mezann mermerleneceğini, bembeyaz mermerlerle kapla*tılacağım ben duymuştum ama acaba kendisi de biliyor muydu?

* * * * * * * * * * *Mezarın mermerle kaplatılacağım bilse sevinir miydi? Mermersiz mezarlara bakarak, kendisine yapılan mermerli mezarla gururlanır mıydı?

Kendisine haber vereyim düşüncesiyle.,

"Mezann mermerle kaplatılacakmış!." diye fısıldadım.

Git işine be adam, bana ne mermerden! haykırışı, sanki iç dünyamda yankılandı.

* * * * * * * * * * *Doğru söylüyordu, mermerden ona neydi? Mezarı mermer kaplanmış veya kaplanmamış ona ne faydası var*dı? Peki bu mezarlan mermerlerle kaplataniar, bunu kimin için yapıyorlardı?

Sorumdaki saflığıma kendim de gülümsedim. Kimin için yaptıkları, kimin için yapacakları belli değil miydi?

"Elalem ne der?" endişesiyle kendi itibarlan, kendi şanları, kendi şereflen için yaptırmıyorlar mıydı?

Bunlar hem toprağın üstünden ve hem de toprağın altından gafii insanlar değil miydi?

* * * * * * * * * * * Şimdilik sade bir görünümde olan kabire tekrar baktim. İzmir'in Bayındır kazasında 1938 yılında doğan Ha*san Şenoi, ailesiyle birlikte kendisi sekiz yaşındayken İz*mir'e yerleşmiş. Ortaokul mezunu olan meyyit, Diyarbakır'da askerliğini yapıp, 1963 yılında evlenmiş. Bu evlilikten biri kız diğeri erkek iki çocuğu olmuş. Kürtaj sila*hıyla kaç çocuğunu, hangi suçtan dolayı öldürdüğünü veya öldürttüğünü ise siz sormayın. Çünkü bildiğiniz gibi bunu Rabbimiz soracak..

* * * * * * * * * * * Bir yolsuzluk iddiasıyla çalıştığı bankadan atılan Ha*san Şenol, bulunduğu mahallede bir kahvehane açarak yaşamını sürdürmüş. Değişik kesimlerden insanlarla karşıla*şıp, onlarla çeşitli mevzularda konuşan Hasan Şenol, çenesi laf eden, bulunduğu konumda kendisini haklı gö*rüp, haklı çıkaran bir mizaca ve yeteneğe sahip.

* * * * * * * * * * * Kahvehanede kumar oynatıp, içki içirmesine rağmen müslümanhğına toz kondurmaz ve kalbinin temizliğini her fırsatta dile getirirdi. Bağkur emekliliğine dört yıl kala kar*şılaştığı müslüman tipli insanlara.,

"Emekli olduktan sonra bu işlere tevbe edip namaza başlayacağım" derdi.

Ancak ne olduysa,

* * * * * * * * * * * 1984'ün nisan ayının ilk haftasının cumartesi akşamı oldu. Eski bir dostuyla, kahvede masanın kenarında içki içmeyteyken, hesap yüzünden çıkan bir tartışmada araya girmiş ve dört yerinden bıçaklanmıştı.

* * * * * * * * * * * *Hastaneye kanlar içinde götürülürken ölümün soğuk çehresiyle karşılaşıyor, yaşantısının muhasebesini yaparken .haklı bir telaşa kapılıyordu.

Şimdi ölmenin sırası mıydı!.

Daha tevbe edecek, içkiyi ve kumarı bırakacaktı.

Bu halde, üstelik içkiliyken nasıl kabre girecek, hangi yüzle ALLAH'ın huzuruna çıkacaktı?

* * * * * * * * * * * Kızı aklına geldi. "Keşke manken olmasına izin ver*meseydim" diye geçirdi içinden. Sahi ya! Manken olması*na, orasını, burasını açmasına, elalemin erkeklerine teşhir etmesine neden izin vermişti ki? Dilinin ucuna gelen "Ulan sen pezevenk misin?" ifadesini, köpek dişleriyle ısı-np, azı dişleriyle öğütmek istedi,

* * * * * * * * * * *Oğlu aklına gelince, sanki beşinci, altıncı, yedinci bı*çak darbesini yemişti. Sövdü, küfretti.. Kendisinin yetiştirmediği, kendisinin terbiye vermediği oğluna bir daha, bir daha küfretti..

* * * * * * * * * * *Tekrar kendine döndü. Ölmemeliydi, ne yapıp edip Ölmemeliydi. "Kurtulursam İlk işim namaza başlamak" diye geçirdi içinden. Namaza başlamak için bu dört sene süreyi de nereden çıkarmışkı ki?

İnsan bu!. Dört sene yaşayacağı ne malum?

Ya hemen ölürse!

Ya hemen ölürsem!

Yok yok ölmemeliyim, ağzım da leş gibi rakı kokuyor..

Başını tutan adamın sesini duydu.,

Birader hızlı sür, adam ölecek. Çok kan kaybediyor.

* * * * * * * * * * * * "Kim Ölecek? Ben mi? Ben mi öleceğim? Ben ölmemeliyim, ben yaşamalıyım. Çünkü ben tevbe edeceğim, çünkü ben namaz kılacağım, çünkü ben hıkk.. Ben ölmemeliyim, ölmeyeceğim, ölmeyeceğim.. İçkili halde hiç ölünür mü?

Keşke içmeseydim, keşke tevbe etseydim, keşke na*maz kılsaydım, keşke..."

Kardeşim' hızlı gitmene gerek yok, öldü adamcağız!.

* * * * * * * * * * * * Bu özgeçmiş ile Hasan Şenol'un kabrine tekrar bakı*yoruz. Ve "Keşke" haykırışlarının aynı dirilik ve aynı canlılıkla tekrarlandığım duyuyoruz.

Keşke.. . *

Keşke....

Keşke.......

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Mehmet Alagaş- Mezar notları

hiramusta
04-12-2007, 17:01
Yakıcı güneş ve rüzgarsız bir gün.
İç anadolu yörelerinde bir köy mezarlığındayım.
Samimiyetle sordum kendime;
"Neden buradayım?",
"Niçin ölülerin arasındayım?"
Yalnızlığı sevdiğim bir gerçek, bahar gibi yeşeren yalnızlığı...
Fakat sadece bu değil beni mezarlıklara çeken, sadece yalnızlık isteği değil... Babamın gömüldüğü günü hatırlıyorum.. Beni öpen, beni koklayan ve"Oğluum" diyerek beni kucaklayan babamın gömüldüğü günü.
Toprak kazılmıştı. Toprağın bağrında bir babaya, bir oğulun babalı dünyasına yer açılmıştı. Bir çukur, bir baba, bir oğul ve baba ile oğul arasına atılan kürek kürek kara toprak.
Kürek tutan ellere bakıyordum. Babamı kara toprak ile örten yüzlere bakıyordum. Donuk yüzler, ağlamasını bilmeyen gözler ve ne yaptıklarından habersiz eller. "Babam" diyeceğim, sarılıp elini öpeceğim, nazlı nazlı isteklerde bulunacağım babam, babacığım gömülüyordu. "Neden ve niçin" sorularıma, Fahri hocamız benim anlayabileceğim bir şekilde cevap vermişti; " Allah'ın
emri, her yaşayan ölecek ve kıyamet günü diriltilerek hesap verecek... "
İşte o günden sonra, babamı örten kara toprak bana yabancı ve benden uzak olmadı. Toprağın üstüne basıp, toprağın altında gezindiğim günler, ölümü yakinen düşündüğüm günlerdi.
Ve mezarlıklar!.
Bana yaşama fırsatını, pişmanlıkları, gafleti, İlahi hesabı hatırlatan mezarlıklar.
Mezarlıklara gelmekteki asıl maksadım bu olsa gerek. Onları görmek, onları duymak ve onlalardan ibret almak...
İnsan kendisini sık sık hesaba çekmeli. Topluma indiğimiz ve topluma Rabbani doğruları götürdüğümüz bazı zamanlarda kendimizi unutabiliyoruz.
Bakışlarımı kendime, içime yönelttim. Gözyaşı ve kalbe ait buruk sözlerle tevbe, dua, hamd ve şükrettim.
- N'aber Hüseyin ağa!
Sesin geldiği yöne döndüm. Garip bir adam, bir kabrin başında durmuş ve kabre doğru sesleniyordu...
- N'aber? Sana yaşarken "N'aber" diye sorduğum da göbeğini tutarak; "İyiyiz İyiyiz" derdin. Şimdi de iyimisin haa, şimdi de iyi misin Hüseyin ağa?.
Demedim mi sana, dediim...
Anlatmadım mı sana, anlattııım...
Ne oldu malın, haa ne oldu malın?
Allah yolunda kullanmadığın, Allah'a vermediğin mallarını oğlun şeylere veriyor, şeylere... Yine İstanbul'da kıymetli oğlun. Sen Istanbul'a gidince camileri gezerdin ya, oğlun pavyonları geziyor...
Yooo kızma, kızma Hüseyin ağa! Onu ben değil, sen yetiştirdin.
Demedim mi sana, haa demedim mii! Oğlana Allah'ın hükmünü öğret, ben öğreteyim demedim mii?
Dediim... Ya sen, sen ne yaptın?
Söyle söyle utanma... Beni muhtara şikayet ettin. Şimdi de et Hüseyin ağa, şimdi de et. Bak muhtar da orada yatıyor!...
- Hey muhtar, Hüseyin ağanın şikayeti var..
Hayretle izlediğim bu garip adam ilerleyerek başka bir kabrin başında durdu.
-Duydun mu muhtar! Hüseyin ağanın şikayeti var. Duymuşsundur, sen duymuşsundur. Senin köyde duymadığın haber olur mu?
Hele şimdi, şimdi daha iyi duymuşsundur. Hadi muhtar hadi, yine beni şikayet et. Bir altı sene daha yatayım. Yine uydur ne uyduracaksan!..
Şikayet etsene muhtar, şikayet etsene... Niye cevap vermiyorsun, öldün mü be adam! Öldün mü?
Haa, sahi sen ölmüştün değil mi? Vah vah vaah.. Eeee şimdi kim şikayet edecek? Du sana söyleyim, ben..."
Şimdi ben şikayet edecem!... Kime mi? Seni oraya upuzun yatırana muhtar!
Nasıl rahat mısın orda?
Devlet güvencesi orda da va mı?
Söyle vaa mı yardımcın, yardım çağrıyon mu?
Çağır, çağır muhtar, çağıır... Daha çok çağıracaan!... Eeee, artık anladın değil mi muhtar? Artık anladın... Allah'tan başka dost olmadığını, Allah'tan başka yardımcı olmadığını artık anladın, anladın ammaa iş işten geçti...
Değişik mezarları gezen bu garip adam, bazen elini öfkeli bir şekilde kaldırıyor, bazen ılık ve sevecen bir sesle hitabetini sürdürüyordu.
-Eee, kendisine imam denilen zat na'beer'?
Şimdi de mevlid okuyup, yolunu buluyon mu?
İndirmediğin hatimlere müşteri çıkıyo mu? Yine arkanda, sana cahilce hürmet eden cemaat va mı? Onlara yine aynı müfredatı okuyon mu?
Haa sahi, anlatmadığın, gizlediğin hükümler n'oldu? O hükümleri yine gizleyebiliyon mu? Söyle; söyle gizliyon mu?
Gizleyemeyon, hiç gizleyemeyon... Allah'ın hükmü kullardan gizlenir, gizlenir de, Allah'tan giızlenir mi?
Gizlenmeez.. Gizlenmez elbet,
Şimdi anladın, anladın ya geçmiş ola!
Yüz altmış üçten kurtuldun, kurtuldun ammaa, AIlah'ın hükmünden nasıl kurtulacaksın?
Biraz evvel muhtarla konuştum; halinden hiç memnun değil. Hüseyin ağa da öyle... Yine onlara iltimas geçecek, onlara cennet vadedecek misin?
Allah'a inanıp, tağuta kulluk yapan o zavallılara cennet va'dedecek misin?
Öldükleri zaman onlara kelime-i şehadetin manasını sorsalar, hangisi bilecek?
Tabi bilmezler, sen anlatmadın ki!...
Anlattın mı? Anlatmadın...
Anlatmadığın yetmiyomuş gibi benim anlattıklarımı da tevil ettin, geçiştirdin.. Onlardan çoğu da senin dediğine inandı. Şimdi de seninle beraberler.
- Şükret kabirlerinden kalkamıyorlar. Yoksa gelip kemiklerini kıracaklar..
-Öyle değil mi muhtar, öyle değil mi Hüseyin ağa!...
Öyle, öyle ya iş işten geçtii. Vay sizin halinize...
Bir hayli şaşırmıştım. Mezarlar arasında gezen bu adam kimdi? Ölüleri tanıdığına göre bu köyden olmalıydı. Söylediklerini ve mezardakileri düşünüyordum.
Hüseyin ağayı,
Muhtarı,
Namaz kıldıran zatı...
Bunlar bizlere yabancı olan tipler değildi. Bu gibi insanlarla aynı toplumda bulunuyor ve aynı toplumda yaşıyorduk.Bu gibi insanların rahat ve cahilane yaşantılarını düşündüm...
Oysa burada yatan onlardı.
Burada yatacak olan onlardı...
Bu sesin onlara yaşıyorken ulaşması, bir kez, bir kez daha, bir kez daha ulaştırılması gerekiyordu..
Sesin kesildiğini fark ettiğimde etrafıma baktım.
Ölülere seslenen garip adam yoktu.
Oysa konuşmak isterdim kendisiyle; ölülere böyle konuşan bu adam, dirilerle kimbilir nasıl konuşurdu? Mezardan aceleyle ayrılarak köye doğru yürüdüm. Görmedim, göremedim o garip adamı... Bazı
köylülere sorduğumda tanımadıklarını, belki de "Deli hoca" olabileceğini söylediler.
Deli(!) hoca!...

Mezar Notlarından...

04-12-2007, 17:53
bırakalım ölümü acaba istediğimiz gibi yaşayabildikmi *mutlu olabildikmi yoksa hep başkaları içinmi yaşadık *biraz okuyup araştırdıktan sonra toplumla uyum sağlayabildikmi mükemmeli ararken bulamayınca ruh depremleri ile sarsılmadıkmı *hep fedakarlık yapıp karşılığında *ihanet görmedikmi çevremizde bir sürü adaletsizlikler görüp müdahale edemeyip çaresiz kalmadıkmı bu ülkede *coluk çocuğumu nasıl geçindireceğim onları kötülüklerden nasıl koruyacağım diye çırpınmadıkmı öyle bir yaşama mahkum olmuşki insanlarımızın coğu *ölümü düşünmeye vakit bulamıyorlar yaşam mücadelesinde ayakta kalabilmek tek düşünceleri

mhmd
05-12-2007, 22:49
Çok değerli arkadaşların bilgisine...

Göç eden yaban kazlarının havada süzülürken "V" şeklinde bir formasyonla uçtuklarını görmüşsünüzdür...
Bilim adamları kazların neden bu şekilde uçtuklarını araştırmışlar ve araştırma sonucunda şu verilere ulaşmışlar

1-) *"V" şeklinde *uçulduğunda, uçan her kuş kanat çırptığında, arkasındaki kuş için onu *kaldıran bir hava akımı yaratıyormuş. Böylece "V" şeklinde bir formasyonda uçan kaz grubu, birbirlerinin kanat çırpışlar sonucu ortaya çıkan hava akımını kullanarak uçuş menzillerini % 8O oranında uzatıyorlarmış. Yani tek başına gidebilecekleri maksimum yolu grup halinde neredeyse ikiye katlıyorlarmış

Kıssadan Hisse:
Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir araya gelen insanlar, hedeflerine daha kolay ve çabuk ulaşırlar

2-) *Bir kaz, "V" grubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor. Çünkü diğer kuşların oluşturduğu hava akımının dışında kalmış oluyor. Bunun sonucunda, genellikle gruba geri dönüyor ve yoluna grupla devam ediyor.

Kıssadan Hisse:
Eğer kafamız bir kaz kadar çalışıyorsa, bizimle aynı yöne gidenlerle bilgi alışverişini ve işbirliğini sürekli kılarız.

3-) *"V" grubunun başında giden kaz hiç bir hava akımından yararlanamıyor. Bu yüzden diğerlerine oranla daha çabuk yoruluyor. Bu durumda en arkaya geçiyor ve bu defa hemen arkasındaki kaz lider konumuna geçiyor. Bu değişim sürekli yapılıyor; böylece her kaz grubun her noktasında yer almış ve aynı oranda yorulmuş oluyor.

Kıssadan Hisse:
Yaptığınız her işi, yeri ve zamanı geldiğinde BAŞKASINA bırakabilmek gerekiyor.

4-) *Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar, daha hızlı gitmek üzere öndekileri bağırarak uyarıyorlar.

Kıssadan Hisse:
İlerlemek ve yol almak için bazen başkalarının uyarılarına ihtiyaç duyarız. Bundan alınmamalıyız; tam aksine, böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılayabilmeliyiz

5-) Gruptaki bir kuş hastalanırsa veya bir avcı tarafından vurulup uçamayacak duruma gelirse; düşen kuşa yardım etmek üzere gruptan iki kaz ayrılıyor ve korumak üzere hasta/yaralı kazın yanına gidiyor. Tekrar uçabilene (eğer ölürse, ölümüne) kadar, onunla beraber kalıp, yaralı kuşu asla terk etmiyorlar. Daha sonra kendilerine başka bir kaz grubu buluyorlar. Hiçbir kaz grubu, kendilerine bu şekilde katılmak isteyen kazları reddetmiyor

Kıssadan Hisse:
Adam olmak sadece insanlara mahsus değil.
(İnsanlar kazlar kadar olabiliyor mu?)

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

okinono
06-12-2007, 13:15
Sevgili mhmmd,

Çok güzel bir yazı olmuş.

Oki zaten, Kaz kafalı *bir eşektir. :)

Tebrikler çok hoşuma gitti.

Selamlar.

degisim
06-12-2007, 14:33
Sevgili mhmmd, bende verdiğin kıssadan hisseler için *çok teşekkür ederim.

Kendimce olaya *biraz espiri katsam ve sözlerine cevap versem kızar mısın?

Kıssadan Hisse 1:
Belli bir hedefi olan ve buna ulaşmak için bir araya gelen insanlar, hedeflerine daha kolay ve çabuk ulaşırlar.

Maalesef bazı dindar arkadaşlar hala yerinde sayıyor.Pek yol alamadık. *:D *:D


Kıssadan Hisse 2:
Eğer kafamız bir kaz kadar çalışıyorsa, bizimle aynı yöne gidenlerle bilgi alışverişini ve işbirliğini sürekli kılarız.

Bu yönü göstermekten bir hal olduk.Biz kuran’da *mucize yoktur diyoruz ama hala bize mucizelerle geliyorlar.:D :D


Kıssadan Hisse 3:
Yaptığınız her işi, yeri ve zamanı geldiğinde BAŞKASINA bırakabilmek gerekiyor.

Ne yani şimdi yönetimi Müslümanlara veya dindarlara mı bırakın demek istiyorsun? *:D *:D


Kıssadan Hisse 4:
İlerlemek ve yol almak için bazen başkalarının uyarılarına ihtiyaç duyarız. Bundan alınmamalıyız; tam aksine, böyle uyarıları sevinç ve takdirle karşılayabilmeliyiz

Yine söylüyorum, mucize yoktur diye bağırmaktan canımız çıktı ama ısrarla duymuyorlar :D *:D

Sevgiler..

mhmd
06-12-2007, 14:58
Sn. okinono,

Memnuniyetiniz, memnuniyetimizdir.

Güzel bir atasözümüz vardır;
"Ağaç ne kadar meyve verirse, dalı o kadar yere eğilir."
Bu kadar eğilmenizin nedenini bilmeyenlere duyurulur. :)

Bizden de selamlar.

Sn. degisim,

Kızmak ne kelime, memnun oluruz.
Biraz daha ileri gideyim.
Kalın karakterlerle yazdıklarınız, espri değil bilakis gerçektir.

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

degisim
06-12-2007, 15:02
Kalın karakterlerle yazdıklarınız, espri değil bilakis gerçektir.Mhmmd


Kıssadan Hisse 3:
Yaptığınız her işi, yeri ve zamanı geldiğinde BAŞKASINA bırakabilmek gerekiyor.

Ne yani şimdi yönetimi Müslümanlara veya dindarlara mı bırakın demek istiyorsun? :D * :D


Tamam ben şimdi GY'de bir başlık açarım bu konuyla ilgili. :D *:D

hiramusta
06-12-2007, 15:46
Ehli Sünnileri,Şiaları bilmem ama Müslümanlar güzel yönetirler sevgili Değişim. ;)

degisim
06-12-2007, 15:53
Buna eminim.
Allah razı olsun kardeşim. :D

mhmd
06-12-2007, 15:55
:lol: *:lol: *:lol:

InVitatio
06-12-2007, 19:46
Bugüne kadar Degisim gibi arkadaslari bir MÜSLÜMAN yönetmis olsa idi, belki burada olmayacaktik...

degisim
06-12-2007, 20:09
Bugüne kadar Degisim gibi arkadaslari bir MÜSLÜMAN yönetmis olsa idi, belki burada olmayacaktik...


Sevgili İnVitatio;Burada ne demek istediğini eğer açarsan sevinirim.Çünkü o kadar çok anlam yüklenebilir ki bu cümlelerine,senden öğrenmek isterim ne anlatmak istediğini,önyargılı olmamak için.

aydoe
06-12-2007, 20:18
Bu kazlar komünist galiba
Bunlarda sınıf yokmu?

InVitatio
06-12-2007, 20:21
sevgili degisim,

nasil ki bir insan bir "garaj" da dogmak ile direkt olarak "araba" olmuyorsa, bir insanin müslüman bir ailede dogmasi veya "müslüman" bir toplum icinde gelismesi onu direkt olarak "müslüman" yapmaz.
peki müslümanlik nedir ? müslümanca tavir nedir ?
toplumun büyük bir cogunlugu "müslüman" degilmidir ?
iste bunlar tartisilir ve tartismali, ki bizde o yüzden buradayiz.

dilaver
06-12-2007, 20:53
Bu kazlar komünist galiba
Bunlarda sınıf yokmu?


* * özel mülkiyet yoksa sınıf da yok aydoe. *:lol:


* * saygılarımla

mhmd
06-12-2007, 21:54
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

BAKIŞ AÇISI (Yaşanmış bir olay)

Arjantinli ünlü golfçu Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş.
Ardından kulübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının yanına doğru yürümüş.
O sırada yanına bir kadın yaklaşmış.
Vincenzo'yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeğinin olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadığını, onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış, bir çırpıda.
Kadının anlattıkları Vincenzo'yu çok etkilemiş.
Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın önemli bir bölümünü yazıp imzalamış.
Çeki kadına uzatmış.
O sırada kadına "-Umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın“ demiş.

Ertesi hafta Vincenzo kulüpte öğle yemeğini yerken Golf derneğinin bir üyesi yanına yaklaşmış ve
"-Otoparktaki çocuklar, geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız *gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler" demiş.
"-Evet" demiş Vincenzo, "-Bunun nesi garip?".
"-Garip değil tabi ki" demiş adam,"-Ama size bir haberim var o kadın bir sahtekarmış. Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış."
Vincenzo şaşkınlıkla "-Yani ölümü beklenen bir bebek yok mu?“ demiş.
"-Yok" demiş adam.
"-İşte bu hafta duyduğum en iyi haber" demiş Vincenzo, rahatlamış mutlu bir şekilde…

İşte buna bakış açısı farkı diyoruz.
Kimi parasını kaybettiğine üzülür ama *kimi de Vincenzo gibi ölümü bekleyen bir bebek olmamasına sevinir.

Aynı pencereden dışarı bakan iki kişiden biri sokaktaki çamuru, diğeri gökyüzündeki yıldızları görebilir.

Seçim bizlere aittir.

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

mhmd
10-12-2007, 10:47
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

OLMAZ OLUR!!!

Adam oğlunun odasının önünden geçerken hayretle bakakaldı.
Yatağı güzelce toplanmıştı ve odası hiç olmadığı kadar derli toplu görünüyordu.
Sonra adam yastığın üzerine bırakılmış mektup zarfını farketti.
Üzerinde "-Babama-" yazıyordu.
Aklından geçen bin bir kötü düşünceyle mektup zarfını açtı ve titreyen elleriyle mektubu okudu: "-Sevgili baba; Sana bu satırları derin bir pişmanlık ve üzüntü içinde yazıyorum. Kız arkadaşımla kaçmak zorundaydım çünkü seni ve annemi yaşanacak rezaletten uzak tutmak istedim. Gerçek tutku ve aşkı ben Joanla buldum ve o öyle tatlı ki anlatamam... Şunu biliyordum siz onun vücudunun her yerine taktığı küpeleri, derisine işlettiği dövmeleri, kendine has o çılgın giyim tarzını asla ama asla onaylamayacaktınız ve tabi benden çok büyük olmasıda bir sorundu. Fakat benim için bunlar değildi gerçek tutku ve gerçek aşk... Baba Joan hamile! Joanın dediğine göre çok mutlu olacağız. Ormanda kendine ait bir karavanı ve tüm kış yetecek kadarda yakacağı var. Bir sürü çocuğa sahip olma düşüncesi rüyalarımızı süslüyor. Joan benim gözlerimi esrar gerçeğine açtı ve artık biliyorum ki esrar kimseye zarar vermez. Esrar yetiştirecek ve insanlara pazarlayacağız ve yine bu sayede ihtiyacımız olan kokoin ve ekstaziye ulaşacağız. Artık tam anlamıyla bilime yalvarıyoruz dualar ediyoruz şu AIDSin çaresi bulunsun ve Joan sağlığına kavuşsun diye.. O kesinlikle iyileşmeyi hakediyor. Endişelenmeyi bırak baba ben 15 yaşındayım ve kendi başımın çaresine bakabilirim. Eminim birgün geri döneceğiz ve sen kendi torunlarını tanıyacak, seveceksin Oğlun Cihat. *8O


NOT: "-Baba yazdığım mektubun tek kelimesi bile doğru değil. Ben Mehmet'lerdeyim. Sadece sana; masamın üzerinde seni bekleyen karneden daha kötü şeylerin olduğunu hatırlatmak istedim. Seni seven oğlun Cidat *:?

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

vartor
10-12-2007, 19:12
Kendime bayagi kiziyorum, ben niye lisedeyken benzeri bir mektup yazmak aklima gelmedi diye..

aydoe
10-12-2007, 23:11
Saygılar,sevgiler

mhmd
11-12-2007, 09:35
Sn. aydoe,

Kusuruma bakmayın bazen kafa durmakta.
Her daim eşref saatimiz olmuyor. Yazdıklarınızı;
Okuduğumuz gibi mi düşünelim yoksa,
Düşündüğümüz gibi mi okuyalım acaba?

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

mhmd
19-12-2007, 14:30
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Dün akşam bir radyo programını dinliyordum. İsrail-Filistin çatışması ve aradaki insani olayları konu alan bir program. Gerçekten yaşanmış bir olayı dinledim. Tüm benliğimle titrediğim bir olay.

İsmini hatırlamıyorum, ABD'de yaşayan bir Haham ve kızının öyküsü bu.
Haham olan babasının, İsrail'in yayılmacı politikalarına tepki olarak, gönüllü bir şekilde Kudüs'e gitmesi ile her şey başlıyor.
Filistinlilerin hakkını korumak ve insani amaçlar doğrultusunda İsrail'e tepki gösteren bir Haham!
Bir gün Kudüs'te alışveriş yaparken, pazar yerinde bir Filistinli gencin ateşi ile kafasından ağır yaralanır. Günlerce hastanelerde komada yatar. Sonunda, ülkesi ABD'ye götürürler. Hahamın tüm ailesi şoktadır. En başta da küçük kızı. -İşte: Diyor kız, -Her şeye o an babamı yatakta görünce karar verdim. Filistinli o katilden öcümü almak için kendi kendime söz verdim.
Zaman ilerler, kız büyür, Harvard Üniversitesinden mezun olur. Ve bir yurt dışı program ile Kudüs'e gitmeye karar verir. Önceleri kendisi de bu olaya pek inanmaz. Yolculuk, konaklama, ilk temaslardan sonra, kendisini bir gazeteci olarak tanıtarak araştırmalarını yoğunlaştırır.
Babasının olayı ile ilgili karakol bilgileri, hastane kayıtları ve kendisini bir anda Filistinli bir mahallede bulur.
Bilgi almak için araştırdığı bir ailenin oğullarının, babasının katili olduğunu dehşetle öğrenir.
Katil genç hapistedir ve kimse ile de görüştürülmemektedir.
Kendisini gazeteci diye tanıtan hahamın kızı aile ile oldukça yakınlaşır.
Kendileri gibi gördükleri kıza, aileden olduğunu daha iyi hissettirmek için katil gencin mahkemesine davet ederler. Kaçırılmayacak olan fırsat ayağına kadar gelmiştir.
Kabul eder. Mahkeme günü, tüm aile ile birlikte kendisi de duruşmaya katılır.
-İlk kez orada gördüm babamın katilini. Hakim sorular sordukça, boynu bükük cevaplar veriyor. Her halinden pişman olduğu okunuyordu. İşte: Diyor, -Tam o an karar verdim. Ve ayağa kalkarak hakime doğru.
-O cezasını çekmiş, artık onu serbest bırakın, diye konuşmuş.
Hakim şaşkın.
-Sen de kimsin. Bu kararı nasıl verebilirsin. Diye çıkışınca.
-Ben, bu adamın vurduğu Hahamın kızıyım demiş.
Mahkeme şokta, aile şokta, hapisteki genç şokta.
Kendisini mahkemeden dışarı ağlayarak atmış.
Daha sonra ailenin fertleri teker teker, yanlarına gelmiş, özür dilemiş ve ağlaşarak birbirlerine sarılmışlar.

Niçin yaptınız bunu? Diye soran spikere.
-Çünkü, babam bize; dünyanın güzel, insanların iyi olduğunu öğretti. Ve pişmanlık duyan kişinin artık o suçun cezasını çekmiş olduğunu söylerdi.

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

mhmd
22-12-2007, 01:59
Bir fabrikada imalat hattindaki cok önemli olan ana makinalardan biri arizalaninca fabrikadaki tüm üretim de durdu. Mevcut teknisyenler makineyi calistirmak icin cok ugrastilar, ancak ne yaptilarsa nafile, bir türlü basaramadilar.

Sonunda disaridan uzman cagirdıiar. Uzman gelip makineyi inceledi. Durumuna baktı. Sonra cantasından bir çekiç çıkardı.

Elinde çekiçle makineye yaklaştı. Makinenin belli bir noktasına elindeki çekiçle dikkatlice sert bir vuruş yaptı. Makine hemen çalışmaya başladı ve hiçbir arıza olmamış gibi devam etti.

Fabrika tekrar harekete geçti. Uzman fabrikadan ayrıldıktan iki gün sonra faturasını gönderdi :
"Hizmet bedeli karşılığı 1.000 USD (bin dolar)"

Fabrika müdürü bu faturaya cok kizdi. Tepesi attı ve bir cekic darbesi icin bin dolari çok buldu. Uzmandan ayrıntılı fatura göndermesini istedi. Uzmandan bir gün sonra asagidaki ayrintili fatura geldi :

Makineye cekicle vurma bedeli.............. 1 $
Nereye vuracagini bilme bedeli............... 999 $
Toplam............................................ .... 1.000 $

Biz 1000$ lık fatura kesebiliyor muyuz?

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

vartor
22-12-2007, 19:46
Cok yerinde bir soru; gorunen su ki, herbirimiz elinde birer cekic rastgele salliyoruz makinaya.
Bu usulle makineyi tamamen kirabilir ama tamir edemeyiz.
Hatta diyebilirim ki, cekicleri makinayi tamir edebilecek uzmanlarin da kafasina indirmekte tereddut etmiyoruz.
Kisisel cikarlar, fabrikanin uretime baslamasinin da onune gecmis bir durumda gorunuyor.

aydoe
23-12-2007, 00:07
Davul kimde ,tokmak kimde?

Eğitim ,eğitim,eğitim
bilim,ilim,teknoloji
üretim,üretim,üretim
ekonomi,tasarruf,birikim

yerli malı kullanmalı
ürettiğini tüketmeli
fazla üretip satmalı
ihracatı kısmalı
tasarruf yapmalı
borç almamalı
borçları zamana yayıp kapamalı
gönüller bir olmalı
kararlılıkla bu hedeflere
koşmalı
sevgiler,saygılar

Anyon€
30-12-2007, 22:40
Uyuttunuz kendinizi hikayelerle asırlardır.
* Burda ki insanların kimle husumeti varda,barışmaya ihtiyaç duysun.Diyelim senle barıştık bu eylem beraberinda başka birşeyler de getirmelimidir?sevgili mhmmd...
* madem barıştık,öyleyse müslüman olmalıyım garip bir önerme.

mhmd
30-12-2007, 23:40
Tanıdığı bir subayı ziyarete, kışlaya gider. Subayın ricası üzerine askerlere ney çalar. Sonunda aşka gelip zeybek oynamaya durur. Pantolonun düğmelerini iliklemeyi unuttuğunu gören erlerden biri "Efendi amca, edep yerin açıkta kalmış" der.
Neyzen oyunu kesip ellerini kaldırarak Tanrı'ya seslenir:
-Çok şükür sana, nihayet karşıma edebin olduğunu söyleyen bir kulunu çıkardın!!!
Neyzen Teyfik, Hikayeler

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

mhmd
31-01-2008, 10:51
Çok değerli arkadaşlara hitaben...

Son günlerde sitede, konu ve içerik dışı, kişilere ve bu kişilerin inançlarına! göre yazılan yazılar için;

Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alabama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu.
Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'li yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.
Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda..
-Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!.. En iyi dileklerimle,
Bayan Nat King Cole.

Hatalarım, cehaletimdendir...

mhmd
02-02-2008, 13:54
Yıl 2050

- Emeklilik yaşı erkekler için 84, kadınlar için 82'ye çıkarıldı; ama maaşlar hala ödenemiyor.
- Dünyanın en büyük çölü Türkiye oldu. Ne kadar kına yaksak azdır.
- Süleyman Demirel hala sağ! Eski cumbaba, politik kariyerini başarı ile sürdürüyor.
- Trafik kazalarında ölen ve yaralanan yurttaşlarımızın sayısı Norveç'in nüfusunu 7'ye katladı.
- GAP'in hizmete girmesi için sadece 556 baraj ve 75 tünel inşaatı kaldı.
- Heyyytt be!!! Türk televizyonculuğu bir ilke daha imza attı. Bizimkiler zaman ve kara delikler hakkında kitapları bulunan felçli bilim adamı Stephen Hawking'e nihayet, Maraba Televole dedirtmeyi başardılar.
- Sosyal demokratlar birleşmek için, nihayet 361 kola daha bölündüler!
- Soyut ressam Conan Evren'in ibibikler Öter Ötmez isimli tablosunu açık artırmada 550 milyara isminin açıklanmasını istemeyen bir kişi satın aldı.
- Üniversitelerimizde 4. kuşak profesörlerimiz, babaları olan 3. kuşak profesörlerinden diplomalarını aldı.
- Nihayet üniversitelerimiz ile kışlalarımızın fiziki ayrılığı sona erdirildi.
- Ülkemiz için düşünülen 35. darbe toplantıları canlı yayında halkımıza izah edildi.
- AKP'nin 10. dönem seçilmesi yurt genelinde havai fişeklerle kutlandı. Soy ismi ERDOĞAN olan 8. başbakanımız koltuğuna oturdu.
- AB ile aramızda sürdürülen birleşme çalışmaları bütün hızıyla devam etmekte.
.
.
Hatalarım, cehaletimdendir

milomanara
05-06-2008, 10:15
Çok güzel bir hikaye sevgili Mhmmd. Keşke her zaman insanlar ustaya ihtiyaç duymadan ilk adımı atabilme cesaretini gösterebilse.

Sevgiler,

mhmd
09-06-2008, 19:19
Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı. Patates ekimi için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir işti.
Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi, fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve müşkülatını izah etti.

Sevgili David,
Patates bahçemi belleyemeyeceğimden, kendimi çok kötü hissediyorum.
Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
Sevgiler
Baban

Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.


Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm.
Sevgiler
Davit

Ertesi gün sabaha karşı saat 04:00' de FBI ve yerel polis çıka geldi ve tüm sahayı kazdılar, lakin hiç bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.

Ayni gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.

Babacığım,
Simdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
Sevgiler
David

BİR GÜÇLÜKLE KARŞILAŞTIĞINIZDA, KENDİNİZE BIR KAÇIŞ YOLU DEĞİL, BİR ÇIKIŞ YOLU ARAYIN.

qw19
09-06-2008, 20:19
Çok güzeldi mhmmd, teşekkürler.
Selamlar.

evrensel-insan
10-06-2008, 02:52
Saygideger mhmd;

Guzel bir oyku parmaklarina saglik. Isin ilginci, oglanin zekice planladigi kacis, ayni zamanda babasi icin bir cikis olmus.

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
11-06-2008, 16:56
Bazı şeyleri biliriz!
Bildiğimizi zannederiz!!!
Zanlarımız ise.
Bilmediklerimiz...

Bu da öyle bir dialog. Şahsen sorsalar son iki satırı her daim bildiğim meşhur Diyojen - İskender dialoğunun giriş bölümünü yeni öğrendim.
Ve bence bildiğimden çok daha derin bir içeriği var girişin...

Diyojen, İskender'e ayağa kalkmadı.
Hiç istifini bozmadı.
Binlerce insan: "İskender geliyor," diye kırılıp geçiyorken o, yerinden kımıldamadı bile.

-Sen ne yapıyorsun, gelenin kim olduğunu bilmiyor musun, diye onu tartakladılar.

İskender:
-Durun, dokunmayın!...
-Görmüyor musun, İskender geliyor, diye insanlar yerlere yatıp kalkıyorlar! Sen yoksa beni tanımıyor musun? dedi.

Diyojen:
-Tanıyorum. İyi tanıyorum ve sizi iyi biliyorum, diye cevap verdi.

İskender:
-O halde söyle kimim, ben?

Diyojen:
-Bendemin bendesisin (Esirimin esirisin), dedi.

İskender sarsıldı. Yerinde duramadı ve atından indi.
-Nedemek bu? dedi.

Diyojen:
-Sen, toprak için insan öldürüyorsun.
Dünya benim esirim, kölem.
Sen de benim köleme köle olmuşsun.
Kim kime ayağa kalkacak? dedi.

İskender bunu kabullendi. Diyojen'in büyük bir filozof olduğunu anladı ve dedi ki:
-Dile benden ne dilersen.

Diyojen:
-Gölge etme başka ihsan istemem.

Anyon€
12-06-2008, 22:52
Güzel hikayeler sevgili mhmmd,

Daha önce ki arsızlığımı da(konuyla alakası yokmuş) senin deyişinle ''cehaletime bağışla''

sevgilerle..

KızıL
12-06-2008, 23:09
güzel hikaye sağolasın paylaştığın için...

evrensel-insan
13-06-2008, 02:23
Saygideger mhmmd;

Bende, tumunu anlattigin oykunun sadece son kismini biliyordum.Hikayenin tamamini ilettigin icin emegine saglik.

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
13-06-2008, 07:13
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

TRT ekranlarında Küçük Şeyler adında mükemmel bir program var. Fırsat buldukça mutlaka seyrederim. Değerli hocamız Sn. Prof. Üstün DÖKMEN’in hazırlayıp sunduğu programdan bir alıntıyı paylaşmak istiyorum.

“...Çocuğumuz düşüp kafasını masaya çarpınca biz hemen masayı döveriz,
- He masa ehhhh sen niye orada duruyorsun" diye!!!

Çocuk masa orada durmasa kafasını çarpmayacağını sanır ve büyüdükçe yaptığı her hatayı yükleyecek birini veya bir şeyi mutlaka bulur.

Malum;
Mesela, bizim Balkan harbinden kalma, dandik vagonlara 160 Kilometre hız yaptırdılar. İlk virajda sizlere ömür... Kimin üstüne kaldı.
Makinistin...!

Mersin'de bayrağımız yakıldı, yırtıldı. Askere taş attılar, panzere molotof... Memleket ayağa kalktı. Kimin yüzündenmiş?..
İki veledin...

Gelene geçene ayran, tost falan satan, kendi halinde sakin bir kasabaydı, Susurluk... İçişleri Bakanlığı, MİT, Jitem, generaller, özel tim polisleri, kumarhaneciler, bakanlar, milletvekilleri, işadamları... 1000 kişi falan yargılandı. Her şey kimin başının altından çıkmış?
Yeşil'in...

Deprem oldu... 7 vilayette 50 bin kişi öldü. Binlerce bina yıkıldı, on binleri ağır hasarlı. Hepsinin sorumlusu olarak kimi kulağından tutup hapse tıktık?
Veli Göçer'i...

Edirne'de bebeler şakır şakır öldü... Hiç utanmadan bisküvi kolilerine koyup, gömdüler. "-Araştırdık, ihmal yok" dediler. Peki neden öldü bu yavrular?
Klima'dan...
Dikkat isterim, klimacı bile değil, klima

Rakıdan öldük. O gün ile bu gün arasında ne değişti?..
Kapağın rengi...

Sanal "sorumlumuz" bile var...
Yollarda her gün 20 insanımız heba oluyor.
Trafik Canavarı'ndan...

Dolar patlarsa?
Enflasyon Canavarı'ndan

Hatta "sorumlu olmayan sorumlumuz" da var... Milli takım oynayıp yeniliyor. Suçlusu kim?
Takıma alınmayan Hakan

Domatesleri Ruslara kakalayamıyoruz...
Sinekten

Deli dana geliyor.
İnekten...

Millet hormonlu diye tavuk yemiyor.
Erman Toroğlu'ndan...

Evleri su basıyor.
Yağmurdan

Ormanlar yanıyor.
Sigaradan...

Gemi batıyor.
Dalgadan

İyi de kardeşim, uçak neden düşüyor?
Rahmetli pilottan

Peki bu şartlarda hayatta kalmayı nasıl başarıyoruz?
Allah'tan”

Teşbihte hata olmaz diyerek bu sözlere uygun bir fıkra sunalım:

Bir gün melekler telaş içinde Allah'ın yanına çıkmış, yerlerinde duramaz bir şekilde melekler;
-Allahım Allahım, Amerika ile İngiliz’ler savaşa girdi yardım yapmalıyız.
Allah
-Aaa dert etmeyin onlar işlerini bilirler bırakın kendi hallerine demiş
Aradan bir iki gün geçmiş melekler yine telaşla gelmiş ve melekler;
-Allahım bu seferde Fransa savaşa katıldı hemen müdahale etmeliyiz..
Allah
-Karışmayın onlar işlerini bilirler, demiş
Aradan bir iki gün geçince melekler sakin bir şekilde Allah’ın katına çıkmışlar;
-Allahım, bu sefer sadece bilgi vermek için buradayız. Türkler savaşa katıldı!!!
Allah
-Olamaz hemen bana tüm silahlarımı getirin kuşanmalıyız, onlar her şeyi bana havale ederler :)

evrensel-insan
13-06-2008, 17:14
Saygideger mhmd;

Iste senin yazdiklarindan da anlasilacagi gibi, herseyin sorumlusu, sorunu yaratini suclusu, biz; insanoglu oldugu halde, hep sucu ve sorunu ya kendi disimiz da,- yani insanoglunun disinda- arariz, yada kendi icimizden birini gunah kecisi gostererek, kendimizi- kisisel veya kurumsal temelde- "temize cikaririz".

Boylece de kendi yarattigimiz sorunlar, katlanarak devam eder ve biz bakis acimizi hic degistirmeyi dusunmeyiz. Baskasi ve insanoglu disindaki gucler varya, iste suc hep onlarin olur. Ah bu bakis acisi yokmu!

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
16-06-2008, 14:30
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

M.Ö. 427-347 yılları arasında, Eski Yunan'da yaşamış ünlü filozof Eflatun'a sormuşlar;
(Esas adı Aristokles, lakabı Platon dur.)

- İnsanoğlunun seni en çok şaşırtan davranışları nelerdir?

Üstad sıralamış;

* Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler... Ne var ki, büyüdüklerinde de çocukluklarını özlerler!
* Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler...Ve sağlıklarını geri alabilmek için de para harcarlar!
* Yarından endişe ederken bu günü unuturlar... Yarın olunca da bu güne vahlanırlar. Dolayısıyla ne bu günü ne de yarını yaşarlar!
* Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar... Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler!

Bu cevap üzerine yine sormuşlar;
- Peki sen ne öneriyorsun?
Üstad sıralamış;

* Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilebilir hale getirmektir.
* Önemli olan, en çok şeye sahip olmak değil; en az şeye ihtiyaç duymaktır!
* Bazen başkaları tarafından affedilmek yetmez, siz de kendinizi affedebilmelisiniz...
Bilmelisiniz ki; yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın, dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.

meaculpa
16-06-2008, 17:02
İnsanın kendi kendini suçlu ilan edip daha sonrasında da affedebilecek farkındalığa ulaşması çok önemli bir meziyettir. Tıpkı bu köşe ve içindeki hikayeleri geç farkedişimle kendime hayıflanmam gibi:)

Teşekkürler Sayın Mhmmd.

İzninizle kısa bir hikayede ben eklemek istiyorum.

Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:

-Benim bundan öğrendiğim şu oldu,der.
-Bir insanın istekleri ile aras೩ndaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.

Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur.

mistik1984
17-06-2008, 12:30
muhammed kardeş ağzına sağlık... ta
burayı okulun panosu gibi görüp, güzel de olsa sadece yapıştırıp geçiyorsun..

az bi nefeslen, az bi anlat millete.. az bi karşılıklı konuş..

tarzını tavrını beğendim kardeş... ama tekdüze olma..

mhmd
17-06-2008, 14:55
Sn. mistik1984

Adaptandır öncelikle hoş geldiniz diyelim.
Haklısınız, insan toplumsal bir varlık olarak iletişim içinde olmalı. İletişimi kopuk bir varlık insanlık değerlerinden de uzak bir varlık konumundadır.
Ve insanın en üst ihtiyacı da kendini gerçekleştirmek, kişiselliğini toplumsallaştırmakta yatar.
Hepsi doğrudur.

Okul panolarıyla irtibatımı kopardığım 15 yıl oldu. :)
Dolayısıyla herhangi bir alışkanlığın olması ya da sanılmalar, sandığınız gibi değil ve hatta imkansız.

Aslında aktaracağımız daha çok şeyler olmasına rağmen özel yaşantımız buna pek imkan vermemekte.
Esas nefessiz koşuşturmaca hayatımızın o tarafında sürmekte.
Sitemizde ise derin derin soluklanarak bir gölge altında dinlenme olarak devam etmekte.
Uyarılarınız için teşekkür ediyorum mutlaka dikkate alacağım.

mhmd
17-06-2008, 15:23
Sn. meaculpa,

Şahsen bu tip hikayelerin genç ve yetişkin eğitimi için önemli olduğunu düşünürüz. Hayallerimizde canlandırdığımız olaylar daha bir somutlaşır, hikayeler ile. Daha bir kavrar beyinlerimiz. Bu yüzden, hikayeleri olabildiğince kullanma taraftarıyız.
Ayrıca katılımınız için de teşekkürler.

mhmd
08-07-2008, 10:41
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben;

Bir gün insan virgülü (,) kaybetti.
O zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı.
Cümleleri basitleşince düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ünlemi (!) kaybetti.
Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladı.

Bir süre sonra soru işaretini (?) kaybetti.
Soru sormaz oldu.
Hiç bir şey ama hiç bir şey onu ilgilendirmiyordu.
Ne kâinat ne dünya ne de kendi umurundaydı.

Bir kaç yıl sonra iki nokta üst üste işaretini (:) kaybetti
Davranış sebebini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.

Sonlara doğru elinde yalnız tırnak işareti (“) kalmıştı.
Kendine özgü tek bir düşüncesi yoktu.

Son olarak noktaya (.) geldiğinde düşünmeyi, konuşmayı
Ve anlamayı unutmuş durumdaydı.“
(Kandevski)

mhmd
16-09-2008, 13:22
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Hayvanlar bir gün; -Kim daha çok çocuk doğurabilir, diye çekişmeye başlarlar. Hep birlikte dişi aslana gidip sorarlar. "-Sen kaç çocuk doğurabiliyorsun?" diye .
-Bir, diye cevaplar dişi aslan. (AKP Yönetimi duymasın :) )
-Fakat ben ASLAN doğururum. Der.

Ders; NİTELİK, NİCELİKTEN ÖNEMLİDİR.
_________________________________

-Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum, diye sorar anne yengeç çocuğuna.
-Düzgün yürüsene ! der.
-Pekala anne, der çocuk.
-Önce sen bi göster, önümden düzgün yürü, ben de seni takip ederim.

Ders; HAREKETLER SÖZLERDEN ÖNDE GELİR!
_____________________________________

Aslanın biri, bir koyunu yanına çağırır ve nefesinin kokup kokmadığını sorar.
-Evet !? diye cevaplar koyun.
Aslan bu cevaba kızar ve koyunu oracıkta parçalar.
Daha sonra çakala seslenip yanına çağırır, ona da aynı soruyu sorar.
-Hayır !? diye cevaplar çakal korkudan.
Ancak o da yağcılık yaptığı için aslanın öfkesinden kurtulamaz.
Sıra tilkiye gelmiştir. Daha öncekilerin halini gören tilkiye aynı soruyu sorar.
Tilkinin cevabı şöyle olur;
-Üzgünüm, üşütmüşüm biraz, o yüzden burnum koku almıyor ! ?

Ders; AKILLI KİŞİ TEHLİKELİ DURUMLARDA KONUŞMAZ !!!
_______________________________________________

Kazlar ve turnalar bir gün aynı tarlada yiyecek ararlarken birden yanlarına yaklaşmaya çalışan avcıyı fark ederler. Turnalar daha çevik ve hafif oldukları için hemen uçarlar. Oysa kazlar ağır hareket ettikleri için avcıdan kurtulamazlar.

Ders; YAKALANANLAR HER ZAMAN SUÇLU OLANLAR DEĞİLDİR
__________________________________________________ _

Yaşlı bir geyik hasta düşer ve daha rahat otlayabilmek için güzel otlarla dolu bir çalılıkta yaşamaya başlar. Her hayvanla iyi geçindiği için pek çok hayvan sık sık geyiğin ziyaretine gelir.
Zamanla her gelen hayvan bu güzel otlardan tatmaya başlayınca kısa süre sonra tüm otlar biter.
Geyik hastalıktan kurtulur ama yiyecek hiçbir şeyi kalmadığı için bir süre sonra açlıktan ölür.

Ders; BAZEN İYİ ŞEYLER DE PAYLAŞTIKÇA BİTEBİLİR. ELİMİZDEKİNİN DEĞERİNİ BİLELİM
__________________________________________________ _______________________

Bir gün fareler bir araya gelirler ve başlarına musallat olan bir kediden kurtulma planları yaparlar. Pek çok fikir öne sürülür. Hiçbiri kabul görmez. En sonunda genç bir fare kedinin boynuna bir çan asmayı önerir. Böylece kedi kendilerine yaklaşırken farkına varacak ve kaçabileceklerdir. Bu öneri fareler tarafından alkışlarla onaylanır.
Bu arada bir köşede sessizce onları dinlemekte olan yaşlı bir fare ayağa kalkar ve bu önerinin çok zekice olduğunu, başarılı olacağından hiç kuşkusu olmadığını belirtir.
Fakat, der, Kafamı bir soru kurcalıyor. Aramızdan kim kedinin boynuna çan asacak? ?

Ders; İYİ BİR PLAN YAPMAK AYRI, O PLANI GERÇEKLEŞTİRMEK AYRIDIR.

İnsanlar Felsefeyi Çocukken MASALLARDAN,
Daha Sonra KİTAPLARDAN,
İhtiyarlayınca da ARKALARINDA KALAN HAYATLARINDAN öğrenebilirler.

aydoe
16-09-2008, 14:17
Bir tanede ben ekleyeyim,

Köpekler toplanmış ,arkadaşlar biz bu mok yeme işini bırakalım demişler,insanlar bizimle dalga geçiyor bu yüzden.
Tamam mı tamam ,sözmü söz .
İçlerinden biri çekinerek söz almış,ya demiş şöyle tertemiz yerde bembeyaz mermerin üstünde de olsa yemeyelim mi?

Ders;Huylu huyundan vazgeçmez,it te mok yemeye tövbe edemez:)

mhmd
23-09-2008, 08:33
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben;

Bazı hikayeler biliriz, bazı bilgileri bildiğimiz gibi.
Başı vardır amma velakin sonunu kaçırmışızdır.
Belki kolayımıza geldiğinden, belki de sonu işimize gelmediğinden bilinmez.
Aktaracağımız vaka da aynen böyle.
Eminiz ki; hikayenin yarısını hemen hemen hepimiz biliyordu.
Ancak kalan kısmını kaçımızın bildiğini merak ederiz.

Aktarım Hz. Mevlana'dan.

"Bir yoksul, Herat'ta Horasan Amidinin (Maliye Bakanı) süslenmiş, bezenmiş kullarını gördü. Arap atlarına binmişler, altın sırmalı elbiseler, altınlı külahlar giymişler, daha başka çeşit süslenmişler, bezenmişlerdi.
-Bunlar hengi beyler, nerenin padişahları? Diye sordu.
Dediler ki;
-Bunlar bey değil, köle! Horasan Amidinin köleleri!
Yoksul başını göğe kaldırdı da;
-Ey Tanrı, dedi. Kula bakmayı Amidden öğren!!!

Bir hayli zaman sonra özenilen Amidi bir gün Padişah tutuklamış ve kullarından, onun definesinin yerini söylemelerini istemişti. Bir ay boyunca bütün kölelerine ölesiye işkenceler etmiş bazısı hepsinin önünde bu işkencelerden ölmesine rağmen bir tanesi bile efendilerinin definesinin yerini söylememişlerdi.
Bu sırada, (amidin kullarına imrenen) yoksul uyurken gaipten bir ses duyar;
-Ey ulu er. Gel sen de kul olmayı amidin kölelerinden öğren!!!"

mhmd
16-10-2008, 17:34
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

ÖLÜNCE ÖLMÜŞMÜ OLACAĞIZ???

Karanlıktaymışlar.

İki embriyo, bir ana rahminde...

Her şeyden habersiz bekleşiyorlarmış, sudan bir beşiğin içinde...

Sarılıp birbirlerine, karanlıkta uyumuşlar öylece...

Haftalar geçmiş, ikizler gelişmiş.

Elleri, ayakları belirginleşmiş.

Gözleri çıktıkça meydana,

İkisi de çevrede olup biteni fark etmiş...

Ne rahat, ne güvenli bir dünyaymış bu...

Sıcak, ıslak, sevgi dolu...

'Öyle güzel bir dünyada yaşıyoruz ki' demişler, '...bize ne mutlu...'

Gel zaman git zaman, çevreyi keşfe girişmişler.

Bu karanlık dünyayı ve hayatın kaynağını deşmişler.

Onları besleyip büyüten kordonu fark edince O kordonla kendilerini var

eden Anne'lerine şükretmişler.

Sonra başlamış bir varoluş tartışması:

'Buraya nereden geldik, biz nasıl olduk' diye sormuş ikizler...

'Annemiz' demiş biri, 'O bizi var etti, bize can verdi.'

'Ne biliyorsun' diye itiraz etmiş öteki, 'Sen hiç Anneni görmedin

ki...':

'Belki de o sadece zihnimizdedir. Anne inancı bizi rahatlattığı için

uydurduğumuz bir şeydir.'

Süredursun ana rahmindeki tartışma, ikizler büyüyüp gelişmişler.

Rahme sığmaz olup tekmeleşmişler.

Artık parmakları ve kulakları varmış kerataların...

Büyüdükçe anlamışlar ki, yolun sonu yakın...

Gün gelecek, bu güzelim hayat bitecek; Karanlık bir yolculuk, onları

bir başka diyara çekecek.

'- Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz' diye fısıldamış

ikizlerden biri efkarla...

'- Ben gitmek istemiyorum' diye diretmiş öteki; 'doyamadım ki daha

hayata...'

'- Ama mukadderat alnına yazılandır; dua et, belki doğumdan sonra

hayat vardır.'

Sormuş karamsar olan:

'- Bir gün bize hayat veren kordon kesilecek. Ondan sonra başımıza

neler gelecek?'

Şiirle cevaplamış iyim ser olan:

'Birçok giden/ memnun ki yerinden/ çok seneler geçti/ dönen yok

seferinden...'

Ve günlerden bir gün, yer sarsılmış, duvarlar kasılmış.

Dayanılmaz sancılarla ikizler beklenen günün geldiğini anlamış.

Buruşuk kollarıyla birbirlerine son kez sarılıp vedalaşmışlar.

Ve 'ömrümüz bitti' diye çığlık çığlığa ağlaşmışlar.

Azrail sandıkları bir el kesmiş onları hayata bağlayan kordonu, Ağlaya

ağlaya karanlık bir koridordan öbür hayata çıkmışlar.


Bu bir CAN DUNDAR Yazısıdır,



hayatı sadece dünyadan ibaret sananlar gibi, yaşamlarının sadece ana

rahminde olduğunu ve doğunca öleceklerini sanıyorlar..

Kimbilir belkide bizde

yanılıyoruz onlar gibi..

Ölünce ölmüş değil,

belkide doğmuş olacaz..

Nerden bilebiliriz ki!

Kaynak; şahsi elektronik postamız

sinner
16-10-2008, 19:29
Bu konunun edebiyat yada felsefe başlığına taşınması gerektiğini düşünüyorum.

aldostu
17-10-2008, 14:44
Bence yanlış bir talep.

Ağaçlar sevdikleri topraklarda bol ve güzel meyve verir.
Yeri değiştirildiğinde o verimi vermezler.

Sevgili mhmmd her nekadar "kızlara" söylese de;
ben "damat" olarak epey istifade ediyorum.

Bir de 3500'ün üzerinde okunmuşluğu olan böyle oturmuş bir başlığa,
bir iki aylık üyelik ve 50-60 mesajlık bir yerleşiklikle yön göstermeye çalışmak,
ne dereceye kadar uygun düşüyor?

Güzel dersler çıkardığımız güzel yazıların için teşekkürler sevgili mhmmd.

K.C.
17-10-2008, 15:12
Bu ana karnındaki veletlerin doğumlarından sonraki hayatlarının cennet yahut cehennem gibi geçmesini belirleyen onların annelerinin rahimlerinde yaptıkları iyilik veya kötülükler mi oluyor?
Soru cümlesi kurdum ama cevap beklemiyorum.

mhmd
17-10-2008, 15:57
Hayat algılardan ibarettir.
İsotun tadı kadar sabit ve dahi somut bir acılığın bile beyinlerdeki algısı bir hayli farklıdır.
Kimi onu düşünürken dahi iştaha gelirken kimisi lafını duymak istemez, bu acının.
Sabitte ve somutta hal böyle iken, değişgen ve soyut düşüncelerimizde müsavilik beklememiz bir hayli zordur.
İşte bu yüzdendir ki; farklı düşünceler her daim olacak ve dahi olmak zorundadır.

Düşüncemiz.
Hayat bir bütündür. Tüm alemin bir bütün olduğu gibi.
Bu bütünü anlamak içit tüm parçalardan faydalanmak esastır.
Felsefe, tarih, sosyoloji, psikoloji, din gibi ayırdığımız parçalar esasta insanın hikayesinin parçalarıdır.
Biz, parçaları değil, insanı ve hayatı anlamak istiyoruz.
Bu yüzden de tüm parçaların birbirine olan güçlü bağlarını görmeye çabalıyoruz.
Çabalıyoruz ki; Varlığı kavrayabilelim.

Doğrudur.
İçeriğimiz, felsefe ve edebiyat yüklü olarak algılanmaktadır. Bu haliyle görünce yapılacak olan bir eşleştirmede bu başlıkların bulunduğu bölümde değerlendirilmesi daha uygundur.
Bizce hiçbir sakıncası da yoktur.

Değerli ağabeyimiz Sn. aldostu,nun destek ve düşüncesi için de ayrıca teşekkür ediyoruz.

sinner
17-10-2008, 19:18
Bence yanlış bir talep.

Ağaçlar sevdikleri topraklarda bol ve güzel meyve verir.
Yeri değiştirildiğinde o verimi vermezler.

Sevgili mhmmd her nekadar "kızlara" söylese de;
ben "damat" olarak epey istifade ediyorum.

Bir de 3500'ün üzerinde okunmuşluğu olan böyle oturmuş bir başlığa,
bir iki aylık üyelik ve 50-60 mesajlık bir yerleşiklikle yön göstermeye çalışmak,
ne dereceye kadar uygun düşüyor?

Güzel dersler çıkardığımız güzel yazıların için teşekkürler sevgili mhmmd.

Bu başlığın Islam ile ilgili olmadığını düşünüyorum.
Zaten bana mhmmd de hak vermiş:)
Bu konuda bana yanıt verecek kimse, site yöneticisi veya moderatördür.

Benim sitede 1-2 aylık üyeliğim varmış, 50-60 mesajım varmış.
Nasıl oluyor da 3500 rating alan bir konu hakkında yorum yapabiliyor muşum :D

Bu durum beni bir parça geçmişe götürdü.
Bir zamanlar İmamı Azamı eleştirir, müslümanların yeni müçtehidler yetiştimesi gerektiğini söylerdim. Müslüman arkadaşlar bana kızar: sen İmamı Azamı nasıl eleştirebilirsin O kırk yıl boyunca yatsı namazı abdestiyle sabah namazı kılmıştır derlerdi:)

Bana haddimi bildirmek sana mı düştü aldostu !

Seni ve senin gibi düşünenler varsa protesto ediyorum.

aldostu
17-10-2008, 22:03
Bu yazımdaki muhatabım sevgili yusuf33 değildi.

Teklifi değerlendirecek olan,
başlığın yazarı ve yönetimdir.

Ama yusuf33 de bu cevaptan alınmış;
teklifinin direkt onaylanacağını ve destekleneceğini sanıyordu ihtimal..

Alınması güzel bir şey,
alınmak, duygu terbiyesi olduğunu gösterir;
her nekadar ;

"Bana haddimi bildirmek sana mı düştü aldostu !
Seni ve senin gibi düşünenler varsa protesto ediyorum."
ifadesi küstahlık koksa da..

Tekliflerimizin desteklenemiyebileceğini de düşünmekte yarar var.
Benim fikrim de bu güzel başlığın olduğu yerde devam etmesidir.

Ama nihai karar yönetimindir; buna rıza göstermekte fayda var.

mhmd
18-10-2008, 10:25
Bu başlığımızın bir amacı var.

Tüm okuyanlara hitap ve hepsinin çok değerli olduğunu ispat.

İşte sadece bu yüzdendir ki her yazımızın başına;

ÇOK DEĞERLİ DOSTLARA HİTABEN

Başlığı ile yazılarımıza giriyoruz.

Şayet; çok çok kıymet verdiğimiz değerli ağabeyimiz Sn. aldostu ile bir diğer çok değerli yazarın, yanlış anlamaları sonucu olumsuz bir durum ortaya çıkıyor ise değil 3000 okuma 3000000 okuma dahi olsa fark etmez, yetkimiz olsa bu yazılarımızı atık köşesine, bizzat kaldırabiliriz.

Bizim için yazılanların çokluğu, niceliğinin bir kıymeti harbiyesi yoktur.
Önemli olan yazılanların niteliği ve ruhunu kavrayabilmek ve kavratabilmektir.
İnşallah bu amacımıza hep birlikte kavuşabiliriz.
Sn. yusuf33, tüm bu düşünceler ile bu başlığımızın ilk yazısına dönmenizi ve dikkatlice o yazımızı okumanızı bilhassa rica edeceğiz.
Umarız ki; o yazımız ile Sn. aldostuna yaptığınız anlamsız ve yakışıksız yazınızı düzeltme düşünceniz olur.

Sn. aldostu ağabeyimize tüm içtenliği ve düşüncelerinden dolayı tekrar teşekkür ederiz.

aydoe
18-10-2008, 10:53
İslam Forumundaki başlık yusuf33 ün önerisi ve mhmmd arkadaşımızın isteği üzerine,sanat-edebiyat forumuna alınmıştır.
Kızım sana söylüyorum felsefi bir bakış getirmekteyse de ,ne de olsa güzel yazı yazmak bir sanattır.
saygılar

sinner
18-10-2008, 14:47
Bu tartışmayı uzatmak bu konuya bir şey katmaz eminim.
Ama burda son bir söz söylemek isterim.
Sayın aldostu küstahlıkla ilgili yazdıklarınızdan sonra İncildeki şu bölüm hatırıma geldi:
«Başkasını yargılamayın ki, siz de yargılanmayasınız. 2 (http://www.incil.com/doc/incil_html/Mt.Dipnotlar.html#7:2)Başkasını nasıl yargılarsanız, siz de aynı yoldan yargılanacaksınız. Hangi ölçekle ölçerseniz, size de aynı ölçek uygulanacak. 3Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği farketmezsin? 4Senin gözünde mertek varken nasıl olur da kardeşine, `İzin ver de gözündeki çöpü çıkarayım' dersin? 5Seni ikiyüzlü! Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.
(Matta-7)

aldostu
18-10-2008, 19:17
Sevgili Yusuf33;
son yazınızın her satırına iştirak ediyorum.

İncil'den alıntıladığınız bölüm;
benim de çok sevdiğim yargılar içerir.

Yazdıklarımda istemesem de, mutlaka kırıcılık olmuştur; ama umarım çok olmamıştır.

Konuyu böyle güzellikle kapattığınız için teşekkür ederim; sağolun.

sinner
20-10-2008, 20:07
Sevgili Yusuf33;
son yazınızın her satırına iştirak ediyorum.

İncil'den alıntıladığınız bölüm;
benim de çok sevdiğim yargılar içerir.

Yazdıklarımda istemesem de, mutlaka kırıcılık olmuştur; ama umarım çok olmamıştır.

Konuyu böyle güzellikle kapattığınız için teşekkür ederim; sağolun.

Sayın aldostu,
İncilin bu pasajına katılmanız beni ayrıca mutlu etti :)
Aynı şekilde, farketmeden kırıcı bir üslup kullandım. Umarım fazla olmamıştır.

Bu arada sayın mhmmd'e yeni yerinde başarılar dilerim.

mhmd
23-10-2008, 14:54
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Bir grup kurbağa ormanda zıplaya zıplaya geziyorlardı. Derken, o da ne! Kurbağalardan ikisi, derin bir çukura düşmesin mi?
Bütün kurbağalar çukurun başına toplanırlar. Umutla çukuru incelediler; çukur öyle derindi ki, zıplayarak çıkmalarına imkan yoktu. Şimdiden ölmüş sayılırlardı. Üzüldüler.

Çukurun başındaki arkadaşlarının yüzlerindeki ifadeyi görünce durumlarının vahametini daha iyi kavrayan iki kurbağa, önceleri var güçleriyle zıpladılar, zıpladılar... Nafile!

Onların bu çırpınışlarına yürekleri dayanmayan arkadaşları hep bir ağızdan bağırmaya başladılar:
- Çırpınıp durmaktan vaz geçin, hiç olmazsa huzur içinde ölün, böyle yaparak bizi daha çok üzüyorsunuz, n'olur böyle yapmayın, kendinizi paralamayın'...
Nihayet biri gerçekten denemekten vaz geçti, bir köşeye geçti, yeisle gözlerini yere dikti. Öyle üzüldü, öyle üzüldü ki, çukurun dibindeki küçük su birikintisine düştü. Umutsuzluktan çırpınmadı, nefes dahi almaya çalışmadı ve hemencecik öldü.

Diğeri ise; ha bire sıçramaya devam ediyordu. Her sıçrayışında çukurun duvarına çarpıp sırt üstü yere düşüyor, her tarafı yara bere içinde kalıyor kanıyor, kimi zaman kemiklerinin dahi sesleri duyuluyor ama doğrulup geriliyor;
-Yeter artık, kes şunu, bırak zıplamayı, kendini paralama, çırpınma, diyen bağrışıp duran arkadaşlarına bakıp yeniden, daha bir kuvvetle sıçrıyordu.

Sonunda gerilip gerilip öyle bir sıçradı ki arkadaşlarının hayretten patlayan gözleri önünde çukurdan çıkmayı başardı!

Arkadaşları sevinçle etrafını sardılar. Her biri hayret ve sevinçle sarılıyor, onu tebrik ediyordu.
-Biz senden vaz geçmeni isterken, sen vaz geçmedin ve sonunda başardın. Senden özür diliyoruz, dediler.

Çukurdan çıkmayı başaran kurbağa el işaretleri ile onlara;
Çukura ilk düştüğünde kulaklarının işitemez duruma geldiğini ve sağır olduğunu, ne dediklerini anlamadığını, ama hep beraber onu cesaretlendirdikleri için çok teşekkür ettiğini, söyledi. :)

1.Ders: Kendini çaresiz hissettiğinde bil ki çare siz siniz. :confused:
2.Ders: Çaresiz insanları gördüğünüzde ya iyiye teşvik edin ya da ilelebet susun. :o
3.Ders: Hiçkimsenin kötü teşviki sizi hayattan ve üretmekten men etmesin.

KızıL
26-10-2008, 11:56
sağolasın mhmmd güzel hikaye sevdim...

meaculpa
26-10-2008, 18:24
1.Ders: Kendini çaresiz hissettiğinde bil ki çare siz siniz.

Hikaye ile birlikte bende bu edebi dersi sevdim. Çaresiz olmak ile aslında çarenin biz olduğu anlatılmak istenmiş demek ki hep...Bu başlık için yine özenle seçilmiş, güzel bir hikayeydi. Teşekkürler...

vartor
26-10-2008, 18:49
Benim hikayeden cikardigim ders; Sagir kurbaga daha yuksege ziplayabilir.:)

meaculpa
29-10-2008, 03:05
İzninizle bir meselde ben alıntılamak isterim...

İnatçı Meraklı, Tohum Yeşerten Usta'ya sordu:

"Doğayla benliğin uyumu nereden gelir?
"Ne bileyim ben!"
"Peki neyi bilmediğinizi bilir misiniz?"
"Ne bileyim ben!"
"Öyleyse 'şey'leri bilmek olanaksız mıdır?"
"Ne bileyim ben! - Ama hatırın için bunlar üzerinde yüksek sesle düşüneyim biraz:

Ne biliyorum bilgi dediğin şeyin aslında bilgisizlik olmadığını? Ne biliyorum, bilgisizlik dediğim şeyin aslında bilgi olmadığını?

Sana şunu sorayım: İnsanlar nemli yerde yatarsa kemikleri çürür; oysa yılan balıkları öyle mi? İnsanlar yüksek bir ağaca tırmandılar mı yüreklerini korku sarar, titremeye başlarlar; oysa maymunlar öyle mi? Nerede kalmanın daha iyi olduğunu şimdi bu üç yaratıktan hangisi biliyor?

İnsanlar besledikleri hayvanların etini yer; geyikler ot yer; kırkayak kurtları yer; baykuş ise farelerden hoşlanır. Neyin gerçekten lezzetli olduğunu şimdi bu dört yaratıktan hangisi biliyor?

Pavyanlar dişi maymunların peşinden koşar; geyikler dişi geyiklerin; yılan balıkları balıklara giderler; adamlar ise en çok Maojiang ile Liqi'yi** beğenirler. Oysa onları balıklar görse derinlere dalarlar, kuşlar görse yükseklere uçarlar, geyikler görse uzaklara kaçarlar. Göğün altında güzelliğin ne olduğunu şimdi bu yaratıkların hangisi biliyor?

Benim gözümle bakarsan, ahlak ve görev ilkeleri, Evet'in ve Hayır'ın yolları, çözülmesi olanaksız şekilde karışmış bir yumaktır. Nereden bileyim ben bunları nasıl ayırt edeceğimi?"

İnatçı Meraklı sordu: "Peki, siz iyi ve kötüyü ayıramıyorsunuz. Ama üstün insan için de öyle mi?"

Tohum Yeşerten Usta yanıt verdi: "Üstün insan dediğin bir soyutlamadır: Düşün ki, tüm denizler alev olsa onu yakmazmış. Tüm ırmaklar buz kesilse onu dondurmaz, gök gürültüsü dağları yırtsa, kasırgalar okyanusları taşırsa onu korkutmazmış... Onun benliğini ölüm ve yaşam değiştirmezmiş. Böyle bir insan iyiyi, kötüyü ayırt etse de ne fark eder ki!"

** O devirde Çin'de güzelliği ile ünlü iki kadın.

* Chuang-Tzu (Taoculuk Üzerine Meseller-Diyaloglar, YOL Yayınları,
Çeviren: Ömer Tulgan)

mhmd
26-11-2008, 16:29
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Son günlerde, bir surat, bir surat ki gelinde,
Çayımı bile yarım dolduruyor bey.
Allah'tan kulaklarım ağır işitiyor da
Duymuyorum ne söylediğini
Ama yine de hissediyorum bey;
Beni bu evde galiba istemiyor artık
Hey gidi günler heeey.

Oğlunu bilirsin, vur kafasına al lokmayı
İki ara bir derede ne yapsın ana bu atsa atılmaz, satsa satılmaz.
Bana artık gizli gizli sarılıyor bey...
Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun?
Nasıl ağırıma gitti nasıl
Artık akide şekeri de getirmiyor.
Hani dişlerim yok ya, güya yerken garip sesler çıkarıyormuşum da
Çocuklar iğreniyormuş benden.
Yok,vallahi yalan bey, hiç yapar mıyım ben öyle şey?

Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı
Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini biryere sakladı
Olsun,
koynumdaki resminden haberi bile yok!
Yine de beddua edemem bey,
Oğlumun karısı, torunlarımın anası o.
Geçenlerde üst komşular geldi,
Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi.
Duymadım, duymadım, lakin hissettim.
Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni
Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti, epey,

Ha, sen ne diyorsun bey?
Hani bir görünsen oğluna, ne de olsa babasısın,
Seni dinler.
Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam.
Akide şekeri de istemem.
Masal da anlatmam artık çocuklara
Ne olur ayırmasınlar beni bu evden
Yaşayamam nefes bile alamam
Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben, ne yaparım?
Şu camın pervazında hayalin durur, çekmecelerde el izin.
Bastonun hala duvarda asılı.
İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hasılı.
Hey gidi günler hey

Hani diyorum bir çağırsan
Yoksa, yoksa sendemi unuttun beni bey
Sendemi unuttun beni bey?


Not; Birgün yaşlanacağımızı unutmayalım. Ve büyüklerimize bu sözleri söyletecek davranışlarda bulunmayalım.

Kaynak, özel elektronik postamız.

K.C.
26-11-2008, 16:46
Uzun olan ömür değil, ihtiyarlıktır diyordu O. Çocukları filminde Demet Akbağ.

İhtiyarlık ihtiyara da zor ama asıl zorluğu o ihtiyara bakacak olanlara.
Altından pisliğini alacak olanlara,
Dengesini tutturamadığı sözleri duyacak olanlara,
Halden anlamazlığına katlanacak olanlara,
Çocuk gibi ilgi beklentilerine karşı bu ilgiyi veremeyecek olanlara,
Her türlü dır dırını çekecek olanlara,
Ve daha nice aklıma gelmeyen sebepler var.

Vasiyet ettim bizimkilere,
Size muhtaç hale gelirsem yük olmak istemem hiç birinize,
insan eti ağırdır derler, bebeğe benzemez ihtiyarlar
verin beni bir bakım evine,
orda bir ömrü nakşederim ben,
geriye geriye,
sarar sarar seyreylerim yaptıklarımı ve yapamadıklarımı.
orada tek başıma çok daha huzurlu olurum ben.

Bir gün, yatalak olursam, hele bir de bilincim yoksa yerinde
sakın ola beni yaşatmaya çalışmayın,
uğraşmayın, yormayın kendinizi,
yazık size.
katlanmak zorunda değilsiniz bunca eziyete
çekin fişimi...
rahat edeyim, size daha fazla eziyet etmediğimden.

K.C.

mhmd
26-11-2008, 16:50
"Her şey zıttı ile kaimdir." Derler.

Teşekkürler Sn. K.C.

mhmd
02-12-2008, 16:46
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Vaktiyle bir dervis, nefisle mucadele makaminin sonuna gelir.
Mesrebin usulunce bundan sonra her turlu susten, gosteristen arinacak,
varliktan vazgececektir.
Fakat is yamali bir hirka giymekten ibaret degildir. Her turlu gorunur
suslerden arinmasi gereklidir.. .
Sac, sakal, biyik, kas, ne varsa hepsinden. Dervis, usule uygun hareket
eder, solugu berberde alir.

- Vur usturayi berber efendi, der.
Berber dervisin saclarini kazimaya baslar. Dervis aynada kendini takip
etmektedir. Basinin sag kismi tamamen kazinmistir.
Berber tam diger tarafa usturayi vuracakken, yagiz mi yagiz, bickin mi bickin bir kabadayi girer iceri.
Dogruca dervisin yanina gider, basinin kazinmis kismina okkali bir tokat atarak:
- Kalk bakalim kabak, kalk da tirasimizi olalim, diye kukrer.

Dervislik bu... Sovene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz dervis.
Ses cikarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmustur.
Ses cikaramaz.
Kabadayi koltuga oturur, berber tirasa baslar.
Fakat kustah kabadayi tiras esnasinda da surekli asagilar dervisi, alay eder:
'Kabak asagi, kabak yukari.'

Nihayet tiras biter, kabadayi dukkândan cikar. Henuz birkac metre gitmistir ki,
gemden bosanmis bir at arabasi yokustan asagi hizla uzerine gelir.
Kabadayi saskinlikla yol ortasinda kalakalir. Derken, iki atin ortasina
denge icin yerlestirilmis uzun sivri demir karnina daliverir.

Kabadayi oraciga yigilir, kalir.Olmustur. Gorenler cigligi basar.
Berber ise saskin, bir manzaraya, bir dervise bakar, gayri ihtiyarî sorar:

- Biraz agir olmadi mi dervis efendi?

Dervis mahzun, dusunceli cevap verir:
- Vallahi gucenmedim ona. Hakkimi da helal etmistim. Gel gor ki kabaginda bir sahibi vardi elbet !. O gucenmis olmali!

Kaynak, Özel elektronik postamız

sinner
03-12-2008, 15:04
sn mhmd,
mesajı okuduktan sonra aklıma bir budist rahipller geldi bir de osmanlı dönemindeki cavlakiler geldi. Sizin derviş budist olmasın ;)

Cavlakilere gelince;
mevlevilere yakin bir tarikat. cavlakiler saclarini ve kaslarini kazirlar ve o donem mevlevilerde yaygin oldugu gibi esrar icerek yavasdan hizliya dogru suratle artan bir tempoyla saatlerce dans ederek ibadet ederler ilahiler soylerlerdi. bu tarikata girmek icin genc ve bekar olmak yeterliydi ve ipini koparmis tum tasavvuf duskunleri akin akin bu tarikata girmisti. dunya umurlarinda degildi. dans ederken belden ustlerini cikarir ve ayaklari ciplak dans ederlerdi.

mhmd
05-01-2009, 12:17
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Bir derviş bir kucak elmayla bayırlar aşan genç bir kıza rastgelmiş.
Derviş;
-Nereye gidersin, o kucağına doldurduğun da nedir? diye sormuş.
Uzak bir tarlayı işaret ederek;
-Sevdiğim orda çalışıyor ona elma götürüyorum, demiş kız.
Derviş;
-Kaç tane? diye sormuş birden.
Kız gayet sakin bir halde cevaplamış;

- İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç...

Kaynak, özel elektronik postamız.
Usulca koparmış derviş zikir çektiği elindeki tesbihini

sinner
05-01-2009, 16:51
sn mhmd,
Güzeldi gerçekten.
Sevgili uğrunda yapılanların ve yahud
Sevgiliye verilen değerin bir ölçüsü/miktarı mı olur ;)
Ama müslümanların yaptığı ibadetleri (namaz, oruç, zekat) ve tesbihatları sayması alışılageldik bir durumdur.

pervane
09-01-2009, 21:46
Yıllar öncesinde gazetecilik yaptığım dönemlerde yurtdışında da bulunmuştum. Almanya'da tanıştığım Arap bir arkadaşım olmuştu, Ürdünlü Sadik.. Ortak dilimiz Almancaydı. O Türkçe bilmiyor, ben Arapça bilmiyordum.
Ülkemize geldiğinde bir Antalya dönüşü bir petrol istasyonunda dinlenirken;
Bu gün Cuma ben camiye gideceğim dedi.
Oğlum, arabım ben sana nerden cami bulayım? Derken orada çalışanlardan biri yakında bir köy olduğunu yetişebileceğimizi filan söyledi.
Hemen gittik abdest alıp camiye girdik.Yaz ayları olduğu için köylü tarlada orda-burada, camide 5-6 kişi var. İmam cemaate dönmüş kuran okuyor, Arabın yanında bir ihtiyar bastonunu yanına uzatmış hocayı dinliyor
bu arada huşu için sallanarak gözyaşı döküyordu. Bu Sadik'in dikkatini çekti. Gerçi hocanın sesi müthişti koyun gibi dinlesek de o sesten etkilenmemek mümkün değildi.
Arap okunanı anladığından yanındaki ihtiyarın ağlamasına bir anlam verememiş olacak ki hınzırca gülümsedi ve olumsuz anlamda kafasını sallayınca, ben;
Was machts du? dedim. Yani napıyorsun anlamında.
Sesim biraz duyulur gibi olunca camideki kafalar bize döndü. Biz hocayı dinlemeye devam ettik, bu arada cemaat 20 kişi kadar oldu. Çok geçmedi Arap öylesine bir kahkaha koyuverdi ki camide ben bile kızdım. İbadet
yerinde gülmenin ne kadar ayıp ya da günah olduğu öğretildiğinden o hırsla Sadik'e Almanca verdim veriştirdim .Vay, sen misin camide Almanca konuşan!..
Ağlayan ihtiyar yanında duran bastonunu kaptığı gibi Sadik'in kafasına ekleştirdiği gibi baston ortadan bölündü. Elinde kalanıyla Sadik'e vurmaya devam ederken; Camiyi gâvurlar bastı, diye bağırıyordu bir yandan. Eh diğer
Müslümanlar durur mu? Allah-Lillah aşkına diyen takunyayı kaptığı gibi ikimize birden hücum ettiler. Arabamıza binip köyün dışına çıkasıya kadar aynalı bir sopa yedik köylülerden
Üstelik arabanın da ne cami kaldı ne çerçevesi..Araba da bizim gibi nasibini aldı, yamuldu..Köyün dışına çıktığımızda sinirimden Sadik'i bir posta da ben döveceğim de halâ gülmesi yok mu beni iyice tav etmişti. Neden güldüğünü sordum.
Sen dedi, Hocanın ne okuduğunu biliyor musun?
Bilmiyorum dedim.
Peki, Nisa nedir onu biliyor musun? Dedi, yine; Hayır' dedim.
Nisa, kadın demektir Arapçada dedi.
Hoca, Nisa Suresi'nin kadınların aybaşı dönemi ve o dönemde cinsel ilişkiye girmemelerini, temiz olmalarını filan okuyordu. Bunda ağlayacak ne var? dedi.
Doğrusu haklıydı. Ve o günden bu yana Nisa'nın kadın olduğunu hiç unutmadım,
Nisa adını ve koyunun kaval dinlediği gibi Kuran okunurken dinleyenleri gördükçe yediğim eşşek yükü sopa gelir aklıma...
İlk emri oku olan bir dine inananlar olarak nasıl bu kadar cahil kalabiliyoruz?
Gerçekten ilginç..
İşte bu noktada işgüzar din görevlileri ve dini çıkar kapısı haline getirenleri TEBRİK etmek lazım!!!

Abdullah YILMAZ
GIRGIR Dergisi Köşe Yazarı

Bir Bilge Derki;


"Ormanda bir ağaç kesilirse, Elinizde üç hikaye var demektir...
Ormanınki,ağacınki ve kesenin ki"



Kaynak: posta kutusu

mhmd
22-01-2009, 18:06
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş seklidir...
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Cami'de uyanıyorsunuz.
Bir tahta sandık içerisinde, herkes karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun, ve ağırbaşlı olarak.
Herkes etrafınızda, büyük bir itibar, iltifatl ar, çocuklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz.
Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.
Ne güzel, hazır maaş, hazır ev...
Altmışlı yaslara kadar garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.
Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün size hoş geldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz.
Herkes karsınızda el pençe divan...
Vücudunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor.
Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.
Diğer hormonal aktiviteler artıyor, fevkalade.....aman ne güzel günler başlıyor... derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.
Bu arada babanız ortaya çıkmış, 'fazla çalıştın' diyor 'artık eve dön, işi bırak, okumaya basla, harçlığın benden olsun...'
Keyfe bakar mısınız?
Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.
Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.
Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlı yor, araba kullanma derdi de yok artık....
Günün birinde sizi okuldan da! alıyorlar, 'evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna' diy orlar.
Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.
Derken anneniz bir gün size süt verme kararını alıyor ve başka bir keyifli dönem başlıyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.
Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.
Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.
Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.
Veeeeee....
En güzeli deeee......
Günün birinde müthiş keyifli bir geceyle hayatiniz bitiyor...

Can YÜCEL

mhmd
10-04-2009, 11:00
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben;

Özgürlüğün Resmi

Babası İspanya`nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi.

Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı.

Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı...

Çok üzülmüştü küçük kız. Babasına söyledi bunu, o da "üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?" dedi.

Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti.
Babası keyifle resme baktı ve sordu: "Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?"

Küçük kız babasına eğilerek, sessizce şöyle dedi :

"Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri...

Kaynak, özel posta kutumuz.

mhmd
18-04-2009, 13:51
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Musa (Aleyhisselâm)a ümmeti:
-Ey Musa! Sen nasıl olsa Allâh-u Teâlâ ile konuşuyorsun. Biz Rabbimizi yemeğe davet etmek istiyoruz, dediler. Musâ (Aleyhisselâm) da onlara:
- Allâh-u Teâlâ yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir, buyurdu.
Musa (Aleyhisselam) bir zaman sonra Tûr-u Sînâ’ya çıkıp, Mevlâ Teâlâ ile tekellüm buyurdu ve bazı münâcaatlarda bulundu. İşte bu esnada Allâh-u Teâlâ şöyle buyurdu:
- Ey Musa neden kullarımın davetini Bana bildirmiyorsun?
Bunun üzerine Musa (Aleyhisselâm):
- Ya Rabbi! Böyle bir daveti size gelip söylemekten haya ettim. Zira Senin Zâtı Ulûhiyetin onların söylediklerinden beridir, dedi.
Allâh-u Teâlâ Musa (Aleyhisselam)a:
- Ey Musa! Kullarıma haber ver, onların davetine Cuma akşamı geleceğim, buyurdu.
Musa (Aleyhisselâm) hemen gelip bu haberi kavmine bildirdi. Bu habere çok sevinen kavmi, derhal hazırlığa başladılar. Koyunlar, sığırlar kesildi. Kazanlar kaynadı, yemekler pişirilip sofralar kuruldu ve büyük bir ziyafet hazırlandı. Tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra da, hep birlikte misafirlerini beklemeye başladılar. Tabi epeyce bir müddet beklediler fakat ne gelen vardı ne de giden… Nihayet akşamüstü çok uzak bir beldeden geldiği halinden anlaşılan, yorgun argın, üstü-başı toza toprağa bulanmış bir ihtiyar çıka geldi ve:
- Ben çok uzak yollardan geldim, uzun süredir ağzıma bir lokma ekmek koymadım, karnım da çok aç, ne olur bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım, dedi. Ona dediler ki:
- Acele etme, biraz sonra Rabbimiz icâbet edecek o zaman hep beraber yeriz. Sen hele şu testiyi al da, su doldurup getir bakalım, böylece çorbada seninde tuzun bulunsun.
Böylece sofranın başında beklemeye devam ettiler. Akşam geçip yatsı vakti girdiği halde hala kimse gelmemişti. Ve böylece sabaha kadar beklediler, fakat beklenen misafir bir türlü teşrif etmedi. Tabi bu arada o uzak yoldan gelen yolcu daha fazla bekleyememiş “yolcu yolunda gerek” deyip çoktan gitmişti. Musa (Aleyhisselam) ve ümmeti de misafirlerinin gelmesinden artık ümitlerini kesmişlerdi.
Musa (Aleyhisselam) daha sonra Mevlâ Teâlâ ile tekellüm ettiğinde: “ziyafetler hazırladıklarını ve sabaha kadar beklediklerini, lakin teşrif buyurmadığını” Rabbisine arz edip bunun hikmetini sordu. Bunun üzerine Mevlâ Teâlâ buyurdu ki: - Ey Musa! Davetinize geldim, fakat Beni ağırlamadınız. Karnım aç dedim, siz Beni suya gönderdiniz, bir lokma ekmek bile vermediniz.
Bunun üzerine Musa (Aleyhisselam):
- Ya Rabbi! Bize sadece bir ihtiyar gelip karnının aç olduğunu söyledi. O da Senin sıradan bir kulundu, dediğinde Mevlâ Teâlâ:
- Ey Musa! İşte ben o kulum ile beraberdim. Şayet onu doyursaydınız, Beni doyurmuş olacaktınız. Onu aç olarak geri göndermekle beni geri göndermiş oldunuz.

Kaynak, özel posta kutumuz.

mhmd
07-05-2009, 10:16
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

"'Ah bana çıksa' dedirten büyük ikramiye, çıkanların çoğuna aile içi kavgalar, aniden çıkan akrabalar, haraç isteyen mafyalar ve pişman ettiren derin mutsuzluklar getiriyor

Ahmet Bayram geçenlerde Pendik'teki evinin banyosunda kendini kalorifer borusuna asmış halde bulundu.
Saat 23.00'te büyük kızı kapıyı zorlayarak banyoya girmiş ve babasının cesediyle karşılaşmıştı.
43 yaşındaydı.
Birkaç yıl önce Türkiye'de hemen herkesin yerinde olmak istediği adamdı.
Çünkü o bir 'piyango zengini'ydi.
Milli Piyango'nun 2005 çekilişinde, çeyrek biletine büyük ikramiye isabet etmişti. 1 milyon 250 bin TL'nin sahibiydi artık...
9 çocuğu vardı Erzurumlu Bayram'ın...
Ve işsizdi.

Peruk ve sevgili
Her çekiliş öncesi, umut kuyruklarında bekleyenlere 'Büyük ikramiye size çıksa ne yaparsınız?' sorusu sorulur.
Cevaplar tek kalemden çıkmışçasına sabittir:
'Ev alırım... Araba alırım... Muhtaçlara dağıtırım...'
Servet harcamalarında muhayyilemiz dardır. Ama her yeni servet sahibinin daha da acil bir eylemi vardır:
Eşini boşamak...
Ahmet Bayram da bu teamüle uymuş; ilk iş olarak eşini kapının önüne koymuş.
İstanbul'a taşınmış.
Kendisine kömür karası bir peruk almış.
Ve gece hayatına dalmış.
Gece kulübünde tanıştığı bir kadına abayı yakmış. Onunla evlenmiş. Kadın hamile kalmış.
O arada Ahmet Bayram kumara alışmış ve servetini kumarda harcamaya başlamış.
Ahmet Bayram büyük ikramiyeyi kazandıktan sonra ilk iş önce boşandı, sonra peruk taktı.
Eve dönüş
Sonrasını tahmin etmek zor değil:
Çeteler haraç için kapıya dayanmış. Tacizler başlamış. Huzursuz olmuş Bayram... Çocuklarını kaçırma tehditleri karşısında savcılığa başvurmuş.
Bu arada gece hayatı yoğunlaşıp kumar borcu arttıkça satın aldığı gayrimenkulleri birer ikişer elden çıkarmaya başlamış.
Satacak mal kalmayınca garibanlığına geri dönmüş.
Eski evine sığınmış.
Boşandığı eşinden, üzerine yaptırdığı gayrimenkulleri satıp kendisine para vermesini istemiş. Olumsuz yanıt alınca tartışma çıkmış. Ve Ahmet Bayram gece banyoya çekilip intihar etmiş.

Kaybedebilme kabiliyeti
Başına talih kuşu konup mutlu olanlar da vardır kuşkusuz; ne var ki, onlar adlarının duyulmasını bile istemiyorlar. O yüzden nasıl bir hayat sürdükleri bilinmiyor.
Bilinenler ise genellikle kısa mutlulukları hüsranla sonuçlananlar oluyor.
Bu türün en tanınmış örneklerden biri Mustafa Salgan'dı.
Üzerine 'Kaybedebilme Kabiliyeti' adlı bir belgesel çekilmiş yoksul bir piyango hastasıydı. Kazandığını bilete yatırıyor ve tutturuyordu ama 'hayy'dan gelen serveti aynı hızla 'Hu'ya gönderiyordu.
1979'da 100 bin liralık ilk ikramiyesini kazanmıştı. Aç yattığı bir gecenin sabahına zengin uyanmıştı.
Sonra 1982'de yeniden tutturdu: 30 milyon lira...
1984'te bir daha: 15 milyon lira...
Ve 1987'de 2 milyon lira...
Belgeseli çekildiğinde ise hala ayakkabı boyacılığı yapıyordu ve 'Beni yanlış evlilik yıktı' diyordu.

Varyemez amcalar
1985 ve 1997'de iki kez büyük ikramiyeyi kazanan Salih Bahtiyar ise kasaptı.
1997 çekilişinde rekor bir rakam sayılan 300 milyara konmuştu.
Başına gelenin anlamını o gece gazeteciler kapısına yığılınca anladı. Kendini eve kapattı. 'Talihli ben değilim' dedi. Gitmeyenleri satırla kovaladı.
Kendisine 5 katlı bir apartman aldı.
Mafya dadanır korkusuyla uzun süre kimseyle görüşmedi.
Hayatını da değiştiremedi. Kasabını et marketine dönüştürüp eski işine devam etti.
Onun dramı farklıydı:
Parası vardı ama mafya dadanır korkusuyla yiyemedi.
Tabii bir de para kokusuna gelen akrabalar sorunu var.
1995'in talihlisi Ayhan Yalçınkaya devlet memuruydu. 40 yaşında büyük ikramiyenin sahibi olunca memuriyete veda etti; ticarete atıldı. Ama önce babasıyla arası açıldı. Sonra hiç tanımadığı akrabaları ortaya çıktı. Tanıdıkları da borç için kapısına yığıldı.
Bütün dostlarını kaybetti. Huzuru kaçtı. Bir yıl dışarı çıkamadı. Nihayet nakit parası bitti. Hasta oldu; doktora gidemedi.
Son verdiği demeçte, 'Eskiden daha güzel bir hayatım vardı. Memurluğa dönmek istiyorum' diyordu.

Bıçaklanmak da var
Necati Yıldırım'ın durumu daha da fena...
2004 çekilişinde 10 trilyonluk ikramiyenin 4 talihlisinden biriydi. 3 çocuk babasıydı. Eskişehir'de otobüs işletmeciliği yapıyordu.
O da parayı alınca sökün eden ziyaretçilere dayanamayıp otobüs işletmesini kapattı. Ardından serveti yüzünden ailesiyle sorunlar yaşamaya başladı.
Bir kavgada öz oğlu tarafından bıçaklandı; boğazından yaralandı. Kavgayı ayırmaya çalışan anne ve diğer oğlan da bıçaktan nasibini aldı.
Bu talihlinin macerası da hastanede sonuçlandı.

Miras kavgası
Bu örnekler içinde bana en hazin geleni, Salih Gümüşçay'ın sonu...
Demirci olan Gümüşçay, 1989'da büyük ikramiyeyi vurduğunda 83 yaşındaydı. O yaşına dek tanımadığı yüzlerce akrabası çıktı ortaya bir anda... Salih dede ise tedavi gördüğü İzmir Devlet Hastanesi'nde tanıştığı bir hemşireyle evlendi giderayak...
Zengin olduktan bir yıl sonra da öldü. Ama çilesi bitmedi.
Normalde pek kimselerin ilgilenmeyeceği cenazesi paylaşılamadı. Mirastan pay almak isteyenler hak iddia ettiler. Akrabalık tespiti gerekti. 'Ölünce kurtulurum' sanan Salih dedenin mezarı, ölümünden beş yıl sonra açıldı. Bulgular doğrultusunda miras yeniden paylaşıldı.
Ve aniden gelen piyango servetinin sahiplerine, mezarda bile rahat olmadığı bir kez daha anlaşıldı.
Türkiye halkı anketlerde 'Mutlu musunuz?' sorusuna büyük ekseriyetle 'Eveeeet' cevabı veriyor ya...
Parasızlıktan olabilir mi?

ASLA GEÇ DEĞİLDİR Başka türlü harcamak da mümkün

Piyango milyarderlerinin hazin sonu, bana önceki yıl gösterime giren Rob Reiner imzalı bir filmi hatırlattı: 'The Bucket List'
Başrollerini Jack Nicholson ile Morgan Freeman'in oynadığı film, Türkiye'de 'Şimdi ya da Asla' adıyla oynadı.
Nicholson aksi bir hastane patronu rolündedir. Çalışanlarına kök söktürürken rahatsızlanıp kendi hastanesine yatar.
Koğuş arkadaşı, 45 yıl çocukları için çalıştıktan sonra hasta düşmüş bir tamircidir.
Hastanede dost olan iki ihtiyar, ömürlerinin son dönemecine girerken 'Ölmeden önce yapılması gerekenler'i liste yaparlar.
Tamircinin listesinde 'masum talepler' vardır:
'-Hiç tanımadığın birini mutlu et!
-Ağlayana kadar gül!' gibi...
Aksi patron listeye başka seçenekler ekler:
'-Muhteşem bir manzara seyret!
-Paraşütle atla!
-Dünyanın en güzel kızını öp!
-Dövme yaptır!'
Film bu iki çılgının 'Asla geç değildir' diyerek hastaneden kaçmalarını, ölümün üzerine yürüyüp son günlerini listedeki düşleri gerçekleştirmeye harcamalarını anlatır.
İki kafadar 'muhteşem manzara' için Kenya'da safari yaparlar, piramitlerde sohbet ederler, Tac Mahal'i gezerler, Çin Seddi'nde motor sürüp Tibet'e tırmanırlar; dövme yaptırıp paraşütle atlarlar, hayallerindeki arabalarla ralli yapmanın keyfini tadarlar.
Filmin sürpriz finali, servetle mutsuz olanlara adanılası bir mesajdır adeta...
Ama asıl mesaj, filmde anlatılan bir öyküde gizlidir:
Eski Mısır'da tanrılar, kullarına sırat köprüsünde sorarmış:
1)Yaşamında mutluluğu yakaladın mı?
2)Senin yaşamın, başkalarına mutluluk verdi mi?
Bu iki soru, hepimizin yaşam muhasebesi için hala kılavuz niteliğinde değil mi?
Sahi; büyük ikramiye size çıksa ne yapardınız?"
Can DÜNDAR

Kaynak, http://m.milliyet.com.tr/ArticleDetail.aspx?ArticleID=1090123

Bu iki soruya bizlerin cevabı ne olurdu?

mhmd
03-08-2009, 10:46
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Sevgili Beyaz Adam,

Doğarım, siyahım.
Büyürüm, siyahım.
Güneşlenirim, siyahım.
Üşürüm, siyahım.
Korkarım, siyahım.
Hastalanırım, siyahım.
Ve ölürüm, hala siyahım.

Ve sen, Beyaz Adam,
Doğarsın, pembesin.
Büyürsün, beyazsın.
Güneşlenirsin, kızarırsın.
Üşürsün, morarırsın.
Korkarsın, sararırsın.
Hastalanırsın, yeşilsin.
Ve ölürsün, grisin.

VE HALA UTANMADAN BANA RENKLİ DERSİN

vartor
03-08-2009, 18:30
Son zamanlarda duydugum, en gercekci siir

KızıL
03-08-2009, 18:32
güzelmiş mhmd sağolasın...

evrensel-insan
03-08-2009, 19:06
Saygideger mhmd;

Bu yazdigin siir; ters dusunce ve mantigi cok guzel acikliyor. Eline saglik.

Saygilarimla;
evrensel-insan

nogada
04-08-2009, 00:35
Güzelmiş cidden :D

mhmd
16-09-2009, 10:27
Madem başlığımızın esamesi okundu, ruhunu da şad etmek gerek.

"ÇEVRENİZDEKİLERE NİÇİN YARDIM EDERSİNİZ?

Bu soruya dört değişik tıynette insanın verilebilecek dört değişik cevabı vardır.

Birincisi der ki;
-Bunu, bir görev, ahlaki bir yükümlülük olarak görüyorum.
İkinsici;
-Ahlaki yükümlülük mü? Canı cehenneme. Eğer çevremdekiler ben yardım etmediğim için zor duruma düşerlerse lanetlenirim.
Üçüncüsü;
-Ben, görev ve yükümlülüklerle ilgilenmiyorum. Sadece bu insanlar için üzülüyor, onlara yardım etmek istiyorum.
Dördüncüsü;
-Neden böyle davranıyorum? Açıkcası, hiçbir fikrim yok. Böyle davranmak benim doğamda var, bütün söyleyebileceğim bu.

Bu dört cevabı kıyaslamak istiyorum.

Sonuncusu çok hoşuma gidiyor. Bilge veya bir azizin sözlerine benziyor.

Sonra üçüncüsü gelir. Tutkulu. Budistler gibi tutkulu ama belki biraz fazla düşünceli.

Birinci ve ikinci adamı kıyaslamak ilginç olabilir. İkisi de iddiacı ama nasıl da farklılar!

İkincisi, sevimsizliğine rağmen, neşeli ve esprili. Altın kalpli katı bir adama benziyor. Bundan utansa da sempatik birisi ve duygusal görünmek istemiyor.

Tanrının yerinde olsaydım bu üçünü cennete alırdım.

Ama o ilk adam! Tam bir canavar! Puriten bir gelenekten gelen okurlarımdan özür diliyorum hissetiklerime engel olmak artık elimde değil. Bu tür adamlar genelde fiyakacı, kendini beğenmiş, sofu, soğuk, hep kendine düşünen, iddiacı ve antipatiktir. Prensiplerle hareket ederler. Kimseye yardım etmeyen insanlardan bir şekilde daha beterdirler!

Şayet Tanrı olsaydım belki onu da cennete alırdım lakin biraz disipline olsun diye birkaç sene daha dünyaya yollardım."

Kaynak; Tao Sessiz, Raymond M. Smullyan, 75-76. s.

evrensel-insan
16-09-2009, 16:16
Saygideger mhmd;

Bir cevapta; sadece "yardim istedikleri icin, ya da sizin onlara yardim edebilecek durumda oldugunuz icin." olamazmi?

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
16-09-2009, 16:45
Değerli evrensel-insan,

O da 4. şıkka girer ve tahminimize göre bu cevap da sizden çıkar.
Durumunuz fevkaladenin fevkinde :)

mhmd
25-12-2009, 17:59
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

"Ben dürüst, hiç kanuni suç işlememiş, vergisini muntazam ödeyen, trafik kuralları dahil her türlü kanun ve kurala uyan bir vatandaşım. Bir şahsa hakaretim bile yoktur.......Ama başkaları tecavüz ediyor, alkollü araba kullanıp sakat bırakıyor, insan öldürüyor, hırsızlık yapıyor.v.s....ben onları vergimle hapishanede besliyorum ve çıktıklarındada mutlaka onlara iş veriyorum, ayrıca aramıza alıyorum ki tekrar tecavüz etsinler, sakat bıraksınlar, öldürsünler.

Ben de düşünüyorum, aklediyorum ve sistemde yanlışlar buluyorum. Sivil Toplum Kuruluşlarıyla çalışıyorum, yazıyorum, oy veriyorum..... Ama başkaları bölüyor, dağa çıkıyor, bomba atıyor, ağlamayana meme yok diye kırıyor, döküyor ve öldürmeye devam ediyor.......Ben onların maaşını ödüyorum, liderlerini besliyorum ve kardeşlerimi öldürdüğü için affetmeye zorlanıyorum.

Ben tek çocuk sahibiyim. Doğuramadığım ya da doğurtamadığım için değil. Sevgimi, ilgimi, bilgimi ve maddi gücümü en iyi şekilde bu insana yatırıp, onu onlarca insana bedel, akıllı, manevi değerler üretebilen ve yaşatabilen, kutsal sisteme saygılı bir insan yapmak istediğim için.....Ama başkaları 10âEUR(tm)larca çocuk dünyaya getiriyor. Korunamadıkları için değil. Sayısal üstünlük sağlamak için. Sevmiyorlar, ilgilenmiyorlar. O çocuk dağa çıkıyor, o çocuk kapkaç yapıyor, o çocuk tinerci oluyor, o çocuk okumadığı için özgür olamıyor ağasına maraba oluyor yada bakamadıkları için dedesi yaşındaki birisine 13 yaşında satılıyor ve 14 yaşında oda doğurmaya başlıyor........ Sonra benden o insanlara merhamet duymamı ve benden alınan vergiler onları beslemeye yetmediği için ayrıca çocuklarını okutmamı istiyorlar. Ben marabaların kızlarını okutayım ki ağaları kendi kızlarına kilolarca altın takılan 40 gün 40 gece düğünler yapabilsin. Evlerini ısıtıyorlar benim vergilerimle yada kimbilir o kömürleri satıp sigara parası yapıyorlar. Oysa ben bu kış zamlı doğalgazı nasıl ödeyeceğimi düşünüyorum. Onlar 10âEUR(tm)ar 10âEUR(tm)ar doğurduğu için işsiz kalıyorlar ve batıdaki fabrikaları doğuya taşımaya zorluyorlar. Öyle ya merhamet etmek lazım. Batıdakiler işsiz kalsada olur malum onların sesi çıkmaz. Oysa toprak reformu, aşiretleri çözmek kimsenin işine gelmiyor. Çünkü oy için 10 000 insanı ikna etmek kolay değildir ama ağasını ikna etmek kolaydır.

Ben daha maaşımı almadan vergim kesiliyor....... Ama başkaları vergi ödemiyor ve sıksık affediliyor. Benim maaşım belli. Ama stadyumda sünnet düğünü yapanın geliri nasılsa belli değil. Oysa biz evlendiğimizde düğün bile yapamadık.

Biz evlendiğimizde alacağımız mobilyalarla doğaya zarar vermişizdir endişesi ile nikaha gelen herkese şeker yerine yüzlerce ağaç fidanı dağıttık, doğadan aldığımızı doğaya geri verelim diye......Ama başkaları ormanı yakıp yerine ev yaptılar, sattılar, kiraladılar, zengin oldular ve 2B ile affoldular.

Benim babam ev alabilmek için 12 sene aynı işçi parkası ve pençeli ayakkabısı ile gezdi Çok şükür şimdi evleri var.........ama başkalarının babası devletin arazisi üzerine gecekondu yaptı şimdi müteahhite sattı ve bir sitede 60 dairesi var.

Ben dişimi fırçalarken suyu devamlı kapatıyorum. Meyve yıkadığım suyla balkonu yıkıyorum..v.s. Malum suyu israf etmeyeceğiz ya......... Ama başkaları golf sahaları yapıp çimleri için tonlarca su kullanıyor. Yada biryerlerde kaçak kullanıp para vermiyorlar.

Ben bakanımızında tavsiyesine uyarak saçımı havluyla kuruluyorum. Ayrıca Maliye bakanımızın kızına katkısı olsun diye evlerimizi tasarruflu ampullerle donatıyoruz. A+ makinelerimiz var....... Ama başkaları kaçak elektrik kullanıyor ve faturalarını ben ödüyorum.

Ben sağlık sigortamı istemesem bile ödüyorum........ama başkaları yeşil kartla gidip benim paramla muayene oluyorlar. Gerçekten ihtiyacı olana son kuruşuna kadar helal olsun. Ama bu ülkede kaç milyon yeşil kartlı var? Kaçı hak ediyor ?

Ben sabrediyorum, bir yaratıcının var olduğuna bunların bir imtihan olduğuna inanıyorum. Ben doğru yol, iyi iş (salih amel) den hedef ne olursa hiç bir gerekçe ile (cihad, takiye..vs) her ne olursa olsun taviz vermiyorum......Ama onlar takiye diyor, cihad diyor, bu daha iyi diyor, uyduruyor, dinimi bölüyor, kullanıyor.

Öyle uzunki bu liste...biliyorum uzun yazıları okumayı sevmiyorsunuz. Her türlü adaletsizliğe rağmen doğru bildiğim yoldan asla dönmeyeceğim. Çok sevdiğim bir fıkra ile bitireyim ;

Adamın biri dünyada hiç kimseye bir kötülük yapmamış, her türlü kurala uymuş, içmemiş, zina yapmamış, uyuşturucu kullanmamış, kimseyi pataklamamış. Neyse bir gün ölmüş büyük bir sevinç ve beklenti ile sorgu meleğinin önüne gelmiş
melek sormuş : içmemişsin
Adam : evet
Melek : Kimseye el bile kaldırmamışsın
Adam: evet
Melek : Kendi karından başkasına yan gözle bile bakmamışsın
Adam : evet
Onlarca sorudan sonra sorgu meleği yanındaki meleğe dönerek : bir çift kanat getirin
Adam heyecanla : Melek oluyorum değilmi?
Melek : hayır kaz oluyorsun"

Fıkradır ama doğruyu söylemek gerekirse korkum kaz olmaktır.

Kaynak, özel elektronik postamız

vartor
28-12-2009, 19:09
Sevgili mhmd,
Icinde biraz insanlik sevgisi olan, kaz olmayi, digerlerine her zaman tercih eder. Bencillik sadece ulkemize degil, butun dunya insanligina mal edilebilecek bir alcakliktir. Baskasinin yasamini, gelecek nesillerin hakkini ihlaldir.

mhmd
30-12-2009, 10:10
Katılıyorum değerli vartor.

Bunun için de doğru bildiklerimizle devam, doğruyu bilmeye devam diyoruz.

YAŞAMIN YANKISI
Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış.
Birden çocuk ayağı takılıp düşüyor ve cani yanıp 'AHHHHH' diye bağırıyor.
İleride bir dağın tepesinden 'AHHHHH' diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor.
Merak ediyor ve- ''Sen kimsin?'' diye bağırıyor. Aldığı cevap 'Sen kimsin?' oluyor.
Aldığı cevaba kızıp - ''Sen bir korkaksın!'' diye tekrar bağırıyor.
Dağdan gelen ses 'Sen bir korkaksın!' diye cevap veriyor.

Çocuk babasına dönüp- ''Baba ne oluyor böyle?'' diye soruyor.
- ''Oğlum'' der babası, ''Dinle ve öğren!'' ve dağa dönüp ''Sana hayranım!'' diye bağırıyor.Gelen cevap ''Sana hayranım!'' oluyor. Baba tekrar bağırıyor, ''Sen muhteşemsin!''Gelen cevap; ''Sen muhteşemsin!'.
Çocuk çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor.Babası açıklamasını yapıyor:

- ''İnsanlar buna yankı derler, ama aslında bu yaşamdır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.''

Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.

Kaynak, elektronik postamız.

evrensel-insan
30-12-2009, 20:09
Saygideger mhmd;

Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.-mhmd-

Bu sozun uzerine ciltler yazilir. Bosuna demiyoruz, eger kim oldugunu bilmek istiyorsan, ara sira da olsa aynaya bak diye. Yoksa, sen; senin icin degil; sana dogumdan itibaren verilen degerler/tabular icin hem yasarsin, hem de nedenini bilmeden bu degerlerin mucadelesini verir, herkesi degerlerine cekmeye calisirsin. Ah birey bilinci ah!

Saygilarimla;
evrensel-insan

matillda
02-01-2010, 19:57
Ben geyiğim...



Yukarıdaki cümleyle sonlanan bir fıkrada da bu vardı.

Çok güzel bir paylaşım olmuş yazıyı ilgiyle okudum, mhmd arkadaş
teşekkürler.

mhmd
23-12-2010, 09:52
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben...

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor
Neyi özlediğini,
Kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor
Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için
Bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum

Ay'ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor
Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığın, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek stiyorum

Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor
Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum
Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum
Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını;
Bir gölün kenarında durup gümüş Ay'a "EVET!" diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğun beni ilgilendirmiyor
Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan,
çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum
Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor
Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor
Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını, ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum..

Oriah Mountain Dreamer
(Kanadalı Bir Kızılderili)

mhmd
25-12-2010, 15:07
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben...

Leonardo da Vinci 'Son Aksam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği biril...erini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında,korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti,sayısız taslak ve eskiz çizdi.Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı,ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı..

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı.Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler.Zavallı,başına gelenleri anlamamıştı.Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu...

Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:'Ben bu resmi daha önce gördüm...''Ne zaman?' diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.'Üç yıl önce' dedi adam.. 'Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti...'

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır...Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

Paulo Coelho

deran
25-12-2010, 22:36
Kalpten gerçek bir farkındalığa sahip olduğunuzda kendinizi değiştirebilirsiniz.


Birisiyle olan ilişkinizde bir problem varsa, bu problemin içindeki kendi hatanızı farkedip etmediğinizi kendinize sorun. Ayrıca, diğer kişinin neden öyle davrandığını gerçekten anlayıp anlamadığınızı kontrol edin. Bunu anladığınızda, diğer kişinin değişmesini beklemek yerine kendinizi değiştirebilirsiniz.

EL_AkSa_ŞeHidLeRi
04-01-2011, 01:29
süper paylaşımların için teşekkürler mhmd..

devamını heycanla bekliyorum:)

mhmd
06-01-2011, 18:48
Bu günü bir güzelleme ile bitirelim.

...Verdiği sözü tutmuyor hayat ; Tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, ...bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demekki mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte ; Şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor ; Önü arkası pırıl pırıl bu bulutun ; Ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor... ''
Schopenhauer / Aşkın Metafiziği

Kaynak, Felsefe kulübü

mhmd
04-02-2011, 10:13
Amerika'nın gerçek sahipleri, istilacılarının tam tersiydi.
Ahlakta, düşüncede, davranışta, medeniyette...

Bildiklerini anlat, ama akıl vermeye kalkma;
Anlatılanları iyi dinle, ama hepsini... doğru sanma;
Sessiz kalmak bir şey bilmediğin anlamına gelmez;
Çok konuşmakta çok şey bildiğini göstermez;
Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun
bir insanı küçümsemek akılsızlık,
Çok büyük görmekte korkaklıktır.
Cesaret akıldan gelirse cesarettir,
Bilgisizlikten gelirse cehalettir...

Kızılderili Atasözü

mhmd
13-06-2011, 18:10
Çok Değerli Arkadaşlara Hitaben,

Habib Baba, 4. Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'
Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum. Binbir dil döker. Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...
'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'
Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...
Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'
Sonra 4.Muradda Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri gelmeye başlamıştır...
Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği, dostuna o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...
Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'
Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'
Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez..Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'
Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir...

Kaynak, özel elektronik postamız.

Katibe Bartleby
23-06-2011, 15:13
Dostum şiir çok güzel.
Tebrik ederim.

mhmd
29-06-2011, 14:55
Çok Değerli Arkadaşlara, Mutlu Yaşama Sanatının 5 Kuralı...

1- SABIRLA DÜŞÜNÜN
"Eğer topluma bir şeyler verebildiysem, bu, sabırla düşünebilmem sayesindedir." Sabırla düşünmeye yeterince vakit ayırmıyoruz ne yazık ki! Einstein der ki: "Çok zeki olduğumdan değil, problemlerle çok zaman geçirdiğim için bunları başardım." Her gün belli bir bölümü "düşünme" için ayırırsanız, problemlerinizin önemli bir bölümünü çözmek için harika bir firsat yakalarsınız. Hatta hatta, kendi problemlerinizi çözmekle kalmaz, toplumun problemlerini de çözebilirsiniz. Dünyayı değiştiren büyük dehaların ilk adımlan sabırla düşünmek olmuştur.

2- NEZAKETİ ELDEN BIRAKMAYIN
"Nezaket, düşman yaratmadan taşı gediğine koyma sanatidır." Hz. Süleymen der ki: "Kibar bir cevap gazabı geri püskürtür; ama sert bir söz öfkeyi körükler. Doğru yer ve zamanda, doğru şekilde söylenmiş bir söz, gümüş kutudaki altın elmalara benzer." Nezaketimiz, sağduyumuz, duyarlılığımız ve zarafetimiz yaşamımızın parlatıcısıdırlar.

3- KÖPRÜLER KURUN
"Birçok duvar inşa etik ama köprü kurmayı unuttuk." Tony Robbins'in dediği gibi ""Yaşamınızın kalitesini ilişkilerinizin kalitesi belirler." İşte bu yüzden duvar yerine köprüler kurmalıyız. Hoşsohbet olmalı, dertlilerin derdini dinlemeli, elimizdekini paylaşmalıyız, insanlarla iletişim ve muhabbet içinde olmalıyız hep. Duvarlar yaşamı durağanlaştırır, gelişime set çeker; köprüler ise hayattaki sevgi ağını sudaki halkalar gibi hızla genişletir.

4- BİLGİYİ KOVALAYIN
"Eğer diğerlerinden daha ilerisini görebilmişsem, bunu devlerin omuzlarına basarak başarabildiğimi söylemeliyim." Tekerleği bir daha icat etmeye gerek yok. İlerleme kaydetmek için, bizden önce başarılanların üzerine bir şeyler koymalıyız. İşe başkalarının bildiklerini öğrenerek başlayabiliriz. Bilginin peşinden koştuğumuzda, stratejik olarak devlerin omuzlarında pozisyon alırız bir anlamda. Böylece diğerlerinin göremediklerini görürüz.

5- HAKİKATI ARAYIN
"Bir insan gerçek olmayan şeyleri hayal edebilir, ama sadece gerçekleri anlayabilir; eğer bir şey gerçek değilse, onun gerçek anlamda anlaşılması diye bir şey söz konusu olamaz." Gerçek ağırdır, bu yüzden çok az kişi onu taşıyabilir. İşte bu "çok az" kişiden biri olmak gerek. Pascal der ki: "Ruhun hakikatle bir kez genişledi mi, onun eski boyutlarına dönmesi artık mümkün değildir."

Kaynak, Süper Beyin Dergisi, Mayıs-Haziran 2011

kasarsis
20-07-2011, 02:56
Habib Baba, 4. Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.



4. muratın eşcinsel olduğuna dair bir film vardı
İstanbul Kanatlarımın altında


bu hikaye bunun üzerine
değişik bir bakış açısı getiryoo
☺☺☺