Orijinalini görmek için tıklayınız : İslamın Ortaya Çıkışı ve Erken Tarihi Karl-Heinz Ohlig
DreiMalAli
02-01-2009, 01:15
http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,6,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art6
http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,0,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art0
İslamın Ortaya Çıkışı ve Erken Tarihi
İslam bir milyardan fazla inanırı ile dinamik büyüyen bir dindir. Kendisini Tanrı tarafından gönderilen, rivayete göre 570- 632 yılları arasında Arabistan Yarımadasında yaşamış olan Muhammedin (muhammad) kurduğunu belirtir. Onunölümünden sonra başarılı bir askeri ve dini tarih başladı. Yayılmacı savaşcıları bulundukları bölgedeki iki büyük imparatorluğa, -Bizans ve Sasani (Pars) İmparatorluğu- karşı koyabildi.Bir kaç on yıl içerisinde hakimiyeti bütün Yakın Doğudan Hindistan sınırına kadar erişebildi. Mısır ve Kuzey Afrika fethedildi, İspanya’ya ve Güney Fransa’ya kadar erişildi.
Bu operasyonlar, Muhammedin politik önderliğini takip eden halifeler tarafından yönetildi: Önce (661 yılına kadar) sonradan Dört Halife olarak adlandırılanlar tarafından, sonra 750 yılına kadar, başkenti Şam’a taşıyan Emeviler tarafından. Ve nihayet 8. yüzyılın ortalarından itibaren ise Şam merkezli Abbasiler tarafından.
Muhammed öğretisini sözlü olarak bildirdi. Bunlar dinleyiciler tarafından hafızalarda tutuldu, kemiklere ve hurma yapraklarına kaydedildi. İslami rivayete göre bu materyallar üçüncü halife Osman (Othman, Uthman) toplatıldı, Zaid ibn Thabit’in başkanlığında bir komisyon tarafından 650-656 yılları arasında, yani Muhammedin ölümünden 18-24 yıl sonra bu gün elimizde bütün olarak bulunan haline getirildi Halife Osman geri kalan tüm versiyonları yasakladı. 1925 yılında Kahirede basılan Kuran'ın (Kahire Kuranı), -ki Kuran tefsirlerinin temelini oluşturur- Osamanın Kuranına denk geldiği iddia edilir.
Batı Kuran araştırmaları bu güne kadar hala müslüman geleneğini takip ediyor.Hans Zirker bu ortak görüşü şöyle formüle ediyor: "İncil ile karşılaştırıldığında Kuran kısa ve homojen bir oluşum süresine sahip. (…) Muhammed'in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra kitap haline geldi. Bu günküler onun bir kopyasıdır. Vahiylerin, Muhammede gönderildiği şekliyle otantik olarak Kurana girdiğinden, bir kaç istisna haricinde, müslüman olmayan bilim adamlarının dahi şüphesi yok."(1)
Rudi Paretin fikri de bu yöndedir: "Kurandaki bütün ayetler içinde herhangi bir tanesinin dahi Muhammed tarafından dikte edilmediğini kabul etmek için bir nedenimiz yok."(2)
DreiMalAli
02-01-2009, 01:15
http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,1,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art1
Tarihsel Sorunlar
Müslüman geleneğinin benzeri olan batılıların bu ortak görüşün temellerini hiç bir tarihci kabul edemez. Arap peygamberi Muhammed hakkındaki “bilgiler” ilk olarak dört “biyografik eserde”mevcut. Ki bunlara ancak 9. ve 10. yüzyılın başlarında erişilebiliyoruz. Sonuncusu ise, Tabari’nin Yıllıklar’ı, Arapların yayılması, imparatorlukları ve halifelikleri hakkında sözlü iletileri içeriyor.
Bu “biyografiler” efsanevi materyal sunuyorlar: “Gerçek tarihi kalıntı çok az. Kurandaki imalar yardımıyla dallandırılıp büyütülüyor.”(3) Her şeyden önce Muhammed ve İslamın başlangıcına dair görüşler, Muhammedden ikiyüz-üçyüz yıl sonra ortaya çıkmış olduğundan, bunlar ancak 9. ve 10. yüzyılın yazarlarının düşüncelerine şahitlik yapabilirler ama, çok geride kalan bir zaman için kaynak değiller.
Muhammedin ölümünden sonraki iki yüzyıl için eşzamanlı islami edebi yazı mevcut değil. Bu durum genellikle bildirilmiyor. Josef van Ess bir istisna. İslamiyetin 2. ve 3. yüzyılını üzerine altı ciltlik araştırmasında, İslamın birinci yüzyılı hakkında elde sadece bir kaç sikke ve yazıttan başka bir şey bulunmadığından dolayı bu yüzyılı incelemeye almadığını belirtiyor. "Aynı sorunları” tesbit ettiği halde 2. yüzyıldan başlıyor. (4) Karşı taraf olan Bizanslılar da yeni bir dinin temsil edildiğini belirtmiyorlar.
DreiMalAli
02-01-2009, 01:16
http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,2,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art2
İslam Hakimiyeti Altında Hıristiyan Literatürü
Ama Arap hakimiyetindeki hıristiyanlar – Suriyeliler, Yunanlılar, Mısırlılar – bu iki yüzyılda sadece manastır ve kliseler kurup Çine kadar misyonerlik yapmadılar. Zengin bir literatür de bıraktılar: Kronikler, mektuplar, vaizler, ruhani karalar, apokalipsler (Ç.N.: dehşet hikayeleri). Her şeyden önce de teolojik eserler. Ama bunlar genellikle günlük işlerle ilgiliydi: hıristiyanların kendi aralarında tartışmaları, Chalkedonier’ler Monophistler’e karşı, Monerget’ler Monoteletker’e karşı, Suriyalilerin Yunanlı hıristiyanlar hakkında görüşleri vs.
Bu yazılarda çok seyrek olsa da ara sıra yeni Arap egemenliğinden söz ediliyor. Arap sözcüğünü pek kullanmıyor, çoğunlukla, “islam öncesi” zamanlarda da olduğu gibi, ya Sarazen (çadırda yaşayanlar, haydut, göçebe) diye adlandılıyorlardı ya da 4. yüzyıldaki Hieronimusdan beri alışıldığı gibi – ki zamanında kainat hakkındaki “bilgiyi” temsil ediyordu – İsmali’ler veya Hagerenler diyorlardı.
Bunlardan Genesis “çölde” oturanlar diye bahseder (Gen. 21, 9 – 21; 25, 12 – 18) . Bazan “Arabistan” ile de ilşkilendiriliyorlardı, ama bununla Arap Yarımadasını değil, Mezapotamya'daki Arabistan'ı veya 106 yılnda Roma'lılar tarafından fethedilen, Şamdan Kızıldeniz'e kadar uzanan Nabataer Bölgesini (provincia Arabia) kasrtediyorlardı. “Arap” hükümdarı Muaviye zamanında Arap Hükümdarlığını överlerken, Abdulmelik zamanından bir yük ve Tanrının bir cezası gibi bahsediyorlardı. Apokalipsle de daha da ileri gidip, ancak bir anti hıristiyanlık hükümdarlığı tarafından getirilecek kötülüklerin toplamından bahsediyorlardı.
Arabların yeni bir dininden ise hıristiyan kaynaklar bahsetmiyorlar. Nadir hallerde, özel bir Tanrı anlayışından bahsediliiyor: Tanrı birdir ve benzersizdir/ortaksızdır ya da isevi anlayışta olduğu gibi Tanrının oğlu değildir. Bu yüzden olsa gerek, babası uzun yıllar yönetimde yer almış olan, Araplar'ı iyi tanıyan Şamlı Johannes (ölümü 750 civarı) İsmali’lerin dinini hıristiyanlıkdan sapanlara dahil ediyordu.
DreiMalAli
02-01-2009, 01:16
http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,3,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art3
İznik konsili öncesi (Ç.N.: İznik Kararları 325 yılında belirlendi) Kuran'ın Suriye teolojisi
Bu (Ç.N.: İznik kararları) Kuranın temel teolojik önermesidir. İçerisinde muhammad terimi içinde sadece dört defa bulunmakda ve sadece bir yerinde, geç zamanlarda eklenen bir yerinde, kesinlikle bir Arap peygamberinden bahsediyor. İsa 24 sefer anılıyor, Meryem 34 sefer, Musa 136 sefer, Harun 20 sefer. Kuranın teolojisi doğru Tanrı görüşüne ve hristiyanlık merkezli. Sık sık, Tanrının tek olduğu, benzersiz/ortaksız olduğu vurgulanıyor, İkilik, Üçlük reddediliyor. Mesela 112. surede “1 De ki: O tekdir, 2 Tanrıdır(?), 3 doğurmadı, doğurulmadı.. 4 kimse ona eşdeper değildir.” İsa için, Tanrının oğlu olmadığı, mesih, kul/hizmetci, elçi ve peygamber (mesela sure 4, 171) olduğunu söyler: İsa (kelime olarak: mesih), Meryemin oğlu, sadece Tanrının oğludur, meryemden gelen sözüyle (Ç.N.: ?) kendisinin ruhundandır (...). Tanrı tekdir (...) çocuk sahibi olmakdan (münezzehdir) .“
Bu teoloji ve hristiyani değer ama yeni değil. Tersine eskiden suriye hristiyanlığı tarafından temsil ediliyordu. Kuzey Suriye Teolojisinde “Monoarchianismus” diye isimlendirilen uniter (Ç.N.: hristiyanlıkda teslisi kabul etmeyen. Merkezcil. ?), güç iktidarı düşüncesindeki monoteizmdi. İncildeki Tanrı ve Tanrının ruhu terimleri aynı tanrının dışa yansıyan belirtileri, Tanrının kuvveti olarak anlaşılıyor: dinamik Monoarchianizm. Bununla İsanın bir insan olması ön planda oluyor. Tanrının izniyle etikliğini en çok ispatlayabilen insan. Onun peşinden gidenlerinde yine kendilerini ispatlayabilecekleri, ispatlamak zorunda oldukları düşüncesi. Yani antiochenisch (Ç.N.: Antakya usulü?) liyakat/yararlılık hristiyanlığı.
Apostolik Babaların (Ç.N.: yalnız İncile dayalı bir hristiyanlık) bir Didache isimli bir yazısı - ki 2. yüzyıldan kalma olup en eski Evharista vaizidir- İsayı Tanrının kulu/hizmetcisi olarak isimlendiriyor. Diğer bir yazıda, Polykarp’ın Martyrium’u isimli yazıda (Ç.N.: Senede bir kaç sefer dini acı çekmek anlamına geldiği gibi, Mezarlık üzerine kurulmuş ibadethane anlamına da geliyor) Tanrı “sevilen ve övülen kul/hizmetci olan İsanın babası” olarak anılıyor (97 yılında Romada yazılmış olan Klemen Mektuplarının ilkinde de aynı şekilde geçer). Bu gelenekdeki Tanrının görünüşü monarchianistce (Ç.N.: ?). İsa sadece bir kul/hizmetci idi(6).
Fırat yakınlarında Samotadaki piskopos Paul İsanının Tanrılığını reddediyor ve ekliyor “Eğer Tanrının Oğlu bir Tanrı olmuş olsaydı Tanrılar bunu bildirirlerdi”(7). Paulun öğretisi, İsanın bize eşit olduğu, yani insan, “ama her yönüyle daha iyi” “üzerindeki rahmetinden” dolayı(8).
Yunan Kilisesinde ise İsanın Tanrının Oğlu olduğu, Tanrı sözünün yaniden doğuşu olduğu görüşü hükmediyordu ve 325 yılında, İznik Kararları ile resmileştirildi: Oğul “Tanrıdan bir Tanrı, ışıkdan bir ışık, gerçek Tanrıdan bir gerçek Tanrı, doğurulan, yaratılmayan”dı, daha da ileri giderek “babaya eşdeğer”di.
Fırattan Hindistan kadar uzanan Persler Hükümdarlığındaki kiliselrin büyüğü olan doğu Suriye Kilisesi Roma İmparatorluğundaki bu tartışmalara katılmıyordu. Önun öğretisi İznik Öncesi Teoloji idi: Tanrı tekdir (hükümranlık sadece ona ait), İsa onun elçisi, kulu/hizmetcisi, peygamber ve mesihdir. Ama 410 yılından sonra, baskıyla, Sasanilerin başşehri Seleukia-Ktesiphon (bugünkü Bağdat yakınında), kendisini otonom bir kilise gördmesine rağmen, ruhani meclisinde İznik Karalarını kabul etti. Tanrıya eşdeğer olan Tanrıoğlu düşüncesinin Doğu Suriye Kilisesinde yayılabilmesi çoğu bölgelerde 6. yüzyıla kadar uzandı.
Mesela Suriye teoloğu olan Aphrahatın (ölümü 345 yılında) İznik Kararlarından haberi yoktu. „Tanrılığın kutsal ismi, Tanrıya layık adaletli insanlara da verildi. Tanrı sevdiği insanlara „oğullarım“ „arkadaşlarım“ diye hitap etti.“ Örnek olarak Musayı, Süleymanı, bütün İsrail Halkını gösteriyordu. „Onu (İsa) biz Tanrı diye adlandırdık. Onun (Tanrı) Musayı kendi adıyla isimlendirdiği gibi.(9)“ Yani Aphrahatın görüşüne göre de İsa Musadan daha fazla veya değişik bir şekilde Tanrının Oğlu değil.
İznik Kararları doğrultusundaki inanç ancak 5. yüzyılda Doğu Suriye Kilisesi tarafından da kabul edildi. Kuran ama, İznik Kararları öncesi savunulan, daha eski bir Tanrı ve İsa inacına bağlı. Şiddetli bir şekilde yanlış Tanrı kavramıyla ve diğer yazı sahiplerinin Hristiyanlığıyla savaşmaya devam ediyor.
DreiMalAli
02-01-2009, 01:17
http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,4,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art4
Pers sürgünlerinin rolü
Peki ama bu eski Suriye teolojisi Doğu İran'da nasıl daha da güçlenerek ayakta kaldı, korundu? Pers Hükümdarları, Partlar ve Sasaniler, Tevratta tanıdığımız Asurların ve Babilonların sürgün geleneğine devam ettirdiler. Fırat nehri sürekli olarak Roma İmparatorluğuna sınır olarak kalsa da, Akdenize kadar uzanan kısa süreli fetih savaşları ve peşinden şehir halkının sürgün edilmesi sık sık oldu. Antakya'nın tüm şehir halkı,-ki içlerinde hıristiyanlar da vardı- doğuda çok uzaklara yerleştirildi (10).
241 yılında, Dicleden kuzeye, Fırat'a kadar uzanan Arabiya krallığının Dicle yakındaki başşehri Hatra da Sasanilerin eline geçti. Bura halkı ve daha fazla halk grupları Arabiyadan sürülerek doğuda çok uzaklara yerleştirildi de. Tahminen Marvda (bugünkü güney Türkmenistan) yaşamaya zorlandılar. Bunların arasındaki aramanlılar, belki arap hıristiyanları da, yeni yurtlarında, izole edilmiş durumlarıyla, eski hıristiyanlık geleneklerine devam edip geliştirdiler. Sonraları Pers İmparatorluğundaki doğu Suriye büyük klisesi İznik Kararlarını , zamanla da Roma İmparatorluğunun başka kararlarını kabul etmiş olsa da, bunlar (Ç.N.: sürgünler) soylarının getirdiği Hıristiyanlığı korudular. Kuran geleneğinin Suriye başlangıcını o zamanın sürgünlerinde aramak gerekir. Doğu İrandan kaynaklanan Kuran öğretileri, en azından temel bir bölümü, batıya erişti. Abdulmelik, -ki kendisi Marv'lıdır- ve oğlu Velid zamanında devlet doktrininini oluşturup Arapçaya girdi, yerleşti. Kuranın Allah önermelerinin çoğunluğunun "teklik" olması böylece anlaşılımış oluyor, çünkü İznik'in kutsallık ruhuna pek değinmiyor. Sadece Kuranın sonraları ortaya çıkan ve seyrek bazı yerleri Üçlü Tanrı düşüncesine karşı çıkıyor.
Kuranın Allahı eski Suriye Hristiyanlığının erken çağının düşüncleriyle direk ilişkilidir. Bunlar Kuran teolojisinin çekirdeğini teşkil ederler. Ama zaman içerisinde ama diğer baş materyallar da eklendi.
DreiMalAli
02-01-2009, 01:17
http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,5,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art5
Sikkelerin ve Yazıtların Tanıklığı
O zamanların tarihini tekrar yapılandırmak eşzamanlı çokca sikke ve bir kaç tane yazıt mevcut (11). Bunlar, kısıtlı da olsa, o zamanın olaylarını belgelendiriyorlar. Sikkelerin çoğunluğu yapıldıkları yeri bildiroyorlar ve tarihlidirler. Tarihler başlangıçta bazan yerel sayımalara, kısa süre sonra ama “Araplara göre”. Muaviyenin Arap sayımına göre 42 (MS 663) yılında Galilede tamir ettirdiği Gadara Ilıcalarında bulunan ve bir haç işaretiyle başlayan bir yazıtta üç tane tarihleme belirtiliyor: Bizansların vergi yılına göre, Şehrin tarihine göre ve “Araplara göre”. Buradan anlaşılan “Araplara göre” birinci yıl 622 yılı olup Güneş Yılına göre sayılıyor.
622 yılı neden bu kadar önemliydi? Bu yıldaki bir Hicret ancak 9. yüzyılın kaynaklarında geçiyor. Daha önceki yıllarda Sasani Kralı Chasrau II Pers İmparatorluğunu genişletebilmişti. Bizans İmparatorluğunun doğu bölgelerini fethetmişti: Fıratın batısında Suriyeyi, Filistin, Anadolunun büyük bölümünü, Arap Yarımadasını ve Mısırı. Bizans İmparatorluğu artık kendi bölgesinden kovulmuş gözüküyordu. Ama gelişmeler beklenilenden değişik oldu: Genç Bizans Kralı Heraklios 622 yılında Perslere karşı beklenilmeyen bir zafer kazandı. Bunu, Sasani Krallığının kısa süreki olmasına neden olan diğer askeri başarıların başlangıcıydı.
Hearklios bu zaferi, kendi tarafına çekebildiği, hem batı Suriye hem de İran Krallığında uzun süredir yerleşik Araplardan oluşan birliklerlerin yardımıyla ele kazanmıştı. Bu başarısına rağmen, tekrar ele geçirdiği bu eski roma bölgelerini direk olarak kendi hükümranlığı altına almadı, kontrolünü bölgedeki, kendilerini Confoedereti (Arapca Quraisch) (Ç.N.: Kureyş?) olarak gören Arap yöneticilerine teslim etti. 622 yılı, önce Roma İmparatorluğunun doğu bölgelerinde, Arapların kendi yöneetimlerinin ve Arap zaman sayımının başlangıcı oldu.
İkinci bir durağı ise 641 yılı temsil ediyor. İki olay önemliydi: Heraklios tarafından zayıflatılmış olan Pers İmparatorluğu parçalandığından Fıratın doğu tarafında yaşayan Arap kabileleri hükümranlığı ellerine geçirebilmişlerdi. Aynı sene içinde Bizansda Heraklios ölmüş, eşi ve oğlu yeni kral tarafından sakatlatılarak sürülmüşlerdi. Heraklios ve ailesine sadık olan eski bizans bölgeleri Arapları artık kendilerini krala bağlı hissetmeyip bütün hükümranlığı üslendiler.
Bu yeni suverenliğin sembolü olarak 641 yılında il sikke çıkarımı başladı. Bu sikkelerin motifleri hristiyanlığın etkisinde: Haç, uzun haçlarla krallar veya yanlış anlaşılmaya yer vermeyen başka semboller. Anlaşılan o ki, yeni semboller kullanmak için neden yoktu.(12). Önce doğuda daha sonra eski Pers İmparatorluğunda hüküm süren Arap kralı Muaviyeydi, bir hristiyan hükümdarı. Hangi Hristiyanlık akımına bağlı olduğu bilinmiyor. Hoşgörülü birisi olması gerek. Çünkü Suriye hristiyanları tarafından da övülüyordu. Doğu Suriye Patriği İsoyaw III (ölümü 659) “Din huzur içinde ve çiçek açıyor.”(13).
Şimdiye dek bilinen ve üzerinde MHMT yazan ilk sikke “Araplara göre” 38 yılında (MS 659), Mezopotamyanın uzak doğusunda bastırıldı. Aniden bu parolayla çıkarılmış sikkeler, hem coğrafya olarak hem zaman olarak doğudan batıya yayıldılar. Anlaşıldığına göre, geleceğin Abdulmelikinin geçeceği rota üzerinde, doğudan başlayıp Mezopotamyada, Filistinde ve Kudüsde bastırılmaya başlandı. Batıya geldiğinde, göze çarpan yerinde MHMT yazan çok dilli sikkelerinkenarlarında muhammad açıklamsı bulunmaya başladı. Kısa süre sonra ise bu zaman kadarki MHMT yerin muhammad’a bıraktı.
Kim bu muhammad?(14) Arapca “yüceltilen/övülen (benedictus) veya “yüceltilesi/övülesi” anlamına geliyor. Hristiyan sikke motiflerinde isa için kullanılan bir sıfat. Bu anlama tarzı 691 yılında Abdulmelik tarafından yaptırılmış olan Kubbetüs Sahra’nın yine kendisi tarafından içine yerleştirtilmiş olan yazıt tarfından da desdekleniyor. Bu tek ve benzersiz Tanrıya şahitlikle başlıyor ve eski Hristiyanlık inancı çerçevinde devam ediyor; “Övülesi (muhammad[un]) Tanrı kulu/hizmetcisi (‘abd allah) ve onun elçisi (...). Çünkü mesih İsa, Meryemin oğlu, Tanrının elçisi ve sözüdür.” İsanın Tanrı Oğluluğu reddeliyor(15). Bu Kuranın önermesine de denk geliyor.
Kubbetüs Sahranın içi düzlenmemiş. Ziyon Dağındaki, kayanın tepesini çatı gibi örtüyor. Bu ise Suriye teolojisinde, mesela Aphrahata göre (ölümü 345) bir İsa sembolüdür: “Şimdi kaya üzerinde belirtilen dine ve kaya üzerine kurulu binaye kulak verin(...). İsa, peygamberler tarafından kaya diye adlandırılan (...).(16)” Artık Abdulmelikin sikkelerindki haç motifleri yerini kaya gibi İsa motiflerine terketmeye başladı. Bizans ve Suriye hristiyanlarından farklı olan bir Arap krallığı işareti/sembolü.
Muhammad başlangıçda, -‘abdallah sıfatı (Tanrının kulu/hizmetcisi), peygamber, elçi, mesih gibi – bir hristiyan ünvanıydı. Daha sonraları ama mumammad ilgili olduğu İsadan koptu, ayrıldı. Bunu iki diğer iki gelişme ile gözetlenebilir: 707/708 yıllarında Şamda yapılan Mescid-el-Emeviyyenin ve 756 yılında Medinede kurulan Kutsal Mabedin (Ç.N.:?) yazıtları Kubbetüs Sahranınki ile formal yapı olarak benzer: Tek olan Tanrı övüldükden sonra muhammada, Tanrının kulu/hizmetcisine ve elçisine şehadet edilir. Ama Kubbetüs Sahrada olduğu gibi İsa, Meryemin oğlu, açıkca anılmaz. Orlardaki formüle etmeler, Kudüsdeki teolojiyle benzer olsa da, direk İsa ile ilişkili değildir. Benzer olgu sikkelerde de mevcuttu. Onların kaya sembolleri, mesela haç işaretlerinde olduğu gibi, artık açıkca hristiyanlık olarak göze çarpmıyordu. Muhammadin mihenk noktası artık yoktu. İsole edilmiş bu terim artık yeni “materyal” ile doldurulabilinirdi.
İlk olarak 8. yüzyılın ilk yarısında, peygamber görünümünde tarihleştirildi. En eski kayak olarak Johannes Damascenus bir yalancı peygamber Ma(ch)metden bahsediyor. Daha sonraları, 9. yüzyılda, yine bir hristiyan ünvanı olan ‘abdallah, Tanrının kulu/hizmetcisi, Muhammedin babası olarak tarihleştirildi: Abdullahın oğlu Muhammed. Bu zamanda başlangıç olayları da Arapların etnik yurdu olan Arap Yarımadasına kaydırıldı(17). Kurandaki materyallerin, artık bu zamana kadar çoktan yok olmuş olan mezopotamyanın Arabiya Krallığını veya Bizansın provencia Arabiasını anımsatması elbette bu konuda yardımcı oldu, kolaylık sağladı.
Muhammad hristiyanlığı ve Kuran hareketinin başlangıcı (Ç.N.:?) ama, sikkelerin şahitliğine bakıldığında, Mezopotamyanın uzak doğusundan kaynaklanıyor. Buna temeli Eski Suriyece (Ç.N.: Aramca?) olan sözlerin/önermelerin yazı şekillerine işaret ediyor.
8. yüzyılın ikinci yarısından 9. yüzyılın başına kadar. Bu zaman süresi için da kaynaklar az. Çok bölgeler – zaman zaman – “Merkez” ile az bağlı veya bağlı olmasa da, Arap Egemenliği artık yerleşiyor. Sikkelrin ve yazıtların üzerindeki semboller apokaliptik programlardan çıkmış izlenimi veriyorlar. Buna paralel olarak, günlerin bittiğinde ortaya çıkacak olan kurtarıcıyı (İsa?) atıflayan hristiyanlıkdan motiflenmiş mehdi düşünceleri ortaya çıkıyor. 9. yüzyıl literatüründe sayılan, fakat sikkeler tarafından desteklenmeyen, mesihi adlandırmalar halifelerin isimleri olarak yorumlanıyor. Bu sembılik terimler kişi isimleri mi yoksa bu ismlendirmelerin arkasında anonim hükümdarlar mı yatıyor? 8. yüzyılın sonunda ilk olarak Mekke göze çarpıyor. Mekkede yapılan ilk sikke hicri 203 tarihli peşinden hicri 249 ve 253 tarihliler geliyor. Nihayet bu zaman civarında İslam kendi ayakları üzerinde duran bir din olarak ortaya çıkıyor ve daha önceleri Panteteuchun (Ç.N.: Musaya atfedilen 5 kitap) yazarlarının İran tarihinin araçları ile ayrıntılı bir şekilde yaptıkları gibi, kendisini daha eskilede çıkmış gibi gösteriyor(18). Bu zamanda yapılan adalaet okulları (Ç.N.:Şeriat okulları?) da Perslerin geleneklerini andırıyorlar(19).
(Ç.N.: Gadara: http://research.haifa.ac.il/~mluz/gadara.folder/gadara2.html (http://research.haifa.ac.il/%7Emluz/gadara.folder/gadara2.html) )
(Ç.N.: Kubbetüs Sahra: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kubbet%C3%BCs_Sahra ve http://de.wikipedia.org/wiki/Felsendom )
(Ç.N.:Omaiyadenmoschee=Mescid-el-Emeviyye: http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eam )
DreiMalAli
02-01-2009, 01:18
http://www.bpb.de/publikationen/C7N16H,6,0,Zur_Entstehung_und_Fr%FChgeschichte_des _Islam.html#art6
Kuran Hakkında Birkaç Not
Tarihi belirlenmiş en eski tam teşkil Kuran 870 yılından kalma. Ama, çoğu 8. yüzyılın ikinci ikinci yarısından kalma parçalar halinde el yazmalar da mevcut. Bu parçalar, sure sıralamasındaki değişiklikleri ve bazı diğer özellikleriyle, Kuranın bu zaman içinde henüz tamamlanmamış olduğunu gösteriyor. Herşeyden önce ama, “defektif” diye anılan şekilde yazılmış (Ç.N.: “defektif yazma şekli” eksik, noksan veya hatalı anlamına gelebilir?): Vütün Sami yazılarında olduğu gibi sesli harfler mevcut değil, bunlardan ayrı olarak sessiz harfler de tek anlamlı değiller. Arapca 28 tane sessiz har tanıyor ama, bunların sadece yedi tanesi yanlış anlaşılmayacak harf işaretine sahip. Diğer bütün sessiz harfler çok anlamlı olup anlamına ancak seslendirme işaretleri ile karar veriliyor: üstüne veya altına konulan birden üçe kadar noktalarla. Eski el yazmalarında sesli hafrler bulunmadığı gibi hemen hiç seslendirme işaretlede mevcut değil. Bazı harflar iki ile beş arasında anlamlara gelebiliyor. Mesela r veya g, r veya z, b veya t gibi. Yazının okunması ve tabi anlamı bir çok yerde belirsiz oluyor. Ancak 9. yüzyıl süresinde bu yazılara seslendirme işaretleri ve sesli harfler eklendiler(20).
Her şeyden önce Christoph Luxembergin dil bilgisi temelinde yaptığı araştırmalar şimdiki Kuranın Eski Suriyece ve Arapcanın eşit yoğunlukda kullanıldığı bir bölgede yazılmış olduğunu gösterdi. Arapca yazılmış Suriyece sözler olarak okunduğunda Kurandaki bir çok muğlak anlamlı noktalar anlam kazanıyordu. Böylece Kurandan yeni ve Hristiyanlığa dayanan önermeler ortaya ortaya çıkıyordu.
Christoph Luxemberg yeni çalışmaları – ampirik denilecek kadar – Kuranın Arapca yazılmış halinin temelini Suriyece alfabesi oluşturduğunu gösteriyor(22). Surice ve Arapca yazılarda kullanılan birbiren benzeyen fakat farklı sessiz harflerin el yazmalarında birbiriyle karıştırılmış olabilineceğini de göz önüne alarak, kopyalama hatalarının mevcut olduğunu gösteriyor. Ancak bu birbirine karıştırma hataları düzeltiğinde anlam ifade eden kelimelerle okumak mümkün oluyor.
Bu bilgi, teolojik ve nümizmatik araştırma sonuçlarıyla birleştiririldiğinde, Doğu İrandaki Eski Suriye cemaatının, çerçevesi henüz tam belli olmayan bir Kuran önermeleri/sözleri kataloğu oluşturduğu anlaşılıyor. Bu önermelerin görevi Torayı ve Evangelizmi yorumlamak ve benzerliklerini (islam) göstermek olsa gerekdi. Jan M.F. Van Reet’e göre bu görev için Doğu Suriye Teolojisi Okullarında özel öğretmenler dahi vardı(23).
Bu Kuran Sözleri, artık Arapca dilli hristiyanlar tarafından, batıya getirildi ve Abdulmelik ile Velitin zamanında, Eski Suriyece-Arapca karışımı bir dille ama, Arapca yazısıyla yazıldı. Nihayet son aşamada, defektif yazılmış olan Kurana, muhtemelen ek önermeler/sözlerle, 9. yüzyılın sonlarına kadar sesli harfler ve seslendirme işaretleri eklendi (“Plene Yazma Stili”). Fazla bir değişikliğe uğramayan alfabe işaretlerinin (rasm) yorumu artık İslam anlayının etkisindeydi. Kuran bu son aşamasında, “arkeolojisi ve anlaşılmayan bazı yerleri göz ardı edildiğinde, artık bir İslam kitabıdır.
Geri dönüp baktığımzda; eş zamanlı kaynaklar göze alındığında ortaya çıkan görüşler, çok sayıda geleneksel pozisyounun/görüşün düzeltilmesi gerektiği, bunların İslam Bilimlerinde tartışılması gerektiği ortaya çıkıyor. Başlangıcın tarihi şartlarının göz önüne alınması, dogmaların gevşemesi ve moderne doğru atılması gereken bir adım anlamında, Histiyanlığa etkisinde görüldüğü gibi, gerekli bir şans kapısı açabilir.
__________________________________________________ __________________________________________________ _________
DreiMalAli
02-01-2009, 01:18
1 Hans Zirker, Christentum und Islam. Theologische Verwandtschaft und Konkurrenz, Düsseldorf 1989, S. 79.
2 Rudi Paret, Vorwort, in: Der Koran. Übers. und hrsg. von Rudi Paret, Stuttgart-Berlin-Köln-Mainz (1979), 20049, S. 5.
3 Carl Heinrich Becker, Grundsätzliches zur Leben-Mohammed-Forschung, in: Ders., Islamstudien. Vom Werden und Wesen der islamischen Welt, Bd. 1, Leipzig 1924, S. 520f.
4 Josef van Ess, Theologie und Gesellschaft im 2. und 3. Jahrhundert Hidschra. Eine Geschichte des religiösen Denkens im frühen Islam, Berlin, Bd. 1: New York 1991, Vorwort VIII.
5 Vgl. zu diesem Fragenkomplex Karl-Heinz Ohlig, Hinweise auf eine neue Religion in der christlichen Literatur "unter islamischer Herrschaft", in: Ders. (Hrsg.), Der frühe Islam. Eine historisch-kritische Rekonstruktion anhand zeitgenössischer Quellen, Berlin 2007, S. 223 - 325.
6 Vgl. Ders., Ein Gott in drei Personen? Vom Vater Jesu zum Mysterium' der Trinität, Mainz-Luzern 20002, S. 40f.
7 Paul von Samosata, Aus dem Hymenäusbrief, in: Friedrich Loofs, Paulus von Samosata. Eine Untersuchung zur altkirchlichen Literatur- und Dogmengeschichte, Leipzig 1924, S. 324.
8 Ders., Fragmente aus dem Synodalbrief, 5, in: F.Loofs,ebd., S. 331.
9 Aphrahatis Sapientis Persae Demonstrationes 17, 3.4. Deutsch in: Aphrahat, Unterweisungen, aus dem Syrischen übersetzt und eingeleitet von Peter Bruns (Fontes Christiani, Bd. 5.1), Freiburg-Basel-Wien u.a. 1991, S. 419f.
10 Vgl. Erich Kettenhofen, Deportations II. In the Parthian and Sasanian Periods, in: Eshan Yarstater (Ed.), Encylopaedia Iranica, Vol. VII, Fascicle 3, Costa Mesa, Cal. 1994, S. 298 - 308.
11 Vgl. zum Folgenden vor allem: Volker Popp, Die frühe Islamgeschichte nach inschriftlichen und numismatischen Zeugnissen, in: Karl-Heinz Ohlig/Gerd-R. Puin (Hrsg.), Die dunklen Anfänge. Neue Forschungen zur Entstehung und frühen Geschichte des Islam, Berlin 20073, S. 16 - 123; Christoph Luxenberg, Neudeutung der arabischen Inschrift im Felsendom zu Jerusalem, in: ebd. S. 124 - 147; Volker Popp, Von Ugarit nach Sâmarrâ. Eine archäologische Reise auf den Spuren Ernst Herzfelds, in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 13 - 222.
12 Die These, Münzprägungen seien konservativ und verwendeten alte Symbole weiter, gilt nur innerhalb fortdauernder Traditionszusammenhänge. Hätte es einen ideologischen Bruch - den Wechsel vom Christentum zum Islam - durch islamische Eroberungen gegeben, wären die Münzen anders, im Sinne der neuen Religion, gestaltet worden.
13 'Iso'yaw patriarachae III. Liber epistularum (CSCO, Vol. 12, Scriptores Syri II, tomus 12), S. 172.
14 Vgl. zu Folgendem Karl-Heinz Ohlig, Vom muhammad Jesus zum Propheten der Araber. Die Historisierung eines christologischen Prädikats, in: Ders. (Anm. 5), S. 327 - 376.
15 Ich beziehe mich auf die Dokumentation und Übersetzung der Inschrift von Christoph Luxenberg, Neudeutung der arabischen Inschrift im Felsendom zu Jerusalem, in: K.-H. Ohlig/G.-R. Puin (Anm. 11), S. 124 - 147.
16 Aphrahat (Anm.9). Er führt noch viele alttestamentliche Stellen an, in den von Stein/Fels die Rede ist; alle diese Stellen deutet er christologisch.
17 So auch Patricia Crone, What do we actually knowabout Mohammad?, www.openDemocracy.net (31.8.2006). Sie nimmt allerdings fälschlich die Gegend um das Tote Meer als Entstehungsort des Islam an.
18 Vgl. Ignaz Goldziher, Islam und Parsismus (Islamisme et Parsisme), deutsch in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 418.
19 Vgl. I. Goldziher, ebd., S. 419f.
20 Vgl. Karl-Heinz Ohlig, Weltreligion Islam. Eine Einführung, Mainz - Luzern 2000, S. 60 - 67.
21 Vgl. Christoph Luxenberg, Die syro-aramäische Lesart des Koran. Ein Beitrag zur Entschlüsselung der Koransprache, Berlin 20073.
22 Vgl. Ders., Relikte syro-aramäischer Buchstaben in frühen Korankodizes im higasi- und kufi-Duktus, in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 377 - 414.
23 Vgl. Jan M. F. Van Reet, Le coran et ses scribes, in: Acta Orientalia Belgica (hrsg. von C. Cannuyer), XIX: Les scribes et la transmission du savoir (volume édité par C. Cannuyer), Brüssel 2006, S. 67 - 81.
Daha sonraları, 9. yüzyılda, yine bir hristiyan ünvanı olan ‘abdallah, Tanrının kulu/hizmetcisi, Muhammedin babası olarak tarihleştirildi: Abdullahın oğlu Muhammed.
Muhammedin annesinin adının Amina (emine ) oluşu bu teoride yerine oturuyor.
Çünkü: İsa nın annesi Meryem bakire ve günahsız olmalı.Hristiyanlık bunun üzerine inşa edilmiş vaziyette.
Amina (Emine)isminin anlamı inanılır güvenilir demek.
TDK kişi adları sözlüğü:
http://tdkterim.gov.tr/bts/?kategori=veritbn&kelimesec=111758
Burdan Amina ile Meryemin aynı kişiler olduğu söylenebilir.
Bu ilginç iddialarla dolu yazı oldukça değerli. DreiMalAli'ye emeği için teşekkür ederiz.
Yazıyı elden geçirip (imla ve yazım kuralları yönünden) ana sayfamızda yer verilmesi
gerektiğini düşünüyorum. Bu düzeltmeler gerekli çünkü yazım biçimi olarak forumlar için
yeterli olan bir düzeyde.
Teşekkürler kahve düşmanı.
Bu Hristiyan etkisini sürdürmek için ısmarlama yazıları kabul edersek; o zaman hz.Muhammed 9 yaşında birisi ile evlenmedi. Bu olay yalandır diyor. Zira Muhammed diye bir şahıs yok.
Eğer Muhammed 9 yaşında birisi ile evlendi ise bu kaynaklar yalan söylüyor.
İnançsız cephesinde sizce Hangisi doğru Sayın dreimalali ?
Selamlar
Bu Hristiyan etkisini sürdürmek için ısmarlama yazıları kabul edersek; o zaman hz.Muhammed 9 yaşında birisi ile evlenmedi. Bu olay yalandır diyor. Zira Muhammed diye bir şahıs yok.
Eğer Muhammed 9 yaşında birisi ile evlendi ise bu kaynaklar yalan söylüyor.
İnançsız cephesinde sizce Hangisi doğru Sayın dreimalali ?
Selamlar
Sn OQONUC,
Olaya şüpheci bir mantık anlayışıyla yaklaşmak gerekir.
Soruyu şöyle sormalısın.
''Dokuzyaşından itibaren yani daha çocuk denecek yaşta, Muhammedin en yakınında ,hatta özel odasında büyümüş bir insan figürü niçin yaratıldı ve tarihi bir şahsiyet olarak yerini buldu.?''
Muhammed diye biri hiç olmamışsa bile,
''dokuz yaşında bir çocukla evlendiği'' üretilen hayat hikayesine sokuluyorsa ,
bu hikayenin bize kabul ettirmeye çalıştığı peygamber figürü yine sorgulanır olmaya devam eder.
Saygılar
Sn OQONUC,
Olaya şüpheci bir mantık anlayışıyla yaklaşmak gerekir.
Soruyu şöyle sormalısın.
''Dokuzyaşından itibaren yani daha çocuk denecek yaşta, Muhammedin en yakınında ,hatta özel odasında büyümüş bir insan figürü niçin yaratıldı ve tarihi bir şahsiyet olarak yerini buldu.?''
Muhammed diye biri hiç olmamışsa bile,
''dokuz yaşında bir çocukla evlendiği'' üretilen hayat hikayesine sokuluyorsa ,
bu hikayenin bize kabul ettirmeye çalıştığı peygamber figürü yine sorgulanır olmaya devam eder.
Saygılar
__________________
Ben birşey anlamadım...
Muhammed var ise aişe savı gerçeğe oturur; istenilen kadar eleşitilebilir veya savunulur veya herneyse..
Ama olmayan bir figürün böyle hayat hikayelerini kutsal bir metne sokmak olacka iş değildir. Öyleyse vardır. Var ise eleştirenlerin eleştirileri muhatap bulur.
Yok ise; olmayan bir figürün üzerinde başta turan dursun olmak üzere hem islam eleştirmenleri hem de savunucuları baştan yanılmış olurlar. Ki bu kez de böyle bir olayın olmadığı ama bir yaratılmış efsaneyle inananların oluşturdukları ahlak bilinci kavramı oluşur.
Bu da kültürel bir olgu olarak kabul edildiğine göre zaten sorun yoktur. Hem böylece o ahlak yargısının üzerinde bugünün şartlarında ahlaksızlık olarak görünen evlilik olayı da temizlenmiş olur.
Olayın özü basittir. Olduğu için veya olmadığı için inanç veya inançsızlık değil; olması gerektiği için inanmaktır.
İspata dayalı bir inancın temelleri yoktur. Tıpki ispata dayalı bir inançsızlığın temellerinin de boş olduğu gibi.
Bir inançsız Tanrısızlığı ancak; ihtiyacın olmadığı noktasında kabul ve tercih ederek savunabilir.
Bir inançlı ise Tanrıyı olması gerektiği konusunda ancak savunabilir ve tercih edebilir.
Bundan gerisi leyleğin ömri lak lak laktır. Bu sitede hepimizin çoğunlukla yaptığı gibi.
Amaçsız inancı ben neyleyim. Veya Tanrı yok diyerek kubara kubara gezmenin yer cüce tanrılarının eline düşmekten başka ne faydası var ki...
Tanrıya ihtiyacım yok diyen Hz.Muhammedi zaten kabul etmez. Tanrıya ihtiyacım var diyen islam da Hz.Muhammed'i kabul etmek zorundadır. Bu bir teslimiyettir. Suali olmaz denir kapanır konu.
Elhasıl;
Yukarıda yapılan çalışma her durumda inançsızın öne sürdüğü iki ön yargıdan birini elemektedir. Bu da inançlı insanların işine gelir.
olay budur.
Zaten o çalışmalrın ısmarlama yazılmasının nedeni, güya İslamı çürüterek onun arkasındaki Hristiyanlığı empoze etmektir. İnançsız birisinin kullanacağı materyal değil gibi görünüyor bana göre; ama yinede siz daha iyisini bilirsiniz.:D
bir insanın inanması için de ret etmesi içinde delil yine kendisidir.
Ne demiş Yunus; bir ben vardır bende benden içerü
Benim anladıklarım bunlar. Daha da gerisi varsa dinlemek isterim.
Selamlar
Sn OQONUC,
Mesele film eleştirmenleri bir filmin hikayesini eleştirirken ''Bu nasıl olsa senaryo o yüzden hikayede geçen şahsın profiliyle ,seyirciye verilmek istenen mesajın doğru olup olmadığını eleştirilmeye gerek yoktur mu ?'' derler?
Neticede Aişe olayı senaryo olsun veya olmasın ,bize ulaştırılmaya çalışılan profil eleştirlebilir.
Peki... "Sen haklısın deyince izan çıkmazmış" :D
Selamlar..
kainattaki herşey bir amaca hizmet ederken inançların sırf insanlar ihtiyaç duyduğu için ortaya çıktığını söylemek büyük cesaret ve tamamen umutsuz bir kalp ister..
dünyada ve ötesinde amaca hizmet etmeyen tek bir şey yoktur. öylesine söylenmiş bir söz bile bir amaca, öylesine söylenmiş olmak amacına hizmet eder. olaylara eğer boyle felsefi bakarsak neler atılır ortaya neler.
aklın yolu birdir.bence herşey çok açık ve net. islam gerçekten kusursuz ve dosdoğru bir din.
iyi forumlar....
diagoras
12-07-2009, 06:41
kainattaki herşey bir amaca hizmet ederken inançların sırf insanlar ihtiyaç duyduğu için ortaya çıktığını söylemek büyük cesaret ve tamamen umutsuz bir kalp ister..
dünyada ve ötesinde amaca hizmet etmeyen tek bir şey yoktur. öylesine söylenmiş bir söz bile bir amaca, öylesine söylenmiş olmak amacına hizmet eder. olaylara eğer boyle felsefi bakarsak neler atılır ortaya neler.
aklın yolu birdir.bence herşey çok açık ve net. islam gerçekten kusursuz ve dosdoğru bir din.
iyi forumlar....
Cecen noktayi koymus. Tamam kapatin forumu, hadi herkes evine :yield:
Kainattaki herşeyin bir amaca hizmet ettiği sanrısını nerden çıkarıyorsunuz?
Amaç nedir?
Kainattaki herşeyin bir amaca hizmet ettiği sanrısını nerden çıkarıyorsunuz?
Amaç nedir?
Benim cevabım iktidar hırsı.
evrensel-insan
12-07-2009, 16:03
Saygideger arkadaslar;
Kainattaki, hersey bir amaca hizmet etmez. Sadece insanoglu tarafindan ve insanoglu icin ve de insanoglu adina; bir amaca hizmet ettirilir. Bu hizmet ettirilme girisiminden de; ne kainatin, ne de baska bir varligin haberi vardir.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Sn evrensel insan ,
Mesela dünya güneşin etrafında her hangi bir amaca hizmet etmek için dönmez.
Fakat insanoğlunun kendi menfaatine olmayan hiçbir çabası yoktur.Bu da doğal birşeydir canlı olmanın gereğidir.Menfaatle kastettiğim şeylerin illaki büyük şeyler olmasıda gerekmez.
GÖK.BÖRÜ
18-02-2010, 23:30
Bu sitedeki yazıları veya yorumları her okuyuşumda ne kadar doğru bir karar vermişim diyorum.din gibi büyük bir yükten kurtuldum.sağolun var olun
Engse Hohol
27-02-2010, 10:52
Bu Hristiyan etkisini sürdürmek için ısmarlama yazıları kabul edersek; o zaman hz.Muhammed 9 yaşında birisi ile evlenmedi. Bu olay yalandır diyor. Zira Muhammed diye bir şahıs yok.
Geriye dönük denetlenmiş bir kişinin yaşantısı var. O kişinin alemlere rahmet olarak gönderilişi, yaşantısı anında Muhammet adında birinin kurgusal yaşantısında yoktu ançıp Muhammed diye etiketlenmiş kişinin yaşantısından simule edilerek, gerçekte yaşamış olana atıf ile yahudi ulayu hıristiyanlıktan alaşımlı islam dinini üretenler, Muhemmetin simule kişiliğine hatem/mühür basmış olabilirler.
Uğrola
.....Muhammet adında birinin kurgusal yaşantısında yoktu ançıp Muhammed diye etiketlenmiş kişi.....Islam dinini üretenler, Muhemmetin simule kişiliğine hatem/mühür basmış olabilirler.
Buna dair İslam'da resim ve heykel yasaginin, Islam'in dogusuyla degil de, 750 yilinda Abbasi İmparatorlugu'nun kurulusuyla baslamis olmasi da düsündürücü.
İslam`da resim yasağı 750 yılında başladı
Köksal Çiftçi, Tektanrılı Dinlerde Resim ve Heykel Sorunu kitabında, üç ayrı semavi dinin peygamberlerinin `sanatla barışık` olduğunu, yasakların sonradan geldiğini iddia ediyor.
Ebrû sanatçısı, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 1980 mezunu, Maltepe Üniversitesi`nde ise İletişim Tarihi dersleri veren yazar Köksal Çiftçi, Tektanrılı Dinlerde Resim ve Heykel Sorunu adlı kitabındaki 294 sayfalık incelemesinin ön sözünde, `Peygamberler Hz.Musa, Hz.İsa ve Hz. Muhammed`in yaşadıkları yıllarda resim ve heykel sanatına ilgi duyduklarını, bu yönde üretilmiş eserleri koruduklarını ve evlerinde resim heykel bulundurduklarını öğrendim. Bunu öğrenince hayli şaşkınlığa uğradım,` diyor. Köksal Çiftçi, bu şaşkınlığı aşabilmek için karşılaştığı temel kaynakları ve o kaynaklara yorum yapan bilginlerin eserlerini de tekrar tekrar okuma yolunu seçmiş. Bu noktada yazar, kitaba temel oluşturan üç tek tanrılı dine mensup kimi insanların, zaman içinde Musevilik, sonra Hıristiyanlık ve daha sonra ise Müslümanlıkta dine dayalı resim ve heykel yasağına yöneldiğine üzülerek dikkati çekiyor. Çiftçi`nin kitabının ana tezine göre: `Peygamberlerin üçü de, çağının birer entelektüeli.` Köksal, `Üç kutsal kitabı ve dinlere ait diğer kaynakları da okuduğunuzda bunu tüm açıklığıyla görebiliyorsunuz,` diyor.
Devami... (http://www.tumgazeteler.com/?a=4463093)
Sonra acaba resim ve heykel yasagi gercekten Islam ile mi basladi, bu da süpheli.
Resim-Heykel Yasağı ve Uygulanmasına Dair Tarihsel Bir Bakış (http://haksozhaber.net/okul_v2/article_detail.php?id=2148)
Bu Dönemde Batı'da Durum Nasıldı?
İslamiyetin, Anadolu'ya nüfuz ettiği yıllarda komşu bir devlet olan Bizans'ta ise durum meseleyi kavrama açısından dikkate değerdir. Bu dönemde, yani 8. yy'da Bizans ülkesini bir hareket sarsmaktadır. Sanat tarihçilerinin nedense kaynağını İslam'a nispet etmekten kaçındıkları bu hareket tarihe İkonoklazma (Putkırıcılık) olarak geçmiştir. Harran'dan başladığı kabul edilen bu hareketin mensupları, Hrıstiyan inancına kutsal resimlerin (ikonaların) sonradan ilave edildiğini ve bunun inancı tahrif ettiğini iddia ederek, tüm kutsal resimleri tahrip etmeye başlamışlardı. Sonunda çabaları meyvesini vermiş ve 726 yılında İmparator III.Leon'un İkonoklazma taraftarı olmasıyla kiliselerdeki tüm ikonalar kaldırılmış, duvarlardaki mozaikler ve freskolar kazınmıştı. Bu hareket 842 yılına kadar hakimiyetin sürdürdü. 842 yılında İmparatorluğun ikonaseverliği (put taraftarlığı) kabul etmesi ile son buldu. İkonoklazma dönemi hakkında Bizans Resmi tarihinde de çok fazla bir kayda rastlanmaz. Bu dönem içerisinde kutsal konulu resimlere getirilen yasak sebebiyle, Bizanslı sanatçıların İslam Memleketlerine geldiği, Emevilerin ünlü Şam Emeviye Camii'nin mozaik süslemesinde çalıştıkları bilinmektedir. Tarihçilerin pek önemsemedikleri bu dönem bize bir takım ipuçları vermektedir. En azından zuhurunda, İslam'ın etkisinden şüphe duyulmayan bu hareket, Bizans gibi dönemin iki büyük gücünden birini eline geçirmişken, geleneksel İslami anlayışın müntesiplerinin kutsadıkları sözde İslam Devlet'lerinin vaziyetleri ortadadır.
cosmic_eye
19-03-2010, 12:59
Dreimalali yazmış
'Karşı taraf olan Bizanslılar da yeni bir dinin temsil edildiğini belirtmiyorlar.'
madem müslüman değilllerdi(hırıstiyanlığın bir mezhebine bağlıydılar) araplar, neden Bizanslı hıristiyanlarla savaşa girdiler kendi dinlerinden olan insanlarla savaştılar?
72 HİCRİ YILDAKİ para üzerinde la ilahe illalah muhammed resulallah yazıyor zaten
http://www.islamic-awareness.org/History/Islam/Coins/drachm13.html
(la ilahe illalah diyen bir hıristiyan görülmüşmü ? Allah kelimesi eski babail ay tanrısı sin dir kureyşeteki adı hubel araplardaki ad el ilah daha sonra allah okunmuştur tanrı sin babilden mekkeye getirilmiş meşhur bir put olmuş(muhammed doğmadan çok önce ) muhammed diğer putları inkar ederek el ilah ın sadece tek tanrı olduğunu bildirmiştir. ) bu bilgiler british museumda ve turan dursun kitaplarında var başka forumlarda bu konu hakkında geniş bilgi yazmıştım.
mu ha ta yada m h t harfleri yok muhammed arapça dal harfiyle yazılır yani en sonda d vardır t değil muhammet değil muhammed.
muhammede ait bilgiler 200 yıl sonrasında bulunabilir çünkü zamanla kitaplar ve alimler çoğalmış ilk zamanlarda müslümanlar ganimet peşinde koşuyorlardı fıkıh hadis bilginleri sonradan çıktı.
Positivist leon Caetani ve Jesuit henry Lammens bunların ardından gelen sovyet şarkiyatçı Nikolai Alexandrovich Morozov'un "christ" adlı eseri,
morozov'un argümanlarını özetleyen smirnov, morozov'dan etkilenen ve bu konuda "Did muhammad exist ?" adlı makaleyi yazan Klimovich
Yani
muhammed dönemi ile ilgili yaşayıp yaşamadığı ile ilgili şüpheler çok yeni değil
Halit ŞENER
02-05-2010, 00:39
"İslamda resim yasağı 750 yılında başladı" iddiası yanlıştır.Muhammed,sahabeye bizzat suretin yasak olduğunu dikte etmiştir,gerekçeside canlı bir resmin(suretin)Allah'a şirk koşulmasına sebep olabileceğidir.İbn Hacer El-Heytemi "Küçük ve Büyük Günahlar"adlı kitabında bu ve buna benzer peygamber sözlerini açıklamıştır.Bu kitap piyasadan bizzat Türk şeriatçileri tarafından toplatılmıştır ve bulunamıyor;çünkü,Peygamberin nice saçma sözlerinin açığa çıkmasını ve toplumda çelişki yaratmasını istemiyorlar!Kendi peygamberinin sözlerine bile siyasi rant ve istismar için sansür getiren egemen din bezirganları gerçekten inanıyor olmadıkları için dini sadece siyasi ve ekonomik bir rant alanı olarak muhafaza etmekte kararlı gibi görünüyorlar.İslam!ın ve Peygamberinin gerçek yüzünü görmemek için,"Yalan Hadisler!" üzerinde tahsil yapanların reddiyeci davranış biçimleri toplumu ve insanlığı hipnotizme etme çabalarıdır.