Orijinalini görmek için tıklayınız : Evrim Gerçeği ve Adım Adım Aydınlanma.
Sitemize sık sık *Evrim Teorisi ile bilgileri HY türü internet sitesinde okuduklarından ibaret olan arkadaşlarımız gelmektedir. Çeşitli başlıklar altında "Evrim Teorisi" eleştirilmekte, hatta çökertilmektedir. (!) Ancak yazılanları okuyunca aslında Evrim Teorisi'nin aslında hiç bilinmediği ortaya çıkmaktadır. Birileri ,şiddetle karşı oldukları teori hakkında nerdeyse kulaktan dolma denebilecek bilgilerin dışında hiç bir şey bilmemektedir...
Bu başlıkta belli bir sıra takip ederek en basit düzeyde Evrim Teorisi nedir konusunu işlemeye
çalışacağım. Sitemizde meslekten (biyolog) olan arkadaşlar var. Bu arkadaşların da kendilerine
çok zor gelse de, en basit düzeyde evrim teorisini anlatmaya çalışacağım yazı dizisinde bana yardım edeceklerini umuyorum. Hedefim ,çoğunlukla yapıldığı gibi moleküler düzeyde ancak "meslekten" profesyonellerin tartışabileceği bir tartışma sürdürmek olmayacaktır. Benim
amacım en genel hatları ile "Evrim Teorisi"ni anlatmak olacaktır.
Başlığa seçtiğim isim konusunda bana ilham veren Pante'nin Dini Gerçekler ve Adım Adım *aydınlanma oldu. Umarım telif hakkı istemez.
Son olarak bu başlıkta gereksiz ve çoğunlukla *"Şimdi biz tesadüfen mi olduk?" ve ya "insanlar maymundan geldiyse niye hala ortalıkta maymunlar dolaşıyor?" gibi soruları görmezden *geleceğimi ve ısrarı halinde gayet demokratik *:lol: biçimde sileceğimi peşinen bildireyim.
Evrim konusunu bende çok merak ediyroum evrim hakında bilgim yok denecek kadar az ne evrimin olduğuna nede yokluğuna inanıyorum hani nasıl derler agnostik gibi birşey sanırım:D olabilirde olmaya bilirde
Evrim sürekli devam ediyor değilmi ? Sürekli devam ediyorsa kopan bir insanın bacağı neden eskisi gibi kendini yenileyemiyor sonuçta o bacağın oluşması için gerekli şeyler daha önce oluşmamışmıydı?
Evrimi sevgili liop ve Dilaverin bir kaç açıklamasından okumuştum fakat yeterince bilgi alamadım bu konu gerçektende faydalı olacağına inanıyorum ....
Sn. pante' ye katılıyorum.
Sevgili Frodo;
Başlıkla ilgili telif hakkı olarak, " Evrim Gerçeği ve Adım Adım Aydınlanma" topiğinin dolu dolu ve tatmin edici konular içermesini talep ediyorum. :)
Karşılıklı boş polemikler yerine, aydınlatıcı konular yer alırsa, Darwin'den bu yana olan gelişmeleri ve bulguları da içerirse mükemmel olur.
Bence benim yazım da dahil, ilk yazıların tümünü sil. Önce konular başlasın. Soru ve tartışmalar sonra gelsin. Özellikle abuk sabuk sorular içeren mesajları, konuyu dejenere etmeye, sulandırmaya yönelik olanları hiç tutma ve mesaj sahibini uyar. Topiğin ciddiyetini koruyalım.
matrak geçmek isteyenler Cemal'in ya da Mep'in dükkanına. :)
elif_antro
02-04-2007, 17:34
Sayın Frodo;
Bence yazınıza biyologların yanı sıra antropologlarda katkıda bulunmalı.Sonuçta evrim konusu aslen onların alanı değil mi? Tabii benimki sadece bir öneri... :!:
sazanları tatmin açısından kambriyen den başlamak lazım
Darwin ünlü Beagle gemisine 2.Biyolog olarak atandığında (ki bu araştırma gemisinin resmi biyologu değildi) inançlı bir Hıristiyan’dı. Kendisinin ve biyoloji biliminin kökten değişecek“ kaderine” yolculuk yaptığını şüphesiz ki bilmiyordu.
Daha yolun başındayken bir balina avı gemisinin kaptanı, Sandwich adalarına özgü bir bit türünün Avrupalı’larda yaşayamadığını söylemişti. Bit çeşitleri aynı atadan ayrılmadıkça bunun nasıl olabileceğini sormuştu kendi kendine. “Eğer parazitler gerekliyse , yaratıcı neden bir çeşit bit yaratmamıştı ki ?”
Darwin’in *oldukça uzun sayılacak bir süre bekleyerek yayınlamaya cesaret ettiği Türlerin Kökeni adlı kitapla ortaya koyduğu “Evrim Teorisi” belki de üzerinde en çok tartışılan bilimsel teoridir. Daha da ilginç olan Darwin’in kendi teorisini adlandırırken “evrim” (evulution) kelimesini kullanmamasıdır. O değişikliklerle türeyiş diyordu kendi teorisi için.
Ama tuhaf olan onun hakkında çok seyler söylenmesine ragmen “meslekten” olanlar dışında üzerinde görüş bildirenler tarafından çoğunlukla bilinmemesidir. Peki bu popülerliğini “pek bilinmeyen bir teori” olarak neye borçludur ? Ortak kökenden ,değişikliklerle türleşmenin teorisi olan evrim teorisi , binlerce yildir insan belleğinde köklü biçimde yerleşmiş “yaratılış” inancına meydan okuduğu için mi gündemden hiç düşmemektedir. ?
Dünya üzerinde var olan *milyonlarca canlı türünün ,ayni kökenden geldiğini söylemek oldukça cesur bir tutumdur. Ancak “tanrının suretinde” yaratılan insana da , doğadaki bu sürekliliğin bir parçasıdır diye bahsetmek *asıl kavganın koptuğu noktadır..
Peki dilimizden hiç düsürmedigimiz “evrim” sözcüğünün anlamı ve çağrışımları , teori ile ne denli uyumlu ? Ve neden Darwin ve 19.yy evrimcileri bu sözcüğü kullanmamaya özen gösteriyorlardı ?
TDK sözlüğünde evrim sözcüğü söyle tanımlanıyor : “Zaman içinde birdenbire olmayan Kesintisiz, niteliksel ve niceliksel gelişme süreci.” Darwin, Lamarck vs Haeckel ,evrim teorisinin 19.yy daki büyük isimleri latince “evolvere” sözcüğünden gelen “evulution” kelimesini ,en azından kitaplarının ilk baskılarında özenle kullanmadılar.
Bu çelişkinin açıklanması için iki olguya dikkat çekmek gerekiyor. Birincisi Tdk sözlüğünde dikkat edeceğimiz “gelişme” kavramı. Yani evrimin dildeki algılanışı ile basitten karmaşığa zorunlu bir gelişme süreci olması ile Evrim Teorisinde böyle bir zorunluluğun öngörülmemesi. Darwin sürekli olarak kendine hatırlatma gereği duyduğu bir düstura sahipti: “Asla ,üstün ya da aşağı demeyeceksin”. Eger bir amip kendi çevresine bizim kendi çevremize sagladigimiz kadar iyi uyum sağlamışsa bizim daha “üstün” olduğumuz iddia edilebilir mi ? Kısaca Darwin “evrim” sözcüğünün içerdiği kaçınılmaz ilerleme kavramından uzak durmaya çalışıyordu.
İkinci olarak Darwin Türlerin Kökenini kaleme aldığı dönemde var olan bir “evrim” teorisi mevcuttu ve Darwin’in evrimciliği ile ilgisiz bir yaklaşıma sahipti.1744 yılında Alman biyolog Albrecht von Haller evrim sözcüğünü bir “önoluş” teorisini tanımlamak için kullanmıştı. Bu insan embriyosunun önceden oluşmuş insanlardan geldiğini, bir tür Rus matruşkası gibi kökeni Adem’in erbezlerine kadar giden “minnacık insanlardan” geldiğini savunan bir görüştü. Yani embriyolar aslında sadece boyut olarak büyüyen minicik ve tam insanlardı. Görülemiyorlardı çünkü çok küçüklerdi. Dünyanın yaşı da dinsel inanışa göre M.Ö 4004 yılında başladığı için ,bize bugün çok tuhaf gelse de kabul gören bir görüştü.
İste bu iki nedenle Darwin ve diğer evrimci bilim insanları evrim sözcüğünden özenle uzak durmaya çalıştılar. Evrim sözcüğünün değişikliklerle türeyişle eş anlamlı kullanılmasını Victorian Ingiltere’sinin “alimlerinden” Herbert Spencer’e borçluyuz.(!) Kendisi ile gurur duyan bir Victoria dönemi alimi için evrenin gelişim sürecini yöneten ilke ilerlemeden başka ne olabilirdi ki ? Böylelikle organik değişimin organik ilerleme olarak anlaşılmasının yolu açildi.
Evrim kuramının babası, organik değişikliğin yalnızca değişen çevreye daha iyi uyum göstermek anlamına geldiğini, ilkesel bir ilerleme ya da gelişme ile ayni anlama gelmediğini söylerken yalnız kalmıştı. O kendine “asla üstün ya da aşağı demeyeceksin” diye hatırlata dursun evrim teorisi zihinlere kaçınılmaz bir mükemmele doğru gelişim olarak yer etti.
Şimdi forumlarımızda zaman zaman rastladığımız “evrim bunu niye çözmüyor” tarzı yaklaşımların,
evrime, yani sürece verilen isme neden bir yaratıcıya atfedilen özellikler vermesini daha iyi anlayabiliriz.
DOĞAL SEÇİLİM –YAPAY SEÇİLİM...
“1979 da 1 ton fildişi için 54 fil öldürmek gerekiyordu şimdi ise 1 ton fildişi için 113 fil öldürmek gerekiyor, çünkü artık büyük fil bulmak güçleşti ve küçükler öldürülmeye başlandı. (Bu rakamlar açlıktan ölen yavru filleri içermiyor.) Çok trajik olan ise henüz bebek denecek kadar küçük yavru fillerin bile küçücük dişleri için öldürülmeye başlanmış olması.”
http://www.ntvmsnbc.com/news/42254.asp#BODY
Bu fildişi avcılarının “yakınmalarından” alınmış oldukça acıklı(!) bir hikaye. Ama burada evrimin nasıl çalıştığına dair belirgin bir ipucu var. Erkek fillerin irileşmesi ve buna bağlı olarak göreli büyük dişlere ulaşması onlara eş bulmada avantaj sağlar. Diğer erkek fillerle rekabetinde ve mücadelesinde ona üstünlük verir. Genlerin aktarılmasında iri fillerin baskın bireyler olması, sonraki kuşaklarda da iri fillerin ortaya çıkışını destekler. Peki olan nedir ? Kendi tarihini tutma becerisi geliştirmiş bir primat (insan) süs eşyası yapmak amacıyla ilk hedef olarak iri filleri seçer. En az enerji ile maksimum fayda sağlamak amacındadır. Bunu yaparken fillerin gen havuzuna müdahale etmektedir. Gen havuzunda iri fillerin genleri azalır, çünkü genel popülasyon içerisinde iri filler artık daha azdır...
Bu örnek insan müdahalesi nedeniyle trajik unsurlar içerse de, doğal seçilimin en yalın biçimiyle nasıl gerçekleştiğini bize anlatır. Çok kısa bir dönem içerisinde evrenin tarihinde salise değeri taşımayan bir sürede, fillerdeki biçimsel değişikliği göstermesi açısından ilginçtir. Filler kendi yaşam alanında gerçekleşen çevresel bir etkene biçimsel bir değişiklikle cevap vermiştir. Bu noktada özenle altını çizmemiz gereken şey yazınsal bir ödün olarak “iradi” bir tercihten bahseder gibi söz ettiğimiz şey, aslında evrim mekanizmasının doğal sonucudur. Yani filler, “eyvah insanlar dişlerimiz için bizi öldürüyorlar biz de artık büyük dişler üretmeyelim” diye karar almazlar.
Günümüzden 12000-13000 yıl önce yok olmuş bir tür olan İrlanda Sığını çevresel koşulların bir türün kaderini nasıl belirleyebileceğinin ilginç örneklerinden birisidir. Hemen hemen eksiksiz fosil iskeletleri bulunan ve bu günkü geyiklerle doğrudan akraba olan bu tür yok olmuştur. Oldukça iri bir hayvandır. Karşılaştırma için irice bir atı göz önüne getirelim. Ama onu ilginç kılan bu iriliğinin yanında inanılmaz büyüklükte boynuzlarıdır. Genişliği 4 metreye ulaşabilen boynuzları ile muhteşem bir görüntüsü vardır. İrlanda otlaklarında doğal bir düşmanı olmayan, yalıtılmış bir ortamda fizik yasalarının elverdiği kadar irileşen bu hayvan, 12-13 bin sene önce yaşanan buzul döneminin ardından İrlanda’da çok hızlı gelişen ormanların, ve aynı dönemlerde adalara ulaşan insanların yarattığı çevresel değişikliğe ayak uyduramamış ve evriminin desteklediği, ağırlığı 40 kg ulaşabilen boynuzlarının kurbanı olarak tarihe veda etmiştir. Çünkü otlaklarda sorun olmayan hatta ona genlerin aktarılmasında avantaj sağlayan boynuzları artık sıklaşan bitki ve ağaç örtüsü içerisinde hareket kabiliyetini sınırlamaya başlamıştır.
Doğal seçilimi anlayabilmek için çok yakından bildiğimiz bir türe canis lupus’a göz atmakta
fayda vardır.
Aşağıdaki fotoğraflarda bulunan hayvanlar *memeli taksonometrisinde aynı tür olarak kabul edilirler. Bildiğimiz Kurt. Bilinen 300 e yakın köpek soyu vardır. Minyatürlerinden devlerine kadar hepsinin derilerinin altında canis lupus yatar. Araştırma sonuçları Kurt’un günümüzden 30 bin yıl önce iki farklı coğrafyada iki kez evcilleştirildiğini göstermektedir. Kurtların arasında insana daha yakın, uysal özellikler gösteren bireyleri bu evcilleşmede öncü rolü oynamış görünmektedirler. İnsan bu evcilleşmede seçicidir. Kurt bu sürece girdiği andan itibaren yavrulardan uyumlu ve uysal olanların evcil kurt popülasyonuna kabulü ve aykırı olanların dışlanması ilkesine tabi tutulur. Kurt açısından bunun bedeli yiyecek için insana ihtiyaç duymasıdır. Yabanıl kurdun doğası tehlikelerle ve sürprizlerle dolu bir dünyadır. Avlanacak bir zeka yeteneğine, avlarını parçalayacak vahşiliğe sahip olmak zorundadır. Düşmanını ipnotize edecek kadar etkili bakışa sahiptir. Ancak evcilleşmeyi seçen kurdun bu gün bilinen en güçlülerinden Kangal köpekleri eğer sahibi bir ölü hayvanı parçalamaz ise onu parçalayıp yiyemez. Köpek insanın elini yalayarak beslenmenin bedelini beyin sığasında ve çene kemiğinde küçülme ile ödemiştir. Labrador soyundan yetişkin bir köpek Kurtla aynı büyüklüktedir ama beyni 1/5 oranında küçülmüştür. Peki bu anlattığımız canis lupus örneği ile evrimin ilişkisi nerdedir.? Yapay seçilimde “hedef” baştan bellidir. Sahibine karşı uysal, koruyucu ve avlanmada yol arkadaşı olacak bir hayvan türetilmiştir. Doğal seçilim ise bunlarla ilgili değildir. Bir önceki mesajda anlatmaya çalıştığım gibi doğal seçilimin belli bir hedefi yoktur ilkesel bir ilerleme gözetmez. O çevresel koşullara “en iyi uyumu” gözetir.
İrlanda sığını örneğindeki gibi önce büyümeyi ve muhteşem boynuzları desteklemiş sonra
çevresel koşullardaki değişiklikle bu ayrıcalık ve avantaj yok oluşa neden olmuştur.
http://www.evcilkopekler.com/fotolar/dahakucuk1113453185bedlington_terrier_5.jpghttp://www.evcilkopekler.com/fotolar/1113564898great_dane_6.jpg
http://www.el-aziz.net/data/thumbnails/261/wolf_3.jpg
Klasik Nuh’un gemisi hikayesini bilmeyen yoktur. Bu hikayede “özgün” bir yan vardır. Anlaşılan o ki Nuh ilk taksonometislerden biriymiş. Gemiye hangi cinsi alıp almayacağına karar vermiş olmalı. İyi de ciddi bir problemi olmalı. Cins ya da tür nedir ki ? Örneğin Savan filleri ile orman fillerinin DNA incelemeleri *onları bir türün alt familyaları olmaktan çıkarmış durumda. Henüz kimse bu iki fil türünü çiftleştirmeye cesaret edemedi ama yapılan incelemeler iki farklı tür olduğunu gösteriyor. Türler cinsel bariyerlerle yalıtılmış bağımsız Cumhuriyetlerdir. Ama tüm farklı görüntülerine rağmen Kurt ile köpek hala yabanıl ortamlarda gen alışverişinde bulunuyorlar.
Stabil olmayan bir dünyada acımasız bir yaşam mücadelesi veren canlılar, değişen koşullara
sadece biçimsel değişikliklerle mi cevap verirler ? Ortak atadan gelerek inanılmaz çeşitliliğe
ulaşan canlı türlerinin bu farklılaşmasının altında yatan nedir ?
Darwin “ Tavusların kuyruklarındaki tüyleri görünüşü her baktığımda beni hasta ediyor”
derken bireylerin hayatta kalma olasılığını azaltan *ve bütünüyle cinsel çatışmanın ürettiği garip organlara işaret ediyordu ve açık yüreklilikle bunu yazabiliyordu. Eğer doğal seçilim uyumlu olan değişikliklerin sonraki kuşaklara aktarılması ise bu tür örnekler evrime karşı kanıt gibi dururlar. Bir önceki mesajda yazdığım İrlanda Sığınının muhteşem boynuzları gibi..Aslında sorunun çözümü yine bir varolma savaşında yatar. Ancak bu varolma savaşının özel bir biçimidir. Bu sefer mücadele, doğa koşullarına ve başka canlılara karşı verilmemektedir.
Evrim iki aşamalı bir sınavdır. Başarılı olmak için ikisinden de geçmek gerekir. İlk sınav yeterince büyüyebilmek için *uzun yıllar hayatta kalabilmektir. İkincisi ise soyun sürmesi için ne kadar yavru yapabildiğine göre aldığın nottur. Tavus’un kuyruğu ya da İrlanda Sığınının boynuzları bu savaşın ne kadar çetin geçtiğini gösterir. Ne kadar büyük ve gösterişli organlara sahip olursanız genlerinizin devamını o kadar garantiye alırsınız. Reklama yatırılan sermayedir bir anlamda . Ve ayırdığınız bu sermaye asıl işiniz olan hayatta kalmayı riske etse de bu göze alınması gereken bir risktir.
Bazı balık türleri başlangıçta küçük vücutları ile yaşamlarına erkek olarak başlayıp , belli bir büyüklüğe ulaştıklarında dişiliği seçerler. Mantık yalın ve tutarlıdır. Küçük vücutları ile istenenden fazla sperm üretme şansına sahip olduğu için erkek, irileştiğinde de garantili büyüklükte yumurta üretebileceği için dişi olmayı seçer.
Mavi solungaçlı güneş balığının erkekleri bu cinsel rekabette başarılı olabilmek için çok ilginç bir yöntem kullanır. Yalanlarla ve “boynuzlamalarla” örülü ilginç bir stratejidir bu. Bu türün erkekleri 2 yaşına geldiklerinde bir karar vermek durumunda kalırlar: Ya büyümeye devam etmek için erginliklerini ertelerler ya da “erkek” olmaya karar verirler. Birinci gruptakiler daha 6 yıl boyunca erginleşmeyi düşlerken 2. gruptakiler küçük birer erkek olurlar. Erişkinliği erteleyenler diğer kardeşlerinden yaklaşık iki kat büyüklüğe ulaştığında, artık kendine ait bir bölgesi vardır. Küçük erkekler bu bölgelerde travestiler gibi rol yaparlar. Aldıkları risk aşktan başı dönmüş iri erkeğin ateşli kurundan başka bir şey değildir.Dişiler *ise büyüklerle eşleşmek eğilimindedir. İri erkek güneş balığı kendi bölgesine bir dişiyi “attığında” bir anda travesti rolündeki erkekler ortaya çıkıp spermlerini yumurtaların üzerine boca edip ortadan kaybolurlar. Böylece genlerinin gelecek kuşaklara aktarılmasında en az iri ev sahipleri kadar başarılı olurlar.
Seksüel seçim, gerek diğer erkeklere üstünlük kurmak için gerekse dişiler tarafından beğenilmek için erkeklere garip aksesuarlar takarak çeşitliliği artıran unsurlardan biri olarak karşımıza çıkar. Ve yine bu değişiklikler bireylere sağladığı avantajlar nedeniyle doğal seçilim tarafından desteklenir.
Buraya kadar en kaba şekliyle, doğal ya da doğal olmayan yöntemlerle canlıların değişebileceğini anlatmaya çalıştım. Ama ortada can alıcı bir sorun var. Değişikliklerin sonraki kuşaklara nasıl aktarıldığı..
“Deve kuşları toy kökenli bir kuşken, uygun çevre koşullarında irileşmiş, bu irileşme sonucunda *düşmanlarından uçarak kaçmak yerine onlara tekme atarak *kendini korumaya başlamış, bacakları güçlenirken kanatları körelmiştir.” Akla uygun gelen bu açıklama , evrim konusunda genellikle düşülen yanlışlara “biraz” karikatürize edilmiş bir örnektir. Eğer kazanımların aktarılması gerçekleşseydi evrime gerek olmazdı. Evrimin mekanizması tüm yalınlığına rağmen bu örnekteki gibi çalışmaz.
Bir demircinin bilekleri bir bankacının bileklerinden daha kalındır. Ama her ikisinin de çocuklarının bilekleri ortalama ölçüde olur. Ama şişman insanların çocuklarının da genellikle şişman olduğunu gözlemleyen herkes,alışkanlık ve yaşam biçimi ile kalıtımı karıştırmaya yatkındır. Örneğin şişman insanların beslediği kediler de “genellikle” şişmandır.
Doğadaki tüm canlıların çevrimi “üreme” üzerine kurulu gibidir. Eşeyli ya da eşeysiz üreme üzerine inşa edilmiş bu canlılığın temelinde ise “kendinin” kopyasını yapma yatar. Bir erkek ürettiği spermde, bir dişi de ürettiği yumurtada en kaba tabirle kendi kopyasını oluşturur. Bir pazaryeri olarak kabul edilebilecek ortamda, çiftleşmede de kendi kopyalarının ortaya çıkması için karşı cinsle pazarlığa oturur. Bu aslında, belli anlamda (tüm pazarlıklar gibi) uzlaşmayı ya da sorunları içinde barındıran bir danstır. Ancak kendinin kopyasını oluşturmada canlılar kusurludur. En temel yapı parçacıklarının (dna) kopyalanmasında hatalar oluşur. Üstelik bu bozulmayı önleyecek mekanizmalara sahip olunmasına rağmen. Rastlansal hatalar
(mutasyon) kaçınılmazdır. Mutasyonların çoğunda sorun erkeklerdedir. Çünkü bir memeli erkek ortalama olarak 200 milyon sperma üretir. Ne kadar çok kopya oluşturursan o kadar hata yapma olasılığın artar. Oysa dişiler genellikle az sayıda yumurta üretir.
DNA’nın giderek daha ayrıntılı haritalanması ve genetik biliminde gelişmeler bize bu konuda üzerinde tartışılamayacak kadar kesin ipuçları verir. ABD silahlı kuvvetleri askerlerin genetik kayıtlarını tutar. Karşılaştırmak için ailelerin de kayıtlarına ihtiyaç duyulur. Dikkati çeken, her 40 ata-yavru karşılaştırmasında 1 mutasyonun *varlığıdır.
Döllenme aşamasında ortaya çıkan bu farklılaşmalar kalıtım yolu ile gelecek kuşaklara artırılır. Kalıtımda esas olan bilginin değil parçacıkların aktarılmasıdır. Kalın bilekli demirci çocuklarına kalın bilekler miras bırakmaz ama ürettiği spermlerde ortaya çıkan değişiklikleri yavrusuna aktarır. Ortaya çıkan mutasyonlar çoğunlukla zararlıdır ve doğal seçilim tarafından “çevre” koşullarına uyum sağlayamayacağı için yok edilir. Burada çevre yaşanılan doğal ve hatta kültürel çevredir. Şimşekleri çekmek pahasına biraz uç bir örnek vereyim ; insanın avcı toplayıcı olduğu bir dönemde salaklık öldürücü bir mutasyondur. İnsanın atası zeki, çevik, dikkatli olmak zorunda idi. Aksi halde erginleşmeden yok olurdu. Ama günümüzde bu mutasyon çoğunlukla can sıkıcı olmakla beraber cevremizde bir sürü rastlayacağımız bireylerce kararlılıkla sürdürülmektedir. (*)