22-08-2007, 23:23
Ön Çalışması Kont tarafından yapılmıştır
Tanrılar neden var olamaz? – Jon Nelson
Tanrıya inanan kişilere, inandıkları tanrıyı tarif veya tasvir etmeleri istendiğinde, aşırı derecede şaşırtıcı yanıt çeşitleri çıkıyor. Öyle gözüküyor ki, aynı tanrının varlığına inandıkları halde, ortaya inanan sayısı kadar da farklı tanımlama ve tasvir çıkıyor. Bu kadar çok çeşitlilik varsa, açıkça bu insanlar aynı şeyden bahsediyor olamazlar. Açık olan başka bir olgu da, inananların tanrılarını kendi belirli kişiliklerine uygun bir şekilde uyarladıklarıdır. Eğer inanan somurtkan ise tanrısı da somurtkan oluyor,eğer kişi mutlu ve rahat ise tanrıları da mutlu ve rahat oluyor. Nesnel olarak analiz ettiğimizde, tanrıları, kendi bireysel kişiliklerinin uzantısından başka bir şey değil.
Tanrı gibi bir oluşun var olduğundan, var olan şeylerin asla bu kadar geniş bir karşılık çeşitliliği üretmeyeceği gibi yalın bir sebeple söz edilemez. Eğer tanrı veya tanrılar varsa, bütün diğer var olanlar gibi, tarif edilebilir sıfatlara sahip oldukları gösterilebilmelidir. Peki inananlar tanrılarının ne gibi sıfatlara sahip olduğunu iddia ediyorlar?
Teistler bu soruya bir çok farklı cevap ve mantık yürütmeler sunuyorlar. Bunlardan bazıları düpedüz saçmadır. Mesela “tanrı aşktır” diye ısrar edeceklerdir. Aşkın ne demek olduğunu zaten bildiğimize göre bu açıklamanın yanlışlığı açıktır. Eğer “aşk” ve “tanrı” birbirinin yerine kullanılabiliyorsa neden tanrı kelimesine ihtiyaç duyuyoruz ki? Neden sadece tanrı kelimesini ortadan kalkmasın ve onunla işimiz bitmesin?
Asırlardır teologlar tanrının birtakım sözde tanımlamalarıyla karşımıza çıkıyorlar. Anlattıklarına göre tanrı her şeyi bilir, her şeye kadirdir ve tüm iyiliklerin mutlak sahibidir. Ancak fark edileceği gibi bu sıfatlar birbirleriyle çelişmektedir. Öncelikle, bir varlığın hem her şeyi bilmesi hem de her şeye gücü yetmesi olanaksızdır. Neden? Basitçe, eğer tanrı her şeyi biliyorsa, o halde her şeyi önceden karar vermiştir; ne olacağını önceden biliyor. Bu ise hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği anlamına gelir. Ne olacağı önceden mukadder kılınmış bir evrende ne tanrı ne de başka bir şey olayları değiştiremez. Dolayısıyla, her şeyi bilen bir tanrı, her şeye gücü yeten bir tanrı olamaz.
İkinci olarak, her şeyi bilme ve her şeye kadir olma, mutlak iyilikseverlikle çelişir. Eğer tanrı çok güçlü ve çok iyiyse neden evrende kötülüğün bulunmasına izin veriyor? Eğer tanrı her şeye kadirse, kötülüğü ortadan kaldıracak gücü de vardır. Eğer her şeyi biliyorsa oluşmaktaki kötülüğü de biliyor olmalıdır; gerçekten de kötülük oluşmadan önce oluşacağını biliyor olmalıdır. Dolayısıyla, eğer tanrı mutlak iyiyse, müdahale etmelidir.
Özgür irade kavramı genellikle bu noktada *tanrının kötülük meydana gelirken karışmamasını haklı çıkarmak için ortaya atılır.Ancak daha önce de söylediğimiz gibi her şeyi bilmek, her şeyin önceden belirlenmesi demektir. Bireyin yapacağı her hareket, söyleyeceği her söz tanrı tarafından biliniyorsa, insanoğlu özgür iradeye sahip değildir. Bunun ötesinde, özgür irade kullanımı bir duman perdesidir; özgür *irade olsun olmasın, tanrı kötülüğü ortadan kaldırmak için hala bir şey yapmıyor. Yalnızca İkinci Dünya Savaşının Yahudi Soykırımı bile bunun yeterli bir kanıtıdır. Kötüyü önleme ve bertaraf etmeye gücünüz varsa, kenarda tembelce durmak ahlaki midir?
Bir insan kendisine bir zarar gelmeden bir cinayeti önlemeye muktedirse ve buna rağmen hiç bir şey yapmamışsa nasıl yargılanırdı? Biz hata yapabilen varlıklarız fakat tanrının hata yapmadığı söyleniyor, dolayısıyla tanrının hiçbir şey yapmaması ahlaken daha beter bir affedilemez. İnsanları ahlaksız olduğu için yargılayabiliyorsak, aynı şekilde bir tanrıyı da ahlaksız olduğu için yargılayabiliriz.
İnananların bir kısmı da bilimi referans göstererek tanrılarının varlığını akla yatkın bir hale getirme çalışırlar. Tanrıyı, evren ve içindeki her şeyin varlığı için bilimselimsi açıklama olarak öne sürmeye çalışıyorlar. Varolan her şeyin nedensel bir açıklaması olduğundan, nedenlerin kısır döngüsü olamayacağını öne sürüyorlar. Dolayısıyla bu argümana göre, evrenin de bir nedeni olmalıdır.
Bu argümanın içinde bir takım aldatıcı düşünceler barınmaktadır. İlki, tanrının evrenin yaratıcısı olarak tespitinin, bir şekilde nedenlerin kısır döngüsü problemini çözdüğünü farz etmesidir. *Bu argümanı ileri süren inananlar, tanrının, varlığın nedensiz ilk nedeni olduğunu söylüyorlar. Ancak bu sorunu çözmüyor. Herhangi ilkokul üçüncü sınıf çocuğunun bile şunu sorabileceği açıktır: Tanrıyı kim veya ne yarattı?
Eğer inananlar tanrının bir nedene ihtiyacı olmadığında ısrar edip onun için “sadece kendiliğindendir” diyorlarsa, neden evrenin de “sadece kendiliğinden” olduğu düşüncesini kabul etmiyorlar? Böylelikle biz, doğal bir evrenin en az varsayım gerektireceğini anlıyoruz. Mantıkta bu Occam’ın Usturası veya Sıkılık (Parsimony) İlkesi olarak bilinir.
Bir diğer mantık hatasına, ilk neden argümanının döngüsel uslamlamasına da dikkat edin. İnanan gerçekte şunu söylüyor: ”Tanrı dışında her şeyin bir sebebi vardır. Dolayısıyla her şeyin sebebi tanrıdır”. İnanan kendi sonucunu, yani “tanrının var olduğunu” kendi önermesine, yani “her şeyin bir sebebi vardır”a taşıyor. Sadece, kabul etmemiz için herhangi mantıksal açıklama göstermeden, tanrının bir ilk nedeni gerektirmediğinde ısrarla, ilk neden argümanından tanrıyı muaf tutmaya çalışıyor. İnanan bir problem (evrenin varlığı) ileri sürerken, hemen arkasından problemin esas önermesinden kendi “çözümünü” tasfiye ederek muaf tutuyor. Hatalar gösterildikten sonra da bu argümanı kullanmaya devam eden bir inanan, sadece, davranışlarını entelektüel bütünlükten başka bir şeyin yönlendirdiğini kanıtlamaktadır.
Bundan başka, tanrı genelde nesnellik açısından bilinemez olarak düşünüldüğü için, bilinemez bir şeyin (tanrı) bilinmeyenin (evrenin kökeni) yerine konulması neyi açıklayabilir? Ayrıca, ne zaman bir şeyi bilmediğimizde açıklama olarak eğer tanrı ileri sürülüyorsa, neden bilime ihtiyaç duyuyoruz? Bu eski “boşlukların tanrısı” argümanıdır ve o da temelden hatalıdır. Doğanın belli bir fenomeninin açıklamasını istemek, onu belirgin olarak ortaya çıkmasına neyin neden olduğunu sormaktır. Soruyu, doğaüstü bir tanrıyı referans gösterme yoluyla yanıtlama, sorunun yanıtı değildir; çünkü bu açıklama bize bu sözde tanrının gerçekte ne olduğu ve nasıl iş gördüğü hakkında hiçbir şey söylemez.
Bu bizi ilk neden argümanının en temel hatasına götürür. Argüman, hatalı olarak evrenin nedensel bir açıklama ihtiyacında olduğunu farz etmektedir. Ama, evrenin varlığının tüm nedensel değişme bazında indirgenemez birincil olduğu anlaşıldığında bu yıkılır. Evren hakkında konuştuğumuz zaman tüm var olanları konuşuruz. Eğer bir tanrı varsa, tüm var olanların bir parçasıdır. Eğer yoksa, belli ki varlığın ilk nedeni olamaz. Hiçbir şey varoluşun dışında değildir. Hatta, eğer bir şekilde nedensiz bir ilk neden olduğu kabul edilseydi bile, bunun doğa üstü bir güç olması gerektiği hangi bazda savunulabilir ki? *Doğalcı bir ilk nedenin tanrıya inananların düşüncesine hiç girmediği anlaşılıyor. Eğer bir birincil neden varsa, algılayamadığımız doğaüstü bir neden yerine, algılayabildiğimiz varoluşun kendisi olabilir. *
Evren kimlik ve nedensellik ilkelerine göre işler. Aristo tarafından 2000 yıldan fazla bir süre önce formüle edilen kimlik yasasına göre her şey, olduğudur; A ise A’dır. Dolayısıyla, aynı zamanda ve aynı şekilde hiçbir şey hem A hem de A olmayan değildir. Nedensellik yasası, kimlik yasasının bir uzantısıdır. Bu yasaya göre, bir şey sadece kendi doğasıyla uyum içinde davranabilir. Örneğin bir insan asla at doğurmaz. Evren bu iki birincil yasaya göre işler. Niçin bu işi başlatmak üzere görünemez, kavranamaz bir tanrıya ihtiyacımız var? Daha temel olarak, tanınabilir hiçbir fiziksel bir özelliği olmayan bir oluş, nasıl olur da sahiden bir şey yapabilir? Hiçbir fiziksel varlığı olmamasına rağmen nasıl her şeye kadir olabilir? Herhangi bir fiziksel doğası olmaksızın nasıl her şeyi bilme yetisine sahip olabilir? Hiçbir fiziksel özelliği olmamasına rağmen nasıl bütün iyiliklerin mutlak sahibi olabilir?
Evrenin birincil materyali ister madde, ister antimadde veya henüz keşfedilememiş bir enerji şekli olsun, evrenin varlığı metafizik bir donedir. Varlığın kendisi ilk nedenin içinde ve kendisidir. *Varlık için bir nedenden bahsetmek, çelişki çağırmak olur. Evren varlığın ana olgusudur ve daha fazla indirgenemez.
“Tasarım” argümanı da tanrının varlığını “kanıtlamak” için ortaya çıkarılan başka bir zayıf mantık yürütmedir. Bu argüman, evrenin çok yönlü karmaşıklığında, ancak bir tasarım sonucu olabileceğini söyler; inanırlara göre de bu tasarımcı ancak tanrı olabilir. Bu argüman da diğerleri gibi doğuştan hatalıdır. Sadece aşamalı karmaşıklık ilkesi bile bu argümanı ortadan kaldırır. Bu ilke, bir yaratıcının, yarattığı her şeyden daha karmaşık olması gerektiğini ifade eder. Örneğin insanın düşünme yetisi şu ana kadar oluşturduğumuz her şeyden daha üstündür. Buna göre tanrı da evrenden daha karmaşık olmak zorundadır ve sonuç olarak ondan da karmaşık bir tasarımcısı bulunmak zorundadır. Dolayısıyla acaba kim tanrıyı tasarladı?
Tasarım argümanı, temel amaç sorununu da yok saymaktadır. Bilinçli yaratılmış her şey, bir amaç için yaratılmıştır. Bu durumda geleneksel saatçi argümanı, inananın kendisine döner. Elbette, bir saatin tasarımında saatin çalışmasıyla alakası olmayan hiçbir parça yoktur. Saatin her parçası bir amaç içindir ve tek tek her parçanın mekanizması, bu amaç ile birlikte açıklanabilir. Bu nedenle, eğer inananlar evrende bir tasarımın olduğunu düşünüyorlarsa tek tek her parçanın amacını göstermek zorundalar. Ne de olsa, aynen saatte olduğu gibi, evrende de amacı olmayan hiçbir parça olmamalıdır. İnanan, bize her yaşayan şeyi yaratırken *tanrının amacının ne olduğunu söylemek zorundadır; yaşayan her şeyin, *her uzak yıldızın, her atomun, plajdaki her kum tanesinin ve evrenin içinde başka her şeyin. Bu tabi başa çıkılamaz bir iştir ve tüm tasarım argümanını bir anda ve tamamen şah-mat eder.
Tanrının varlığı için bütün argümanların odak noktası, tanrının sözde ne yapacağı veya geçmişte ne yaptığıdır. İnananlar tanrının ne yaptığını güzel sözlerle cilalıyorlar ama dikkat çekici bir şekilde tanrının ne olduğu konusunda sessizlik içindeler. Bu nokta çok önemlidir ve aşırı vurgulanamaz. Çoğumuzun ilkokulda öğrendiği gibi her fiilin niteleyici bir ismi olmalıdır. ”Koşma” *bir var olan değildir ama koşanlar vardır. “Gifıllar koşar” ifadesi aynı “tanrı evreni yarattı” ifadesi gibi kavramsal olarak anlamsızdır. Koşan şeyler nesnel olarak tasvir edilebilir ve böylece varlıkları kanıtlanmış olur. Aynı şekilde ele alınıp, tanrının varlığı onun yaptıklarıyla tanımlanıyor demek, sadece tanrının gerçekte ne olduğu ana sorunundan sakınmaktır. O, bir şey yapmadan önce bir şey olmalıdır; ki bu tanrı tanımlanabilir olmalıdır demektir. *Bütün bilinçli hareketler, önceden o hareketin meydana gelmesine neden olacak bir oluşun varlığını gerektirirler. Tanrıyı bu gerçekten tasfiye etmek ve muaf tutmak, sırf özel bir istekten daha kötüdür; bütün sağduyuyu bozar.
Tanrının var olması için belirli tanımlanabilir fiziksel özelliklere sahip olması gerekir. Özniteliksiz bir oluş, söyleyişte çelişkidir.
İnananlar, bu mantıksal bataktan kaçmak için, genelde son çare olarak negatif teolojiye başvururlar. Tanrı bizim gibi değildir, tanrı materyal değildir, tanrı sınırlı değildir, vs. Birçok tanımlanamayan kişisel özellikler (müşfik, güçlü, yardımsever, zeki, adil vs) sunarken aslında bunlar kaçamak taktikleridir. Ama bu; müşfik, güçlü, yardımsever, zeki ve adil olan şeyin kendisinin tam olarak ne olduğunu anlatmayı başaramıyor. Bu “oluş” tanımlanabilir pozitif sıfatlara haiz değilken nasıl tüm diğer var olmayanlardan farklı oluyor?
Son olarak, inananların tanrılarını tanımlamaya çalıştıklarında kullandıkları kelime tariflerine ne olduğuna dikkat edin. “varlık”, “oluş” ve “yaratmak” gibi kelimeler fiziksel gerçeklikleri varsayarlar. Halbuki ,teistler tarafından kullanıldığında, fiziksel gerçekliklerle bağlantısı koparılıyor ve sözcükleri, inananın hayalindeki tanrısal özelliklere uyum sağlaması için yeniden tanımlamak zorunda kalıyoruz. Ama bunu yapmak gerçeğe bağlantı linklerini koparmaktır. Örneğin tanrıyı, inananların yaptığı gibi “fiziksel olmayan oluş” şeklinde tanımlamak ”oluş” kelimesinin fiziksel mevcudiyet gerektirdiği gerçeğini görmezden gelmektir. Bu şekilde sözsel çarpıtmacılığı kabul etmek için bu kelimelerin kurallara uygun tanımlamalarını yadsıyarak onları yeni “tanımlamalarla” yer değiştirmek gerekir. Bunlar da aslında gerekçesiz olanı haklı çıkarmaya yarayan rasyonelleştirmelerden başka bir şey değildir. İnsan bilincini yararsız kılmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bu anti-rasyonel yaklaşıma uyumlu bir şekilde bağlı kalmak, insanlığı, dizleri üstünde, doğanın varlığına karşı duyarsız, asla gelmeyen bir yardım için bile tanımlanamayan bir kabus tipi mabuda bitmez tükenmez bir şekilde yakarmakla baş başa bırakıyor.
Bu cins düşünmenin dünyaya hükmettiği bir zaman vardı. Bu dönemi tarihimizde Karanlık Çağlar olarak adlandırıyoruz.
http://www.atheistalliance.org/library/nelson-why_gods_cannot.php
Tanrılar neden var olamaz? – Jon Nelson
Tanrıya inanan kişilere, inandıkları tanrıyı tarif veya tasvir etmeleri istendiğinde, aşırı derecede şaşırtıcı yanıt çeşitleri çıkıyor. Öyle gözüküyor ki, aynı tanrının varlığına inandıkları halde, ortaya inanan sayısı kadar da farklı tanımlama ve tasvir çıkıyor. Bu kadar çok çeşitlilik varsa, açıkça bu insanlar aynı şeyden bahsediyor olamazlar. Açık olan başka bir olgu da, inananların tanrılarını kendi belirli kişiliklerine uygun bir şekilde uyarladıklarıdır. Eğer inanan somurtkan ise tanrısı da somurtkan oluyor,eğer kişi mutlu ve rahat ise tanrıları da mutlu ve rahat oluyor. Nesnel olarak analiz ettiğimizde, tanrıları, kendi bireysel kişiliklerinin uzantısından başka bir şey değil.
Tanrı gibi bir oluşun var olduğundan, var olan şeylerin asla bu kadar geniş bir karşılık çeşitliliği üretmeyeceği gibi yalın bir sebeple söz edilemez. Eğer tanrı veya tanrılar varsa, bütün diğer var olanlar gibi, tarif edilebilir sıfatlara sahip oldukları gösterilebilmelidir. Peki inananlar tanrılarının ne gibi sıfatlara sahip olduğunu iddia ediyorlar?
Teistler bu soruya bir çok farklı cevap ve mantık yürütmeler sunuyorlar. Bunlardan bazıları düpedüz saçmadır. Mesela “tanrı aşktır” diye ısrar edeceklerdir. Aşkın ne demek olduğunu zaten bildiğimize göre bu açıklamanın yanlışlığı açıktır. Eğer “aşk” ve “tanrı” birbirinin yerine kullanılabiliyorsa neden tanrı kelimesine ihtiyaç duyuyoruz ki? Neden sadece tanrı kelimesini ortadan kalkmasın ve onunla işimiz bitmesin?
Asırlardır teologlar tanrının birtakım sözde tanımlamalarıyla karşımıza çıkıyorlar. Anlattıklarına göre tanrı her şeyi bilir, her şeye kadirdir ve tüm iyiliklerin mutlak sahibidir. Ancak fark edileceği gibi bu sıfatlar birbirleriyle çelişmektedir. Öncelikle, bir varlığın hem her şeyi bilmesi hem de her şeye gücü yetmesi olanaksızdır. Neden? Basitçe, eğer tanrı her şeyi biliyorsa, o halde her şeyi önceden karar vermiştir; ne olacağını önceden biliyor. Bu ise hiçbir şeyin değiştirilemeyeceği anlamına gelir. Ne olacağı önceden mukadder kılınmış bir evrende ne tanrı ne de başka bir şey olayları değiştiremez. Dolayısıyla, her şeyi bilen bir tanrı, her şeye gücü yeten bir tanrı olamaz.
İkinci olarak, her şeyi bilme ve her şeye kadir olma, mutlak iyilikseverlikle çelişir. Eğer tanrı çok güçlü ve çok iyiyse neden evrende kötülüğün bulunmasına izin veriyor? Eğer tanrı her şeye kadirse, kötülüğü ortadan kaldıracak gücü de vardır. Eğer her şeyi biliyorsa oluşmaktaki kötülüğü de biliyor olmalıdır; gerçekten de kötülük oluşmadan önce oluşacağını biliyor olmalıdır. Dolayısıyla, eğer tanrı mutlak iyiyse, müdahale etmelidir.
Özgür irade kavramı genellikle bu noktada *tanrının kötülük meydana gelirken karışmamasını haklı çıkarmak için ortaya atılır.Ancak daha önce de söylediğimiz gibi her şeyi bilmek, her şeyin önceden belirlenmesi demektir. Bireyin yapacağı her hareket, söyleyeceği her söz tanrı tarafından biliniyorsa, insanoğlu özgür iradeye sahip değildir. Bunun ötesinde, özgür irade kullanımı bir duman perdesidir; özgür *irade olsun olmasın, tanrı kötülüğü ortadan kaldırmak için hala bir şey yapmıyor. Yalnızca İkinci Dünya Savaşının Yahudi Soykırımı bile bunun yeterli bir kanıtıdır. Kötüyü önleme ve bertaraf etmeye gücünüz varsa, kenarda tembelce durmak ahlaki midir?
Bir insan kendisine bir zarar gelmeden bir cinayeti önlemeye muktedirse ve buna rağmen hiç bir şey yapmamışsa nasıl yargılanırdı? Biz hata yapabilen varlıklarız fakat tanrının hata yapmadığı söyleniyor, dolayısıyla tanrının hiçbir şey yapmaması ahlaken daha beter bir affedilemez. İnsanları ahlaksız olduğu için yargılayabiliyorsak, aynı şekilde bir tanrıyı da ahlaksız olduğu için yargılayabiliriz.
İnananların bir kısmı da bilimi referans göstererek tanrılarının varlığını akla yatkın bir hale getirme çalışırlar. Tanrıyı, evren ve içindeki her şeyin varlığı için bilimselimsi açıklama olarak öne sürmeye çalışıyorlar. Varolan her şeyin nedensel bir açıklaması olduğundan, nedenlerin kısır döngüsü olamayacağını öne sürüyorlar. Dolayısıyla bu argümana göre, evrenin de bir nedeni olmalıdır.
Bu argümanın içinde bir takım aldatıcı düşünceler barınmaktadır. İlki, tanrının evrenin yaratıcısı olarak tespitinin, bir şekilde nedenlerin kısır döngüsü problemini çözdüğünü farz etmesidir. *Bu argümanı ileri süren inananlar, tanrının, varlığın nedensiz ilk nedeni olduğunu söylüyorlar. Ancak bu sorunu çözmüyor. Herhangi ilkokul üçüncü sınıf çocuğunun bile şunu sorabileceği açıktır: Tanrıyı kim veya ne yarattı?
Eğer inananlar tanrının bir nedene ihtiyacı olmadığında ısrar edip onun için “sadece kendiliğindendir” diyorlarsa, neden evrenin de “sadece kendiliğinden” olduğu düşüncesini kabul etmiyorlar? Böylelikle biz, doğal bir evrenin en az varsayım gerektireceğini anlıyoruz. Mantıkta bu Occam’ın Usturası veya Sıkılık (Parsimony) İlkesi olarak bilinir.
Bir diğer mantık hatasına, ilk neden argümanının döngüsel uslamlamasına da dikkat edin. İnanan gerçekte şunu söylüyor: ”Tanrı dışında her şeyin bir sebebi vardır. Dolayısıyla her şeyin sebebi tanrıdır”. İnanan kendi sonucunu, yani “tanrının var olduğunu” kendi önermesine, yani “her şeyin bir sebebi vardır”a taşıyor. Sadece, kabul etmemiz için herhangi mantıksal açıklama göstermeden, tanrının bir ilk nedeni gerektirmediğinde ısrarla, ilk neden argümanından tanrıyı muaf tutmaya çalışıyor. İnanan bir problem (evrenin varlığı) ileri sürerken, hemen arkasından problemin esas önermesinden kendi “çözümünü” tasfiye ederek muaf tutuyor. Hatalar gösterildikten sonra da bu argümanı kullanmaya devam eden bir inanan, sadece, davranışlarını entelektüel bütünlükten başka bir şeyin yönlendirdiğini kanıtlamaktadır.
Bundan başka, tanrı genelde nesnellik açısından bilinemez olarak düşünüldüğü için, bilinemez bir şeyin (tanrı) bilinmeyenin (evrenin kökeni) yerine konulması neyi açıklayabilir? Ayrıca, ne zaman bir şeyi bilmediğimizde açıklama olarak eğer tanrı ileri sürülüyorsa, neden bilime ihtiyaç duyuyoruz? Bu eski “boşlukların tanrısı” argümanıdır ve o da temelden hatalıdır. Doğanın belli bir fenomeninin açıklamasını istemek, onu belirgin olarak ortaya çıkmasına neyin neden olduğunu sormaktır. Soruyu, doğaüstü bir tanrıyı referans gösterme yoluyla yanıtlama, sorunun yanıtı değildir; çünkü bu açıklama bize bu sözde tanrının gerçekte ne olduğu ve nasıl iş gördüğü hakkında hiçbir şey söylemez.
Bu bizi ilk neden argümanının en temel hatasına götürür. Argüman, hatalı olarak evrenin nedensel bir açıklama ihtiyacında olduğunu farz etmektedir. Ama, evrenin varlığının tüm nedensel değişme bazında indirgenemez birincil olduğu anlaşıldığında bu yıkılır. Evren hakkında konuştuğumuz zaman tüm var olanları konuşuruz. Eğer bir tanrı varsa, tüm var olanların bir parçasıdır. Eğer yoksa, belli ki varlığın ilk nedeni olamaz. Hiçbir şey varoluşun dışında değildir. Hatta, eğer bir şekilde nedensiz bir ilk neden olduğu kabul edilseydi bile, bunun doğa üstü bir güç olması gerektiği hangi bazda savunulabilir ki? *Doğalcı bir ilk nedenin tanrıya inananların düşüncesine hiç girmediği anlaşılıyor. Eğer bir birincil neden varsa, algılayamadığımız doğaüstü bir neden yerine, algılayabildiğimiz varoluşun kendisi olabilir. *
Evren kimlik ve nedensellik ilkelerine göre işler. Aristo tarafından 2000 yıldan fazla bir süre önce formüle edilen kimlik yasasına göre her şey, olduğudur; A ise A’dır. Dolayısıyla, aynı zamanda ve aynı şekilde hiçbir şey hem A hem de A olmayan değildir. Nedensellik yasası, kimlik yasasının bir uzantısıdır. Bu yasaya göre, bir şey sadece kendi doğasıyla uyum içinde davranabilir. Örneğin bir insan asla at doğurmaz. Evren bu iki birincil yasaya göre işler. Niçin bu işi başlatmak üzere görünemez, kavranamaz bir tanrıya ihtiyacımız var? Daha temel olarak, tanınabilir hiçbir fiziksel bir özelliği olmayan bir oluş, nasıl olur da sahiden bir şey yapabilir? Hiçbir fiziksel varlığı olmamasına rağmen nasıl her şeye kadir olabilir? Herhangi bir fiziksel doğası olmaksızın nasıl her şeyi bilme yetisine sahip olabilir? Hiçbir fiziksel özelliği olmamasına rağmen nasıl bütün iyiliklerin mutlak sahibi olabilir?
Evrenin birincil materyali ister madde, ister antimadde veya henüz keşfedilememiş bir enerji şekli olsun, evrenin varlığı metafizik bir donedir. Varlığın kendisi ilk nedenin içinde ve kendisidir. *Varlık için bir nedenden bahsetmek, çelişki çağırmak olur. Evren varlığın ana olgusudur ve daha fazla indirgenemez.
“Tasarım” argümanı da tanrının varlığını “kanıtlamak” için ortaya çıkarılan başka bir zayıf mantık yürütmedir. Bu argüman, evrenin çok yönlü karmaşıklığında, ancak bir tasarım sonucu olabileceğini söyler; inanırlara göre de bu tasarımcı ancak tanrı olabilir. Bu argüman da diğerleri gibi doğuştan hatalıdır. Sadece aşamalı karmaşıklık ilkesi bile bu argümanı ortadan kaldırır. Bu ilke, bir yaratıcının, yarattığı her şeyden daha karmaşık olması gerektiğini ifade eder. Örneğin insanın düşünme yetisi şu ana kadar oluşturduğumuz her şeyden daha üstündür. Buna göre tanrı da evrenden daha karmaşık olmak zorundadır ve sonuç olarak ondan da karmaşık bir tasarımcısı bulunmak zorundadır. Dolayısıyla acaba kim tanrıyı tasarladı?
Tasarım argümanı, temel amaç sorununu da yok saymaktadır. Bilinçli yaratılmış her şey, bir amaç için yaratılmıştır. Bu durumda geleneksel saatçi argümanı, inananın kendisine döner. Elbette, bir saatin tasarımında saatin çalışmasıyla alakası olmayan hiçbir parça yoktur. Saatin her parçası bir amaç içindir ve tek tek her parçanın mekanizması, bu amaç ile birlikte açıklanabilir. Bu nedenle, eğer inananlar evrende bir tasarımın olduğunu düşünüyorlarsa tek tek her parçanın amacını göstermek zorundalar. Ne de olsa, aynen saatte olduğu gibi, evrende de amacı olmayan hiçbir parça olmamalıdır. İnanan, bize her yaşayan şeyi yaratırken *tanrının amacının ne olduğunu söylemek zorundadır; yaşayan her şeyin, *her uzak yıldızın, her atomun, plajdaki her kum tanesinin ve evrenin içinde başka her şeyin. Bu tabi başa çıkılamaz bir iştir ve tüm tasarım argümanını bir anda ve tamamen şah-mat eder.
Tanrının varlığı için bütün argümanların odak noktası, tanrının sözde ne yapacağı veya geçmişte ne yaptığıdır. İnananlar tanrının ne yaptığını güzel sözlerle cilalıyorlar ama dikkat çekici bir şekilde tanrının ne olduğu konusunda sessizlik içindeler. Bu nokta çok önemlidir ve aşırı vurgulanamaz. Çoğumuzun ilkokulda öğrendiği gibi her fiilin niteleyici bir ismi olmalıdır. ”Koşma” *bir var olan değildir ama koşanlar vardır. “Gifıllar koşar” ifadesi aynı “tanrı evreni yarattı” ifadesi gibi kavramsal olarak anlamsızdır. Koşan şeyler nesnel olarak tasvir edilebilir ve böylece varlıkları kanıtlanmış olur. Aynı şekilde ele alınıp, tanrının varlığı onun yaptıklarıyla tanımlanıyor demek, sadece tanrının gerçekte ne olduğu ana sorunundan sakınmaktır. O, bir şey yapmadan önce bir şey olmalıdır; ki bu tanrı tanımlanabilir olmalıdır demektir. *Bütün bilinçli hareketler, önceden o hareketin meydana gelmesine neden olacak bir oluşun varlığını gerektirirler. Tanrıyı bu gerçekten tasfiye etmek ve muaf tutmak, sırf özel bir istekten daha kötüdür; bütün sağduyuyu bozar.
Tanrının var olması için belirli tanımlanabilir fiziksel özelliklere sahip olması gerekir. Özniteliksiz bir oluş, söyleyişte çelişkidir.
İnananlar, bu mantıksal bataktan kaçmak için, genelde son çare olarak negatif teolojiye başvururlar. Tanrı bizim gibi değildir, tanrı materyal değildir, tanrı sınırlı değildir, vs. Birçok tanımlanamayan kişisel özellikler (müşfik, güçlü, yardımsever, zeki, adil vs) sunarken aslında bunlar kaçamak taktikleridir. Ama bu; müşfik, güçlü, yardımsever, zeki ve adil olan şeyin kendisinin tam olarak ne olduğunu anlatmayı başaramıyor. Bu “oluş” tanımlanabilir pozitif sıfatlara haiz değilken nasıl tüm diğer var olmayanlardan farklı oluyor?
Son olarak, inananların tanrılarını tanımlamaya çalıştıklarında kullandıkları kelime tariflerine ne olduğuna dikkat edin. “varlık”, “oluş” ve “yaratmak” gibi kelimeler fiziksel gerçeklikleri varsayarlar. Halbuki ,teistler tarafından kullanıldığında, fiziksel gerçekliklerle bağlantısı koparılıyor ve sözcükleri, inananın hayalindeki tanrısal özelliklere uyum sağlaması için yeniden tanımlamak zorunda kalıyoruz. Ama bunu yapmak gerçeğe bağlantı linklerini koparmaktır. Örneğin tanrıyı, inananların yaptığı gibi “fiziksel olmayan oluş” şeklinde tanımlamak ”oluş” kelimesinin fiziksel mevcudiyet gerektirdiği gerçeğini görmezden gelmektir. Bu şekilde sözsel çarpıtmacılığı kabul etmek için bu kelimelerin kurallara uygun tanımlamalarını yadsıyarak onları yeni “tanımlamalarla” yer değiştirmek gerekir. Bunlar da aslında gerekçesiz olanı haklı çıkarmaya yarayan rasyonelleştirmelerden başka bir şey değildir. İnsan bilincini yararsız kılmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Bu anti-rasyonel yaklaşıma uyumlu bir şekilde bağlı kalmak, insanlığı, dizleri üstünde, doğanın varlığına karşı duyarsız, asla gelmeyen bir yardım için bile tanımlanamayan bir kabus tipi mabuda bitmez tükenmez bir şekilde yakarmakla baş başa bırakıyor.
Bu cins düşünmenin dünyaya hükmettiği bir zaman vardı. Bu dönemi tarihimizde Karanlık Çağlar olarak adlandırıyoruz.
http://www.atheistalliance.org/library/nelson-why_gods_cannot.php