dilaver
20-10-2007, 22:11
Yeni ayda tekrar merhaba…
Özveriyle hazırladığımız bültenimizin ilk sayısıyla ilgili izlenimlerimiz çok olumlu. Geçen 1 aylık zaman içerisinde TD Sitesi'ne katılımın fark edilir şekilde arttığını ve üyelerimiz arasındaki ilişkinin yoğunlaştığını gördük. Bunun için mutluyuz..
www.evrimteorisi.org adresinde oluşturduğumuz sitede de toplumumuzdaki bilgi açığını kapatmak ve birikimlerimizi aktarmak için çaba sarfediyoruz. Site ‘evrim’ ve çağdaşlaşma fikrine karşı olan kimi otoritelerde belirgin bir panik yaratmış durumda...
Bültenimizin ilk sayısı bir deklarasyon niteliğindeydi. Bu sayıdan itibaren amacımız saygı değer okurlarımızla bilgi ve birikimlerimizi paylaşmak, çağdaş uygarlık ve akılcı mantık düzeyinde bütünleşmeyi sağlamaktır. Bu sebeple de ulaşabildiğimiz herkesin eleştiri ve katılımı bizim için önemlidir.
Katkılarınızı destekmasasi@turan dursun.com adresine iletebilirsiniz…
Saygılarla…
LAİK BİR TÜRKİYE İÇİN
Diyanet…
Devletlerin ‘din’i olmaz!...
İnanç ‘inanı’ demektir ve ‘inanı’ da “öyle olduğuna inanılır” anlamı içerir. İnançlar bireyseldir, tüm topluma mal edilemez; toplum bu hususta zorlanamaz!
Laik sistemin temel özelliğidir ‘inanç özgürlüğü’. Yani dileyenin dilediğine inanç göstermesi ve yahut inanmaması… Bu özelliğin temelinde ‘tüm inançlara ve inançsızlığa eşit mesafede durmak ile herhangi birinin diğerine üstünlüğünü onaylamamak’ yatar.
Batı’da Laiklik hızla yükselen bir değer olarak korunmakta iken Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana farklı dinsel grup, eğilim veya mezhepler yada inançsızlıklar, var olan sistemden aynı oranda fayda sağlayamamıştır.
Yönetim şekli Cumhuriyet olan ve özünde Laiklik ilkesine yer vermiş Türkiye, devlet yönetimleri ve halk tarafından da -ne yazık ki- ‘Müslüman Ülke, Ilımlı İslâm Ülkesi’ gibi tanımlamalarla değerlendirilmektedir. Halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olması düşüncesinden kaynaklı olduğu bilinen bu nitelemeler, bu ülkede yaşayıp da başka dinlere mensup olan yada hiçbir din ve inanç şeklini benimseyen insanlar için azap vericidir.
Bu adlandırmalarla yönetim sistemimiz karalanmakta ve lağvedilmekte; aynı zamanda toplumumuzdaki tüm inananlar sorgusuz sualsiz bir kefeye konmakta ve yüzyıllardır sürdürülen fikri siyasetin uygulayıcısı yapılmaktadır. Ayrıca ‘inanç özgürlüğü’ tanımı içerisinde yer alan ‘inançsızlık’ kavramı ve mensupları da -ülkede üretilen faaliyetler açısından düşünülünce- yok sayılmakta, hatta geleneksel ve dini öğretilerin güdülemesiyle topluma faydasız ve ahlaksız addedilmektedir.
Ülkemizde, ‘birlik ve bütünlük’ oluşturabilme gayesiyle benimsediği geleneksel inanç siyasetini topluma bastırarak çözüm bulduğunu zanneden devlet yönetimleri ve bağlantılı kurumlar, böylece özgür düşünceyle birlikte bilimsel gelişime, üretimdeki verimliliğe ve sosyal hayattaki çeşitliliğe engel olmakta; bununla birlikte küresel şartların hakim olduğu makro ve mikro modellerde eşitsizlikler ile insani ve hukuki sorunlara sebep olduklarının farkına varamamaktadırlar.
Bu bağlamda Türkiye’deki sosyal ve siyasi yapıyı neredeyse baskı altında tutup gözeten ve diğerlerini yok sayarak sözde kamu hizmeti veren bir kurum olan ‘Diyanet’, çağdaş Türkiye’nin aydınlık geleceğine maddi ve manevi engel teşkil etmektedir.
Ülkeye hizmet eder görünümdeki Diyanet kurumu aslında tek bir inanca, mensuplarına ve bu inancın gereklerine hizmet etmektedir. Sosyal yaşam ve neredeyse toplum düzeni de bu kurumun inisiyatifi doğrultusunda belirlenmektedir.
3 Mart 1924 tarihinde 429 Sayılı Kanun ile Başbakanlığa bağlı bir teşkilat olarak kurulan Diyanet’in hedefleri içerisinde -Anayasa’nın 136. Maddesi’nde belirtilen ‘Laiklik’ ilkesi doğrultusunda- bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek varken, kurum hiç bir zaman geleneksel usullerle beslediği çoğunluğun ihtiyacı olan Müslümanlık öğreti ve hizmetlerinin dışına çıkamamış; ayrıca sürekli gelişim ve değişim içinde olan insani hak ve özgürlükler kavramlarını da görmezden ve duymazdan gelmiştir.
Genel olarak İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işlerini yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. md.1) gibi hizmetler veren kuruluşun bütçeden aldığı payın artması -Başbakanlık dahil olmak üzere 7 bakanlıktan daha fazla- ‘genel refah’ sorununun ‘din’ yani İslam yoluyla çözülmek istendiğinin bir göstergesidir ki bu vahimdir!
Her ne kadar halkın çoğunluğunun sahiplendiği olsa da tüm toplumun ideali olmayan ve insani eşitlik, yasal hak ve özgürlük gibi kavramları çağdaş sistemlerden farklı yorumlayan ‘din’ olgusunun sanki her şeyin önündeymişçesine sermayeye boğulması, bu toplumdaki dinlerden bağımsız bireyleri yaralamaktadır
*****************************
DÜNYADAN HABERLER, İLGİNÇ OLAYLAR…
Bu çağda bu vahşet! Ne için?
Geçtiğimiz Ağustos ayında bir haber yayımlandı basında; “İran’daki kırbaç dehşeti”! Aslında hemen her gün rastladığımız benzeri onlarca haberden bir tanesi... Üstelik sadece İran ile de sınırlı değil bu vahşet... İslam’ın –Şeriat’ın- bir yönetim biçimi olarak algılandığı ve uygulandığı tüm ülkelerde bu durum söz konusu.. Haber şöyle:
“İran'da ‘evlilik dışı seks yaptığı ve alkol aldığı’ belirlenen bir erkek cadde ortasında kırbaçlandı. Ahlak(!) yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle ‘kırbaç cezası’na çarptırılan 25 yaşındaki Ghanbari, maskeli polisler eşliğinde işlek bir caddeye getirilip yüzükoyun yatırıldı. Cezai işlem uygulanırken yol trafiğe kapatıldı. Olayı izlemek için yaklaşık 1000 kişi toplandı. Kırbaçlanma anında arkada saf tutan yetişkin erkeklerin omuzlarında vahşeti seyreden çocuklar bulunduğu ve olayı cep telefonuyla kaydedenler olduğu görüldü.”
Bu ceza şekli dünyadaki tüm çağdaş insanlarca endişeyle karşılanmış ve ‘vahşet’ olarak tanımlanmıştır. Duyarlı kamuoyumuz olayı ‘insan hakları’ açısından değerlendirmeyi ihmal etmemiş fakat sorunu İran Devleti’nin ‘vatandaşlarına yönelik yönetim baskısı’ olarak çözümlemeyi yeğlemiştir. Bu tespit, yaşananları –sanki sırf İran’a özgüymüşçesine- başkalaştırmaktan ve gelecek için duyulan endişeleri yatıştırmaktan öte bir yarar sağlamamıştır. Nitekim sorun sadece İran’ın değil, nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan tüm ülkelerin sorunudur. Çünkü bu ülkelerde ‘demokratik çoğunluk’ avantajı kullanılarak yönetim şekilleri değiştirilmeye çalışılmakta ve bu tür gelişmeler hızını günden güne artırmaktadır.
Dinlere kaynak teşkil eden kutsal kitaplardaki sözler ‘bir ilahi varlığın evrensel kanunları’ olarak değerlendirildiğinde, her bir inanan için bu sözleri uygulamak kaçınılmaz olacaktır. Çünkü bu kitaplarda belirtilen ayrıntıların yönetimsel olarak uygulamaya konması yine ilahi varlık tarafından emredilmiştir.
Nitekim itaat ve ceza kavramları Kuran'da birbiriyle bağıntılı olarak ele alınmıştır.
Furkan Suresi, 6. Ayet: “Ve onlar Allah ile beraber başka bir ilah'a tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır.”
(Ayet’te Tanrı tarafından, sadece ‘zina’nın değil inanç özgürlüğünün de cezalandırılacağı bildirilmektedir. Fark edileceği üzere bu tarz, devletimizin ve insanımızın özenle benimsediği ‘Laiklik’ ilkesine tamamen zıttır.)
Tanrı tarafından belirtilen bu ‘ağır ceza’ başka bir ayette her bir konu için net olarak tanımlanır ve seviyesi tespit edilir:
Nur Suresi, 2. Ayet: “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer sopa vurun! Allah'a ve Ahiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”
Anlaşılacağı gibi İslamiyet’e göre İran'ın uygulaması yanlış değildir; yüce varlığın bildirdikleri harfiyen uygulanmıştır. O halde İslam’ın getirisi ‘Şeriat’ı benimsemiş olan İran'ın, Müslümanlar tarafından suçlanması mantıksızlıktır. Çünkü emirler açık ve nettir. Hatta sırf ayette belirtildiği için bu vahşet geniş kalabalıklara bilinçli olarak izletilmektedir.
Nur Suresi’nin 1. ayeti de bu yaptırımı destekler ve doğruluğunu temin eder şekildedir: “(Bu) İndirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. İçinde, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye apaçık ayetler indirdik.”
Demek ki ayetler anlaşılır ve apaçıktır. Tartışmayı gerektirecek bir durum yoktur. Hükümleri farzdır; uygulanması zorunludur. Her dönem için geçerlidir. Dolayısıyla bu kitaba bağlanan ve inanç gösteren her insanın bunları yerine getirmesi de doğaldır…
Ayetlerin uygulamadaki işlerliği hadislerle de desteklenmektedir. İnanç sistemi içerisinde peygamberin uygulamaları ‘gerçek yol’ olarak tanımlanmış ve bu uygulamalar ‘İslam Toplumları içerisinde günümüze kadar ‘sünnet’ sıfatıyla kabul görmüş, kökleşmiştir.
«Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüseyin, Mansûr'dan, o da El-Hascn'den, o da Hıttân b. Abdillâh Er-Rakaaşî'den, o da Ubâde b. Sâmit'den naklen haber verdi. Ubâde şöyle demiş: Resûlüllah (Saüalkihü Aleyhi veSeilem):
“Benden Öğrenin! Benden öğrenin!.. Allah o (kadı)nlara (çıkar) bir yol halketti. Bekârla bekâr (zina ederse) yüz dayakla bir sene sürgün; evli ile evliye yüz dayak ve recm (var!)” buyurdular.»
'Zina'nın tüm dünya ve insanlık tarafından, bir eylem olarak yerinde bir tanımlama olup olmadığının ve ahlakiliğinin tartışıldığı çağımızda, şer’i yönetimler tarafından bu fiile verilen ceza kırbaçla sınırlı bırakılmamış ve taşlayarak öldürme –recm- de bu toplumlarda bir gelenek halini almıştır. Konuyla ilgili hadis, yaptırımın doğallığını gözler önüne sermektedir:
- Hz. Bera (radiyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in yanına yüzü kömürle karartılmış ve dayak atılmış bir Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Resulullah Yahudileri çağırarak: "Kitabınızda zina haddini (cezasını) böyle mi buluyorsunuz?” diye sordu. "Evet" dediler. Sonra Hz. Peygamber onların alilerinden birini çağırdı ve "Musa'ya, Tevrat’ı indiren Allah aşkına soruyorum. Zina edenin haddini kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?" dedi. Alim: “Hayır! Eğer bana böyle yemin vererek sormasa idin sana haber vermezdim. Kitapta ‘recm’ buluyoruz. Fakat zina vakaları eşrafımız arasında çoğaldı. Artık şerefli birini bu suçla yakalarsak onu bırakır olduk. Ancak biçare birisini yakalarsak ona haddi tatbik ediyoruz. Kendi aramızda şöyle dedik: "Gelin aramızda öyle bir ceza şeklinde anlaşalım ki o, eşraftan olsun, halktan olsun herkese tatbik edilsin. Sonunda recm yerine suratın kömürle boyanıp dayak atılmasında ittifak ettik."
Bunun üzerine Resulullah "Allahım, onların öldürdüğü emr-i şerifini ilk ihya edip dirilten ben olayım" dedi ve had cezasının tatbikini emretti; zani hemen recmedildi. Bunun üzerine şu ayet indi (Maide 41): "Ey Peygamber! Kalpleri inanmamışken ağızlarıyla ‘inandık’ diyenler, Yahudilerden yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabına casusluk edenlerden inkara koşanlar seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirirler de ‘Böyle bir (fetva) size verilirse alın, verilmezse kaçının’ derler...”. Az sonra Allah Teala şu ayetleri indirdi (Maide 44, 45, 47): "Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte onlar zalimlerdir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fasıklardır!" (Muslim, Hudud 28, (1700); Ebu Davud, Hudud, 26 (4448)).
İslami yönetimlerde suçlulara verilen ceza sadece ‘kırbaçlama’ ve ‘taşlama’dan ibaret değildir. Farklı suçların yine farklı ceza şekilleri bulunmaktadır. Şeriatla yönetilen ülkelerde –örneğin Suudi Arabistan’da- halkın belirgin bir kısmının –çocukların dahi- ellerinin, kollarının ve ayaklarının olmadığı – kesilmiş olduğu- göze çarpar. Bu ve benzeri uygulamaların sebebi yine Tanrı’nın böyle yapılmasını emretmesidir.
Nitekim Maide Suresi, 38. Ayet’te konuya esas olarak: “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.”denmektedir.
Çağımızda hala ısrarla uygulanan bu ve benzeri cezalar birer ‘insan hakları ihlali’dir. Bu konuda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 5. Maddesi tüm insanlığa, ‘hiç kimsenin işkenceye; zalimane, gayri insani ve haysiyet kırıcı cezalara yada muamelelere tabi tutulamayacağı’nı ‘çağdaş insan ahlakı gereğince duyurmaktadır.
Nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkelerde uygulanan bu ceza şekilleri 21.Yüzyıl insanlığının yöntemleri olmamalıdır. İran'ı tek başına eleştirmek yada bu ülkeye yaptırım uygulamaya çalışmak yeterli değildir. Önemli olan bu insanlık dışı vahşete kaynak teşkil eden ideolojik yapıyı sorgulayabilmektir. Çünkü ‘yeni İranlar’ isteyenler hızla çoğalmaktadır
******************************
SÖYLEŞİ..
Sevgili okurlar,
Bültenimizin bu bölümünde, geçmişte inançların yada inançsızlıkların temsilcisi olmuş veya halen olan çeşitli üyelerimizle yaptığımız söyleşiler yer alacak.
Bu sayıda eskiden bir Yehova Şahidi olan Habilis'le konuştuk...
Bizden biri, Habilis…
İlk adım..
TD : Yehova Şahitliği hakkında kısa bir bilgi verebilir misin?
Habilis : Yehova Şahitliği dini-mesihi bir harekettir. Şahitler İsa'nın ikinci gelişinin vuku bulduğuna ve onun 1914'te gökte 'tanrının krallığı'nı başlattığına inanırlar. Yehova Şahitleri'ne göre 1914'te hayatta bulunan nesil, İsa'nın yeryüzüne inerek beraberindeki 144.000 Yehova Şahidi'yle bütün siyasi kuruluşları, devletleri, milletleri kısacası 'Şeytan'ın güçlerini yok edecektir. Böylece yeryüzünde de Tanrı'nın krallığı kurulmuş olacaktır. Bu Armagedon Savaşı'yla sağlanacaktır.
TD : Nasıl Yehova Şahidi oldun?
Habilis : Çocukluğumda hep İncil ve Tevrat okudum. Bazı akrabalarımın yönlendirmesiyle küçük yaşta Yehova Şahitleri’nin arasına girdim.
TD : Bir arayış mı söz konusuydu; bir gruba ait olma hissi gibi?...
Habilis : Sözünü ettiğim akrabalar dayım ve teyzemdi. Dayım şahitliği bulunduğu ülkede öğrenmiş ve daha sonra onu ziyarete giden teyzeme öğretmiş. İkisiyle de çok samimiydim. Onlar beni yönlendiriyordu. Toplantılara katılıyordum. Bu bazen teyzemin zoruyla oluyordu.
TD : Şahitlerden olabilmek için belli tören ve ritüeller gerekiyor mu?
Habilis : Hayır, belli bir uygulama yok. İlk toplantıda bir hemcinsiniz sizi sorularla, detaylı bir şekilde inceler; tetkik eder. Toplantı yeri “Kingdom Hall” da denilen, ibadetlerin yapıldığı sade görünümlü bir salondur..
TD : İlk toplantınızda neler hissettiniz; bir eksiğin doldurulduğunu mu düşündünüz?
Habilis : Çok küçüktüm, bilinçli değildim; seçim hakkım da yoktu zaten…
TD : Toplantıları kim yönetir?
Habilis : Bir vaiz kürsüye çıkar ve iki dergiden makaleler okur; ‘Kule ve Uyanın Dergileri’. Bunlar yayın organlarıdır. Diğerleri de bulunduğu yerden yazıyı takip eder. Toplantılar herkese açıktır.
"Her yöredeki cemaatin bir gözetmeni vardır"..
TD : Siz aktif miydiniz?
Habilis : Evet, cemaatte aktif rol oynayan biriydim. Toplantılarda söz alanlara mikrofon yetiştirmekti görevim. Buna rağmen ben ve benim gibiler sıradan birer şahit konumundaydık. Söz alanlara ‘öncü’ denir ve öncüler mikrofonla konuşurlar. Mikrofon tutmak önemli bir iştir. Buna ek olarak cemaatte en fazla vaaz eden kişiler arasındaydım. Ayrıca cemaatlerin gözetmenleri vardır; bunlara “İhtiyar” da denir. Öncüler de cemaatte özel görevler alırlar. Bunu kısaca “doktrini o coğrafyaya yaymak” olarak özetleyebiliriz.
TD : Bu yayma işi hangi öğretilerle yapılır?
Habilis : Yandaş kazanmak birincil görevdir. Tanrı ‘Yehova’dır. Bu Tevrat’a dayanmaktadır. Oğlu İsa Mesih’tir.
"Kurtuluşa İsa’nın çarmıhı sayesinde erişilebilir"!
TD : Yehova Şahitleri’nde ‘ruhban sınıfı’ var mı?
Habilis : Tabii var.. Ama biz ‘ruhban sınıfı’ değil de ‘özel bir sınıf’ olarak betimlerdik.
TD : Özellikleri nelerdi?
Habilis : Bu sınıfın ayrıcalığı ve yaptırım gücü vardı elbette ki… Onlar tıpkı Mitraizm’in babaları gibi kurtuluşa erişmiş ve Cennet’i garanti etmiş kişilerdir. Kurtuluşa yalnız İsa’nın çarmıhı sayesinde erişilebilir. Ancak bu her zaman garanti değildir. Bu düzeye erişebilmiş olan “144000ler” diye bilinen bir sınıftır. Bu adı almalarının sebebi İncil’deki ‘Rabbin Sofrası’ bahsidir. 144000ler ‘Şahitlerin kolektif papası’ durumundadır. Sunulan ‘ekmek ve şarap’tan yalnızca onlar tadabilir. Bu sofra sıradan ‘Şahitler’e yasaktır. Yalnız her müridin amacı sofrada yer alabilmektir.
“Sıradan şahitler –hak ederlerse- yerdeki, onlar ise gökteki Cennet’te yaşayacaklar” diye düşünülür. Bu düşünce onların gökteki ‘Rab’ ile birlikte yaşamayı hak etmiş olmalarının sonucudur. 144000ler'in konumu ‘Papalık’ gibidir. Toplantılarda konuları karara bağlarlar.
TD : Niçin 144 000? Bu sayı özel mi?
Habilis : 12’nin katı olması sebebiyle özel sayılır. Sofrada İsa hariç 12 kişi bulunduğu için... Aslında 144000 kişi değiller, sayıları daha fazla ama hedefleri bu… Kendilerini İsa’nın asıl kâhinleri olarak tarif ederler. "Bu şekilde, Kutsal Kitap‘a göre kelime anlamıyla İsa yalnızca mesh edilmiş Hıristiyanlar’ın -144.000ler’in- aracısıdır." (T. K. 17 Temmuz1979, sf. 31)
Şu söz onların kutsiyet anlayışı için yeterlidir sanırım: "Bu nedenle büyük kalabalık ne şimdi ne de gelecekte 144.000 gibi adil beyan edilmeyecektir... Zaten onların imanla adil beyan edilmeye gereksinimi yoktur." (Ewiges Leben in der Freiheit der Söhne Gottes, sf. 386)
"Onlara itaat 'Tanrıya itaat' demektir"…
TD : Bu kutsallık zihniyeti bir efendi-köle durumu yaratmıyor mu?
Habilis : Onlar Tanrı’nın inayetiyle yönlenen kişilerdir. Tanrı’ya itaat bu sınıfa itaatle eş değerdedir. Bu süper sınıfa karşı gelmek ise “Tanrı’yı reddetmek” demektir.
TD : Bu gruba seçim nasıl yapılıyor?
Habilis : Herkes faaliyetleri, davranışları ve sözleriyle cemaatte özel olmak için çaba harcar.
Yani tam anlamıyla faal olmak gerekir.
Yılda bir kez düzenlenen sofralarda ekmek ve şarap sunulur. Bu sofra Hıristiyanlıkta her hafta kurulmaktadır. Sofra Nisan ayı sonuna doğru düzenlenir ama bu duruma göre değişebiliyor.
Burada ekmek ve şarap elden ele dolaşır. Çoğunlukla kimse yemez fakat bazen kendine vahiy geldiğini ve kendisini bizzat yönlendirdiğini iddia eden biri çıkar ve yer. Cemaat kişinin faaliyetlerini göz önünde tutarak olumlu görüş bildirirse giriş onaylanır. Sonra da onu Tanrı’nın seçtiğine inanılır.
TD : Teşkilat yapısı nasıldır?
Habilis : Bir merkez var, altta da cemaatler.. Merkez Amerika new York’ta.. Büyük bir disiplin ve totaliteyle düzeni korurlar. Bir çeşit askeri disiplin.. Örneğin sakal bırakamazsınız. Erkeklerde takım elbise, kadınlarda etek zorunluluğu vardır.
Vaazlarda okunacak makaleler burada düzenlenir. Tüm dünyaya buradan dağıtılır ve prensipler burada belirlenir. Ama ‘Papa’ gücüne sahip biri yoktur içlerinde..
"Şahitlerin karanlık geçmişini öğrenmiştim"...
TD : Onlarla kaç sene yaşadın ve ayrılışın nasıl oldu?
Habilis : 20 Sene… Süre bayağı uzun olduğu için kopmam da zor oldu tabii… Ben insanları çekmek için sürekli çaba gösteriyordum.
Ayrılmama sebep kişisel anlaşmazlıklar değildi. Bulunduğum yerden ayrılmış, başka bir yerde ikamet etmeye başlamıştım. Başka bir cemaatteydim. Bir ara araştırmaya yöneldim.
Bazı tarihsel dokümanlara ulaştım. Bunlar şahitler tarafından ulaşılamayacak derecedeydi.
Şahitler üyeleri araştırmaya yönlendirmezler; sadece kendi yayınlarının okunmasını isterler. Bunu sürüyü korumak için yaparlar tabii ki… Bu bilgilere yabancı internet sitelerinden ve kitaplardan ulaşmıştım. Ancak bu araştırma çok uzun sürmüştü; aylarca bocaladım ve sonunda en sağlıklı kararı verdim.
TD : Bulduklarınla öğretilenler arasındaki çelişkiler nelerdi?
Habilis : Şahitlerin karanlık geçmişini öğrendim; kıyamet tarihlerini , sahte peygamberliklerini ve diğer teolojik hatalarını gördüm. Yalnız bunu cemaat üyeleriyle pek paylaşmadım. Sadece ihtiyarlarla konuştum; düşüncelerimi söyledim ve ayrılma kararımı açıkladım. Dört saatten fazla konuştuk o gün. Ayrılmamı istemediler; hatta ayrılırsam delireceğimi iddi ettiler. Bunun amacı psikolojik baskıydı, karamsarlığa itmekti, korkutmaktı... Ama ben doğru bir karar aldığımı biliyordum
"Beni Şeytan’ın oğlu olmakla itham ettiler"…
TD : Ayrıldıktan sonra baskı ya da tecrit yaşadın mı?
Habilis : Psikolojik baskıya maruz kaldım. Arkadaşlarım benimle konuşmuyor, selam dahi vermiyordu. Hatta dayım ve teyzem bile..! Hepsi de benim Şeytan’ın çocuğu olduğumu iddia ediyordu.
TD : Şu 'kan nakli' meselesi de çok ilginç!
Habilis : Şahitler kan naklini reddeder ve bunun kabulünün Tanrısal emri çiğnemek ve ebedi hayatı yitirmek olduğunu öğretirler. Ölme ihtimali olsa dahi… Cemiyetin bu yasağından dolayıdır ki binlerce kişi ve hatta birçok masum bebek şahitler tarafından ölüme terkedilmiştir. Ancak kansız tedaviye müsaade var. Benim kopuşumu sağlayan bir etken de budur.
Habilis : Yehova Şahitleri aynı prensipten hareketle bir zamanlar her türlü aşılama ve organ naklini de ‘Tanrısal Yasa’yı çiğnemek anlamında yorumlamışlar ama sonra bunun yanlışlığını anlayarak değiştirmişlerdir. Yehova Şahitliği bir tarikattır. Sevimli görünebilir ancak son derece tehlikelidir. Toplum içinde görgü kurallarına ve ahlak prensiplerine bağlı gibi görünseler de niyetleri başkadır. Onlar insanın dünyaya geliş amacına karşıdırlar.
TD : Teşekkürler…
*************************
Bülten-Duyuru: Da vinci adlı evrim dostunun kişisel blogu mahkeme kararı ile engellenmiştir.
Da vinci bundan sonra yayınını http://bilim-din.blogspot.com/ adresinden sürdürecektir. Düşünce özgürlüğünün çağdaş insanlığın temeli olduğunu belirterek dostumuza her türlü desteği vereceğimizi ifade ediyoruz.
Esen kalın...
Özveriyle hazırladığımız bültenimizin ilk sayısıyla ilgili izlenimlerimiz çok olumlu. Geçen 1 aylık zaman içerisinde TD Sitesi'ne katılımın fark edilir şekilde arttığını ve üyelerimiz arasındaki ilişkinin yoğunlaştığını gördük. Bunun için mutluyuz..
www.evrimteorisi.org adresinde oluşturduğumuz sitede de toplumumuzdaki bilgi açığını kapatmak ve birikimlerimizi aktarmak için çaba sarfediyoruz. Site ‘evrim’ ve çağdaşlaşma fikrine karşı olan kimi otoritelerde belirgin bir panik yaratmış durumda...
Bültenimizin ilk sayısı bir deklarasyon niteliğindeydi. Bu sayıdan itibaren amacımız saygı değer okurlarımızla bilgi ve birikimlerimizi paylaşmak, çağdaş uygarlık ve akılcı mantık düzeyinde bütünleşmeyi sağlamaktır. Bu sebeple de ulaşabildiğimiz herkesin eleştiri ve katılımı bizim için önemlidir.
Katkılarınızı destekmasasi@turan dursun.com adresine iletebilirsiniz…
Saygılarla…
LAİK BİR TÜRKİYE İÇİN
Diyanet…
Devletlerin ‘din’i olmaz!...
İnanç ‘inanı’ demektir ve ‘inanı’ da “öyle olduğuna inanılır” anlamı içerir. İnançlar bireyseldir, tüm topluma mal edilemez; toplum bu hususta zorlanamaz!
Laik sistemin temel özelliğidir ‘inanç özgürlüğü’. Yani dileyenin dilediğine inanç göstermesi ve yahut inanmaması… Bu özelliğin temelinde ‘tüm inançlara ve inançsızlığa eşit mesafede durmak ile herhangi birinin diğerine üstünlüğünü onaylamamak’ yatar.
Batı’da Laiklik hızla yükselen bir değer olarak korunmakta iken Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana farklı dinsel grup, eğilim veya mezhepler yada inançsızlıklar, var olan sistemden aynı oranda fayda sağlayamamıştır.
Yönetim şekli Cumhuriyet olan ve özünde Laiklik ilkesine yer vermiş Türkiye, devlet yönetimleri ve halk tarafından da -ne yazık ki- ‘Müslüman Ülke, Ilımlı İslâm Ülkesi’ gibi tanımlamalarla değerlendirilmektedir. Halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olması düşüncesinden kaynaklı olduğu bilinen bu nitelemeler, bu ülkede yaşayıp da başka dinlere mensup olan yada hiçbir din ve inanç şeklini benimseyen insanlar için azap vericidir.
Bu adlandırmalarla yönetim sistemimiz karalanmakta ve lağvedilmekte; aynı zamanda toplumumuzdaki tüm inananlar sorgusuz sualsiz bir kefeye konmakta ve yüzyıllardır sürdürülen fikri siyasetin uygulayıcısı yapılmaktadır. Ayrıca ‘inanç özgürlüğü’ tanımı içerisinde yer alan ‘inançsızlık’ kavramı ve mensupları da -ülkede üretilen faaliyetler açısından düşünülünce- yok sayılmakta, hatta geleneksel ve dini öğretilerin güdülemesiyle topluma faydasız ve ahlaksız addedilmektedir.
Ülkemizde, ‘birlik ve bütünlük’ oluşturabilme gayesiyle benimsediği geleneksel inanç siyasetini topluma bastırarak çözüm bulduğunu zanneden devlet yönetimleri ve bağlantılı kurumlar, böylece özgür düşünceyle birlikte bilimsel gelişime, üretimdeki verimliliğe ve sosyal hayattaki çeşitliliğe engel olmakta; bununla birlikte küresel şartların hakim olduğu makro ve mikro modellerde eşitsizlikler ile insani ve hukuki sorunlara sebep olduklarının farkına varamamaktadırlar.
Bu bağlamda Türkiye’deki sosyal ve siyasi yapıyı neredeyse baskı altında tutup gözeten ve diğerlerini yok sayarak sözde kamu hizmeti veren bir kurum olan ‘Diyanet’, çağdaş Türkiye’nin aydınlık geleceğine maddi ve manevi engel teşkil etmektedir.
Ülkeye hizmet eder görünümdeki Diyanet kurumu aslında tek bir inanca, mensuplarına ve bu inancın gereklerine hizmet etmektedir. Sosyal yaşam ve neredeyse toplum düzeni de bu kurumun inisiyatifi doğrultusunda belirlenmektedir.
3 Mart 1924 tarihinde 429 Sayılı Kanun ile Başbakanlığa bağlı bir teşkilat olarak kurulan Diyanet’in hedefleri içerisinde -Anayasa’nın 136. Maddesi’nde belirtilen ‘Laiklik’ ilkesi doğrultusunda- bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek varken, kurum hiç bir zaman geleneksel usullerle beslediği çoğunluğun ihtiyacı olan Müslümanlık öğreti ve hizmetlerinin dışına çıkamamış; ayrıca sürekli gelişim ve değişim içinde olan insani hak ve özgürlükler kavramlarını da görmezden ve duymazdan gelmiştir.
Genel olarak İslam Dini’nin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işlerini yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. md.1) gibi hizmetler veren kuruluşun bütçeden aldığı payın artması -Başbakanlık dahil olmak üzere 7 bakanlıktan daha fazla- ‘genel refah’ sorununun ‘din’ yani İslam yoluyla çözülmek istendiğinin bir göstergesidir ki bu vahimdir!
Her ne kadar halkın çoğunluğunun sahiplendiği olsa da tüm toplumun ideali olmayan ve insani eşitlik, yasal hak ve özgürlük gibi kavramları çağdaş sistemlerden farklı yorumlayan ‘din’ olgusunun sanki her şeyin önündeymişçesine sermayeye boğulması, bu toplumdaki dinlerden bağımsız bireyleri yaralamaktadır
*****************************
DÜNYADAN HABERLER, İLGİNÇ OLAYLAR…
Bu çağda bu vahşet! Ne için?
Geçtiğimiz Ağustos ayında bir haber yayımlandı basında; “İran’daki kırbaç dehşeti”! Aslında hemen her gün rastladığımız benzeri onlarca haberden bir tanesi... Üstelik sadece İran ile de sınırlı değil bu vahşet... İslam’ın –Şeriat’ın- bir yönetim biçimi olarak algılandığı ve uygulandığı tüm ülkelerde bu durum söz konusu.. Haber şöyle:
“İran'da ‘evlilik dışı seks yaptığı ve alkol aldığı’ belirlenen bir erkek cadde ortasında kırbaçlandı. Ahlak(!) yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle ‘kırbaç cezası’na çarptırılan 25 yaşındaki Ghanbari, maskeli polisler eşliğinde işlek bir caddeye getirilip yüzükoyun yatırıldı. Cezai işlem uygulanırken yol trafiğe kapatıldı. Olayı izlemek için yaklaşık 1000 kişi toplandı. Kırbaçlanma anında arkada saf tutan yetişkin erkeklerin omuzlarında vahşeti seyreden çocuklar bulunduğu ve olayı cep telefonuyla kaydedenler olduğu görüldü.”
Bu ceza şekli dünyadaki tüm çağdaş insanlarca endişeyle karşılanmış ve ‘vahşet’ olarak tanımlanmıştır. Duyarlı kamuoyumuz olayı ‘insan hakları’ açısından değerlendirmeyi ihmal etmemiş fakat sorunu İran Devleti’nin ‘vatandaşlarına yönelik yönetim baskısı’ olarak çözümlemeyi yeğlemiştir. Bu tespit, yaşananları –sanki sırf İran’a özgüymüşçesine- başkalaştırmaktan ve gelecek için duyulan endişeleri yatıştırmaktan öte bir yarar sağlamamıştır. Nitekim sorun sadece İran’ın değil, nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan tüm ülkelerin sorunudur. Çünkü bu ülkelerde ‘demokratik çoğunluk’ avantajı kullanılarak yönetim şekilleri değiştirilmeye çalışılmakta ve bu tür gelişmeler hızını günden güne artırmaktadır.
Dinlere kaynak teşkil eden kutsal kitaplardaki sözler ‘bir ilahi varlığın evrensel kanunları’ olarak değerlendirildiğinde, her bir inanan için bu sözleri uygulamak kaçınılmaz olacaktır. Çünkü bu kitaplarda belirtilen ayrıntıların yönetimsel olarak uygulamaya konması yine ilahi varlık tarafından emredilmiştir.
Nitekim itaat ve ceza kavramları Kuran'da birbiriyle bağıntılı olarak ele alınmıştır.
Furkan Suresi, 6. Ayet: “Ve onlar Allah ile beraber başka bir ilah'a tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile' karşılaşır.”
(Ayet’te Tanrı tarafından, sadece ‘zina’nın değil inanç özgürlüğünün de cezalandırılacağı bildirilmektedir. Fark edileceği üzere bu tarz, devletimizin ve insanımızın özenle benimsediği ‘Laiklik’ ilkesine tamamen zıttır.)
Tanrı tarafından belirtilen bu ‘ağır ceza’ başka bir ayette her bir konu için net olarak tanımlanır ve seviyesi tespit edilir:
Nur Suresi, 2. Ayet: “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer sopa vurun! Allah'a ve Ahiret gününe inanıyorsanız Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”
Anlaşılacağı gibi İslamiyet’e göre İran'ın uygulaması yanlış değildir; yüce varlığın bildirdikleri harfiyen uygulanmıştır. O halde İslam’ın getirisi ‘Şeriat’ı benimsemiş olan İran'ın, Müslümanlar tarafından suçlanması mantıksızlıktır. Çünkü emirler açık ve nettir. Hatta sırf ayette belirtildiği için bu vahşet geniş kalabalıklara bilinçli olarak izletilmektedir.
Nur Suresi’nin 1. ayeti de bu yaptırımı destekler ve doğruluğunu temin eder şekildedir: “(Bu) İndirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. İçinde, umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye apaçık ayetler indirdik.”
Demek ki ayetler anlaşılır ve apaçıktır. Tartışmayı gerektirecek bir durum yoktur. Hükümleri farzdır; uygulanması zorunludur. Her dönem için geçerlidir. Dolayısıyla bu kitaba bağlanan ve inanç gösteren her insanın bunları yerine getirmesi de doğaldır…
Ayetlerin uygulamadaki işlerliği hadislerle de desteklenmektedir. İnanç sistemi içerisinde peygamberin uygulamaları ‘gerçek yol’ olarak tanımlanmış ve bu uygulamalar ‘İslam Toplumları içerisinde günümüze kadar ‘sünnet’ sıfatıyla kabul görmüş, kökleşmiştir.
«Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Hüseyin, Mansûr'dan, o da El-Hascn'den, o da Hıttân b. Abdillâh Er-Rakaaşî'den, o da Ubâde b. Sâmit'den naklen haber verdi. Ubâde şöyle demiş: Resûlüllah (Saüalkihü Aleyhi veSeilem):
“Benden Öğrenin! Benden öğrenin!.. Allah o (kadı)nlara (çıkar) bir yol halketti. Bekârla bekâr (zina ederse) yüz dayakla bir sene sürgün; evli ile evliye yüz dayak ve recm (var!)” buyurdular.»
'Zina'nın tüm dünya ve insanlık tarafından, bir eylem olarak yerinde bir tanımlama olup olmadığının ve ahlakiliğinin tartışıldığı çağımızda, şer’i yönetimler tarafından bu fiile verilen ceza kırbaçla sınırlı bırakılmamış ve taşlayarak öldürme –recm- de bu toplumlarda bir gelenek halini almıştır. Konuyla ilgili hadis, yaptırımın doğallığını gözler önüne sermektedir:
- Hz. Bera (radiyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in yanına yüzü kömürle karartılmış ve dayak atılmış bir Yahudi getirdiler. Bunun üzerine Resulullah Yahudileri çağırarak: "Kitabınızda zina haddini (cezasını) böyle mi buluyorsunuz?” diye sordu. "Evet" dediler. Sonra Hz. Peygamber onların alilerinden birini çağırdı ve "Musa'ya, Tevrat’ı indiren Allah aşkına soruyorum. Zina edenin haddini kitabınızda böyle mi buluyorsunuz?" dedi. Alim: “Hayır! Eğer bana böyle yemin vererek sormasa idin sana haber vermezdim. Kitapta ‘recm’ buluyoruz. Fakat zina vakaları eşrafımız arasında çoğaldı. Artık şerefli birini bu suçla yakalarsak onu bırakır olduk. Ancak biçare birisini yakalarsak ona haddi tatbik ediyoruz. Kendi aramızda şöyle dedik: "Gelin aramızda öyle bir ceza şeklinde anlaşalım ki o, eşraftan olsun, halktan olsun herkese tatbik edilsin. Sonunda recm yerine suratın kömürle boyanıp dayak atılmasında ittifak ettik."
Bunun üzerine Resulullah "Allahım, onların öldürdüğü emr-i şerifini ilk ihya edip dirilten ben olayım" dedi ve had cezasının tatbikini emretti; zani hemen recmedildi. Bunun üzerine şu ayet indi (Maide 41): "Ey Peygamber! Kalpleri inanmamışken ağızlarıyla ‘inandık’ diyenler, Yahudilerden yalana kulak verenler ve başka bir topluluk hesabına casusluk edenlerden inkara koşanlar seni üzmesin. Sözleri asıl yerlerinden değiştirirler de ‘Böyle bir (fetva) size verilirse alın, verilmezse kaçının’ derler...”. Az sonra Allah Teala şu ayetleri indirdi (Maide 44, 45, 47): "Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kafirlerdir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler işte onlar zalimlerdir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fasıklardır!" (Muslim, Hudud 28, (1700); Ebu Davud, Hudud, 26 (4448)).
İslami yönetimlerde suçlulara verilen ceza sadece ‘kırbaçlama’ ve ‘taşlama’dan ibaret değildir. Farklı suçların yine farklı ceza şekilleri bulunmaktadır. Şeriatla yönetilen ülkelerde –örneğin Suudi Arabistan’da- halkın belirgin bir kısmının –çocukların dahi- ellerinin, kollarının ve ayaklarının olmadığı – kesilmiş olduğu- göze çarpar. Bu ve benzeri uygulamaların sebebi yine Tanrı’nın böyle yapılmasını emretmesidir.
Nitekim Maide Suresi, 38. Ayet’te konuya esas olarak: “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir.”denmektedir.
Çağımızda hala ısrarla uygulanan bu ve benzeri cezalar birer ‘insan hakları ihlali’dir. Bu konuda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 5. Maddesi tüm insanlığa, ‘hiç kimsenin işkenceye; zalimane, gayri insani ve haysiyet kırıcı cezalara yada muamelelere tabi tutulamayacağı’nı ‘çağdaş insan ahlakı gereğince duyurmaktadır.
Nüfusunun çoğu Müslüman olan ülkelerde uygulanan bu ceza şekilleri 21.Yüzyıl insanlığının yöntemleri olmamalıdır. İran'ı tek başına eleştirmek yada bu ülkeye yaptırım uygulamaya çalışmak yeterli değildir. Önemli olan bu insanlık dışı vahşete kaynak teşkil eden ideolojik yapıyı sorgulayabilmektir. Çünkü ‘yeni İranlar’ isteyenler hızla çoğalmaktadır
******************************
SÖYLEŞİ..
Sevgili okurlar,
Bültenimizin bu bölümünde, geçmişte inançların yada inançsızlıkların temsilcisi olmuş veya halen olan çeşitli üyelerimizle yaptığımız söyleşiler yer alacak.
Bu sayıda eskiden bir Yehova Şahidi olan Habilis'le konuştuk...
Bizden biri, Habilis…
İlk adım..
TD : Yehova Şahitliği hakkında kısa bir bilgi verebilir misin?
Habilis : Yehova Şahitliği dini-mesihi bir harekettir. Şahitler İsa'nın ikinci gelişinin vuku bulduğuna ve onun 1914'te gökte 'tanrının krallığı'nı başlattığına inanırlar. Yehova Şahitleri'ne göre 1914'te hayatta bulunan nesil, İsa'nın yeryüzüne inerek beraberindeki 144.000 Yehova Şahidi'yle bütün siyasi kuruluşları, devletleri, milletleri kısacası 'Şeytan'ın güçlerini yok edecektir. Böylece yeryüzünde de Tanrı'nın krallığı kurulmuş olacaktır. Bu Armagedon Savaşı'yla sağlanacaktır.
TD : Nasıl Yehova Şahidi oldun?
Habilis : Çocukluğumda hep İncil ve Tevrat okudum. Bazı akrabalarımın yönlendirmesiyle küçük yaşta Yehova Şahitleri’nin arasına girdim.
TD : Bir arayış mı söz konusuydu; bir gruba ait olma hissi gibi?...
Habilis : Sözünü ettiğim akrabalar dayım ve teyzemdi. Dayım şahitliği bulunduğu ülkede öğrenmiş ve daha sonra onu ziyarete giden teyzeme öğretmiş. İkisiyle de çok samimiydim. Onlar beni yönlendiriyordu. Toplantılara katılıyordum. Bu bazen teyzemin zoruyla oluyordu.
TD : Şahitlerden olabilmek için belli tören ve ritüeller gerekiyor mu?
Habilis : Hayır, belli bir uygulama yok. İlk toplantıda bir hemcinsiniz sizi sorularla, detaylı bir şekilde inceler; tetkik eder. Toplantı yeri “Kingdom Hall” da denilen, ibadetlerin yapıldığı sade görünümlü bir salondur..
TD : İlk toplantınızda neler hissettiniz; bir eksiğin doldurulduğunu mu düşündünüz?
Habilis : Çok küçüktüm, bilinçli değildim; seçim hakkım da yoktu zaten…
TD : Toplantıları kim yönetir?
Habilis : Bir vaiz kürsüye çıkar ve iki dergiden makaleler okur; ‘Kule ve Uyanın Dergileri’. Bunlar yayın organlarıdır. Diğerleri de bulunduğu yerden yazıyı takip eder. Toplantılar herkese açıktır.
"Her yöredeki cemaatin bir gözetmeni vardır"..
TD : Siz aktif miydiniz?
Habilis : Evet, cemaatte aktif rol oynayan biriydim. Toplantılarda söz alanlara mikrofon yetiştirmekti görevim. Buna rağmen ben ve benim gibiler sıradan birer şahit konumundaydık. Söz alanlara ‘öncü’ denir ve öncüler mikrofonla konuşurlar. Mikrofon tutmak önemli bir iştir. Buna ek olarak cemaatte en fazla vaaz eden kişiler arasındaydım. Ayrıca cemaatlerin gözetmenleri vardır; bunlara “İhtiyar” da denir. Öncüler de cemaatte özel görevler alırlar. Bunu kısaca “doktrini o coğrafyaya yaymak” olarak özetleyebiliriz.
TD : Bu yayma işi hangi öğretilerle yapılır?
Habilis : Yandaş kazanmak birincil görevdir. Tanrı ‘Yehova’dır. Bu Tevrat’a dayanmaktadır. Oğlu İsa Mesih’tir.
"Kurtuluşa İsa’nın çarmıhı sayesinde erişilebilir"!
TD : Yehova Şahitleri’nde ‘ruhban sınıfı’ var mı?
Habilis : Tabii var.. Ama biz ‘ruhban sınıfı’ değil de ‘özel bir sınıf’ olarak betimlerdik.
TD : Özellikleri nelerdi?
Habilis : Bu sınıfın ayrıcalığı ve yaptırım gücü vardı elbette ki… Onlar tıpkı Mitraizm’in babaları gibi kurtuluşa erişmiş ve Cennet’i garanti etmiş kişilerdir. Kurtuluşa yalnız İsa’nın çarmıhı sayesinde erişilebilir. Ancak bu her zaman garanti değildir. Bu düzeye erişebilmiş olan “144000ler” diye bilinen bir sınıftır. Bu adı almalarının sebebi İncil’deki ‘Rabbin Sofrası’ bahsidir. 144000ler ‘Şahitlerin kolektif papası’ durumundadır. Sunulan ‘ekmek ve şarap’tan yalnızca onlar tadabilir. Bu sofra sıradan ‘Şahitler’e yasaktır. Yalnız her müridin amacı sofrada yer alabilmektir.
“Sıradan şahitler –hak ederlerse- yerdeki, onlar ise gökteki Cennet’te yaşayacaklar” diye düşünülür. Bu düşünce onların gökteki ‘Rab’ ile birlikte yaşamayı hak etmiş olmalarının sonucudur. 144000ler'in konumu ‘Papalık’ gibidir. Toplantılarda konuları karara bağlarlar.
TD : Niçin 144 000? Bu sayı özel mi?
Habilis : 12’nin katı olması sebebiyle özel sayılır. Sofrada İsa hariç 12 kişi bulunduğu için... Aslında 144000 kişi değiller, sayıları daha fazla ama hedefleri bu… Kendilerini İsa’nın asıl kâhinleri olarak tarif ederler. "Bu şekilde, Kutsal Kitap‘a göre kelime anlamıyla İsa yalnızca mesh edilmiş Hıristiyanlar’ın -144.000ler’in- aracısıdır." (T. K. 17 Temmuz1979, sf. 31)
Şu söz onların kutsiyet anlayışı için yeterlidir sanırım: "Bu nedenle büyük kalabalık ne şimdi ne de gelecekte 144.000 gibi adil beyan edilmeyecektir... Zaten onların imanla adil beyan edilmeye gereksinimi yoktur." (Ewiges Leben in der Freiheit der Söhne Gottes, sf. 386)
"Onlara itaat 'Tanrıya itaat' demektir"…
TD : Bu kutsallık zihniyeti bir efendi-köle durumu yaratmıyor mu?
Habilis : Onlar Tanrı’nın inayetiyle yönlenen kişilerdir. Tanrı’ya itaat bu sınıfa itaatle eş değerdedir. Bu süper sınıfa karşı gelmek ise “Tanrı’yı reddetmek” demektir.
TD : Bu gruba seçim nasıl yapılıyor?
Habilis : Herkes faaliyetleri, davranışları ve sözleriyle cemaatte özel olmak için çaba harcar.
Yani tam anlamıyla faal olmak gerekir.
Yılda bir kez düzenlenen sofralarda ekmek ve şarap sunulur. Bu sofra Hıristiyanlıkta her hafta kurulmaktadır. Sofra Nisan ayı sonuna doğru düzenlenir ama bu duruma göre değişebiliyor.
Burada ekmek ve şarap elden ele dolaşır. Çoğunlukla kimse yemez fakat bazen kendine vahiy geldiğini ve kendisini bizzat yönlendirdiğini iddia eden biri çıkar ve yer. Cemaat kişinin faaliyetlerini göz önünde tutarak olumlu görüş bildirirse giriş onaylanır. Sonra da onu Tanrı’nın seçtiğine inanılır.
TD : Teşkilat yapısı nasıldır?
Habilis : Bir merkez var, altta da cemaatler.. Merkez Amerika new York’ta.. Büyük bir disiplin ve totaliteyle düzeni korurlar. Bir çeşit askeri disiplin.. Örneğin sakal bırakamazsınız. Erkeklerde takım elbise, kadınlarda etek zorunluluğu vardır.
Vaazlarda okunacak makaleler burada düzenlenir. Tüm dünyaya buradan dağıtılır ve prensipler burada belirlenir. Ama ‘Papa’ gücüne sahip biri yoktur içlerinde..
"Şahitlerin karanlık geçmişini öğrenmiştim"...
TD : Onlarla kaç sene yaşadın ve ayrılışın nasıl oldu?
Habilis : 20 Sene… Süre bayağı uzun olduğu için kopmam da zor oldu tabii… Ben insanları çekmek için sürekli çaba gösteriyordum.
Ayrılmama sebep kişisel anlaşmazlıklar değildi. Bulunduğum yerden ayrılmış, başka bir yerde ikamet etmeye başlamıştım. Başka bir cemaatteydim. Bir ara araştırmaya yöneldim.
Bazı tarihsel dokümanlara ulaştım. Bunlar şahitler tarafından ulaşılamayacak derecedeydi.
Şahitler üyeleri araştırmaya yönlendirmezler; sadece kendi yayınlarının okunmasını isterler. Bunu sürüyü korumak için yaparlar tabii ki… Bu bilgilere yabancı internet sitelerinden ve kitaplardan ulaşmıştım. Ancak bu araştırma çok uzun sürmüştü; aylarca bocaladım ve sonunda en sağlıklı kararı verdim.
TD : Bulduklarınla öğretilenler arasındaki çelişkiler nelerdi?
Habilis : Şahitlerin karanlık geçmişini öğrendim; kıyamet tarihlerini , sahte peygamberliklerini ve diğer teolojik hatalarını gördüm. Yalnız bunu cemaat üyeleriyle pek paylaşmadım. Sadece ihtiyarlarla konuştum; düşüncelerimi söyledim ve ayrılma kararımı açıkladım. Dört saatten fazla konuştuk o gün. Ayrılmamı istemediler; hatta ayrılırsam delireceğimi iddi ettiler. Bunun amacı psikolojik baskıydı, karamsarlığa itmekti, korkutmaktı... Ama ben doğru bir karar aldığımı biliyordum
"Beni Şeytan’ın oğlu olmakla itham ettiler"…
TD : Ayrıldıktan sonra baskı ya da tecrit yaşadın mı?
Habilis : Psikolojik baskıya maruz kaldım. Arkadaşlarım benimle konuşmuyor, selam dahi vermiyordu. Hatta dayım ve teyzem bile..! Hepsi de benim Şeytan’ın çocuğu olduğumu iddia ediyordu.
TD : Şu 'kan nakli' meselesi de çok ilginç!
Habilis : Şahitler kan naklini reddeder ve bunun kabulünün Tanrısal emri çiğnemek ve ebedi hayatı yitirmek olduğunu öğretirler. Ölme ihtimali olsa dahi… Cemiyetin bu yasağından dolayıdır ki binlerce kişi ve hatta birçok masum bebek şahitler tarafından ölüme terkedilmiştir. Ancak kansız tedaviye müsaade var. Benim kopuşumu sağlayan bir etken de budur.
Habilis : Yehova Şahitleri aynı prensipten hareketle bir zamanlar her türlü aşılama ve organ naklini de ‘Tanrısal Yasa’yı çiğnemek anlamında yorumlamışlar ama sonra bunun yanlışlığını anlayarak değiştirmişlerdir. Yehova Şahitliği bir tarikattır. Sevimli görünebilir ancak son derece tehlikelidir. Toplum içinde görgü kurallarına ve ahlak prensiplerine bağlı gibi görünseler de niyetleri başkadır. Onlar insanın dünyaya geliş amacına karşıdırlar.
TD : Teşekkürler…
*************************
Bülten-Duyuru: Da vinci adlı evrim dostunun kişisel blogu mahkeme kararı ile engellenmiştir.
Da vinci bundan sonra yayınını http://bilim-din.blogspot.com/ adresinden sürdürecektir. Düşünce özgürlüğünün çağdaş insanlığın temeli olduğunu belirterek dostumuza her türlü desteği vereceğimizi ifade ediyoruz.
Esen kalın...