PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : KENDİNİ AÇIKLAMAYA CESARET EDEMEYEN İMAN


06-05-2007, 21:34
Aşağıdaki makalenin yazarı Jerry A. Coyne Chicago Üniversitesi Biyoloji Bilimleri bölümünde Ekoloji ve Evrim şubesinde profesördür. Evrim üzerine pek çok kitabı olan Coyne'un aynı zamanda makaleleri de vardır. Makaleleri sadece bilimsel dergilerde değil, günlük gazetelerde de yayınlanmaktadır.

Bu makalenin 2. bölümünden çeviriye başladım, çünkü 1. bölümü daha geniş bir şekilde
duruşma sonrası bilgiyi de içeren "Evrim _ Akıllı Tasarım Davası - ABD 2005" başlığı ile aktarmıştım.

http://www.turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=5724

Aşağıdaki makale bu duruşma öncesinde yazılmıştır. Bu davaya özel önem verilmesinin nedeni, ilk defa Evrim - Akıllı Tasarım'ın Federal mahkemelerde karşılaşacak olmasıydı. Sonucunda "Akıllı Tasarım"ın mahkum olduğu bu duruşma sonrasında AT'cilerin sorunlarını Federal mahkemelere götürmeyecek seviyede tuttukları anlaşılıyor. İnternetten yaptığım tarama, halen ABD'de 16 eyaletin okullarında evrim - akıllı tasarımın eyalet mahkemeleri ve daha düşük seviyede tartışmalı olduğunu gösterdi.
*

KENDİNİ AÇIKLAMAYA CESARET EDEMEYEN İMAN
Akıllı Tasarıma Karşı Açıklama

- II -

Akıllı tasarım veya AT, yakın zamandaki yasal sınırlamaları atlatmak için bir grup ateşli taraftarın akıllıca işledikleri, dinci yaratışçılığın en son bilimdışı canlanmasıdır. *AT iki kısımda gelir. Birincisi, Darvinizmin, köken, yaşamın gelişmesi ve çeşitliliği hususunda ölümcül derecede kusurlu olduğu hususunda evrimsel teorinin basit bir eleştirisidir. İkincisi ise, doğaüstü bir akıllı tasarımcı tarafından yaratılması sonucuyla, yaşamın ana özelliklerinin daha iyi anlaşılacağı savıdır. Dolayısıyla AT'yi anlamak için önce modern evrim kuramını (Darwin sonrası değişiklikleri de dikkate almak üzere Yeni-Darvinizm olarak da adlandırılmaktadır) anlamalıyız.

Başlangıçta evrimin "sadece bir kuram" olmadığını usa vurmak önemlidir. Evrim hem bir kuram hem de bir olgudur. Bilim adamı olmayanların kuramı sıklıkla öngörü veya kaba tahminle eşledikleri halde Oxford Sözlüğü bilimsel bir kuramı "bir açıklama veya bir grup olgular veya fenomenler hususunda ele alınan bir plan veya bir beyanlar veya fikirler sistemi; bilinen olgulara ait kabul edilmiş veya ileri sürülmüş ve deney veya gözlemle onaylanmış veya saptanmış önerme" olarak tanımlar. *Bilimde teori, doğadan gelen bir veri çeşitliliği için inandırıcı bir açıklamadır. Böylece bilim adamları "atom teorisi" veya "yerçekimi teorisi" hakkında konuşmaları, maddenin özelliklerinin veya fiziksel cisimlerin birbirlerini eşzamanlı çekiminin açıklamalarıdır. Evrimin olgusal oluşundan kuşkulanmak, yerçekiminin olgusallığından kuşkulanmak kadar az anlam ifade eder.

Neo-Darvinizm teorisi bir değil birkaç önermedir. İlk önerme organizma topluluklarının evrim geçirdiğidir. (Darwin, Türlerin Köken'nde "evrilme"yi sadece bir kez kullanmış, bu ilkeyi "değişim ile türeyiş" olarak adlandırmıştır.) Yani, bugün dünyadaki türler, daha önceki türlerden inmişlerdir ve bu oylardaki değişiklik aşamalı olarak binlerce ile milyonlarca yıl arasında olmuştur. Örneğin insanlar, daha küçük beyni olan ve büyük olasılıkla ağaçlarda yaşayan açıkça farklı organizmalardan türemiştir.

İkinci önerme, yeni yaşam şekillerinin sürekli olarak, bir soyun iki veya daha fazla soya bölünmesi ile üretildiğidir. Bu türleme (speciation) olarak bilinir. Beş milyon yıl önce primatlar birisi modern şempanzelere, diğeri de modern insana yol açan iki farklı soya bölündüler. Ve bu ata primat da daha önceki primatlarla ortak bir atayı paylaşıyordu ve o da diğer memelilerle ortak bir ataya sahipti. Bütün memelilerin önceki atası ise ondan da önce sürüngenlerle ortak bir ata paylaşıyordu. Bu böyle giderek geriye türlerin kökenine gelir. Birbirini izleyen böyle bölünmeler sık rastlanan evrimsel "yaşam ağacı" benzetmesine yol açar, ki bunun kökü ortaya çıkacak ilk türler ve sürgünleri de milyonlarca yaşayan türlerdir. *Herhangi iki kaybolmamış tür ortak ata paylaşırlar ve bu, prensipte sürgün çiftinin dallarını geriye doğru izleyerek, kesiştikleri noktada bulunabilir. (Soy tükenmesi bazı dalları budamıştır - örneğin terodaktiller (pterodactyls - bir uçan sürüngen (paleont)) soyları sürmeden yok olan grupları simgeler. Orangutanlara nazaran şempanzelerle daha yakınız, çünkü bu primatlarla ortak atalarımız 5 milyon yıl olmasına rağmen orangutanlarla 10 milyon yıldır. (Maymunlarla ortak atamız olmasına rağmen, bu yaşayan maymunlardan değil halen var olmayan *maymunsu bir türden türedik. Benzer şekilde, kuzenimle bağlantım var ama ortak atalarımız iki ayrı soyu tükenmiş büyükbabadır.)

Üçüncü önerme, evrimsel değişikliğin çoğunun (ama hepsinin değil) büyük olasılıkla doğal seçilim yoluyla olduğudur: bulundukları çevreye daha iyi uyum sağlayan bireylerin, daha az uyum sağlayan bireylere göre daha fazla döl bırakmasıdır. Zamanla bir topluluğun genetik kompozisyonu, çevresine uyumunu geliştirecek şekilde değişir. Organizmalara tasarım varmış görüntüsü veren işte bu artan uyuşmadır; ancak bu "tasarım"ın yanlışlığını göstereceğiz.

Bu önermeler ilk defa 1859'da Darwin tarafından "Türlerin Kökeni"nde açık seçik anlatılmış ve o zamandan bu yana, yeni çalışmalarla eklenti ve düzeltmelere rağmen büyük ölçüde değişmemiştir. Fakat Darwin bu fikirleri saf "kuram" olarak önermemiştir; bunlara geniş kapsamlı ve inandırıcı deliller de sağlamıştır. Bu delillerin fazlalığı öyle karşı konulmazdır ki, yaratılışçılık ezilmiştir. 15 Yıl içinde daha önce yaratılış taraftarı olan *hemen bütün biyologlar onu terk edip Darwin'in ilk iki önermesini kabullendiler. Doğal seçilimin geniş kabulü ise daha sonra, 1930'da oldu.

Evrimin karşı konulmaz delilleri pek çok kitapta (ve pek çok internet sitesinde) bulunabilir. Benim burada sunmak istediğim sadece birkaç gözlem, hem Yeni-Darvinciliğin desteği hem de "Tanrının özel olarak organizmaları ve *onlara yüklenen nitelikleri yarattığı" şeklindeki yaratışçılık teorisi seçeneğinin çürütülmesidir. Yaratışçılık ile akıllı tasarım arasında verilen benzerlik bu gözlemlerin aynı zamanda AT'nin de ana prensiplerini çürütmesi şaşırtmamalıdır.

Fosil kayıtları evrimin kanıtlarını aramak için en belli yerdir. Darwin'in döneminde kayıt enderken gene de evrimi gösteren bulgular vardı. Güney Amerika'nın yaşayan tesbih böcekleri fosilleri aynı yerde oluşmuş *soyu tükenmiş zırhlı memelilerden gliptodontlarla çarpıcı bir benzerliğe sahiptir. Bu da glitodontların ve tesbih böceklerinin ortak bir Güney Amerikalı atayı paylaştıklarını göstermektedir. Ve kayıtlar, açıkça geniş zaman aralıklarında var olmuş yaşam şekillerindeki değişiklikleri, en derin ve eski çökeltilerde deniz omurgalılarını, balıkların çok daha sonra görüldüğünü, ve hatta daha sonraki yüzergezerleri, sürüngenleri ve memelileri *(daha önceki safhalarda bulunmuş bazı grupların direnmesiyle birlikte) göstermektedir. Bu değişikliğin sıradizisi Darwin'den çok daha önce yaratılışçı jeologlar tarafından bulunmuş ve ekseriya tanrısal yaratılışın yüzlerce nedenini yansıttığı şeklinde düşünülmüştü. (Bu Genesis'de verilenlerle tam olarak uyuşmaz.)

Bununla beraber evrimin sadece formların ardıllığını değil atadan toruna genetik soyları da öngörür. Geçiş serilerindeki boşluklar Darwin'i rahatsız etmiş, bunu "teoriye karşı yapılabilecek en belirgin ve ciddi yadsıma" olarak tanımlamıştı. (Noksan bağlantıları gayet mantıklı olarak fosil kayıtlarının kusurlarına ve paleontolojik koleksiyonların yokluğuna bağlamıştı). Ama bu yadsıma artık geçerli değildir. 1859'dan beri paleontologlar Darwin'in noksan delillerini evrimsel değişikliği gösteren diziler halinde bol fosillerle ortaya çıkardılar. Büyük ve küçük organizmalarda, fosil kayıtlarının ardışık katmanlarında soylardaki evrim değişikliklerini izleyebiliyoruz. Diatomlar büyümekte, deniz kabukluları kaburgaya yönelmekte, atlar büyüyüp daha dişlenmekte ve insan soyu da daha büyük beyin, daha küçük diş ve iki ayak üstünde yürümekte artan bir etkinlik göstermektedir. Bundan başka; balıkları dört ayaklılarla, dinozorları kuşlarla, sürüngenleri memelilerle ve kara memelileri balinalarla bağlayanlar da dahil olmak üzere *organizmaların ana gruplarını bağlayan geçiş formlarına da şimdi sahibiz. *Darwin bunların bulunacağını ve buluntuların kendisini haklı çıkartacağını öngörmüştü. Bu aynı zamanda yaratışçıların türlerin şimdiki haliyle yaratıldığıve sonradan değişmeden kaldığı görüşünü de yıkmaktadır.

Darwin'in ikinci kanıt çizgisi şimdiki yaşayan türlerde bulunan ve geçmiş atalardaki gelişimci ve yapısal kalıntıları içermektedir. Stephen Jay Gould bunları "tarihin duyarsız işaretleri" olarak tanımlamıştı. Örnekler pek çoktur. Hem kuşlar hem de karınca yiyenler embriyo olarak diş tomurcukları geliştirirler, ama dişler durdurulur ve asla patlamaz. Çıkıntılar, kuşların sürüngen ve karınca yiyenlerin dişli atalarının kalıntılarıdır. Ayakkabı cila kutularından tanıdık olan Yeni Zelanda'nın uçamayan kivi (kiwi) kuşunun tüyleri altında körelmiş kanatlar gizlidir. Bunlar tamamen yararsızdır ama bütün uçamayan kuşlar gibi kivilerin de uçan atalardan türediğinin delilidirler. Bir yaratıcı, özeklikle akıllı biri, bir sürü türde gereksiz diş tomurcuğu, kanat, göz bahşetmezdi.

İnsan vücudu da atalarımızdan üstü yazılıp silinmiş parşömen gibidir. Apandisimiz atalarımızın hazmetmesi güç bitkisel diyetlerini fermente etmek sağlayan bir barsak kesesinin körelmiş bir kalıntısıdır. (Orangutanların ve geviş getiren hayvanların bizim solucan benzeri yerine büyük içi boş apandisi vardır.) Apandise sahip olmak basitçe kötüdür. Kesinlikle akıllı bir tasarımcının işi olamaz: cerrahi bilinmeden önce kim bilir ne kadar insan öldü? Ve lanugoyu düşünün. Ana rahmine düşmesinden 5 ay sonra ceninler tamamen ince bir tüyle kaplanırlar, buna lanugo denir. Bu yararlı gözükmez çünkü rahmin içi konforlu olarak 36,5 derecedir ve tüyler genellikle doğumdan biraz önce dökülür. Bu özellik ancak primat atalarımızdan evrimsel bir kalıntı olarak anlam ifade eder. Maymun ceninleri de tüylenirler ama bunları dökmezler.

İnsan genomu üzerindeki son çalışmalar yoktan yaratılmadığımız hakkında daha fazla kanıt sağlıyor. Genomumuz atalarımızda işlevi olan pasif sahte genler de dahil olarak işlevsiz DNA'nın gerçek bir karışımıdır. Niye insanlar, çoğu memelinin aksine diyetlerinde C vitaminine gereksinim duyarlar? Çünkü primatlar bu zorunlu gıdayı basit kimyasallardan sentezle birleştiremezler. Buna rağmen C vitaminini sentezlemek için bütün genleri gene de taşırız. Bu yoldaki son gen bundan 40 milyon yıl önce büyük olasılıkla meyve yiyen primatlara gerekmediğinden mutasyonla etkisiz hale getirilmiştir. Evrimsel atalarımıza şahitlik yapan gereksiz kalıntılardan biri olarak hala DNA'mızda yerleşiktir.

Darwin'in üçüncü kanıt çizgisi bitki ve hayvanların coğrafi dağılımının çalışmasından, biyocoğrafyadan geldi. Darwin'in "Ardıllık Yasası"ndan zaten bahsetmiştim: bir bölgede yaşayan organizmalar aynı yerde bulunan fosillere çok benzerler. Bu, sonrakinin öncekinden türediği anlamındadır. Fakat Darwin en kuvvetli kanıtını "okyanus adaları"nda buldu. Hawai ve Galapogos gibi kıtalarla bağlantısı olmayan ve yaşam olmaksızın okyanus dibinden çıkmış adalar.

Darwin'i bu okyanus adalarında - Büyük Britanya gibi bir zamanlar kıtalara bağlı olan kıta adaları veya kıtalara karşıt olarak - çok şaşırtan şey direy ve biteyin tuhaf doğasıydı. Okyanus adalarında pek çok hayvan türü ya eksikti ya da yoksuldu. Hawai yerel olarak memeli, sürüngen ve *yüzergezerlere sahip değildir. Bu hayvanlar ve tatlı su balıkları St. Helana'da, Güney Atlantik Okyanusu'nun ortasındaki okyanus adasında da yoktur. Anlaşılan akıllı tasarımcı, okyanus adalarına (ama kıtalara değil!) yeterli hayvan çeşitleri koymamıştır. Bunun yaratıcının bir stratejisi olduğu, çünkü bu organizmaların adada yaşamaya uygun olmadığı söylenebilir. Ama bu yadsıma başarısız olur, çünkü böyle hayvanlar, insanlar getirdiğinde gayet rahat oldukları gözlemlenmiştir. Hawai, yerel doğasının bozulmasına karşın firavun faresi ve şeker kamışı kurbağası istilasına uğramıştı.
Bu adalarda var olan yerel gruplar da - esasen bitki böcek ve kuş olarak - çarpıcı bir şekilde
benzer türlerin çok sayıda kümeleri halinde büyük bolluk içindedir. Galapagos takımadaları on dördü ispinoz olmak üzere yirmi üç çeşit kara kuşu barındırır. Dünyanın başka hiçbir yerinde kuşların üçte ikisinin ispinoz olduğu bir bölge bulamazsınız. Hawai benzer şekilde gümüşkılıcı (silversword) bitkisi ve meyve sinekleri yayılımındadır. St. Helena ise eğrelti otu ve buğday biti ile doludur. Kıta vaya kıta adaları ile kıyaslandığında okyanus adaları pek çok tanıdık grubun olmadığı ama bazı türlerin de aşırı bir şekilde yansıtıldığı dengesiz bir direy ve biteye sahiptir.

Dahası, okyanus adalarının sakini hayvan ve bitkiler en yakın anakarada bulunan türlere çok büyük benzerlik gösteriyorlardı. Gerçekten de Darwin'in Galapagos'taki türleri tanımlarken farkına vardığı gibi, habitatın büyük farklılığına karşın ortaya çıkan bu benzerlik yaratılışın aleyhinedir :

Neden başka yerde değil de sadece Galapagos Takımadalarında yaratıldığı farz edilen türler Amerika'da yaratılanlarla açıkça akrabalık damgası taşırlar? Yaşam şartlarında adaların doğasında, yükseklik veya ikliminde veya Güney Amerika şartlarına yakından benzeyen birkaç sınıfın beraber ilişkilendirilmesindeki oranlarda hiçbir şey yoktur: geçekte bu hususlarda ciddi benzemezlikler vardır.

Darwin'in biyocoğrafi argümanında son çivi olarak, okyanus adalarında sıradan bulunan organizma çeşitlerinde (kuş, bitki ve böceklerin) oraya kolay ulaşabileceklerin olduğunu fark etmesidir. *Böcek ve kuşlar adalara uçabilir veya rüzgarla sürüklenebilirler, bitkiler ise rüzgarla veya okyanus dalgaları ile veya kuşların midelerinde taşınabilirler. Hawai kara memelilerine yerel olarak sahip olmayabilir ama adalar bir yerel suda yaşar memeliyi, keşiş fokunu ve yerel bir uçan memeliyi, kır yarasayı barındırır. Yaratılışçılara doğrudan bir karşı koyma olarak (ve şimdi AT'nin savunucularına da) Darwin şu retorik soruyu yöneltti:

Kara memelilerinin okyanus adalarında meydana gelmemesine rağmen uçan memeliler hemen her adada bulunur. Yeni Zelanda'da dünyada başka yerde bulunmayan iki yarasa tipi vardır. Norfolk Adaları, Viti Takımadaları, Banin Adaları, Caroline ve Marianne Takımadaları ve Mauritus'un hep kendi tuhaf yarasaları vardır. Neden, sözde yaratıcı güç uzak adalarda yarasa üretmiş ve başka memeli üretmemiştir, diye sorulabilir.

Yanıt yaratıcı gücün okyanus adalarında ne yarasa ne de başka bir yaratık üretmediğidir. Darwin'in ada biyocoğrafyası hakkındaki bütün gözlemleri bir açıklamada toplanır: adalardaki türler anakaradan başarılı şekilde kolonileşen bireylerden inmiştir ve daha sonra yeni türlere evrim geçirmiştir.Sadece evrim kuramı; adalardaki memelilerin, kuşların, sürüngenlerin, yüzergezerlerin ve tatlı su balıklarının azlığını (oralara ulaşamazlar), bazı grupların pek çok türe dağılmasını (az sayıda adalara gelen türler uygun oyuklar bularak bolca evrim geçirirler), ve ada türlerinin en yakın anakaradakilere olan benzerliğini (bir ada kolonisinin en yakın kaynaktan gelmiş olması en büyük olasılıktır) açıklayabilir.

Son 150 yılda biyocoğrafya, embriyoloji ve özellikle fosil kayıtlarında çok büyük miktarda yeni kanıt toplandı. Bunun hepsi de evrimi destekliyor. Ama doğal seçilim fikri için destek kuvvetli değildi ve Darwin'in doğrudan kanıtı yoktu. Bunun yerine ikiargümana dayandı. Birincisi mantıksaldı. Eğer bir topluluktaki bireyler genetik değişime uğruyorlarsa (ki öyledir) ve bu değişimin bir kısmı bireyin döl bırakma şansını etkiliyorsa (öyle görünüyor) o zaman doğal seçilim, topluluğun genlerini çevresine daha iyi uyum sağlayan bireyler olarak zenginleştirecek şekilde, otomatik olarak çalışır.

İkinci argüman kıyaslamalıydı. Üreticiler tarafından kullanılan suni seçilimin bitki ve hayvanlarda çok büyük değişiklikler yaptığı herkesçe bilinen bir olguydu. İnsanlar kurt atadan Chiahua'ar, St. Bernard'lar, buldoglar ve kanişler gibi formlar ayırmışlardı. Yetiştiriciler yabani lahanadan başlayarak brokoli, yer lahanası, kıvırcık lahana, *karnabahar ve Brüksel lahanası üretmişlerdi. Suni seçilim, doğal seçilimle hemen aynıydı, sadece hangi varyantın döl bırakacağı çevre yerine insan karar veriyordu. Ve suni seçilim bu şekilde çeşitli ehli bitki ve hayvanı bin küsur senede üretebiliyorsa, doğal seçilim açıkça milyonlarca senede çok daha fazlasını yapabilirdi.

Ama artık doğal seçilimi sadece mantık ve kıyaslama ile desteklemek ihtiyacında değiliz. Biyologlar şimdi antibiyotiklere karşı bakteri direnmesi, DDT'ye karşı böcek direnmesi ve viriüs önleyicilere karşı HIV direnci ile başlayan çok bilinen örneklerde olduğu gibi yüzlerce
Doğal seçilim olayını gözlemlemişlerdir. Doğal seçilim, balık ve farelerin daha kamufle olarak yırtıcılara karşı direnişinin, bitkilerin topraktaki zehirli minerallere adapte olmasının nedenini vermektedir. ( örneklerin uzun bir listesi John Endler'in "Vahşi ortamda doğal seçilim - Natural selection in the wild" adlı kitabında bulunabilir) Ayrıca, seçilimin doğada gözlenen şiddeti, uzun dönemler boyunca hesaplandığında, dünyadaki yaşamın çeşitliliğini açıklamada
gerekenin üstündedir.

Darwin'in kuramları 1859'dan bu yana geliştirilmiştir, artık bazı evrimsel değişime doğal seçilim dışında başka güçlerin de neden olduğunu biliyoruz. Örneğin, farklı genetik varyantların frekanslarındaki keyfi ve uyarlama olmayan değişikliklerin "yazı turanın genetik eşdeğeri"DNA dizininde evrimsel değişiklikler üretmişlerdir. Bununla beraber hala seçilim, doğanın tasarımlanmış gibi gözükmesine neden olan organizmalarla çevre (veya organizma ile organizma) arasındaki uyuşumu üretebilen tek bilinen evrimsel güçtür. Genetikçi Theodosius Dobzhansky'nin belirttiği gibi "evrimin ışığı olmaksızın biyolojide hiçbir şeyin anlamı yoktur."

Böylece evrim kuramdan olguya yükselir. Bugün dünyadaki türlerin önceki farklı türlerden indiğini, ve her tür çiftinin geçmişte ortak bir ataya sahip olduğunu biliyoruz. Ayrıca, organizmalarda evrimsel değişikliklerin çoğu hemen kesinlikle doğal seçilim sonucudur. Ama aynı zamanda anımsamalıyız ki, bütün bilimsel olgularda olduğu gibi evrim olgusu da geçicidir: gelecekteki incelemelerle baş aşağı da olabilir. Dinazorlarla birlikte yaşamış insan fosilleri veya 600 milyon yıl öncesi ilkel dönemde omurgasızlarla birlikte yaşamış kuş fosilleri bulunması olasılığı (hiç de değil ama!) vardır. İkisinden herhangisinin gözlenmesi Yeni-Darvinizmi daha iyisi için batırabilir.

Evrim için uygulandığında, kuram ile olgu arasındaki yanlış ayırım, Dover bildirimi veya Cobb County ders kitabı etiketi gibi taktiklerin neden çift kat zararlı olduğunu gösterir. Bilimsel bir kuramın bir "kanıya veya öngörüye" eşdeğer olduğunu öğretmek çok ciddi yanlış yönlendirici olduğu gibi "evrimin olgu değil de kuram" olduğunu iddia etmek tamamen yanlıştır. Ve neden bütün bilimsel kuramların arasında sadece evrim "bu materyale açık fikirli yaklaşılmalı, dikkatle çalışılıp eleştirel olarak incelenmelidir" uyarısı ile ayrılmaktadır? Neden okul yönetimleri aynı uyarıyı fizik ders kitaplarına, yerçekimi ve elektronların sadece kuram olduğu, olgu olmadığı ve eleştirel olarak incelenmesi gerektiği hususunda benzer uyarılar koymazlar? Yine, kimse yer çekimini veya elektronları görmemiştir ki! Evrimin ayrı durmasının nedeni açıktır: diğer bilimsel kuramlar dinsel duyarlılıkları rahatsız etmezler.



III


Evrimin bol miktarda kanıtlarına bakınca başka bir kuramla değiştirilmesi olanaklı görülmüyor. Ama işte bu, tam da akıllı tasarım yaratışçılarının isteğidir. O zaman yeni çarpıcı bir kanıt mı vardır, veya Yeni-Darvinizmin yetersizliği mi evrim kuramının baş aşağı edilmesine hak kazandırıyor?

Soru, sorulmaya değerdir, ama yanıt hayırdır. Akıllı tasarım sadece çocuklarımızın doğru bilim ve açık düşünmesi pahasına dine döndürülmesi için yaratılışçıların üçüncü girişimdir. Evrimi okullarda yasaklamayı ve sonra da bilimsel yaratılış için eşit ders süresi almayı başaramayınca, Anayasanın Birinci Ekini geçecek şekilde tasarlanmış birkaç sinsice ayarlama yaptılar. Ve bu ayarlar AT’ye daha önceki yaratılış şekillerinde sahip olmadığı bir popülarite sağladı. Hatta ABD başkanı bile kulak verdi: G.W.Bush Texas’ta gazetecilere akıllı tasarımın evrimle birlikte okullarda öğretilmesi gerektiğini çünkü “eğitimin bir yanının da insanları farklı düşünce okulları ile karşılaştırmak” olduğunu söyledi. AT’cilerin makaleleri veya “kuram”ları New York Times gibi yaygın yayınlarda düzenli olarak görülmektedir. * *

Bu yeni imge ve yeni yakalşım neden başarılı oldu? Bir kere AT’ciler Tanrı’yı tablodan kaldırarak veya en azından çerçevenin arkasına saklayarak insanları aldattılar. Yaratılışçılar artık tanrılık kavramından bahsetmedikleri gibi sanki aynı şey değilmişçesine basitçe yansız gibi gelen “akıllı tasarımcı”yı kullandılar. Bu tasarımcı, ilke olarak Brahma veya Taoist P’an Ku veya hatta uzaylı bir yabancı dahi olabilirdi; ama AT yaratılışçıları, her söylediklerini izleyenlere anlaşılır olacağı gibi, aslında bir varlığı, Kutsal Kitabın Tanrısını ima ediyorlardı. Sorunları, kamu okullarının fen derslerine bu tanrısallığın sokulmasının anayasaya aykırı olmasıydı. Dolayısıyla AT’ciler hiçbir zaman açıkça Tanrıya atıfta bulunmazlar. Bunların yaratılışçı doktrinine tanıdık olmamış insanlar da gerçek bir bilimsel kuramın ortalıkta olduğuna inanabilirler. Argümanlarını daha karışık gösterecek şekilde “indirgenemez karmaşalık” gibi dayatmaca terimler kullanırlar.

Bundan başka çoğu AT’cilerin; konuşmaları ve saçmalıklarıyla dini canlandırma toplantısı kokusu veren; daha önceki bilimsel yaratışçılardan daha etkileyici akademik sicilleri vardır. Bilimsel yaratılışçıların tersine çoğu AT’ciler İncil okulları yerine laik kurumlarda çalışmaktadırlar. AT’ciler eğitimli akademisyenler gibi çalışır, yazar ve konuşurlar, zar zor kendini bastırmış Evanjelistler gibi sökülmezler. Bunların safına Philip Johnson, California Üniversitesi Berkley’de emekli profesör ve en göze çarpan AT konuşmacısı, Michael Behe, Lehig Üniversitesinde Biyokimya profesörü, William Dembski, Güney Baptist Teolojik Seminerinde Teoloji ve Bilim Merkezi Müdürü, matematikçi ve filozof, ve Jonathan Wells, Berkeley’den biyoloji doktoralı, gibileri de dahildir.

Johnson dışında bunların hepsi Seattle’daki düşünce grubu Keşif Enstitüsünün (Discovery Institute) bir bölümü olan Bilim ve Kültür Merkezinin (CSC) kıdemli üyeleridir. Johnson ise program danışmanıdır. CSC akıllı tasarım hareketinin kontrol merkezidir. Kökeni de açıkça Keşif Enstitüsünün de belirttiği gibi dinseldir: CSC açıkça bilimsel materyalizmi ve onun ahlaki, kültürel ve politik kalıtlarının yıkıcılığını yenmek ve materyalist açıklamaların yerine, doğa ve insanların Tanrı tarafından yaratıldığı teist anlayışını koymak üzere tasarlandı. Bu ATciler kendi aralarında akıllı tasarım hakkında 12 tane (Johnson tek başına 8 tane) kitap yayınlamışlar ve bu kitaplar da bilim adamları tarafından sayısız yanıta neden olmuştur. En etkililerinden birini, (Of Pandas and People) “Pandalar ve İnsanlar Hakkında” adlı ders kitabını inceleyelim.Bu, Dover Okul Yönetimince akıllı tasarımı öğrenmek isteyen öğrencilere öğütlenen “referans kitabı”dır.

“Pandalar ve İnsanlar Hakkında”, lise biyoloji derslerinin evrim bölümüne panzehir olarak tasarlanmış bir ders kitabıdır. İlk defa 1989 yılında yayınlanmıştır. Yeni bir görünüş ve geleneksel kısa-süreli-dünya yaratılışçı argümanların güncellenmesi (ama yaratışçıları bölmemek için bazı konulara el atmaktan kaçınarak, örneğin dünyanın yaşı) ile modern akıllı tasarım hareketinin başlangıcını belirler. AT’nin durumunu sunarak öğrencilere evrim üzerine söylendiğine göre dengeli bir görüş vermek üzere hazırlanmıştır. “Pandalar”ın 2. baskısı* şu anda 12 yıllık olmasına rağmen (Yaşam Tasarımı adlı 3. baskı da hazırlanmaktadır) AT’nin ana görüşlerini kusursuzca sunmaktadır.

“Pandalar”, Tanrıyı anmaktan özenle kaçınır (akıllı tasarımcı, baş entelekt gibi takma isimler dışında); ama birazcık eşeleme kitabın derin dinsel köklerini ortaya çıkarır. Yazarlarından birisi, Percival Davis, kendi dinsel inançlarını Wayne Frair’le birlikte “Yaratılışta bir Bakış”adlı kitabında açıkça yazmıştır: “Tanrının gördüğü şekliyle gerçek, Kutsal Kitap sayfalarında ifşa edilmiştir, ve dolayısıyla bu ifşaat, herhangi insan rasyonalizminden daha kesinlikle doğrudur. Yaratılışçı için afişe gerçek, onun evren görüşünü, en azından bilimsel yöntem kullanılarak geliştirilmiş en yüksek payede herhangi bir şey kadar kontrol eder”. Kitabın diğer yazarı, Dean Kenyon da Bilimsel yaratışçılığı onaylayıcı yazılar yazmıştır.

“Pandalar”, Haughton Publishing Company of Dallas tarafından, bir tarım kitapları yayıncısı, basılmakla beraber telif hakkı Richardson Texas’taki Düşünce ve Etik Vakfı (Foundation for Thought and Ethics - FTE) elindedir. FTE web sayfasında** titizlikle dini anmaktan kaçınmasına rağmen içindeki makalelerde yalın bir açıklıkla “hem dinsel hem de eğitimsel ana hedefinin aşağıdakileri içermek ve sınırlı olmamak üzere İncilin anlayışı ve günümüzün sosyal ve akademik sorunlarına saçtığı ışık ve Hıristiyan akidelerinin duyurulması, vaaz edilmesi, öğretilmesi, desteklenmesi, radyo ve televizyonda yayını, her çeşit dağıtımı ve başka yollarla da tanınmasının sağlanması” olduğunu kaydetmektedir. “Pandalar”ın 3. baskısı için bir para toplama mektubunda FTE başkanı Jon Buel hedeflerinde aynı şekilde samimidir:

“Bu stratejik araçları gençlerin kafa ve kalpleri için savaşta yayınlamak ve ilerletmek için enerjik olarak sürdürüceğiz… Evet, çoğu genç Amerikalı çok sayıda akidelerle karşı açıktır. Ancak yabancı dünya görüşünün sisi tepkilerini söndürür. İşte bu nedenle rasyonel, savunabilir, iyi tartışılmış bir Yahudi-Hıristiyan dünya görüşü ile onları boğmalıyız. İşte FTE’nin dikkatlice araştırılmış kitapları bunu yapar.”

Charles Taxton, “Pandalar”ın akademik editörü, FTE’nin müfredat araştırma müdürü ve CSC’nin de üyesidir. Yaşamın başlangıcı hakkında AT’ci bir kitabında Taxton şöyle der: “Bir yaratıcı tarafından kozmosun ötesinde bir Özel Yaratılış, orijin biliminin akla yatkın görüşüdür”.

“Pandalar”’ın şeceresi ve yazarlarının bağlı oldukları şirketlere bakıldığında, kitabın kılık değiştirmiş yaratılışçılık olduğu beklenilmedik bir şey değildir. Beklenilmeyen bu kılığın saydamlığıdır. AT’cilerin yeni anti-Darvinci argümanlarla ortaya çıkma çabalarına karşın, “Pandalar”ın, eski argümanların cilalanmış ve yeni gibi sunulmuş, geri dönüşüm bilimsel yaratışçılıktan başka bir şey olmadığı görülmektedir. (“Pandalar”, bilimsel yaratılışçılığın aksine bu sefer baştan yadsıma yerine astronomi ve jeoloji gerçeklerine karşı çalışılmış bir tarafsızlığı benimsemiştir.)

“Pandalar”ın dünyanın yaşı bahsi kitabın yaratılışçı kökleri ve bilim karşıtı eğiliminde başlıca örnektir. Eğer dünya genç olsaydı – İncilci yaratışçıların öne sürdükleri “genç dünya” gibi 6.000 ila 10.000 senelik – evrim yanlışlanmış olurdu. Ama şimdi, birkaç bağımsız ve eş zamanlı kanıtın onaylamasıyla biliyoruz ki dünya 4,6 milyar yaşındadır. Bütün jeologlar bunda hem fikirdir. O halde bu kritik sorunda “Pandalar”ın tutumu nedir? Kitap sadece tasarım yandaşlarının “dünyanın yaşı bahsinde bölündüğünü” kaydediyor. “Bazıları dünya tarihinin binlerce yıllık bir yapıya sıkıştırılabileceğini söylerken bazıları da Standard dünya kronolojisinden ayrılmazlar”. İyi de, gerçek ne? Bu kaçamaklı konuşma, *her ikisi de AT bayrağı altında olan genç-dünya ve yaşlı-dünya yaratılışçılarının arasındaki kuvvetli anlaşmazlığın saklanması için bir girişimdir. Yaratılışçıların kendi aralarındaki tartışmaları kamudan gizlerken, evrimcilerle olan tartışmalarında anlaşmazlıkları yozlaştırmaları tipiktir.

Dünyanın yaşı gibi temel bir gerçek hususunda kaçamak konuşma, ders kitabının fosil kayıtları hakkındaki davranışının da iyi olmayacağına işarettir. *Yazarlar, gerçekten bu alanda da saptırmalarını sürdürüyorlar. Ana dayanak noktaları eski yaratılışçı, organizmaların aynı zamanda oluştukları ve o zamandan bu yana hemen hiç değişmedikleri savıdır. “Pandalar”, fosil kayıtları için “tam teşekküllü organizmaların hep birden, belirgin boşluklarla ayrılmış olarak ortaya çıktığını” söylüyor. Bu tam anlamıyla doğru değildir. Farklı türde organizmalar evrimi destekleyen belirgin sırada ortaya çıkmıştır. Yaşayan organizmaların ilk fosilleri, bakteriler, 3,5 milyar yıl önce ortaya çıkmışlar, bunu 2 milyar yıl sonra deniz yosunları, belirgin kromozomları ile gerçek hücreleri olan ilk organizmalar, izlemiştir. Daha sonra ise 600 milyon yıl önce kabuklu ve yumuşak gövdeli deniz organizmaları gibi ilkel hayvanlar ortaya çıktı. Daha sonra, yaklaşık 543 milyon yıl önce göreceli bir kısa süre için Kambrian patlaması olarak adlandırılan çok sayıda gruplar göründü. (Kısa süren kasıt, jeolojik olarak kısadır, bu durum için 10 ila 30 milyon yıl) Kambrian grupları yumuşakçalar, deniz yıldızları, eklem bacaklılar, kurtlar ve omurgalıları içerir. Ve bazı durumlarda, kurtlar gibi, birden
oluşuma başlamazlar, karmaşıklıkları milyonlarca yıl sürer.

Yaratılışçılar Kambrian patlamasına çok önem verirler, AT’ciler istisna değildir. Pek çok grubun göreceli olarak aniden ortaya çıkışı, yaratılışın Genesis görüşünü destekler gibi görünür. Ama AT’ciler – ve “Pandalar” – birkaç gerçeği vurgulamakta başarısızdırlar. Birincisi, Kambrian Patlaması “ani” değildi, milyonlarca yıl sürmüştü. (Hala bu göreceli kısa süre içinde bu kadar çok grubun neden meydana geldiğini anlamıyoruz, bununla beraber bir yapıyı yansıtabilir: kolayca fosilleşebilen sert kısımların aniden fosilleşmeye yetkin organizmalar yapması) Ayrıca, Kambrian türleri artık bizimle değiller, ama dölleri bizimle. Ancak, zamanla hemen bütün yaşamış türlerin (%99’dan fazlası) soyu döl bırakmadan tükenmiştir. Son olarak, çoğu bitki ve hayvan Kambrian Patlamasından epey sonrasına kadar fosil olarak gözükmezler: Kemikli balık ve kara bitkileri 440 milyon yıl önce, sürüngenler 350 milyon yıl önce, memeliler yaklaşık 250 milyon yıl önce, çiçek açan bitkiler *210 milyon yıl önce ve insan ataları yaklaşık 5 milyon yıl önce. Sonraki 500 milyon yılda çok farklı hale gelen grupların şaşırtmalı ortaya çıkışı, sonradan neredeyse değişmeden kalan eşzamanlı yaratılmış türler fikrine destek vermiyor. Eğer bu kayıt bir akıllı tasarımcının çabasını yansıtıyorsa, o zaman hemen bütün yaratışlarından tatmin olmamış, tekrar tekrar onları ortadan kaldırıp yeniden ortadan kaldırdıklarının torunlarına benzer türler yaratıp durmuştur.

“Pandalar” yokluğu farz edilen geçiş formlarına da çok önem verir. Evrim kuramına göre yaşamın ana formları arasındaki noksan formlar ortak atalar olarak mevcut olmalıydı. *Yaratılışçılara göre bunların yokluğu, evrimsel biyoloji için bir ana utanç kaynağıdır. 1993’de çıkan Phillip Johnson’ın Darwin Mahkemede (Darwin in Trial) adlı kitabı bu boşlukları – ki AT’ciler bunun tasarımcının ana formları yoktan var ettiğinin göstergesi olduğuna inanırlar - özellikle vurgular. Ve gerçekten bazı hayvanlar – örneğin yarasalar – fosil kayıtlarında belli ataları olmaksızın aniden bulunmaktadırlar. Bununla beraber çoğu durumda bu boşluklar fosil kayıtlarının noksanlıklarından dolayıdır. (Organizmaların çoğu – fosilleşme için bir önkoşul olan - sulu çökeltilerde gömülü değildir.) Ve yumuşak gövdeli veya kırılgan kemikli türler, yarasa gibi, fosilleşemeden bozulurlar. Paleontoloji bilginleri şimdiye kadar yaşamış türlerin ancak yaklaşık binde birini temsil eden miktarda fosilimiz olduğunu tahmin ediyorlar.

“Pandalar”ın evrimsel geçişleri ele alış tarzı yine çarpıtmayla suçludur. Paleontologlar ana gruplar arasında, neredeyse beklemeye hakkımız olandan çok, geçiş formu buldu. “Pandalar” bu “noksan olmayan bağlantıları”, “pürüzsüz, kesin geçiş bağlantıları oluşturamıyoruz, örneğin ilk küçük attan bugünün atına, balıklardan gezeryüzerlere veya sürüngenlerden memelilere” şeklinde beyanlarla sadece görmemezlikten gelir veya ortada bırakır. Bu da düpedüz yanlıştır. Bahsedilen her üç geçiş (ve diğerleri) fosillerle gayet iyi belgelendirilmiştir. Dahası, geçiş formları fosil kayıtlarında tam da doğru zamanda, atasal formlar var olduktan ve bağlantılı grup gelişmeden önce, gözükürler.

Bir örnek alalım: ilk sürüngenlerle sonraki memeliler arasındaki bağlantı, memeli-benzeri sürüngenler. 350 Milyon yıl önce dünya sürüngenlerle doluydu ve memeli yoktu. 250 Milyon yıl önce memeliler ortaya çıktı. (Sürüngen ve memeli fosilleri birbirinden diş ve kafatası da dahil olmak üzere çok parçalı iskelet özelliklerinden kolaylıkla ayırt edilir.) Yaklaşık 275 milyon yıl önce, iskelet özellikleri sürüngenlerle memeliler arasında olan formlar ortaya çıkıyor, bazı durumlarda öylesine arada ki; kesinlikle ne memeli, ne de sürüngen olarak sınıflandırılabiliyorlar. Zamanla daha az sürüngen ve daha çok memeli haline gelen bu memeli-benzeri sürüngenler bu iki form arasında artık noksan olmayan bağlantıdırlar. Bunun önemi, iki tarafın da özelliklerini taşıdıkları için değil, tam doğru zamanda oluşmalarındadır.

Evrimin en güzel örneklerinden biri olduğundan, bu özelliklerden birisi incelemeye değer. Bu özellik, çenenin kafatası ile birleştiği yerdeki çiğneme mafsalıdır. İlkel sürüngenlerde (ve modern sürüngen torunlarda) alt çene birkaç kemik içerir ve mesnet kafatasının dört köşeli kemiği ile çenenin eklemli kemiği tarafından oluşur. Memeli benzeri sürüngenler memeli hale geldikçe bu mafsal kemikleri küçülür, ve sonunda çene mafsalı farklı bir çift kemiğe dönüşür: mandibul (bizim çene kemiğimiz) ve squamosal***, kafatasının bir başka kemiği. (Dört köşeli ve eklemli kemikler fazlaca küçülmüş olarak memelilerin orta kulağına doğru itilmiş, kulak zarından orta kulağa sesi ileten kemiklerin ikisini oluşturmuştur. Mandibul-squamosal eklemi bütün modern memelilerde, dört köşeli kemik ile eklem kemiği modern sürüngenlerde *bulunur ve bu fark ekseriya bu grupların tanımlayıcı özelliği olarak kullanılır.

Daha önceki yaratılışçı broşürler gibi “Pandalar” da çene mafsalı evriminin oluşunu yadsır. “Bu şekilde hayret verici bir sürecin fosil kaydı olmadığı”nı savlar ve böyle yer değişiminin “olağanüstü” olacağını kaydeder. Bu, bir mesnet tipinden diğerine uyarlamalı geçişin doğal seçilim yoluyla olmasını olanaksız bulan yaratılışçı argümanın yankısıdır: bir türün bütün üyelerinin çene kemiklerinin mesnetinden çıkartılıp tekrara mesnetlenmesi için geçen evrimsel sürede yiyemeyecekleri savlanır. (Burada ima edilen akıllı tasarımcının bu işi anında mucizevi bir şekilde yapmış ılmasıdır) Ama biz uzun zamandır bu geçişin nasıl olduğunu biliyorduk. Doğal seçilimle gayet kolayca yapılabilirdi. 1958’de Alfred Crompton kritik fosili tanımlamıştı: memeli benzeri sürüngen Diarthrognatus broomi. D.Broomi gerçekten bir çift çene birleşimine sahipti: bir tanesi memeli, diğeri sürüngen mesnet tipli! Besbelli bu hayvan çiğneyebiliyordu. Hangi daha iyi “noksan bağlantı” bulabilirdik ki?

AT’cileri “Pandalar”da doğaüstü müdahale için bahsedilen o kadar çok noksan bağlantının artık noksan olmaması, utandırıyor olmalı. Yaratılışçılar geçiş formlarının noksanlığını bir akıllı tasarımcıya kanıt saymakla ciddi bir hata yapmışlardır. Son on yılda paleontolglar balinaların oldukça tamam bir evrimsel serisini - tam bir kara hayvanı olarak başlayıp gittikçe suyla ilgili hale gelen, ön uzantıları palet haline arka uzantıları ve pelvisleri ise küçülerek minik iz haline gelmesi şeklinde - açığa çıkardılar: Bu şekilde fosiller – ekseriya olduğu gibi – bulunduğunda, yaratılışçılar uzaklaşıp, vurgularını başka bağlantılara değiştirmek ve bilimin ilerlemesi karşısında sürekli geri çekilmek durumundadırlar.

Diğer geçiş formlarını AT’ciler tamamen tipik olmayan fosil olarak niteler, üzerinde durmazlar. “Pandalar” Homo erectus ve diğer olası insan atalarını “maymunlardan biraz fazla” olarak niteler. Ama bu yanlıştır. Homo erectusun kafatasının alnında geniş ve kabarık kaş altı yapısı *(brow ridge veya supraorbital foramen) ve bizden küçük kafatası boşluğu (cranium veya braincase) dışında geri kalan iskeleti modern insanınkinin nerdeyse aynıdır. Ünlü Archaeopteryx fosili, dişli küçük bir dinozor benzeri yaratık, temelde sürüngen iskeletli ama kanatlı ve tüylü olup büyük olasılıkla ya kuşlara türleşen dinozorların hattında ya da bu hat ile yakından ilgilidir. Ama “Pandalar” bu fosili de “eksantrik” tip nitelemesiyle dışlarlar ve fosilleşemeyecek olanların noksanlığından üzüntü duyarlar: “Keşke pulları olan ve tüy özelliklerinin gelişimini gösteren veya çok farklı sürüngen ve kuş ciğerleri arasında bir ciğerleri olan bir fosil bulabilseydik, o zaman devam etmek için çok şeyimiz olacaktı”. *Bu yine tipik yaratılışçı stratejisidir. Noksan bağlantıların iskeletleri çıktığında, yaratılışçılar bunları önemsemez ve bunun yerine ara pozisyonların kanıtının nadiren fosilleşen yumuşak parçalarda aranmasını dayatırlar. Toplarsak, “Pandalar”ın evren için fosil kanıtlara tutumu uydurma ve aldatıcı olup saygınlığını yitirmiş bilimsel yaratılışçılığın üstünde bir ilerleme göstermez.

Fosil kayıtlarının dışlanması ve uzun işlenişi ile çelişkili olarak “Pandalar” evrimin gelişme ve körelmiş organ izleri ile ilgili kanıtları ile ancak ilgilenir. En iyi yapabildiği, körelmiş organların işlevi olabileceği, dolayısıyla gerçekten körelmiş organ sayılamayacağını kaydetmesidir. Geçiş dönemi balinası Basilosaurus’un iskeletine bağlı olmayan körelmiş ayak ve leğen kemikleri çiftleşme sırasında penis için kılavuz işlevi yapmış olabilirdi. “Pandalar”ın yazarlarına göre böyle bir kullanım ayakların ve pelvisin “başlangıçta düşünüldüğü gibi körelmiş olmadığı” demektir. Ama bu sav yanlıştır. Hiçbir evrimci atasal özellik kalıntılarının bir miktar işlevsel olabileceğini veya başka kullanıma ayrılabileceğini yadsımaz. “Penis kılavuzu” memeli pelvisinin her kemiğine ve küçülmüş formda arka bacağa – femur, tibia fibula ve parmaklar - sahiptir.Basilosaurus’da bütün bu yapılar gövde duvarında ve çoğu da hareketsizdi. Anlaşılan akılı tasarımcı, tam olarak yozlaşmış bir pelvis ve arka bacaklar gibi görünen, bir seks yardımcısı kurmayı seçerek, saçma bir yol izlemiştir.

Ya evrim için biyocoğrafyadan gelen kuvvetli kanıta ne demeli? Bunun hakkında “Pandalar” her yaratılışçı kitap gibi , bir şey söylemez. Bu atlama stratejiktir. AT’cilerin neden “akıllı” tasarımcının okyanus adalarını sadece birkaç bitki ve hayvan tipi ile – o da en yakın anakaradaki yayılma yeteneği olan çeşitlerden – doldurduğuna akla yatkın nedenler bulabilmeleri çok zordur. Biyocoğrafya her zaman yaratılışçıların “aşil’in topuğu” olduğundan, onu bilmezden gelirler.

-----------------------------------------------------
* * *2005 Ağustos sonu itibariyle
** * http://www.fteonline.com/ Ayrıca wikipedia da bu vakıf hakkında geniş bilgi var: * * *http://en.wikipedia.org/wiki/Foundation_for_Thought_and_Ethics
***Kulak arkası ve üstü (şakak) bölgedeki kafatası kemiği



IV


Akıllı tasarımın, evrimin çoğu kanıtını yadsımasına karşın, gene de doğal seçilim yoluyla bazı evrimsel değişiklik olduğunu kabul eder. Bu değişiklik “Pandalar”ın “mikroevrim” veya “organizmalarda gözlemlenebilen küçük çaplı genetik değişiklikler” olarak adlandırılır. Mikroevrimsel değişiklikler bakterilerdeki antibiyotik direnç evrimini, kuşların parçalaması sonucunda farklı renkli güvelerin oranındaki değişikliği ve suni seçilim tarafından yapılan bütün değişiklikleri içerir. Ama “Pandalar” ivedilikle mikroevrimin çeşitli tipte organizmaların başlangıcı hususunda kanıt vermediğini eklerler. Çünkü bu sınırlı değişiklikler Darvinci evrimsel kuramın gerektirdiği makro değişiklikleri üretecek düzeyde birikim yapmamaktadır. Makro evrimsel değişiklikleri (burada “büyük çaplı yeni karmaşa düzeylerine giden değişiklikler” olarak tanımlanmıştır) üreten süreç *şimdiye kadar genetikçilerin araştırdıklarından çok farklı olmalıdır.

Böylelikle seçilim bir kurtu, Chihuhuahua veya St. Bernard’a dönüştürmekte kullanılabilmesine karşın, bu sadece mikroevrimdir: hepsi hala köpektirler. Ve DDT dirençli sinek hala sinektir. “Pandalar” AT’nin, doğal seçilimin mikroevrimsel değişikliklerden başkasını yaratamadığı savının yankısıdır: “Yeni karakteristikler üretemez, sadece zaten var olan özellikler üzerinde etkili olur.” Ama bu aldatıcı bir uslamlamadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, fosiller zaten “Pandalar”ın tanımladığı “makro değişikliğin” fosil kayıtlarında yer almış olduğunu (balığın yüzergezerlere evrimi vb) göstermiştir. Eğer hayvan yetiştiricileri köpeği başka cins hayvana dönüştürmemişlerse nedeni köpek yetiştiriciliğinin sadece bir iki bin yıldır yapılmasındandır. Halbuki köpeklerle kediler arasındaki fark 10 milyon yıl öncesinden türemiştir. Evrimin hiçbir ilkesi, bir insan yaşamı boyunca gözlemlenen evrimsel değişikliklerin, çok daha uzun sürelere ekstrapole edilemeyeceğini bildirmez.

Gerçekten “Panadalar” Hawai’nin meyve sineklerinin – 300 türü içeren bir farklı grup) ortak bir atadan türediğini itiraf eder. Bu ortak atanın 20 milyon yıl önce yaşamış olduğunu biliyoruz. Hawai türü sineklerin büyüklük, şekil, ekoloji, renk düzeni, çiftleşme davranışı vb gibi pek çok özellikleri ile farklıdır. Şimdi, sinek türleri arasındaki farklılığın, insanla şempanze arasındaki farklılıktan da çok daha fazla olması bir olay yapılabilir. Neden AT’ciler meyve sineklerin 20 milyon yıl önce yaşamış bir ortak atadan türediğini kabul ederken, şempanze ve insanların (ki ortak ataları sadece 5 milyon yıl önce yaşamıştı) akıllı tasarımcının ayrı edimleri sonucu oluşmuştur savındadırlar? Yanıt; insanın Tanrının imgelemindeki benzersiz yaratılışı olarak İncil’deki konumunu korumak için, insanların ne pahasına olursa olsun, diğer türlerle aynı yığına sokulmamasıdır.

“Evrime sınırlar” kuramı “Pandalar”a göre bilimseldir: “Akıllı tasarım fikri, türler içinde varyasyonların meydana gelmesini veya mevcut topluluklardan yeni türlerin oluşması olasılıklarını dışlamaz… akıllı tasarım kuramı, doğal seçilim ve keyfi değişim düzeneklerinin ürettiği değişim ölçüsüne sınırlar olduğunu ileri sürer. “ Ama akıllı tasarım kuramında evrimin ne kadar uzağa gidebileceği hakkında hiç bir şey yoktur. Bu “buraya kadar, daha ileri değil” *evrim görüşü, AT’nin herhangi bilisel bulgusundan gelmiyor; AT’nin atası bilimsel yaratılışçılıktan geliyor. *Bilimsel yaratılışçılık; *“yaratılış modeli olarak *… insanoğlunu temel yaratılmış birim cinsi olarak tanır,” diye kaydeder ve evrim ile “yaratılış modeli”nin çelişkisini sonraki “yeni ortaya çıkan cins yok” derken öncekinin “yeni ortaya çıkan cinsleri” öngördüğü bir grafiği gösterir.

Ama bir “çeşit” nedir? İnsanlarla maymunların farklı cinsten olduklarını kesinlemelerine karşın hiçbir yaratılışçı bunu tanımlamamıştır. Aslında evrim ve yaratılışın birlikte işlediği, sonrakinin belirgin “cinsler” yarattığı Darwin tarafından “Türlerin Kökeni”nde incelikle çürütülmüştür:

"Birkaç seçkin doğacı …. [evrim geçirmiş türlerin] değişme ile üremiş olduklarını kabul ediyorlar ama aynı görüşü, çok az farklı formlara yaymayı yadsıyorlar. Bununla beraber, hangilerinin yaratılmış yaşam formları ve hangilerinin ikincil yasalarca üretildiğini, tanımlayabilir veya hatta varsayımda bulunabilirmiş gibi görünmüyorlar. Değişimi bir durumda vera causa*, diğerinde keyfi olarak yadsıyorlar ama ikisi arasında herhangi fark belirtmiyorlar. Bunun, önyargılı fikrin körlüğünün tuhaf bir resmi olarak tanınacağı gün gelecektir. Bu yazarlar, yaratılışın mucizevi bir edimine karşı sıradan bir doğumdan fazla bir şaşkınlık göstermiyorlar. Ama gerçekten dünya tarihinin sayısız dönemlerinde belli temel atomların aniden canlı doku olarak parlayıverdiğine mi inanıyorlar? Her varsayılan yaratılış edimiyle bir birey veya daha çoğunun üretildiğine mi inanıyorlar? Bütün bu sonsuz sayıdaki bitki ve hayvan cinsleri, yumurta veya tohum olarak ya da tam yetişmiş olarak mı yaratıldı? Memelilerin durumunda, ana rahminden sahte beslenme işaretleri taşıyarak mı yaratıldılar? Doğabilimciler türlerin dönüşebilirliğine inananlardan her çeşit zorluğun açıklanmasını gayet de gerektiği gibi isterken, kendi taraflarında ilk ortaya çıkışın bütün konusunu saygılı bir suskunluk olarak niteledikleri bir görmemezlik içindedirler."

Aslında Bilimsel Yaratılışçılığın İncil’le ilgili eki, “cins” teriminin İncil’in “yaratılmış cinsler” nosyonundan geldiğini gösterir:

"Tanrının her şeyi istediği gibi ve egemen amacına göre, kendi belirli yapısıyla yarattığı kutsal kitapların öğretisinde çok açıktır. Örneğin Genesis 1’in tanımı organik yaşamın en az on ulamının özel olarak “kendi cinsinden sonra” yaratıldığına işaret eder. .. Son olarak, insan “cinsi” tamamen ayrı bir başka ulam olarak yaratılmıştır. “Kendi cinsinden sonra” sözcük grubu *Genesis’in bu ilk başlığında on kez yer alır."

Böylelikle Genesis öyküsünden ATnin evrimsel sınırlar nosyonuna çok açık bir iniş çizgisi, Darwin’in “önyargılı fikrin körlüğü” olarak grafiğin çizgisi, vardır. AT’cilerin evrimin sınırlarının ne olduğunu, nasıl doğruluklarının araştırılabileceğini ve bu sınırların hangi kanıtlarla desteklendiğini bize bildirmelerine kadar bu nosyon gerçek bir bilimsel sav olarak nitelenemez.
-------------------------------------
*vera causa – (true cause) Bu aslında Newton’un “Felsefede Uslamlamanın Kuralları”nın (Rules of Reasoning in Philosophy) birinci kuralıdır ve “vera causa ilkesi” olarak da bilinir. Newton, ünlü evrensel yerçekimi yasasını tanımlamadan hemen önce “Principia” adlı kitabının 3. cildi başında tümevarım konusundaki anlayışını açıklar. Birinci kural şöyledir:

Birinci Kural : Doğal şeylerin görünüşlerini açıklamak için hem doğru, hem de yeterli olandan fazlasını kabul durumunda değiliz.
Birinci kuralın sonraki açıklayıcı tümcesi de şöyledir: Bu amaç için filozoflar doğanın hiçbir şeyi boşuna yapmadığını, daha azın yettiği durumda fazlanın boşuna olduğu, çünkü doğanın yalınlıktan yana olduğunu, gereğinden fazlalık pompasını harekete geçirmediğini söylerler.

Belki ikinci kural, birinci kuralın kavranmasını sağlamlaştırabilir : Dolayısıyla aynı doğal etkilere mümkün olduğu kadar aynı nedenleri atamalıyız…

http://branemrys.blogspot.com/2005/02/darwins-logic-preliminaries-vera-causa.html
http://www.bun.kyoto-u.ac.jp/~suchii/intro.PS/newton's-rules.html


V


AT'ciler bir savı, çok popüler olmuş bir savı,gerçekten özgünmüş gibi samimiyetle büyütürler. Bu organizmaların doğal seçilimle yapılamayacak bazı uyarlamalar göstermesi savıdır ki, böylelikle akıllı tasarımcı gibi doğa üstü yaratıcı bir güce gereksinilmesi ima edilir. Bu uyarlamalar "Pandalar"da karakteristiği tartışılan ama Michael Behe'nin 1996'da "Darwin'in Kara Kutusu: Evrim'e Biyokimyasal Meydan Okuma" adlı kitabında açıkça tanımladığı "indirgenemez karmaşıklık" diye adlandırılan ortak bir özelliğe sahiptir: "İndirgenemez karmaşalıktan kastim, birkaç tane birbirine iyi uyarak karşılıklı etkileşip ana işleve katkıda bulunan parçadan meydana gelmiş bir sistem. Öyle ki, parçaların herhangi birisinin kaldırılması durumunda sistemin etkin olarak işlevselliği durur."

İnsan yapısı pek çok alet bu özelliği gösterir: Behe de fare kapanını anımsatır, eğer yay, dil, altlık gibi parçalardan birisi çıkarılacak olsa kapan çalışmaz. "Pandalar" otomobil motorundan bahseder; fan kayışı, buji, distribütör kapağı veya herhangi özgün parçanın çıkarılması da motorun çalışmamasına neden olur. İndirgenemez karmaşa sisteminin biyolojik ortamda ünlü örneği ise insan ve diğer omurgalıların "kamera gözüdür. Göz, mercekler, retina ve optik sinir gibi öyle parçalara sahiptir ki, tek tek çıkarılması halinde, organı yararsız kılar.

AT'cilerin organizmaların "indirgenemez karmaşa" özelliklerine olan tutkusu doğal seçilimin bu özellikleri yaratmaktaki (savladıkları) güçsüzlüğüdür. Behe, şöyle diyor:

"Bir indirgenemez karmaşa sistemi doğrudan ... öncü bir sistemin önemsiz ardışık değişmeleri ile üretilemez; çünkü indirgenemez karmaşa sistemine herhangi öncü sistem tanımı itibariyle işlevsizdir. ... Doğal seçilim sadece zaten çalışmakta olan sistemleri seçebilir. O zaman, bir biyolojik sistem aşamalı üretilemezse, doğal seçilimin üzerinde işlemesi için hepsi bir çırpıda entegre bir ünite olarak ortaya çıkması gerekir."

"Bir çırpıda", elbette organın akıllı tasarımcıdan mucizevi bir müdahale ile üretildiğinin imasıdır.

Ama akıllı tasarım için bu savın talihsiz bir kusuru var. Gerçekten de, onlarca senedir doğal seçilimin zamanla indirgenemez karmaşa olarak görünecek bir noktaya *entegre olduğu sistemleri üretebildiğini idrak ettik. Ancak bu özellikler, sadece sonunda işlevsel hale gelen bir organa, parçaların ardışık eklenmesi ile evrilmezler. Doğal seçilim yoluyla başlangıçta basit ve işlevsel olan bir sisteme, gittikçe fazla parçanın katılmasıyla evrilirler; bazen bu parçalar başka yapılardan alınabilir. Bu sürecin her basamağı organizmanın yaşamını sürdürmesini ilerletir ve böylece evrimsel olarak doğal seçilim yoluyla mümkündür.

Gözü düşünün. Yaratılışçılar uzun süredir "Türlerin Kökeni"nden bir alıntı yaparak doğal seçilimden sonuçlanmadığını savlarlar: "Gözün; farklı uzaklıklar için odak ayarlaması, farklı miktarda ışık alması ve küresel ve kromatik sapmaları düzeltmesi gibi bütün taklit edilemez düzeni ile doğal seçilim yoluyla oluşması, çekinmeden itiraf ediyorum, en yüksek derecede saçma görünüyor." Ama, yaratılışçılar tarafından hep altlanan, bir sonraki paragrafta Darwin kendi sakıncasını ustaca yanıtlar:

"Basit ve kusurlu bir gözden, karmaşık ve kusursuz bir göze çok sayıda, her aşamanın sahibine yararlı olduğu şekilde aşamal" ki zaten durum kesinlikle böyledir - geçişin, var olduğu gösterilebilirse, ve bundan öte göz değişiyor ve değişimler kalıtımla aktarılıyorsa - ki aynı şekilde kesinlikle durum böyledir - ve bu değişiklikler yaşamın değişen koşulları altındaki herhangi hayvana yararlıysa, *o zaman mantığım bana kusursuz ve karmaşık bir gözün, her ne kadar imgelemimizde üstesinden gelinmez gibi gözükse de, doğal seçilim yoluyla oluşmasına inanmanın zorluğunu, kuramın yıkıcılığı olarak düşünülmemek gerektiğini söylüyor."

Böylece gözlerimiz aniden tam donanımlı kamera gözleri olarak ortaya çıkmamış ama atasal türlerde daha az elemanı olan basit gözlerden evrilmiştir. Darwin bu tartışmayı mevcut türleri tarayarak, sadece yararlı değil aynı zamanda kamera gözün nasıl geliştiğini sanal bir diziliş şeklinde birbirine bağlanabilen şekilde gösteren işlevsel ama daha az karmaşık gözleri bulmak için parlak bir şekilde yönlendirmiştir. *Eğer bu yapılabilmiş olsaydı - ki yapılabilir - o zaman mevcut türlerin gözleri besbelli yararlı olduğundan ve sanal dizilişteki her basamak böylece doğal seçilim yoluyla evrilebilir olduğundan, indirgenemez karmaşıklık tartışması kaybolur.

Böyle değişikliklerin olası bir dizisi, pigmentli göz noktaları* (yassı gövdeli solucanlarda görüldüğü gibi) ile başlayarak derinin içeriye katlanarak göz noktasını koruyan ve görüntüyü daha iyi belirleyen bir kupa oluşturması (deniz kabuklusu, deniz kozalağındaki gibi) ile izlemesi ve daha sonra bu kupanın açıklığının daha darlaşması (notilus - sedefli deniz helezonu) ile ilerlemiş bir görüntü üretmesini izlemesi, bunu da *açıklığı korumak üzere saydam bir koruyucu örtünün (ragworm - polycaethe tipi solucan) gelişmesinin izlemesi, daha sonra göz yuvarlağındaki sıvının koyulaşarak odaklaşmaya yardımcı lens durumuna (abalon - kabuklu deniz hayvanı) gelmesi, sonra da yakındaki kasların sisteme içlenilmesi ile odak uzaklığı ayarlanması ve merceğin hareketi izler. Bunları retina, optik sinir vb doğal seçilim ile izleyecektir. Bu geçişli serilerin her basamağı sahibi üzerine artmış bir dönüşüm verir; çünkü her biri hayvanın daha fazla ışık almasına veya daha iyi görüntü oluşturmasına, dolayısıyla yaşamı sürdürmesine yardım eder. Ve bu sürecin her basamağı ayrı bir yaşayan tür üzerinde örneklendirilmiştir. Dizinin sonunda ise indirgenemez karmaşıklıkta gözüken kamera göz vardır. Ama karmaşıklık küçük, uyarlamalı basamaklar dizisine indirgenebilir.

Şu anda tam olarak kamera gözün parçalarının hangi sırada evrildiğini bilmiyoruz. Ancak önemli olan, karmaşıklığın uyarlamalı basamaklardan ortaya çıktığı makul bir dizi belgelememiz halinde "indirgenemez karmaşıklık" görüntüsünün neo-Darvinizm'e karşı bir görüş olamayacağıdır. "indirgenemez karmaşıklık" görüşü zaten tam olarak yeni değildir. İngiliz teolog William Paley'in 1802'de "Doğal Teoloji" adlı kitabında ortaya attığı ünlü "tasarımdan görüş"ünün değişiklerle bugüne gelmesidir. Paley yerde bulunan bir saatin bilinçli bir tasarımcısına (saat yapımcısı) işaret ettiği gibi, karmaşık organizmaların da aynı şekilde kozmik bir tasarımcıya (Tanrı) işaret ettiğini tartışmıştı.

Ancak göz saat değildir. İnsan gözü son derece işlevsel olmakla birlikte kusurludur - elbette bir mühendisin *sıfırdan yaratacağı tipte bir göz değildir. Kusuru, gözümüzün tam olarak hangi kısımlar eldeyse onların kullanılarak evrilmesinden veya dönüşümle üretilmesinden dolayıdır. Retinamız beynin dışarıya çıkan bir kısmından evrildiği için, örneğin fotoreseptör hücrelerimize bağlanan sinir ve kan damarları, retina yüzeyinden dolaşmasıyla gözün dış değil iç tarafındadır. Bu kan damarlarının sızıntısı, görmeyi engelleyebilir; ki bu problem eğer bu kanallar retinayı arkadan beslemiş olsaydı, meydana gelmezdi. Benzeri şekilde, fotosellerden beyine sinir etkilerini aktarmak üzere farklı sinirlerin birleşerek göz içinden geriye dalması, optik siniri oluşturması, gerekir. Retinadaki bu delik gözde kör bir nokta, bir öncelik tasarımı ile kaçınılacak bir kusur - yaratır. Sistemin tamamı, kontrol panelindeki tüm kablolarının güvenli bir şekilde içeriye tıkılmak yerine sürücü bölmesinde sarktığı bir araba gibidir. Evrim bir öncelik tasarımından, daha önce evrilmiş olan özelliklerin değişmesi ile sınırlı olmak üzere işlemesiyle ayırt edilir. Dolayısıyla evrim çoğunlukla kusurları olan daha uyumlu tiplere yol verir. Bu kusurlar ise akıllı tasarımın ilkelerini ihlal eder.

AT'ciler göz gibi organlar yerine kan pıhtılaşması ve bağışıklık sistemi gibi düzeneklerin olduğu "indirgenemez karmaşık" moleküler sistemleri gösteren biyokimyaya yoğunlaşmaya eğilimlidir. Göz gibi bu sistemler de, yollarındaki herhangi basamağın atlanmasıyla yolun tamamını işlevsiz kılacaklarından güya evrilemezler. (Bu biyokimyasal karmaşıklık Behe'nin "Darwin'in Kara Kutusu" adlı kitabının konusudur.) Kan pıhtılaşması sistemini "Pandalar' altıncı bölümde tartışmaktadır (Kısmen Behe tarafından yazılmıştır.) : "Biyolojik sistemler de bir araba motoru gibi sonucun ne olacağını bilen birisi tarafından monte edildikten sonra çalışabilir. Bu saçmadır. Gözün durumunda da anlaşıldığı gibi, biyolojik sistemler uzun evrimsel sürecin sadece sonunda değil, her aşamasında da yararlıdır. Ve biyokimyasal sistemler - bütün doğal seçilimle ortaya çıkmış uyarlamalar gibi - öngörü ile monte edilmemiştir. Ortaya rasgele çıkan herhangi yararlı dönüşüm, sistemde tutulur.

Biyokimyasal sistemlerin korkutucu bir şekilde karmaşık olduğuna şüphe yoktur. Kan pıhtılaşmasının yol şeması düzinelerce proteinin birbirleri ile yarayı iyileştirme amacıyla etkileşimde olduğu çapraşık bir devre panosuna benzer. Ve herhangi anahtar protein olmaksızın pıhtılaşma olmayacağından sistem indirgenemez karmaşıklıkta gözükür. Yine de biyolojik sistemler gözde olduğu gibi basit işlevsel sistemlere ardışık olarak parçaların eklenmesi ve uyarlanması ile evrilmişlerdir. Atasal metabolik reaksiyon dizileri artık mevcut olmadığından anatomik yapılara nazaran biyokimyasal reaksiyon dizilerin evriminin izlenmesi daha zordur. Fakat biyologlar "indirgenemez karmaşık" biyokimyasal reaksiyon dizilerin nasıl evrildiği hususunda akla yatkın senaryolar sağlamaya başladılar. Beklenildiği gibi bu sistemler, önceden farklı işlevleri olan başka dizilerden parçaların benimsenip kullanılmasını içerirler. (Böylece kan pıhtılaşması sistemindeki enzimlerden biri sindirim ve hücre bölünmesinde de rol oynar.) Biyokimyasal evrimi kavramaktaki gelişmenin ışığı altında, biyokimyasal reaksiyon dizilerinin tam olarak nasıl evrildiğini kavramadığımız için vaz geçip akıllı tasarımcıyı ikame etmek son derecede mantıksızdır. *Eğer tarih bilimi bize bir şey gösteriyorsa, o da cahilliğimizi "Tanrı" olarak yaftalamamızın, bizi bir yere götürmediğidir.

---------------------------------------
* Omurgasızlarda bulunan ve pigmentli hücrelerin örttüğü bir duyu siniri ile sonlanan basit bir görme organı.

dolfen
06-05-2007, 22:31
haklısın böyle iman neme gerek....

el-alem
06-05-2007, 23:37
mantıksal olarak herşeyi yarattığını düşndüğümüz bir tanrı varsa o yarattığı hiçbirşeye benzememeli. yarattığı herşey adı üstünde yaratılmıştır. yaratılmış demek daha önce yokken var olmuş demektir. öyle olunca tanrının düşünme gibi yaratılmış birşeydende münezzeh olması gerek. tanrının düşünmeye mahkum olduğunu düşünürseniz onu birşeyin içine koymuş olursunuz. oda tanrı olmaz.

vartor
18-03-2008, 06:47
Mart 15 2008'de ODTU universitesinde yaptigi konusmaya, Jerry O Coyne'u 850 kisilik bir kalabalik izlemis. Sitemize yaptigi tercumelerle buyuk katkida bulunan kardesimiz Burlap'tan aldigim bir email, bu toplantiya katilmis, ve gosterilen ilgiye hayranligini belirtmisti dun bana.
*Akilli tasarimcilari ve Bush'un bu konuda yaptigi gulunc soylemleriyle milleti gulduren Coyle'u cok cana yakin bulan dostumuz, bu tecrubesini benimle, ben de sizinle paylasmak istedim.

KızıL
29-05-2008, 16:35
zaten bush unda destek verdiği bişey nasıl doğru, yararlı olabilir ki?? öldürün merini bush a tanrı vermişti ya....
bilgi için teşekkürler..