PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Süleyman Ateş'in çarpıtmaları


Güçistenci
26-01-2009, 23:30
Turan Dursun Süleyman Ateş'e bir kaç defa hodri meydan demiş ama Süleyman Ateş cevap ver(e)memiş. Ve Turan Dursun öldürüldükten sonra Turan Dursun'un "Din Bu" kitabına yanıt yazmış.

Böyle davullu zurnalı bi başlık açacaktım ama konuların beni aştığını farkettim. Bir kaç örnekle konuya başlayalım. Devamı gelir.

1 - Allahın yeminleri:

Şimdi Kur'an'daki yeminler meSelesine geçebiliriz: Dedigimiz gibi Kur'an, çeşitli makamlardan yapılmış melek vahyidir. tlihi manalan insan düzeyine indiren melektir. Melek, o anlamları, Arap edebiyatının en yüksek üslubuyla indirmiştir. Yemin de bu üslubun vazgeçilmez bir yönüdür. Bundan dolayı vurgulanması gereken konular, yeminle vurgulanarak anlatılmıştır. Özellikle tzvhid yani Allah'ın birligi ve yalnız O'nun tapılmaga, yalvarılmaga, şükredilmege layik Tanrı oldugu hususu pek çok surede yeminle vurgulanır.' Tevhid, Kur'an'ın temel konusudur. Öteki konular, onun çevresinde dolaşır. Kur'an'daki yeminlere dikkat edilirse bunların direkt veya dolaylı olarak tevhid konusu ile ilgili oldugu anlaşılır.

Şimdi yeminlerden bir kaçını alıntılıyorum. Bakalım yeminleri tevhidle bağdaştırabilecek kaç kişi çıkacak.
Nisa 65: Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.

Enam 23: Sonunda onların manevraları, "Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz (ona) ortak koşanlar değildik" demelerinden başka bir şey olmayacaktır.

Araf 130: andolsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık.

Tevbe 117: andolsun Allah; Peygamber ile içlerinden bir kısmının kalpleri eğrilmeğe yüz tuttuktan sonra, sıkıntılı bir zamanda ona uyan muhacirlerle ensarın tövbelerini kabul etmiştir. Evet, onların tövbelerini kabul etmiştir.

Adiyat:
1.Soluk soluğa koşan (at)lara andolsun,
2.(Tırnaklarıyla) Ateş saçanlara,
3.Sabah vakti baskın yapanlara.
4.Derken, orada tozu dumana katanlara,
5.Bununla bir (düşman) topluluğun orta yerine kadar dalanlara.
6.Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür.

Turan Dursun'un konuyla alakalı yazısını bulamadım ama açıklama yapmaya bile gerek yok. Süleyman Ateş 4,5 sayfalık yazısında yeminlerin tevhidle alakalı olduğunu savunuyor. Yalnız bulduğum 200 küsür tane var. Tevhidle ilişkilendirebilecek çıkacak mı bakalım. http://www.kurandaara.com/?act=ara&keyword=and&meal=1&sure_no=

Melek, o anlamları, Arap edebiyatının en yüksek üslubuyla indirmiştir. Süleyman Ateş

Melekler Arapça da biliyormuş. Bilmesinin yanında edebiyatları çok iyiymiş. Arap edebiyatının üsluplarını da iyi biliyorlarmış. Bir de Hintçe falan bilseler hatlar karışırdı mazallah. :rolleyes:

Güçistenci
26-01-2009, 23:38
2 - Büyü konusu:

"Islam'da boş inanç(hurafe) yoktur" derler. Oysa var oldugu bir gerçek. İşte bir örnek: Islam'da "BÜYÜ" ve "büyüyle insanların etkilenebilecekleri" inancı var. Hem de Kur'an'da ve en saglam kabul edilen hadislerde: Bakara Suresi'nin 102. ayetinde, Babil'de, Harfit ve Marfit adlı iki melege, (gökten) büyüyle ilgili birşeyler indirildiği, bu iki melegin "büyü öğrettikleri", ögretilen büyüler arasında, "kan kocayı birbirinden ayıracak türden olanın da bulundugu" anlatılır. Her neyse, önemli olan, iki melegin, "büyü ögrettikleri"nin açıkça anlatılıyor olması.

Bakara Suresinin 102. ayetinin anlamı şudur: Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların anlattıklarına uydular. Süleyman inkar etmedi; ancak şeytanlar inkar etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın inkar etme" demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi. Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı. Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi. Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü; bir bilselerdi.
Turan Dursun

Turan Dursun İslamda büyünün olduğundan bahsetmiş. Ve bunu hurafe diye nitelemiş. Ama Süleyman Ateş de büyünün olduğundan bahsetmiş. HAtta büyünün çeşitlerini bile saymış:

1- Göksel güçlerle yere ait güçleri birbirine karıştırarak yapılan Kildanİ büyüsü.
2- Evham ve güçlü ruh sahiplerinin büyüsü.
3- Üçüncü şekil, yalnız yere aıt ruhlardan, yanicinlerden yararlanılarak yapılan büyüdür.
4- Hayali hakikat göstermek, göz boyamak şeklindeki büyü.

Yani makalesi Turan Dursun'u çürütmek değil, desteklemek olmuş. :)

Güçistenci
26-01-2009, 23:46
3 - Nuh tufanı:

"Bu öykünün kaynağı: Tevrat. Tevrat'ta ayrıntılar da var. "Ve Tanrı Nuh'a şöyle dedi: Tüm insanlığın sonu geldi. Çünkü onlar nedeniyle yeryuzü zorbalıkla doldu. İşte ben, onları, yeryüzüyle birlikte yok edecegim. Kendine gofer agacından bir gemi yap ..." diye başlar, sürüp gider. (Bkz. Tevrat, Tekvin, 6: 13-22; 7-9.) Turan Dursun

Bu tufanın umumiliği tartışılabilir ama tümden inkarı, büyük cürettir, bilime de aykırıdır. Şimdi TtifAnhakkında çagdaş Tefsirimizde yazdıklarımızın bir bölümünü aktaralım: Nuh kıssası, Tevrat'ın Tekvin KitAbında vardır. Olay, bugünkü TevrAt'ta, Kur'an'ın anlattığı biçimde geniş anlatılmu... Süleyman Ateş

Birincisi tufan bilimsel mi ki inkarı bilime aykırı olsun. :)

İkincisi kanıtı da tevrattan getirmiş. Turan Dursun zaten tevratta olduğunu söylüyor. Gerçekten kanıt olmadığını söylüyor. :) Kanıttan kasıt tarih bilimiyle alakalı olan. Bir gemi bulunabilir. HAyvanların tufandan sonra dağılımıyla ilgili bir bilimsel tespit olabilir. vs. vs. Yani bu yazı Turan Dursun'a cevap değil.

Güçistenci
26-01-2009, 23:52
4 - Çelişkilerden bir iki örnek:

Bakara Suresinin, 180-181 nci ayetlerinde: "Birinize ölüm geldigi
zaman, eger bir hayır (mal) bırakacaksa; anaya, babaya, yakınlara uygun biçimde vasiyyet etmek, korunanlar azerine bir borçtur," Her kim duyduktan sonra vasiyyeti degiştirirse günahı degiştirenlerin üstündedir" buyurulmaktadır.

Fakat Nisa: 11. ayetle anne-babanın ve yakın akrabanın'"mirastan alacakları hisseler belirtildiginden, Hz. Peygamber'in de: "Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık varise vasiyyet olmaz" dedigi rivayet edildiğinden bu ayetin akrabaya vasiyyet hükmünü neshettigi söylenir. Fakat bazı bilginlere göre miris ayetinin inmesiyle yakın akrabaya vasiyyet kaldırılmış olsa da mirastan payı olmayan uzak akrabaya vasiyyet hükmü farz olarak devam etmiştir. Süleyman Ateş

Kırmızıyla çizilmiş yere dikkat. Sonuçta ayetin hükmü tamamen kaldırılmamış olsa bile bir yönüyle kaldırılmış. Allah yazdığını değiştiriyor. Ne kadar uğraşılsa da kuranda nesih yok denilemez. Bu arada Nisa 11,12 de de matematik hatası var. Bari miras dağıtımı düzgün olsaydı. :)

Güçistenci
26-01-2009, 23:59
Çelişkilere devam

Mücadele Suresi:
12.Ey iman edenler, Peygambere gizli bir şey arzedeceğiniz zaman, gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet (buna imkan) bulamazsanız, artık şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
13.Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermekten ürktünüz mü? Çünkü yapmadınız, Allah sizin tevbelerinizi kabul etti. Şu halde namazı dosdoğru kılın, zekatı verin ve Allah'a ve O'nun Resûlü’ne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

Burdaki çelişki iddası şu: 12. ayette peygamberle bir şey konuşmadan önce sadaka verilmesini istiyor. 13. ayette sadaka vermeden girenler olduğundan dolayı bu kaldırılıyor. İkisi arasında çelişki vardır.

Elmalının yorumuna bi bakalım:
Madem ki yapmadınız yapabileceğiniz halde yapmadınız Allah da size tevbe ile nazar buyurdu. Kusurunuzu affedip yine sadaka vermeksizin Peygamber'den dilekte bulunmanıza müsaade etti. Bunun bir şükür ifadesi olmak üzere o halde namaza devam edin ve zekatı verin, Allah'a ve Resulü'ne itaat edin. Gerek meclislerin adâbı ve gerek diğer emirlerde itaatsızlık yapmayın da gereğini yerine getirin ki Allah habirdir, haberdardır, bir an bile ilminden kaçırmaz.
http://www.biriz.biz/kuran/mucadele/mucadele.htm#13 (http://www.biriz.biz/kuran/mucadele/mucadele.htm#13)

12. ayette yasakladığı şeyi 13. ayette müsade etmiş. Elmalı böyle diyor.

Bu da Süleyman Ateş'in yorumu:
İkinci ayette, birinci ayetin hükmü kaldınlmamıştırki. Sadece bunu uygulamayanları Allah'ın affettigi belirtilmiştir. Demek ki makbul olan, yine de gizli konuşmadan önce vergi vermektir. Ama bunu yapmak istemeyeni de Allah bagışlar; İkinci ayet birinci ayetin hükmünü neshetmiyor, hafifletiyor. Birinci ayetin farz kıldıgım, meiıdfıb yapıyor. Nesh olsa, mensuhun hükmü uygulanmaz ve uygulanmasında sevab da olmaz, günah olur. Oysa burada dUrum böyle degildir. Birinci ayetin hükmünü uygulayıp sadaka vermek daha efdaldir. Ayetin sözgeliminden bu anlaşılıyor.

Turan Dursun bu konuda yazı yazmıştır bilmiyorum ama her çağda tefsirciler değişik tefsir ediyorlar bu kuranı. Ama çelişki olduğu bariz. Elmalı bile itiraf etmiş. Süleyman Ateş bile hafiflettiğini itiraf etmiş. Sonuçta ayetlerin birbiriyle çeliştiğinin itirafıdır bu.

Süleyman Ateş'in kitabını kurcalarken bi kaç tanesini buldum. Biraz daha kurcalasam kimbilir daha ne kadar bulacağım.

Ayrıca mesajlarda siteyi mahkemelik edecek içerik varsa düzenlenebilir.

Güçistenci
27-01-2009, 00:05
Üstad Turan Dursun'un Süleyman Ateş'e yazdığı cevabı yeri gelmişken alıntılıyorum:

SÜLEYMAN ATEŞİN MEKTUBU VE KARŞILIĞI

Gönül ister ki mektuplar bir bir ele alınsın, hepsine yer ve karşı­lık verilsin. Ne var ki, gönlün istediği her zaman oluyor mu? Derginin sayfalannın sınırları ortada. Bu köşe, daha da sınırlı. Mektuplara yanıt için iki sayfa ayrıldığı halde... Ancak olabildiğince oluyor.

Diyanet tşleri Eski Başkanı

Prof. Dr. Süleyman Ateş'in mektubu

Mektuplar arasında Süleyman Ateş'inki de var. Ateş, hem bu alandaki çalışmalarıyla tanındığı, hem de ve belki de daha önemlisi Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yaptığı için ayrı bir önemi, özelli­ği var. Mektubuna da bu nedenle ayrı bir önem verilmesi gerekir.

Ateş'in mektubu şöyle başlıyor:

"2000'e Doğru Dergisi'nin 11 Mart 1990 sayısının Turan Dursun imzasıyla yayımlanan bir yazısında: 'Kur'an'da AY'ın bir mucize ola­rak ikiye bölündüğünün söylendiği, gerçekte böyle bir şeyin olamıya-cağı, bu ifadeyle Kur'an' in bilime ters düştüğü anlatılıyor. Ömrünü Kur'an'la geçirmiş bir insan olarak bu sathî yorumu düzeltme ihtiyacı­nı duydum"

Ateş, "Önce şunu kesinlikle belirteyim ki Kur'an'ın kendi orijinal vahyinde bilimle ters düşen hiçbir şey yoktur."diyor. Buna göre, Ba­kara Suresinin 259. ayetinde anlatılan "eşeğiyle birlikte ölen bir kişi­nin bulunduğu yerde YÜZYIL ölü olarak kaldığı, sonra önce kendisi­nin dirildiği; sonra eşeğinin kemiklerinin birleştiğini ardından kemiklerin etle kaplandığını ve sonunda diriliverdiğini gördüğü "bili­me ters düşmüyor". 260. ayette anlatılan , "îbrahim"in dört kuşu parça­layıp her bir parçayı bir dağın üzerine koyduğu, sonra bu kuşları çağır­dığı, kuşların dirilip İbrahim'in çağrısına uyarak uçup yanına geldiği", bilime "ters düşmüyor". Âlu Imran Suresinin 49. ve Maide Suresinin 110. ayetlerinde anlatılan "İsa'nın "kuş heykeli' yaptığı, bu heykele üfürdüğü, çamurdan kuşun, canlanıp kuş olduğu, İsa'nın ölüyü diriltti­ği" bilime "ters düşmüyor". Kur'an'da anlatılan, Sümer söylencelerin­den Tevrat'a, oradan da Kur'an'a geçtiği, artık "îlahiyatçılar"ca bile ka­bul edilen "Nuh Tufanı" ve Ankebût Suresinin 14. ayetinde anlatılan "Nuh'un-toplumu içinde 950 yıl kaldığı", bilime "ters düşmüyor"...

Süleyman Ateş, sonra, Kur'an'ın "ilmiliği"ne, kendi deyişiyle bir Hıristiyan bilim adamının Kur'an'a hayranlığı"nı tanık gösteriyor ve sonra konuya giriyor.

Süleyman Ateş'e göre Kur'an'da, "AY'ın (ikiye) bölündüğü" anla­tılmıyor. Ateş, "Kur'an böyle bir şey söylememiştir, ama çürük riva­yetleri gerçek sanan yorumcular, Kur'an'ı rivayetlere göre yorumlayıp hataya düşmüşlerdir." diyor.

Demek ki, Süleyman Ateş'e göre: Kamer Suresinin ilk ayetlerin­de anlatılan "AY'ın bölünmesi"ne ilişkin "rivayetler", yani "hadisler", tümüyle "ÇÜRÜK"tür.

"Bu rivayetler çürüktür" diyebilecek bir "Hadisçi" gösterilebilir mi?

Süleyman Ateş, lütfen bir "hadisçi" bulsun. Evet arasın, tarasın yalnızca bir "hadisçi" bulsun ve o hadisçi konumuza yani "AY'ın iki­ye bölünmesi"ne ilişkin "hadisler"in "rivayetler"ine "çürük" desin. Ateş, bunu diyen, kitabında böyle bir sava yer veren bir hadis uzmanı bulsun yeter. İşte meydan, Süleyman Ateş bunu başarırsa, konumuz-daki tartışmayı kazanmış sayılacaktır.

Konuya ilişkin "hadis"lerin yer aldığı kaynaklar, Buhari'nin, Müslim'in "e's-Sahih"leri gibi sağlamlıkları İslam dünyasında benim­senen hadis kitaplarıdır. Bunlardaki hadisler de "çürük" değil; "sağ­lam" olarak kabul edilir. Ayrıca, konuya ilişkin hadislerin sağlamlık derecesinin "şöhret" basamağında olduğu da hadis uzmanlarınca belir-tilegelmiştir. Dahası, kimilerince bu hadislerin, "mutevatır" olduğu ya­ni sağlamlığın en yüksek bsamağında bulunduğu savunulmuştur.

İslam'ın ateşli savunucularından ve zorlamalı yorumlarıyla Kur'an'ı bilim dünyasındaki gelişmeler karşısında savunmaya çabalayan Süleyman Nedvi ve onun kitabını dilimize çeviren ve yine zorla­malı yorumlarıyla tanınan Ömer Rıza Doğrul bile, bu konuda Süley­man Ateş'in yaptığını yapmıyor. Nedvi'nin kitabında (Doğrul'un çevi­risinde) şunları okuyoruz:

"Kıyamet alametlerinden biri, KAMER'in (AY'ın) ikiye bölün­mesidir. Bu alamet Resul-u Ekrem tarafından gösterilmiştir. Kur'an di­yor ki: 'Kıyamet yaklaştı, KAMER bölündü; fakat onlar bir ayet (mu­cize) gördükçe yüzçevirirler ve bu ânzî bir sihirdir (büyü) derler.' Akliyyundan olan bazı müslümanlar, şakk-ı kamer (Ay'ın bölünmesi) mucizesinin peygamberimiz zamanında vuku bulmadığını, belki bu­nun Kıyamet alametlerinden biri olduğunu söylerler. Bunu kabul için (Kıyamet yaklaştı ve Kamer (Ay) bölündü' nazm-ı celilindeki mazî fi­illerin (geçmiş zaman kiplerinin), müstakbeli (geleceği) ifade ettiğini kabul etmek icap eder ki bu doğru değildir. (...) Şakk-ı kamer (AY'm bölünmesi) hadisesi, Buhari, Müslim Tirmizi, İbn Hanbel, Tayalisi, Hâkim, Beyhakî, Ebu Naim tarafından en sarih (açık) surette kaydo­lunmaktadır. Bu hadisenin ravileri 'ashab'dan Abdullah İbn Mes'ud, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer, Enes İbn Mâlik, Cübeyr İbn Mut'im, Ali İbn Ebi Tâlib, Huzeyfe Îbnü'l Yemân ile sair zevattır..." (Süleyman Nedvî, Asr-ı Saadet, çev. Ömer Rıza Doğrul, istanbul, 1928,2/1605-1606.)

"Ay'ın Muhammed zamanında bölündüğünü" anlatan Peygambe­rin arkadaşlannm, Kamer Süresindeki ayetleri açıklamaya yönelik söylediklerini yalanlayabilirsiniz. "Bunlar, yalan söylüyorlar, böyle birşey olmamıştır." diyebilirsiniz. Nasıl ki böyle diyenler olmuştur. Kaynaklarda belirtildiğine göre Nazzam da (ölm. 845.) bunlar arasın­dadır. İbn Kuteybe (828-889) Nazzam'ın, "Ayın Muhammed dönemin­de mucize olarak bölündüğünü gördüğünü" söyleyenlerden Abdullah İbn Mes'ud'u yalanlamasına değiniyor ve şunlan yazıyor. (Arapçasın-dan aynen çeviriyorum):

"Nazzam, İbn Mes'ud'a yalancılık suçunu yüklüyor. Buysa, ger­çekte İbn Mes'ud'u yalanlama değil; Peygamberlik simgesini küçült­mektir; doğrudan Kur'an-ı Azîm'i yalanlamaktır. Çünkü Tann: 'Kıya­met yaklaştı, Ay (ikiye) bölündü.' diyor. Eğer Ay o zaman ikiye bölünmeyip de Tann'nın bunu söylerken amacının 'Ay gelecekte bölünecek' demekse, ardından 'Onlar (inanmazlar) bir mucize gördüklerinde, yüzçevirirler ve bu, bir büyüdür derler...' demesinin anlamı ne olur? Bu söz, bir topluluğun, Ay'ı bölünmüş olarak gördüklerinin bir kanıtı değil midir?" (İbn Kuteybe, Te'vilu muhtelifi'l-Hadis, Mısır, 1326, s. 30-31.)

Süleyman Ateş'in yorumu

Süleyman ateş, "işin gerçeği şudur" deyip şunları yazıyor:

"Kamer Suresinin birinci ve ikinci ayetlerinde kıyametin çok yaklaşmış olduğunu belirtmek üzere: 'Kıyamet saati yaklaştı, Ay yarıl­dı. (İnsanlar böyle) bir mucize görecek olsalar dahi yine yüzçevirirler. Ve süregelen bir büyüdür derler.' buyurulmaktadır. Bu ifade, âyetlerin indiği zaman AY'ın yarılmış olduğunu değil; Kıyamet arefesinde dü­zenin bozulup Ay'ın yarılacağım anlatır. İleride olacak işlerin kesinli­ğini belirtmek için, olayın geçmiş zaman kipiyle anlatılması Arapça'da olduğu gibi Türkçe'de de vardır. Meselâ fakültenin son sınıfına gelmiş bir öğrenciye: 'Sen artık fakülteyi bitirdin!' denir. Bu tabir, öğrencinin fakülteyi bitireceğinin kesinliğini anlatır."

Ateş'in dediği gibi, geleceği kesin olan bir olaydan, "geçmiş za­man kipi"yle sözedilmesi vardır. Ama yerine ve sözdizimine göre olur bu. Her yerde ve her söz için bu olmaz. Kamer Suresinin sözü edilen ayetlerinde de bu olamaz. Olamayacağı için de "müfessir"ler Ateş'in ileri sürdüğü anlamı verme yoluna gitmemişler, gidememişlerdir. Arapça'daki "hakikat"i, "mecaz"ı, Arapça'nın her türlü özelliğini çok iyi bildikleri için...

Ateş'in dediği anlam verilecek olsa, Kamer Suresinin "Kıyamet yaklaştı ve Ay bölündü" diyen birinci ayetinin anlamı şu olacaktır:

"Kıyamet yaklaşacak ve Ay bölünecek". "Kıyamet yaklaşacak" demenin saçmalığı ortada. Bunu uzun uzun anlatmaya gerek yok. Öy­leyse "Kıyamet yaklaştı" anlamında kullanıldığını kabul etmek gere­kir. "Ve Ay bölündü.", anlamındaki sözle "ve Ay bölünecek." demek istendiğini düşünelim. O zaman ayete şu anlamı vermek gerekecek:

"Kıyamet yaklaştı ve Ay bölünecek."

İşte bu olamaz. Bunun olamaycağınm gerekçesi "tefsir"lerde şöy­le açıklanır:

"Geçmiş zaman kipine, gelecek zaman anlamı yüklemek çok uzak bir olasılığa zorlanmaktır." (Bkz. Hâzin, 4/226; F. Râzî, 29/28.)

Fahruddin Râzî şöyle diyor:

— "Müfessirler tümüyle derler ki, 'anlatılmak istenen şudur: Ay, bölünmüştür. Ve bu (ikiye)bölünme geçmiş zamanda (Peygamber dö­neminde) olup gerçekleşmiştir." Hadisler de, bölünme olayını kanıtla­mıştır. Buhari'nin e's-Sahih'inde de sahabeden bir topluluğun aktardığı "meşhur bir hadis yer alır". (Bkz. Râzî, aynı yer.) Tefsirlerde, "Ay bö­lündü" anlamındaki söze, "Ay (ileride) bölünecek" diye anlam verme­nin "bâtıl" olduğu belirtilir. (Örneğin bkz. Hâzin, aynı yer.)

Süleyman Ateş, "geçmiş zaman kipi"yle "gelecek zaman" da ola­cakların anlatıldığına Kur'an'dan örnekler vermeye çalışıyor, ama o verdiği örneklerin sözdizimleri gelecek zaman anlamı vermeye elve­rişlidir. Kamer Suresinin konumuza ilişkin ayetlerindeki sözdizimiyle gelecek zaman anlamı vermeye hiçbir biçimde elverişli değildir.

Süleyman Ateş, ikinci ayetin başındaki sözlere de olduğundan başka anlam veriyor

Süleyman Ateş'in kaynakları

Kısacası: Süleyman Ateş'e göre, "Kur'an'da, Ay'ın (ikiye) bölün­düğüne" ilişkin bir anlatım yok. Kur'an'da böyle bir şey anlatılmıyor. Dahası, Kur'an'da "böyle bir şeyin olmadığı" anlatılıyor. Ateş bunu ileri sürerken: "Esasen büyük müfessirler, olayı böyle açıklarlar" di­yor. Ateş'in anlatmasına göre, islam dünyasında "büyük ve muteber müfessirler" olarak bilinegelmiş olanların hiçbiri "büyük müfessir" de­ğil. Ateş iki kaynak veriyor Mehasinü't- Te'vil. Ve E't- Tefsiru'l-Hadis. İkincisinin de konuya ilişkin yerini yanlış yazmış. "2/61-62" demiş. Doğrusu: "1/61-62". Bu iki kaynağın yazarlarını da belirtme­miş. Biz belirtelim: Birincisinin yazarı: Muhammed Cemaluddin el Kâsımî. İkincisinin yazanysa: "Büyük müfessir" olması şöyle dursun, İslam dünyasında, ilgili olanlarca bile pek tanınmayan: Muhammed İzzet Derûze. Şunu da belirtelim: Süleyman Ateş, bu kişinin, islam dünyasında konunun uzmanlarınca ciddiye alınmayan zorlamalı yo­rumlarını, kendisinin özgün görüşleri, yorumlan imiş gibi yazıyor. Birinci kaynaksa (Kâsımî), kendisini doğrulamıyor. Yalnızca, "Ay"ın Muhammed döneminde bölündüğünü" kabul etmeyenlerin, "kâfir, din­siz" sayılamayacaklarını anlatıyor.

Süleyman Ateş'e bir çağrı

Süleyman Ateş'i yüzyüze tartışmaya çağırıyorum: Kendisinin se­çeceği yerde, konunun uzmanları önünde, kaynaklan ortaya koyarak tartışalım. "Ömrünü Kur'an'la geçirmiş" olduğunu söyleyen ve Diya­net İşleri Başkanlığı da yapmış olan Profesör kabul ederse buyursun "minder"e.

Önümüzdeki hafta öteki mektuplara geçilecek. Birkaç mektup ve karşılığına yer verilecek.