PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : ÖZGÜR ÖLÜM


haci
02-12-2004, 20:27
İnsanların bir çoğu geç ölürler. Bazıları da erken.
İnsanlar zamanında ölme doktrinine alışık değillerdir.
Zamanında öl!
Zamanında ölmeyi öğretiyordu, Zerdüşt...
Zamanında yaşayamayan nasıl olur da zamanında ölürdü?
Herkes ölmeyi önemli kabul ediyor ama, ölüm bir festival değildir.
Zerdüşt böyle diyordu.........

Hilmi Bey zamanında yaşamamıştı. Yaşamını tamamlayıp, ikmal ettiği de söylenemezdi. Daha kırkına yeni girmişti. Ailesi ile birlikte çok küçükken Bulgaristan''dan kovulmuşlar, Adana''da yerleşmeye zorlanmışlardı. Oradaki arazilerine karşılık kendilerine, Türkiye''yi terkeden bir Ermeni aileden kalan bir ev ve bir kaç arsa verilmişti. Onlara asla sahip olamadı, Hilmi Bey. Kocasını kaybeden Ermeni kadın Türkiye''ye geri dönmüş ve topraklarını geri istemişti. Zaman hiç de iyi bir zaman değildi. Bütün bu aksaklıklara rağmen, hali vakti yerinde idi. Sağda solda başka arsaları ve yazlıkları vardı.

Yaşamı oldukca şansız geçmişti, Hilmi Bey''in. Başına gelmedik kalmamıştı. Beş çocuğu olmuş, ikisi ölmüştü. Hayatında iyi haber aldığını hatırlamazdı. En son aldığı haber de kötülerden biriydi. Boğazında habis bir ur olduğu söylenmişti. Ölebilirdi.

Önce Ankara''ya gitti, Hilmi Bey. Sonra İstanbul''a. Paraya önem veren biri değildi. Para sağlık satın alamazsa, başka ne satın alabilirdi? Almanya''ya uçtu ardından. Oradan Amerika''ya geçti. Hastalığının bir çaresi olmalıydı. Herhangi bir şekilde tedavi edilebilmeliydi! Yoksa ünlü doktorların eğitim görüp, pratik ettiği büyük ve görkemli hastahane ve üniversitelere ne gerek vardı? Ankara ve İstanbul’da doktor doktor dolaştı, HilmiBey. Daha sonra da Almanya ve Amerika''da. Binlerce, onbinlerce dolar harcadı. Her ne kadar yaşamı şansız ve trajedilerle dolu geçti ise de Hilmi Bey''in, ona çok bağlı biriydi. Çocuklarına, arkadaşlarına, dost, ahbap ve akrabalarına çok düşkündü. Onlardan erken ayrılmak istemiyordu. Yaşam mücadelesi yaptığını biliyordu. Mutlaka kazanmalıydı. Yaşama hırsı ve arzusu bütün benliğini sarmıstı. O müthiş içgüdü Hilmi Bey''i kendine esir etmişti. Onu esir eden yalnız yaşama içgüdüsü müydü? Doktor,hastahane ve her türlü tıp erbabına da esir düşmemiş miydi? Onların oyuncağı olmamış mıydı? Ne dedilerse, ne tavsiye ettilerse yapmıştı. Denemediği tedavi şekli kalmamıştı. Kocakarı ilaçlarına bile baş vurmuştu. Yaşamak için her şeyi denemişti ve daha da denemeye hazırdı. Daha başka ne yapabilirdi? Bütün amacı artık bir süre için bile olsa, ağrısız, sızısız yaşayabilmekti. Bütün istediği özgür irade ve gururla yaşayacağı beş-on yıl daha idi.

Her doktorun kafasından farklı bir ses çıkıyor, her hastahane hastalığına değişik tedavi yöntemleri uygulamada israr ediyordu. Ne yapacağını, ne edeceğini şaşırmıştı, Hilmi Bey. Özgür bir insan mıydı, yoksa bir köle mi? Emin değildi!

Artık ünlü doktorlardan, büyük ve görkemli hastahanelerden nefret etmeye başlamıştı. Derdine şifa bulacaga benzemiyorlardı. Parasını almaktan ise hiç çekinmiyorlardı. Servetinin büyük bir kısmını şifa bulmak umudu ile harcamıştı. Sonunda döndü geldi, Adana''ya. Yapacağı fazla bir şey kalmamıştı. Tedavi olmuştu, olabileceği kadar. Kendini kaderin akışına terketmekten başka ne yapabilirdi? Sonunda akibeti ile baş başa kalmıştı.....

Bir süre durumu değişmedi, Hilmi Bey’in. Ne kötü idi, ne de iyi.... Sonra sağlığı yavaş yavaş bozulmaya başladı. Ses kısıklığı ve ağrıları, kilo kaybı ve iştahsızlık izledi. Yaşama gücünü yitirmeye başladığını hissediyordu. Kendisine, artık yapacak birşey kalmadı, denmişti. Ölümü beklemekten başka çaresi yoktu. Öyle yaptı, Hilmi Bey. Ölüm döşeğine uzandı.

Zamanla iştahı daha da azaldı. Ağrıları giderek arttı. Sonunda bir deri, bir kemik kaldı. Ziyaretcileri azalmıştı. Kimse onu o halde görmek istemiyordu. Ne biçim arkadaşmış onlar, diyordu, Hilmi Bey. Ben onlar için ölmek istemiyordum. Onlar beni görmek istemiyorlar. Belli ki, ölümden korkuyorlar.. Hiç mi görmediler ölen birini?

Kızkardeşi başını beklemeye gelmişti. Güçlü, kuvvetli bir kadındı. Karısı ise, beceriksizin tekiydi. Onun salim akılla ölmesini bekleyecekti başında, kızkardeşi. Ölümün de salimi olur muydu? Olurdu, kızkardeşine göre. Canı Allah verirdi, istediği gibi ve ancak O, geri alalabilirdi! Hilmi Bey''e bıraksalardı, çoktan öldürmüştü kendini. Hür ölümü yeğlerdi. Ama buna asla izin veremezdi, kızkardeşi. Ölüm usulüne göre ölünmeliydi. Salim kafa ile ölmeliydi, Hilmi Bey. Bir çılgınlık yapmasına asla izin veremezdi.

Arada bir yatağın ucuna otururdu, Hilmi Bey. Kızkardeşi de köşedeki sandalyeye ilişir ve sürekli olarak onu gözlerdi. Bütün gereksinimlerini karşılardi. Çok iyi bir kardeşti. Yedirip, içirirdi onu...Yıkardı, temizlerdi. Öperdi arada bir, okşardı. Sırtına,boynuna, ağrıyan, sızlayan yerlerine masajlar yapardı. Ona kendi umutsuluğunu ve üzüntüsünü belli etmezdi. Allah''dan umut kesilmez, derdi. Ondan hep göz yaşlarını saklardı. İçi kan ağlasa da, Hilmi Bey''in yüzüne karşı gülümserdi. Odadan ayrıldığı kısa anlarda ise, hep ağlardı. Bazan, hıçkıra hıçkıra.. Onsuz boş zamanlarını ağlamakla geçirirdi. Tuvalete bile gitse, önce Hilmi Bey''in karısını onun karşısına oturtur, öyle giderdi. O''nun yalnız kalmasına izin vermezdi. Kendisine zarar verecek, Allah''ın emirlerine karşı gelecek, salim kafayla ölemeyecek, diye korkardı. Cennete gidemeyecek, diye.........

Zaten Himi Bey''in cennete gitmekten başka hiç bir umudu kalmamıştı. Ağrılara tahammül etmekte zorluk çekiyordu. Kızkardeşi onun adına morfini reddetmişti... Salim kafa ile ölmeyi önlüyordu, morfin. Kimbilir ne hayallere dalacak,ne garip rüyalar görecekti. Onlar Hilmi Bey''in cennete gitmesini tehlikeye sokabilirdi. Ağrı çekmek, cennete gitmek uğruna ödeyeceği küçük bir fiyattı, kızkardeşine göre. Zamanla bu fiyatın giderek artacağını hiç biri hesaba katmamıştı.

Kanser boyundan yukarı doğru tırmanmaya başlamış, ağız içine yayılmış, dilini tutmuş ve bölgedeki sinirleri pençesine almıştı. Artık katı yiyecekleri ağzına alamıyordu. Yoğurt gibi, sütlaç gibi sıvı yiyeceklerle idare etmeye çalışıyordu. Zaten hemen doyuyordu. En fazla birkaç lokma ve yudumdu, her seferinde boğazından geçen. İştahı çok azdı. Derin bir depresyonda idi. Buz onu çok rahatlatıyordu. Devamlı olarak ağzında bir buz parçasi buludururdu. Hem susuzluğunu giderirdi buz, hem de ağrılarını azaltırdı. Arada bir dondurma da iyi gelirdi. İyice zayıflamiş, kaşektik bir duruma düşmüştü. Kendini son derece halsiz, dermansız hissediyordu. Korkunç ağrılar içinde inim inim inliyordu. Biraz daha beklese, özgör ölüme kavuşamayacaktı. Kanser kafa tasını alttan kemirmeye ve yukarıya, beynine doğru ilerlemeye başlamıştı. Ağrının şiddetini tarife olanak yoktu. Eline geçecek ilk firsatta kendini öldürmeli, özgür ölüme kavuşmalıydı. Ölümü hür olmalıydı. Çok çekmişti; hastalığından, doktorlardan, hastahanelerden. Onlardan nefret ediyordu. Sahte umutlar vadederek, özgürlüğünü, onurunu çalmışlardı ondan. Yalnız parasını değil. Sözlerinden hiç birini tutmamışlardı. Her verdikleri söz yalandı. Evet, ellerinde oyuncak olmuştu belki ama, artık buna izin vermeyecekti. Özgür ölümü istiyordu. Hür olarak ölmeyi.... İstediği anda, istediği şekilde..... Bunun da giderek güçleşmeye başladıgının farkındaydı.

Bütün bu düşüncelerine rağmen, özgür ölümü hak edip, etmediğine de pek emin değildi. Belki de etmemişti! Çünkü özgür ölmeyi değil, özgür yaşamayı yeğlemişti. Özgür yaşam, özgür ölümle bağdaşır mıydı? Yaşamda israr edip, ölüme karşı cephe alması gerekmez miydi? Belki de hala yaşamaya çalışmalı ve yaşam kavgasına devam etmeliydi. Özgür ölümü hak etmemişti. Özgür ölmemeliydi! Bu kararıyla sanki kendisini cezalandiriyordu.. Ama nasıl olsa ölmeyecek miydi? İstese de ölecekti, istemese de! Kendi özgür iradesi ile veya Allah''ın iradesi ile...Ne farkederdi. Allah''a nasıl karşı gelebilirdi? Bu ne kadar büyük bir günahtı!

Kızkardeşi kendisine morfin bile verilmesine izin vermiyordu. Kızkardeşinin kendini çok sevdiğini biliyordu ama, din ve Allah adına bile olsa, bu kadar kontrola tahammül edemiyordu. Evet! Özgür ölümü hak etmemişti belki ama, başka çaresi de kalmamıştı. Hak etmediği bir ölüme bugün karar veremezse, bir daha ulaşamayacağını biliyordu. Yarın artık belki de yerinden bile kımıldayamayacaktı. Yarın için özgür ölüm söz konusu olamayabilirdi. Tek bir şansi vardı. Onu da bugün, bu akşam, ya kullanabilirdi, ya da kullanamaz ve kızkardeşinin inançlarının esiri olarak korkunç acılar içinde birkaç gün daha yaşayarak, ölürdü. Özgür ölüm düşüncesi bile onda ağrılarının azalmasına neden olmuştu. Ne ilginç, diye aklından geçirdi. Özgürlükte bir tılsım mı var ne? Görünüşe göre, özgür irade her şeye kadirdi.
Başını kaldırdı. Etrafa göz attı. Kızkardeşi koltukta yorgunluktan sızmış, kalmıştı. Karısı da ortalıklarda görünmüyordu. Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Yavaşca yerinden doğruldu. Yatağın ucuna ilişti. Müthiş ağrılar içinde kıvranıyordu. Başı sürekli olarak uğulduyor ve dönüyor, ağzından durmaksızın kan geliyordu. Sonunun yakın olduğu belli idi.

Ayakları üzerinde dikilmeye çalıştı. İlk teşebbüsü başarısızlıkla sonlandı. Yatağa adeta düştü. Uzandı, dinlendi bir süre... En ufak bir çaba bile tükenmesine neden oluyordu. Özgür ölümü düşündü yattığı yerden ve bu keresinde ayakları üzerinde dikilmeyi başardı. Şimdi balkona doğru yürümesi gerekiyordu. Alt tarafı bir kac adımlıktı, gideceği yer. Atacağı beş, bilemedin, on adımdı. Hepsi o kadar... Balkonda bütün yapacağı parmaklıklara belini dayamak ve aşağı sarkmaktı... Üç kat aşağıya, sokağa düşmek başka hiçbir çabayı gerektirmiyordu....

Gün epeyi ilerlemişti. Akşam olmak üzereydi. Eline geçen bu fırsatı mutlaka değerlendirmeliydi. Titreyerek ayakları üzerinde birkaç adım attı. Evet.. Olacaktı, galiba. Başarabilecekti. Kızkardeşi baygın yatıyordu. Zorla, titreyerek birkaç adım attı ve sonunda balkona ulaştı. Hemen dayandı parmaklığa. Muradına ermişti. Artık bütün yapacağı parmaklığa yaslanıp, aşağı doğru sarkmaktı. Yer çekiminin etkisi altında sokağa çakılacaktı. Artık yaşamına her an son verebilirdi. İstediği her an...

Adana için serin bir İlkbahar akşamıydı.. Hafif bir rüzgar çıkmış, bulutsuz gökyüzünde dolunay, batmakta olan güneşin yerini almaya başlamştı. Henüz birkaç yıldızın ışımaya basladığı, açık, serin, müthiş güzel bir akşamdı......

Birden köşedeki Yen Cami''den ezan sesleri yükselmeye başladı. Onu biraz ilerdeki Tahtalı Cami''den çıkan ezan sesleri izledi. Her iki müezzini de yakından tanırdı. Yeni Cami''deki ilkokul arkadaşıydı. Deli İbo ! dedi, kendi kendine. Hala ezan okuyor.. Sesi hala güzel! Onu da çok özlemişti. Neden beni ziyarete gelmedi diye, aklından geçirdi, bir an. Fazla üzerinde durmadı. Cenaze namazını o kıldırabilirdi. Birden ağrılarının azaldığını hissetti. Parmaklığa biraz daha yaklaştı. Karnını iyice dayadı. Aşağıya, gelen geçenlere baktı. Tanıdık birilerini görmedi. Kimsenin üstüne düşmemeye çaba göstermeliydi.

Serin akşam rüzgarında bir kere daha ciğerlerini derin bir nefesle doldurdu, Hilmi Bey. İçine tatlı bir ferahlık yayıldı. Ölüm döşeğine uzandığından beri kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Gerçek özgürlüğe kavuşmuştu sonunda. Şu anda hem özgür yaşıyordu, hem de özgür ölme hakkına sahipti. Bir süre yaşadı, büyük zorluklarla tekrar kazandığı ölme özgürlüğünü, Hilmi Bey... Ne güzel şeydi şu özgürlük. Hür yaşamak ve hür ölmek.. Her şeye kendin karar verebilmek.. Ölüme bile...

İki gün daha yaşadı, Hilmi Bey.. Yatağında öldü. Ertesi gün derin bir komaya girdi ve bir daha uyanmadı. Balkonda özgürlüğünü tatdıktan sonra, bir daha ağrı çekmedi, Hilmi Bey. Salim kafayla değil belki ama, zamanında ve özgür öldüğü söylenebilir. Komaya girmeden önce kızkardeşi ile yaptığı kısa ve zor konuşmada, cenaze töreninde davul zurna çalınmasını vasiyet etmişti. Büyük zorluklarla kavuştuğu özgür ölümü kutlaması gerekiyordu...

HACI

haci
03-12-2004, 16:54
ÖTENAZİ

Ölümün belli bir standardı yoktur. Hep ayni ölünmez. Herkes için ayrı bir ölüm vardır. Aynı kazada da ölseler, aynı koşullarda da, ölüm herkes için az çok farklıdır. İnsanlar doğal olarak yaşamlarını kaybedebilirler veya çeşitli nedenlerden dolayı ölme zorunda kalabilirler Bazılarının canı zorla alınabılır. Kimileri için ise ölüm, son çaredir. Çünkü artık umut yoktur. Yaşamın bir anlamı kalmamiştır. Ya da öyle hisseder, insan. İzlenimi öyledir. Umutsuzluğun pençesine düşmüştür. Geleceği düşünemez, planlayamaz. Düştüğü çaresizliğin yaşamının en karanlık günleri olduğuna inanmıştır. O andan sonraki her anının daha aydınlık olmaya başlayacağını düşünemez.

Ölüm bir şölen değildir, elbette. Ama yine de bir tür veda törenine tabi tutulabilir.Ölüm, ölüm döşeğinde kutlanabilir. Neyi kutlarlar, döşeğin etrafını kuşatıp, bekleyenler? Ölüm olamaz, kutlanılacak olan! Yaklaşan ölüme rağmen, yaşamdır kutlanılan! Ancak bu kutlanılan yaşamın diğerlerinden farkı vardır. İleriye dönük değildir.. Bu kutlanışta aranan mutluluk, sevinç, sevgi ve aşk, geçmişte yaşanmıştır. Gelecek yoktur. Yalnız geçmiş vardır. Yine de çoğu kere, gizlice kutlanan olgu
aslında yaşamın kendisi değildir. Ölümdür. Ölüm ağrılı bir sonsa, kurtuluştur. Ölen tarafından arzu ediliyorsa, özgürlüğe kavuşmaktır.

Evet.. Arada bir rahatlıktır, huzurdur, kurtuluştur ölüm. Kurtulan için şölen değildir. İstenen bir sondur. Şölen yalnız yaşayanlar içindir. Ölen için bir şölen bile olsa ölüm, yaşayanlar tarafindan kutlanmak zorundadır. Yaşayan için ölüm bu durumda bir şölen olamaz... Onu kimle ve nasıl kutlayacaktir? Ne ölen için, ne de yaşayan. Ölüm kimse için bir şölen değildir.

Ama olmalıdır! Arada bir insanlar yaşamın zulmünden kurtulmak, ölmek, yok olmak isterler. Mahkum edildikleri korkunç cezanın sona ermesini isterler. Kendilerini özgürleştirecek bir kurtarıcı ararlar. Ölerek özgürlüğe kavuşmak ister, insanlar. Bu koşullarda kurtarıcı bulmak olanaksızdır. Kimse kurtarıcı olmak istemez. Çünkü kimse ölümün sevincini paylaşmak istemez. Hem zaten ölüm bir şölen değildir ki! Neyi kutlayacaktir, kurtarıcı? Kimle kutlayacaktır? Zulümden kurtaracağı yaşamayacaktır. Ölüm şölen değildir. Yine de bu ölüm kutlanmalıdır. Çünkü bu ölüm rastgele bir ölüm değildir. Bu ölüm ötenazidir.

HACI

haci
03-12-2004, 23:26
İki türlü ötenazi vardır. Biri aktif ötenazi olarak bilinir. Diğeri ise pasif ötenazidir.

Bunlar arasındaki farkı çoğumuz bilmeyiz. Çünkü insanların hepsi en azından bir kere öldükleri halde, bu tür sorunlarla ilgilenmek istemezler. Bu iki ötenazi arasında yapay bir ayrım vardır. İnançların, dinlerin, geleneklerin çizdiği bir sınırdır bu ayrım. Daha doğrusu insan vicdanının çizdiği bir sınırdır. Bu sınırın bir tarafında kabul edilir, günah olmayan ötenazi vardır ve hemen her zaman ve her yerde pratik edilir. Sınırın öte tarafında ise, uygulaması hem günah olan, hem de yasal olmayan ötenazi yer alır. Kanunların yasakladığı ötenazi hem çok daha insancıldı r, hem de sofistike ve çağdaş....

Ötenazi, kendi isteği üzerine bir insanın yaşamına, çekmekte olduğu tahammül edilmez ızdırabına son vermek amacı ile yapılan, öldürücü (letal) bir müdahaledir. Moral açıdan bir insanı öldürmek değildir. Cinayet değildir, yani. Ama din ve yasalar önünde nerdeyse cinayete özdeş, büyük bir günahtir ve suçtur. Kur’an’da tanımı yoktur. Zaten Kur’an’da intiharın bile yeri yoktur. İslam’da canı veren ve alanın yalnız Allah olduğu kabul edildiğinden, intihar etme Allah’a eş koşma olarak değerlendirilir. Bu nedenden bağışlanmayan bir günahdır. Birisinin kendisini öldürmesine yardım etmek olan ötenazinin de, Allah’a eş koşma olarak kabul edileceğinden, intihar kadar günah olduğu ileri sürülebilir.

Hem dinler, hem bir iki istisnası dışında bütün ülkelerdeki yasalar, hem de insan toplumlarının çoğu tarafınan yasaklanan bu ötenazi türü için “aktif ötenazi” terimi kullanılır. Hastanın isteği üzerine ölüm önceden planlanır ve zamanı gelince hastanın bu isteği ona acı çektirmeden gerçekleştirilir. Aktif ötenazi merhamet öldürmesidir. Bir insanın yaşamını, kendi isteği üzerine, hasta henüz aklını ve gururunu yitirmemişken, insanca sonlandırmaktır. Umutsuz bir hastalığı olan ve büyük bir sıkıntı ve acı içinde ölmekte olan hastaya rahat, ağrısız ve huzur içinde ölmesi için son müdahaleyi yapmaktır. Bazı durumlara, eğer hastanın elinden geliyorsa, ağrısız ölümün nasıl yapılacağını hastaya tarif etmek ve intiharını kolaylaştırmaktır. Bu konuda yazılan kitaplar bile vardır. Final Exit gibi..

Bir de pasif ötenazi vardır.. Ülkemizde bile en çok pratik edilen ötenazi şeklidir. Bu ötenazi din ve yasalara göre günah ve suç değildir ama, ahlak olarak oldukça şüpheli bir ötenazi türüdür. Pasif ötenazi ölmekten olan bir insana müdahale etmemek ve ölmesine izin vermektir.

Yukardaki öyküde Hilmi Bey boğaz kanserinden yakınıyordu. Kanser ilerlemiş, kafa tasına, beyne ve sinirlere doğru tırmanıyordu. Hilmi Bey müthiş ve dayanılmaz ağrılar içinde kıvranıyordu. Kız kardeşi ve ailesi dinsel nedenlerden dolayı kendisine morfin verilmemesinde israr ediyorlardı. Hilmi Bey yaşamının son günlerine geldiğini anlamış ve doktordan kendisini öldürmesini istemişti. Korkunç ağrılara tahammül edemiyordu artık, Hilmi Bey. Mevcut yasalar ve hastanın ailesinin tutumu karşısında doktor nasıl davranabilirdi? Damarına kuvvetli bir zehir veya yüksek doz sedatif injekte ederek, onu hızla ve daha fazla acı çekmeden öldürebilirdi. Böyle mi yapmalıydı? Yoksa bütün tedavisini ve yapay beslenmesini durdurup, daha uzun bir sürede ve yavaş bir şekilde ölmesini mi sağlamalıydı?

Hastaya hiç müdahale etmemesi ve onun ölmesine izin vermesi, hastanın acılarını gidermeyecek ve hatta belki de ölümünü kolaylaştırmayacaktı. Sadece ölümün uzun bir agoni icinde gerçekleşmesini garantileyecekti. Hastanın ölümü zaten garanti idi. Bu durumda doktor ne yapabilirdi?

Halbuki damarına morfin enjekte ederek onun hızla ve acı çektirmeden ölmesine yardım etmek mümkündü.. Bu çok daha insancil bir atılım değil miydi? Hastanın bir hafta daha acı ve ızdırap çekmesini önleyebilirdi. Ama buna teşebbüs edemeyeceğini biliyordu doktor. Hem kanunlar, hem de din ve hastanın ailesi önünde suçlu ve sorumlu bir duruma düşmek istemiyordu. Aksini yaparsa mesleğini tehlikeye atmış olacaktı. İlaçları, suyu ve gıdası kesilen hastanın başında onun ölümünü beklemekten başka yapacağı fazla bir şey yoktu doktorun.

Bu gibi durumlarda, kanunlara ve hastanın dinine rağmen, hastanın isteği yerine getirilmeli midir? Hangi yaklaşımın uygulanması gerektiği konusunda yorumda bulunabilir misiniz?

HACI

Hasretruzgari
04-12-2004, 15:15
Kıyamet Sur''a Üfürülmesiyle Başlar

Sur''a da üfürülmüştür. İşte bu, tehdidin (gerçekleştiği) gündür. (Kaf Suresi, 20)


Sur''a üfürülmesi, Allah''ın Kuran''da vaat ettiği kıyamet saatinin artık gelip çattığının haberidir. Bu ses dünya hayatının bitişinin ve ahiretin başlangıcının sesidir. Dünyada kaldığı süre boyunca bu büyük günde göreceklerine karşı haberdar edilen ve vereceği hesap ile uyarılıp korkutulan herkes artık kendilerine vaat edilen gerçekle karşı karşıyadırlar. Hiç beklenmedik bir anda duydukları bu ses daha önce duyulan seslere hiç benzemeyen bir sestir. İnsanlar, kendilerine verilen sürenin son bulduğunu bu işaretten anlayacaklardır. Bu ses, küfre sapanların sonsuza kadar kesintisiz olarak yaşayacakları korku, dehşet ve yılgınlık dolu, zorlu bir günün başladığının habercisidir. Allah Kuran''da şöyle buyurmaktadır:

Çünkü o boruya (sur''a) üfürüldüğü zaman, İşte o gün, zorlu bir gündür; kafirler içinse hiç kolay değildir. (Müdessir Suresi, 8-10)
Dünya üzerinde var olan düzenin çekici süsüne kanarak ona sımsıkı bağlananlar, Allah''ın varlığı ve birliği gerçeğine karşı kördürler. Bütün bunların yaratıcısını, yaratılışını ve bir sona doğru hızla ilerlediğini asla düşünmeden sadece aldandıkları bu görüntü ile sözde mutlu olur, yetinirler. Oysa onları yanıltan bu kusursuz düzen, herşeyin sahibi olan Allah''ın eseridir. Allah''ın yarattığı bu görkemli sistem, yine onun tek bir emriyle akıllara durgunluk verecek şekilde son bulacaktır. İşte böyle bir gün ile kesin olarak karşılaşmayacakları zannında olanlar, Sur''un sesiyle bu gafletten aniden uyanacaklardır. Ancak bu uyanış faydasızdır, çünkü artık Allah ve ahiret adına birşeyler yapmak için çok geçtir.



Geç kalınmıştır, çünkü bazı insanlar bir imtihana tabi oldukları dünya hayatını, ahiretin varlığını umursamadan boş bir çaba uğruna harcamışlardır. Ahirete inanmayan insanların böyle bir anlayışa sahip olabilmelerinin arkasında çok özel bir çaba yatmaktadır. Bu çabanın da mahiyeti ve karşılığı oldukça büyüktür. Temelindeki sebep, dünyadaki bu sınırlı yaşamla tatmin bulmak, daha öncesini veya sonrasını mümkün olduğunca düşünmemektir. Bu anlayış, dünya hayatının geçici zevklerine dalarak ne için yaratıldığını unutmayı da beraberinde getirir. Dolayısıyla, insanların çoğu niye yaşadıklarını, niçin yaratıldıklarını, Yaratanın kendilerinden neler istediğini ve neden ölümün var olduğunu düşünmeden bir ömür geçirirler. Ölüm bildikleri birşeydir, ama ölüm gerçeğinin kendilerine, üzerinde düşünmeleri gereken bu gibi soruları da getireceğinin farkındadırlar. Bunun için mümkün olduğunca bu fikirden uzaklaşmaya bakarlar. Oysa insanın yaratılışının ve dünya üzerindeki kısa yaşamının tek sebebi, yalnızca Allah''a kulluk etmektir. Ölümün yakınlığının, dünya hayatının kısalığının, sahip olduğu ve olmadığı herşeyin sadece imtihanın bir parçası olduğunun farkında olan insanlar, Kuran aracılığıyla insanlara tarif edilmiş olan gerçeklerle de mutlaka karşılaşacaklarının farkındadırlar. Dolayısıyla dünyadaki tek amacın "Allah için yaşamak" olduğunu kavrayabilmişlerdir. Bunu dünyada kavramak insan için büyük bir kazançtır. Böylece aldatıcı bir dünyadan uzaklaşmakta, tek gerçeğe, yani "ahirete" yönelmektedir.

Nefsinin, yani sadece zevklerinin, şehvetinin peşinden giderek hareket eden bir insanın en büyük isteği, içinde bulunduğu düzenin hep sürmesi, asla son bulmamasıdır. Aslında halinden pek de memnun değildir, çünkü yaşamında sürekli zorluklar ve sıkıntılar vardır. Ama şeytan binbir çeşit oyalama yöntemiyle kendisini aldatmakta, sürekli sıkıntı ve üzüntü çektiği bu yaşamı, sonsuz bir azaba inanmayı reddederek tercih etmektedir. Ancak, bir sabah işe giderken, veya bir gece vakti hırslarını ve beklentilerini ertesi sabaha erteleyip uyumaya hazırlanırken, birdenbire "Sur"un sesini duyan bir insanın ruh hali kuşkusuz çaresiz olacaktır. Sürdürmek istediği düzenin, kendisiyle birlikte son dakikaları gelmiş, bildiği halde inanmayı reddettiği bu muazzam gerçek kendisini aniden yakalamıştır. Hayat boyu kendisini koruyacağını sandığı sahte güçlere sığınmış bir insan için, o an yardım isteyebileceği kimse ya da sığınabileceği hiçbir yer yoktur artık. Çünkü müminler dışında herkes aynı durumdadır, çaresizlik içinde başlarına geleceklere teslim olmuşlar, dünya üzerinde o zamana kadar yaşamış olan tüm insanlar Allah''ın huzurunda toplanmışlardır:

Sur''a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine doğru (dalgalar halinde) süzülüp-giderler. (Yasin Suresi, 51)

Sur''un sesi bir inkarcı için "hayatı boyunca kaçıp durduğu gerçeklerle karşılaşma" demek olduğu gibi, "artık yaptıklarını telafi imkanının ortadan kalktığı anı" da ifade eder. O an duyulan korku tarifsizdir, daha önce "ne görülmüş, ne duyulmuş" bir dehşet ve panik yaşanmaktadır. Dünyada yapılan tüm hataların bir telafisi olabilir ya da vakit geçtikçe bu hatalar unutulabilir. Ancak herşeyin sonunun geldiğini bildiren bu ses, yapılan hataların telafisi için artık vakit kalmadığının habercisidir. O gün Sur''un sesi, inkarcılara büyük bir korku getirecek ve her kişi karşılaştığı bu gerçeğe boyun eğecektir. Allah bu durumu Kuran''da şöyle haber verir:

Sur''a üfürüleceği gün, Allah''ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ''boyun bükmüş'' olarak O''na gelmişlerdir. (Neml Suresi, 87)

Oysa insanların tümüne karşılaştıkları böyle bir günden evvel bu gerçek hatırlatılmıştır. Allah insanları, hem ayetleriyle hem de elçileriyle "geri dönüşü olmayan bir gün" gelmeden önce Kendisine yönelmeleri konusunda uyarmış, aksine bir tavır gösterenlere ise ölüm geldikten sonra yardım edilmeyeceğini bildirmiştir. Kuran''da beklemediği bir anda azap ile karşılaşan kişinin duyacağı pişmanlık ve kendisine hiçbir şekilde yardım edilmeyeceği gerçeği şu şekilde açıklanmıştır:

Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O''na teslim olun. Sonra size yardım edilmez Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. Kişinin (yana yakıla) şöyle diyeceği (gün): "Allah yanında (kullukta) yaptığım kusurlardan dolayı yazıklar olsun (bana) doğrusu ben, (Allah''ın diniyle) alay edenlerdendim." Veya: "Gerçekten Allah bana hidayet verseydi, elbette muttakilerden olurdum" diyeceği, ya da azabı gördüğü zaman: "Benim için bir kere daha (dünyaya dönme fırsatı) olsaydı da, ihsan edenlerden olsaydım" (diyeceği günden sakının). "Hayır, Benim ayetlerim sana gelmişti, fakat sen onları yalanladın, büyüklüğe kapıldın ve kafirlerden oldun." Kıyamet günü, Allah''a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi yok? (Zümer Suresi, 54-60)
Geçici bir çıkar uğruna tercih edilmiş olan dünya hayatı, Sur''un sesiyle artık son bulmaktadır. Bütün insanlar, kendilerine vaat edilenler ile karşı karşıyadır. Meydana gelen olayların gerçekliğinin insanlarda uyandırdığı korku ve dehşet çok büyüktür. Tüm insanlar aynı çağrıya uymakta, geri dönüşü olmayan gerçekle karşılaştıklarının farkına varmaktadırlar. Bu kuşkusuz büyük bir gündür ve bu büyük günde meydana gelecek olan olaylar için Sur''un sesi sadece bir habercidir.

www.harunyahya.org - www.kiyametgunu.com

haci
04-12-2004, 16:13
KIYAMET

Havada olağandışı bir ağırlık ve garip bir koku vardı. İnsan kendini derin bir yer altı mağarasında hissediyordu. Ovalara, savanalara, düz ve alçak yerlere koyu bir sis ve duman inmişti. Havada tek bir bulut bile yoktu. Etrafta göz kamaştırıcı bir aydınlık vardı. Batıdan doğan ve ayla birleşen güneş, gökyüzünde tepede hareketsiz duruyordu. Yıldızların ışığının sönmesi ile birlikte gök yarılmış ve dağlar parça parça olarak etrafa savrulmuştu. Gölgeler kaybolmuştu. Günler geceleri izlemiyordu artık. Birbirlerine çarparak parçalanan yıldızlarla bereber geceler de yok olmuştu. Rüzgarlar kesilmiş, büyük göller ve denizler durulmuştu. Büyük okyanuslar bile dalgasızdı. Bütün dünya derin bir sessizliğe bürünmüştü. Çalılar, çırpılar kıpırdamıyor, ağaçlarda dallar hareket etmiyor, yapraklar hışırdamıyordu. Hayvanlar alemi de derin bir sessizliği gömülmüştü. Kuşlar ötmüyor, cıvıldamıyor, kurtlar ulumuyor ve köpekler havlamıyordu. Olmadık yerlerde olmadık hayvanlar türemişti. Bir süre önce Dabbat-ül- arz yerden çıkmış ve insanlarla konuşmaya başlamıştı. Şehirlerin merkezlerinde aslan, kaplan, ayı ve diğer yırtıcı ve vahşi etobur hayvanlar küçük gruplar oluşturuyor, onlara eşlik eden geyik, ceylan, inek, koyun ve keçilerle birlikte omuz omuza dolaşıyorlardı.
Nesilleri çoktan tükenmiş bir takım garip hayvanlar peyda olmuştu. Dinozorlar geniş sürüler halinde nehir boylarında ve sahillerde ilerliyor, sonra ovalara yönelip, kalın sis tabakaları içinde kaybolup gidiyorlardı.
Nehirler ters akıyordu! Balıklar başlarını sudan çıkarmış, etrafı izliyor, bir çoğu kıyılarda ve nehir kenarlarında kuyrukları üzerinde dikiliyor ve yüzgeçleri üzerinde yürüyorlardı. Sudan çıkmaktan rahatsız olmuş görünmüyorlardı. Büyük balıklara, yunus ve balinalara okyanusların yanı sıra, nehir yataklarında, büyük göl ve geniş su birikintilerinde de rastlanmaya başlanmıştı.

İnsanlar ortalıkta görünmüyorlardı. Herkes evine, barkına çekilmiş, evsiz olanlar boş bina ve mağaralarda bir araya gelmişlerdi. Cadde ve sokaklar boştu. Hiç bir araç hareket etmiyordu. Uçaklar hava alanlarında hangarlara çekilmiş, gemiler limanlarda ve açıklarda demirlemiş, trenler gar ve istasyonlarda uzun kuyruklar oluşturmuşlardı. Ne olduğunu ve daha nelerin olacağını henüz tam olarak idrak edememelerine rağmen insanlar, paniğe kapılmıyorlardı. Radyo ve televizyon istasyonları yayınlarını kesmişlerdi. Telefonlar ve diğer haberleşme araçları çalışmıyordu. İnsanlar birbirleri ile konuşamıyorlardı. Kimseden ses seda çıkmıyordu. Herkes bir köşeye çekilmiş huşu içinde dua ediyordu. Dua ettiklerini gösteren tek belirti dudaklarının kıpırdamasıydı. Kimse acıkmıyor, susamıyor ve tuvalet gereksinimi duymuyordu. Bebekler ağlamıyor, çocuklar oyuncakları ile oynamadan sessizce bir kenarda oturuyor, kan ter içinde yüzen kadın ve erkekler korku dolu endişeli gözlerle etrafa ve birbirlerine bakıyorlar, bakışları ile etrafa dehşet saçıyorlardı. Cami, kilise, sinagog ve diğer mabed yerleri derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ezan okunmuyor, kilise çanları çalmıyor, gonglar Budist mabetlerini çınlatmıyordu. Bütün ibadet yerleri boştu. Hoca, imam, müezzin, papaz, haham ve budist rahipler ortadan kaybolmuşlardı. Papalıktan haber alınmıyordu.

Bu olağanüstü durum altı gün sürdü. Bu süre içinde insanlar ve hayvanlar arasında doğan ve ölen olmadı. Ağaçlar tomurcuklanmadı, çimenler uzamadı. Hamile kadınlar ve dişi hayvanlar zamanları geldiği halde, doğurmadı. Yedinci gün güneş kararmaya başladı. İsrafil, sur-u İsrafil’in ilkini çaldı. Bütün evrende yaşam sona ermek üzereydi. Azrail yeryüzüne inmiş, yaşayanların canını almaya başlamıştı. Kimse ölenlerin ardından ağlamıyordu. Anneler, bebek ve çocuklarını azraile bizzat teslim ediyorlar, kendilerine gelecek sonu büyük bir dehşet ve korku içinde bekliyorlardı.

Gün doğusundan, gün batisına kadar bütün gökyüzü önce sarı, sonra pembe, eflatun, mor ve kızıl bir renge büründü. Bu zemin üzeride beliren irili uraklı, zifiri karanlık kara bulutlar rüzgarsız havada büyük hızlarla hareket ediyorlardı. Arada bir şimşekler çakıyor ve yıldırımlar düşüyordu ama, hala ses çıkmıyordu. Aniden, kızıl gökyüzünde kanatlı melekler belirdi. Geniş, beyaz kanatlarını çırpmadan havada uçuyorlardı.

İsrafil, boruyu ikinci kere çaldı. Bunu önce hafif bir mırıltı izledi. Bu mırıltı yayılmaya ve giderek gürleşmeye başladı. Bir süre sonra yerini derin bir uğultuya terketti. Sanki binlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca insan hep bir ağızdan mırıldanıyor, konuşmaya ve birşeyler söylemeye çalışıyordu. Ne denildiği anlaşılmıyordu. İnsanlar dirilmeye, yerin dibinden yeryüzüne çıkmaya başlamışlardı. Önce eller toprağı yarıp yeryüzüne ulaşıyor, onu baş ve vücut izliyordu. Topraktan biter gibi bitiyordu, insanlar. Yalnız mezarlıklardan değil, yerin hemen her arşınından çıkan bu insanlar hep bereber mırıldana, homurdana, söylene bir yöne doğru ilerliyorlardı. Aralarında bebekler, çocuklar, her yaşta kadınlar ve erkekler vardı.

Bir süre sonra yeryüzü ezan sesleri ile inlemeye başladı. Yalnız cami ve mescitlerden, Müslüman konutlarından değil, aynı zamanda kilise, sinagog ve mabetlerden de ezan sesleri yükselmeye başlamıştı. Artık kilise çanları çalmıyor, budist mabetlerinde gonga vurulmuyordu. Bütün insanlık hep bir ağızdan ezan okuyordu. Aralarında putataparların, ateistlerin, Yahudi, Hristiyan, Müslüman ve budistlerin de olduğu, çoğu bugün için ölümden diriltilmiş milyarlarca insan, hep bir ağızdan topluca Allah-ü ekber çekerek, hesap verecekleri merciye doğru ağır adımlarla ilerliyorlardı.

Mahşer günü gelmişti……..

HACI

ngcoskun
04-12-2004, 19:55
selam hacı kardeş
bu konuyu okumayanların okumasını sağlamak için bu başlığıı tekrar üst sıralara çıkarmak için yazıyorum.umarım sakıncası yoktur.

11-01-2005, 00:03
yok yok sakincasi yoktur bayan duduk, nasilsa o ne uflerse sen onu caliyorsun, sirf bende bu sacma konu bidaha okunsun diye buraya tasidim, okunsunda ahlaksizligin nerelere vardigi iyice gorulsun diye.


anlamadigim sey, ayni olan iki sey, nasil olurda biri digerine olur bey.



SIZINTI

haci
11-01-2005, 00:28
SIZINTI

Özgür Ölüm’ü Hürriyet’in Agora Uçuk Kaçık bölümünde de yayınladım. Bu saçma konuyu yalnız bu forumu okuyanlar değil, bütün Türkiye okuyor.. Hürriyet’e telefon et de protesto et.. Senin aklın işte bu kadar benim sızıntı çocuğum..

HACI

11-01-2005, 00:30
dmbk arkadasim benim

sen bunu hurriyette yayinladin turkiyede okudu diye iyi biseymi oluor simdi bu, senin olceklemen bumudur.

NGCOSKUN

nerede, bi uflesende otse.

SIZINTI

11-01-2005, 00:31
HACI SEN HÜRIYETI CIDDI BIR GAZETEMI SANDIN ???

haci
11-01-2005, 00:34
Hürriyete ciddi değil mi?
Ama okuyanı çok.. Değil mi?
İslam da öye.. İlkel bir din ama, inananı çok..

HACI

11-01-2005, 00:38
Evet yine islam a cattin,
Bu son uyarim....