PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Yükseltilen Milliyetçilik ve Sol


dilaver
06-11-2007, 20:09
Türkiye'nin siyasal dengeleri, iç ve dis politikasi üzerinde milliyetçi etkinin, solun bir kesimini de pesinde sürükleyerek hizla artisina tanik oluyoruz. Bu kosullarda dogru ve etkili bir sol siyaset örmek için, gerek mevcut gelismeyi gerekse de milliyetçiligin anlami ve ülkemizdeki sekillenisini dogru kavramak büyük önem kazanmistir. Türk Milliyetçiliginin Anlami Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu, asker sivil bürokrasinin yukaridan asagi iradesiyle gerçeklesti. Gerek bu durum gerekse de Osmanli dagilisinin travmatik etkileriyle biçimlendiginden Türk milliyetçiligi farkliliklara karsi hep sorunlu olmustur. Bu açidan Nihal Atsiz'in 1944'teki mahkemede ifade ettigi; "Türk irki oluk gibi kani ve sayisiz emegi pahasina yurt edindigi Türkiye'ye göz dikenleri ne yapabilecegini göstermistir. 1915'te Ermenileri, 1922'de Rumlari bu ülkede yok etmistir. Ya Türklük içinde erir Türklügü kabul edersiniz, yahut yok edilirsiniz" sözü, bir fasistin siradan tepkisi degil, devlet geleneginin durusunu yansitiyor.

Nitekim 1930'larin Içisleri Bakani ve rejimin ideologlarindan Mahmut Esat Bozkurt'un; "Sadece Türk milletinin bu memlekette milli haklar isteginde bulunma haklari vardir. Diger unsurlarin böyle bir hak talebinde bulunmalarina imkan taninmaz. Gerçekleri saklamanin geregi yoktur. Türkler bu memleketin yegane sahipleri yegane efendileridir. Türk orijininden gelmeyenlerin bu memlekette sadece bir tek haklari vardir: asil Türk milletine kusursuz olarak hizmetkarlik ve kölelik etmek..." (Milliyet, 19 Eylül 1930) sözleri, resmi ideolojinin özlü bir ifadesidir. Yine 1930 ortalarinda kaleme alinan Dahiliye Vekaleti Jandarma Umum Komutanligi'nin gizli Dersim Raporu'nda geçen; "Yavuz Sultan Selim'in gazabi olmasaydi bugün güzel Türkiye'mizde tek bir Sünniye tesadüf etmek belki de mümkün olmayacakti" ifadesi, bu milliyetçiligin sadece ulusal degil ayni zamanda inançsal bir tercihle biçimlendirildigini gösteriyor.

Böyle bir ideolojinin sonucudur ki, cumhuriyet ve laiklik gibi burjuva devrimci atilim, dahasi anti emperyalist bir mücadeleyle kurulmus olan devletin demokratiklesmesi birtürlü mümkün olamayacakti. Çünkü gerek savasa katilan Kürtler ve Aleviler gerekse de Lozan'da varliklari kabul edilmek zorunda kalinan gayri Müslimler "bölücü" tehdit olarak görülüp asimilasyon ve tehcirlerle ortadan kaldirilmaya çalisilacakti. Bu uygulamanin siniflarüstü bir idealizmin ürünü oldugu da düsünülmemeli. Aksine Türk milliyetçiligi, bürokratik aygitin düzen tercihi olan kapitalizmin çikarlari dogrultusunda sekillendirilmis, "sinifsiz imtiyazsiz kaynasmis kitle" slogani altinda isçi ve köylülerin vahsi bir sömürü ve baski altinda yasatilmasi olmustur. Bu kapsamda Osmanli döneminde kazanilmis sendikal haklar kaldirilmis, çalisma saatleri arttirilmis, 1 Mayis "bahar bayrami" ilan edilmis, 141-142 gibi emek düsmani ceza yasalari Musolini Italya'sinda devralinmis, muhalif aydin ve örgütlenmeler acimasiz bir tenkile ugratilmis; yani burjuvazinin palazlandirilmasi için tüm devlet olanaklari seferber edilirken emekçilerin sinif tepkileri "yikicilik" olarak ezilmistir.

Özetle Türk milliyetçiligi, Cumhuriyetin kurulusundaki anti emperyalist saiklerini hizla yitirirken, geçmisten tasiyip getirdigi emege ve farkli olana düsman özelliklerin baskin karakter kazanmasiyla demokratiklesmeyi olanaksizlastirmistir. Milliyetçilik Ilerici mi? Milliyetçilik, burjuva sinif çikarlarinca belirlenen bir ideoloji oldugundan, onun ilericiligi belli kosul ve dönemlerle sinirlidir. Erken sanayilesmis-uluslasmis toplumlarda feodalizme karsi, sanayilesme ve uluslasmasini zamaninda basaramayarak sömürgelesen topraklarda ise emperyalizme karsi mücadele dönemiyle sinirli olan bu ilericilik, bu dönemlerin asilmasiyla sona ermis, milliyetçilik de sömürüyü gizlemenin ve öteki halklara karsi düsmanligin araci islevi yüklenmistir. Ulus devletin kuruldugu, ulusal baskinin esasen asildigi her zeminde milliyetçilik, sinifsal ve kimliksel olarak ezilen kesimlerin bilincini bulaniklastiran, demokratik hak ve özgürlüklere karsi egemenlik iliskilerini mesrulastiran bir ideoloji olmustur. Milliyetçilikle demokratik haklar arasindaki iliski, her kosulda ters orantilidir. Özellikle ülkemiz tarihinde de net bir sekilde görüldügü gibi, milliyetçilik yükseldikçe halkin yasam standartlari ve haklari azalmis, ülke militarist zihniyetçe teslim alinmis, iç ve dis sorunlarda artan oranda tikanma ve gerilimler yasanmistir.

Milliyetçiligin bir devlet ideolojisi olarak toplumun kontrol altinda tutulmasinda, farkli kimliklerin asimle edilmesinde temel ideolojik araç olarak kullanildigi ülkemizde, milliyetçilik karsiti duyarlilik ve halkin ona karsi bilinçlendirilmesi yasamsal bir önem tasir. Bu basarilmadikça emek ve hak karsiti egemenligin geriletilmesi olanaksiz. Türkiye'de sol hareketin Cumhuriyet tarihi boyunca yasadigi toplumsal zayiflik da bunun sonucu. Özetle milliyetçiligin Türkiye'deki etkin gücü, emekçilerin sinifsal bilinç edinmesini engelledigi gibi komsularimizla süregen bir gerilimi beraberinde getirmektedir.

Milliyetçilik Niye Yükseliyor?

Türkiye'de sinifsal veya demokratik degisim taleplerinin ciddiyet kazandigi her dönemde devlet, bu talepleri milliyetçi kosullandirma ve kiskirtmalarla bogmustur. Son dönemde yasadigimiz dalga, en kapsamli olanidir. Bu gelismede iki neden öne çikiyor.

Birincisi, AB sürecinin daha yaptirimci bir konum elde etmesi kapsaminda oligarsinin yönetim tekelinin gerilemesi, yasal degisimlerin artik hayata geçme zorunlulugudur. Bu durum ise, bugüne kadar agir baski ve sömürü kosullarinda yasatmis olan oligarsinin giderek iktidarsizlasmasi anlamina gelmektedir. Ikinci neden ise Irak'ta bir Kürdistan'in insasi ile Kürtleri ve demokratik haklarini reddeden resmi görüsün artik sürdürülemezligidir. Üstelik Irak Kürtlerinin, egemenlerin stratejik müttefiki ABD'nin korumasi altinda olmasi, yasadiklari krizi daha da arttiran bir islev görmekte. Iste bu iki gelismenin neden oldugu kaygi ortaminda egemenler, demokratiklesmenin Türkiye'yi "bölecegi ve yikacagi" korkusunu kiskirtarak milliyetçili kosullandirmayla toplum üzerindeki kontrollerini arttirip statükoyu korumaya çalisiyor.

Bu kosullarda Mersin'deki Newroz kutlamasina katilan Kürt çocuklarin ellerine verilen Türk bayraginin yerde sürüklenmesi, milliyetçi kiskirtmanin etkili bir kivilcimi yapilmistir. Kürtler "sözde vatandas" ilan edilerek ülke bir bayrak cinnetine ve linç atmosferine sokulmus, PKK'nin yeniden baslattigi savas ise bu milliyetçi kiskirtma için tamamlayici zemin yaratmistir(*).

Sol Ne Yapmali?

Halkin egemenlere karsi yumusak karni olan milliyetçiligin geriletilmesi mevcut kosullarda solun temel gündemidir. Milliyetçiligin salt sinif dayanismasina ve gerçek kurtulus sosyalizme vurgu yaparak asilamayacagi açik. Bu kapsamda halkin içine düsürüldügü milliyetçi kapandan kurtarilmasi için toplumun güncel taleplerini kucaklamak, burjuva demokratik tüm haklari içeren, kültürel ve inançsal her türden hak ihlallerini kapsayici bir yaklasim zorunlu. Milliyetçi istismara karsi yurtseverligin de daha etkili bir sekilde sahiplenilmesi sart. Vatandasin hak bilincini bulaniklastiran, vatan kavramini üstünde yasayan halkin haklarindan kopararak istismar eden, içerideki farkliliklara ve komsu halklara düsmanlik güden milliyetçilige karsi vatanin, üstünde yasayan halkin haklari temelinde, emperyalizmle mevcut kurumsal isbirligine, özellestirmelere karsi savunulmasi bugün herzamankinden önemli. Yine laiklik eksenli saflasmada da farkliligimizi netlestirmek, dinci hegemonyaya karsi oldugu kadar laikligi devletin toplumsal hegemonyasi için istismar edenlere karsi özgürlükçü bir laiklik etkin bir sekilde savunmak toplumsal güç biriktirmek için zorunlu.

Özetle halki hak ve özgürlüklerden yoksun kosullarda yasamaya mahkum eden, egemenlerin çikarlarina dokunmadigi kosullarda emperyalizmle sinirsiz isbirligi içinde olan milliyetçilige karsi, çok kimlikli, laik, sosyal ve demokratik bir cumhuriyet hedefiyle karsi durulmali. Bu durusun etkili olabilmesi için tüm demokrasi güçlerinin bu temelde azami birlikteliginin saglanmasi ise olmazsa olmaz bir sorumluluktur.

(*)Mevcut kosullarda silahli mücadelenin, demokratiklesmeye degil tersine milliyetçiligin düsman gereksinimine hizmet ettigi, dolayisiyla politik bir araç olarak yanlisligi yüksek sesle dillendirilmelidir.


Erdogan Aydin
15. Temmuz 2006

aydoe
07-11-2007, 00:24
yaşasın yurtseverlik bu memleket bizim ,biz diyebildiğimiz sürece
ayrılıkları değil birliktelikleri çoğaltıp yurdumuzu emperyalist güçlerin hegemonyasından kurtarmalıyız
daha öncede kardeş kanı döküldü şimdide dökülmekte çözüm demokrasidir kardeşliktir yurtseverliktir
türk kardeşlerimiz *türk milliyetçiliğini bırakır yurtsever olurlarsa
kürd kardeşlerimiz kürdseverliği bırakır da yurtsever olurlarsa
din kardeşlerimizde şeriatseverliği bırakır yurtsever olurlarsa
problem çözülüyor ,hepimiz yurtsever olursak emperyalizme karşı hep birlikte savaşırız
türkiye ab sevdasına tek taraflı gümrük birliğine alınmış açık pazar haline getirilmiş kapitülasyonlar tekrar konmuş herşeyimiz dağlar ormanlar akarsular satılık hale gelmiş borçlandırılmış kuşatılmış eğitimsiz yozlaştırılmış tüketim toplumu
işimiz çok zor
allah yardımcımız olsun

FECHAN
07-12-2007, 23:46
E.Aydın ,toplumda gelişen Amerikan karşıtlığını "milliyetcilik" olarak lekelemeye çalışıyor.
Yöntem hep aynı "emperyalizm" yok.
Amerika hiç görülmüyor.
Sanki Irak'ı inler-cinler işgal etti.
E.Aydın tarihe tanıklık bile yapamıyor.
Yaşanan tarihe karşı bu yapılan perdeleme nedir ?
1920'lerde İngilizler ve İngilizciler de Anadolu'daki durumu E.Aydın gibi *değerlendiriyorlardı.
Aydın sol'u değil,Batıcı-liberal çizgiyi savunuyor.

08-12-2007, 10:19
"Birincisi, *insanlarımızın *tarihe *daha *nesnel *bakan *bir *bilinç *olgunluğuna *ulaşmalarını, *başta *Ermeniler *olmak *üzere *başka *halklar *ve *kültürlerde *düşmanlık *değil *dostluk *bulmalarını *ve *evrenselleşmelerini *sağlayacaktır."

Toplumda gelisen anti-amerikancilik, milliyetciligin sonuclarindan biridir. Milliyetciligin saha kalktigi butun ulkelerde boyle bir anti-amerkacilik gorulur. Saddam zamani yakilan ABD bayraklarinin haddi hesabi yoktur, bu Saddam'i anti-emperyalist yapmaz, fasistin onde gidenidir. Bu yukarda belirtilen durum husule geldiginde sen de daha farkli oldugunu goreceksin. Bugun yapilan Ulusalcilik gibi isimlerle, Ataturk'un fikirlerini milliyetcilige cekmekten baska birsey degil. Ben son yillarda yukseltilen ve yeniden yorumlanan Ataturkculugun topluma herseyden cok daha fazla zarar verdigine inaniyorum. Bunun en acik ornegi cevremdeki sosyal demokratlarin, Ataturkculugu ve ulusalciligi dillerine plesenk ederek birer birer fasistlesmesidir. Anti amerikancilik 80'den onceydi, bu senin bahsettigin sirretlik.

teotihuacan
08-12-2007, 13:24
respendial, öyle bir anlatmışsın ki sanki anti-amerikancılar sadece komunist ve sosyalistler. başka kimse anti-amerikancı olamaz. senin o 80 öncesi dediğin şeyin üzerinden 30 sene geçti. bugün ortam çokfarklı. 80 öncesinin ideolojik safları yok artık. bugün herkesin çok iyi şekilde gözlemlediği iki saf var, yurtseverler ve işbirlikçiler. sen yurtseverleri faşist ilan etmeden ben açıklayayım. işbirlikçiler ikiye ayrılır; doğrudan işbirlikçiler (liboşlar, 2. cumhuriyetçiler, ajanlar, bölücüler, rantçılar, eski solcu-yeni ne idüğü belirsizler, dinciler, vs.) ve dolaylı işbirlikçiler (ağzına atatürkü pelesenk etmiş türk islam sentezcileri, darbeciler, faşistler, gerçek yurtsever olup nasıl bir oyunun piyonu olduğunu anlayamayan saftirikler)

erdoğan aydını siyasal açıdan bir işbirlikçi olarak görüyorum, şahsi fikrimdir. öte yandan din üzerine yazılarını da sürekli takip ederim.

aydoe
08-12-2007, 14:31
Amerika dostumuz feda olsun postumuz,post kalmayınca ,post kavgasıda biter
İnsanlar ne diye ..ne abd ne ab tam bağımsız Türkiye diye bağırıyor ..,ulusalcı olmak nedir?
Amerikancı mı olalım, güneyli kürd kardeşlerimiz gibi ,yada RTE ve avanesi gibi?
Bunların hepsi alıştıra alıştıra Türkiye Cumhuriyeti 'nin 2. sevr'e razı edilmeye çalışılması
Kuzey Irak'ta Amerikan mandasında bir kürt devleti kuruluyor, asıl amaç güçleri yeterse büyük kürdistanı kurmaktır.
www.rizgari.org/modules.php?name=Rizgari_Niviskar&cmd=read&id=1265
Asıl onlar için önemli olan Güney Kürdistanın kazanımlarını korumak ve arttırmaktır,bundan dolayı düne kader birlikte oldukları Pkk yı harcayabiliyorlar,çünkü şu an öyle gerekiyor T.C bastırdı ağaları abd de talimatı verdi, şu an Türk Ordusuyla Barzani peşmergelerinin çatışması abd nin işine gelmiyor.
Türkiye zaten abd ye bağımlı kuzey ırak abd nin üssü burda çatışma istemiyor ağamız,onun senaryosu değişik, RTE zaten emrinde, Fettullah zaten elinde onun için Türkiye Cumhuriyeti 'nin
tasfiyesi çok kolay ama Atatürk'ün ve ulusalcıların yok edilmesi gerekiyor.
Ordu üst kademesi Atatürkçü yetiştirildiğinden ve ülkenin bütünlüğünü korumak ve kollamak gibi bir görevi yerine getimeye çalıştığından, yıpratılmaya çalışılınıyor.
Atatürk 'ün tasfiyesiyle amaçlanan laik üniter devlet yapısını yok ederek ,din devleti ve kürdistan kurulmasının önünü açmaktır.
Kürtler ulusalcı olabilir ,Türkler olamaz ,olurlarsa ilkellik ,geri düşünce nasıl buna inanırsınız,
Vatanını sevmek ,yurtsever olmak,laikliği savunmak,bağımsız demokratik bir ülkede yaşamak istemek ve bunun için emperyalizme ve ülkemizi kuşatan dinci oligarşiye ,etnik ayrımcılığa karşı mücadele etmek yada teslimiyet ve vatan hainiliği
Kürt kardeşlerimiz bağımsızlık istiyorlarsa savaşa devam etsinler,yada bu ülke hepimizin diyerek
yurtsever saflara yanaşsınlar ,hep birlikte demokrasi mücadelesi verelim.
Vatan üstünde yaşadığımız topraktır,bırakalım satılmış vatan hainlerini *,yurdumuza sahip çıkalım

08-12-2007, 15:09
Soyle soyleyeyim, bugun 80 oncesi onemli bircok kavramin ici bosaltilmistir. Ataturkculuk ise bunlardan biridir. 80 oncesi bu ulkede ideoloji vardi, insanlar doluydu. Gencler bilincliydi ve verilen anti-emperyalist mucadele, bilincli bir anti-emperyalist mucadeleydi.

Sevgili aydoe,

"Kürtler ulusalcı olabilir ,Türkler olamaz ,olurlarsa ilkellik ,geri düşünce nasıl buna inanırsınız"

demissin, ama ben su an sunulan bicimdeki ulusalciligin yanlis oldugunu dile getirmek istedim. Kurt veya turk, kimseye "su ulusalci olamaz bu olur" gibi bir karar vermeye hakkim oldugunu sanmiyorum. Kendi adima ben ulusalci degilim, uluslararasi sayginligi kazanmanin yolu kabadayilik ve kibir degildir diye dusunuyorum.

aydoe
08-12-2007, 17:07
Sn. Respendial
Ulusalcı ne demek?
Nasıl bir ulusalcı sunumu istersiniz?
Ben enternasyonalist, humanist ve yurtseverim,üzerinde yaşamakta olduğum ülke benim ülkemdir ve ben ülkem üzerinde
oynanan oyunu görmekteyim.Senaryo yu da biliyorum aktörleri ve figuranları tanıyorum,
80 öncesini yaşadım o zamanda yurtseverdim hala yurtseverim
80 öncesi ideolojik ayrışmalar silahlı çatışmalara dönüştürülmüş gençler bir birine kıydırılmıştır.
Özü emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi ve sosyalizm olan hareket *kanla bastırılmıştır.
Güzel yurdumuz emperyal güçler ve işbirlikçileri *tarafından yağmalanmaktadır.
İnsanlarımız apolitize edilmiş,eğitimsizleştirilmiş ve dinle uyuşturulmaktadır, etnik ayrışmaya gidilmektedir.
Abd mandasında kürtler bağımsızlık istemektedirler.
Ne yapmalı ?

08-12-2007, 20:18
Ulusalci kelimesinin evrensel aciklamasi degil bana cagristirdigi seyleri anlatmam dogru olur heralde. Bir ulusalci, fasist ideolojilerini demokratlik, bagimsizcilik ve ataturkculuk kisvesi altinda savunan kimsedir. Bir devlet fazilet sahibi olursa vatandasini ezdirmez, sahip cikar. Bizim devletimiz fazilet sahibi degilse, bizim insanlarimiz birlik duygusundan, ulkesinin menfaatlerine karsi kendisini sorumlu hissetme duygusundan yoksunsa, baska bir devlet kokumuzu alip bizi cig cig yiyecektir. Bu devlet buyuk bir ihtimalle en guclu ve en vahsi devlet olacaktir. Ulkemize oynanan oyunlar diye birsey yok, bu politika. Ulkeleri kahvede yanyana oturan arkadaslar gibi tahayyul etmemek gerekli.

Bir tarafta Bush, insaninin ve ulkesinin menfaati icin taa Turkiye'de oyun oynuyor. Ta buralardaki kurt devleti meselelerini yonlendiriyor. Obur tarafta RTE, ulkesinin ve vatandasinin menfaatini satmayacagi birsey yok. Simdi boyle bir adami basina getiren indirmeyen millet, Sulo'yu basina getirip indirmeyen bu millet, daha ornekler uzar gider. Yikilmak, parcalanmak, kaputilasyonlarla baglanmak ve hergun biraz daha ortadogu ulkesi, ucuncu dunya ulkesi olmak boyle bir ulkenin kacinilmaz sonu degil mi? Neden Menderes koy enstitulerini kapatacagina gidip ABD'de kizilderili direnis hareketlerini destekleyip (misal) kendi ulkesi icin menfaat ortamlari yaratmaya calismadi. Cunku fazilet sahibi degil. Bu konuda iki olanak var, 1 bizim millet fazilet sahibi degil, 2 fazilet sahibi olanlarin onu kesiliyor. Ne yapmali derken, en basta devletin buyuk yetkilerini adam gibi adamlara vermekle baslayabiliriz.

FECHAN
08-12-2007, 20:22
"

Saddam zamani yakilan ABD bayraklarinin haddi hesabi yoktur, bu Saddam'i anti-emperyalist yapmaz, fasistin onde gidenidir. (...). Bunun en acik ornegi cevremdeki sosyal demokratlarin, Ataturkculugu ve ulusalciligi dillerine plesenk ederek birer birer fasistlesmesidir. Anti amerikancilik 80'den onceydi, bu senin bahsettigin sirretlik.

Amerikan işgal ordularını da alkışla da bütünlük sağlansın.
Bu yazılarınız ancak Amerikancılardan ve Fetullah Hocalardan "aferin" alacaktır.
Madalya da hakediyorsunuz.
İşte bu kafa yapısına "Yeni Gericilik" diyoruz

vartor
08-12-2007, 21:02
Iki turlu miliyetcilik vardir; Birincisi vataninin menfaatini korumak ilerlemesi ve refaha kavusmasi icin, *uzerinde yasayan tum halklarin bir guc halinde bu amac icin gosterdikleri faaliyet, ikincisi bir irkin digerlerine ustunlugunu savunmak. Birincisi bir ulkeyi ileri goturur , digeri ise bolunmesi ve cokmesine sebep olur.

aydoe
08-12-2007, 23:36
Sn. Respendial'in ulusalcı tarifi

' 'Bir ulusalcı,faşist ideolojilerini ,demokratlık,bağımsızcılık ve Atatürkçülük kisvesi altında savunan kimsedir.''
Bu önermeden şu çıkar *ulusalcılık=faşim
demokratlık,bağımsızcılık,Atatürkçülük+ulusalcı=fa şist
Sn. Respendial demiş ki
'' Yıkılmak,parçalanmak,kaputilasyonlarla bağlanmak ve hergün biraz daha ortadoğu ülkesi,üçüncü dünya ülkesi olmak böyle bir ülkenin sonu değil mi?

Buyrun cenaze namazına ,

09-12-2007, 10:42
Ataturkculuk Kuran gibi muglak bir kavram oldugu icin her dusunceye alet edilebilir. Ataturk'un dini oven sozleri de vardir, din karsiti sozleri de. Tabi Ataturk bu sozlerin tanriya ait oldugunu savunmadigi icin bunlari tartismiyoruz. Bu sozler arasinda en cok kotuye kullanilan "soz konusu vatansa gerisi teferruattir" anlayisidir. Bu sekilde baz fasist kimseler, sozun ikinci kismini gecerli hale getirmek icin (yani insan haklarindan ifade ozgurlugune kadar herseyin teferruat olabilmesi icin) birinci kismi devreye sokmak zorundadirlar, yani vatanin tehlike altinda oldugu. Ben ulusalcilar fasist demekte hakliyim, bana gelen ulusalci maillere baksaniz hayret edersiniz.

Bu sol (!) kokenli hareketin ulkuculerden bile bagnaz bakabildigine sahit oldum. Bir ulusalci arkadasimiz, vurulan teroristlerin resimlerinden olusan bir presentasyon yollamis. Bu nedir yahu, ben cesetlere bakip keyiflenebilen birisi degilim, bu yetmezmis gibi en sonlarda kafasi dagilmis bir terorist ve beklenen slogan, "soz konusu vatansa gerisi teferruattir", iste yukarda belirttigim bakis acisi. Eger gerisi teferruatsa, bu resimler de teferruat olmaliydi ve oyle ugrasilip bir sunum haline getirilmemeliydi.

Diger bir mail ise, turk dunyasinin koklulugunden bahsederken tarafli bir sekilde diger milletlerin nasil soyu sopu belirsiz oldugundan bahsetmis. Bu milletler yunan ve ermeni milletleridir. Her iki millet de, kendine ozgu alfabesi olan nadir milletlerdendir. Bunun sebebi her ikisinin de koklu ve eski bir millet olmasindan kaynaklaniyor, hatta tarihte turklerden de cok daha ileri milletlerdir. Eger "soz konusu vatansa geris teferruattir" anlayisi ile yaklasacak isek, bu milletlerin koklu veya koksuz oldugu da teferruat olmaliydi. Ama olmuyor, teferruat olan hep farkli sesler ve farkli dusunceler, kendi fasist zihniyetlerine uyan/oksayan seyler kesinlikle teferruat olmuyor.

Bugun tanistigim bircok ulusalci kimse bana, kurt etnisitesinin yokedilmesinden bahsediyor. Bugune kadar gelmis bir millet, yokolmaz. Bir dagi grayderle duzleyemezsiniz, o dagdir. Bir milletin temizlenmesi fikri ise ancak Terakkicilerin ermeni soykirimi kadar basaril olur.

Iste ulusalcilik = fasist denkleminin resmi budur. Ataturkculuk ise sadece bu kimselerin egolarina malzeme oluyor.

Simdi gelelim bir onceki yazimda belirttigim konuya. Bu konuda "ipe sapa gelir" dusuncelerinizi duymak isterim. Bush dunyanin her tarafindaki olaylari ABD menfaati icin yonetmesi takdir edilecek bir vatanseverlik degil mi? Bizim basimiza gelenler, cok cok kendi evladinin ya da yakinlari icin planlar yapiyor, devletten hirsizlik planlari yapiyor. Bir millet basa geldiginde yetkilerini satmaya bu kadar hazirsa, yokolmaya mahkum degil midir? Kendi kendini yoketmege planlanmamis midir?

aydoe
09-12-2007, 11:24
Sn Respendial sizde yazmışsınız zaten,Türkiye Atatürk'ün ölümünden sonra iyi yönetilememiştir.
Bağımsızlık silahla kazanılmış parayla satılmıştır.
Atatürk devletçiydi ,ekonomik bağımsızlık olmadan bağımsızlık olamayacağını biliyordu.
Türkiye de milli kalkınmamızın önünü tıkayanlar, köy ensitülerini kapayıp imam hatipleri açanlar,
Marshal yardımıyla abd güdümüne sokanlar,nato ya girip korede askerlerimizi öldürtenler ,en önemlisi halkımızı eğitimsiz bırakanlar,nüfus planlaması yapmayanlar ,çağ anlatanlar ,darbe ortamları yaratanlar ,darbe yapanlar
Demokratik Bağımsız Çağdaş bir ülke yaratamayanlar sorumludur.
Ben yurtseverim demiştim şu anda bağımsız demokratik ,insanların ,kültürel ,sosyal haklarının temin edileceği vatandaşı olmaktan gurur duyabileceğim bir ülkede yaşamak isterim ,bunun için çalışacağım ,teslimiyet *bana göre değil
Fanatik çfaşistleri hiç tasvip etmem,kürt ,türk ayrımı yapmam
Ben Türk milliyetçisi değilim,Türkiye Yurtseveriyim

aydoe
10-12-2007, 21:07
Ne demek o soruna bu soruna tarafsız duralım?

engels
13-12-2007, 17:36
respendial arkadaşa bir soru;


Günümüzün En Büyük Çelişkisi Nedir?

vgm.1
13-12-2007, 18:42
Sevgili Aydoe dan *ben, birlikte (tüm etnisitelerin katıldığı), türkiye yurtseverliği adı altında emperyalist oyunlara, şeriat özlemcilerine karşı mücadeleyi anlıyorum. Bu ulusalcılıksa bende öyleyim. Bununla da Türkiye topraklarında yaşayan herkesin kısa sürede yüzleşeceğine inanıyorum, kısaca herkes tarafını seçmek zorunda kalacaktır. Bu evet çok geniş bir cephedir ve tüm siyasal görüşlerin hepsini kapsamalıdır. Bu cephenin içerisinde mhp lisi, sosyalisti, komünisti, dindarı, dinsizi, akp lisi, chp lisi, türkü, kürdü, lazı, çerkezi, ermenisi, yahudisi herkes yer almalıdır, en geniş cephe açılmalıdır, aynı ulusal kurtuluş savaşımızda olduğu gibi. Elbette bunların içerisinden işbirlikçiler çıkacaktır, onlarada gereken cevabı ancak ve ancak böyle verebiliriz. Yoksa ulusalcığı faşizmle özdeşleştirmek, peki geriye kimler kalıyor ittifak yapabileceğiniz onu da söyleyin de biz de rahat bir nefes alalım. Mesele vatansa gerisi teferruattır. Vatan elden giderse yukarıda saydığım grupların hiçbiri kalmaz.

Saygılarımla;

14-12-2007, 13:24
Sevgili engels, "emek - sermaye - arti deger" celiskisidir.

Sevgili Peker,

benim niyetim guzel, ben Turkiye'nin iyiligi icin herseyi yapicam vs vs vs, bunlar guzel sozler. Ama onemli olan sey su, senin dogru zannettigin seyler gercekten de Turkiye icin dogru mu? Ermeni katliami, yine vatanini sevenler tarafindan, iyi niyetlerle yapildi. Onemli olan niyet degil, amel bence. Yontemi dogru belirlemek gerekir, bunun icinde olaylara objektif bir gozle bakabilmek, bir siyaset uretebilmek gerekir.

Ulusalcilarin yapamadigi bu, siyasi bir yontem uretmek. Ulusalcilar birtakim sloganlarla, once nasil kahraman bir millet oldugumuzu anlatmakla ise basliyor, sonra butun dunyanin ne kadar hain ve kotu niyetli oldugundan bahsediyor.

Ben ulusalcilarla ulkuculerin farkini anlamadim, belki simdi bazi arkadaslar ataturkculukten ve demokrasiden bahsedecekler. Baska milletlerle kardesce yasamaktan bahsedecekler ama bunu ulkuculerde soyluyor. Kurt ve turk kardesliginden onlar da dem vuruyor. Ataturkculuge gelince, sinirlari olan bilimsel temeli olan bir ideoloji degildir, Ataturk'un soylediklerinde ders cikartmak ve uygulamak uzerine kurulmustur. Ama Ataturk'un sozleri de gunun politikasina uygun olmak zorundaydi. Bence bu anlamda ulkuculerle ulusalcilar arasinda belki bir koken farki var, ama ideolojik olarak bir fark goremiyorum.

vgm.1
15-12-2007, 00:07
Sevgili respendial;
“Bu ermeni diasporası ile ilgili bir haber vardı amaçları tazminat ve toprak talebi imiş”.
Mesela şu anda, bu toprak taleplerinin ve tazminatın altından kalkabilir misiniz?
Ki Kurtuluş savaşı sırasında Ermenilerin yaptıkları katliamlar için ne gibi bir talebiniz olacak?
Onlar düşmanla işbirliği yaparak, Türkleri ne kadar sevdiklerini mi gösteriyorlardı, böyle göstergeler vardı da göremiyor muyuz?
Osmanlı (Türkiye) toprakları üzerinde Ermenistan’ı kurma emelleri ve amaçları yok muydu?
Bugünden bakarsak (sizin yaptığınız gibi) beklide hiç birimiz bu forumda olamayacaktık. Eğer amaçlarına ulaşsalardı.
Ermeni katliamlarında sadece fatura neden Türklere çıkartılıyor, Kürtler daha fazlasını yaptı. Kim daha fazla öldürdü nün tartışmasını mı yapalım. Ama çoğu zaman Asala-PKK omuz omuza. Demek ki sizden başka kimsenin meselesi geçmiş değil, bugün ne koparabilirimin derdinde. Sizin gibi bakarsak Habil-Kabil’e kadar gidelim Kabil’i kınayalım geçmişimizle yüzleşelim, eğer yüzleşmek buysa. Dünyada tek kutsal ilişki çıkar ilişkisidir. <Marx> Tespit anlamında söyledim yoksa ben romantiğimdir.
Bir yazıda, Ermenileri 2. Dünya Savaşında Amerika’nın Japonlara yaptığı gibi toplama kamplarında tutsaymışız, daha insani olurmuş. Sanki milletin ayağına giymeye donu vardı ya. Bundan hiç misal olur mu? Keşke savaşlar hiç olmasaydı.
Tabi Stalin 5. Kola farklı davrandı. Su-i misal emsal olmaz.
Gelelim sola, solun gündem belirleyecek falan durumu yoktur. Beğenin, beğenmeyin Kürt sorunu konusunda tek politikası olan parti AKP‘dır. Dinin yapıştırıcı ve birleştirici etkisini layıkıyla kullanmaktadır ve sonuç almıştır. Genel seçimlerde PKK ve DTP ye rağmen silip süpürmüştür. (Ben PKK ile DTP’nin birebir örtüştüklerini düşünmüyorum tabi zaman gösterecek) *Onlar dışında kimse Kürtlerden oy alamamıştır. Aslında bu seçimde de Kürtler bu savaştan ve PKK’dan bıktıkları mesajını vermiştir. PKK çok ciddi kan kaybetmiştir. Son saldırılarda Kürtlerle TC’nin arasını açmak ve germek için yapılmıştır. Bunlarda tespittir. AKP’li değilim.
Sol kendi içinde (70’ler den beri) bölünerek (mitoz) çoğalma yolunu seçmiş. İnandırıcılığı da kalmamıştır. Hala eski hamam eski tas. Proletarya diktatörlüğüymüş, halka özgürlük diye bas bağır, 12 Mart’a söv, 12 Eylül’e söv ondan sonra gel diktatörlük kur. Bu takiyye değil de nedir. İşçi sınıfıymış dünyanın hiçbir yerinde işçiler devrim yapmadı, yapamazdı zaten. “Entelektüelin Geleceği” <William> Türkiye’ye bak sendikaları ve etki alanlarını gör. Yani sol ne ile gündeme katılacak, bırak belirlemeyi. Sevgili respendial, birazda size 80 öncesi soldan bahsedeyim, tüm fraksiyonlar hiyerarşik yapıdaydı demokrasi hiç yoktu, en ufak farklı görüş belirttiğinizde en hafifi küçük burjuvalıkla (farklı görüş olmamasının adına da ideolojik netlik denirdi) suçlanırdınız 100 tanemi kaç tane fraksiyon vardı bunlar 12 Eylül’e karşı bile birleşemediler. Darbe adım adım geldi ve vurdu. Ama birbirlerine karşı hepsi aslan kesilirdi.
Ulusalcılara gelince ülkücülerden, ne farkları var diyorsunuz, öyle bakarsanız sizin ne farkınız var şiddet ve baskı içeren bir rejimi savunuyorsunuz, (Dünyadaki bütün örnekleri böyledir.) sizin ırkçılığınızda işçi sınıfı üzerinden, en üstün sınıf işçi sınıfı diye başka kimseye yaşam hakkı tanımıyorsunuz. Dinleri yasakla yok etmeye çalışıyorsunuz.(Ki ben dinsizim) Ama siz hayalinizdeki sosyalizmi anlatıyorsanız onu bilmeme imkân yok. Faşizmin adı nasyonal sosyalizmdir, herhalde bu da bir tesadüf değildir diyebilirim. Abartıyorum, kısaca sizin bakış açınız doğru değil ve incitici. Okyanustaki suda sudur, bardaktaki de sudur ama iki su birbirinin muadili değildir ve çok farklıdırlar. Tuz oranından, sıcaklığından tutunda içerdikleri minerallere kadar. Eğer sol olmak gibi bir iddianız varsa ulusalcılar solun doğal müttefikidir bunu böyle görmek gerekir, görmezsen ne olur her şey eskisi gibi devam eder sol yerinde sayar hatta çok geriye gider ama ulusalcılar gene akacak bir mecra bulurlar.
Gelelim Atatürk’e ideolojisi bile yok garibimin, büyütülecek nesi var öylemi. Dünya öyle birini bir daha görebilir mi? *Bu konuda söylenecek çok şey var. Onu da ulusalcılar yanıtlasın.

Sevgili respendial nerde emek-sermaye-artı değer çelişkisi, günümüzün temel çelişkisi küresel sermaye ile ulusal sermaye arasındaki çelişkisidir.
Saygılarımla;

teotihuacan
15-12-2007, 10:26
Sevgili Peker,

Bu yazının altına imzamı atarım, özellikle şu kısmın;

Sevgili respendial nerde emek-sermaye-artı değer çelişkisi, günümüzün temel çelişkisi küresel sermaye ile ulusal sermaye arasındaki çelişkisidir.

Sevgili Respendial'in konu ile ilgili tüm yazılarında, konuyu özellikle Ulusalcılık=Milliyetçilik=Ülkücülük=Faşizm eksenine çekmesini ayıplıyorum.

Saygılarımla

15-12-2007, 11:11
Son kisimda biraz sacmalamis Peker, oraya imzani atma bence teotihuacan. Arti ben A yada B seklinde dusunuyorum diye beni ayiplayamazsin. Nasil dusundugunu guzel guzel anlat, ben de oyle dusuneyim.

Kisa ve oz konusucam, bugun ermenilerin toprak talebinin olmasi, sunun bunun kol kola gezmesi veya "boyle boyle olsaydi bugun bu forumda olmazdik, benim adim Abraham Sweetvoice olurdu" seklinde politika yapilmaz. Tabi Ermeni diasporasi toprak ve tazminat talebinde bulunacak, *ve aynen dedigin gibi bu talebin sorumlusu T.C. dir. Kurtler daha cok ermeni oldurdu diye bir talepte olamaz, odenecek bir tazminat kurt-turk herkesin cebinden cikacaktir. Bunun yanisira bagimsizlik isteyen kurtler olacaktir, toprak talebinde bulunan ermeniler olacaktir. Belki inanmazsiniz ama Azerbaycan'da bile Turkiye'den toprak talep eden guruhlar vardir.

Daha onceki bir yazimda belirtmistim, kimin terorist oldugunu belirlemek guclunun elindedir. Bugun de ayni durum soz konusu, yani kim suclu kim sucsuz belirlemek guclunun elinde. Temel sorun ne ermeni soykirimi ne baska birsey, temel sorun gucsuz olmaktir. Bakin Osmanli dagilirken butun azinliklar bunu firsat bilmis, pastadan pay almak icin yarismislar. Bunlar dogal olaylar, simdi bu forumda olamazdik demis Peker, Sumerler nerede peki?

Turkiye'de sol hareketin cikisi ve gelisimini gayet iyi biliyorum, bu konuda benzeri elestirilerde bulundum. 80 oncesi solun durumu veya onlarin aslinda nasil diktator ruhlu olduklari beni ilgilendirmiyor. Cok kisa anlaticam, Turkiye'de sol bir aydin hareketi olarak yukselmistir, bu konuda Ataturk'un hata yaptigini dusunuyorum. Lakin sola hakettigi formu verememistir, ya da solun gelismesine onem vermemistir, Inonu zaten bu fraksiyonu tamamen manipule etmistir. Daha sonra bu 80 oncesi yapilmaya kalkilmis ve Peker'in belirttigi durumlar yasanmistir. Bir ulkedeki sol'un karakterinin, ulkenin yasanabilirligi konusunda cok ehemmiyetli oldugunu dusunuyorum.

"Sol kendi içinde (70’ler den beri) bölünerek (mitoz) çoğalma yolunu seçmiş. İnandırıcılığı da kalmamıştır."

Suradan sonrasi ne konu ile ne benimle alakali bu sebeple geciyorum.

Sonuc olarak, ulusalcilar yukarida belirtilen durumlara hicbir faydasi olmadigi gibi, insanlari gereksiz milliyetcilikle sisirip bircok soruna temel hazirliyor. Bu hareketler de Turkiye'nin suclu (gucsuz) konumundan sucsuz (guclu) konumuna gelmesine zerre kadar fayda etmiyor. Zaten Ataturk'un savas zamani sozlerini kendine rehber almis bir ideoloji, cok fazla siyaset uretemez. Cunku Kemalizm diye birsey yoktur, yada bes satirda ozetlenir. Ataturk'un sozleri savas zamaninda insanlari *motive etmek icin soylenmis sozlerdir. Biz soyle kahraman milletiz, biz boyle serefli milletiz ... ...

Halbuki bu ulkeye demokrasi gerek, egitim gerek, daha cok para gerek. Ki vatandaslarimiz daha guclu dursun ayakta, daha nitelikli olsun. Ulusalcilarin cozum uretmesi gereken konu budur ama bu bahsettigimiz guruh, solu ve solculari bozmaktan, kendini kasmaktan baska birsey yapamiyor. Tabi bu sozlerime katilmayabilirsiniz, bu da cok normal. Kimse kimseye kendi dusuncesini dayatamaz.

teotihuacan
15-12-2007, 11:58
Sevgili Respendial,

Bu konuda seni ikna edebileceğimi düşünsem zaten direkt yazardım. Yine gereksiz polemik olmaması için kısa kestim. Bu denklemi ısrarla buraya asman büyük hata, böyle birşey yok, ulusalcıları böyle bir kalıba sokmak - kusura bakma - ne senin ne benim üstüme vazife değil. Ulusalcıların çoğu demokrattır...

Yukarıdaki yazından çok önyargılı biri olduğunu çıkarabiliyorum ancak. Son iki paragrafın tamamen saçmalıktan ibaret. Kemalizm Marksizm gibi salt teori bir ideoloji değildir, aslına bakarsan özünü bu topraklardan alan belki de dünyadaki en önemli pratiklerden biridir. Anti-emperyalisttir, bağımsızlıkçıdır, halkçıdır. Üstelik direkt söyleyemese de dinlerden özgürlüğü destekler. Döneminde yapılabilecek ne varsa yapmıştır.

"Üç-beş satırda özetlenir" söylemine ancak gülünür...

http://www.ataturk.com/nutuk/buynutuk/index.htm

Ulusalcılık hakkında pek atıp tutmaktasın, önce araştır. Mesela İşçi partisi web sitesine bir bak, bir program var mı yok mu? Ne çalışmalar yürütülüyor?

http://www.ip.org.tr/
Önemli Not: İşçi partili değilim...

Saygılarımla

15-12-2007, 13:09
Sevgili teotihuacan,

gel uzatmayalim, anlasalim.

-Ulusalcilar (PKK degil) kurt karsiti mailler hazirlayip yolluyor
-Kendi haber sitelerinden carpitilmis tarafli haberler veriyor
-Yavuz Sultan Selim gibi bir barbarin kurtlere karsi siiri bir anda takdir ediliyor (ki saltanat Ataturk'un dusmanidir)
-Sozkonusu vatansa gerisi teferruattir sozunun arkasina siginip soykirim planlari yapiyorlar
-Anti-emperyalistlikten dem vurup bir yandanda Turkiye ve cevresindeki ezik milletlere emperyalist imparatorluk rolleri kesiyorlar
-Ulkede bir ic savasin oncalismalarini yapiyorlar
-Irkcilar, felsefeleri "biz soyle milletiz, biz boyle kahramaniz" ve "butun dunya bize dusman" uzerine kurulmus
-Ataturkculugu manipule ediyorlar
-Ulkenin (en sonunda) sivillesmesine, seffaflasmasina mani olacak yasakci ve radikal dusuncelere sahipler

Yukarida yazdigim maddelerden dolayi, ulusalciligin ulkemiz icin buyuk bir tehlike oldugunu dusunuyorum.

Ataturkculuge gelince, elektrik bir icattir ama elektrikli tiras makinesi o kadar icat degildir. Ataturk kisilik olarak cok aydin, kulturlu ve dogru karakterli bir insandir. Bu sebeple Kemalizm kelimesi kullanilmis olsa da, Ataturk'un tum dusunceleri ozgun ve erensel degildir, kaynagini zaten o zamanlar etkin olan demokratlasma ve batililasma ruzgarindan almistir. Sozleri arasinda samimi dusunceleri oldugu gibi, o gunun politikasina uygun motivasyon amacli sozleride coktur. O zamanlar bunlara ihtiyac vardi ama bugun durum daha okadar vahim degil, savas boyalari surmeye gerek yok(tabi ulusalcilarin bu sureci kisaltmak istedigini dusunuyorum). Bunun yanisira Ataturk'un bagimsizlik, birlik beraberligi, cagdaslasmasi gibi soylemler herkesin temennisidir. Hicbir lider bunun kariti birsey istemez. Bu kavramlari Ataturkculugun bir parcasi olarak gormek, tipki muslumanlarin Islam'in insani ahlakli yasamaga yonelttigini soylemelerine benzer. Bence bu ulusalcilik akimi, kemalistlik muglak bir kavram oldugu icin Ataturk'un dusuncelerini manipule ediyor ve kullaniyor. Bircok kimse de sirf Ataturk'e olan sempatilerinden ve guvenlerinden dolayi ulusalcilara olumlu bakiyor ki ben de ilk zamanlar olumlu bakmistim. Simdi ise hem Ataturkculugu hem solu niteliksizlestirdigini dusunuyorum.

Konu bundan ibaret.

teotihuacan
15-12-2007, 14:17
Sevgili teotihuacan, Sevgili Respendial

gel uzatmayalim, anlasalim. tamam anlaşalım, çok güzel

-Ulusalcilar (PKK degil) kurt karsiti mailler hazirlayip yolluyor her sakallı deden mi respendial?
-Kendi haber sitelerinden carpitilmis tarafli haberler veriyor hangi haber siteleri onlar? boyalı basın çok tarafsız değil mi?
-Yavuz Sultan Selim gibi bir barbarin kurtlere karsi siiri bir anda takdir ediliyor (ki saltanat Ataturk'un dusmanidir) ???
-Sozkonusu vatansa gerisi teferruattir sozunun arkasina siginip soykirim planlari yapiyorlar ?????????
-Anti-emperyalistlikten dem vurup bir yandanda Turkiye ve cevresindeki ezik milletlere emperyalist imparatorluk rolleri kesiyorlar *ezik milletler dediğin kim? kime imparatorluk rolü kesiyoruz? Bizim düşüncemiz imparatorluk yıkmış, o dediğin başkaları olmasın???
-Ulkede bir ic savasin oncalismalarini yapiyorlar * bu kadarı da olmaz artık??? yuh diyorum!!!
-Irkcilar, felsefeleri "biz soyle milletiz, biz boyle kahramaniz" ve "butun dunya bize dusman" uzerine kurulmus *gene sallama bir tespit, kim ırkçı???
-Ataturkculugu manipule ediyorlar sizden daha iyi kimse edemez, anlamadığınız şey hakkında ahkam kesmek ne kolay?
-Ulkenin (en sonunda) sivillesmesine, seffaflasmasina mani olacak yasakci ve radikal dusuncelere sahipler *yanlış yazmışsın, darbeci demek istedin herhalde *:lol:

Yukarida yazdigim maddelerden dolayi, ulusalciligin ulkemiz icin buyuk bir tehlike oldugunu dusunuyorum.

Nasıl anlaşacağız şimdi??? Hocam sen ısrarla formulünü bize dayatıyorsun.
Hocamızın formülünü tekrar hatırlayalım; ulusalcılık=faşizm
O formül tutmaz, katalizör eksik, benden söylemesi!

vgm.1
15-12-2007, 14:39
Sevgili respendial;

[fade:46510a7d47]"Son kisimda biraz sacmalamis Peker, oraya imzani atma bence teotihuacan. Arti ben A yada B seklinde dusunuyorum diye beni ayiplayamazsin. Nasil dusundugunu guzel guzel anlat, ben de oyle dusuneyim. " <respendial>[/fade:46510a7d47]

Ben A veya B şeklinde düşünemezmiyim. Kendinize tanıdığınız hakkı bana tanıyamıyorsunuz.
Saçmalıyorum ya ondan soruyorum.

[fade:46510a7d47]"Suradan sonrasi ne konu ile ne benimle alakali bu sebeple geciyorum." <respendial>[/fade:46510a7d47]

Asıl o paragraf konu ve sizinle direkt ilgili. Çünkü o söylemlerinizin temelinde o paragrafta yazanlar var. Sekterlik, eleştiriye tahammülsüzlük, kariyerizm, demokraitik olamama, konu marksizm olunca en temel değerlerden vazgeçme (özgürlükler).

Ben somut sorular sordum ama bunların cevabını vermediniz. Kabul ediyorum cevap verilmesi güç sorular. Yazımı dikkatli okursanız sizin gibi düşünülürse, varacağı yerler buralardır dedim.

Taksi durağında çay içiyordum bir Atatürk posteri altında şöyle bir yazı var " Türk şöförü asildir." <M> Bunlar olmuştur ve olacaktır bunda bir beis göremiyorum.

Ne yapalım kendimizi yerden yere mi vuralım, bir milletin her zaman moral gücüne ihtiyacı vardır ki insanların öyledir.

Bir de şunu iyi anlamakta yarar var, herkese haklısınız derseniz size hak verecek kimse kalmaz. Elinizde avucunuzda da bir şey kalmaz. Önce can sonra canan. Pragmatiklik ama de facto bu. Tabi bununda bir ayarı olması lazımdır.

Saygılarımla;

engels
15-12-2007, 15:46
Sevgili engels, "emek - sermaye - arti deger" celiskisidir.


Size katılmıyorum.. Emek sermaye çelişkisinin yerini 1900 lerin başında Emperyazlim-Ezilen ulus çelişkisi almıştır.(Lenin in Emperyalizm adlı kitabı var okumanızı öneririm.)Bu nedenle ki milliyetçilik de 2 ye bölünmüştür.

1.Emperyalist devletlerin ezilen ulusları bölmek ve kendi çıkarlarını koruma için kullandığı milliyetçilik MHP milliyetçiliği Ermeni Milliyetçiliği Amerikan Milliyetçiliği gibi

2.si ise ezilen ulusların milliyetçiğidir bu en güzel tabir ile emperyalizmle savaşmaktır, emperyalizme karşı ana yurdu savunmaktır,Ulusların kendi kaderini tayin hakkını ortaya koymasıdır.Bunun örneği sürüyledir Kurtuluş Savaşı,Maonun Yurdunu Japonlara Karşı koruması,Stalinin Yurdunu Almanlara karşı koruması....

15-12-2007, 17:13
Arkadaslar burada sadece dusunduklerimizi ucuncu sahislar icin sergiliyoruz. Bu sebeple bir dayatma sozkonusu olamaz. Isteyen kisi A yada B seklinde dusunebilir. Ben buna sadece cok sesliligin bir nimeti olarak goruyorum.

Benim siyasi gorusumun (neist oldugum) bu konu ile alakasi olmasa da, kendimi Marksist olarak tanimlayamayacagimi belirteyim. Ben kendimi Turkiye siyasetinden bagimsiz uluslararasi *bir sosyal demokrat olarak goruyorum. Bu sebeple sevgili Peker'in surekli ayni noktayi yinelemesine bence gerek yok. Ben sadece kendi dusunce ve eylemlerimden sorumluyum. Tartismanin ulusalci-marksist cekismesine benzememesi acisindan bu noktayi aciklamak onemli diye dusunuyorum.

"her sakallı deden mi respendial?"
"hangi haber siteleri onlar? boyalı basın çok tarafsız değil mi?"

Sevgili teotihuacan, izledigin yontem yanlis. Simdi ulusalcilarin arasinda asiri milliyetcilige kacanlar olmasi, yapilan faaliyetlerin insanlarin bilinci uzerinde boyle bir etkisi oldugunu gosterir. Ben kendini ulusalci olarak tanimlayan kimseler uzerinde yaptigim gozlemlere dayanarak konusuyorum. Bu forumda da benzeri gozlemler yapilabilir.

Uzun lafin kisasi, ulusalci hareketin niyetinden bir kuskum olmasa da, sonuclarindan endiseliyim.

Hepinize iyi haftasonlari diliyorum ve basimi islerime gomuyorum.

spartacus
15-12-2007, 17:32
Ben A veya B şeklinde düşünemezmiyim. Kendinize tanıdığınız hakkı bana tanıyamıyorsunuz.

Değil A ve B alfabenin tüm şekilleriyle düşünülebilir diye düşünüyorum. Hatta bu kaçınılmazdır, düşünmek kaçınılmazdır kaçınılmaz olmasınada, ifade etmekde sorun yaşamayalım.. İşte meselenin özü budur ve alfabenin tüm harflerince hatta türevlerince düşünülebilir, ifade edilebilir. Düşünmek herkes içindir, o halde düşünülmüş şeylerin ifadesinden kime zarar gelebilir? Lütfen devam edin, fikirlerinizi söylemekten sizi sizden başka kimse alıkoyamaz...

Ulusalcılık çok geniş ve genel bir kavram, hiç bir tonlamaya indirgenemez. Günümüz dünyasının temelleri 17-18. yüzyıllarda atılırken, feodalitenin taştan mamül ümmet birliğine karşı bir bütünlük sorunsalı vardı. Her şeyden önce feodal kurumsal anlayış ümmetçi iken dine dayalı olmaklada yasaları yine Tanrı tarafından yapılırdı. Günümüz dünyasıyla düşünebilirmiyiz, idrakı zor olsada, otokrat bir yönetimin, yani bir aile yönetimin topluma rağmen onların üzerinde ve ayrıcalıklı bir iktidarının olmasını(saltanat). idrak edebiliyormuyuz böyle bir ayrıcalığın, topluma rağmen toplumun üzerinde kıçı burnuna göbeği diz kapağına kadar yapışmış, damızlık bir aile yönetiminin, sınırlarınca ve sonsuz sahipliğin, egemenliğinin tanrı yasalarıyla kurumsallaşmış olmasını! Düşününki bir tanrı böyle aileler için tüm dünyayı köle eylemiş, yasa yapmış, büyük efendiyi de hükümdar yapmış. Efendinin hanı yağması ise kutsal kılınmış. Ümmet bu kutsallıklar ve tanrı önermesiyle oluşturulmuş bir biat topluluğudur. İnsanları tek tek biata zorlamak en masraflı ve en kazançsız iştir, ama toplumsal bir biatı sağlamak için ise muhtaç olunacak olan bir tanrı, insanların korku ve kaygıları, inançları, gelecek ve bu günleri üzerindeki ümitleri, çektikleri acıların sonunda bir gün mutluluğa erişecekleri(cennet), oradan oraya, buradan şuraya, ondan ona, bun şuna alınıp satılabilir bir insan topluluğu... Köleci toplumlarda efendilik tanrısal bir argümandı ama köleci toplumlarda üretim, feodal toplumlardaki üretim kadar önde değil, öne geçen hizmetti. Belirli bir sınır ve kabile ölçüsünde "hizmet" üzerine bir üretim süreci sözkonusu iken feodal tarzda öne üretim merkezli bir sömürü faktörü çıkmıştır. Üretim merkezli olmak, geçmiş egemenlerin daha çok zenginlikten anladığı gidip yağmalamak, vergiye bağlamak, haraç toplamak gibi argümanların yerini hem yağmalamak hemde o bölgeye hakim olarak ürettirmek üzerine oturmuştur... Bu halde kabile olandan daha geniş olana, "hizmet" merkezliden, üretim merkezliye doğru yükselen yeni bir yapı, daha geniş alanlarda daha geniş bir toplumsal sömürü ve biata sahip olmak zorunda idi. Toplumsal biatın alanı ve genişliği gayrı meşru tanrı yasalarının hakim kılınacağı coğrafyayıda belirliyordu....

Ortaçağ insanı bu gün bizler gibi bir yapıya sahip değildir, zaten olamazda. Haçlı seferlerinde dahi Avrupa'da insanların nasıl yaşadığı, çektikleri acıları, açlık ve yoksunlukları, ahır hayatlarını düşündüğünüzde göreceğimiz şey insan iradesinin sadece sürü iradesine odaklandığıdır, sürü iradesi ise aile yönetiminin kutsal(tanrısal) sarayında bizzat tanrının kendisince belirlenmiş olduğunu göreceksiniz(eli, kolu, dili, aklı bağlı, insan ne yapsın? 1 Ailenin tüm topluma rağmen egemenliği ve tüm toplumu kendisine hizmeçi kılmasını dahi göremeyişinin altında ne arayabiliriz ki?-tabi kılıç da bir yöntemdir, ama hiç bir kılıç dinsel kurumsallaşma ve meşruiyetten daha keskin değildir)..... Feodal sistemin yani bir ailenin tüm toplum üzerinde topluma rağmen egemenliği büyük çoğunlukla din sayesinde mümkün olmuştur. Bu meşruiyetin ve kurumsal kimliğin(baba devleti) toplumsal tarafıyla ilgilidir... Tanrısal kurallara ve sözde dinin buyruklarına olan biat, ve bir yığın yaşanan kaygı ve dinlerin işlediği Tanrı metodları(büyük abi, söz dışarı edeni yakar), yüklemlenen şatafatlı kutsallık, yücelik, her şeyi görür, bilir, iğne deliğine girseniz kaçamazsınız! gibi bir yığın içeriğe sahip özü itibariyle insanlar, toplumlar, bu tanrı yasalarının gösterdiği yüce kral, padişah, damızlık tosunlar için çantada keklik idiler. İşte o çanta ümmet çantasıdır...

Avrupada başlayan aydınlanma hareketleri insanlara unuttukları bir şeyide hatırlatıyordu? İnsanında bir iradesi olduğu, insan iradesinin yalnızca tanrıya ait ve yalnızca tanrı için isteyen değil, kendisi içinde isteyen bir yapıya sahip olduğu gerçeği. Daha da önemlisi aslolan insan iradesi ve insan bilinci gerçeğidir.... Ümmet duvarı o kadar sağlam örülmüştür ki, efendi tosunların saraylarının sağlamlığı bu ümmet duvarının sağlamlığıyla doğru orantılıydı. Politik olarak feodal otokrasiye, feodaliteye, kısaca saltanata karşı, topluma rağmen toplumun başına binmiş tosuncukların iktidarına karşı toplumsal bir meşruiyet şansı varmıydı?! Feodal sömürü, meşruiyetini tanrıya dayamakla çoktan tüm evrenin dahi egemeni olmuş, kainatın hakimi ve ona hükmeden bir gücü arkasına almıştı. (Peygamber dahi fahri kainattı!)... Feodal otokrasi ve ortaçağ toplum(silme sürü, bir eşya, bir at arabası gibi bir alet) yapısına karşı meşruiyet kazanmanın ama insanları toplumsal olarak bütünleştirmenin, ümmet gibi granit posanın aşılarak, topluma, insana inmenin genel geçer en kitlesel bileşimi ULUS dan geçiyor olsa gerekti. -Uzayan yazıyla birlikte kısaya alıyorum vitesi- Ulusal mücadeleler her şeyden evvel feodal otokrasiye, saltanata, feodal egemenliğe karşı verilmiş, dönemin devrimci poltikaların toplumsal nitelikte hayat bulacağı tek bileşimdi, burjuva akımları ve aydınlanmanın burjuva karakteri nedeniyle başkada hiç bir çare yoktu.... İnsanlık öyle yada böyle, ne dersek diyelim, nasıl bakarsak bakalım, o günlerin mücadelesi ile büyük bir ilerleyiş ve haklar elde etmiş, bunu ise toplumsal karakterde ulusal bütünlük ile kazanmıştır. Gerçi giden feodalite gelen kapitalizm olmuştur, ama inanın kazanımları yine insanın verdiği mücadelelerle üstelikde tüm dünyada sağlanmıştır....

Kapitalist devlet çıkışında ulusal devlet modeline sahiptir(bu gün artık sadece "geçmişin" yalanıdır), sorun insanların ulusalcı yada ulusları değildir, sorun nasıl ki feodal tosunların meşruiyet kazandığı tanrı ve ümmet idi, şimdiki mandalarında kendi meşruiyetlerini, hanı yağmalarını sahte manüplasyonlarla inşaa ettikleri meşruiyet malesef ulus olmuştur.... İçinde yaşadığımız çağ gereği ve mandaların meşruiyet ve iktidar anlayışının yapısı gereği, ulusallık ve ulusal kurumsallaşma, siyasi kurumlar anormal değil tam tersi özünde gayet normaldir. Kim diyebilir ki Osmanlı'da saltanatın, Hilafetin, şeyhülislam kurumunun vs dönemin feodal yani egemen koşullarında anormal olduğunu? ben mi bağırıyorum çıkıp "padişahım çok yaşa!!!!" diye?! Bu nesnel bir gerçektir, dıştalanamaz!
Ama önemli olan nesnel gerçeklerle bir başka gerçeği görmektir, ulus olmak ile mandaların meşruiyeti açısından kullanılmak çok, çok farklı şeylerdir.... Birisi bir tanımdır diğeri ise politik bir şeydir, bir ve aynı şeyler olarak ele alınamazlar...

2000 yılı krizi ülkemizde bilhassa orta sınıflar için nereye sarılıpda, hangi ağaca yanaşıpda asalak mantarı olacağını şaşırdığı dönemlerdir. Öyleki 1990 lardaki kriz daha ilk hamlede işçileri, çalışanı, Küçük esnafı vururken, 2000 krizi orta sınıflarıda ilk hamlede vurmuş, devirmiştir. Neden mi ? Çünkü günümüz dünyasında hizmet de bir pazar haline gelmiştir. Bıtırak gibi çoğalan hizmet sektörü, uluslar üstü bir hale gelmiş, ulusal özelliğini yitirmiş büyük mandaların(istediğiniz kadar büyük firma yazabilirsiniz, koko cola gibi, Shell gibi, Mercedes gibi, Hyundai gibi, silah devleri gibi) mallarının daha geniş kesimlere pazarlanması ama gelişen teknolojininde geri dönüşlere(satış sonrası hizmetler, SSH) yanıt verebilmesi(ikinci pazarlama kuvveti) açısından da hizmet sektörü, bıtırak olmuş bir sektör haline geldi. Orta sınıfın yaşadığı çöküntü yada kaygısı, orta gelirli ve hizmet sektöründe kalifiye işgücünün(yönetici, üst düzey, şef, müdür vs önemli mevkilerde) kriz tasviyesiyle yaşadığı geleceksizlik kaygısı bir anda toplum içinde azımsanamayacak düzeyde "aydın, okur yazar" diyebileceğimiz kesime bir kara bulut gibi çöktü...

Krizin sinyalleri neredeyse 2-3 yıl öncesinden hissettirir düzeyde bir kaygı yaratıyordu. orta gelirli ise yaşam kültürü ve geliri gereği, çoğunluğun yaşadığı semtlerde değil, daha seçkin ve dolayısıyla daha yalnız bir yaşam biçimine sahipti. Bir anlık düşülen tasviye kaygısı, gündelik yaşamını kaybetme, ve eskisi kadar rahat, iyi yaşayamama kaygısı, seçkin marketlerden ayağına değil, mahalle pazarından gıda alacağını düşünme kaygısı, vazgeçilemeyecek ama belirli bir maddi külfeti olan yaşam biçimi, geleceksizlik kaygısına yeni, yeni kaygılar ekledi... Yalnız kalmak ve düşerken tutunacak bir dal bulamama hissi kendisini hissettirdi... Bir zamanlar ben hayatıma bakarım, gemisini yüzdüren kaptandır diyen şimdi toplumsal bir bağa ihtiyaç duymak zorundaydı.. *bir çok şirketde bir çok pozisyon tasviye edilmiş edilmekte, kimileri kepenk indirip faize yönelmekte ama kimileride küçülmeye gitmekte idi, orta sınıfın, işyerleri yada kurumlarında çalışan orta kesimin(toplumsal kategoriye göre, fakir, ortahalli, zengin, çok zengin) iş alanı daralmakta, zorlu dönemlere girileceğinin sinyalleri alınmaktaydı. Şimdi ne yapacaktı?

Milliyetçiliğin yükselişinde yapay argümanlar pek etkili değildir, sloganik ve propagandif yükseliş, görüntüde bir yükseliştir, konu kutsal(edenler açısından) olduğunda ekonomiyi, kullanım ve sömürüyü en başa yazmak lazımdır. Ama yinede genel kavramlar arasında toz ve duman kim ulusalcı, kim milliyetçi, kim gerçek bağımsızlıkçı, kim yurtsever, kim gerçekten toplumsal kaygı ve sorumluluklara sahip, kim gerçekten(elinde ABD dolarları, borsada oynuyor) milli menfaatleri düşünüyor her şey birbirine karıştı. Ayrıca milliyetçilik yada ulusalcılık perdesi altında maillere gelen ırkçı söylemlerde ateş olmayan yerden duman çıkmayacağını gözler önüne seriyordu. Ama gerçekten bağımsızlıkçı, gerçekten anti-emperyalist, gerçekten sözde kutsalları kullanan ile kullanmayan bir türlü ayırt edilemiyordu çünkü temel kıstas ve öğe sadece millet ve adına bağlanmıştı. Maraş katliamı için(!) silah ve edavatları sağlayanda milliyetçi, maraşda garip simitçide milliyetçiydi, evlerinde yananlarda, ABD nin komando kamplarında eğitim gördükten sonra topluma karşı savaşıp milliyetçilikle, vatan kahramanı olmakla anılanlarda milliyetçi, garip tornacıda milliyetçi idi, eroin esrar, silah kaçakcılığında hiç bir sınır tanımayan, bu yüzden yeşil pasaportlarla gezende milliyetçi, işyerlerini haraca, gençlerini uyuşturucuya, aralarına kin ve nefret sokulmaya çalışanlarda milliyetçiydi? Şimdi anlayamıyorum, hangi milliyetçilik, hangi ulusalcılık hangi ulus'tur bahsedilen. mandaların ümmeti mi(!), yoksa toplumun kendisi mi? bende şaşırdım.. Bir bakın şu ulusalcı olduklarını söyleyenlere, sözde dibimizdeki ateşi ABD oyunu olarak ifade eden bu takım, yıllardır ABD üs ve yaptırımları, IMF gibi mandaların soygun örgütü için ne yapmış... Seçim sizin hükümetler gelir ve gider, ABD aynı ABD ülke aynı minvaldir, değişen sadece hükümetde ki muhalefet ile iktidardaki muhalefet etme anlayışıdır, kim hükümet öncekinin tekerlmesini söyler, öncekide kendisi hükümetde iken kendisine söylenen tekerlemeyi.. garip insanlarda hayatta kalabilmek için simit mi satsın, kafa mı atsın, öğretmen gidip çorap mı satsın yoksa özel denen Fettullah kurumlarında kendini mi pazarlasın, şaşırsın kalsın... Ne zamanki toplum laikliğin, kutsal ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması olduğunu kavrar, ne zaman ki objektif yaklaşımın aidiyetler, kutsallar ve bunların kullanımı dışına(!) çıkmakla başarılabileceğini kavrar, kafasının üstünde sallanan yeni tanrı ve peygamberlerin ne olduğu o zaman ortaya çıkar...

aydoe
15-12-2007, 21:44
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halktır bahsedilen.Kürt ve Türk şovenistleri dışında kalan ülkemiz vatandaşlarıdır.
Laik ,demokratik halk cumhuriyeti hedefiyle emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı *tüm demokrasi güçlerinin birlikteliği sağlanmalıdır.
Sömürgeciliğe,yeni dünya düzenine, büyük ortadoğu projesine,Abd ye,Ab ye İmf ye karşı ülkemizin tam bağımsızlık mücadelesi ve Abd uşağı dinci oligarşinin tasfiyesi için verilecek savaştır.
Herkes Fazıl Say gibi ülkeyi terk edebilecek durumda değildir,yaşamak için ,yaşamak istediğimiz
Bağımsız Demokratik Halk Cumhuriyeti için mücadele etmeliyiz.
saygılarımla.

vgm.1
17-12-2007, 00:28
Solun da anlaşılabilir bir endişesi vardır; ulusalcılığın şovenizme kayması. Ama bu endişe paronayaya dönüşüp kronikleşirse (şu an şovenist olmadığı halde, olmuş gibi davranılırsa)aradaki tüm köprüler atılır. Bu dönüşümü engellemek için ulusalcılarla da ilişkilerin sürdürülmesi gereklidir. Bu ilişki de ancak uygar ve doğru diyaloglarla mümkündür. Yoksa köşe yazarlığı yaparak, siz şovenistsiniz siz faşistsiniz gibi tebliğlerde bulunarak bu dönüşüm engellenemez, aksine hızlandırılır. Bu manada ulusalcıların da gündemini, emel ve isteklerini endişelerini iyi anlamakta yarar vardır.
Nedir bunlar :
1. TC bir şeriat devletine dönüşürmü. Hem de Batının istediği doğrultuda.
2. Doğru düzgün bir sosyal demokrat ve muhafazakar sağ partinin olmayışı.
3. TC in üniter devlet yapısı bozulurmu.
4. OrtaDoğu daki savaş Türkiye'yi de içine alacak bir savaşa dönüşürmü.
5. Günümüzdeki ekonomik göstergeler Cumhuriyet tarhinin en kötü dönemine işaret ediyorlar.
Bunlar ışığında Türkiye'deki ulusalcı hareket, anti emperyalist bir çizgidedir.
Gelelim ulusalcıların sol hakkında endişelerine.
Peki sol anti emperyalist çizgide olduğunu nerede ve nasıl gösteriyor ?
Ermeni diasporasının politikalarına hak vererek, aslında emperyalist ülkelerin istediği gibi davranmıyormu ha keza kürtçü (güya bu şovenizm değil) politikaları eleştirmeyerek, sanki ondan yanaymış gibi bir tavır koymuyormu. İslamcılara kendilerinden daha yakın durmuyorlarmı.
Aynı şekilde her iki tarafında haklı haksız, yerli yersiz endişeleri var bunlar diyaloglarla aşılır ortak paydalarda eylem birliğine giderek aşılır. Sürekli eleştiren köşe yazarlıklarıyla bu olmaz.

Sevgili teotihuacan'ın tespiti çok doğru, dayatmalarla hangi zeminde anlaşabiliriz diyor.
Sevgili spartacus yazınız çok uzun, eleştirdiğim ve doğru bulduğum taraflarıda var, cevap yazmak isterdim fakat o da en az sizinki kadar uzun olurdu, pek o kadar zamana fırsat bulamıyorum, yazılarınızı okuyorum.

Saygılarımla;

dilaver
17-12-2007, 01:02
sol, içi boş bir kavram oldu artık ve demagoji amacıyla kullanılmakta. Gerçek kavram ise emek ile sermayedir. Çagımızdaki temel çelişki emek ile sermaye arasındaki çelişkidir. Yanlış algılamadıysa engelsin Lenin'in emperyalizm kitabı ile ilgili bir miktar problemi oldugu görülmekte. Çünkü Lenin hiç bir yerde ezen ezilen ulus çelişkisini temel çelişki olarak ele almaz. Belirli özgül dönemlerde bir çelişkinin baş çelişki haline gelmesi ile temel çelişki birbirinden çok farklı şeylerdir.

* *Anti emperyalizmden bahsediyorsak şayet bunun anti kapitalist temelini vurgulamak zorundayız. Anti kapitalist temelden yoksun bir anti emperyalizm başarıya ulaşamayacagı gibi varacagı yer de bugün gördügümüz gibi milliyetçilik ve şovenizm olur.

* * Emekçilerin ise vatanı yoktur, dini yoktur, milliyeti yoktur, cinsiyeti yoktur. Onların ortak paydası emekçi olmasıdır. Vatan sınırları denilen sınırlar ise emegin sömürüsünü farklılkaştırmak için bulunmuş bir kavramdır. Düşünün ki sınırlar yok ve olmayan sınırlar dogrultusunda tüm dünya işçileri aynı ücreti almak durumunda olurlardı. O zaman emperyalistler ucuz işgücünü nasıl temin ederlerdi ve ucuz işgücü sömürüsünden elde ettikleri artı degerin bir kısmını kendi ülkeleri işçilerine sus payı olarak nasıl verebilirlerdi.

* * * Vatan kavramının gerçek anlamı ve işlevi budur. İşçi ve emekçilerin cografi sınırlar arasına hapsedilmesinin gerçek anlamı budur. Koparılan yaygaranın tüm amacı budur. Sömürü ilişkilerinin ve gerçekliginin gözlerden saklanması ve bir hiç için emekçilerin birbirine kırdırılması. Kaldırın sınırları bakalım o zaman aynı tekelin Abd deki fabrikasında çalışan işçi ile Türkiyedeki fabrikasında çalışan işçinin aldıgı ücretlerdeki farkı nasıl izah edebileceksiniz.

* * * *Sol olmak istiyorsanız, kullanmanız gereken kavran emek tir. Bakmanız gereken gözlük emekçi gözlügüdür. Karşısında ise degişik versiyonlara bürünmüş tek bir alternatif vardır; sermaye.


* * * *saygılarımla

vgm.1
17-12-2007, 01:59
Artık günümüzde emeğin tanımı da formu da değişmiştir. Köleler, serfler,işçiler hiç bir zaman devrim yapmadıkları gibi, enternasyonalistde(kapitalist dönemi kastediyorum) olmamışlardır. *Tarihin her döneminde çelişkiler orta sınıfla hakim sınıf arasında arasında olmuştur. Daha çok sömürülen kesim (nesnel olarak bu çelişki vardır ama) bunu algılamaktan yoksundur.Tüm devrimler de orta sınıf önderliğinde bir alt sınıfın desteği sağlanarak yapılmıştır. Çünkü en çok sömürülen kesimin düşünmeye, okumaya, isyana; vakti, donanımı ve gücü yoktur.
Bu son yüzyılda da böyledir.
Bir fabrika işçisi nasıl enternasyonalist olacaktır mümkünmü, ama bir mühendis, doktor, subay, mimar, sanatçı, bilim insanı için bu çok kolaydır ve anlamlıdır.
Çünkü artık tekniker ve teknogratlar üreten ve daha çok sömürülendir nominal olarak. Kastım bir işçiden 1000$ gibi bir artı değer ortaya çıkarken, bu rakam bir mühendis veya bilim insanı baz alındığında milyarlarca doları bulabilir.
Bugün orta sınıf bunun farkındadır fakat başarısı kendi bireysel faaliyetlerine dayandığı için bunu örgütlenme ve kollektif davranma şeklinde gösterememektedir. Ne olur bilemem. Ha keza bugün ben buna, bu çelişkiye artık emek sermaye çelişkisi diyemem, oldukça klasik olur ve durumu açıklamaktan uzaktır.
Saygılarımla;

17-12-2007, 11:41
"Artık günümüzde emeğin tanımı da formu da değişmiştir. Köleler, serfler,işçiler hiç bir zaman devrim yapmadıkları gibi, enternasyonalistde(kapitalist dönemi kastediyorum) olmamışlardır."

Eger bir iscinin enternasyonalist olmasindan kastin sirtina cantasini takip gezmesi ise, olamadilar :) . Ama enternasyonalizmden kast edilen, rejimin uluslararasi olmasi emelidir. Rejimin yasanmadigi ulkelerde de ideolojinin yasatilmasi, gelistirilmesi, vs eylemleridir. Bunlar biraz konunun disina cikmis, neyse. Sevgili dilaver cok guzel bi rkonuya deginmis;

"Anti kapitalist temelden yoksun bir anti emperyalizm başarıya ulaşamayacagı gibi varacagı yer de bugün gördügümüz gibi milliyetçilik ve şovenizm olur."

Ornek: ABD bayragi yakarak yapilan anti-emperyalist mucadele.

vgm.1
17-12-2007, 15:35
Aslında seyyah demek istemiştim, ertenasyonalist yazmışım, klavyenin azizliği yada aklım başka, elim başka yazıyor. Sizin kadar net olamıyorum. :)

* * * * * Ben kapitalizme-emperyalizme karşıyım demek yetmez, kaşılığında ne koyuyorsunuz ortaya. Bu nedenle mücadeleler başarısız olur, temel anti kapitalizm değildir, temel önerdiğiniz sistemdir.

* * * * * ADB bayrağı yakmak anti-emperyalist mücadelenin ritüelidir.

* * * * *
"O zaman emperyalistler ucuz işgücünü nasıl temin ederlerdi ve ucuz işgücü sömürüsünden elde ettikleri artı degerin bir kısmını kendi ülkeleri işçilerine sus payı olarak nasıl verebilirlerdi. " dilaver

Üretimin doğası metayı en ucuza maletmektir. Nerde hammadde, işgücü ucuz vergi az yatırımı oraya yaparsınız. Keşke Avrupa, Amerika gelsede Türkiye de yatırım yapsa, fabrikalar açsa, organik tarıma yatırım yapsa ve bunlara bedava arazi, ucuz elektrik, işgücü, az vergi gibi olanaklar sağlasak. İşgücünün ucuz olmadığı yerlerde üretilen bilgisayarı, tıbbi cihazı, ilacı makineleri vs., kaça alırdınız haberiniz varmı.

Neyi öneriyorsunuz derken bunu kastediyordum naylon çorabın bile olmadığı SSCB yimi.

California eyaletinde üretilen tarım ürünleri tüm Amerikayı beslemeye yetecek kadardır. California eyaletinin ekonomisi dünyanın 7. büyük ekonomisidir. Bu büyüklükler Amerika'nın Türkiye'yi sömürmesi, Irak'a girmesi ile açıklanamaz. Irak'ın geçen seneki petrol gelirleri yıllık 4milyar dolar, Amerika'nın Irak için yaptığı askeri harcamalar yıllık *40 milyar dolardır. Irak işgalinden sonraki dönemden bahsediyorum, bu verilerin tam ne zamana denk geldiğini hatırlayamadım.
* *
* * Saygılarımla;

aydoe
17-12-2007, 17:40
Emekçinin *vatanı vardır ,dini vardır ,milliyeti vardır,cinsiyeti vardır.Uluslararsı sermayedir enternasyonal olan.Çok uluslu şirketler dünyayı tek pazar haline getirmiştir ve sermaye dünya üzerinde rahatça hareket edebilmektedir.Emekçi ise yerelleştirilmektedir,kaçak ,göçmen işçiler ya sulara gömülmekte yada geldikleri yere geri yollanmaktadır.
Küreselleşme bütün dünyayı tek bir pazara çeviriyor.Dünya küreselleşiyor.
Küreselleşen paradır,sermayedir,bilgi ve teknolojidir.Emparyel güçler ve bunların üstünde çok uluslu şirketlerdir.Çok uluslu şirketler ve sermaye sınırsız dolaşıma sahiptir.
Eşitlik,adalet,özgürlük küreselleşmiyor,parayı ve ilgiyi yönetenlere hizmet ediyor.
Emek küreselleşmiyor,insan küreselleşmiyor.Emek entarnasyonalleşemiyor.
Dünya tek bir pazar olarak çok uluslu şirketlerin istediği gibi at oynatacağı bir alan haline getiriliyor.
Küreselleşme ve dünyanın hızlı değişimi karşısında korkuya kapılan ,yalnızlaşan insanlar ,dinsel kimliklerine ve etnik köken kimliklerine sığınıyor.
Dinlerin bütün dünyada yükselişinin kaynağı budur.Bilincin yerini inanç alıyor.
Dünyada sınıf çatışmaları yaşanmıyor.
Yaşanmakta olan savaş ve çatışmalar yoksullarla ,varsıllar arasında olmuyor,
Etnik ve dinsel ayrılıklar üzerinden bölgesel çatışmalar sürdürülüyor.
Bu bağlamda Türkiye'nin dinsel ve etnik parçalanma süreci küreselleşmenin dayatması olarak karşımıza çıkıyor.
Küreselleşmeyi yönetenlerin önündeki engel ulus devlet ve ulusalcı güçler,bağımsızlık isteyenlerdir.
Küreselleşmek isteyen uluslararası sermaye ,ulusal birliği bozar ,ülkeler etnik köken farklılıkları kışkırtılarak,dinsel farklılıklar kışkırtılarak bölünür ki uluslararsı sermaye istediği tam hakimiyete kavuşsun istediği şekli versin.
Örneğin Irak'ta etnik ve dini ayrılma yaşanmakta,kuzeyde Kürdistan ,sünni Irak ve şii Irak olarak üç parçaya ayrılmakta ve çatışmalar bu temelde devam etmekte.
Aynı Balkanlarda Kosova'da ,Bosna 'da etnik ve dini bölünmeler yaşanmakta.
Küreselleşmede amaç *bütün dünya kaynaklarının ve emeğin kayıtsız şartsız uluslararası sermayenin emrine almaktır,dünya egemenliğidir.
saygılarımla

sargon
17-12-2007, 18:13
Benim gordugum kadariyla anti-emperyalizm soylemi uc degisik akim tarafindan kullaniliyor, ama degisik bicimlerde sahipleniliyor.

1. Ulusal/milliyetci akimlar: Burdaki anti-emperyalizmin icerigi aciktir. Sosyalistler bunu ulusal sermayenin uluslarasi sermaye karsisinda kendisini koruma cabasi olarak tanimlarlar ama bu her durumda dogru degil. Mesela bugun Turkiye'de buyuk sermayenin boyle bir cabasi yoktur. Daha cok devlet burokrasisi milliyetci bir anlayisla anti-emperyalizme sahipleniyor.

2. Islamci akimlar: Bu akimlarda aslinda anti-emperyalizm hiristiyanliga karsitligin siyasallasmis halidir. Guclu sekilde bati karsitligi propagandasiyla birlikte surdurulur.

3. Sosyalist akimlar: Digerlerinden ayrim noktasi enternasyonalist bir temelde olmasidir. Anti-emperyalizm milli bir temelde ele alinmaz. Burdaki emperyalizm uluslararasi kapitalizm anlamina gelir.

ATKUYRUGU
18-12-2007, 00:48
İşte böyle çocuğum;
Çok değil otuz yıl önceydi,
Emek, ekmek gibi
Yollar devrim
Emeller, kocaman sığmazdı hiç bir mintana

Palyaço olduk be! yavrum,
Marx'ı sosyete okur
Nazım dilenci, soytarı dilinde
Hele bir de bağrı pembe delikanlılar,
okeyden göz ucu etmezler mi?
Gıcırdata gıcırdata sivri burunlu iskarpinlerini
Bön bön yürümezler mi?
Avazları çıktığınca şişkin, yandan çarklı bir de gerdan
koca deneli tespihleri hava civa;
afillisinden turlarlar kahve sokağında biten
Maçtan kalma ağızla slogan bulunur millet, kahrolsun ve benzeri
Öte yanlarında yadsınmışlık temel,
Temeller unutulmuş,
kopyası iskarpinlinin-belki biraz doğulu!

Bakma sen büyük laflar ettiğime
Palyaço olduk bi kere!

Marx demedi mi, katı hiç birşey kalmadı
Herşey buharlaşıyor...

vgm.1
18-12-2007, 01:26
Sevgili Aydoe'nin yazısı satır altları çizilmeden okunan kitapların özümsenmesi, ezbere dayanmayan ve bir o kadarda özgün.
Fikilerine katılırım katılmam ayrı, fakat kurgusu gerçekten çok güzel.
Saygılarımla;

3.yol
18-12-2007, 03:31
"Küreselleşmede amaç *bütün dünya kaynaklarının ve emeğin kayıtsız şartsız uluslararası sermayenin emrine almaktır,dünya egemenliğidir." - Aydoe

Aydoe,
Cok dogru bir tespit. Ama eklemeyi unutmussunuz : Gerisi teferruattir !

Saygilar,

aydoe
18-12-2007, 08:43
Çok sağolun arkadaşlar, teşekkür ederim.
+Söz Konusu Vatansa ,Gerisi Teferruattır , ekledim Sayın Üçüncüyol,katkınıza teşekkürler.

Saygılarımla,sevgilerimle

18-12-2007, 09:31
Aydoe'nin yazısının yaklaşık ilk yarısındaki tesbitlere katılıyorum:

Emekçinin *vatanı vardır ,dini vardır ,milliyeti vardır,cinsiyeti vardır.Uluslararsı sermayedir enternasyonal olan.Çok uluslu şirketler dünyayı tek pazar haline getirmiştir ve sermaye dünya üzerinde rahatça hareket edebilmektedir. Emekçi ise yerelleştirilmektedir,kaçak ,göçmen işçiler ya sulara gömülmekte yada geldikleri yere geri yollanmaktadır.
Küreselleşme bütün dünyayı tek bir pazara çeviriyor.Dünya küreselleşiyor.
Küreselleşen paradır,sermayedir,bilgi ve teknolojidir.Emparyel güçler ve bunların üstünde çok uluslu şirketlerdir.Çok uluslu şirketler ve sermaye sınırsız dolaşıma sahiptir.
Eşitlik,adalet,özgürlük küreselleşmiyor,parayı ve ilgiyi yönetenlere hizmet ediyor.
Emek küreselleşmiyor,insan küreselleşmiyor.Emek entarnasyonalleşemiyor.
Dünya tek bir pazar olarak çok uluslu şirketlerin istediği gibi at oynatacağı bir alan haline getiriliyor.
Küreselleşme ve dünyanın hızlı değişimi karşısında korkuya kapılan ,yalnızlaşan insanlar ,dinsel kimliklerine ve etnik köken kimliklerine sığınıyor.
Dinlerin bütün dünyada yükselişinin kaynağı budur.Bilincin yerini inanç alıyor.
Dünyada sınıf çatışmaları yaşanmıyor.
Yaşanmakta olan savaş ve çatışmalar yoksullarla ,varsıllar arasında olmuyor,
Etnik ve dinsel ayrılıklar üzerinden bölgesel çatışmalar sürdürülüyo

Ta ki şuraya kadar:

Bu bağlamda Türkiye'nin dinsel ve etnik parçalanma süreci küreselleşmenin dayatması olarak karşımıza çıkıyor.

Burada küreselleşmenin bilinçli dayatması değil de fakirleşen halkın tutunacak bir dal olarak etnik veya dinsel kimliğine sarılması sonucunda birbiriyle çatışmaya girmesi olarak tanımlanırsa daha doğru olur kanısındayım.

Ayrıca Türkiye'de genel bir etnik bir parçalanma sürecinden bahsedilemez. Lazlar, çerkesler, tatarlar, arap kökenliler, Arnavutlar, Boşnaklar vs. hiçbirisinde etnik ayrılıkçılık görülmemektedir. Sadece ülkenin en büyük azınlığını teşkil eden Kürtler içinde etnik ayrılıkçılık görülmektedir. Bu durum ise küreselleşmeden ayrı en azından özerk bir sorundur. Küreselleşmenin etkisini henüz Türkiyede göstermediği 1984 yılında Kürt etnik ayrılıkçılığının başladığını hatırlarsak (hatta çok daha eski tarihlerde ayrılıkçılık görülebilir, örneğin Dersim İsyanı) ülkemizdeki etnik ayrılıkçlığın küreselleşme sonucu olmadığını görebiliriz.

Küreselleşmek isteyen uluslararası sermaye ,ulusal birliği bozar ,ülkeler etnik köken farklılıkları kışkırtılarak,dinsel farklılıklar kışkırtılarak bölünür ki uluslararsı sermaye istediği tam hakimiyete kavuşsun istediği şekli versin.

Bu görüşe katılmıyorum. Sermayenin serbest dolaşımı ancak barış ortamında mümkündür. Sermayenin mühendislerinin, teknisyenlerinin öldürüldüğü bir etnik veya dinsel çatışma ortamında, kendi varlığının bile tehlikede olduğu ortamda yaşam sürebilmesi mümkün değildir. Sermayenin böyle bir ortamı sevmesi bir yana dursun bu ortamlardan kaçmaktadır. Semaye istikrarlı bir barış ortamını sever. Dikkat ediniz TÜSİAD Türkiye'de barış ve demokrasi isteyen cephede yer almaktadır. Bunda tam tutarlı mıdır, değil midir ayrı bir tartışma konusu ama genel çizgisini düşündüğümüzde darbeye karşı durması, demokrasinin gelişmesinden yana olduğunu belirtmesi, sivil anayasa istemesi Aydoe'nin tesbitlerinin tam tersine küreselleşmecilerin etnik ve dinsel ayrılıklardan yana değil kendi rahat dolanımı için barış ve uzlaşmadan yana olduğunu gösteriyor diye düşünüyorum.

Küresel sermaye etnik ve dinsel ayrılıklarla uğraşmayı ve çatışmayı değil kendi kazancı için uzlaşmayı seçer. Arabistanda pepsi reklamının sonunu "Elhamdülillah Pepsi" diyerek bitirtir, Türkiye'de hamburgerleri Türk damak tadına uygun hale getirmeye çalışır. "Coca Cola Türk Milli Takımına başarılar diler" diye etnik aidiyetimize yağ çeken reklamlar yapar.

Sermayenin önünde engel olan kapalı ekonomik sistemlerdir. Örneğin K. Kore, Küba, gidişatı bunu gösteren Bolivya gibi. Bunun dışında sermayenin uluslararası rant alanlarını tehdit eden yerel diktatörler engeldir örneği Saddam Hüseyin gibi. Saddam İran' a ve Irak Kürtlerine saldırıdğında, kendi Şiilerini katlettiğinde uluslararası alanda o kadar büyük tepki olmadı ama Kuveyt gibi bir petrol alanını işgal ettiğinde dur denildi. Çünkü önemli bir rant alanını alarak uluslararası sermayeyi tehdit eder duruma gelmiştir.

İşte ancak bu durumda ABD *etnik ve dinsel ayrımları hasmını zayıflatmak için kullanır. Türkiye 1950 lerden beri ABD nin iyi bir pazarı olduğu için bu ayrımları kaşıma ihtiyacı olmamıştır. Çünkü hem askeri alandaTürkiyeden faydalanmaktadır üsleri vardır ve silah pazarıdır. Hem de sivil ekonomik alanda iyi pazar durumundayızdır. Bu nedenle ABD nin hiçbir zaman Türkiyenin iç politik işlerine karıştığını, kışkırtmalar yaptığını sanmıyorum. ABD nin gerek Apo'yu yakalaıp bize teslim etmesi gerekse de geçtiğimiz günlerde PKK kamplarının koordinatlarını vermesi ve her türlü desteği yapması bunun en açık kanıtıdır.

vgm.1
18-12-2007, 13:27
"Sermayenin serbest dolaşımı ancak barış ortamında mümkündür." Cem

Doğrudur. Fakat Amerika 50-100 yıllık projeksiyonlar yapan bir ülkedir. Ve bu manada kontrol edilebilir istikrarsızlıklardan yana dır. PKK nın mevcut statüsünü korumasını ister, ta ki Türkiye de kendisine karşı politika yürütülmeye başlanana kadar. Tüm kozlar elinde olsun ister. Bu nedenle PKK nın ne tam olarak bitmesini, nede barış ortamını tehdit etmesine izin verir. Ne zaman ki Türkiye çizgi dışına çıkar veya çıkmaya çalışır, işte o an masaya PKK kozunu koyar. Bu nedenledir ki Amerika PKK yı ne öldürür, ne ondurur.

Saygılarımla;

spartacus
18-12-2007, 15:52
Burada bende bir iki şeye değinmek istiyorum.

ABD'nin yeşil kuşağı ne oldu?
Yine gözlemlediğim kadarıyla, mesala Irak, Afganistan, Gürcistan, Abhazya'da ABD özellikle finansörlüğünüde, askeri örgütlenmesinide(CIA) yaparak dinsel gericiliği ön plana çıkartıyor. Toplumların anti Amerikan görüşlerini bir yerden gerici, dinci örgütlerin temsilinde yürütülür bir şeymiş gibi işlerken diğer taraftan toplumları bu gericiliğin arkasına takmaya çalışıyor... Benim anladığım, Irak'da gerçekten anti-emperyalist, aydın, topluma bir şeyler verebilecek olanlar hapislere atılırken, sözde anti-emperyalist görüş, gerici, paravan örgütlere, feodal aşiret reislerine aleni bir şekilde ifade ettiriliyor, sözde anti-emperyalist toplumsal kalkışmayı yine emperyalistlerin politkaları doğrultusunda yürüten gerici merkezlere bırakılıyor, hatta bu aşiret resileri biribirisiyle dahi dinsel yada feodal gericiliğin politikasıyla savaşıyorlar, ABD ise izliyor.. Neden, toplumun aydınlanmasını istemiyor olabilir mi? Aydınları, ilericileri, yurtseverleri, devrimci demokratları susturmanın, onları toplumdan yalıtmanın altında nasıl başka bir gerçek yatıyor olabilir...

Irak son 10 yılın hiç bir döneminde yaşamadığı bir gericileşmeyi yaşıyor. Keza Yeşil kuşak adı altında oluşturulan kuşağın etkileriyle Afganistan'da. ABD konusunda 1 ekonomik açıdan yaklaşabiliriz ama 2 politik ve askeri açıdan da yaklaşmak gerekir.
Askeri açıdan ABD nin bölgelere hakimiyet stratejisi, benim gördüğüm kadarıyla siyasi istikrarsızlık ve ayrıca toplumsal gericileştirme üzerinden işliyor. Toplumu aydınlatabilecek, aydın politikalar üretecek her türlü kurum yada kuruluş, kişi yada zümreler, aydın yada sanatçılar, toplumdan yalıtılmaya çalışılıyor...Ulusal yönetim yada ulusal bağımsızlık ABD nin çıkarlarına olduğu gibi küreselleşmeninde çıakrlarına ters bir sonuç doğuruyor. Ancak bu durumda, toplumun aydınlanması en büyük tehlike olarak görülüyor...

Mesala Türkiye açısından 1960 lar sonrası bizzat ABD nin finansörlüğünde girilen gericileşme bir göstergedir. Yeşil kuşak, türk-islam sentezi derken, daha 1970 lerde kurulan ve bizzat ABD subaylarınca eğitilen "sivil komandolar", tarikatleşme ve tekkeciliğe gösterilen büyük nüanslar, topluma enjekte edilen geri ve gericileşme yönlü propagandalar, H.Y nin ABD den aldığı destek, bellek yitimi ve Cumhuriyet öncesi sürece öykünmeler(Osmanlı propagandaları), gittikçe daha da fazla bir biçimde politikaya giren dini semboller, sözde anti-komünist söylemlerle dinsel gericiliğin meşrulaştırılması ve gerçekten anti-emperyalist, anti-kapitalist, ulusal bağımsızlıkçı, aydın, sanatçı, sendika vs susturulması, toplumdan yalıtılması yada toplumu düşman hale getiirlmesi bize neyi özetliyor. Bakalım 12 eylül kapıları nereye açmıştır, ya 12 Mart! *AKP neden bu kadar çok destek aldı?
Benim görüşüm emperyalizmin temel egemenliği bir yerde geri kalmışlık üzerinedir. Geri kalmışlık ise sadece sanayi olarak değil, toplumsal bilinç olarak da ele alınmalıdır.

vgm.1
18-12-2007, 15:52
" Hem de sivil ekonomik alanda iyi pazar durumundayızdır. Bu nedenle ABD nin hiçbir zaman Türkiyenin iç politik işlerine karıştığını, kışkırtmalar yaptığını sanmıyorum. ABD nin gerek Apo'yu yakalaıp bize teslim etmesi gerekse de geçtiğimiz günlerde PKK kamplarının koordinatlarını vermesi ve her türlü desteği yapması bunun en açık kanıtıdır." Cem

Oldukça naif bir yaklaşım. Hele bir Amerika ile ters düşünde, Amerika bu sefer PKK ya nerelerin koordinatlarını verecek bir görün.

"Küreselleşmek isteyen uluslararası sermaye ,ulusal birliği bozar ,ülkeler etnik köken farklılıkları kışkırtılarak,dinsel farklılıklar kışkırtılarak bölünür ki uluslararsı sermaye istediği tam hakimiyete kavuşsun istediği şekli versin." Aydoe

Aydoe' paragrafına izniyle cümle eklenirse tamamen katılacağım "küresel sermayeye direniş olursa veye teslim olmazsanız"
aslında yeterince açıktı ama apaçık olsun. İzninle sevgili Aydoe.

Saygılarımla;

3.yol
18-12-2007, 19:47
Sevgili Aydoe,

Ben aslinda sunu kastetmistim:

""Küreselleşmede amaç *bütün dünya kaynaklarının ve emeğin kayıtsız şartsız uluslararası sermayenin emrine almaktır,dünya egemenliğidir. Gerisi Tefferruattir."

Neyse sizin eklemenizi de kabul edelim, ama bir sartla ! Savasimiz fikirlerimizle olacak, politikalarimizla, diplomamisimizle, demokrasi, laisizm ve hukuk yolunda yururken. Tasla sopayla atesli silahlarla degil. Artik kurtulus savasi zamanin kosullarinda degiliz. Demokrasiye, insan haklarina bizler sahip cikalimki , bu terimlerin arkasina siginamasin art niyetliler.

Spartacus'un saptamalarina katiliyorum.

Kapitalizm kendine alternatif fikirlerin yasam alanini daraltmaya calisiyor. Burada aslinda dinin en buyuk islevinin bir sonucunu goruyoruz. *Kapitalizmin dogurdugu sinif catismasinin din yoluyla pasifize edilmesi. Bu dunyadaki haksizliklarin , somurunun diger dunyada vaat edilenler ile dengelenmesi.

Turkiye’deki 80 sonrasi emekci kitlesinin soldan saga kaydirilabilmesinde dinin bu ozelligi kullanilmistir. Bu degisim surecinde ilk etap da milli goruse ihtiyac duyulsa da artik islevini tamaladigi icin yerini kapitalizm icinde buyuyen ilimli Islam’a birakmistir. Yani eski devleti tekelinde tutan laik kapitalist sinif ile hizla buyuyen ve devlet egemenligini elegeciren islami kapitalist *sinifinin pastadan pay kapma savasimina sahit oluyoruz. “ilimli Islam” ile kastedilen bu islami kapitalist duzendir aslinda.

Benzer gelismeleri hiristiyan ulkelerde de goruyoruz.
Mesela AKP’nin Almanya’daki karsiligi CDU’dur (hiristiyan demokratik partisi) ve iktidardadir. Fransa’da da biraz daha farkli ama yine muhafazakar demokratlarin ve liberallerin birliginden olusmus olan iktidar partisi UMP . Dikkat edin bu iki ulke son zamanlarda ABD ile cok siki iliskiler icindedir. Aynen AKP gibi. *

Simdi su soruyu sormak lazim: Milliyetciligin islevi nedir bu paylasim savasinda ? Bir tepkimidir ? yoksa laik kapitalist cevrenin ilimli islam tarafina karsi kullandigi bir silah mi ?

Saygilar,

aydoe
18-12-2007, 20:47
Ya içindesindir bu çemberin
Ya da dışında yer alacaksın,

Silah sanayi,petrolcüler,finans şirketleri,ABD savaş makinasını çalıştıranlardır.

Küreseleşmenin merkezinde ABD ,AB,Japonya ve sonra eklenen *Çin

ve diğer bağlantılı ülkeler

Putin Rusya'sı küreselleşmenin içinde ama Abd hegemonyasına tavır alıyor ve alternatif ittifaklar ve politikalar geliştiriyor.

Küreselleşmeye entegre olamayan bağlantısız ülkeler,Küba,İran,Kore gibi

Abd *neden kuzey Irak operasyonumuza olur veriyor ,bizi kaybetmemek için ,çünkü küreselleşmenin içinde olmayanlar ,Abd için tehdit oluşturuyor.Orada *İran'la,Suriye'yle çözmesi gereken sorunları var onlarla çatışacak,

Türkiyemiz için küreseleşen dünyanın öngörüleri bellidir ,bizim vermemiz gereken karar ise içindemi olacagız yoksa dışında kalıp zorlu bir mücadelemi vereceğiz,verebilirmiyiz?

Sayın Özgürbeyin, her düzeyde milliyetçilik küreselleşmeye karşı kendini koruma anlamında tepkisel bir artıştır.
Sayın Peker katılımınıza ve eklentinize *teşekkürler.
Sayın Spartacus tespitleriniz doğru katılıyorum,değişen dünya yeni stratejiler geliştiriyor.
Sayın Cem Abd Allah değildir var olmayan şeyleri yaratamaz ama elindeki malzemeyle istediği gibi oynar.İnançları kullanabilir,etnik ayrılıkları kullanabilir,

*''Bu nedenle Abd'nin hiçbir zaman Türkiye'nin iç politik işlerine karıştığını,kışkırtmalar yaptığını sanmıyorum'' *Cem

Biz Abd ye danışmadan tuvalete bile gidemiyoruz.

saygılar,sevgiler

spartacus
18-12-2007, 21:08
Yine bir iki basit şeyi ifade etmek istiyorum.

Roosevelt diyor ki "Dünyanın Amerikanlaşması bizim kaderimizdir(yazgımızdır)" Claude Julien, Amerikan İmparatorluğu, 1969, Hitit Yay. Sayfa 69

Roosevelt kimdir, Franklin Roosevelt(1882-1945), 1933-1945 yıllarında ABD Başkan'ı. Yukarıdadaki özet alıntı neyi özetliyor? 1945 Yılları sonrasında değişen ne olmuştur peki? Türkiye'ye bakalım, tamda bu yıllardan başlayan gericileşme, sürüdürülebilir devrimlerin terk edilmesi, geriye doğru bir dönüş açısından feodal aşiretlerden tutunda dinsel gericiliğin politik açıdan ön plana çıkartılması, kimi kurum ve kuruluşların kapatılması(Köy Enstütüleri), Kur'an kurslarının sokak aralarına kadar girmesi, ticaret-siyaset-tarikat üçgeninin temellerinin atılması, yeşil kuşak projesi, Amerikan sevdası, açılan üsler vs......
Konu itibariyle ve gelinen noktada nedense beni en çok her yerde belirgin benzer özellik gösteren dinsel gericiliğin hem toplumsal ama hemde ondan önce politik olarak örgütlenmesidir. gerçekten ABD nin öyle yada böyle, politik açıdan liderlik yaptığı ülkelerde, dikkatle gözlemlenmesi gereken gericiliğin örgütlenmesi ve kalıcı kılınması çabasıdır. Yoksa feodal motifler günümüz dünyası insan ahlakı, insan anlayışı ve kültürüne karşı toplumsal biçimde en büyük direnci gösterecek dolayısıyla anti-emperyalist yada anti-Amerikan değil tam tersi bir işlev görecek özelliğe mi sahipti!

Tarihdende bildiğimiz gibi sözde uygar Devletler diğer devletleri işgal ettiklerinde, temel şiar "uygarlığı götürmek" olarak işlenirken, aksine sonuç tam tersi barbarlığın götürülmesi ve meşru kılınması olmuştur. Birazdan güncelden bir örnek vereceğim. mesala Romalılar Trakyayı işgal edip, Trakları'da kendisine köle ettiğinde, sonuç hiçde uygarlaştırmak değil aksine barbarlık yapmak olarak işlev görmüştür. kaldı ki barbar dedikleri Traklardan bir yığın uygar kültürel şeyler almışlardır, bu tanrısal yada dinsel ritüellere kadar olmuştur. (Bu arada bilinenin aksine Spartacus'da Romalı değildir, Roma'nın Trakyayı işgali sonrasında Trakların kaderi olan kölelerden birisidir)

Şimdi güncel örneğe gelelim. Suudi Arabistan, ben kendimi bildim bileli bir Amerkan bahçesi. Ama ne hikmetse uygarlık yerine aksine gericilik kalıcı kılındığı gibi, az buçuk ileri olmak, günümüz dünyası insan kültür, ahlak ve bilincine(aydınlığına) sahip olmanın karşısında yine Suudi krallığının kendisi vardır? Toplumun aydınlanması yada bilinçlenmesi asla istenmemekte ve sözde uygarlık orada gericileşme olarak işlev görmektedir(önceki yazımda verdiğim yerlere bir göz atmalıyız, Afganistan, Irak, Abhazya, Gürcistan, Çeçenistan*). Ha örnek demiştim, şimdi nerede bu örnek deniyordur, buyrun o halde, Trafikte kadınlar araç kullanabilir mi? Şu uygarlığı götüren bunca yıldır ne halt ediyor dersiniz, petrolü söğüşlüyor bunun garantisini ise Suudi toplumunun bu petrol bizim dedirtecek her türlü bakışdan yoksun olmasıyla görüyor, bunun içinde önemli ölçüt gericilik yani günümüz dünyasına ait olmayan dolayısıyla günümüz dünyası açısından hiç bir görüşü yada refleksi olamayacak olan feodal toplumsal-dinsel yapının korunmasıdır... Şimdi soralım nerede bu uygarlığı götürenler, resmen eyaletleri halinde olan bir yerde nasıl rahat olabiliyorlar! O halde oraya ne götürdüler?

Bu konuda, şu uygarlık konsuunda Roosevelt ne demiş bir bakalım,
"Tanrı, binlerce yıldan beri, Alman haklarını ve İngilizce konuşan halkları sırf kendilerine tembelce boş bir hayranlık duysunlar diye hazırlamıştır. O, karışıklığı sürdüğü her yerde düzeni kuralım diye, dünyanın yöneticileri olarak bizleri seçmiştir. Barbar ve yaşlanıp çökmüş halkları, güdelim diye, bizi yönetici olmaya yeterli kılmıştır. Böyle bir kuvvet gelmemiş olsaydı, şu dünya barbarlığın ve karanlığın kucağına düşerdi. Ve bütün öteki ırklar arasından Tanrı, dünyayı yeniden kurup düzene soksun diye Amerikan ulusunu seçti" (a.g.e, s:70)

Suudi Arabistan örneği, Türkiye-ABD ilişkilerinin başladığı dönemden bu güne geldiğimiz yer, Afganistan, Irak'daki güncel durum neyi özetledi! Bir yalanı bin kez söylerseniz gerçek sanılırmış, işte bunu. Her barbar politikanın dayanmak zorunda olduğu temel şey meşruiyettir, onuda malesef uygarlaştırmak olarak ifade etmişlerdir. Mesala seçim dönemleri "terörist" söylemlerin beyaz saraydan yükseldiğini görürüz, bay başkan seçildikten sonra ise bıçakla kesilmiş gibi bitiverir! Gerçek şu ki, girdikleri her yer, geçmiş feodaliteye karşı girilen tüm ilerici, devrimci, ulusal(dünyanın doğası gereği) tüm ilerleme ve toplumsal birlikteliği sekteye uğratmışlar, gerici ve bön politkaları egemen kılmışlardır, toplumsal gericleşme için yoğun örgütlenmelere ve kurumsallaşmaya gidilmiştir(tek engel görülen aydın, ilerici kurum ve kuruluşlar darbeler eliyle susturulmuştur, tabiri caizse yol temizlenmiştir). Bu kah bir kof dinsel motiflerle, kah kendilerini güvence ve gizlemeye götüren milli söylemlerle yapmışlardır, ama yapmışlardır...

vgm.1
19-12-2007, 02:06
Ne yapmalı ? Nasıl yapmalı?

Türkiye'nin yüz yüze olduğu sorunlar ve tehditler:
1.) Şu an Cumhuriyet tarihinin en kötü ekonomisi karşımızda.
2.) PKK üzerinden yürütülen etnik ayrımcılık ve karşısında türk şovenizminin yükselişi
3.) 70 li yıllarda başlatılan yeşil kuşak politikalarının bugünde ki karşılığı olan Türkiye'ye biçilen *
* * ılımlı islam modeli, tabi ki kontrolden çıkıp şeriata dönüşmesi de işten bile değil.
4.) Ülke ekonomisinin tam manasıyla küresel sermaye eline geçmiş olması. +Ulusal
* * sermayenin *elinde olan tek bir banka kalmamıştır. Sanayimiz tamamen olmasada önemli bir
* * bölümü *+yabancı yatırımcıların eline geçmiştir. Çimento fabrikaları, demir çelik vs.
5.) Bürokraside ve özellikle yargıda islami yapılanma, kadrolaşma tam hızıyla sürmektedir.

Bunlara karşı tek bir sınıf vardır o da orta sınıf veya küçük burjuvazi. Hangi emekçi, hangi ezilen durumdan rahatsızdır. Matrix içinde matrix, sınıf çatışması sanaldır. İşçi, aşçı, köylü hayatından memnun.

Eğer çatışmanın taraflarına illa bir ad koyacaksak bu küreselleşme yanlıları ile ulusalcılar olmalıdır.

Nazım'ın şu dizeleri aklıma geldi
ONLAR
Onlarki toprakta karınca,
* * * * * * * * * * * * * * * * *suda balık,
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * havada kuş kadar
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *çokturlar;
korkak,
* * * * * cesur,
* * * * * * * * * *cahil,
* * * * * * * * * * * * * *hakîm
* * * * * * * * * * * * * * * * * * ve çocukturlar
ve kahreden
* * * * * * * *yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.

Onlarki uyup hainin iğvâsına
* * * * * * * * * * * * * * * * *sancaklarını elden yere düşürürler
ve düşmanı meydanda koyup
* * * * * * * * * * * * * * * * * * kaçarlar evlerine
ve onlar ki bir nice murtada hançer üşürürler

*Kurtuluş savaşında da olduğu gibi milli mücadele orta sınıfla başlar, yoksa Karayılan'ın Karayılan olmasına kaldıysa işimiz çok zor. Zamanla işçisi, emekçisi, köylüsü bu mücadelenin saflarına katılacaktır çünkü aşı, ekmeği, dini, milliyeti, özgürlüğü, namusu ulusalcıların yanında olmaktan geçer. Ulusalcı olmak solu, sağı, dindarlığı,dinsizliği, kürt olmayı yadsımaz, tam tersine kapsar, şovenizmi, dinciliği yadsır ve karşısındadır. Ulusalcılık yurtseverlik eksenindedir ve milliyetçiliği de bu anlamda alır.
Ulusalcılık = Yurtseverlik tir.

Saygılarımla;

aydoe
19-12-2007, 02:37
Sayın Peker
Sınıfsal ayrım yapmamızın koşulları yok. Sorun ve tehditler olarak,
Bazı maddeler sıralamışsınız ,bunlara daha pek çok madde eklenebilir.
Hedef demokratik devrim olmalı ve feodal kalıntıların tasfiyesi,tam bağımsızlık,demokrasi olmalı.
Bütün halkı arkasına almalı,küçük burjuva,işçi,köylü,milli burjuva,aydın,bilim adamı gibi
İşbirlikçiler ve komprador burjuvazi dışında,tüm halk desteği yurtsever bir önderlikle dinci oligarşiyi devirmeli ve ekonomik ve siyasi bağımsızlık ilan edilmeli.
Saygılar,sevgiler

17-02-2008, 05:12
iyi güzel hoş söylüyorsun arkadaşım. tam bağımsız tam demokrasi için mücadele edelim. Atatürk gibi birinin gelmesini bekleyecek miyiz önce ona karar verelim!

bütün halkı arkamıza almak yerine yanımıza alsak olmaz mı? bizi koyun gibi takip etmelerini beklemek yerine kollarından tutup kendimize çeksek olmaz mı?

ekonomik ve siyasal bağımsız ne zaman oluruz biliyor musun? 1. hayallerimizde 2. rüyalarımızda 3. tamamen sömürüldüğümüz zaman. inan tamamen sömürüldüğümüz sen istemesen de giderler. tabii sömürünün sonu olmadığına göre onlar herzaman buradalar!

çözüm olaya kısa vadeli bakmak değildir. çözüm duygusal davranmak da değildir. ajite edici nutuklarla olmuyor bu işler. çözüm insanların isyanı öğrenmelerinden geçiyor. çözüm insan olmaktan geçiyor. çözüm tahammüllü olmaktan geçiyor. çözüm sistemin içinde olmaktan geçiyor. sistemin dışında olup sistemle ilgili ahkam kesmekle bir arpa boyu yol alamazsın tökezlersin. çözüm zekanı kullanmak, çalışma ve beceriden geçiyor. çözüm sabırlı olmaktan geçiyor. çözüm çözümsüzlüğün nereden kaynaklandığını bulmaktan geçiyor !!!

okinono
17-02-2008, 09:24
Bu konuda, şu uygarlık konsuunda Roosevelt ne demiş bir bakalım,
"Tanrı, binlerce yıldan beri, Alman haklarını ve İngilizce konuşan halkları sırf kendilerine tembelce boş bir hayranlık duysunlar diye hazırlamıştır. O, karışıklığı sürdüğü her yerde düzeni kuralım diye, dünyanın yöneticileri olarak bizleri seçmiştir. Barbar ve yaşlanıp çökmüş halkları, güdelim diye, bizi yönetici olmaya yeterli kılmıştır. Böyle bir kuvvet gelmemiş olsaydı, şu dünya barbarlığın ve karanlığın kucağına düşerdi. Ve bütün öteki ırklar arasından Tanrı, dünyayı yeniden kurup düzene soksun diye Amerikan ulusunu seçti" (a.g.e, s:70)
...........
Öz NAr Lisesi Tarih Sınavı I.Dönem I.Vize

Kolombun finansörleri kimdi?
Rosvelt'in dini neydi?
Hangi mezhep veya tarikat veya örgütün üyesiydi?
Gırnata katliamı ile bu yolculuğun arasındaki bağları yazınız.

Her soru 25 puan.

Selamlar

aydoe
21-02-2008, 21:02
''ekonomik ve siyasal bağımsız ne zaman oluruz biliyor musun? 1. hayallerimizde 2. rüyalarımızda 3. tamamen sömürüldüğümüz zaman. inan tamamen sömürüldüğümüz sen istemesen de giderler. tabii sömürünün sonu olmadığına göre onlar herzaman buradalar! ''

Kuşatılmış,teslim alınmış,teslimiyetçi bir bakış.Yıllardır yaşanılan ve yaşatılan pasifist teslimiyet.
Yıllardır yürütülmekte olan ,karşı devrim saflarında insanlık adına yer almak yanlışında bulunan bir sürü satılmış liboş,emperyalizmin hizmetkarları tabi ki teslimiyeti savunacaklardır.

Biz yurtseverler ,ilericiler,devrimciler sonuna kadar bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini veririz.
Ya bağımsızlık ,ya ölüm

meaculpa
22-02-2008, 03:29
Türk- İslam sentezi bu olsa gerek... Türkler milliyetcilikle *iyice şovenlestirilirken, aykırılık teşkil eden diger milletler ise özellikle kürtler islam ile ehlileştiriliyor ve buyrun size yapılmaya calısılan olay yani türk-islam sentezi. Sol falanda arada avazı cıktıgı kadar bagıran, hala devlet tarafından dansa kaldırılmayı bekleyen kalbi kırık aşık modunda göz süzüyor...

vgm.1
22-02-2008, 10:43
"Türk- İslam sentezi bu olsa gerek... Türkler milliyetcilikle *iyice şovenlestirilirken, aykırılık teşkil eden diger milletler ise özellikle kürtler islam ile ehlileştiriliyor ve buyrun size yapılmaya calısılan olay yani türk-islam sentezi. Sol falanda arada avazı cıktıgı kadar bagıran, hala devlet tarafından dansa kaldırılmayı bekleyen kalbi kırık aşık modunda göz süzüyor..." meaculpa

* * * * Kürtleri ayrı bir halk olarak görmek ne kazandırıyor, vahşileşmesi ne kaybettiriyor. Türk solunun *12 Eylül den yediği darbe yetmezmiş gibi, bir de doğu ve güneydoğuda pkk tarafından saldırıya uğradı. Buna ilaveten pkk faşistleri ddkd, ala rizgari, kawa yımı bıraktı. Ne yapacak türk solu o da kaldıysa pkk dan mı taraf olacak, sonrada gidip talibanı desteklesin istersen. Bütün türk düşmanı ve emperyalistlerin uşağı ve maşası haline gelmiş pkk bitmediği ve gitmediği sürece türklerden fayda yok, fayda olup ta kendine hayrı yok zaten türk solunun ama kerhen destek de yok.

AKP yi desteklemedimi pkk, doğudan akp tulum çıkardı pkk sayesinde.

Türklerle ortak mücadele yerine, ayrılıkçı uşak ve maşa politikası izlemeselerdi, ne şovenizm, nede islamcılık gelişirdi. Orda ölenler bizim çocuklarımız ve bunların baş müsebbibi ayrılıkçı kürtlerdir.

Selamlar.

meaculpa
22-02-2008, 15:52
Şeyh Sait isyanının hemen ardından Takrir-i Sükun Kanunu ve askeri harekatla yetinmeyip bir de gizli reform planları yapıldıki bu da Şark Islahat Planı(1925 dikkat lütfen). İsterseniz alınan önlemlere bir bakalımda pkk bunun neresinbde ne zaman soluklandı iyice bir muhakeme edelim.
- Ermenilerden arta kalan arazilere kürtlerin zinhar yaklastırılmaması hatta bu toprakları kürtlere kiraya dahi verilmemesi. Bunun yerine balkan ve kafkaslardan getirilen gçmenlerin bu topraklara yerleştirilmesi.

-İsyanların masraflarının bölge halkına ödetilmesi

-Bölgedeki tali memuriyetlere bile kürtlerin getirilmemesi ve burada görev yapacak jandarmalara %75 zam verilmesi

-Aslen türk olup kürtlüğe mağlup olmaya başlayan il ve ilçelerdeki devlet dairelerinde, okullarda, çarşı ve pazarlarda türkçeden maada lisan kullananların hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmekten ve mukavemetten cezalandırılması

-Aslen Türk olan fakat Kürtlüğe' asimile olmak üzere bulunan veya Arapça konuşan yerlerde acilen yatılı okullar ve 'mükemmel kız mektepleri' acılması

-Fırat'ın batısındaki dağınık kürt yerleşimlerinde kürtçe konuşmanın 'behemehal' yasaklanması ve kız mekteplerine ehemmiyet verilerek kadınların türkçe konuşmaları

-Halktan para toplayarak hükümet binaları ve jandarma karakolları ve askeriye ve hudut karakollarının inşası

Evet bunca insan üstü önleme ragmen kürtler yine isyanda. 1930 Ağrı isyanı. Günün basını şöyle anlatıyor: 'Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk'ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltihak eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı on beş bin kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur. Bir hafta içinde Ağrı Dağı tenkil harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat Ağrı'da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan kurtulma imkanı tasavvur edilemez. Ve hemen arkasından cok mahrem bir Türkleştirme genelgesi daha yayınlar onda da su önlemler öngörülür;

-Yabancı lehçelerle görüşen köyler'den küçük dağınık olanları civar türk köylerine dağıtılacaktır

-Bilhassa kadınlar arasında türkçenin yaygınlaştırılmasına çalışılacak, türk kızlarının türkçe konuşmayan köylülerle evlendirilmesi teşvik edilecek;türkçe bilmeyen köylü kadınları şehirlere celbedileerek türk evlerine münasip hizmet ve suretlerle yerleştirecektir

* * Ve genelge şöyle tamalanır;[b]'... hülasa dillerini, âdetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk'e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir'.

Ne talihsizlik! Kürtler dersim 1938 ile yine sahnedeler...Vel hasıl kelam bunca insanüstü önleme ragmen bügün yine tarih tekerrür ediyor. Şimdi sormak isterim sayın peker "ayrılıkcı" diye tanımladıgınız kürtlerin yerinde siz olsaydınız ne yapardınız. Tabi bu çalışmadaki bilgilerin eşliginde bir de pkk nin çıkışını yeniden degerlendirmenizi isterim. Varılan nokta her ne kadar tasvıp edilmez boyuta ulaşsada birde karşı hamleleri tasavvur etmek elzemdir.

Mehmet Bayrak, Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri gizli belgeler, araştırmalar, notlar...Kaynak olarak kullandım.

vgm.1
22-02-2008, 16:57
Sevgili meaculpa;

Şovenizm kimden gelirse gelsin karşıyım, bunu çok açıkça müteaddit defalar belirttim. Ben imalıda yazmam. Yazdıklarınıza söylenecek çok söz var ama burada kesmek istiyorum.

* *Türkler ve Kürtler birarada yaşamalılar, birlikte ortak çıkarlarını savunmalılar ve şeriata karşı birlikte mücadele etmeliler. Ama DTP nin tavrını da gördük bu arada.

* *Birbirlerine karşı da şiddete başvurmalılar. Bugün itibariyle Kürtlerin hak ve taleplerini seslendirebilecekleri ortam ziyadesiyle mevcut, başka çarelere başvurmak doğru değildir, meşru değildir. Kısaca silahlı mücadelenin ve şiddetin kimseye faydası yoktur, bu Türkiye'deki herkese zarar vermektedir.

* *Selamlar.

sahin
22-02-2008, 21:16
Sitenizde yeniyim yorumlarınızı okuyunca tüylerim diken diken oldu. Bir çok arkadaş at gözlükleri ile olaylara bakmaya devam ediyor. Gelinen bu noktada artık önümüzde iki yol var bunlardan birini seçmek zorunda kalacaksınız. Eskimiş kavramların içine sıkışmayı bırakın at gözlüklerinizi çıkararak geçmişten de ders alarak bugünü değerlendirin. Geçmiş dedim de isterseniz Kürtleri bir alıntı yaparak tanıyalım.

Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım.

Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurum’da bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919’da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Diğer temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri Hacı Musa Beydir.

Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşımız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir.

Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır.

Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.

Mustafa Kemal de Nutuk’ta bu konuya şöyle değinir:

“Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanlıbir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?”

Mustafa Kemal’e idam kararı veren de Kürttü!

Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz. Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.

İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!

Görüldügü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.

Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?

Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!.

Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bay’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.

İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.

Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır.

Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.

Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e kaşıdır.

İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır.

28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:

“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.

9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curson’a raporunda ise şunlar yazılıdır:

“Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”

Yunan ordusundaki Kürtler

Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçcirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.

Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.

Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:

“... Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”

Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.

Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:

“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”

Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:

1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması

2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi

3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi

4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi

5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”

Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:

“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”

Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor

Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir.

Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.

Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra BMM’deki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın kellesini istemektedir.

Mustafa Kemal daha sonra Nutuk’ta şu şekilde anlatır:

“Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyar diye milletvetkillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis Nuettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Batkanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.”

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemal’in, Meclis’te tek kalması ise son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur!

Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.

Genel Kurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:

“Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”

Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlenodirmektedir:

“Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”

Gelelim bugünün gerçeklerine yıllardır fakirlik ve geri kalmışlık edebiyatını ağzına sakız yapmış olan bölge insanı gerçekten doğrumu bilgilendiriliyor. Ülkemizin katma değer yaratma açısından önemli illeri sizlerinde bildiği gibi İstanbul, Kocaeli, Ankara, İzmir, Adana , Konya, Gaziantep ve Bursadır. Bu illerimizden ülke gelirinin % 90'nı toplarsınız. Peki bu toplanan gelir bu illere yol , su , elektrik olarak geri dönüyormu kesinlikle hayır. Peki bu gelirler nereye gidiyor. 1980 den beri doğu ve güneydoğu anadolu bölgesi yapılacak yatırımlar için aktarılıyor. Özellikle 1980 lerde uygulan yatırım teşvik tedbirleri % 100 nakdi yatırım kredilerini içeriyordu. O yıllarda bölgenin uyanık girişimcileri ve ağaları hayali yatırım projeleri ile Ankaranın kapısını çaldılar bu hayali projelere yatırım teşvik belgeleri alarak kalkınma bankası aracılığı ile nakdi kaynak kullanımı destekleme primlerini % 100 aldılar. Sonra bölgelerine bile uğramadan aldıkları bu krediler ile kendilerine araba, yat, uçak, kat aldılar *büyük illerimizde ve büyük holdingler kurdular. Bölgenin kendi insanı bile kendi halkına ihanet ederken burada devletin suçu ne ? Yatırımlar açısından söylediklerimin hepsi hazine kaynakları içinde vardır. dileyen gider bakar 1980-2000 yılları arasında bu bölgeye ne kadarlık teşvik belgesi verilmiş. Bunlar bu belgeleri alırken kaç kişiye istihdam yaratacağını ne kadar katma değer yaratacağını söylemiş hepsi kayıtlarda var. İşin bir ilginç yönüde yıllardır bu bölge halkı elektrik, su, telefon faturalarına allerjisi vardır ödeme yapmaz. Fatura yine diğer illerde oturan gariban Türk halkına çıkar onların faturasıda bize biner. Şimdi sormazlar mı adama arkadaş ödediğim vergi bana dönmez sana gelir, faturanı ödemezsin bana yüklersin daha benden ne istersin. Başkent Ankaranın yakın köyleri İstanbul'un yakın köyleri ne halde bilirmisiniz siz. Bölge halkı buraları gelip görse halimize bin şükür deyip ağzını bir daha açmaz. Gelelim son söze Ey kürt halkı dün kullanıldınız, bugünde birileri tarafından kullanılıyorsunuz aklınızı başınıza alın kimse sizin gibi bir kamburu yıllarca bizim taşıdığımız gibi taşımaz.

sahin
22-02-2008, 21:28
bir önceki yazımdaki alıntı kısmının tamamını aşağıdaki linkten bulabilirsiniz.http://www.turksolu.org/92/basyazi92.htm

meaculpa
23-02-2008, 00:34
Sevgili meaculpa;

Şovenizm kimden gelirse gelsin karşıyım, bunu çok açıkça müteaddit defalar belirttim. Ben imalıda yazmam. Yazdıklarınıza söylenecek çok söz var ama burada kesmek istiyorum.

* *Türkler ve Kürtler birarada yaşamalılar, birlikte ortak çıkarlarını savunmalılar ve şeriata karşı birlikte mücadele etmeliler. Ama DTP nin tavrını da gördük bu arada.

* *Birbirlerine karşı da şiddete başvurmalılar. Bugün itibariyle Kürtlerin hak ve taleplerini seslendirebilecekleri ortam ziyadesiyle mevcut, başka çarelere başvurmak doğru değildir, meşru değildir. Kısaca silahlı mücadelenin ve şiddetin kimseye faydası yoktur, bu Türkiye'deki herkese zarar vermektedir.

* *Selamlar.

Sayın peker; Ortaya koymuş oldugunuz barışcıl rotada size aykırı beyanatlarım asla olmaz evt silahlı mucadele tasvip edilemez boyuttadır deyip sizinle zaten mutabık oldugumu vurguluyorum fakat ayrıldıgımız nokta şu ki; siz tırmanan şovenizmi ayrılıkcı ve maşa kürtlere bagladıgınızı dillendiriyor, ben ise bu şovenizmin kürtlerden kaynaklanmadıgını bilakis yuzyıllardır dayatılan bir devlet politikası oldugunu vurguluyorum. İlk yazımda kürtlerin devlet tarafından dansa kaldırılmayı bekleyen kalbi kırık bir aşık oldugunu ifade ettim aslında sadece bu cümlemden bile ortak yasama arzularının her zaman oldugunu anlayabilirsiniz fakat gelin görün ki köksalmış, köhne. faşist politikalar yüzyıllar boyu hayal edilen barışı, ayaklar altına almak için insan üstü cabalar sarfettiler.

Bugün gelinen noktada DTP yi söylem edinmişssiniz. Sayın peker, politikalarını tasvip edelim yada etmeyelim sizce ne kadar rahat bir ortamda siyaset yapabiliyor bu insanlar? Hepsi mercek altında, agızlarını actıkları gibi fişlenme kaygılarınıda içlerine nakşediyorlar. Hepsi potansiyel terorist muamelesi görüp bir şekilde agır yaftalarla dolaşıyorlar. Türkiye koşulları henüz kürt siyasetinin saglam bir zeminde tartısılmasına tekamul etmiş degil. Tek bir olayla günlerce suni gündemler oluşturulup halk kutuplasmaya itiliyor. Umarım bu zemin oluşturulabilir fakt henüz ne yazık ki yok.

vgm.1
23-02-2008, 01:25
"Sol falanda arada avazı cıktıgı kadar bagıran, hala devlet tarafından dansa kaldırılmayı bekleyen kalbi kırık aşık modunda göz süzüyor..."

"İlk yazımda kürtlerin devlet tarafından dansa kaldırılmayı bekleyen kalbi kırık bir aşık oldugunu ifade ettim aslında " meaculpa

* * *Sevgili meaculpa; ilk yazınızda sol demiştiniz, kürtler değil, ben o cümlenizden hareketle cevap vermiştim.

* * *DTP yi türban konusunda ki son tutumu nedeniyle eleştirdim, bir de Ahmet Türk'ü gönderip yerine zıpırın birini getirdiler o nedenle. Bunlar kimsede itimat uyandırmıyor.

* * *DTP pkk nın sözcülüğüne soyunmasa, bir çok konu hallolabilir. Öyle bir görüntü var ki, DTP siyasi kanat, pkk askeri kanat ve birbirleriyle organik bağ var, artık görüntümü, gerçekmi bilemem.
Sin Feinn ne zaman IRA ile bağlantısını kesti o zaman İrlanda da çözüm gelişti.

* * Ben kendi adıma Türkiye deki faşist ve şovenist eylemlere, söylemlere karşı çıkarken Kürt faşist ve şovenistlerine karşı çıkmamazlık edemem. Kaldı ki pkk sol bir örgüt değildir. Tüm sola savaş açmıştır. Daha doğrusu kendinden olmayan herkese. Ve işbirliği yapmadığı kimse kalmamıştır. Asalasından tutun, Yunanistan'a varana kadar. Uyuşturucu ticaretinden tutun haraç a kadar yapmadığı kalmamış, Kürtler Türkiyenin çeteleriyle aynı çanaktan *yiyorlar ama sizden ses seda yok.

* *Ağalık, şıhlık düzenine karşı bir söylem ortaya koymadınız, bırakın karşı çıkmayı, şeriatçılarla aynı düzlemde hareket ediyorsunuz, töre cinayetlerine karşı dahi iki cümle sarfedemediniz, okullara sizin çocuklarınızı eğitmek için gönderilen öğretmenlerin öldürülmelerine seyirci kaldınız, şimdi Amerikası, İran'ı, Suriye'si, Yunanistan'ı, Irak'ı dirsek gösterdi sığınacak yer arıyorlar. Halkın en geri yanlarını açığa çıkardınız sırf taraftar toplayabilmek için.

* Söylediklerim sizin şahsınıza değil, genel manada.

Selamlar.

meaculpa
23-02-2008, 02:10
Sayın peker ; bahsettigniz sitem dolu cumleleri göz ardı etmek mümkün degil ki bu noktada düşünmemek ahmaklık olur. Kürtler yada bu davada taraf olanlar sütten çıkma ak kaşık demedim ben konuyu cok geniş bir sahaya taşıdınız bu soylemlerınızle. Eger arzu ederseniz agalık, şıhlık ve diger yerdiginiz konularıda konusurz ve bu anlamda da elimden geldigi kadar nesnel tutumlar sergileyebilirim. Benim şahsıma yöneltmediginizi ifade etmişsiniz fakat özne kürtler ise şunu beyan etmekde fayda goruyorum. Kürt asıllı degilim ve kürtlerin yogun yaşadıgı dogu topraklarında yaşıyorum yıllardır ve şundan emin olun ki gözlenmemesi mümkün olmayacak boyutlarda olaylara şahit oldum. Pkk destekcisi falanda degilim bugun kü pkk politikası itibariyle fakat sizinle aynı fıkırde olmadıgım konu yine tekerrür ediyor şu an. Ayrılıkcı ve soven diye beyan ettigniz bir zumreyide bu hale getiren türkleştirme politikalarıydı. Kimse durduk yere kalkıpda eline silahı alıp daglara cıkmaz. Çıkıp gidenlerin de, nasıl bir ortamda nasıl bir baskı ve asimiliye maruz kaldıklarını da isterseniz gelip burda yaşayarak doğrulayın.
Arzum elbette bu savaşın bitmesi fakat bu savaşı bitirmemek için ugraş verenlerinde oldugu artık komplo teorisi degil. Durup soluklanmak lazım, empati kavramının içini boşaltmadan biz nerede yanlıs yaptık demek lazım ve evet bir kürt kimligini tanımak lazım. Kimse kürtlügünü kendi tercihleri ile belirlemiyor ve hiç kimsede bu anlamda fasist tavırlarla yok sayılmayı hak etmiyor.

sahin
23-02-2008, 02:25
meaculpa der ki ''Bugün gelinen noktada DTP yi söylem edinmişssiniz. Sayın peker, politikalarını tasvip edelim yada etmeyelim sizce ne kadar rahat bir ortamda siyaset yapabiliyor bu insanlar? Hepsi mercek altında, agızlarını actıkları gibi fişlenme kaygılarınıda içlerine nakşediyorlar. Hepsi potansiyel terorist muamelesi görüp bir şekilde agır yaftalarla dolaşıyorlar.''

Siyaset yapabilmeleri için bundan daha rahat bir ortam nasıl sağlanır bilemiyorum. Hergün Türk halkını kışkırtacak söylevlerini sıraya koymuşlar her gün biri yapıyor. Gidip terör örgütüne kalkan oluyorlar kimse engel olmadı. Bu nasıl mercek altında olmak. Lütfen at gözlüklerinizi çıkarıp etrafınıza bir bakın uyanın artık. Olay tamamen duygusal rant kavgasından başka bir şey değil. Dün kullanıldınız bugünde kullanılıyorsunuz ve herhalde bir yüz yıl daha kullanılmaya devam edileceksniz. Kürt halkının sırtından yıllardır PKK nemalanır, DTP nemalanır, Aşiret ağaları nemalanır bunların hiçbirinin derdi değildir kürt halkının sorunları. Burada büyük görev masum Kürt halkına düşmektedir. Kendi sırtlarındaki bu asalaklardan kurtulmalıdır. Bugün yoldan geçen hangi kürt vatandaşa sorsanız problemin nedir diye size iş, aş diyecektir. Gerisi hikaye...

meaculpa
23-02-2008, 02:53
At gözlükleri lafınız dilinize pelesenk olmuş da keşke biraz da kendiniz için düşünseydiniz bu pek nadide deyiminizi.
Yoldan gecen kürtlere soru sormama gerek yok, zaten yıllardır hepsiyle iç içe yaşıyorum ve emin olun ki sizden daha iyi biliyorum neler yaşadıklarını ve ne tuhaf ki gerisi hikaye kısmında saklı.

sahin
23-02-2008, 10:53
meaculpa keşke uzunca yazmış olduğum ilk yazımı okumuş olsaydı. kürtlerin yıllardır nasıl ihanet içinde olduklarını , kimler tarafından kullanıldığını, açlık ve geri bırakılmışlığın arkasında neler yattığını öğrenmiş olurdu. Bugün anadolunun bir çok yerinin bölgeden farkı yoktur. anadoludaki bir çok insan bölge insanından daha zor şartlarda yaşamaktadır ama asla bu ülkeyi arkadan vurmayı düşünmemiştir askerine, polisine beraber yaşadığı insanların yaşama özgürlüğünü elinden almamıştır.
Yıılardır ülke ekonomisine *beş kuruşluk katkın olmayacak tüm kaynaklar bölgeye aktarılacak her türlü faturanı tüm türk halkı ödeyecek ondan sonra bana kalkıp bölge insanın yaşadıklarından bahsedeceksiniz. *Her şeyi bir kenara bırakıp sn. meaculpa bu geri kalmışlıkta aşiret reislerinin ağaların ve sözde kürt liderlerin payı ne kadardır anlatabilir mi acaba... Yok onlar melek en kolayından devlete saldırmak varken neden yıllarca bölge insanını her şekilde sömürenlere karşı saldırılsın ki...

vgm.1
23-02-2008, 11:06
Sevgili meaculpa;

* * Ben soruna ve çözüme gelinen noktadan bakıyorum, bunu daha anlamlı bulma sebebim, Kürt sorunun geçmişi fazla sofistike, Gordion'un düğümü. Bu düğümü çözmeye çalışmak pek bir fayda getirmeyecek, çünkü tarafların elinde tezlerini destekleyecek kanıtlar fazlasıyla mevcut.

* * Bir örnekle açıklayayım; Kürt sorununu, TC nin asimilasyon politikalarına indirgemek, indirgemecilik olur, TC devletini de olduğundan çok daha büyük bir güce sahipmiş göstermek olur. Ama şunu söyleyebiliriz geçmişten itibaren demokratik açılımlar tüm Türkiye için yapılsaydı, bu günlere gelinirmiydi. Gördüğünüz üzre pek içinden çıkılacak gibi değil. Parametreler çok fazla ve bu parametrelerin neyi, nasıl ve ne kadar etkilediklerini bilemiyoruz. *TC güçlü, demokratik, özgürlükçü, bağımsız ve öngörülü devlet olsaydı, çok boş bir laf ettim.

* * *Sonuçta az gelişmiş bir ülkeyiz, Türk'ü de , Kürt'ü de az gelişmiş.

* * *Soruna bügün de çözüm aramak gerekir. Ötekisi gerçekten retorikten öte gitmez.

* * *Selamlar.

aydoe
23-02-2008, 12:42
Türksolu'nu okudum,bu yazıların sosyalizmle ilgisi nasyonalsosyalist olmasıdır.
Sosyalistler ise enternasyonalisttir.
Yurtseverlikle şovenist milliyetçiliğin ayırdına varmalıyız.Bir halkı top yekün hain ilan etmek,herşeyin müsebbibi saymak büyük yanlıştır.
Birliktelikleri çoğaltmalıyken bir halkı kendine düşman seçmek,düşman etmek büyük bir yanlıştır.
Biz halkların kardeşliğini savunmalıyız,demokrasiyi ,insan haklarını,tam bağımsızlığı ve bireysel özgürlükleri savunmalıyız.
Pkk ne ise Türksolu'da odur.
Doğru olan ırk ayrımı yapmadan insanlık onuruna yakışır çağdaş bir uygarlık için hepbirlikte çalışmamızdır.

meaculpa
23-02-2008, 15:46
meaculpa keşke uzunca yazmış olduğum ilk yazımı okumuş olsaydı. kürtlerin yıllardır nasıl ihanet içinde olduklarını , kimler tarafından kullanıldığını, açlık ve geri bırakılmışlığın arkasında neler yattığını öğrenmiş olurdu. Bugün anadolunun bir çok yerinin bölgeden farkı yoktur. anadoludaki bir çok insan bölge insanından daha zor şartlarda yaşamaktadır ama asla bu ülkeyi arkadan vurmayı düşünmemiştir askerine, polisine beraber yaşadığı insanların yaşama özgürlüğünü elinden almamıştır.
Yıılardır ülke ekonomisine *beş kuruşluk katkın olmayacak tüm kaynaklar bölgeye aktarılacak her türlü faturanı tüm türk halkı ödeyecek ondan sonra bana kalkıp bölge insanın yaşadıklarından bahsedeceksiniz. *Her şeyi bir kenara bırakıp sn. meaculpa bu geri kalmışlıkta aşiret reislerinin ağaların ve sözde kürt liderlerin payı ne kadardır anlatabilir mi acaba... Yok onlar melek en kolayından devlete saldırmak varken neden yıllarca bölge insanını her şekilde sömürenlere karşı saldırılsın ki...

Siz merak buyurmayın okuyorum ben ortaya koydugunuz; "haksızım ve haksızlığımın ortaya çıkmasından korkuyorum ve b yüzden kürtleri ihanetci ilan ederken asıl topuda sürekli büyük abilere atıyorum" tarzındaki yazılarınızı.
Hani Türkçü Kürtçü diye bizi ayırıyorlar ya, bu batının oyunu ya, birkaç devlet büyüğünün sözlerinden bahsedeyim. Yakın bir zamanda Radikal İki'de yayımlanan bir yazıda kullanılan alıntıları paylaşayım:
—1921 Koçgiri isyanı. Sakallı Nurettin paşa komutasındaki Topal Osman’ın gönüllülerince bastırıldı. Kendisi ne demiş bakın:

"Türkiye’de zo (Ermeniler) diyenleri temizledik. lo (Kürtler) diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim."

117 kişi idama mahkûm olur. Sonra Mustafa Kemal devreye girer, elebaşları hariç hepsi affedilir, bir kısmı mebus yapılır. Ama olaylar durulmaz, sonra Şeyh Sait isyanı çıkar.

—hani şu olmayan Kürt katliamlarına dair 1930 tarihli 1850 sayılı yasanın ilk maddesine bakalım:

"20 Haziran 1930'dan 10 Aralık 1930'a kadar, devlet ya da vilayet temsilcileri, askeri ya da sivil yetkililer, jandarma ya da korucular ya da üst makamlara yardım eden veya tek başlarına hareket eden siviller tarafından, Erzincan vilayeti'ndeki Pülümür ve birinci müfettişlik bölgesi dâhil olmak üzere, Erciş, Zilan, Ağrı Dağı ve çevreleyen bölgelerde meydana gelen isyanların takibi ve bastırılması sırasında tek başına ya da topluca işlenen cinayetler suç olarak görülmeyecektir."

Yani nedir? İnsanlar istedikleri gibi adam öldürebileceklerdir, hatta katliam yapabileceklerdir, buna tek başlarına hareket eden siviller bile dâhildir, hiç kimse suçlanmayacaktır.

—Bu olaya dair 16 Temmuz tarihli, Cumhuriyet yazarı Yusuf Mahzar'a ait bir yazıda bu olayı takip eden bombardıman ve çatışmaların sonuçları gururla anlatılır, final muhteşemdir:

"eşkıyaya iltica eden köyler tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatı'nda imha edilenlerin sayısı 15000 kadardır. Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur..."

"bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur."

İsmet İnönü, (Milliyet, 31 ağustos 1930)

Kendinizi Türk, ötekini kürt bir digerini ermeni ilan ediyor ve bu insanların sizin gibi olmadıgını idda edip dışlıyorsunuz sonra da kalkıp bu insanların bizde bu ülkede varız demelerini kabul ettirebilmek için ortaya koydukları mucadelelere ihanetci yaftasını yapıstırıyorsunuz. Sınmıf ayrımını baştan siz yapıyorsunuz.

Ayrıca kürt sorunu öyle örtbasa gelemeyecek kadar derin olmakla beraber sucuda başkalarına atamayacagınız kadar sizin ve şimdi hepimizin.
Bakın mustafa kemal in izmit- eskisehir konusmalrından bir belge daha size;

türk tarihi kurumu arşivi, 1089 numaralı belge.

"ahmet emin bey: kürt sorununa temas buyurmuştunuz, kürtlük sorunu nedir? bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur

gazi mustafa kemal paşa: kürt sorunu; bizim yani türklerin çıkarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz. çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız içinde var olan kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerlerde yoğundur. fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, kürtlük adına bir sınır çizmek istersek türklüğü ve türkiye'yi mahvetmek gerekir. sözgelimi, erzuruma'a kadar giden, erzincan'a sivas'a kadar giden, harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. ve hatta, konya çöllerindeki kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. dolayısıyla başlı başına bir kürtlük düşünmektense, bizim teşkilat-ı esasiye kanunu gereğince zaten bir tür yerel özellikler olacaktır. o halde hangi livanın halkı kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. bundan başka türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. ifade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları mümkündür. şimdi türkiye büyük millet meclisi, hem kürtlerin ve hemde türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz."

Bu insanlar marjinal olupda yıllarca ezilmek, potansiyel terorist ilan edilebilmek ve can yakıp canlarının yakılmasını arzu etmek için baş kaldırmadılar. Bu insanlar kendilerine vaddedilenlerin gercekleşmedigini görüp , dışlanıp, yok sayıldıkları zaman ayaklandılar.

Agalık düzenine gelince ben szin kadar öznel degilim rahat olunuz bu feodal düzenin ne sakat oldugunu da bilmekteyim ki kürtlerin yıllarca adam akıllı bir araya gelip kesin çözüme gidememelerin en büyük nedenidir bu oluşumdur. Ama siz ne kadar nesnel olabileceksiniz meraktayım?
Herseyi bizim tercihlerimiz belirliyor eger ortada hak-hukuk ihlallerine dayanan ve turan anlayısı içinde diger bütün etnisiteleri asimile etmeye calısan bir anlayış varsa anti tutumlarda kaçınılmazdır. Soruna çözüm getirmek istiyorsanız toptancı, tarakfar düşüncelerinizi berhemal bertaraf ediniz ve önce sorgunuza kendi içini deşmekle başlayınız.

meaculpa
23-02-2008, 15:48
Sevgili meaculpa;

* * Ben soruna ve çözüme gelinen noktadan bakıyorum, bunu daha anlamlı bulma sebebim, Kürt sorunun geçmişi fazla sofistike, Gordion'un düğümü. Bu düğümü çözmeye çalışmak pek bir fayda getirmeyecek, çünkü tarafların elinde tezlerini destekleyecek kanıtlar fazlasıyla mevcut.

* * Bir örnekle açıklayayım; Kürt sorununu, TC nin asimilasyon politikalarına indirgemek, indirgemecilik olur, TC devletini de olduğundan çok daha büyük bir güce sahipmiş göstermek olur. Ama şunu söyleyebiliriz geçmişten itibaren demokratik açılımlar tüm Türkiye için yapılsaydı, bu günlere gelinirmiydi. Gördüğünüz üzre pek içinden çıkılacak gibi değil. Parametreler çok fazla ve bu parametrelerin neyi, nasıl ve ne kadar etkilediklerini bilemiyoruz. *TC güçlü, demokratik, özgürlükçü, bağımsız ve öngörülü devlet olsaydı, çok boş bir laf ettim.

* * *Sonuçta az gelişmiş bir ülkeyiz, Türk'ü de , Kürt'ü de az gelişmiş.

* * *Soruna bügün de çözüm aramak gerekir. Ötekisi gerçekten retorikten öte gitmez.

* * *Selamlar.

Yaklaşımlarınızın reel bulmakla beraber az gelişmiş bir ülkede ve köhne fikirlerle üretilen politikaların eşliğinde soruna getireceginiz çözümleri dinlemek isterim.

23-02-2008, 17:18
''ekonomik ve siyasal bağımsız ne zaman oluruz biliyor musun? 1. hayallerimizde 2. rüyalarımızda 3. tamamen sömürüldüğümüz zaman. inan tamamen sömürüldüğümüz sen istemesen de giderler. tabii sömürünün sonu olmadığına göre onlar herzaman buradalar! ''

Kuşatılmış,teslim alınmış,teslimiyetçi bir bakış.Yıllardır yaşanılan ve yaşatılan pasifist teslimiyet.
Yıllardır yürütülmekte olan ,karşı devrim saflarında insanlık adına yer almak yanlışında bulunan bir sürü satılmış liboş,emperyalizmin hizmetkarları tabi ki teslimiyeti savunacaklardır.

Biz yurtseverler ,ilericiler,devrimciler sonuna kadar bağımsızlık ve demokrasi mücadelesini veririz.
Ya bağımsızlık ,ya ölüm

sadece bu yazdıklarıma mı saplanıp kaldın. diğer yazdıklarıma aldırış etmedin sanırım. diğer yazdıklarım sonuna kadar mücadele etme taraftarı olan bir insanın sözleridir. bakış açımı yanlış değerlendiriyorsun. süreci takip ediyorum ve sürecin yönlendirdiği yönü gösteriyorum.
elbette mücadele devam etmelidir. dediğin gibi ilericiliği yurtseverliği ve devrimciliği içinde birlikte barındıran insanlar bu mücadeleyi verecektir. bu saydığın vasıflara sahip insan bilinçli insandır. bilinçli insanların çok az olduğu bir ülkede yaşıyoruz. bilinçli insanların çoğalmasını beklemeliyiz. insanları bilinçlendirmeliyiz. ama bu zamanla gerçekleşecek bir olaydır. iki üç yıllık süreçte değil 20 - 30 yıllık süreçte olabilir. biz o bilinci yerleştirene kadar da olabilecekleri tasavvur etmeni tavsiye ederim.
kusura bakma ben ya bağımsızlık ya ölüm diyemeyeceğm. savaşma seviyesine gelmedik daha. o seviyeye geldiğimizde ben de ya bağımsızlık ya ölüm diyeceğim.

vgm.1
23-02-2008, 19:05
Kürt sorunun çözümünden bahsedebilmek, kendi adıma hayal kurmaktan başka bir işe yaramaz.
Bu gün Türkiye'de çözüm sağın elindedir.Kürtller de başından beri sol yoktur zaten, son seçimler bunun en canlı göstergesidir. DTP ve AKP ikiside sağ partilerdir. Burada DTP yi PKK'nın bir uzantısı kabul ettiğim için böyle bir yargıya vardığımı da söylemeliyim.

* * * Ortada sol olmadığı için, sol üzerinden çözüm önerileri üretmek te manasız.

* * * Gene de yeni bir sol bir yapılanma Türkler de ve Kürtler de taraftar bulabilir diye düşünüyorum, ama bu yapılanmanın gerek PKK ve DTP, gerekse AKP, MHP ile şiddetli çatışmaların içinden çıkacaktır.
Sanırım her sorun için en temel çözüm budur. Sol suz bir Türkiye vardır, 30 senedir de bu böyledir.

* * * Bu gün PKK ve şeriat saçmalığının Türkiye'nin başına bela olmasında ki neden de budur. Bu noktaya nasıl gelindi, bundan Amerika'nın kucağından inmeyen kurumlar utansın. Bu gün ki durum Yeşil kuşak teorisini Türkiye de uygulayanlarla, PKK noktasında kontrol edilebilir istikrarsızlık politikası güdenlerin, artık kontrolü yeniden ele alma çabalarıdır. Alacaklardır da öngörüm bu.

* * * Ne AKP, ne de Kürt'ler(Irak takiler de dahil) Amerika için güvenilir değildir. Barzani ve Talabani nin kontrol altında tutulması Türkiye ile mümkündür. Tersi Türkiye için de geçerlidir.

* * * Şu asimilasyon söyleminiz komik kaçıyor, Kürt'lerin bir umurunda. Aslında kim kimi asimile ediyor; yemeğinden tutunda, müziğine, filmine, dizisine kadar keko lardan geçilmiyor. Türk'ler kültür emperyalizmi ile Kürt'ler tarafından asimile edilmektedir. :) Komik ama bu iddia sizinkinden daha gerçekçi.

* * * Selamlar.



* * * Selamlar.

meaculpa
23-02-2008, 23:43
Kürt sorunun çözümünden bahsedebilmek, kendi adıma hayal kurmaktan başka bir işe yaramaz.
Bu gün Türkiye'de çözüm sağın elindedir.Kürtller de başından beri sol yoktur zaten, son seçimler bunun en canlı göstergesidir. DTP ve AKP ikiside sağ partilerdir. Burada DTP yi PKK'nın bir uzantısı kabul ettiğim için böyle bir yargıya vardığımı da söylemeliyim.

* * * Ortada sol olmadığı için, sol üzerinden çözüm önerileri üretmek te manasız.

* * * Gene de yeni bir sol bir yapılanma Türkler de ve Kürtler de taraftar bulabilir diye düşünüyorum, ama bu yapılanmanın gerek PKK ve DTP, gerekse AKP, MHP ile şiddetli çatışmaların içinden çıkacaktır.
Sanırım her sorun için en temel çözüm budur. Sol suz bir Türkiye vardır, 30 senedir de bu böyledir.

* * * Bu gün PKK ve şeriat saçmalığının Türkiye'nin başına bela olmasında ki neden de budur. Bu noktaya nasıl gelindi, bundan Amerika'nın kucağından inmeyen kurumlar utansın. Bu gün ki durum Yeşil kuşak teorisini Türkiye de uygulayanlarla, PKK noktasında kontrol edilebilir istikrarsızlık politikası güdenlerin, artık kontrolü yeniden ele alma çabalarıdır. Alacaklardır da öngörüm bu.

* * * Ne AKP, ne de Kürt'ler(Irak takiler de dahil) Amerika için güvenilir değildir. Barzani ve Talabani nin kontrol altında tutulması Türkiye ile mümkündür. Tersi Türkiye için de geçerlidir.

* * * Şu asimilasyon söyleminiz komik kaçıyor, Kürt'lerin bir umurunda. Aslında kim kimi asimile ediyor; yemeğinden tutunda, müziğine, filmine, dizisine kadar keko lardan geçilmiyor. Türk'ler kültür emperyalizmi ile Kürt'ler tarafından asimile edilmektedir. :) Komik ama bu iddia sizinkinden daha gerçekçi.

* * * Selamlar.



* * * Selamlar.

Asimilasyonu reddetmek demek bir fanus içinde tarihi sorgulamak demektir, eminim o fanusu aralayabilirsiniz. Komik olarak degerlendirdiginiz gercekler ne yazıkki belgeleri ile kanıtlanan bir milletin kanayan yaralarıdır. Bugün kü piyasa adınada yapmış oldugunuz yorumlara da gerçegin ta kendisi demeniz ilginç: ) O dizileri izletebilmek , o yemekleri yedirebilmek ya da o muzikleri dinletebilmek için kimse kimsenin bogazına yapışmıyor yada kanunlar çıkarıp katliamlar yapmıyor aradaki fark bu işte *:wink:

vgm.1
24-02-2008, 01:41
Asimile edersinde bir başarısı olur, gerçekten de iddianızın tutar bir dalı olur, Kürtler seçimlerde kürt dışında birinimi seçerler, loyloy dan başka müzik mi dinlerler, törelerinden başka bir şeyimi tanırlar,onlardan anca zalim çıkmaz mı, kendi soydaşlarını katletmezler mi, katliamlar için şıhları olur versin yeter, kendi yaşadıkları yerlere bir Kürt yatırım mı yapıyor, devlet versinden başka *ne var, hiç mi hırsızda suç yok. Mafya, uyuşturucu, kaçakçılık kimin elinde. Töre cinayetleri nerede. Bir de sahin in astıklarına bak bakalım. Yüzyılardır Türklerin düşmanları ile işbirliği yap neymiş eziliyormuş. Bunlara rağmen bu millet birşey yapmamış. Sen isyan edeceksin sonrada madalyamı takacaklar, her şeyin bedeli var, öyle devlet kurmak ucuz olsa Kürtler de kurardı bir tane.

* *Ulusal mücadelenin de bir şerefi, haysiyeti vardır. Devletler ona buna dayanarak kurulmaz, anca kullanılırsın maşa olursun, işleri bittimi halının altına süpürürler. Dünyada hangi etnisite Kürtlerin haklarına sahip, elektrik, su bedava vergi yok, Cumhurbaşkanına kadar olabilirler. Önce bir kapınızın önünü süpürün, şu çocuklarınızı kapkaç çetelerininin elinde kurtarın, eylemlerde çocukları kalkan yapmayın, arkalarına saklanmayın yada o eylemi yapmayın. Bunlar basit işler bugünden yarına olacak işler. Ezik, büzük edebiyatınıda Avrupa lılara yapın, biz görüyoruz.

* * Sizin şu yazdıklarınıza göre Kültür emperyalizmi denen olgu da yok demekki. Öyle işin içinde boğaza sarılma yoksa, herşey mübah.

Selamlar

24-02-2008, 11:23
peker arkadaşımız doğru bir vurguda bulunmuş. akp ve dtp birer sağ partidir. kürtlerde sol olmadığı vurgusuna katılamayacağım. türkiyeli araplar ve kürtler arasında sol vardır. tabii ki bizim istediğimiz düzeyde değildir. aslına bakarsanız sol kavramı türk kürt arap laz çerkez olsun yaygınlığa sahip değildir. bunun nedeni hangi dönemde olursun solun bir tehdiit olarak görülerek büyük bir baskıya maruz kalmasıdır. belli seviyede sol örgütlenmelere izin verilmektedir. devlet ordu ve iktidarın kendine göre öngördüğü sınırlar vardır. bu sınırları aşmadığınız sürece örgütlenmenizi gerçekleştirebilirsiniz. bu durum türkiye cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana mevcuttur. sınırlar aşıldığı anda kafasınıza bir balyoz inmesi kaçınılmaz görünüyor. ancak bu balyozu savuşturacak bir yapıya ulaşılabileceğini söylemeliyim.
pkk ve şeriatçılık meselesini sadece solun varlıksızlığına dayandırman yanlış olur. (sol cılız da olsa vardır.) sorunun süreç olarak işleyişini ele aldığımızda sorunun türkiye cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana var olduğunu görürüz.
akp ve kürtlerin amerika için güvenilir olmadığı savı yanlıştır. abd için en güvenlisi onlardır. barzani ve talabaninin kontrol edilmesi gereği var mıdır? gereği olsun olmasın kuzey ırakın güvenliği şu an tc ye devredilmiş durumdadır.
türklerin asimile olduğu savına kesinlikle katılıyorum. tabii bu bugün olmuş bir şey değil. sadece kürtlerden kaynaklandığı da söylenemez. ayrıca kürtlerin asimile olmadığını ifade etmek de saçma olur.

vgm.1
24-02-2008, 16:09
"Herseyi bizim tercihlerimiz belirliyor eger ortada hak-hukuk ihlallerine dayanan ve turan anlayısı içinde diger bütün etnisiteleri asimile etmeye calısan bir anlayış varsa anti tutumlarda kaçınılmazdır. Soruna çözüm getirmek istiyorsanız toptancı, tarakfar düşüncelerinizi berhemal bertaraf ediniz ve önce sorgunuza kendi içini deşmekle başlayınız." meaculpa

Aslında sorguladığım bir şey yok, onuda belirttim zaten, çözüm konusunda sağın söz sahibi olduğunu söyledim, etken olan da Amerika'dır. Nasıl bir çözüm istiyor bilmiyorum. Hiç bir şeyi bizim tercihlerimiz belirlemiyor, şu anki konjoktürde zurnanın son deliği soldur.

Bu asimilasyon hikayeleri komiktir, ben kendi iddiamı komik bulmaktayım, kaldı ki sizin iddianız.
Türkiye onu yapabilecek kudrete sahip değildir. Doğu da, feodaliteyi bile hala tasfiye edemeyen devletten bahsediyoruz.

Sizin bu teziniz, bana yeniçeri hikayesini hatirlattı.
Balkanlarda 50,60 kişilik bir sırp asker grubu , koşarak kaleye sığınırlar, kale komutanı sorar ne oldu diye, kaçanlar yanıt verir; Yeniçerilerin saldırısına uğradık bizi per perişan ettiler , çok kalabalıktılar 3,5 kişiydiler.

Selamlar.

okinono
24-02-2008, 20:11
A L I N T I D I R

Yalçın Küçük Hakkında Herşey kalemler ve kılıçlar

--------------------------------------------------------------------------------

DİKTA AMERİKANA VE SOSYALİZME GÜVEN
Perşembe, 06.28.2007, 05:16pm (GMT3)


DİKTA AMERİKANA VE SOSYALİZME GÜVEN (*)
Yalçın Küçük




Bu yahudi kökenli İngiliz İktisatçısı 'nı her okuduğumda bir eksiklik duygusuna kapılıyorum; eksikliği bende değil kendisinde buluyorum. Entellektüel açıdan yüksek dalgalı Viyanadan Londra'ya küçük yaşta göç ettiğine göre, anlatımındaki yavanlığı, İngilizcesi'nin eksikliğine bağlayamıyordum, öğrenmiş olmalıdır, ayrıca Hobsbawm'ı her elime aldığımda aklıma hep Doçent Mete Tuncay geliyor. Doçent Tuncay bana bir öğretim üyesi ve hatta araştırıcının, kendi dilinde nasıl kötü yazabileceğinin, nasıl anlaşılmaz olabileceğinin, pek az dilde bulunabilecek, bir örneği olarak görünüyordu; bu nedenle, İngiliz İktisat Tarihçisi Hobsbawm'ın anadili ne ise, İbranice ya da Almanca ve hatta doğum yeri Mısır olduğuna göre belki de Arapça, bunda da, en az İngilizce kadar kötü yazacağından hiç kuşku duymuyordum. Bu nedenle, uzmanı olmadığı bir alanda yazdığı son çalışmasını, "The Age of Extremes", Türkçe'ye "Uçlar Çağı" olarak çevirmek daha doğrudur, binbir tereddütle elime aldım; iyi bir süpriz bekliyordum, yer yer parlak noktalar olmakla birlikte şaşırtmacasız aynı yavanlıkla karşılaştığımı saklayamıyorum.




Ancak, yine de yararlı olmuştur, çünkü bu kez, hiç olmazsa; Hobsbawm'da beni itenin ne olduğunu keşfedebildim, Hobsbawm, bir kez solcu olmasının kendisine sağladığı bir pasaportla, her sayfasında, satırlar arasına veya dipnotlarına, sosyalizme, büyük bir kin olmasa bile, tedavisi mümkün olmayan bir gazete okuyucusunun rahatlığı ve bilgiçliğiyle, bir kez güvenini yitirdiği sosyalizmin hep güvene layık olmadığını anlatmaya çalışıyordu. Bu özellik, son çalışmasında çok açıktır.




Peki neden aldım ve belki de, bir değil birkaç kez okudum; böyle bir sorunun, bende olan cevabı da, çok açıktır. Kitabının en ilginç yanı, alt başlığındaydı, "The Short Tvventieth Century" diyordu; "kısa yirminci asır" anlamındadır ve son zamanlarda tarihte peryodlama ve Türk tarihinde pek yazılmamış, "iç savaş dönemleri" ya da "fetret devri" veya "restorasyon" kavram ve bölümleri üzerinde çok yoğunlaştığım için, "yüz yıldan kısa bir yüzyıl", beni çok ilgilendiriyordu. Ne yazık Hobsbawm, bu çok çekici ipucu hakkında, kitabında aydınlatıcı olmaktan uzaktır ve öte yandan, kısırlığını telafi edercesine, bu kısa yüzyıl kavramının kendisine ait olmadığını, bir Macar Bilim Adamı'ndan ödünç aldığını söyleme dürüstlüğünü gösteriyordu.(1) Kavramın yaratıcısı Macar Berend'in, bu kısa yüzyılı nereden başlattığını bilmiyoruz. Hobsbawm ise, kısa yüzyılı, 1914 yılından başlatıyor ve Sovyetler Birliği'nin düştüğü, 1991 yılında tamamlıyor; 1914, Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı yıldır ve eğer, 1917 yılıyla, Ekim Devrimi tarihi ile başlatacak olursak, bu kısa yüzyıl, 1917-1991 tarihleri arasına sıkışıyor ve ben buna yatkın duruyorum.




Kuşkusuz, bu kısa yüzyıldan önceki yüzyılı, "uzun" saymak ve 1789 yılıyla 1917 yılları arasına koymak makuldür, ayrıca makul olmasının ötesinde, bilimin bir yanıyla en büyük dostu ve bir yanıyla da en büyük düşmanı olan kalıplarla çalışma duygusunu aşma bakımından da yararlıdır. Bunun da ötesinde, çok zamanlıdır; yüzyıl kavramının hiç de yüzyıllık olmadığını görmek, bin yıl kavramının da aynı ölçüde anlamsız olduğunu bilmeye adım atmaktır. Geçerken kaydetmekten kendimi alamıyorum, bir yüzyıldan diğerine geçişi daha önce yaşamamıştım, bu nedenle, on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçerken çağdaşlarının bugün olduğu kadar ilkel ve gösterişçi heyecanlar sergileyip sergilemediklerini bilemiyorum.




Muhtemelen ipuçlarını daha önce, başka incelemelerimde vermiş olabilirim; yakın zaman tarihimizin bölümlenmesinde benim yeni önerilerim var. Elenler'in Türkiye'den bağımsızlıklarını aldıkları, Mısırlı İbrahim Paşa Kuvvetleri'nin Kütahya'ya kadar karşıkoymasız geldikleri, Tanzimat'ın ilan edildiği ve Bedirhan'ın isyan ettiği bir on yıllık kesiti, bir dönemin habercisi sayma eğilimi taşıyorum. Bu dönem, bana göre, aşıl birinci dünya savaşı sayılabilecek ve hak ettiği kadar incelenmemiş Kırım Savaşı'nı da içine alarak, Türk-Rus Savaşı ile Berlin Konferansının hemen arkasına uzanıyor. Açıkçası, 1880 yıllarının başını bir yeni dönem olarak alıyorum ve bu dönem, Musul'un manda Irak'ı bağışlamasını, Şeyh Sait Başkaldırısı ve Takrir-i Sükûn ile kemalist refomların başladığı, 1925-1926 yılına kadar gidiyor; görülüyor, benim peryodizasyon önerime göre, Samsun'a çıkış, Afyon'da savaş ve diğerleri, 1925-1926 yılının gelişmeleri kadar dönem açıcı veya kapsayıcı değildir. Ancak bu dönem değişikliğinin, inanmış kemalistleri çok fazla rahatsız etmeyeceğini düşünüyorum; çünkü, dönemin başı, Kemal Paşa ve arkadaşlarının doğumuna işaret ediyor. Bütün bu nedenlerle Cumhuriyet'in kuruluşunu, 1925-1926 zaman noktasına almayı tartışmaya açıyorum. Türkiye'nin yirminci yüzyılı, yirmili yılların ortasında başlıyor.




Bundan sonra, 1966-1968 bir yeni kesittir, bir iç savaş dönemi açılıyor. Bu incelememde bu noktaları ayrıntıyla ele alacak durumda değilim; ancak daha 1995-1996 gelmeden, bir dönüş noktasına gelmekte olduğumuzu seziyor ve yazıyordum, güncelin her zaman çekici yanıltıcılığı içinde, olayların, bu kestirimimi doğruladığını söyleyebiliyoruz. Öyleyse, bizim yüzyılımız, biraz daha kısadır ve 1925-1926 ile 1995-1996 arasındadır. Daha açık söylebiliyorum; yüzyıl bitmeden biz yüzyılımızı bitirmiş bulunuyoruz. Kendi tarihimiz var ve yeteri ölçüde belirleyicidir; ancak dış tarihle paralellikler kuracak olursak, bizim yüzyılımız, Ekim Devrimi'nden biraz sonra başlıyor ve Sovyet Düzeni'nin yıkılışından biraz sonra tamamlanıyor. Bir geç kalmışlık var; ancak herhangi bir sakınca içermiyor.




Geride bıraktığımız yüzyıl nasıldı; Hobsbawm, kitabının başına iki sayfaya, dünyada önemli saydığı insanların, bu kısa yirminci yüzyıl ile ilgili değerlendirmelerini almış bulunuyor. Hemen hemen hepsi kötümser, çoğu böyle bir yüzyılda yaşadığına lanetler yağdıran bir ruh halini yansıtıyor; ancak birisi farklıdır, Yehudi Menuhin, büyük sanatçılara özgü bir sezgiyle yüzyılın bütün hayalleri ve idealleri yıkmakla birlikte insanlık tarihinin en yüce umutlarına da imkan verdiğine işaret ediyor. Bu nokta çok önemlidir; bizim Nazım Hikmet de, böyle bir yüzyılda yaşadığı için onur duyduğunu dillendiren dizeler yazıyordu. Ben, her daim çok umutlu ben, hala bu büyük umut dalgasındayım ve yıkılmasına ve büyük eksikliklerine karşın, bir kez bir sosyalist düzenin kurulmasını, insanlığın en güzel türküsünün dünyalaşması olarak algılıyorum; yetmiş yıl bir yana, üç gün de olsa, insanlığın bir bölümünün sosyalist bir düzende yaşaması ve yaşadığının görülmesi, insanlığın en büyük kazanımıdır ve bu giden kısa yüzyıla aittir.




Peki neden çöktü? Bu soruya iki düzeyde cevap verilebilir; birincisi, çok uzundur ve kitapları aşmak zorundadır. Diğeri ise son derece kısadır; ben, şimdi kısa olanın çekiciliği karşısındayım ve çok kısa olarak sıralamak istiyorum.




Bir: Materyalist bakışın çok ağırlıklı bir yere çıkardığı ekonomik faktörlere dayalı çözümlemeler çok zaman bizi düşünemez veya düşündüğümüz zaman ise yanlış düşünür hale getiriyor; Sovyetler Birliği'nin yıkılışında bir ekonomik başarısızlık kesinlikle sözkonusu değildir. Benim, "Sovyetler Birliğinde Sosyalizmin Çözülüşü"(2) çalışmamın önsözü, 1990 yılının Ekim tarihine işaret ediyor, demek oluyor, resmen yıkılıştan önce tamamlanmıştır. Burada, büyük bir entellektüel korkuyla ve ancak aynı kesinlikle, pek çok kanıtıyla ortaya koydum; yıkılırken, Sovyetler, çok sağlam ve başarıyla çalışan bir ekonomiye sahiptiler; aradan geçen zaman, bunu doğruluyor ve bugün, Rusya, dünyanın en zengin sekiz ekonomisinin içine alınıyor ve Rusya, uzay araştırmalarını başarıyla sürdürdürüyor.




İki: Sovyetler yıkılırken, emperyalist dünya, her açıdan tarihinin en büyük ekonomik ve sosyal bunalımından geçiyordu; fiyat artışları ikili rakımı aşmıştı, işsizlik tarihsel olarak tehlike sınırlarını çoktan geçmişti ve daha da önemlisi, Portekiz, İspanya ve Elenler gibi ülkelerde, faşist düzenler birbiri arkasından yıkılıyordu.




Üç: Köhnemiş Osmanlı İmparatorluğu'nu bile tarihten silmek için bir dünya savaşı gerekmişti; büyük Sovyet Düzeni, bir tek kurşun sıkılmadan tarihten çekiliyordu.




Dört: Bütün bunların bir tek nedeni var; Sovyet Düzeni kendi içinden yıkılıyordu.




Bir düzen kendi içinden yıkılıyorsa, kendi iradesini kaybetmiştir; Sovyetlerin yıkılışında, önce Sovyet yöneticilerin ve giderek Sovyet halkının büyük bir bölümünün, sosyalizme güvenlerini yitirmelerini, temel mekanizma olarak, görmek zorundayız. Kısa yazmak, eğer "bir şey" yazılacaksa, çok açık yazmaktır; Sovyetler Birliği, yeteri kadar sosyalist olmadığı için yıkılmıştır. Daha açık da söylenebilir; sanıldığının aksine, pek kıt bir entellektüel katkıyla, zayıf bir proletaryanın omuzlarında mucizevi bir biçimde dünyaya gelen Sovyet Düzeni, kuşatmanın sine qua non bir koşul yaptığı hızlı sanayileşme ile birlikte, hızlı bir biçimde, işçi tulumunda bir mujik toplumuna dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır; Hruşov, eninde-sonunda, sosyalizmi yeni sınırları keşfe götürmekten çok, varolanı korumaya önem veren, bir köylü önder olmayı aşamamıştır. Brejniyef, bu kısa yüzyılın son büyük sosyalisti, Sovyet halkına verilen konsümerizm afyonunun, sonunda, kapitalizm olduğunu görmüş, ancak artık bir yeniden atılım için zamanın çok geç olduğunu görememiştir. Sovyet düzeni, yeni sınırlara yönelmek ile yokolma arasında kalmış ve bir kör güçsüzlükle intiharı seçmiştir. Kendi düzenine güvenini yitirenlerin her zaman girme iradesi gösterebilecekleri tek kapı, intihar'dır.




Bunları yeni mi söylüyorum; bu açıklıkta doksanlı yıllardan beri söylediğim kesindir. Ancak bugünkü bilinçle ele alındığında, ilk yazımını, 1970 yılında tamamladığım, benim "Sosyalizmin Kuruluşu"(3) çalışmam, bir "efendi" biçemle de olsa, Sovyet sosyalizmine karşı önemli eleştiriler içeriyordu; tek sözcükle, emek-değer yasasının işletmenin sosyalizmle bağdaşmayacağı saptamasına dayanıyordu. Emek-değer yasası, eninde-sonunda insanın harcadığı emeğin, belli bir tanıma göre, karşılığını almasıdır; bu nedenle yasa, özünde, küçük kapitalist çiftçi veya zanaatkarın piyasa ilkesidir. Bu ilke ise, sosyalist insanın kanseridir; sosyalist insan her zaman, topluma hizmeti ve karşılığını almadan hizmet vermeyi en büyük sevinç yapabilendir. Bu nedenle sosyalist insan, peygambere en yakın yaratıktır ve peygamber de, kaldı mı bilmiyorum, ilkokul öğretmeninin ikizidir. İlkokul öğretmeni, benim insanlar içinde, en büyük hayranlığımdır, karnı doyduktan sonra, bütün zamanını, insanlara veren, belki de kendisini bilmeyecek bebelere harcayan, bir başka " türdür; harcadığı emeğin kaydının tutulmamasını istemek, sosyalist olmak'tır. Bu kadar da değil; sosyalist insan, kendi yetenek ve zenginliklerini toplumca paylaşılmasını özendiren yaratıktır; bunların ise emek-değer yasasıyla bir ilgisi olmamak bir yana, emek-değer yasası, sosyalist düzenin köküne akıtılmış arsenik oluyordu.




Sosyalist, atına binmiş, atını sürekli kamçılayan bir peygamberdir. Emek-değer yasası, sosyalist değil, egoist insanın gübresidir; ne yazık, Sovyet Düzeni, en çok özellikle, dış politikada egoist olmuştur. Daha da vahimi, düşmanı emperyalist sistem, bunu saptamakta ve bunu, bir karşı-silah haline getirmekte gecikmemiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra, daha net bir biçimde, başını Amerika Birleşik Devletleri'nin çektiği emperyalist sistem, Sovyetler Birliği'nin, sosyalizmi yeni coğrafyalara yayma konusunda istekli ve çeşitli nedenlerle oluşan Sovyet yanlısı düzenleri korumada kararlı olmadığından emin olmuştur; hem uluslararası politika pratikleri hem de bu yönde gerçekleştirilen bilimsel araştırmaların araştırılması, bizi bu sonuca götürüyor.




Ben burada bu bilimsel araştırmalardan birisinden, aslında ikisinden söz etmek istiyorum; bu "Mahabad Cumhuriyeti" üzerinedir. Mahabad, Türkiye sınırına yakın, İran Kürdistanı'nda minnacık bir kasabanın adıdır ve bu kasabanın, Türkçe ve İrança isimleri de bulunuyor. Bu kasabanın adını duyurması, İkinci Dünya Savaşı'nın sonunda, burada ve kısa süreli bir Kürt Cumhuriyeti'nin kurulması nedeniyledir; biz, bu minnacık Cumhuriyetin, bir tür laboratuar cumhuriyetinin kuruluşu ile ilgili bilgileri, Roosvelt jr. ve Eagleton jr. adında iki Amerikan yurttaşına borçluyuz. Mahabad bilgilerini bize sağlayanın ikisi de, Amerikalı olmanın ötesinde, Amerikan diplomatıdır; birincisi ateşe ve ikincisi meslekten diplomattır.(4) Diplomat Eagleton jr., kullandığı bilgilerin tamamının, Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın gizli arşivi olduğunu, önsözünde açıkça belirtiyor; çalışmasını, 1962 yılında tamamlıyor. Ancak Eagleton'un da büyük ölçüde dayandığı, ünlü Roosvelt'in yeğeni ateşe Roosvelt junior'un kaleme aldığı ilk araştırma ise, 1947 yazında, Middle East Journal'da yayınlanıyor; ikisinin de, Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın iç araştırma çalışmaları olduğunu ve daha sonra yayınladığını düşünmek durumundayız.




Ne önemi var, 1947 yılı, aynı zamanda, Truman Doktrini'nin ilan edildiği yıldır. Biz Türkler, dünya politikası içindeki yerimizi değerlendirirken de, çok zaman tam bir şaşılık sergiliyoruz; önemli olmadığımız zamanlarda kendimizi önemsiyor ve asıl önemli olduğumuz zamanlarda ise, Batı yorumcuları üzerini örttükleri için, kendimizi tümüyle ihmal ediyoruz; Truman Doktrini bunlardan birisidir. Ben, "Tezler" dizisinde, Soğuk Savaş denilen bu pek acımasız savaşın başlatılmasında, Türk diplomasisinin çok önemli bir rol oynadığını göstermeye çalıştım; Truman Doktrini'ni, Hobsbawm da, "provokatif' sözcüğüyle olmasa bile, "Truman Doktrini'nin açıklanması, muhtemelen en eksplotif dönemi başlatıyordu"(5), diyerek çok önemsiyor ve Moskova'nın bunu savaş nedeni saymasına şaşkınlığını ifade ediyor. Öyle sanıyorum, o zaman da bazı deneyimli İngiliz diplomatlarının Londra'ya gönderdikleri telgraflarda ısrarla ileri sürdükleri gibi, emperyalist başkenteler, yeni kazanımlar için, Sovyetler Birliği'nin savaşmayacağını görüyorlar ve gördüklerinden emin olmak için araştırma yaptırıyorlardı. Roosvelt'in 1947 tarihinde yayınladığı araştırma bunun ipuçlarını veriyor; diplomat Eagleton'un tekrar Mahabad laboratuarına indiğinde ise, Küba ve Türkiye'deki füzeler nedeniyle ve özellikle Küba'daki Sovyet füzeleri nedeniyle, Soğuk Savaş kazanı, yeni bir sıcak savaşa dönüşecek bir sıcaklıkta kaynıyordu.




Eagleton'un, 1962 yazında yayınlanan araştırması, muhtemelen Amerikan karar-vericilerini, bastırıldığında, Moskova'nın müttefiklerini terkedeceği konusunda rahatlatıyordu.




Üzerinde Sovyet üniformasını hatırlatan bir giysiyle, küçük Mahabad'ın meydanında, Mahabad Cumhuriyeti'ni ilan eden Gazi Muhammed, bir yıl geçmeden, Sovyetler'in sadece Mahabad'ı değil, çok daha açık bir biçimde destekledikleri, İran Azerbaycanı'ndaki muhtar devleti de, kaderine, daha doğrusu Washington'un desteğinde Tahran'ın acımasızlığına terkedeceğini bilemiyordu; aynı yerde astılar. İran Azerbaycanı'ndaki "demokratik" yapılar da çil yavrusu örneği dağıldılar. Şimdi daha açık görüyoruz; Washington bundan önemli teoremler çıkarmış oluyor ve yakın zamanlarda açıklanan, Küba Krizi zamanında Castro-Hruşov mektupları da, egoizmi bir ahlak haline getirmeye başlayan Sovyet yöneticilerinin, hiçbir gerekçeyle, savaş riski almayacağını gösteriyor.




Öyle anlaşılıyor, daha önceden çıkartılmış net derslere karşın, Küba Krizi'nde, Hruşov'un Küba'daki ve Kennedy'in Türkiye'deki füzelerden vazgeçmesi, iki tarafta da, düzenin hakiki savunucularını tatmin etmiyor; bir yıl sonra Kennedy bunu hayatıyla ödüyor ve ikinci yılı dolmadan, Hruşov, yönetimden uzaklaştırılıyor. Fakat ne olursa olsun, Eagleton'un Mahabad laboratuarından çıkan dersler, Küba Krizi'nde bir kez test ediliyor ve doğrulanıyor.




Bundan sonra, bugüne gelebilmek için, bundan sonrasının çözümlenmesi hem daha kolay ve hem de kısadır; altmışlı yılların ikinci yarısından itibaren, emperyalist dünya hem içeride sosyal devrim ve hem de dışarıda Sovyet tehdidinden tümüyle kurtuluyor; bir tür korkudan özgürleşmesi var. Stagflasyon adı verilen, o zamana kadar imkansız sayılan, işsizlik ile yüksek fiyat artışlarının bir arada ortaya çıkması ve buna karşın sosyal depremler yaşanması, işsizlik ve fiyat artışlarının ayrı ayrı yüzde beşlik eşiklerin aşıldığında patlamaların olacağına inanan tekel yöneticilerini çok rahatlatıyor. 1971 yılında, Washington destekli Türkiye'deki askeri darbenin, Moskova'dan hiçbir tepki görmemesi ve hatta zamanın başbakanı Kosıgin'in, içlerinde parlamento'ya ilk kez sosyalist temsilci sokabilmiş, Sovyetlere dost, Türkiye İşçi Partisi yöneticilerinin de zindanda olduğu bir zaman, askeri yöneticilerle iyi ilişkiler için Ankara'ya gelmesi ve İskenderun Demir-Çelik'i takviye etmesi, tekelli azgınları daha da azdırmış olmalıdır. Aynı çevrenin, iki yıl sonra, Latin Amerika'nın legalist ancak fılozof tavırlı marksist başkanı Allende'yi sarayında kurşunlaması karşısında gösterilen tepkisizlik de canavarların iştahını açmış olmalıdır; yetmişli yıllarda emperyalist çevrelerce "komünizme düşmüş" sayılan Türkiye'de, acımasız diktatörlüğün reisi General Evren'in, Sovyet yanlısı "cephe" örgütlerinin önde gelenlerinin hepsinin tutuklandıkları bir gün, Sofya'da sokaklara ilkokul çocuklarını dizerek selamlaması da, aynı yönde işaretlerdir. Sovyetler'in bunlara cevabı, her açıdan çürümüş Polonya düzenine sahip çıkmak ve çok zayıf bir sol ile aydına sahip Afganistan'a yardım için girmek olmuştur. Son Sovyet sosyalisti Brejniyef gerçekten talihsizdir.




Bütün bunlar, emek-değer yasasının, uluslararası planda gerçekleşmesidir; Sovyet halkına sinen ve yönetimine yansıyan egoizm, hem ekonomik ve hem de ahlak planında, çok büyük bunalım içine girmiş olan batı düzenini, kendi içinde, tohumları iki savaş arasına atılan ve ikinci savaştan sonra kurumlaşan sosyal devlet anlayışına karşı bir haçlı seferine zorlamıştır. Bu savaşta, kişisel yetenekleri artık batı basınında bile kuşkuyla karşılanan, Reagan-Thatcher'in yönetimi elinde bulundurması raslantı olarak görünmüyor; birisi idrak ve diğeri ilke açısından fazla abartılmayan Kohl-Mitterand ikilisi arada yer alıyorlar. Batı'da sosyal devletin reddedilmesi ve terbiye edilmiş bir kapitalizmin yıkılmasının, Sovyet insanının, sosyalizme güvenini daha da kemireceğini, Sovyet yöneticileri anlayamadılar.




Peki ne oluyor ve şimdi neredeyiz? Temmuz ayının başında, Madrit'te toplanan Nato Zirvesi'nde, Polonya, Macaristan ve Çekoslovakya'nın Nato'ya alınması ve Ukrayna ile ortak askeri manevraları içine alan bir antlaşmanın imzalanmasını, Fransız-Alman ortak kanalı, genellikle daha rafine haberler veren beşinci kanal, Rusya'nın büyük kaybı olarak değerlendiriyordu. Rusya Dışişleri Bakanı ise, Nato'nun bu gelişmesini, "belki de İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük hata"(6) olarak niteliyordu. Bu anlaşmanın, Rusya'nın güvenlik hislerini sarsmasının ötesinde, "büyük millet" sabit fikrinden hiç vazgeçmeyen bu millete onur kırıcı geleceği kesindir. Rusya milletine bir yüzkarası olan Yeltsin'in, işte bu sırada, Komünist Partisi'ni de meşru sayacağını ve resmi temaslara başlayacağını ilan etmesi, raslantı olarak ortaya çıkmıyor. Paradoksal görünebilir; Sovyet blokunun dağılmasından çok kısa bir zaman sonra, dünya yeni bloklaşmalara gebe'dir.




Burada da kalmıyor, bugünlerde onurun kırıldığını sananlar, sadece Urallar'ın ötesinde yaşamıyorlar; bu tarafta da var. Avrupa basını şu sıralarda Avrupa'nın küstahlığı üzerine bizim altmışlı ve yetmişli yıllarımızı andırıyor; Madrit Zirvesi'nden bir hafta önceki Le Nouvel Observateur, Çekoslovakya'nın sosyalizme geçişine kızarak, Amerikan vatandaşlığına geçen bir Çek diplomatının kızı olan bugünkü Amerikan Dışişleri Bakanı Bayan Albright'ın, Alman Dışişleri Bakanı Kinkel'i azarlamasından söz ediyordu. Biliniyor, Avrupa, Nato'ya Romanya türü başka eski sosyalist ülkelerin de alınmasında ısrar ediyorlardı; Observateur'un tırnak içinde naklettiğine göre, Albright, "üç olacak, bir tek fazla değil, bu, son sözümüz"(7) diyerek, "küstah" sayılabilecek bir üslupla, Kinkel'i, bilgilendiriyordu. Bu söz, "küstah" sözü, bana ait değil; yine International Herald Tribune'nun yazdığına göre, başta Chirac olmak

üzere, Avrupa devlet başkanı ya da başbakanlar tarafından, Amerikan yönetimi ve Clinton'a karşı kullanılıyor. Clinton ve Washington'un, müttefiklerine, Soğuk Savaş zamanında görülmemiş bir biçimde, zorlayıcı ve hegemon bir tutum aldıklarını söylüyorlar; Tribüne, "overbearing" sözcüğünü seçiyor.




Bu nokta tartışmalıdır; muhtemelen Soğuk Savaş, Avrupalı müttefiklerinin, Amerika'nın küstah ve hegemonik tavrının bilincine varmalarını önlüyordu, şimdi açıktır. Madrit Zirvesi'nde alınan kararın, bir tek fazla olmadan kararın üç olarak çıkması bir yana, Washington'un Nato'nun askeri işlerinde hiçbir stratejik komuta noktasına Amerikan olmayan bir generalin getirilmesine izin vermemesi öğretici olmuştur. Şimdi açık olan nokta da, Washinton'un müttefiklerine hiç güvenmemesi ve kontrolünü Avrupa'da Rusya sınırına kadar yaymak istemesidir. Bunun Türkiye açısından önemi, çok kısa olarak, iki noktada düğümleniyor.




Birincisi, Türkiye, belki de Soğuk Savaş'tan daha sıcak bir biçimde, bölge güçlerinin Washington ile olan sorunlarının hedefi olmak durumuna gelmektedir. Başta Rusya'nın ve bu arada Arapların, bölge sorunlarında, çok daha fazla Türkiye'yi zayıflatıcı inisiyatiflerin sahibi olmalarını bekleme durumundayız.




İkincisi, NVashington'un, Türkiye sorunlarında, Türkiye lehine Avrupa üzerine koyacağı baskıların değeri azalırken, Avrupa ülkelerinin Türkiye politikasında etkili olmaları da gittikçe zorlaşmak eğilimine girmektedir. Nitekim, Türkiye'nin, Avrupa Birliği'ne kabul edilmek üzere görüşmelere başlanacak ülkeler listesine konması için Washington'un yapmış olduğu ve Kinkel'in de açıklamaktan çekinmediği baskıların hiçbir sonuç vermediğini görüyoruz. Avrupa, Avrupa Birliği için görüşmelere, Güney Kıbrıs'ı çağırırken Türkiye'yi dışlamaktan çekinmemiştir. Avrupa'nın kendi itirazlarına ilave olarak, Washington'un bir "Truva Atı" inancıyla da, Türkiye'yi Avrupa Birliği'nin karar organlarından uzak tutmaya çalışması da imkan dahiline girmiş olmaktadır.




Kuşkusuz sadece, Washington ile olan problemler etkisini göstermiyor; ayrıntılı bir çözümlemeyi başka bir yere bırakmakla birlikte, şimdi, Ortadoğu'da "islamın koruyucu" rolünü, Almanya'dan Washington'un alıp almadığı sorusunu da tartışmak zorundayız. Türkiye'den gelenlerin Almanya'da "ikinci millet" haline gelmeleri ve Ankara'nın solculuğu ve Kürt etkilerini zayıflatmak için çok büyük bir özenle güçlendirdiği islami akımların Almanya için de bir tehdit haline gelmesinin, Bonn'u çok ciddi olarak kaygılandırdığını gösteren işaretlere sahibiz. Ancak yine de Almanya'nın bu tarihsel kartı elinden bırakmak isteyeceğine emin değiliz; buna karşılık, Washington'un Urallar'dan Doğu'su ve Ortadoğu için en büyük kartının "Türk-İslam" sentezi olduğu artık çok nettir.




Bu netlik içinde, Profesör Mümtaz Soysal'ın kısa bir süre önce sütununda değindiği, New York Times'ın "Türkiye'nin Artık Laik Bir Lideri Var" başlıklı başyazı önemli olmaktadır; bir zamanlar, çok parlak bir Türk aydını olan Soysal'ın, bu başyazıyı sadece politika dedikodularını ve lobi şirketlerini ilgilendirdiği ölçüde ve yanıyla ele alması da yazının kendisi kadar önemlidir. İçinde yaşadığımız düzenin, içine aldığı akılları keçelendirmesinin bundan daha öğretici bir örneği olabileceğini düşünemiyorum ve Profesör Soysalın "Lobi" başlıklı yazısının lobiyle ilgili kısmını bir kenara bırakıyorum. Fransız basını açıkça yazıyor; Amerika'nın etkin gazetelerinin dış politika başyazılarının Dışişleri Bakanlığı tarafından yönlendirildiğini kaydediyorlar; Soysal, daha kibar bir biçemle bunu not ediyor ve New York Times, Erbakan'ın "İran ve Libya flörtleriyle Washington'u üzmüş" olmakla birlikte, "demokrasinin kurallarına saygılı davrandığını ve laikliği Amerikalıların anladıkları biçimde uyguladığını"(8) ileri sürüyor... Soysal, lobi dedikodularına ağırlık verirken, Washington'un, Libya ve İran seferleriyle, kendisini rahatsız eden Erbakan takımı ile anlaşması son derece önemlidir. Bu, Washington'un artık çok netleşen bir politika doktrinidir ve artık ülkede, "Türk-İslam Sentezi" politik hattına karşı çıkan ve islamın politik etkisini önemli ölçüde azaltmaya yönelik bütün politik açılımlar, aynı zamanda, Washington'a karşıdır.




Bu noktaya tekrar geleceğim, kuşkusuz "islam" kartını kullanmak Washington için yeni değildir, ancak yeni olan, bunun kazandığı önemdir ve bu yüksek önemin mutlak ekonomik nedenleri bulunuyor, ancak bu incelemenin sonunun yaklaştığı bir zamanda, bitirmeyi hızlandırmak için, hızla üç noktayı saptama gereğini duyuyorum.




Bir: Türk Genelkurmayı'nın, Refah karşıtı, yeni politikası, Washington'un özendirmesiyle değil, en azından, başında Washington'un karşı koymasıyla uygulamaya konulmuştur.




İki: Türk Genelkurmayı, hükümeti almayı değil, ülke yönetiminde kendisini açıkça belli eden bir rolü tercih etmiştir. Benim, ilk örneği Pakistan'a uyguladığı için, "Pakistan Modeli" adını verdiğim bir senaryo, Washington'un da onayına sahiptir. Bu iki noktayı, Refah karşıtı politikanın Washington'u hoşnut etmemesi ve Türk generallerinin açıkça yönetimi almak istememesi, çok kısa bir zamanda, Refah yöneticileri de gördüler, ancak, benim bir bilimsel çaresizlikle, "ödep-hadep ahmaklığı" teşhis ettiğim ekiptekiler anlayamadılar.




Üç: Washington açısından, şeriat eğilimlerine destek olmak, felsefî-politik açıdan çok tutarlıdır; çünkü, Washington, kendi düzenini, ancak kontrol altına almak istediği yörelerin insanlarının aklını bozarak sürdürebileceğini biliyor. Bu açıdan bakıldığında, imam-hatip okullarını, birer din eğitimi kuruluşu olarak görmek, çok yanılmak anlamındadır. İmam-hatipler, insan aklını tahrip fabrikalarıdır ve Washington, bunu çok iyi kavrıyor.




Sosyalizm, insan aklının sınırsız gelişimi ile insan hayal gücünün fışkırması düzlemidir. Bu nedenle, sosyalizmden yana olanlar, insan aklını bozmaya yönelik bütün mekanizmalara şiddetle karşı koymak durumundadırlar. Bunu, bu kısa yüzyılın en önemli derslerinden birisi saymak zorundayız; çok açık olarak görebiliyoruz; sosyalizm gerçekliğine karşı, sınıflı toplumun keşfedebildiği en önemli silah, insan aklını bozmak olmuştur. Daha da açık yazabilecek konumdayız; yirminci yüzyıldaki Avrupa faşizmini, Amerikan soğuk savaşı'nı ve Türkiye imam-hatip mekanizmalarını, tümüyle, aynı çizginin farklı biçimleri olarak ele alma gereği var. Sınıflı toplum, kendisini, yalnızca aklını bozarak, savunabilmektedir.




Bu düşünce de son zamanlarda beni tutkuyla işgal ediyor; sanıyorum, ilk formülasyonlarından birisi, "Tarih Felsefesi" başlıklı denememde yer alıyor.(9) Yer yer "kirlenme" veya "kirletme" sözcükleriyle de anlatmaya çalışıyorum; sistem, sosyalizmin yükselişi karşısında kendisini, ancak önce kendisini ve daha sonra da tüm toplumu kirleterek savunabiliyor, bu çok yaygın bir pratiğe sahiptir.




Bir: Yakın on yıllarda, ardarda patlayarak bütün dünyayı sarsan skandallarına bakılacak olursa, İtalya, Japonya, Amerika ve Türkiye, en çok kirlenmiş toplumlardır.




İki: Sistem kirlenmesi, bir sistemin, küçük kirleri dışarıya atacak kapılarının olmamasıyla doğrudan bağlantılıdır.




Üç: Dünyada en çok iltihabın İtalya'da görülmesi çok öğreticidir; çünkü, dikta amerikana'nın egemen olduğu özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında, İtalyan Komünist Partisi, toplumun en büyük temsil gücüne sahip olmuş ve uygulanan Amerikan doktrini gereğince, İtalyan komünizminin çözücü rolü, yürütme imkanından uzak tutulmuştur. İtalyan sistemi, toplumunun en büyük çözümü olan İtalyan komünizmini reddederek, içindeki kirlerin büyümesine ve iltihap kanalları olarak bütün vücudunu sarmasına imkan hazırlamıştır.




Dört: Japonya'nın durumu hiç farklı değildir; İkinci Dünya Savaşı'nda işgalci Amerikan kuvvetleri, önce, savaş kini ile, Japon tekelli düzeninin damarları olan zaibatsu sistemini dağıtmış ve ancak kısa bir süre sonra buna ihtiyacı olduğunu anlayarak yeniden kurmuştur. Böylece Japonya, zaibatsu kanallarında sadece pisliğin aktığı ve sadece Amerikan diktasında Liberal Parti'nin hükmettiği bir pislik fabrikasına dönüşmüş ve bunlar, taşınmaz hale geldikçe, sık sık patlamıştır.




Beş: Bu bakış açısı içinde Amerikan sistemi üzerinde ayrıca durmaya gerek görmüyorum; yalnız, mccarty'ciliği, çok zaman yapıldığı türden bir anlık toplumsal çılgınlık sayamayacağımız çok açık olmalıdır. Bu, İkinci Dünya Savaşı'nın bitirilmesini, bir "demokrasi zaferi" sayabilecek safdil sanatçıları ve aydınları, çok soğukkanlı ve brütal bir uyarıdır. Bu çerçevede, kapitalizmin dışında yaşayabilir bir başka sistemin varlığını kabul eden, Kennedy Kardeşlerin öldürülmesi de aynı ölçüde uyarıdır; bunun ötesinde bir Cumhurbaşkanının, Nixon'un, siyasal hileler nedeniyle görevinden ayrılmasını, "demokrasi zaferi" ya da "iltihabın taşınmaz ölçüye varması" yollu anlamak özgürlüğümüz vardır. Reagan ise, Amerikan toplumunda kirlenmenin en yüksek noktası olmuştur.




Türkiye'de sosyalist düşüncenin çocuksu bir taşkınlıkla bütün kamu kurumlarını etkisi altına almasını ve on beş sosyalist iddialı temsilcinin parlamentoya girmesini, sistemin bir iç savaş nedeni saymasını, bugün daha kolaylıkla anlayabiliyoruz. Altmışlı yılların ortası, Türkiye'de insanımızın aklının bozulma mekanizmalarının birbiri arkasından meydana indirildiği bir otuz yılın başıdır. "Komünizmle Mücadele Dernekleri". Türkiye'de bir cumhurbaşkanı bunun başkanlığına özenebilmiştir ve kontrgerilla, ülkü ocakları, Türkiye'de bir başbakan, ülkü öldürmeye cinayet denemeyeceğini seslendirebilmiştir ve imam-hatipler. Bunların mekanizmalarından sadece ilk akla gelenlerdir; kirlenme, Türkiye düzeninin kendisini tehdit eden bir boyuta ulaşınca, "restorasyon" arayışlarının ortaya çıktığını görüyoruz.




"Restorasyon" mu ve ne ölçüde? Bu soruya cevap ararken, unutmamamız gereken, "restorasyon" aletinin gelişmiş bir mikrop olmadığıdır.


Büyük Fransız Devrimi ve özellikle Büyük Bonaparte'ın nihai yenilgisinden sonraki dönemin ve merkezi Viyana olan Kutsal İttifak'ın "restorasyon" olarak nitelendiğini ve öte yandan, Marx'ın beyin açan, "karşı devrimin kendisinin de devrimci temeli vardır" yollu önermesini de biliyoruz. Ancak bunun ötesinde, bu kavram geliştirilmiş olmaktan uzaktır ve geliştirilmesi bizleri beklemektedir; bu nedenle, son zamanlarda Türkiye'nin içine girdiği dönemi, tekeller düzeninin, ellili yılları kemalist kapitalizmin, restorasyonları olarak önerirken, elimizdeki aletin henüz geliştirilmiş olmaktan uzak olduğunun belki de en çok ben bilincindeyim. Bildiğimiz, ister devrimci ve isterse karşı devrimci olsun, bir düzeni yerleştirmenin, tutulabilir mevzilerden ötelere uzanmakla mümkün olduğudur; Engels'in çözümlelemelerinde bunun ipuçlarını buluyoruz. Restorasyonu, bu nedenle, devrimci ya da karşı devrimci düzenin sürekli korunabileceği sanılan alanlarına çekilme olarak anlama durumundayız.




Bir başka nokta da, karşı-devrimci açılımın da restorasyonun da aktörünün aynı olmasını yasaklayan bir tarihsel-mantığın olmadığıdır. Bu nokta bizim için pek çok önemli soruya açılan kapıdır; şimdi, bu aktörün aynılığının, devrim kapısını kapatmadığını ekleyerek, bazı somut saptamaları sıralamak istiyorum.




Bir: Bin dokuz yüz elli yılına geçilirken, "en kemalist" sayılan ve kemalizmin savcısı sayılabilecek Yunus Nadi'nin kurduğu gazetede, Cumhuriyet'te, en islamcı yazarın, Ömer Rıza Doğrul'un, yazar olarak bulunması ve Yunus Nadi'nin oğlu ve Gazete'nin başyazarı Nadir Nadi'nin, Mihri Belli ve arkadaşlarının, karşı-devrimci olarak gördükleri ve benim restoratör saydığım, Demokrat Parti listesinden parlamentoya girmesi öğreticidir.







İki: Son zamanlarda en şeriatçı gazetecilerden sayılan Cengiz Çandar'ın, en kritik zamanda ve yine bu Gazete'de önemli bir köşeye sahip olması, bizim Toplumsal Kurtuluş'ta afişe etmemize ve sonradan öğreniyoruz, öldürülen müftü Turan Dursun'un, sık sık mektuplarla Gazete'de politik komiser tlhan Selçuk'a şikayet etmesine karşın tutulması ve şu anda, Bab-ı Ali'de Washington çizgisinin en şaşmaz savunucuları olan Hasan Cemal ile Ufuk Güldemir'in bu gazetede kariyer yapmaları da aynı ölçüde aydınlatıcıdır.




Üç: İmam-hatip okullarının lise statüsünün, 12 Mart askeri darbesi sırasında ve aynı okullara üniversite kapısının da, eylülist cunta döneminde açılması da raslantı sayılmamalıdır.




Dört: Benim, yargılandığım Selimiye Kışlası sanık kürsüsü de dahil, her yerde ve bugün bile anayasa dışı saydığım Türkiye'nin "İslam Konferansı" üyeliğinin de ancak bir askeri cunta zamanında gerçekleştirilmesi de açıklayıcıdır. Daha başka saptamaya ihtiyaç olacağını düşünmüyorum; akıl bozmada "kemalistler" ve Genelkurmay, öncü rolü oynadılar.




"Kemalistler" mi? Bu soru sanıldığından önemlidir. Çünkü bu soru, aslında ve özünde, Türkiye'de bir "kemalist" akımın varlığı sorunudur; var mıdır? Ben, açıklanmasını ayrı bir incelemeye bırakmak üzere, olmadığını düşünüyorum; ancak bu yokluk, bir düşünce demeti olarak kemalizmle sürekli tartışma halinde olmayı önlemiyor. Tam tersine; bu arada, bizim kemalist eleştirilerimizin, Türkiye Komünist Partisi ve Çayan-Gezmiş Hareketi'nin kemalist özünü sergilememizin amacının yeteri kadar saflıkla anlaşıldığı inancını taşımıyorum. Bizim ve benim, temel amacım, kemalizmi ortadan kaldırmaktan daha çok, kendimizi tanımlamak ve saflaştırmaktı, bunun anlaşılması gerektiğine inanıyorum.




Netlikle söyleyebileceklerim şunlardır;




Birincisi, Cumhuriyet Gazetesi ve Genelkurmay'ı özgün kemalist saymak çok zordur.




İki: Kemalizm, Türklük'ün tarihinde sanıldığından kısa bir nefes'tir. Türkçülüğü de çok tartışmalıdır, dar bir coğrafyanın dışındaki Türkleri unutmaya ve bunun yerine dar coğrafyada Türklük yaratma çelişkisi içinde olmuştur.




Üç: İç Asya'da Türklerin olduğunu hatırlatmak ve Musul'a geri dönmeyi planlamak kemalizmin bir başka açıdan da sonudur. Bunları yazıyorum ama, özellikle kendi solumdan da korktuğumu saklamıyorum; çünkü bizim solumuzun en büyük zaaflarından birisi, eksik kapatma veya kendi eksikliğini başka fazlalıkla örtme eğilimidir. Çok daha açık olarak söyleyebileceklerim şunlardır: Beni ciddiye alan bazı solcuların, umuyorum hiç olmazsa bu noktada çok azdır, birden bire kemalizmin olmadığını kabul ederek, "sosyalistler, en iyi kemalistlerdir" demelerinden endişeleniyorum. Çünkü bu eğilimimiz ve bu zaafımız var; çünkü ne de olsa, uzun yıllar, "en iyi demokratlar, sosyalistlerdir" ya da "sosyalistler en iyi yurtseverdir" övünmeleriyle avunduğumuzu biliyoruz. Bunlar, boş avunmalardır.




Ben hiçbir zaman, bir sosyalistin nasıl en iyi demokrat olacağını anlayamadım; kendimin, Robespierre'den daha iyi demokrat olabileceğimi hiç düşünemiyorum. Aynı şekilde, muhtemelen Teşkilat-ı Mahsusa'dan, çete reisi, Yanuçoğlu Osman Dedem'den de daha çok yurtsever olabiliceğimi aklıma getiremiyorum. Bunlar bir yana, ordular yönettikten sonra, bir köşeye çekilmeyen, Berlin demeyen, Moskova demeyen, İç Asya demeyen, hep kurtuluşun pınarını arayan, gerektiğinde eniştesinin alnına kurşunu dayamaktan geri kalmayan, hatalı-sevaplı, ancak binbaşı iken özgürlük için dağa çıkan, bihakkın "Kahraman-ı Hürriyet" Enver Bey kadar yurdumu sevsem de eylemli olarak kanıtlayabilir miyim, sanmıyorum. Kanıtlamak istediğim, ahlakımla ve eylemimle, sadece "iyi" ve mümkünse "en iyi" sosyalist olabilmektir.




Bir sosyaliste açık olan tek iyilik, "en iyi" sosyalist olabilmektir.

Gerisi, sanatta eksiğini politika veya tarihle, politikada eksiğini romanla kapamaya çalışan, yeteneksiz romancılarımıza benzemektir. Asıl önemlisi, bir sosyalist için, "iyi" demokrat ya da "kemalist" ya da yurtsever olmaya çalışmak, sosyalizme güvensizliği açığa vurmaktır.




Kemalizme tekrar dönecek olursak, bir başka sınıra daha işaret etmek durumundayız, aslında bu işaret kemalizmi aşan bir boyuta sahip bulunuyor. Bu da şudur: Anadolu, maalesef, Anadolu ile sınırlı siyasal yapıların, uzun ömürlü olmadığını gösteren bir uzun siyasal tarihe sahip görünüyor. Eğer Pers İmparatorluklarını bir kenara bırakacak olursak, İskender, Roma ve Osmanlı İmparatorlukları çok düşündürücüdür. İstanbul'un ardarda tarihin kaydettiği iki uzun ömürlü imparatorluğa merkez olması çok daha dikkat çekici oluyor; kuşkusuz, imparatorluklar sözcüğü de anlattığı gibi, çeşitli kavimleri boyunduruk altına alan bir çizgisi var. Fakat bu göreceğimiz tek çizgi değildir; bir de, barışın ancak daha geniş bir coğrafyada gerçekleşebileceğini gözlemliyoruz. Bu nedenle, ben, Kemal Paşa'nın "yurtta sulh, cihanda sulh" söyleminin, çok kısa dönemde cazip olmasına karşın, Enver ve arkadaşlarının, Teşkilat-i Mahsusa ile uygulayabileceklerini sandıkları, bölgeye uzanan arayışlarının daha kalıcı olduklarına inanıyorum.




Bunun bugün için sonuçlarını çok kısa olarak kaydederek, bu incelemeyi bitirmek istiyorum: Türkiye'de sosyalist, bölgesine bakmadığı ölçüde, miyop kalmak durumundadır. Miyopluk da, bir başka tür egoizmdir ve sosyalizme çok uzak düşüyor.




Washington'un son zamanlarda Türkiye'ye artan düşkünlüğü de, Türkiye'yi, sınırları sürekli sarkan bir bölge içinde ve bunun pivotu olarak düşünmesinden ileri geliyor. Bu düşünmenin arkası ise, emperyalist-ideolojik olduğu kadar dar ekonomik bir mekanizma da var.




Bu mekanizmayı açıklarken iki atıf yapmanın, anlatımı kısaltacağına inanıyorum. Paris'te yayınlanan haftalık Courrier Intemational'ın, okuyucusunu tembelleştirici bir etkisi oluyor; dünyanın belli başlı günlüklerinden haftalık önemli çevirileri yayınlıyor. Bu yılın ilk ayındaki haftalıklardan birisi, "la faute a la mondialisation" yazılı kapağı içeriyordu; Amerikalıların "globalizasyon" dediklerine Fransızlar, "mondializasyon" diyorlar ve vahşi kapitalizmin dünya ölçüsünde de sınır tanımadan yayılmasını anlıyorlar.(10) Özellikle Fransa'daki işsizliğin üç milyonu aşmasına ve emperyalizmin vitrini Güney Kore'nin büyük bir ekonomik krize girişine özellikle işaret ediyordu; şimdi Avrupa'da yirmi milyondan fazla işsiz vardır ve daha da önemlisi, Sovyet sisteminin çöküşü üzerine bir süre zafer naraları atan dünya kapitalizmi, bu büyük ekonomik katastrof karşısında çaresizliğini açıkça kabul etmektedir.




Bilmiyorum, yeni hükümetin göreve başlaması üzerine, başbakan Yılmaz'ın "başlarken" başlıklı konuşmasını dinleyenler oldu mu? Burada bir tükenmişlik son derece açıktı; Yılmaz, ülkenin büyük sorunlarla karşı karşıya olduğunu kaydettikten sonra ilaç olarak, sadece faiz oranlarıyla döviz kurlarına dokunmamayı vaad ediyordu.




İşte budur; dünya kapitalizminin bugün tek övünmesi, faiz oranları ile döviz kurlarına dokunmamaktır ve bu da yapılacak hiçbir işin olmadığını kabul etmek anlamına geliyor. Tekeller düzeni, tam bir acz içindedir.




İkinci gözlem, çok yakın zamanda aylık Challenges Dergisi'nin Fransa'nın en zenginlerinin listesini yayınlamasıdır; buna göre, makyaj malzemesi satan L'Oreal Laboratuarları veya Türkiye'de şube açan Carrefour büyük mağazaları sahipleri veya Ankara'da büfeler açacağını işittiğim fırıncı Paul, Fransa'nın en zenginlerinin başındadırlar.(11) Bu kadar değil, hem bu dergide ve hem de Hürriyet Gazetesi'nde(12) dünyanın en zenginlerinin listesi de yayınlanmış bulunuyor; buna göre, aslında bir ara ülkede birden bire zengin olan dokuz yüzlü numara işleticileri kategorisinde sayılması gereken ve modern daktilo makinalarının nasıl çalıştırılacağının manuellerini yazan Bili Gates, dünyanın en zenginidir. İkincisi ticaretle uğraşan bir aile, üçüncüsü borsacı ve dördüncüsü Hong-Konglu bir emlakçıdır; dünyanın en zenginleri, Marx'ın hem ahlak ve hem de iktisat planında büyük bir haklılıkla, "parazit" olarak nitelendirdikleridir. Bu da dünya emperyalizmi ile ilgili yepyeni bir durumdur. Ticaret ve parazit işler, emperyalizmin, çok ağırlaşan ekonomik sorunlarını bir ölçüde hafifletebilmenin tek aracı durumundadır.




Bu çerçevede, hem Afrika ile hem de İç Asya ile ticaret, Washington için çok eskisinden daha önemlidir. İslam-Türk kartı ise, her zaman Washington'dan daha da uzaklaşmak zorunda olan Rusya'yı terbiye ve hatta destabilize etmek için olduğu kadar, İç Asya piyasalarında köprüler kurabilmek için de gerekli olabilmektedir. Bunun ötesinde, İran ve Irak'taki ters gelişmelere karşı, Washington'un kurmak istediği, Kiyef-Ankara-Kahire ekseni tutmayınca, Ankara-Tel Aviv bağı şimdilik tek seçenek olarak kalmıştır.




Emperyalizmin bu parazitik yayılmasına, Türkiye'de tekabül eden "Tit" adını verdiğim sektörler toplululuğudur; politik olarak tek sektör saymakta hiçbir sakınca görmüyorum. Turizm-İnşaat-Tekstil sektörlerini içine alan bu ekonomi-politik-amalgam, ülkemizdeki bütün kanların ve iltihabın da adı olabiliyor. Azılı faşist Besim Tibuk'un turizmci ve kumarhaneler sahibi, Çillerin inşaatçı, Boyner'in tekstilci, Chp'nin tümüyle bir inşaat sektörü parti olması, ülkücü katillerin tekstil ve inşaat sektöründe yuvalanması, Çağlar'in tekstilci olması, bunların çoğunun kirli para temizleme kazanları olan bankalar ve bankacıların da televizyon kanallarına sahiplik etmeleri, ülkücü katil Çatlı'nın bir kurupye ile birlikte ölmesi Fransa'da faşist Front National'ın en çok ünlü turistik yerlerde güçlenmesi, turistik Kıbrıs Türk kesiminin, kirli para kanallarıyla ülkücü katillerin cenneti haline gelmesi, başka yerlerde ortaya çıkardığım binlerce somut gerçeklik, bir zamanlar dünya sol politikacılarının dilinin ucunda olan, "en" nitelemesiyle anlatılan, en sömürücü, en kan akıtıcı ve en cahil ekonomiyi görmemize yardım ediyor. Tablo, tamamdır.




Bu tablodan çıkan ise, bana göre çok açıktır: Dünyanın ve ülkemizin tek derdi sosyalizmin az olmasıdır. Sosyalizmi çoğaltmak ise, her yerde Amerikan diktası ile karşılaşmak ve savaşmak anlamındadır.




NOTLAR




1-"and İvan Berend, formerly President of the Hungarian Academy of Sciences, to whom I owe the concept of the Short Twentieth Century." Eric Hobsbawm, Age of Extremes, London, 1994-1996, preface.




2-Y. Küçük, Sovyetler Birliği'nde Sosyalizmin Çözülüşü, İstanbul 1991




3-Y. Küçük, Sovyetler Birliği'nde Sosyalizmin Kuruluşu 1925-1940,

İstanbul 1975-1988




4-"Etaut donne mes relatinos passees et presentes avec le service des Affaires etrangeres americain, je dois insister sur le fait que le materiel employe ici est d'origine officieusc..."




5-E. Hobsbawm, Age of Extremes, op. cit., s. 229




6-"Nato enlargement is a big mistake, possibly the biggest mistake since the end of the Second VVorld War." International Herald Tribüne, 9 Temmuz 1997, s. 10




7-"Ce sera trois, pas un de plus. C'est netre demier mot."

Le Nouvel Observateur, 3-9 Juillet 1997, s. 45




8-Mümtaz Soysal, Lobi, Hürriyet, 9 Temmuz 1997




9-Y. Küçük, Yürüyüş, Akış Yayıncılık, İstanbul 1996




10-Courrier International, 23-29 Janvier, 1997




11-Challenges Mensuel, Juillet-Aout 1997




12-Hürriyet, 14 Temmuz 1997, s. 7




(*)
Yalçın Küçük – Sol Marksizm

Akış Yayıncılık - 1998

Ekleyen: Alptekin Şimşek


--------------------------------------------------------------------------------
http://www.yalcinkucuk.net/index.php?mod=article&cat=Makaleler&article=9&page_order=1&act=print

.........

Alıntı yapmak pek adetim değildir ama, Yalçın küçük olmadan bu başlık eksik kalır diye düşündüm. Eee kambersiz düğün olmazmış.


Bu arada Cumhuriyet gazetesinde Turan Dursun ile İlhan Selçuk arasında bir şikaet mevzuu var ama anlayamadım hocanın yazısından. Bilen var mı nedir konu?

Selamlar

meaculpa
25-02-2008, 03:48
“Ulusları baskı altında tutma politikası, onları *bölme politikasıdır. Ayrıca bu, halkların bilincini sistemli olarak *yozlaştırma politikasıdır.”

-V.I.Lenin “Ulusal Hakeşitliği” Bütün Eserleri C. 20 S. 239 (1)

Ne diyeyim ki ben şimdi kültürel asimilasyon adına... Elebtte cok sey var bıktık usandık artık gercekleri anlatmaya çalışmaktan ama dogmaları yıkmak ne yazıkki cok zor.

Asimilasyon: kültürel "silahsızlandırma"

Asimilasyonun ilk ve belki de en “kaba” halkası, cumhuriyetin ilk yıllarında, M. Kemal’in *bilimadamlarına (zira tamamı erkekti!) hazırlattığı Güneş-Dil Teorisi’dir. Bilindiği gibi, ancak *parodi sayılabilecek bu “bilimsel çalışma”, dilbilim alanının bütün bir tarihsel birikimini “yalan” ilan ederek genel olarak bir dizi dilin kökeninde Türkçenin bulunduğunu, özel olarak ise Kürt dilinin Türkçenin bir lehçesi olduğunu *kanıtlamak üzere geliştirilmişti.
Bu teori elbette ilerleyen yıllarda Genelkurmay Yayınları’nda, “Kürt” kelimesinin etimolojisini ve dolayısıyla “Kürt” diye bilinen halkı, karda yürürken “Kart-Kurt” sesleri çıkaran ve bu yüzden “Kürt” adı verilen “Dağ Türkleri” olarak açıklanması gibi son derece özgün yerel katkılarla zenginleşecektir. Yerel diyoruz, zira bu tür tez ve yöntemlerin “evrensel” anlamda telif hakkı ABD’ne aittir. Elbette güdümlü “bilim” çevreleri ve üniversitelerin desteğiyle geliştirilmiş olan, ama asıl kaynağı Pentagon olan “Etnik Ayaklanmaları Bastırma Yöntemleri” ne dayanarak, Türkiye’de Özel Kuvvetler Komutanlığı tarafından oluşturulan “Psikolojik Karşı Savaş Stratejisi”nin “Öncelikli Hedefleri” arasında yer alan şu maddeyi anımsamak gerek:

“Milli birlik ve başarılar, milli örf ve adetler ve vatanseverlik konuları üzerinde durarak kültürel faaliyetleri arttırmak” (“Komando ve Özel Harp Muhtırası”-Kara Kuvvetleri Komutanlığı Yayınları-1966-) *(4)

Sözkonusu “kültürel faaliyetler” kimileyin küskün aşiretlerin “barıştırılmasında” Türk askerinin önayak olması, Kürt çocuklarının toplu sünnetinde “Mehmetçiğin” kirve yapılması, bölge halkının düğünlerinde komutanların “halk”la halaya durması, Kürt çocuklarının tatillerde “medeniyet göstermek” için *İstanbul, Ankara gibi metropollerde *her türlü konaklama ve maddi harcamaların askeri yetkililerce *karşılandığı gezilere götürülmesi gibi doğrudan “askeri erkan” tarafından yürütülmektedir. Kimileyin ise Güneydoğu’da kardeş okul seçip kitap-defter gönderilmesi, kimsesiz Kürt çocuklarının Batılı “Beyaz Türkler” tarafından evlat edinilmesi, çeşitli festivaller (bakınız Efes Pilsen Blues Festivali), konserler düzenlenmesi gibi “sivil” kişiler ya da kurumlar tarafından *düzenlenmektedir. Bu “kültürel faaliyetler”in aralarındaki küçük farklılıklara rağmen asıl amacı, bir *bütün olarak Kürt halkını ülkesiyle, Türk milletiyle, devletiyle yakınlaştırmak, örneğin aralarında “Tamam, güzel, blues dinliyoruz ama, neden hala bir dolu insan kendi şarkılarımızı dinlediğinde “yardım yataklık”tan 3 yıl 9 ay ceza alıyor” diyen bazı aykırı uçları terbiye etmek. Terbiye edilmemekte direnenleri, karakollarda, ya da “bağımsız yargı”da, nelerin beklediğini bilmem hatırlatmak gerekir mi?


Sözde Türkiye’ye demokrasi getirecek olan AB’ye yaranma amacıyla birbiri ardına çıkarılan Uyum Paketleri’ne rağmen Kürt Dili Kursları’na “Kapınız 5 cm dar”, “yangın merdiveniniz eski”, “sıhhi şartlar uygun değil” gibi gerekçelerle aylardır yasal izin verilmemesi, “anadilde eğitim” isteyen üniversiteli gençlerin hala yurtlarından ve üniversitelerinden uzaklaştırılması-atılması, ailelerin çocuklarına Kürtçe isim koyamaması, halkın oylarıyla seçilmiş yerel yönetimlerde bile X,W, Q harflerini içeren kelimelerin kullanılamaması gibi onlarca hatta yüzlerce örnek daha sayılabilir.

Popüler kültür: asimilasyonun en etkili "silah"ı

Bir asimilasyon aracı olarak, burjuva kültürünün ve bir yanıyla onun dolayımı ile de burjuva ahlakının taşıyıcısı ve yaygınlaştırıcısı olan ve özellikle küreselleşme çağının ileri teknolojisi ve kitle iletişim araçlarının gelişkinliği ile giderek daha da güçlü bir silah haline gelen popüler kültür, ele aldığımız sorun bağlamında bir ulusun, yani Kürt ulusunun *dilinden başlayarak geleneklerini, ortak alışkanlıklarını, folklorunu, ama esas olarak tarihten, özellikle yakın tarihten gelen dayanışma ve mücadele kültürünü kırmaya, yok etmeye *yönelmiştir. Elbette komplo teorisyenleri gibi, Kürt kültürüne yönelik bütün popüler kültür hamlelerinin bilinçli ve merkezi bir noktadan yürütüldüğünü söyleyecek değiliz, ancak özellikle son aylarda ardı ardına yer alan bazı gelişmelerin rastlantı olmadığını saptamak yerinde olacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Doğan Medya Grubu’nun televizyon kanalı Kanal D’de, Hülya Avşar’ın programında genç bir Kürt kadını Aynur bir şarkı söylüyor, “şov”un evsahibesi başta olmak üzere, orada bulunan herkes coşuyor, halay çekiyor, “eğleniyor”, hatta Hülya Avşar (ne de olsa Kürt asıllı ya!) hafifçe gözü yaşlı duygulanıyor. Buraya kadar bir sorun yok. Zira henüz Ekim ayında Türkiye’ye ilk kez gelen ve Batman’da 300.000 kişiye, daha sonra İstanbul’da onbinlere konser veren Ciwan Haco’yu burjuva medyası ve özellikle Doğan Grubu gazeteleri, televizyonu *yerlere, göklere sığdıramamıştı. Yine aynı Hülya Avşar aynı programa Ciwan Haco’yu da çıkarmış, iltifatlara boğmuştu. Kabul etmek gerekir ki sermayenin *kültürel asimilasyon çizgisi için önemli bir adım idi. Bir de Haco’nun Batı enstrümanlarına dayalı müziği ve yurtdışında da etkili olan şöhreti eklenince gayet anlaşılabilir bir durum. Ancak Aynur’un şarkısı öyle herhangi bir şarkıya benzemiyor. Şöyle diyor sözü ve düzenlemesi Şivan Perwer’e ait ve uzun bir süredir Kürtlerin, özellikle Kürt kadınlarının mücadele şarkısı-marşı haline gelmiş olan şarkı:

“Keçe em dıxwazın bı mera warın şevwre/Dılo em dıxwazın bı mera werin cenge /Haye haye em keçike kurdanın /Şerin em şengin em heviya merdanın/Haye haye em kulilke kurdanın/Derde nezana berbendi serhıldanın” Yani: “Kızlar biz istiyoruz ki bizimle savaşa gelin/ Kızlar biz istiyoruz ki bizimle aydınlığa *gelin/Evet biz Kürt kızıyız/Aslanız canlıyız erkeklerin umuduyuz/Evet biz Kürtlerin çiçeğiyiz/Cahillerin derdinden başkaldırdık.”

Yani “normal” koşullarda ortada, ya TCK 169 (“yardım ve yataklık”), ya da 312/2, (“Halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek”) ya da Terörle Mücadele Kanunu’nun ilgili maddelerinde tarif edilen bir suç sözkonusu. Ama korkmayın, artık devrede Hülya Avşar var, Kanal D var, Doğan grubu var. Bu iddialı çıkış sermayenin asimilasyon politikasının, hadi onların terimiyle söyleyelim yeni *“trend”ini müjdeliyor: popülerleştirmek, sıradanlaştırmak, keyifli, eğlenceli hale getirerek içini boşaltmak ve o haliyle sahiplenmek. Medyanın popüler ikonu, hatta artık kendi dergisi, ticari işletmeleri olan hatırı sayılır sermayedar Hülya Avşar *sulugözlü haliyle halay çekerken Kürt kadınlarına tecavüz ediliyormuş, Kürtler karakollara, cezaevlerine, F Tiplerine tıkılıyormuş, yargısız infazlarda öldürülüyormuş, ne gam!

Artık sadece, bütün televizyon dizilerinde çaycı, kapıcı, temizlikçi gibi “kötü” rollerde oynayan, kötü Türkçeleri ile alay edilen cahil, yeteneksiz, zavallı, ezik Kürt kadınları ve adamları, ya da mafya ve suç örgütlerinin üyesi olan zalim Kürtler yok, bunların yanında sistemin kabul ettiği, “saygı duyduğu”, “takdir ettiği” başarılı Kürtler de var. Yani, artık herhangi bir “siyasi” talebi olmayan, farklı bir “görüş” bildirmeyen, “Türkiye”ye saygılı, “şov”lara çıkmaya hazır “elit”ler, “başarılı” Kürtler *medyada ve dolayısıyla sistemin herhangi bir platformunda rahatlıkla yer bulabilir, hatta “baş tacı” edilebilirler.

Bunun içindir ki Kürtlerin yayınlarında “Ben halkımın sanatçısıyım” diyen ve onlarca “siyasi” parçası, yukarıda anılan Şivan Perwer şarkısı gibi neredeyse marş haline gelmiş, 23 yılını doğrudan ya da dolaylı olarak siyasi nedenlerle sürgünde geçirmiş Ciwan Haco Milliyet gazetesine verdiği röportajda “Ben politik şarkıcı değilim”, Tempo dergisindeki söyleşide “İdeolojileri sevmiyorum” diyor. Onuruna verilen ve Kürt ve Türk elitlerinin birlikte katıldığı kokteylde kürsüden “Türkiye’ye iyilikler dilerim” sözlerini söylüyor. Türkiye’de ilk olarak, yoz kültürün en popüler figürü Hülya Avşar’ın şov programına çıkıyor, “Şarkılarımın “club”larda çalınmasını isterim” diyor.

Bunun içindir ki, ne yazık ki Kürtlerin ve solcuların sanatçılığına soyunan, Tarık Akan’ın herhalde kendisine verdiği rolden dolayı duyduğu minnettarlık hislerinin sarhoşluğu nedeniyle devrimci Yılmaz Güney’le karşılaştırma gafletinde bulunduğu Yılmaz Erdoğan, neredeyse sadece Kürtlerin yaşadığı, sadece Kürt dilinin konuşulduğu bir coğrafyada çektiği filmine (“Vizontele Tuuba”) bir tek Kürtçe sözcük koymuyor. Kürtlüğünden utanırcasına, filminde, orada başka bir kültürü olan, başka bir yaşam biçimi olan bir halkın varlığını ima dahi etmiyor. Mehmet Ağar’ın yakın arkadaşı ve her yerde milliyetçiliğiyle öğünen Fatih Terim’e şiirler düzen, Beyaz Türklerin sosyetesinin gözde “yaramaz çocuğu”, “manken avcısı” Yılmaz Erdoğan, yine aynı filmde bütün Kürt devrimcilerini sadece sevgili peşinde koşan, yağcı, korkak, birbirini döven karikatürize tiplemeler olarak ele alıyor, “numune” olsun *diye bile, filmine bir tek “sağlıklı” solcu kişilik koymuyor. O yüzden *de bütün burjuva medyasının sevgilisi oluyor, önündeki kapılar açılıyor, iltifatlara boğuluyor.

Tüm bu bilgilerin ışıgında evet bir asimilasyon var ve bu asimilasyon kime diyebiliyormuyuz hala? Kürtler sizin tabirinizle loyloy derken bile bu asimilasyona maruz kalan taraf hemde sistematik yürütülen ve cumhuriyetin ilk kuruldugu günden bu yana devam eden asimilasyon programlarıyla. Belgelerle kanıtlanan bir gercegi bile yok sayıyorsunuz bunun yanında yıllarca bu topraklarda başka bir dil bilmeyen halka konuştuğu dili, kültürünü yaşatmaya calıştığı şarkılarını bile yasaklamaktan geri durmuyor hala kalkıp asimilasyon varsa bu da Türklere yöneltilmiştir diyebiliyorsunuz.
Herhalde dünya üzerinde bu kadar dirençli bir başka halk olamazdı işte hesapların tutmamasının nedenide bu oldu.

Kürt halkı adına yöneltilen bütün sucların faili devlet asimilasyon politikalarıdır. İster kabul edin ister etmeyin hırsızı suclamadan evvelde hırsızı o duruma getireni düşünmeyi önemseyin.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *( Not: Yazı Şiar rişvanoglu kaynaklıdır)

vgm.1
25-02-2008, 12:18
“Ulusları baskı altında tutma politikası, onları *bölme politikasıdır. Ayrıca bu, halkların bilincini sistemli olarak *yozlaştırma politikasıdır.”

-V.I.Lenin “Ulusal Hakeşitliği” Bütün Eserleri C. 20 S. 239 (1)


Ondan zaten SSCB de herkes ayrılıp devlet kurabilmiştir.

Sevgili meaculpa;

Ben anlatamıyorum kabul, demek istediğimi en açık şekliyle yazayım.

Asimilasyon politikaları uygulanmak istemiştir burada bir tartışma yok. Benim vurgulamak istediğim bu hiçbir zaman başarılı olmamıştır, başarılıda olamazdı çünkü TC bu güce hiçbir zaman sahip değildi ve olmadı. Bu nedenle zaten olmamış, sadece deneme aşamalarında kalmış politikalar yüzünden kürt sorunu çıkmış demek yanlıştır. Bana komik gelende, bunu bu kadar ciddiye alıyor olmanızdır.

Bu Afganistan'ın Mars'ta koloni kuracağını açıklaması gibi bir şeydir. Eee bende buna güler geçerim.
Tartışmalımıyım sizce. Bunun bile olabilirliği daha fazladır.

Selamlar.

sahin
25-02-2008, 14:01
Yazıları okuyunca gerçekten hayretler içinde kalıyorum. Ne yani şimdi dizilerde kürtler çaycı, kapıcı, hizmetçi gibi rollerde oynatıldığı, tv ve radyolarda iki tane kürtçe şarkı söylenmedi diyemi *PKK dağa çıktı. 25 yıldır süren bu süreç iki şarkı yüzünden mi yaşandı ? Buradaki kürt arkadaşlar yıllardır olduğu gibi samimi değiller. Niyetlerini isteklerini açık açık söylemiyorlar. Burada arkadaşların belirttiği konular *şeriatçıların din elden gidiyor safsatası gibi birşey. Elli yaşıma merdiven dayadım bugüne kadar kimseye camiye gitmemesi için baskı yapıldığını görmedim. Uyanık memurum işçi arkadaşım cumayı bahane eder erken mesaiden kaytarır hkimseye laf edilmemiştir. Her türlü tarikatı kurabilirsin devrim yasalarına aykırı kıyafetlerle sokaklarda cirit atarsın ibadeti istediğin şekilde yaparsın ama dokunduğun zaman başlarlar yaygaraya din elden gidiyor. Forumdaki kürt ve yandaş arkadaşların yazılarına bakıyorum yok kültür asimilasyonu yok baskı şiddet işkence sanarsınız sadece onlara yapılıyor. F tiplerini bile onlar doldurmuş. Bırakın bunları gerçek niyetinizi söyleyin... Bugüne kadar bölgeye devletin yaptığı yardımları yatırımları önceki yazılarında dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Bölgenin uyanıkları kendi vatandaşına ihanet edip bu yardımları kendine sermaye yaptıysa yapılacak yatırımları sabote etti ise devletin bunda suçu ne ? PKK davasında samimi ise yıllardır her türlü kaçakcılık, uyuşturucudan kazandığı para ile silah alıp devletin polisini, askerini ve sivilini vuracağına bölgede okullar, sağlık birimleri ve fabrikalar kursaydı. 25 sene içinde kaç okul kaç hastane kaç fabrika yapılırdı bir hesap edin bakalım. Ağalar, şeyhler, milletvekilleri gibi onlarda davalarında samimi değiller amaç sadece duygusal kendi küplerini doldurmak. Yazılarımda dediğim gibi olan zavallı kürt halkına oluyor. Kürt halkına düşen kendisini kendi oyunlarına alet edip kullanan bu parazitleri kendisinin temizlemesidir.

metalheart
25-02-2008, 14:13
nüfus kontrolü nerde meaculpa???
devlet hem asimilasyon yapıcak hemde bırakıcak istedikleri gibi sürüyle çocuk yapacaklar???
önce feodal ağalara kulluk edilmeyeceği öğrenip ondan sonra haklar savunulsun...
ağa rejimiyle milletvekili seçilip kadından sorumlu bakan olup 3 5 karısı sürüyle çocuğu olan bakanlar çıktı doğudan..

şahinin dediği gibi gerçek niyetinizi söyleyin bilelim..

metalheart
25-02-2008, 14:32
arada ordan burdan alıntı yaparken stalinden de bahsetsen fena olmaz ???

sahin
25-02-2008, 14:32
Bölge halkının sözde liderleri, önderleri *samimi bir şekilde bugüne kadar gerçek niyetlerini itiraf etmemiştir etmeyecektir.

Bugünde bu forumda arkadaşların söylemesini beklemeyin. Şimdi uzunca bir yazı gelir ama içinde gerçek niyeti bulamazsınız.

Asimilasyon var diyorsunuz, her dönem seçtiğiniz milletvekillerini meclise gönderiyorsunuz, hatta içinden bakanlar çıkarabiliyorsunuz hatta hatta içlerinden başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı bile yapanlar var bu nasıl asimilasyon....

vgm.1
25-02-2008, 14:34
" *Bugüne kadar bölgeye devletin yaptığı yardımları yatırımları önceki yazılarında dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Bölgenin uyanıkları kendi vatandaşına ihanet edip bu yardımları kendine sermaye yaptıysa yapılacak yatırımları sabote etti ise devletin bunda suçu ne ? PKK davasında samimi ise yıllardır her türlü kaçakcılık, uyuşturucudan kazandığı para ile silah alıp devletin polisini, askerini ve sivilini vuracağına bölgede okullar, sağlık birimleri ve fabrikalar kursaydı. 25 sene içinde kaç okul kaç hastane kaç fabrika yapılırdı bir hesap edin bakalım. Ağalar, şeyhler, milletvekilleri gibi onlarda davalarında samimi değiller amaç sadece duygusal kendi küplerini doldurmak. Yazılarımda dediğim gibi olan zavallı kürt halkına oluyor. Kürt halkına düşen kendisini kendi oyunlarına alet edip kullanan bu parazitleri kendisinin temizlemesidir." sahin

İşin gerçeği de budur. Sen kendinden olmaya herkese savaş ilan et, sivil halkı hedef al, çocukları hedef al, çocukları canlı kalkan yap *kuyruğun sıkıştımı da yandım allah diye yaygarayı bas, bu tiksinti uyandırıyor. Bunlar tipik Ortadoğulu Arap kurnazlıklarıdır korkak ve iğrenç yöntemlerdir.

İlkesizlik Kürt politikalarının her yerine nüfuz etmiştir, türbana destek veren DTP'ye nasıl bakacağız samimidirler mi diyeceğiz. DTP şeriatçılarlada, nazilerlede işbirliği yapar.

Selamlar.

meaculpa
25-02-2008, 15:20
Arkadaşlar kısır bir döngü içerisine giren yazılarımızdan haz almamakla beraber asıl niyetimin ne oldugunu acıklamaya da yeltenmeyecegim ve bu konu adına yazılarımı devam ettirmeme luzumu içine girmiş bulunmaktayım çünkü daha evvelde dile getirdim. Pkk ve onun silahlı mucadelesini savunmuyor aynı zamanda Kürt halkına dayatılan bu imha plitikalarını da görmezden gelmiyorum. Bir sonuca varmak için önce kimlerin neler yaşadığını anlamak ve anlatmaktı benim çabam ve bunların ışıgında bundan sonra atılacak adımlarda yapılan yanlışların tekkerrrür etmemesi gerektiğini vurgulamaktı. Fakat gördügüm kadarıyla " niyetin ne açık söyle " modunda yaftalamaya hazır fikirlerle muhakeme edebilmek zor ve anlamsız.

meaculpa
25-02-2008, 15:23
arada ordan burdan alıntı yaparken stalinden de bahsetsen fena olmaz ???

Benimle bu şekilde bir uslupla konuşmaktan sizi men ediyorum sayın metalheart! Hala sayın diyebiliyorsam siz de bir kez daha düşünün. Anlamak istediginiz bir sey varsa bunu daha pozitif bir dille sorabilir eger o yetiye sahip degilseniz ise de muhatap kabul edilmeyeceginizi bilmenizi isterim.

metalheart
25-02-2008, 16:11
yazılanlar alıntı değil mi?
saygınlık ''sayın'' demekle kazanılmadığı gibi. dememekle de kaybedilmez...

amacınız kürt halkının haklarını korumaksa gösterdiğiniz alıntı öğretilerin de devamını da söyleyin..

ayrıca yanlış devlet politikalarını eleştirirken de tarafsız olun..
ülkede ezilen mağdur olan yalnız etnik kesimler değil vatandaşların çoğunluğudur.

muhatap alıp almamak kendi tercihinizdir...
yetimin de yeterli olup olmadığı beni bağlar...

vgm.1
25-02-2008, 17:28
"ülkede ezilen mağdur olan yalnız etnik kesimler değil vatandaşların çoğunluğudur. " metalheart

Meselenin özü budur, ama sol sapmalar işi etnisiteye vardırarak mücadele eksenini, aslolan anti-emperyalist mücadeleden saptırmaya çalışıyorlar.

Maşa derken kastımda budur.

Selamlar.

aydoe
25-02-2008, 17:59
Türkiye halkının ırk bütünlüğü yoktur.Türkiye Cumhuriyeti ,Osmanlının küllerinden yaratılmıştır ve imparatorluğun egemenliğindeki tüm ırklara mensup insanlardan teşekkül etmiştir.
Çoğumuzun genetiği karışmıştır.Bu çağda saf ırk kalmadığı gibi ırkçılığa dayalı ideolojilerin de yeri yoktur.
Türkiye'de %10 şoven Türk milliyetçisi,%4 şoven Kürt milliyetçisi mevcuttur. * * * * * * * * * * * * * * *Halkın % 86'sı ise yalnızca vatandaştır.
Kürtler'de bu ülkenin vatandaşıdır.Ülke geneline yayılmışlardır.Hızla çoğalmakta ve metropollerde hakimiyet kurmaya başlamışlardır.
Pkk'nın solla ilgisi kalmamıştır.Kürt ayrılıkçı hareketidir.
1984'te Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla silahlı propagandayı başlatan Pkk'dır.
Türkiye üzerine oynanan oyunun bir parçası olmuş ve dış güçler tarafından desteklenmişlerdir.
Her devletin varoluşunu sürdürmek ve toprak bütünlüğünü korumak için meşru müdafa hakkı vardır.
İktidar namlunun ucundadır.Bağımsızlık isteyenler bedelini öder.
Ya bağımsızlık kazanır, ya da ölür.

boragözen
25-02-2008, 18:51
Kürt milliyetçiliğinin Kürt fodal düzeni tarafından yaratıldığını ;zaman zaman isyan ettiğini niye gözardı ediyoruz.

Neden MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİMİN tamamlanması gerektiğini tüm ortaçağ ilişkilerini tasfiye etmek gerektiğini kabullenemiyoruz.

Ve de en önemlisi EMPERYALİZMLE KOLKOLA ONUN KUCAĞINDA BİR BAĞIMSIZLIK-DEMOKRASİ OLMAYACAĞINI?

Bu zamanda ulus devleti savunmak tüm etnik grupların çıkarınadır.



"Turkiye'deki olaylari yakindan izliyorum. Umarim ve dilerim ki, sizin oradaki Kürt Hareketi, Yankee'nin (ABD'nin) petrol bekcisi olmaz. Ancak, gordugum kadariyla bunlar ABD'ye bagimli, ABD'nin konrolunde hareket ediyorlar. Kurtlerin hareketi bagimsizlik degil, ABD'ye bagimliliktir. "

1997 yilinda Istanbul'da yapilan HABITAT toplantisinda Fidel Castro'nun Istanbul'a gelmesinden sonra Yeni Yuzyil gazetesinde Jale Ozgenturk ile yaptigi soylesi