haci
02-12-2004, 20:27
İnsanların bir çoğu geç ölürler. Bazıları da erken.
İnsanlar zamanında ölme doktrinine alışık değillerdir.
Zamanında öl!
Zamanında ölmeyi öğretiyordu, Zerdüşt...
Zamanında yaşayamayan nasıl olur da zamanında ölürdü?
Herkes ölmeyi önemli kabul ediyor ama, ölüm bir festival değildir.
Zerdüşt böyle diyordu.........
Hilmi Bey zamanında yaşamamıştı. Yaşamını tamamlayıp, ikmal ettiği de söylenemezdi. Daha kırkına yeni girmişti. Ailesi ile birlikte çok küçükken Bulgaristan''dan kovulmuşlar, Adana''da yerleşmeye zorlanmışlardı. Oradaki arazilerine karşılık kendilerine, Türkiye''yi terkeden bir Ermeni aileden kalan bir ev ve bir kaç arsa verilmişti. Onlara asla sahip olamadı, Hilmi Bey. Kocasını kaybeden Ermeni kadın Türkiye''ye geri dönmüş ve topraklarını geri istemişti. Zaman hiç de iyi bir zaman değildi. Bütün bu aksaklıklara rağmen, hali vakti yerinde idi. Sağda solda başka arsaları ve yazlıkları vardı.
Yaşamı oldukca şansız geçmişti, Hilmi Bey''in. Başına gelmedik kalmamıştı. Beş çocuğu olmuş, ikisi ölmüştü. Hayatında iyi haber aldığını hatırlamazdı. En son aldığı haber de kötülerden biriydi. Boğazında habis bir ur olduğu söylenmişti. Ölebilirdi.
Önce Ankara''ya gitti, Hilmi Bey. Sonra İstanbul''a. Paraya önem veren biri değildi. Para sağlık satın alamazsa, başka ne satın alabilirdi? Almanya''ya uçtu ardından. Oradan Amerika''ya geçti. Hastalığının bir çaresi olmalıydı. Herhangi bir şekilde tedavi edilebilmeliydi! Yoksa ünlü doktorların eğitim görüp, pratik ettiği büyük ve görkemli hastahane ve üniversitelere ne gerek vardı? Ankara ve İstanbul’da doktor doktor dolaştı, HilmiBey. Daha sonra da Almanya ve Amerika''da. Binlerce, onbinlerce dolar harcadı. Her ne kadar yaşamı şansız ve trajedilerle dolu geçti ise de Hilmi Bey''in, ona çok bağlı biriydi. Çocuklarına, arkadaşlarına, dost, ahbap ve akrabalarına çok düşkündü. Onlardan erken ayrılmak istemiyordu. Yaşam mücadelesi yaptığını biliyordu. Mutlaka kazanmalıydı. Yaşama hırsı ve arzusu bütün benliğini sarmıstı. O müthiş içgüdü Hilmi Bey''i kendine esir etmişti. Onu esir eden yalnız yaşama içgüdüsü müydü? Doktor,hastahane ve her türlü tıp erbabına da esir düşmemiş miydi? Onların oyuncağı olmamış mıydı? Ne dedilerse, ne tavsiye ettilerse yapmıştı. Denemediği tedavi şekli kalmamıştı. Kocakarı ilaçlarına bile baş vurmuştu. Yaşamak için her şeyi denemişti ve daha da denemeye hazırdı. Daha başka ne yapabilirdi? Bütün amacı artık bir süre için bile olsa, ağrısız, sızısız yaşayabilmekti. Bütün istediği özgür irade ve gururla yaşayacağı beş-on yıl daha idi.
Her doktorun kafasından farklı bir ses çıkıyor, her hastahane hastalığına değişik tedavi yöntemleri uygulamada israr ediyordu. Ne yapacağını, ne edeceğini şaşırmıştı, Hilmi Bey. Özgür bir insan mıydı, yoksa bir köle mi? Emin değildi!
Artık ünlü doktorlardan, büyük ve görkemli hastahanelerden nefret etmeye başlamıştı. Derdine şifa bulacaga benzemiyorlardı. Parasını almaktan ise hiç çekinmiyorlardı. Servetinin büyük bir kısmını şifa bulmak umudu ile harcamıştı. Sonunda döndü geldi, Adana''ya. Yapacağı fazla bir şey kalmamıştı. Tedavi olmuştu, olabileceği kadar. Kendini kaderin akışına terketmekten başka ne yapabilirdi? Sonunda akibeti ile baş başa kalmıştı.....
Bir süre durumu değişmedi, Hilmi Bey’in. Ne kötü idi, ne de iyi.... Sonra sağlığı yavaş yavaş bozulmaya başladı. Ses kısıklığı ve ağrıları, kilo kaybı ve iştahsızlık izledi. Yaşama gücünü yitirmeye başladığını hissediyordu. Kendisine, artık yapacak birşey kalmadı, denmişti. Ölümü beklemekten başka çaresi yoktu. Öyle yaptı, Hilmi Bey. Ölüm döşeğine uzandı.
Zamanla iştahı daha da azaldı. Ağrıları giderek arttı. Sonunda bir deri, bir kemik kaldı. Ziyaretcileri azalmıştı. Kimse onu o halde görmek istemiyordu. Ne biçim arkadaşmış onlar, diyordu, Hilmi Bey. Ben onlar için ölmek istemiyordum. Onlar beni görmek istemiyorlar. Belli ki, ölümden korkuyorlar.. Hiç mi görmediler ölen birini?
Kızkardeşi başını beklemeye gelmişti. Güçlü, kuvvetli bir kadındı. Karısı ise, beceriksizin tekiydi. Onun salim akılla ölmesini bekleyecekti başında, kızkardeşi. Ölümün de salimi olur muydu? Olurdu, kızkardeşine göre. Canı Allah verirdi, istediği gibi ve ancak O, geri alalabilirdi! Hilmi Bey''e bıraksalardı, çoktan öldürmüştü kendini. Hür ölümü yeğlerdi. Ama buna asla izin veremezdi, kızkardeşi. Ölüm usulüne göre ölünmeliydi. Salim kafa ile ölmeliydi, Hilmi Bey. Bir çılgınlık yapmasına asla izin veremezdi.
Arada bir yatağın ucuna otururdu, Hilmi Bey. Kızkardeşi de köşedeki sandalyeye ilişir ve sürekli olarak onu gözlerdi. Bütün gereksinimlerini karşılardi. Çok iyi bir kardeşti. Yedirip, içirirdi onu...Yıkardı, temizlerdi. Öperdi arada bir, okşardı. Sırtına,boynuna, ağrıyan, sızlayan yerlerine masajlar yapardı. Ona kendi umutsuluğunu ve üzüntüsünü belli etmezdi. Allah''dan umut kesilmez, derdi. Ondan hep göz yaşlarını saklardı. İçi kan ağlasa da, Hilmi Bey''in yüzüne karşı gülümserdi. Odadan ayrıldığı kısa anlarda ise, hep ağlardı. Bazan, hıçkıra hıçkıra.. Onsuz boş zamanlarını ağlamakla geçirirdi. Tuvalete bile gitse, önce Hilmi Bey''in karısını onun karşısına oturtur, öyle giderdi. O''nun yalnız kalmasına izin vermezdi. Kendisine zarar verecek, Allah''ın emirlerine karşı gelecek, salim kafayla ölemeyecek, diye korkardı. Cennete gidemeyecek, diye.........
Zaten Himi Bey''in cennete gitmekten başka hiç bir umudu kalmamıştı. Ağrılara tahammül etmekte zorluk çekiyordu. Kızkardeşi onun adına morfini reddetmişti... Salim kafa ile ölmeyi önlüyordu, morfin. Kimbilir ne hayallere dalacak,ne garip rüyalar görecekti. Onlar Hilmi Bey''in cennete gitmesini tehlikeye sokabilirdi. Ağrı çekmek, cennete gitmek uğruna ödeyeceği küçük bir fiyattı, kızkardeşine göre. Zamanla bu fiyatın giderek artacağını hiç biri hesaba katmamıştı.
Kanser boyundan yukarı doğru tırmanmaya başlamış, ağız içine yayılmış, dilini tutmuş ve bölgedeki sinirleri pençesine almıştı. Artık katı yiyecekleri ağzına alamıyordu. Yoğurt gibi, sütlaç gibi sıvı yiyeceklerle idare etmeye çalışıyordu. Zaten hemen doyuyordu. En fazla birkaç lokma ve yudumdu, her seferinde boğazından geçen. İştahı çok azdı. Derin bir depresyonda idi. Buz onu çok rahatlatıyordu. Devamlı olarak ağzında bir buz parçasi buludururdu. Hem susuzluğunu giderirdi buz, hem de ağrılarını azaltırdı. Arada bir dondurma da iyi gelirdi. İyice zayıflamiş, kaşektik bir duruma düşmüştü. Kendini son derece halsiz, dermansız hissediyordu. Korkunç ağrılar içinde inim inim inliyordu. Biraz daha beklese, özgör ölüme kavuşamayacaktı. Kanser kafa tasını alttan kemirmeye ve yukarıya, beynine doğru ilerlemeye başlamıştı. Ağrının şiddetini tarife olanak yoktu. Eline geçecek ilk firsatta kendini öldürmeli, özgür ölüme kavuşmalıydı. Ölümü hür olmalıydı. Çok çekmişti; hastalığından, doktorlardan, hastahanelerden. Onlardan nefret ediyordu. Sahte umutlar vadederek, özgürlüğünü, onurunu çalmışlardı ondan. Yalnız parasını değil. Sözlerinden hiç birini tutmamışlardı. Her verdikleri söz yalandı. Evet, ellerinde oyuncak olmuştu belki ama, artık buna izin vermeyecekti. Özgür ölümü istiyordu. Hür olarak ölmeyi.... İstediği anda, istediği şekilde..... Bunun da giderek güçleşmeye başladıgının farkındaydı.
Bütün bu düşüncelerine rağmen, özgür ölümü hak edip, etmediğine de pek emin değildi. Belki de etmemişti! Çünkü özgür ölmeyi değil, özgür yaşamayı yeğlemişti. Özgür yaşam, özgür ölümle bağdaşır mıydı? Yaşamda israr edip, ölüme karşı cephe alması gerekmez miydi? Belki de hala yaşamaya çalışmalı ve yaşam kavgasına devam etmeliydi. Özgür ölümü hak etmemişti. Özgür ölmemeliydi! Bu kararıyla sanki kendisini cezalandiriyordu.. Ama nasıl olsa ölmeyecek miydi? İstese de ölecekti, istemese de! Kendi özgür iradesi ile veya Allah''ın iradesi ile...Ne farkederdi. Allah''a nasıl karşı gelebilirdi? Bu ne kadar büyük bir günahtı!
Kızkardeşi kendisine morfin bile verilmesine izin vermiyordu. Kızkardeşinin kendini çok sevdiğini biliyordu ama, din ve Allah adına bile olsa, bu kadar kontrola tahammül edemiyordu. Evet! Özgür ölümü hak etmemişti belki ama, başka çaresi de kalmamıştı. Hak etmediği bir ölüme bugün karar veremezse, bir daha ulaşamayacağını biliyordu. Yarın artık belki de yerinden bile kımıldayamayacaktı. Yarın için özgür ölüm söz konusu olamayabilirdi. Tek bir şansi vardı. Onu da bugün, bu akşam, ya kullanabilirdi, ya da kullanamaz ve kızkardeşinin inançlarının esiri olarak korkunç acılar içinde birkaç gün daha yaşayarak, ölürdü. Özgür ölüm düşüncesi bile onda ağrılarının azalmasına neden olmuştu. Ne ilginç, diye aklından geçirdi. Özgürlükte bir tılsım mı var ne? Görünüşe göre, özgür irade her şeye kadirdi.
Başını kaldırdı. Etrafa göz attı. Kızkardeşi koltukta yorgunluktan sızmış, kalmıştı. Karısı da ortalıklarda görünmüyordu. Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Yavaşca yerinden doğruldu. Yatağın ucuna ilişti. Müthiş ağrılar içinde kıvranıyordu. Başı sürekli olarak uğulduyor ve dönüyor, ağzından durmaksızın kan geliyordu. Sonunun yakın olduğu belli idi.
Ayakları üzerinde dikilmeye çalıştı. İlk teşebbüsü başarısızlıkla sonlandı. Yatağa adeta düştü. Uzandı, dinlendi bir süre... En ufak bir çaba bile tükenmesine neden oluyordu. Özgür ölümü düşündü yattığı yerden ve bu keresinde ayakları üzerinde dikilmeyi başardı. Şimdi balkona doğru yürümesi gerekiyordu. Alt tarafı bir kac adımlıktı, gideceği yer. Atacağı beş, bilemedin, on adımdı. Hepsi o kadar... Balkonda bütün yapacağı parmaklıklara belini dayamak ve aşağı sarkmaktı... Üç kat aşağıya, sokağa düşmek başka hiçbir çabayı gerektirmiyordu....
Gün epeyi ilerlemişti. Akşam olmak üzereydi. Eline geçen bu fırsatı mutlaka değerlendirmeliydi. Titreyerek ayakları üzerinde birkaç adım attı. Evet.. Olacaktı, galiba. Başarabilecekti. Kızkardeşi baygın yatıyordu. Zorla, titreyerek birkaç adım attı ve sonunda balkona ulaştı. Hemen dayandı parmaklığa. Muradına ermişti. Artık bütün yapacağı parmaklığa yaslanıp, aşağı doğru sarkmaktı. Yer çekiminin etkisi altında sokağa çakılacaktı. Artık yaşamına her an son verebilirdi. İstediği her an...
Adana için serin bir İlkbahar akşamıydı.. Hafif bir rüzgar çıkmış, bulutsuz gökyüzünde dolunay, batmakta olan güneşin yerini almaya başlamştı. Henüz birkaç yıldızın ışımaya basladığı, açık, serin, müthiş güzel bir akşamdı......
Birden köşedeki Yen Cami''den ezan sesleri yükselmeye başladı. Onu biraz ilerdeki Tahtalı Cami''den çıkan ezan sesleri izledi. Her iki müezzini de yakından tanırdı. Yeni Cami''deki ilkokul arkadaşıydı. Deli İbo ! dedi, kendi kendine. Hala ezan okuyor.. Sesi hala güzel! Onu da çok özlemişti. Neden beni ziyarete gelmedi diye, aklından geçirdi, bir an. Fazla üzerinde durmadı. Cenaze namazını o kıldırabilirdi. Birden ağrılarının azaldığını hissetti. Parmaklığa biraz daha yaklaştı. Karnını iyice dayadı. Aşağıya, gelen geçenlere baktı. Tanıdık birilerini görmedi. Kimsenin üstüne düşmemeye çaba göstermeliydi.
Serin akşam rüzgarında bir kere daha ciğerlerini derin bir nefesle doldurdu, Hilmi Bey. İçine tatlı bir ferahlık yayıldı. Ölüm döşeğine uzandığından beri kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Gerçek özgürlüğe kavuşmuştu sonunda. Şu anda hem özgür yaşıyordu, hem de özgür ölme hakkına sahipti. Bir süre yaşadı, büyük zorluklarla tekrar kazandığı ölme özgürlüğünü, Hilmi Bey... Ne güzel şeydi şu özgürlük. Hür yaşamak ve hür ölmek.. Her şeye kendin karar verebilmek.. Ölüme bile...
İki gün daha yaşadı, Hilmi Bey.. Yatağında öldü. Ertesi gün derin bir komaya girdi ve bir daha uyanmadı. Balkonda özgürlüğünü tatdıktan sonra, bir daha ağrı çekmedi, Hilmi Bey. Salim kafayla değil belki ama, zamanında ve özgür öldüğü söylenebilir. Komaya girmeden önce kızkardeşi ile yaptığı kısa ve zor konuşmada, cenaze töreninde davul zurna çalınmasını vasiyet etmişti. Büyük zorluklarla kavuştuğu özgür ölümü kutlaması gerekiyordu...
HACI
İnsanlar zamanında ölme doktrinine alışık değillerdir.
Zamanında öl!
Zamanında ölmeyi öğretiyordu, Zerdüşt...
Zamanında yaşayamayan nasıl olur da zamanında ölürdü?
Herkes ölmeyi önemli kabul ediyor ama, ölüm bir festival değildir.
Zerdüşt böyle diyordu.........
Hilmi Bey zamanında yaşamamıştı. Yaşamını tamamlayıp, ikmal ettiği de söylenemezdi. Daha kırkına yeni girmişti. Ailesi ile birlikte çok küçükken Bulgaristan''dan kovulmuşlar, Adana''da yerleşmeye zorlanmışlardı. Oradaki arazilerine karşılık kendilerine, Türkiye''yi terkeden bir Ermeni aileden kalan bir ev ve bir kaç arsa verilmişti. Onlara asla sahip olamadı, Hilmi Bey. Kocasını kaybeden Ermeni kadın Türkiye''ye geri dönmüş ve topraklarını geri istemişti. Zaman hiç de iyi bir zaman değildi. Bütün bu aksaklıklara rağmen, hali vakti yerinde idi. Sağda solda başka arsaları ve yazlıkları vardı.
Yaşamı oldukca şansız geçmişti, Hilmi Bey''in. Başına gelmedik kalmamıştı. Beş çocuğu olmuş, ikisi ölmüştü. Hayatında iyi haber aldığını hatırlamazdı. En son aldığı haber de kötülerden biriydi. Boğazında habis bir ur olduğu söylenmişti. Ölebilirdi.
Önce Ankara''ya gitti, Hilmi Bey. Sonra İstanbul''a. Paraya önem veren biri değildi. Para sağlık satın alamazsa, başka ne satın alabilirdi? Almanya''ya uçtu ardından. Oradan Amerika''ya geçti. Hastalığının bir çaresi olmalıydı. Herhangi bir şekilde tedavi edilebilmeliydi! Yoksa ünlü doktorların eğitim görüp, pratik ettiği büyük ve görkemli hastahane ve üniversitelere ne gerek vardı? Ankara ve İstanbul’da doktor doktor dolaştı, HilmiBey. Daha sonra da Almanya ve Amerika''da. Binlerce, onbinlerce dolar harcadı. Her ne kadar yaşamı şansız ve trajedilerle dolu geçti ise de Hilmi Bey''in, ona çok bağlı biriydi. Çocuklarına, arkadaşlarına, dost, ahbap ve akrabalarına çok düşkündü. Onlardan erken ayrılmak istemiyordu. Yaşam mücadelesi yaptığını biliyordu. Mutlaka kazanmalıydı. Yaşama hırsı ve arzusu bütün benliğini sarmıstı. O müthiş içgüdü Hilmi Bey''i kendine esir etmişti. Onu esir eden yalnız yaşama içgüdüsü müydü? Doktor,hastahane ve her türlü tıp erbabına da esir düşmemiş miydi? Onların oyuncağı olmamış mıydı? Ne dedilerse, ne tavsiye ettilerse yapmıştı. Denemediği tedavi şekli kalmamıştı. Kocakarı ilaçlarına bile baş vurmuştu. Yaşamak için her şeyi denemişti ve daha da denemeye hazırdı. Daha başka ne yapabilirdi? Bütün amacı artık bir süre için bile olsa, ağrısız, sızısız yaşayabilmekti. Bütün istediği özgür irade ve gururla yaşayacağı beş-on yıl daha idi.
Her doktorun kafasından farklı bir ses çıkıyor, her hastahane hastalığına değişik tedavi yöntemleri uygulamada israr ediyordu. Ne yapacağını, ne edeceğini şaşırmıştı, Hilmi Bey. Özgür bir insan mıydı, yoksa bir köle mi? Emin değildi!
Artık ünlü doktorlardan, büyük ve görkemli hastahanelerden nefret etmeye başlamıştı. Derdine şifa bulacaga benzemiyorlardı. Parasını almaktan ise hiç çekinmiyorlardı. Servetinin büyük bir kısmını şifa bulmak umudu ile harcamıştı. Sonunda döndü geldi, Adana''ya. Yapacağı fazla bir şey kalmamıştı. Tedavi olmuştu, olabileceği kadar. Kendini kaderin akışına terketmekten başka ne yapabilirdi? Sonunda akibeti ile baş başa kalmıştı.....
Bir süre durumu değişmedi, Hilmi Bey’in. Ne kötü idi, ne de iyi.... Sonra sağlığı yavaş yavaş bozulmaya başladı. Ses kısıklığı ve ağrıları, kilo kaybı ve iştahsızlık izledi. Yaşama gücünü yitirmeye başladığını hissediyordu. Kendisine, artık yapacak birşey kalmadı, denmişti. Ölümü beklemekten başka çaresi yoktu. Öyle yaptı, Hilmi Bey. Ölüm döşeğine uzandı.
Zamanla iştahı daha da azaldı. Ağrıları giderek arttı. Sonunda bir deri, bir kemik kaldı. Ziyaretcileri azalmıştı. Kimse onu o halde görmek istemiyordu. Ne biçim arkadaşmış onlar, diyordu, Hilmi Bey. Ben onlar için ölmek istemiyordum. Onlar beni görmek istemiyorlar. Belli ki, ölümden korkuyorlar.. Hiç mi görmediler ölen birini?
Kızkardeşi başını beklemeye gelmişti. Güçlü, kuvvetli bir kadındı. Karısı ise, beceriksizin tekiydi. Onun salim akılla ölmesini bekleyecekti başında, kızkardeşi. Ölümün de salimi olur muydu? Olurdu, kızkardeşine göre. Canı Allah verirdi, istediği gibi ve ancak O, geri alalabilirdi! Hilmi Bey''e bıraksalardı, çoktan öldürmüştü kendini. Hür ölümü yeğlerdi. Ama buna asla izin veremezdi, kızkardeşi. Ölüm usulüne göre ölünmeliydi. Salim kafa ile ölmeliydi, Hilmi Bey. Bir çılgınlık yapmasına asla izin veremezdi.
Arada bir yatağın ucuna otururdu, Hilmi Bey. Kızkardeşi de köşedeki sandalyeye ilişir ve sürekli olarak onu gözlerdi. Bütün gereksinimlerini karşılardi. Çok iyi bir kardeşti. Yedirip, içirirdi onu...Yıkardı, temizlerdi. Öperdi arada bir, okşardı. Sırtına,boynuna, ağrıyan, sızlayan yerlerine masajlar yapardı. Ona kendi umutsuluğunu ve üzüntüsünü belli etmezdi. Allah''dan umut kesilmez, derdi. Ondan hep göz yaşlarını saklardı. İçi kan ağlasa da, Hilmi Bey''in yüzüne karşı gülümserdi. Odadan ayrıldığı kısa anlarda ise, hep ağlardı. Bazan, hıçkıra hıçkıra.. Onsuz boş zamanlarını ağlamakla geçirirdi. Tuvalete bile gitse, önce Hilmi Bey''in karısını onun karşısına oturtur, öyle giderdi. O''nun yalnız kalmasına izin vermezdi. Kendisine zarar verecek, Allah''ın emirlerine karşı gelecek, salim kafayla ölemeyecek, diye korkardı. Cennete gidemeyecek, diye.........
Zaten Himi Bey''in cennete gitmekten başka hiç bir umudu kalmamıştı. Ağrılara tahammül etmekte zorluk çekiyordu. Kızkardeşi onun adına morfini reddetmişti... Salim kafa ile ölmeyi önlüyordu, morfin. Kimbilir ne hayallere dalacak,ne garip rüyalar görecekti. Onlar Hilmi Bey''in cennete gitmesini tehlikeye sokabilirdi. Ağrı çekmek, cennete gitmek uğruna ödeyeceği küçük bir fiyattı, kızkardeşine göre. Zamanla bu fiyatın giderek artacağını hiç biri hesaba katmamıştı.
Kanser boyundan yukarı doğru tırmanmaya başlamış, ağız içine yayılmış, dilini tutmuş ve bölgedeki sinirleri pençesine almıştı. Artık katı yiyecekleri ağzına alamıyordu. Yoğurt gibi, sütlaç gibi sıvı yiyeceklerle idare etmeye çalışıyordu. Zaten hemen doyuyordu. En fazla birkaç lokma ve yudumdu, her seferinde boğazından geçen. İştahı çok azdı. Derin bir depresyonda idi. Buz onu çok rahatlatıyordu. Devamlı olarak ağzında bir buz parçasi buludururdu. Hem susuzluğunu giderirdi buz, hem de ağrılarını azaltırdı. Arada bir dondurma da iyi gelirdi. İyice zayıflamiş, kaşektik bir duruma düşmüştü. Kendini son derece halsiz, dermansız hissediyordu. Korkunç ağrılar içinde inim inim inliyordu. Biraz daha beklese, özgör ölüme kavuşamayacaktı. Kanser kafa tasını alttan kemirmeye ve yukarıya, beynine doğru ilerlemeye başlamıştı. Ağrının şiddetini tarife olanak yoktu. Eline geçecek ilk firsatta kendini öldürmeli, özgür ölüme kavuşmalıydı. Ölümü hür olmalıydı. Çok çekmişti; hastalığından, doktorlardan, hastahanelerden. Onlardan nefret ediyordu. Sahte umutlar vadederek, özgürlüğünü, onurunu çalmışlardı ondan. Yalnız parasını değil. Sözlerinden hiç birini tutmamışlardı. Her verdikleri söz yalandı. Evet, ellerinde oyuncak olmuştu belki ama, artık buna izin vermeyecekti. Özgür ölümü istiyordu. Hür olarak ölmeyi.... İstediği anda, istediği şekilde..... Bunun da giderek güçleşmeye başladıgının farkındaydı.
Bütün bu düşüncelerine rağmen, özgür ölümü hak edip, etmediğine de pek emin değildi. Belki de etmemişti! Çünkü özgür ölmeyi değil, özgür yaşamayı yeğlemişti. Özgür yaşam, özgür ölümle bağdaşır mıydı? Yaşamda israr edip, ölüme karşı cephe alması gerekmez miydi? Belki de hala yaşamaya çalışmalı ve yaşam kavgasına devam etmeliydi. Özgür ölümü hak etmemişti. Özgür ölmemeliydi! Bu kararıyla sanki kendisini cezalandiriyordu.. Ama nasıl olsa ölmeyecek miydi? İstese de ölecekti, istemese de! Kendi özgür iradesi ile veya Allah''ın iradesi ile...Ne farkederdi. Allah''a nasıl karşı gelebilirdi? Bu ne kadar büyük bir günahtı!
Kızkardeşi kendisine morfin bile verilmesine izin vermiyordu. Kızkardeşinin kendini çok sevdiğini biliyordu ama, din ve Allah adına bile olsa, bu kadar kontrola tahammül edemiyordu. Evet! Özgür ölümü hak etmemişti belki ama, başka çaresi de kalmamıştı. Hak etmediği bir ölüme bugün karar veremezse, bir daha ulaşamayacağını biliyordu. Yarın artık belki de yerinden bile kımıldayamayacaktı. Yarın için özgür ölüm söz konusu olamayabilirdi. Tek bir şansi vardı. Onu da bugün, bu akşam, ya kullanabilirdi, ya da kullanamaz ve kızkardeşinin inançlarının esiri olarak korkunç acılar içinde birkaç gün daha yaşayarak, ölürdü. Özgür ölüm düşüncesi bile onda ağrılarının azalmasına neden olmuştu. Ne ilginç, diye aklından geçirdi. Özgürlükte bir tılsım mı var ne? Görünüşe göre, özgür irade her şeye kadirdi.
Başını kaldırdı. Etrafa göz attı. Kızkardeşi koltukta yorgunluktan sızmış, kalmıştı. Karısı da ortalıklarda görünmüyordu. Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Yavaşca yerinden doğruldu. Yatağın ucuna ilişti. Müthiş ağrılar içinde kıvranıyordu. Başı sürekli olarak uğulduyor ve dönüyor, ağzından durmaksızın kan geliyordu. Sonunun yakın olduğu belli idi.
Ayakları üzerinde dikilmeye çalıştı. İlk teşebbüsü başarısızlıkla sonlandı. Yatağa adeta düştü. Uzandı, dinlendi bir süre... En ufak bir çaba bile tükenmesine neden oluyordu. Özgür ölümü düşündü yattığı yerden ve bu keresinde ayakları üzerinde dikilmeyi başardı. Şimdi balkona doğru yürümesi gerekiyordu. Alt tarafı bir kac adımlıktı, gideceği yer. Atacağı beş, bilemedin, on adımdı. Hepsi o kadar... Balkonda bütün yapacağı parmaklıklara belini dayamak ve aşağı sarkmaktı... Üç kat aşağıya, sokağa düşmek başka hiçbir çabayı gerektirmiyordu....
Gün epeyi ilerlemişti. Akşam olmak üzereydi. Eline geçen bu fırsatı mutlaka değerlendirmeliydi. Titreyerek ayakları üzerinde birkaç adım attı. Evet.. Olacaktı, galiba. Başarabilecekti. Kızkardeşi baygın yatıyordu. Zorla, titreyerek birkaç adım attı ve sonunda balkona ulaştı. Hemen dayandı parmaklığa. Muradına ermişti. Artık bütün yapacağı parmaklığa yaslanıp, aşağı doğru sarkmaktı. Yer çekiminin etkisi altında sokağa çakılacaktı. Artık yaşamına her an son verebilirdi. İstediği her an...
Adana için serin bir İlkbahar akşamıydı.. Hafif bir rüzgar çıkmış, bulutsuz gökyüzünde dolunay, batmakta olan güneşin yerini almaya başlamştı. Henüz birkaç yıldızın ışımaya basladığı, açık, serin, müthiş güzel bir akşamdı......
Birden köşedeki Yen Cami''den ezan sesleri yükselmeye başladı. Onu biraz ilerdeki Tahtalı Cami''den çıkan ezan sesleri izledi. Her iki müezzini de yakından tanırdı. Yeni Cami''deki ilkokul arkadaşıydı. Deli İbo ! dedi, kendi kendine. Hala ezan okuyor.. Sesi hala güzel! Onu da çok özlemişti. Neden beni ziyarete gelmedi diye, aklından geçirdi, bir an. Fazla üzerinde durmadı. Cenaze namazını o kıldırabilirdi. Birden ağrılarının azaldığını hissetti. Parmaklığa biraz daha yaklaştı. Karnını iyice dayadı. Aşağıya, gelen geçenlere baktı. Tanıdık birilerini görmedi. Kimsenin üstüne düşmemeye çaba göstermeliydi.
Serin akşam rüzgarında bir kere daha ciğerlerini derin bir nefesle doldurdu, Hilmi Bey. İçine tatlı bir ferahlık yayıldı. Ölüm döşeğine uzandığından beri kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Gerçek özgürlüğe kavuşmuştu sonunda. Şu anda hem özgür yaşıyordu, hem de özgür ölme hakkına sahipti. Bir süre yaşadı, büyük zorluklarla tekrar kazandığı ölme özgürlüğünü, Hilmi Bey... Ne güzel şeydi şu özgürlük. Hür yaşamak ve hür ölmek.. Her şeye kendin karar verebilmek.. Ölüme bile...
İki gün daha yaşadı, Hilmi Bey.. Yatağında öldü. Ertesi gün derin bir komaya girdi ve bir daha uyanmadı. Balkonda özgürlüğünü tatdıktan sonra, bir daha ağrı çekmedi, Hilmi Bey. Salim kafayla değil belki ama, zamanında ve özgür öldüğü söylenebilir. Komaya girmeden önce kızkardeşi ile yaptığı kısa ve zor konuşmada, cenaze töreninde davul zurna çalınmasını vasiyet etmişti. Büyük zorluklarla kavuştuğu özgür ölümü kutlaması gerekiyordu...
HACI