PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Postmodern Küreselcilik


21-05-2007, 19:53
Evrim (Bilim) - Yaratılış (Din) Çatışmasında Postmodernite'nin Yeri

Postmodern Küresel başlığı ile çeşitli internet sitelerinden bir derleme çalışması yaparak bir süre önce 5 veya 6 ileti olarak sunmuştum. Ancak bunları bir türlü sitede bulamıyorum. Siteye vaki saldırılar sırasında silinmiş herhalde. (Zaten ileti sayım 243 olmasınna rağmen ulaşılan sayı 199'da kalmış). Daha önce Kemalist ve Ulusalcı denilince bunların faşistlikle ve ırkçılıkla aynı şey sayılmasına tepki olarak bu derlemeyi yapmıştım.

Bu defa sitemizde de okunması öğütlenen "Bilim ve Gelecek" dergisinin Mayıs 2007 - 39. sayısında Dr. Hasan Aydın'ın bir yazısı bu konuya eklenti yapmama yol açtı. Derginin öncesini bilmiyorum, ancak bu sayı gerçekten sitemiz içeriğne uygun pek çok değerli bilgi içeriyor. "Evrim (Bilim) - Yaratılış (Din) Çatışması Üzerine Kimi Düşünceler" yazısını okumanızı öneriyorum. Din ile bilimin arasındaki çatışmanın postmodern çağda bu defa evrim - yaratılış şeklinde yeniden ortaya çıkarıldığını anlatan yazıda "Çatışmadan yararlanarak din adına bilimi yadsımak kimin işine yaramaktadır?" sorusuyla irdelemeler yapılıyor.

Yazıda çatışmanın ideolojik zemini neo-liberal politikalarda bulunmakta, bunun da meşrulaştırılmasında postmodernizmin kullanıldığı belirlenmektedir. "Neoliberalizm, klasik liberalizmin 'bırakın yapsınlar' sloganının ve yararcılık temeline oturan anlayışının bir uzantısıdır. ... Neoliberalizmin sermayeye dönük yararcılığıyla, 'bırakın yapsınlar' anlayışının sosyal yapı açısından iki önemli sonucu olmuştur. İlki sermayenin önündeki sınırların kaldırılmasıdır. ...Bu anlayışın yansımalarını neoliberallerce Aydınlanmanın ürünü olan ulus devlete yönelik eleştirilerde açık biçimde görmek olasıdır. Ulus devletlerin ortadan kalkması, klasik liberalizmin savaşlara yol açan sömürgeciliğinin, savaşlara başvurmadan devamını sağlamak açısından oldukça işlevseldir. ... Aydınlanmanın sonucu olan ulus devletlerin yıpratılması, ulusa aidiyet duygusu yerine etnik, dini, mezhepsel aidiyetleri ön plana çıkarmış, ... Bu süreç, vakıf üniversiteleri kanalıyla ülkemizde de etkisini hissettirmeye başlamıştır.

Kuşkusuz, sermayenin hizmetinde olan üniversitelerin, sermayenin ideolojisini yansıtmaları ve para kaynaklarına ve onların sahip olduklarına hizmet etmeleri kaçınılmazdır. Eğer sermaye Türkiye'deki gibi yeşil sermaye, tarikat sermayesi, ... olursa, bu sermayelerden beslenen üniversitelerde üretilen bilgilerin dinsel bir havaya bürünmesi kaçınılmazdır.

Kuşkusuz üniversitelerin özelleştirilmesi ve dinsel sermaye örgüsü içinde (dinin) savlarına ontolojik ve epistemolojik zemin hazırlamada en temel araç olaral postmodernizm karşımıza çıkmaktadır. ... Postmodernizmin modernizme ve bilime saldırısı; modernizmin ürünü olan laik düzeni, dini baskıladığı gerkçesiyle eleştirmesi; bilimin statüsünü sarsmak için bilginin öznel olduğunu, bilgiyle inancı ayıracak bir ölçütün bulunmadığını ve ontolojik gerçekliğin insanca bilinemeyeceğini vb savlaması ve yerelliğe vurguyla, evrenselliği dışlaması gibi hususlar kilisenin, tarikatların ve dinsel cemaatlerin egemenliğine zemin hazırlayıcı bir işlev görmektedir. ... Bu türden postmodern savlar neoliberalizmin etkin biçimde kullandığı kitle iletişim araçlarından da pompalanmaktadır. *

... Kanımızca, Evrim - yaratılış çatışmasının yeniden gündeme gelmesi ve yaratılışçı tezlerin akıllı tasarım gibi adlarla ısıtılıp yeniden önümüze sunulması, bu sosyo-ekonomik koşulların bir uzantısıdır ve neoliberal politikalar ve postmodern anlayışlar yayıldıkça dinin her alanda egemenliğinin artacağını ve Ortaçağ'ın sonları ile aydınlanma döneminin başlarında yaşanan çatışmanın bir benzerinin daha da derinleşerek ilerleyeceğinğ söylemek olasıdır. ..."

Yazı bilimsellik görüntüsü altında dinsel verilerin nasıl "tevil" edilerek pompalandığını ve bilimin de yozlaştırıldığını öncelikle Harun Yahya örnekleri ile açıklıyor. Bana bu yazının çağrıştırdığı diğer konular ise halkımızın nasıl kıskaca alındığıdır: Postmodernitenin öngördüğü yerellik, evrenselliğin yadsınması; her olayın sadece belirli sınırlar içinde tanımlanarak bunların dışında etmenlere izin verilmeden incelenmesi ve sonuç çıkarılması, kargaşaya ve sonra da belirsizliğe yol açıyor. Türkiye gibi halkın ancak okuma yazmasının olduğu - dikkat ediniz okur-yazar diyemiyorum - bir ülkede bunun sonuçları çok ağırdır. İnsanlar doğaları itibariyle belirsizlikten hoşlanmazlar. Her şeyi sınıflandırıp, tanımlayıp belirsizlikten kurtulmaya çalışırlar. Bu şekilde yaşamlarını düzene koymaya çalışır, önlerini görmeye ve gelecekte karşılaşacakları durumların, geçmiş deneyimleri ve tanımlamaları sayesinde üstesinden gelmeye çalışırlar. Dolayısıyla belirsizlik insanlar için bir tehdittir. Bilimin öznelleştirilip, değersizleştirildiği bir ortamda halk belirsizlikten nasıl kaçınacaktır? Halkın az sayıda okur yazar olan kısmı da zaten postmodern küresel işbirlikçi misyonerlerin egemenliği altında belirsiz kılınmıştır. Bu kısmı atarsak dahi, geride kalan halkın büyük kısmı belirsizlikten kaçınmak için mutlak olduğunu, değişmez olduğunu savlayan dinin etkisine girecektir. Dolayısıyla toplum bilim dışı bir konuma sürüklenmektedir.

Peki bu durum kimin çıkarınadır? Yazarın belirttiği gibi, dünyada bu durum sermaye çıkarınadır. Bireyselliğin ön plana çıkarılıp özgürlük aldatmacası ile toplumsal çıkarların göz ardı edilmesi ancak sermaye sınıfına yarıyor. Peki ülkemizde kime yarıyor? Elbette gene sermaye sınıfına yarıyor. Finansal güçlerini dış sermaye ile birleştiren yerli sermaye, ülkedeki ezilmişliği, geri gidişi görmezden geliyor. Eskiden bu tiplere biz "komprador" derdik. Şimdi bu sermayenin oldukça önemli kısmı da yeşil sermayedir. Artık kurbağanın suyunu çok bilinçli bir şekilde yavaş yavaş ısıtıyorlar. Başka kimin çıkarına olabilir? Elbette şeriatçının çıkarınadır. *Elbette bölücünün çıkarınadır. Dahası ikinci cumhuriyetçiler de bu bulanık, belirsiz ortamdan sebepleniyorlar. Bir de kafatasçılar var; Türkiye'nin sarılmışlığında Türk'ün Türk'ten başka dostu yok diyerek ortamı kendi lehlerini kullanmaya çalışan aynı tip çıkarcılar. Evet uluslararası sermaye, yurtiçi sermaye (bilhassa yeşil sermaye), şeriatçılar, ikinci cumhuriyetçiler ve kafatasçılar. Tabi yurtdışından ılımlı İslam kaftanı biçenleri de unutmamak lazım. Bunların hepsi de iktidar lehine çalışıyorlar. Belirsizlikten yana olan, halkı kavram kargaşasında boğan, yaratılışçılığı bilim diye yutturmaya kalkıp bilimi de öznelleştiren iktidar değil mi? Bu iktidar devletde para yok diye bütün fabrikaları satıp savıyor ama Türkiye'nin 80 senede ulaştığı borcu 4,5 senede iki katına çıkartıyor. Yani sadece yurttaşları dinsel bağnazlığa yöneltmekle kalmıyor, fakirleştirip köleleştiriyor da.

Peki bu iktidarı destekleyenler kim?
- Barzani, Talabani,
- Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti,
- Bölücüler,
- İkinci Cumhuriyetçiler,
- Şeriatçılar, tarikatçılar,
- Avrupa Birliği,
- Suudi Arabistan
- ABD,
- İran,
- Yunanistan ...

Peki bütün bu destekçilere ve iktidar karşı çıkanlar kimler? Hadi onları statükocu, darbeci, yeni Enverci, faşist, ırkçı vs olarak niteleyelim, suçlayalaım, Avrupa'ya ve Amerikaya şikayet edelim. Bizler postmodern küresel misyonerler değil miyiz? Şeriatçılarla ortak çıkarlarımız yok mu? İktidardan yana değil miyiz?

timurca
26-05-2007, 23:49
reel sosyalizmin çözülmesinden sonra küresel kuşatmayı tam bir ablukaya dönüştüren emperyalistler sanatta edebiyatta yozlaşmayı(içeriksizliği)insan ilişkilerinde bireyciliği(tüketim budalalığı)toplumsal yaşamın her alanında dezonformasyonu(içerikten bağımsız ama içeriğe dairmiş gibi!)son derece pragmatik yanılsama araçlarıyla "sattı mahale"saldırılarını sürdürüyor..karşılarındaki potansiyel tehdidin gücü emperyalist saldırının çapı konusunda şaşmaz bir gösterge olacak her zaman.yanılsama araçları ihtiyaca göre şekillenmeyi-çeşitlenmeyi *sürdürecek gibi görünüyor..benim listemde tek isim var: ABD