PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mü'min ile Agnostik...


hakdogan
12-05-2009, 20:32
Güzel bir ilk bahar günü, randevusuna geç kalma korkusunun da verdiği hafif telaşla, seri adımlarla çıktı evinden. Verilen adreste bahsedilen çay bahçesini bulmuş ve içeriye girmişti, aradığı kişi hemen tam karşısında yer alan masada oturuyordu.

“Merhaba” dedi.

[Mü'min] Merhaba, hoş geldiniz.

[Agnostik] Hoşbulduk.

[Mü'min] Buyrun oturun lütfen. Demli bir çay söylemek için sizi bekiyordum, siz de çay arzu eder misiniz yoksa farklı bir tercihiniz mi olur?

[Agnostik] Çay alayım.

Çaylar söylenir, muhabbet başlar.

[Agnostik] Öncelikle görüşme talebimi geri çevirmediğiniz için teşekkür ederim.

[Mü'min] Rica ederim.

[Agnostik] Sakıncası yoksa başlayabilir miyim? Doğrusu vereceğiniz yanıtlara dair sabırsızlanıyorum.

[Mü'min] Elbette başlayabilirsiniz. Ancak öncelikle bir hususu yerli yerine koymamız gerekiyor.

[Agnostik] Hangi hususu?

[Mü'min] Sabırsızlıkla cevaplarını beklediğiniz/aradığınız sorularınızın tamamının cevaplarının bende olamayabileceği ancak sizde olmamasının imkansız olduğu hususu ?

[Agnostik] Anlamadım!

[Mü'min] Konuşmamızın ilerleyen safhalarında anlayabileceğinizi umuyorum.

[Agnostik] Bir saniye, sizi yanlış anlamadıysam samimiyetimden şüphe ediyorsunuz.

[Mü'min] Ne münsabet?

[Agnostik] Eğer sorularımın cevaplarını biliyorsam neden bir arayış içinde olayım ve sizinle görüşmek isteyeyim?

[Mü'min] Dikkat buyrun, ben sorularınızın cevaplarını biliyorsunuz demedim, soracağınız soruların cevapları sizde dedim.

[Agnosik] Yanıtlar bende ancak benim haberim yok!

[Mü'min] Sevdiğinizi ve aşina olduğunuzu umduğum bir kavramla açıklık getirmeye çalışayım : Farkındalık sorunu.

Kısa süren bir sessizliğin ardından...

[Agnostik] Aslında tam da bu yüzden, bu tavrınız sebebiyle sizinle görüşmek istedim. Nasıl bu kadar emin olabildiğinizi, bu özgüvenin kaynağını, “bütün cevaplar bende” iddiasının neye dayandığını anlamak için.

[Mü'min] Dikkat buyrun, size dair benim söylediğim “bütün cevaplarınız bende” demekten farklı, hatta ötesinde bir şey. Ben aradığınız cevapları nerede bulabileceğinizi bildiğim iddiasındayım.

[Agnostik] İçimde!

[Mü'min] Öz benliğiniz, enfüsünüz de.

[Agnostik] Ben bana dair söylediklerinizin de ötesinde, genelde sahip olduğunuz özgüveni, kesin inancınızı sorguluyorum. İsterseniz buradan başlayalım. Sizin özgüveniniz, emin oluşunuz özünüzde varolduğunu söylediğiniz cevaplara farkındalık sebebiyle mi ?

[Mü'min] Tam isabet. İç dünyamda müşahade ettiklerimle, dış dünyam arasındaki uyum ben de “yakin” dediğimiz hali oluşturuyor.

[Agnostik] Bu “yakin” ya da “farkındalık” durumu neden herkes de yok, örneğin ben de neden yok? Daha da genellersek, her farkındalık iddiası ile sizin farkındalık iddianız bir mi ? Örneğin bir Hıristiyan'da farkındalık yaşadığını söyleyecektir, bir Yahudi'de. Ama size göre onlar “farkında” değiller, onlara göre de siz. Öyle değil mi ?

[Mü'min] Soru “Neden herkes de 'yakin' yok?” Bu İnsanların sahip oldukları araçlarla, önce melekelerini keşfetme, sonra bunları kullanmada sergiledikleri başarı, bu kullanım sürecinde sebat etme azimleri/kararlılıkları, kısacası İnsanın kendisini tanıması durumu ile alakalıdır. Kimisi bu dünyaki misyonunu yeme-içme-uyuma ve çiftleşmeden ibaret görüp, fezada boşluk işgal etmenin bunlar dışında başkaca bedeli olmadığını sanırken, kimisi de beyninin her kıvrımını kanatırcasına düşündükçe düşünüyor, sorguladıkça sorguluyor ve “buraya nasıl ve neden geldim, nereye gidiyorum”un cevabını arıyor. İkinci kategoride yer alan İnsanın cehdinin bir mükafatı olması doğal değil mi?

[Agnostik] Mükafat?

[Mü'min] Siz buna, “çalışmasının semeresi” diyebilirsiniz, ben de böyle ifade etmekte bir mahsur görmem. Ancak bu, elde edilenin bir mükafat olması durumunu değiştirmez.

[Agnostik] İyi ama, herkes söylediğiniz süreçlerden geçmiyor. Beyninin kıvrımlarını kanatmadan “İşittik ve itaat ettik” diyenler de var. Onlar nasıl “farkındalık” kazanmış oluyor? Ya da “yakin” dediğiniz hali? Yine kimisi neden dünyayı yeme-içme ve üreme arenasından ibaret sayarken, kimisi bunun ötesinde anlamlar yüklüyor? Bu iki gurubu birbirinden farklı noktalara savuran şey nedir? Ayrıca diğer inanç sistemlerine inananlarla örneğin siz Müslüman arasında varolan çelişki durumunu nasıl açıklayacaksınız? Bütün bunlar “hangi farkındalık, gerçek farkındalık?” sorusunu gündeme getirmiyor mu?

[Mü'min] Son kısma geleceğim, önce taşları yerli yerine oturtalım. Hatırlarsanız az önce İnsanların sahip oldukları melekelerden, bunları keşfetme, sonra kullanma cehdlerinden ve bunları yaparken sergiledikleri azim ve sebatları bakımından birbirlerinden ayrıldıklarından söz etmiştim.

[Agnostik] Evet.

[Mü'min] Öncesinde “sahip oldukları araçlarla” diyerek.

[Agnostik] Araçlar?

[Mü'min] Evet, araçlar. İnsanoğlu'nun kendini ve melekelerini tanıma/keşfetme süreçlerinde sahip olduğu anlam haritalarından söz ediyorum. Esasen İnsanları birbirinden ayıran temel faktör budur, doğru haritaya malik olan doğru okumalar yapmakta, doğru okumalar yapan kendini doğru tanımakta, kendini doğru tanıyan da yere sağlam basmaktadır.

[Agnostik] Diğer İnanırlar?

[Mü'min] Şimdi o kısımdayız. Yeryüzünde Müslümanlarla aynı İnanç umdelerine %100 bağlı olmayan ve fakat kendilerine burada konuştuğumuz anlamda “farkındalık” izafe edenler bulunuyor olması, ne Müslümanların farkındalığına gölge düşürür, nede söz konusu inanırların kendi içlerinde, hatta sizin durumunuzda olanlarla aralarında farkındalık bakımından derece farkları bulunduğu gerçeğini perdeler.

[Agnostik] Derece farkı derken?

[Mü'min] Örneğin bir Hıristiyan'ın burada sözünü ettiğimiz anlamda, kendini tanımada, eşya ve hadiseleri yorumlama/tahlil etmede, kısacası doğru okuma yapmda ve bu okumanın onun iç ve dış dünyası ile uyumunda bulunduğu nokta ile sizin ki farklıdır.

[Agnostik] Yani bu okuma işinde Hıristiyan benden daha mı başarılı, ya da daha mı “farkında” oluyor?

[Mü'min] Nazarınıza vermeye çalıştığım şey, seviye/level farklarının bulunmasının, katedilen mesafeleri sıfıra indirgemeyi gerektirmeyeceği. Benim açımdan bir gayr-ı müslim afak-enfüs dengesini sıhhatli kuramamış birisidir, ancak istinat ettiği hiçbir nokta yoktur da demiyorum.

[Agnostik] Yani sizin kadar olmasa da “farkında”.

Dedi ve tebessüm etti...

[Mü'min] Malikiyeti var, tam nasipsiz değil. Her şeyden evvel “sahipsiz” olmadığına müdrik.

[Agnostik] Peki ya ben? Bir agnostik bu anlamda sizin zihin dünyanızda nereye oturuyor?

[Mü'min] Doğrusu cevabından hoşlanmayacağınız bir sual sordunuz, üstelik en başta söylediğim gibi “farkında” olmasanız da cevabını bildiğiniz bir sual bu.

[Agnostik] Hoşlanmayacağımı düşündüğünüz yanıtı merakla bekliyorum.

[Mü'min] Kendi durumunuzu az önce siz “olamamak” hali ile açıkladınız. Kainata dair bir Müslümanın tereddüt etmediği düşünceler hakkında “o kadar emin olamıyorum” demek istediniz. Esasen sizin bu hal üzre olmanız değil, bundan müzdarip olmanız dikkat çekici!

[Agnostik] Neresi dikkat çekici?

[Mü'min] Kendinizi “agnostik” olarak tanımlıyorsunuz, öyle değil mi?

[Agnostik] Evet.

[Mü'min] O halde emin olamayışınızın dikkat çekici bulunmasına “neresi dikkat çekici?” karşılığını vermeniz daha da dikkat çekici.

Dedi ve tebessüm etti...

[Mü'min] İster bir süreç sonunda, ister sorgulamanızın en başında olsun, varsayımınız “bilinemezlik” olduktan sonra “mütmain” olmayı beklemeniz, sizin cephenizden bakıldığında tuhaf olarak görülmeli. Ben ise buradan bunu “dikkat çekici” olarak yaftalıyorum. Zira bu itminan arayışı, tatmin olmayı her daim bekleyen ve bu gerçekleşene kadar da bekleyecek olan bir melekenize gönderme yapıyor ve o meleke de diğerleri gibi, cevabın esasen enfüsünüzde olduğuna işaret ediyor.

[Agnostik] Biraz açar mısınız?

[Mü'min] “Sizin inandığınız kesinlikte ben neden inanamıyorum?” diyorsunuz, ben de diyorum ki bırakın İnanmayı, siz kesin olarak inkar ettiğinizi dahi kendinize itiraf edemiyorsunuz. Zira yola “ben var da diyemem, yok da” diyerek çıkıyorsunuz, ya da yolunuz “ben var da diyemem, yok da” durağında nihayetleniyor. İnkarında dahi septik olma iddiasındaki bir İnsanın, bir Mü'min'in “yakin” halini tam olarak kavraması da talep etmesi de mümkün değildir, zira o zaten bu noktada ehliyetli olmadığını iddia etmekte, kendini buna inandırmaktadır.

[Agnostik] Agnostiklerin, İnsan aklına sınırsız bilme yetisi atfetmemelerinin bir Müslümanı rahatsız ettiğini ilk kez görüyorum. Oysa benzer bir düşünce İslam'da da yer alıyor. Yanlılıyor muyum ?

[Mü'min] İki noktada yanılıyorsun. Birincisi, agnostizmin İnsan aklına sınırsız bilme yetisi atfetmemesinden rahatsız olmam söz konusu olmaz, zira olmayan bir şey beni rahatsız etmez. İkincisi İnsan aklının bilme yetisinin bir sınırı olduğunun söylenmesi de beni rahatsız etmez, zira buna bende inanıyorum.

[Agnostik] Burada duralım. Agnostizmin aklın bilme yetisini sınırlı kabul ettiğini neye dayanarak reddediyorsunuz?

[Mü'min] Nihai varış noktasına bakarak. Bana söyler misiniz, “var da diyemem, yok da” dedikten sonra varılan son durak neresidir? Aklınıza bir saha tayin ettiğinizi ve “bunun dışında sana hüküm ferma olma alanı yok” dediğinizi iddia edip, sonra o saha dışında kalan alana dair, sizinle aynı ontolojik düzlemde yer alan İnsanoğlu'nun en nadide bireylerinin “ötelerden getirdim” dediği haberleri, bu noktada ehliyeti olmadığını itiraf ettiğiniz akla müracatla reddettiğinizi gördükten sonra, sizin “aklın Yaratıcı ve ölüm sonrasına dair söz söylemeye mecali yoktur” tespitinizde samimiyet görmemiz mümkün değildir?

[Agnostik] Farklı şeylerden bahsediyoruz diye düşünüyorum.

[Mü'min] Ne gibi?

[Agnostik] Peygamberlerin getirdiklerinin “ötelerden” olduğuna dair iddia kendilerine ait. Bize göre ise getirdikleri akıllarının ürünü.

[Mü'min] Bu sizi korumaktan çok uzak bir kamuflaj. Söyler misiniz, Peygamberlerin “ötelerden” getirdikleri haberlerin “ötelerden” olmadığını nasıl tespit edebiliyorsunuz?

Kısa bir tereddütten sonra...

[Agnostik] Akılla.

[Mü'min] Gelen mesajın “ötelerden olmadığını” tayin edebilen akıl, tersini tayine de memur olabilir mi?

[Agnostik] Teorik olarak evet.

[Mü'min] Peki nerede kaldı akla çektiğinizi iddia ettiğiniz sınır çizgisi?

[Agnostik] Bakın, bu durumda Tanrının bilenemez oluşu devam etmektedir. Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz diyoruz sadece.

[Mü'min] Siz neye kıyasla “Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz” diyorsunuz? Bu hüküm cümlesi ile bir Tanrı/İlah tasavvurunuzun mevcut olduğunu itiraf etmiş olmuyor musunuz? Oluyorsunuz. Zira bir mükayese üzerinden, sahip olduğunuz İlah tasavvuruyla kıyas etmek neticesi "olamaz" diyorsunuz. Peki nerede kaldı bilinemezlik? Bir ateistle sizi ayıran hüzünlü sınır çizgisine geldik. Ateist İnkarını ve dolayısı ile sorumluluğunu üstlenirken, bir agnostik, varış noktası itibariyle neredeyse yan yana durduğu Ateistin aksine, bunu da yapamamakta, önce kendine, sonra bütün cihana yalan söylemektedir.

Duydukları karşısında sarsıldığını belli etmek istemeden

[Agnostik] Neden?

Diye sordu...

[Mü'min] Çünkü yaptığınız şeyi reddetip kabullenmeyen, tepki veren melekeleriniz, iç mekanizmalarınız hala faaliyette ve siz onlara, yani kendinize karşı geliştirdiğiniz argümanlara fiili davranışlarınızla isyan ettiniz, kendinizle çeliştiniz. Derinlerden ızdırap yüklü “reddedişler”i bastırma güdüsü ile hareket ediyorsunuz, ancak itminan arayışınız da hala sürüyor. Zira korkuyorsunuz. En başta cevabından hoşlanmayacağınız bir sual sordunuz demiştim, üzgünüm. Mesele korkmanız, korkaklığınız.

Bir süre sessizlik...

[Mü'min] Çayları tazeleyelim mi?

[Agnostik] Hayır, teşekkür ederim. Müsadenizi isteyeceğim. Anlattıklarınız üzerinde düşünmem gerekiyor.

[Mü'min] Müsaade sizin.

[Agnostik] Tekrar görüşebilir miyiz?

[Mü'min] Tabi ki, ne zaman isterseniz.

[Agnostik] Sizi arayacağım, o vakte kadar kendinize iyi bakın. Her şey için teşekkür ederim.

[Mü'min] Rica ederim. Siz de kendinize iyi bakın, görüşmek dileği ile.

Tokalaşıp çay bahçesinden ayrıldı. Omuzlarındaki yükün, kafasındaki soruların, bu randevu öncesine nazaran artıp ağırlaştığı hissi ile ve boşluğa bakan gözlerinde garip bir hüzünle, hızla evine doğru yol aldı...

pante
12-05-2009, 23:00
Samanyolu tv senaryolarına benzemiş.
Senaryoyu tersine çevirelim:

Güzel bir ilk bahar günü, randevusuna geç kalma korkusunun da verdiği hafif telaşla, seri adımlarla çıktı evinden. Verilen adreste bahsedilen çay bahçesini bulmuş ve içeriye girmişti, aradığı kişi hemen tam karşısında yer alan masada oturuyordu.

“Merhaba” dedi.

[Agnostik] Merhaba, hoş geldiniz.

[Mümin] Hoşbulduk.

[Agnostik] Buyrun oturun lütfen. Demli bir çay söylemek için sizi bekiyordum, siz de çay arzu eder misiniz yoksa farklı bir tercihiniz mi olur?

[Mümin] Çay alayım.

Çaylar söylenir, muhabbet başlar.

[Mümin] Öncelikle görüşme talebimi geri çevirmediğiniz için teşekkür ederim.

[Agnostik] Rica ederim.

[Mümin] Sakıncası yoksa başlayabilir miyim? Doğrusu vereceğiniz yanıtlara dair sabırsızlanıyorum.

[Agnostik] Elbette başlayabilirsiniz. Ancak öncelikle bir hususu yerli yerine koymamız gerekiyor.

[Mümin] Hangi hususu?

[Agnostik] Sabırsızlıkla cevaplarını beklediğiniz/aradığınız sorularınızın tamamının cevaplarının bende olamayabileceği ancak sizde ve başkalarında da olmasının imkansız olduğu hususu ...


Devam edelim mi hakdoğan?

paslıçivi
13-05-2009, 07:18
adam olamazsın diyoruz.. bu sitede bu tavrın devam ettiği sürece

Kardeşim @kemdem,
"adam değilsin" gibi iltifatlar kullan ki,


hakdoğanım..

öncelikle alıntı yaptığım iki kavram arasındaki farkı bir algılamaya çalış..

senin dediğin gibi adam değilsin ifadesini kullanmadım.. yani kestirip atmadım..

adam olamazsın diyerek seni negatif yükle teşvik ederek, ardından bu tavrın devam ettiği sürece diye belirtip seni doğru yola sevketmeye çalışmışım..

bu açtığın topicteki üslubuna bakılırsa bayağı bir işe yaramış görünüyor benim taktik..:)

böyle devam etmesi dileğiyle..;)

paslıçivi
13-05-2009, 08:14
öncelikle olayı laf kalabalığına getirip kaynatmamak adına tane tane gidicem..

bir de arapça farsça kökenli günlük dilde herkesin kullanmadığı tabirleri kullanmassanız sevinirim.. sanırım tüm bunların bizlerin anlayacağı günlük türkçe dilinde karşılıkları vardır..

Benim açımdan bir gayr-ı müslim afak-enfüs dengesini sıhhatli kuramamış birisidir, ancak istinat ettiği hiçbir nokta yoktur da demiyorum.

bu gayrımüslim dediğiniz kesime budistler, mormonlar, hindular, jainalar, şintoistler de giriyor mu..

bir hristiyan, bir budist açısından; sizin de bu bu afak-enfüs dengesini sıhhatli kuramadığınız biri olarak görünmeniz konusunda ne düşünüyorsunuz..

bir budistin istinat ettiği nokta nedir..

umarım bu bahsettiğim inanırları da aklı olan insan sınıfına koyuyorsunuzdur..

acele etmeden yavaş yavaş gidelim bakalım..

paslıçivi
14-05-2009, 07:05
[Agnostik] Aslında tam da bu yüzden, bu tavrınız sebebiyle sizinle görüşmek istedim. Nasıl bu kadar emin olabildiğinizi, bu özgüvenin kaynağını, “
genelde sahip olduğunuz özgüveni, kesin inancınızı sorguluyorum.

hakdoğanım..

kendin çalıp kendin oynamışsın..

biraz da ben çalıp oynayayım.. trakya havasına ne dersin.. :)

benim sorguladığım sizin özgüveniniz, inancınızın keskinliği değil kii.. bunu nerden çıkardın..

teizm düzeyi inanç orjinaldir, doğmadır.. sonrakiler(ateizm vs.) çakmadır..

kimse anasından ateist, agnostik doğmaz.. ama herkes anasından doğduktan sonra toplum/aile tarafından belli bir teizmle kirletilir(afyonlanıp uyutulur)..

ateizm, deizm, agnostizm gibi felsefeler bu kirlenmeden, afyondan arınma, uykudan uyanma dönemidir..

bu dünyada bir tek sen mi kendini özgüvenli ve inancı keskin zannediyorsun.. herhangibir dinden adam getireyim karşına senden hiçbir farkı yok.. al bizim paoloyu.. gör inancın keskinliğini..:D

ya da senin karşına bir budist rahip getireyim anlat bakalım ona senin allahını, kitabını, cennetini cehennemini..

merak etme biz de bir zamanlar müslümandık.. inancımızdan çok da emindik.. senin şu an olduğun gibi..

bu dünyada uyku çok tatlıdır ama herkesin rüyasını farklıdır..

senin rüyan da islamiyet..;)

benim sorguladığım bu değil..

benim sorguladığım gerçek(hakikat) nedir...

yaşamda insanı diğer canlılardn ayıran çok önemli bir özellik vardır..

bir bitki; bitki olarak varolur ve bitki olarak ölür..

bir hayvan; hayvan olarak varolur ve hayvan olarak ölür..

bir insan; dünyaya safbilinç(öz) olarak dünyaya gelir, buna ulaşıp farkındalıkla büyüme potansiyeline sahiptir..

tohum olarak dünyaya gelirsin.. çatlayıp filizlenme ve çiçek açma potansiyelin vardır..

nasipliler büyür.. tohumu çatlatıp değişik seviyelere kadar filizlenebilirler.. bunlar; anasından öğrendiği inancın ve diğer dünya dinlerinin güzel bir rüya olduğunu farkedip uyananlardır.. teizmdışı bilinç seviyesidir..

nasipsizler büyüyemez, sadece yaşlanıp ölürler.. tohum olarak gelip cücüklenmiş tohum olarak giderler.. bunlar; anasından öğrendiği inancı hakikat diğerlerini aldanma gibi yaşayanlardır.. teizm düzeyi bilinç seviyesidir..

azınlık
14-05-2009, 10:25
teizm düzeyi inanç orjinaldir, doğmadır.. sonrakiler(ateizm vs.) çakmadır..

paslı abi, paslı abi; niye bize "çakma" diyon? Biz de orijinaliz abi. Bizden önce dinleri reddeden yoktu abi ... :D

Orijinal olmak bizim de hakkımız abi :p

A.

paslıçivi
14-05-2009, 10:50
çakma olmak bizim fıtratımızda var evladım..

gelecek nesillerimiz orjinal olacaktır.. biraz sabır..

cücüklü soğan olmak daha mı iyi..;)

hakdogan
14-05-2009, 20:52
Koltuğunun altında kitapları ve not deferi ile çay bahçesinin kapısından içeri girdi, muhatabı onu yine aynı masada aynı eda ile bekliyordu...

[Agnostik] Merhaba.

[Mü'min] Merhaba, hoşgeldiniz. Buyrun oturun lütfen.

[Agnostik] Hoşbulduk. Önce sizin için mahsuru yoksa, sizli-bizli konuşmanın çok da hoşuma gitmediğini belirtmek istiyorum. Bana “sen” diye hitap edebilirsiniz. Sizin için mahsuru yoksa ben de “siz” yerine “sen” diye hitap etmeyi tercih ederim.

[Mü'min] Benim için hiçbir mahsuru yok.

[Agnostik] Güzel, o halde çayları söyleyerek başlamak istiyorum.

[Mü'min] Sen misafirim sayılırsın, çayları ben söylerim.

Gülümsedi ve

[Agnostik] Tamam öyle olsun.

dedi...

[Agnostik] İzninle geçen buluşmamızın finaline dönmek istiyorum.

[Mü'min] Tabi ki, buyur.

[Agnostik] Bana “korkak” dedin, “korkaklık” ithamında bulundun. Doğrusu bunun üzerinde çok düşündüm ve..

Mü'min eliyle mola işareti yaptı ve

[Mü'min] Özür dilerim, araya girmeliyim. Siz, pardon sen...

Karşılıklı gülüşmeler

[Mü'min] Sen “Peki ya ben? Bir agnostik hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorarak, şahsını nazara verdin. Dolayısı ile cevap, görünürde seni işaret etti, sana dönük oldu. Ancak söylenenler sana özel değildi. Ben, sorunun da içeriğinde yer alan Agnostik algıya dönük topyekün hüküm ve değerlendirmemi paylaştım seninle.

[Agnostik] Bunun farkındayım, müsadenle devam etmek istiyorum.

[Mü'min] Tabi ki, dinliyorum.

[Agnostik] Dediğim gibi, “korkaklık” ithamın üzerinde düşündüm. Yani ben özelde kendim için, genel olarak da bir agnostik adına “kendisine izah edemediği yönler olduğunda 'bilinemezlik' perdesi arkasına saklanan bir korkak” olma durumu var mıdır yokmudur sorusunun yanıtını aradım.

[Mü'min] Nasıl bir neticeye vardın?

[Agnostik] Neticeye varmak adına yardımına ihtiyacım var.

[Mü'min] Nasıl bir yardım?

[Agnostik] “Senin zorunlu gördüğün şey, gerçekten zorunlu mu?” meselesinde, konuyu biraz daha açmanı istiyorum. Şöyle ki; sözünü ettiğin Tanrı/İlah tasavvuru meselesine “Gerçekten 'Tanrı tarifi/anlatımı' olduğunu iddia eden bir öğretiyi kritize etmek için, Tanrı/İlah tasavvuruna sahip olmam gerekir mi?” anlamında takıldım, konu üzerinde çok düşündüm fakat işin içinden çıkamadım.

[Mü'min] Çözümlemen hangi noktada tıkandı?

[Agnostik] Şöyle ki; ben eğer aklımın bir Tanrının varlığını algılama/sorgulama yetisi olmadığını gerçekten düşünüyorsam, senin işaret ettiğin Semavi Dinleri tebliğ eden Peygamberler ve öğretileri karşısında “red” pozisyonu dışında bir pozisyon alsam da, sözünü ettiğin türden bir eleştiriye muhatap olabilirim. Öyle değil mi?

[Mü'min] Tam olarak öyle değil.

[Agnostik] Tam olarak öyle değil mi? Peki tam olarak ne? Örneğin “kabul” desem de kendimle çelişmiş olmaz mıyım?

[Mü'min] “Ben, aklım ile bir Tanrı'nın var ya da yok olduğuna hükmedemem” görüşü bir Agnostik'e ait, dolayısı ile kişi “Tanrıya inanıyorum” dediği anda, evvel emirde zaten bu görüşten ayrılmış, bunun yanlışlığına müdrik olmuş ve yaptığı tercihe göre hayatı okumada yeni bir pozisyon almış olmakta. “İnandım” diyerek bunu açıkça ortaya koymakta. Ancak, sen eğer, “Red dışında kalan bir pozisyon” diyerek, tamamen İman etmediğin, teslimiyet göstermediğin, bazı şüpheler taşıdığın ve fakat tamamen de “red” halinde olmadığın duruma işaret ediyorsan, yani İman ile red arası bir konumu kast ediyorsan o vakit burada “Peygamberlerin öğretileri karşısında, aldığın red dışında kalan söz konusu pozisyona seni götüren başat amil nedir?” sorusu, seni o pozisyona götürenin ne olduğunu anlaman adına gündeme gelir.

[Agnostik] Önce inanma durumunu ele alalım. İnanıyor olsaydım, senin tabirinle evvel emirde “var da yok da diyemem” noktasından ayrılmış olurdum. Peki beni bu noktaya ne götürmüş olurdu, sahip olduğumu iddia ettiğin bir Tanrı imajı mı?

[Mü'min] İnanma pozisyonunda da “seni iman etme noktasına getiren şey nedir?” sorusuna muhatap olacak ve o vakit de bir cevap verecektir. Bu ister “Akıl” olsun, ister “Vicdan/sezi vb” sonuç değişmeyecekti. Evet, “seni bu İnanmaya götüren sebep, sahip olduğun İlah tasavvuru” diyecektim. Zira sen, muhatap olduğun anlatımın/öğretinin anlattığı İlah ile, sende mevcut tasavvuru mükayese etmiş ve gördüğün uyumdan hareketle “Rabbimi buldum” diyerek İman pozisyonuna gelmiştin.

Not defterini açtı, yazmaya başladı...

[Agnostik] “Red” ve “İman” dışında kalan pozisyon için de benzer şeyler söyleyeceksin.

[Mü'min] Evet. Söylediğim gibi, “İnandım” dediğinde “ben Tanrı var da diyemem, yok da” noktasından ayrıldığını açıkça deklare etmiş olursun, bu noktaya seni, sendeki İlah tasavvuru ile İman ettiğin öğretide anlatılan İlah'ın benzerliği götürür. “Reddedmiyorum ama İman da etmedim” dediğin de ise, kamuflajlı da olsa, seni bu noktaya getirenin sendeki İlah tasavvuru ile reddedemediğin öğretide anlatılan İlah'ın benzerliği olduğunu ifade etmiş olursun. Bazı noktalarda henüz aklın ve vicdanın tam olarak tatmin olmamıştır, o sebeple henüz “İnandım” dememişsindir.

Tekrar not aldı...

[Agnostik] Bu değerlendirmeye göre, reddedebilmek için bile bir İlah imajına sahip olmalı İnsan. O halde sana göre bu İmaja sahip olmayan yok. Doğru mu anladım?

[Mü'min] Tam isabet. Muhtemelen bu soruyu kendine de defalarca sordun, adını koymasan da. “Gerçekten sahip olduğum bir İlah tasavvurum yok mu?” diye tekrar nazar et kendine, bakalım ne göreceksin.

[Agnostik] Bana gelmeden önce, ateistin durumunu ele alalım. Yaptığın genellemeye göre onda da bir Tanrı İmajı var olmalı.

[Mü'min] Olmayan beşer yok.

[Agnostik] Oda korkaklığından dolayı mı bunu kendine itiraf edemiyor?

[Mü'min] Ateistin inkarı da neticede korkaklık, sorumluluktan kaçmaktır, diğer inkar çeşitleri ile inkar edenler gibi. Fakat bu anlamda “korkaklık” ile, senin şahsında Agnostiklere izafe ederek bahsettiğim “korkaklık” tam olarak aynı hale işaret etmiyor. Ateist'i bu anlamda Agnostik'ten farklı bir konuma getiren husus, “yok” dediği için aklına Tanrı'yı bilme anlamında bir sınır çizmemesidir. Agnostikler “var da yok da diyemem” dedikleri halde, nihai noktada Ateistler gibi düşünüp, özellikle Semavi Dinler olarak anılanları kesin olarak reddederler. Dediğim gibi bu reddetme işlemi, “hakkında akıl yürütemem” dedikleri Aşkın/Müteal varlığa dair kendilerinde mevcut bulunan tasavvura kıyasla olmaktadır. Ama onlar bir tasavvura sahip olduklarını dahi İnkar etmekteler, İnkar ettiklerini de. Korkaklık hali tam bu noktada açığa çıkmakta.

Kısa süren sessizliğin ardından...

[Agnostik] Bu noktada anlattıklarından hareketle şu sonuca vardım : İnsan'ın Tanrı var demesi için de, yok demesi için de bir Tanrı imajına sahip olması lazım. Bu olmadan var da yok da diyemez.

[Mü'min] Doğru. Akıl sahibi İnsan için durum bu merkezdedir.

[Agnostik] Bu söylem...

Getirdiği kitaplardan birini eline aldı ve daha önceden işaretlediği sayfayı açarak okudu

[Agnostik] “Herşey zıddı ile kaimdir” söylemi ile örtüşüyor. Peki bu durumda Tanrı eşya konumuna indirgenmiş olmuyor mu? Tanrı'yı bilmek ya da reddetmek için bir imaja sahip olmak gerekiyorsa, bu imajı kavramak için de karşıt bir imaja sahip olmak gerekiyordur. Karşıtı olan ise maddedir. Yoksa sizin Tanrınız madde mi?

Mü'min gülümsedi...

[Mü'min] Herşeyden önce, “tasavvur”dan söz ettiğimizi ıskalamamalıyız. “Herşey zıddı ile kaimdir” sözüne gelirsek, bu söz İnsan algısına dönük bir sözdür, bizler eşyayı zıddı ile idrak eder, kavrarız. Geceyi görmeden gündüzü, acıyı tatmadan tatlıyı teşhis edebilir miydik? Gözlemlenebilir eşya ve hadiselere dönük algımızın tomografisini çeken bir sözdür “Herşey zıddı ile kaimdir” sözü. İnsanoğlu denen büyük aile, gözlemlediği kainatta, zıtlık/karşıtlıklar müşahade ederek, bu tablonun sahibinin, tabloda yer alıp kendilerini zıtları üzerinden İnsan'a tanıtanlar/kabul ettirenlerden farklı ve üstün olması gerektiğini müdrik olanlarla olamayanlar olmak üzere iki büyük kategoriye ayrılıyor. Bizim terminolojimizle ifade edersek, İnananlar ve inanmayanlar olarak beşeriyet bu müdrik olma ve olamama sebebiyle ikiye ayrılıyor. Buradan İnananların “zıtlıklar tablosunun sahibinin zıddı olmaz/olamaz” sonucuna vardığını kestirebilirsin. Zıddı olmayanın zıd tasavvuruda olamaz. Zira zıtlık idraki için de zıddın varlığı ve gözlemlenmesi gerekmektedir. Kısacası doğru İlah tasavvurunun evvel emirde içerdiği hususlardan birisi “zıddı olmama” durumudur ve bu tasavvuru, gözlemlenen kainattaki karşıtlıklar besler. Zira tablo'nun sahibi, tabloda yer alanlardan farklı ve üstün olmalıdır. Dolayısı ile İnsanoğlu'nun “Yaratıcı Zatı ile kaim olandır” tasavvuruna malik olmasına bir mani yoktur, zira Yaratıcı madde/eşya değildir. İslam'ın anlattığı Allah Teala böyledir. Bu anlamda İslam'ın, Yaratıcı ile yaratılmışlara dair söyledikleri, ontolojik yakınlaşmayı imkansız kılmaktadır. Müslümanların bilinçlerinde İslam'ın inşaa ettiği Tevhid Akidesinin berraklığı, batı felsefi-teoloji geleneğinde görülen particularization türü varlık algılamasına geçit vermez/vermemiştir. Dolayısıyla, İslam haricinde kimi öğretiler için dile getirebilinecek “Yaratıcıyı nesneleştirme” eleştirisi, İslami epistemoloji ve ontoloji açısından asla söz konusu değildir. Bir diğer mesele, “kavramak” tabirinden hareketle, sonra geleceğini düşündüğün “Yaratıcının kavranması” meselesi. İslam'ın Yaratıcı ile yaratılmışlar arasında sözü edilen kati sınırları belirlemesi de gösteriyor ki, beşer ya da bir başka idrak sahibi yaratılmışın idraki tarafından, Yaratıcı'nın tam olarak ihata edilmesi mümkün değildir. Yanında getirdiğini gördüğüm Mesnevi'de Mevlana bu sebeple “Varlık aleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin” diyor. Yani gerek ontolojik düzlem farklılığı, gerek İnsanoğlunun algı kapasitesi, Yüce Yaratıcıyı İnsanın bilgisi ile kuşatmasına manidir, ancak bilmesine değil.

Bir süre duraksadı ve sonra uzun uzun not aldı...

[Agnostik] Söylediklerin kendi içinde çelişkili.

[Mü'min] Çelişki nerede?

[Agnostik]Bir Tanrı'nın varlığı ya da yokluğuna karar vermek için kişinin Tanrı imajına sahip olması gerektiği akla yatkın geliyor. Ancak aynı bakış açısı ile “bu imajın karşıtı” olması gerektiği de akla yatkın geliyor. Birincisi için “gerekli” deyip, ikincisi için “gerek yok” denmesi bir çelişki değil mi?

[Mü'min] Hayır, değil. Zira İnsan özelinde karşıtlar üzerinden var ya da yok olan nesneler değil, o nesnelere dair algılardır. Karşıtlık üzerinden idrakimize yansıyan “tanıma” durumudur ve bu gözlemlenen eşya ve hadiselere dairdir. Söz konusu İlah tasavvuru olduğunda ise bizimle aynı ontolojik düzlemde bir varlığa dair değil, aşkın/müteal bir varlığa, yani beşer aklı ile kuşatılması mümkün olmayan bir varlığa dair tasavvurdan söz ediyoruz. Yine bu tasavvurun inşaa edildiği anlam haritalarına ve afak ile enfüs uyumuna işaret ediyoruz. Ateistler ya da agnostikler, Peygamberlerin anlattığı Yaratıcıyı reddederken, referans olarak sahip oldukları İlah tasavvuruna başvuruyorlar ve esasen “böyle bir İlah olamaz” diyorlar. Yaşadıkları temelde “tanıma” sorunudur. Problemleri, yanlış anlam haritalarından yola çıkmaları ve yanlış İlah tasavvuruna sahip olmalarıdır. Daha önce söylediğim gibi bir İlah tasavvuru olmayan akla malik beşer yeryüzünde yok.

[Agnostik] “Anlam haritaları” konusu, ilk buluşmamıza dair konuşmak istediğim ikinci konuydu, ancak birinci konuyu henüz bitiremedik. Araya bir de “beşer aklı ile kuşatılamayan İlah” konusunu almam gerekiyor. Oraya gelmeden hangi uyumdan söz ettiğini anlayamadım diyeyim! Afak enfüs uyumu derken ne kast ediyorsun?

[Mü'min] Az önce ifade etmeye çalıştığım uyum. Gözlemlenen kainatta neredeyse her bir parçayı zıddı üzerinden idrak edebiliyorsak, yani o her bir parça bize kendi varlığını ancak zıddı üzerinden kanıtlayabiliyorsa, bütün bunların sahibinin böyle bir “muhtaçlığı” olmamalı. Peygamberlerin ağzından kendisini anlatan Yaratıcı'da böyle olduğunu söylüyor, dolayısı ile “haber” ile “görülen” arasında mutabakat/uyum hasıl oluyor. Tabi olayın bir de içe/enfüse bakan yönü var, oraya da girebiliriz ancak işin doğrusu karnım açıktı ve sanıyorum bu senin için de geçerli. Sohbetin devamını yemekten sonraya bırakmayı öneriyorum, ne dersin?

[Agnostik] Yemeği ben ısmarlıyorsam neden olmasın?

Mü'min gülümsedi...

[Mü'min] Bunun ne önemi var ki?

[Agnostik] En azından kendimi iyi hissetmemi sağlayacaktır. Aksi takdirde onca şüphem varken, bunlara bir de “beleşçilik” şüphesi eklenecek.

Karşılıklı kahkahalar...

[Mü'min] Kısa da olsa bir tanışıklığımız, arkadaşlığımız ve buna binaen bir hukukumuz var. En azından ben böyle görüyorum. Dolayısı ile arkadaşlar arasında böyle şeylerin mevzusu bile olmaz, lütfen aklına beni de üzecek böyle şeyler getirme.

[Agnostik] Teşekkür ederim. Ben de senin gibi düşünüyorum ve seninle tanıştığıma çok memnunum. O halde yemeği benim ısmarlamam da bir sakınca görmüyorsun.

[Mü'min] Neden göreyim?

[Agnostik] Çok güzel. Bak yemek sonrası çaylar yine senden ama.

Karşılıklı kahkahalar...

[Mü'min] Tamam öyle olsun.

[Agnostik] Doymaya midemden daha fazla muhtaç beynim varken, önceliği sürekli midemin almasına da bozulmuyor değilim.

Mü'min, düşünceli ve biraz da hüzün dolu bir bakışla

[Mü'min] Fezada boşluk işgal etmenin bir bedeli olduğuna müdriksin. Bu çok önemli bir ayrıcalık.

dedi. Agnostik kitapları ve not defterini masanın üzerinden aldı ve Mü'min'le çay bahçesinden ayrıldı...

paslıçivi
15-05-2009, 08:10
[Mü'min] Nihai varış noktasına bakarak. Bana söyler misiniz, “var da diyemem, yok da” dedikten sonra varılan son durak neresidir? Aklınıza bir saha tayin ettiğinizi ve “bunun dışında sana hüküm ferma olma alanı yok” dediğinizi iddia edip, sonra o saha dışında kalan alana dair, sizinle aynı ontolojik düzlemde yer alan İnsanoğlu'nun en nadide bireylerinin “ötelerden getirdim” dediği haberleri, bu noktada ehliyeti olmadığını itiraf ettiğiniz akla müracatla reddettiğinizi gördükten sonra, sizin “aklın Yaratıcı ve ölüm sonrasına dair söz söylemeye mecali yoktur” tespitinizde samimiyet görmemiz mümkün değildir?

benim ve tüm insanlığın bilmediği ve her zaman merak ettiği kavramlar 3 tanedir..

tanrı.. varoluş.. ölüm sonrası..

tanrı kavramı; her türlü teizm ve tezimdışı inançlarda tanrı kavramı hakkında bir karar verilmiştir.. tanrının şekli, sayısı, varlığı yokluğu hakkında..

tek tanrılı dinlere inanlarda birey tanrı tektir, vardır ve evreni o yaratmıştır..(semavi dinler)

çok tanrılı dinlerde tanrı sayısı birden fazladır ve değişik görevleri vardır..(hinduizm)

tanrısız dinlerde yaratıcı tanrı yoktur.. evren sürekli vardır..kadimdir..(budizm, jainizm)

ateizm.. tanrı yoktur..

deizm.. tanrı vardır, tektir, yaratandır ama insanlıkla iletişime geçmemiştir..

panteizm.. evrenin kendisi tanrıdır.. bütünleşiktir.. birey tanrı kavramından farklıdır..

agnostik.. tanrının varlığının yokluğunun bilinemeyeceğini savunur..

ben şu an varolan bilgilerim algılarım sezgilerimle..

tanrının varolup olmamasıyla birlikte,

birey olup olmadığını,

kaç tane olup olmadığını,

yaratıcı özelliği olup olmadığını,

insanların düşündüğü gibi ilahi bir güç olup olmadığını,

neye benzedeğini,

biz insanlarla ilgilenip ilgilenmediğini vs..

daha doğrusu tanrı kavramının ne olup olmadığını bilmediğimi ve şu anda buna karar verecek düzeyde olmadığımı söylüyorum..

devam edicem..

paslıçivi
16-05-2009, 07:17
görüldüğü üzere tanrı kavramı insanlık arasında çok farklı algılanıyor.. varlığından yokluğundan tutun da sayısına, biçimine, insana müdahelesine kadar çok değişik tanrı anlayışı var..

peki bunlardan hangisi gerçek.. bu insanlara tek tek sorarsanız hepsi kendi tanrı kavramının gerçek olduğundan emin olduğunu söyleyecektir..

peki tanrı kavramı insanlarda niçin bu kadar çok çeşitliliğe yol açmıştır.. niçin tüm insanlık tanrı deyince aynı şeyi anlamıyor algılamıyor.. ve niçin bu çeşitliliğe rağmen herkes kendinden bu kadar emin..

tanrı kavramı düşünerek sorgulanmaz.. düşünerek sorgularsanız sizde varolan(toplumun yüklediği) zihne ve bilinaçıklık seviyesine göre bir tanrı kavramına ulaşırsınız..

beyninizin kıvrımlarını istediğiniz kadar zorlayın kanatın, varolan zihinden arınmadığınız ya da bilinç seviyeniz yükselmediği sürece bunların müsaade ettiği tanrıya ulaşırsınız..

teizm inancındaki insanlar bilinç seviyesi yükselmediği sürece ne yaparsa yapsın sonunda dininin/inancının tanrısına/tanrısızlığına ulaşır..

nasıl mı..

bir müslüman istediği kadar araştırsın okusun düşünsün, ulaştığı tanrı musanın, isanın, muhammedin allahıdır.. semavi dinlerin dışındaki insanların tanrı kavramını kesinlikle anlayamaz ve kabul edemez..

bir isevi, musanın, isanın tanrısına yada rab isa mesihe ulaşır.. muhammedin allahı ve diğer dinlerin tanrısını kesinlikle reddeder..

bu musevi, musanın tanrısına ulaşır.. rab isamesihi, muhammedin allahının ve diğer dinlerin tanrılarını kesinlikle reddeder..

bir hindu kendi tanrıları dışındaki tüm tanrıları ve tanrısızlığı reddeder.

bir budist, istediği kadar düşünsün beynini kıvrımlarını kanatsın, bir yaratıcı tanrı kavramına ulaşamaz.. ulaştığı kişisel aydınlanmış Budhanın tanrısallığı ve öğretileridir..

peki niçin böyle olmaktadır.. hepsi aklı zekası olan koca koca eğitim görmüş üniversite bitirmiş insanlar niçin tanrı konusunda bu kadar farklı sonuçlara ulaşmakta ve ulaştıkları kavramın doğru olduğundan bu kadar emin olmaktadırlar..

tek bir açıklaması var.. EGO..

insan doğduğunda safbilinçtir.. bu özbenliktir, gerçekbenliktir, merkezdir, çekirdektir, nüvedir...

insan dünyaya geldiği zaman ve coğrafyaya göre yaşadığı aile/toplum/millet tarafından eğitim öğretim almaya başlar.. milliyet, ahlak, yaşam kuralları.. inanç da bunlardan biridir.. bu özbenliğin üzerine katman katman bir çok zırh gibi öğretiler çocuğa giydirilir.. ilk 6 yaş çok önemlidir.. bu yaşlarda birçok şey olup bitmiştir artık..

kişi kendini bilecek yaşa geldiğinde onun özbenliği üzerine giydirilen bu katmanların altında çok derinlerde kalmıştır artık.. ama kişiyi yönetecek bir bene ihtiyaç vardır.. işte bu ego dediğimiz ikincil sahte bendir..

özbenliğin üzerine giydirilen bu katmanlar tamamı zihin dediğimiz kavramdır.. zihnin oluşturduğu bu ikinci benlik(EGO) sahte yalancı bir benliktir ve varolması için bir çok savunma mekanızması geliştirmek zorundadır..

kişi artık merkez uzaklaşmış çeperde yaşamaktadır.. çeperde yaşamak kişinin sık sık savrulmasına neden olur.. günlük yaşamda yaşadığı sevinçler üzüntüler onu savurup durur.. kişi işte bu savrulmalarında dengeyi mutluluğu huzuru bulmak için egonun savunma mekanızmalarını geliştirmek zorundadır..

ama oluşan bu mutluluk yalancı mutluluktur, sahte bir yaşamdır.. savunma mekanızmalarınız yeterli güçlü değilse ya da yaşadığınız travma çok şiddetli ise savrulur gidersiniz, yaşamda kopar ölümü arzu etmeye başlarsınız..

özbenlikte varoluluşun her insana hediyesi mutlak mutluluk vardır.. bu günlük yaşadığınız üzüntü keder sevinçlerden bağımsızdır.. ne kadar özbenliğe yaklaşırsanız o kadar özgürleşirsiniz..

artık merkezinizde yuvanızdasınızdır.. savrulmazsınız.. yaşam sizi değil siz yaşamı yönlendirisiniz.. artık siz bir fare değil fareyle oynayan kedisinizdir..

gerçek imparator sahneye çıkmıştır.. ölüp tekrar doğmuşsunuzdur.. ruhun karanlık gecesini atlatabilirseniz buna ulaşmak zor değildir..

yaşam coşkuya dönüşür, zamandan kurtulup anda yaşarsınız.. tanrı varoluş ve ölüm sonrasında yaşamak zamanda, zihinde, egoda yaşamaktır.. bu kavramlar artık sizin için yaşama renk katan büyük bir puzzle'ın çözülmesi tamamlanması gibidir.. yaşamın devasa bir gizem olduğunu görürsünüz..

hiçbir organize ya da kişisel inanç sizi tatmin etmez.. inanç kavramı tamamen ortadan kalkar.. yaşamda bildikleriniz ve bilmediklerinizden ibarettir.. bilinmeyen ama merak edilen bu tanrı ölüm sonrası gibi kavramlar için aklınıza sonsuz olasılık gelir ama hepsi sizin için aynı olasılık değerindedir.. birine saplanıp kalmaz ve bir inanç oluşturmazsınız..

bu tür kavramlar zihnin bir ürünü olan egodayken düşünülerek sorgulanmaz.. size hangi program yüklendiyse o programın eşliğinde dosyaları tanımaya çalışırsınız.. bu size yüklenen proramdan kurtulmanız lazım.. yani beyne format atmanız lazım..

işte o da meditasyondur...

paslıçivi
16-05-2009, 07:56
[Mü'min] Bu sizi korumaktan çok uzak bir kamuflaj. Söyler misiniz, Peygamberlerin “ötelerden” getirdikleri haberlerin “ötelerden” olmadığını nasıl tespit edebiliyorsunuz?


[Mü'min] Gelen mesajın “ötelerden olmadığını” tayin edebilen akıl, tersini tayine de memur olabilir mi?


[Mü'min] Peki nerede kaldı akla çektiğinizi iddia ettiğiniz sınır çizgisi?


[Mü'min] Siz neye kıyasla “Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz” diyorsunuz? Bu hüküm cümlesi ile bir Tanrı/İlah tasavvurunuzun mevcut olduğunu itiraf etmiş olmuyor musunuz? Oluyorsunuz. Zira bir mükayese üzerinden, sahip olduğunuz İlah tasavvuruyla kıyas etmek neticesi "olamaz" diyorsunuz. Peki nerede kaldı bilinemezlik? Bir ateistle sizi ayıran hüzünlü sınır çizgisine geldik. Ateist İnkarını ve dolayısı ile sorumluluğunu üstlenirken, bir agnostik, varış noktası itibariyle neredeyse yan yana durduğu Ateistin aksine, bunu da yapamamakta, önce kendine, sonra bütün cihana yalan söylemektedir.


[Mü'min] Çünkü yaptığınız şeyi reddetip kabullenmeyen, tepki veren melekeleriniz, iç mekanizmalarınız hala faaliyette ve siz onlara, yani kendinize karşı geliştirdiğiniz argümanlara fiili davranışlarınızla isyan ettiniz, kendinizle çeliştiniz. Derinlerden ızdırap yüklü “reddedişler”i bastırma güdüsü ile hareket ediyorsunuz, ancak itminan arayışınız da hala sürüyor. Zira korkuyorsunuz. En başta cevabından hoşlanmayacağınız bir sual sordunuz demiştim, üzgünüm. Mesele korkmanız, korkaklığınız.

tanrı kavramı ve ötelerden gelen haberleri sağlıklı değerlendirebilmeniz için varolan zihinden arınmanızdan bahsettim..

bunun için 6 yaş öncesi bir çocuğun zihinsizliğine, saflığına, merağına ulaşmanız lazım.. ya da dünyaya dışardan gelen bir uzaylı gibi bakmanız lazım..

sanırım size de daha önce sormuştum.. sizi 20 yaşına kadar insanlıktan uzak bir adada yanlız başınıza yetiştiricem.. tanrı, varoluş, ölüm sonrası hakkında hiç bir öğreti almayacaksınız.. daha sonra sen bu evrende yalnız değilsin senin gibi yaşamış/yaşayan milyarlarca insan var, onlarla tanışmak istermisin diye sorucam..

dünyaya yaklaşırken sana bazı bilgiler vermeye başlıcam..

insanlarda inanç diye bir kavram var.. bilmedikleri konularda bildiğini zannedip hakikatmiş gibi yaşayarak kendilerini derin bir uykuya sokuyorlar.. insanlık tarihi bilindiğinden beri yüzlerce binlerce inanç çeşidi(rüya) var.. ötelerden haber getirdiğini söyleyen insanlar ve tanrılar tarafından yazıldığına inanılan kutsal metinler var.. bazıları 1400 yıllık bazıları 7-8 bin yıllık olduğu tahmin ediliyor.. ve bu kutsal metinlerin içeriği açısından çoğu birbirinden çok farklı.. varoluş hikayelerinden tut da ölüm sonrası değişik yaşamlar vaadediyorlar.. bazıları sonsuz yaşamı(reenkarnasyonu), karma yaşamı(dünyaya insandışı varlık olarak gelme) bazıları cennet cehennemi, hatta bu cennet cehennemime gidiş yolları ve bu mekanların katları bile çok farklı.. 700 katlı cennet cehennem vaadedenler var.. sadece günümüzde din/mezhep/tarikat farklılıklarından 300 e yakın inanç çeşidi var.. ve hepsi kendi inancından çok eminler, diğer inançları beğenmiyorlar..

şayet sende bu insanlarla birlikte yaşamak uğruna bir inancı seçmek istersen hangisini seçerdin.. yalnız bu inançların hiçbiri doğası gereği deneyimlenebilen bir şey değil.. yani hiçbiri doğrulanamaz ve yanlışlanamaz..

devam edicem..

paslıçivi
17-05-2009, 09:45
Evren, varoluş, insanlık, yaşam denen gizemin nasıl bilinemeyeceğine aklımla ulaştıysam ötelerden ve tanrı tarafından yazıldığı iddia edilen kutsal metinlerin de tanrıdan gelmediğine yine aklımla ulaştım..

bir insanın gerçek anlamda aklını zekasını kullanabilmesi için varolan zihinden arınması lazım.. varolan zihninle aklını kullanmaya çalışırsan egonun kölesi olursun.. aklın, zekan özgür değildir, egonun baskıcı yönetimi altında düşünmekten öteye gidemezsin.. o yüzdendir ki dünyada her inançlı insan düşünerek gerçeği aradığında yine kendi inancına ulaşır..

siz bir müslüman olduğunuz için varolan zihninizde inancınız gereği sadece en doğrusu kuran olmak üzere tevrat ve incili kutsal görürsünüz.. semavi dinlerin dışındaki kutsal metinleri araştırmaya sorgulamaya gerek bile görmezsiniz.. çünkü sizin zihninize bunların batıl olduğu işlenmiştir.. sizin için hakikati aramak varolan zihninizdeki inancı derinlemesine öğrenmekten öteye gitmez, gidemez.. ego buna müsaade etmez..

aynı şekilde bir hindu da varolan zihnindeki inancı gereği kutsal olarak vedaları görür.. onun haricindeki kutsal metinleri okumaya araştırmaya gerek bile görmez.. çünkü zihnine onlar batıl olarak işlenmiştir.. bir hindu için de hakikati aramak hinduzimi ve vedaları derinlemesine öğrenip ulema takımından olmaktan öteye gidemez..

zihinden arındığında (meditasyon) dünyada gelmiş geçmiş ve günümüzde varolan tüm inanç çeşitlerine aynı değeri verek objektif bakma/değerlendirme şansın oluyor.. hiçbiri senin için hakikat diğerleri batıl pozisyonunda değil.. hepsi bilinemez konumunda.. peki bu tanrıyla konuştuğunu iddia edip ötelerden haber getiren insanlardan hangisi doğru söylüyor.. bunun sorgulamasına giriyorsun..

bu kutsal metinlere baktığında hiçbiri; zaman ve coğrafyadan özgürleşemediğini görüyorsun.. tüm evrene insanlığa hakim olması gereken tanrı/tanrılar bunu becerememiş.. hepsi zaman diliminde belli bir kısıtlamaya mağdur olduğu gibi coğrafya olarak da hiçbiri tüm insanlığa erişip ulaşamamış.. birçoğunun üstünden binli yıllar geçmesine rağmen hepsi belli bir zamanda belli bir coğrafyadan çıkıp evrensel olmayı başaramamış..

ve bu kutsal denen kitapların öğretilerinin çoğu birbirinden çok farklı kavramlar içermektedir.. varoluş, tanrı, ölüm sonrası için çok değişik senaryolara sahipler.. ve bu öğretilere göre milyarlarca insan yaşayıp ölmüştür.. sadece dünyaya geldikleri zaman ve coğrafyanın etkisinde kalarak..

bir budist köyünde doğan bir çocuğun yaratıcı tanrı ve cennet cehenemi kavramını anlaması imkansızdır.. bir yahudi köyünde doğan çocuğun muhammedi tanrının elçisi olarak görmesinin imkansız olduğu gibi..

tüm bunlar korkaklık değil egodan arınmaya çalışan özgür bir aklın zekanın ulaştığı sonuçlardır..

paslıçivi
17-05-2009, 12:23
şimdi benim egonun egemenliğinden arınmış bu son yazımı teizm düzeyinde bilinci(budist, hindu, mormon, müslüman, yahudi vs..) olan biri okuduğunda yazımı saçma bulacak ve hala kendi inancının hakikat diğerlerinin batıl olduğunu iddia edecektir..

çünkü egonun kölesi durumundadır ve ego varolmak için, parçalanmamak için tüm savunma mekanızmalarını devreye sokarak kişinin bilincinin yükselmesine müsaade etmeyecektir..

o yüzdendir ki bu dünyada dinler inançlar tartışılmaz.. tartışılsa bile hiçbir sonuca varılmaz.. çünkü kafanı soktuğun çukurdan çıkardığında gerçeklerle yaşamak zorundasın.. ve insanlık bilinç evrimi henüz buna hazır değildir ve gereğince evrimleşmemiştir..

artık iletişim çağında yaşıyoruz.. eskiden dünyadaki değişik millet kültür inanç çeşidindeki insanlar birbirleriyle çok fazla temas halinde değildi.. herkes kendi inancını hakikat olarak yaşayacak bilinç düzeyini aşamıyorlardı.. ama artık dünya büyük bir köy haline gelmeye başladı.. kitle iletişim araçları, tv ve en önemlisi internet bu konuda yeni bir çağ açmıştır.. artık insanlar dünyanın öbür ucundaki insanla iletişime geçip her konuda bilgi alabilmekte değişik inanç, kültürleri tanımaktadır..

insanı tanıdıkça, dünyayı tanıdıkça aydınlanma farkındalık kaçınılmazdır.. derin uykudan uyanma zamanı gelmiş ve geçmektedir bile..

yaşadığımız gezegeni kurtaracak da batıracak da olan biz insanlarız..

yani cennet de cehennem de bizim elimizdedir..

paslıçivi
17-05-2009, 13:52
. Agnostikler “var da yok da diyemem” dedikleri halde, nihai noktada Ateistler gibi düşünüp, özellikle Semavi Dinler olarak anılanları kesin olarak reddederler. Dediğim gibi bu reddetme işlemi, “hakkında akıl yürütemem” dedikleri Aşkın/Müteal varlığa dair kendilerinde mevcut bulunan tasavvura kıyasla olmaktadır. Ama onlar bir tasavvura sahip olduklarını dahi İnkar etmekteler, İnkar ettiklerini de. Korkaklık hali tam bu noktada açığa çıkmakta.


sen bir müslüman olarak ısrarla semavi dinleri inkarımızı/reddimizi eleştiriyorsun.. dünyanın diğer dinleri öğretileri reddettiğimiz için bir eleştiride bulunmuyorsun..

ateistler, agnostikler, deistler, panteistler, dünyada varolan tüm dinleri, kutsal metinleri ve onların işaret ettiği tanrıları reddeder.. sadece semavi dinleri değil..

non-teizm evrenseldir.. bir ateist dünyanın neresine giderse gitsin teistler tarafından eleştirilir.. türkiyede islamiyeti, avrupada hristiyanlığı, japonyada budizmi, hindistan niçin hinduizmi reddettiği vs.. konusunda eleştirilir.. kimse kendi dininin dışındaki dinleri niye reddettiği konusunda eleştiri getirmez.. çünkü teistin zihninde kendi dininin haricindekiler zaten batıldır ve reddedilmesi gayet doğaldır.. kendisi de reddetmiştir zaten..

dünyanın neresine giderseniz gidin non-teistseniz eleştiriye maruz kalırsınız teistler tarafından.. ama bir teist farklı dinden bir teistle tartışmaya girmez.. inanca saygı gösterdiğini belirterek aslında onunla tartıştığında ayna görüntüsünü farkedecek olan egonun çatlama tehlikesine karşı savunma mekanizmları devreye girmiştir.. ama kişi bunun farkında değildir.. o kişiyi eleştirmektense kendi dinine çekmeye çalışır.. çünkü kendi dininden ne kadar çok insan olursa içindeki zaman zaman derinliklerden çığlık atan o şüphe daha da bastırılacak azaltılacaktır..

kendi dinine geçen insanların haberlerini takip etmekte ve bu onu çok mutlu etmektedir ama kendi dininden kaçan insanları egosu ona görmezden getirir.. tüm dünya teistleri insanlığın akın akın kendi dinine aktıklarını sanır..

ego varlığını sürdürmek için size binlerce oyun oynar ama siz ne egonun sizi uyuttuğundan ne de savunma mekanızmalarından bihaber mışıl mışıl bir yaşam sürersiniz..

gerçek yaşam egonun parçalanmasıyla başlar.. yani ölmeden önce ölmekle ve tekrar doğmakla.. ruhun karanlık gecesinden başarıyla çıkmakla..

egoda bilinç minimum seviyedir.. egodan kurtulup öze yolculuğa başlayabilirseniz her aşamada bilinciniz bir kademe daha açılır ve yükselir..

tam öze(özbenliğe) ulaşabilirseniz safbilinç olursunuz.. artık sizi yöneten sahtebenliğiniz değil gerçek benliğinizdir.. yani otomatik pilottan çıkıp uçağı kendiniz uçurmaya başlarsınız..

paslıçivi
17-05-2009, 15:12
evet sevgili hakdoğan...

dünyada bu kadar inanç çeşitliliği arasında senin islamiyeti seçmenin nedeni nedir..

dünyadaki tüm dinleri inançları zihinsizlikle sorgulama şansın oldu mu..

ya da sen de herkes gibi sana aile/toplum tarafından giydirilen zihni hakikat olarak mı yaşıyorsun..

bugün islamiyetin hakdin olduğunu göremeyen yaklaşık %80-85 dünya nüfusunun göremediği, beyninin kıvrımlarını kanatıp aklının sınırlarını zorlamayan bu büyük devasa insan kitlesinin kaçırdığı şey nedir..

bugün dünyanın en zeki, en yaratıcı, en çalışkan insanların olduğu budist/şintoist japonların göremediği, senin gördüğün şey nedir kendi dininde.. bu dünyada kendisine giydirilen inancın dışına çıkabilen insanların dünya nüfusuna oranının devede kulak bile olmadığının farkında mısın..

paslıçivi
18-05-2009, 07:00
Sizin özgüveniniz, emin oluşunuz özünüzde varolduğunu söylediğiniz cevaplara farkındalık sebebiyle mi ?

[Mü'min] Tam isabet. İç dünyamda müşahade ettiklerimle, dış dünyam arasındaki uyum ben de “yakin” dediğimiz hali oluşturuyor.

sende bu özgüven, emin olma ve yakin dediğin hali sağlayan muhammed ve onun allahı değil inanç kavramının kendisidir..

teizm düzeyinde bilinç seviyesi olanlar egoda(sahtebenlik) yaşarlar.. ego senin bilinç seviyenin yükselmesine izin vermez.. yaşamı sorguladığında bir gizem olması, bilinmezlik, belirsizlik sende büyük bir sahipsizlik, boşluk, tatminsizlik ve dolayısıyla büyük bir kaos yaratacaktır..

egonun savunma mekanızmaları bunun için vardır.. id(özbenlik), ego(sahtebenlik) ve süperego(vicdan) arasında yaşanacak bu kargaşa ve uyumsuzluk seni ileri derecede rahatsız edecek ve tüm dengelerin altüst olacaktır.. savunma mekanızmaları bu dengeyi kurup kişinin sağlıklı bir ruh yapısına ve mutluluğuna neden olmaktadır..

egon mutlu edebilmek için seni kandırmak, uyutmak zorundadır.. bu kandırma uyutma olayı inanç dediğimiz kavramı oluşturur.. burda neye kime inandığının hiçbir önemi yoktur.. fareyi kutsal sayan bir adamla, bir müslüman, bir yahudi, bir budist, bir jaina, bir ineği kutsal gören hindu, aynı özgüven, kendinden emin olma ve "yakin" dediğin ruh halini yaşar..

bu sadece ego merkezde yaşayan teistleri değil egonun dışında ama hala egonun egemenliğinden kurtulamamış non-teistler için de kısmen geçerlidir..

burda önemli olan varolan bilinçdüzeyinde sorgulama/duygulanımda yakaladığın tatmin/mutluluk/huzurdur.. burdaki olayda altın oranı yakaladığında artık kendine güvenen, inancından emin ve yakin ruh haliyle güzel bir uykuda yaşayan, daha doğrusu yaşadığını zanneden bir canlıya dönüşürsün..

asıl tatmin özündedir, yuvandasındır artık.. gidilecek ulaşılacak bir yer yoktur.. basitçe varoluşu kutlarsın.. olmuşsundur artık.. mutlak mutluluk, cesaret, sevgi, coşku, zeka sana varoluşun hediyeleridir ve bunlara ulaşırsın..

mutlu ve tatmin olmak için egoya ve onun savunma mekanızmalarına ihtiyacın yoktur.. sahte mutluluğu değil mutlak mutluluğu yaşarsın.. merkezdesindir ve kolay kolay savrulmazsın.. yaşam artık senin ellerindedir.. tam bir uyanıklıkla, farkındalıkla zamanda değil anda yaşarsın..

paslıçivi
18-05-2009, 07:28
insanoğlunun bir kavrama, bir dine, bir tanrıya, bir mistiğe inanması onun kendi özgür iradesinde olan bir şey değildir.. dünya insanlığının 1000de 999u toplumun ona giydirdiği zihindeki inancıyla ömrünü tamamlar..

teizm düzeyinde inancı olan biri tatmin/mutluluğu bozulmadığı sürece varolan inancından dışarı çıkmaz sapmaz, sapamaz.. bir teist kendi isteğiyle başka bir dine ya da non-teist bir düzeye geçmez, geçemez..

aynı şekilde non-teist bilinci olan biri de tatmin/mutluluğu bozulmadığı sürece kendi isteğiyle teizme ya da non-teizmin diğer kademelerine geçemez..

bir müslüman yeterli huzuru/tatmini bulduysa başka bir dine ya da non-teist bir yaşama geçmesi imkansızdır.. bu tüm dünya insanlığı için geçerlidir.. bir budist, bir musevi, bir mormon, bir ateist için de aynı şey geçerlidir..

varolan huzur/tatmin bilincin yükselmeye başlamasıyla bozulur.. ki bu da egonun çatlamaya başlamasıyla gerçekleşir.. egoyu çatlatan meditasyon ve yaşamda savunma mekanizmalarının yetersiz kaldığı ciddi psikolojik travmalardır.. bunlardan birini yaşadığında varoluşun müsaitse o yolculuğa çıkarsın.. ruhun karanlık gecesinden tekrar doğarak çıkman gerekir.. işte bu sana gerçek yaşamı başlatır..

uzun lafın kısası, semavi dinlerin dediği gibi inanmayanları cehennemde yakacağız söylemi güzel bir masaldan başka bir şey değildir.. egoda yaşayan insanı köle, esir etmek, sömürmek için söylenmiş bir sözdür..

one
18-05-2009, 09:27
inanmak inanmamak dinlilik dinsizlik agnostiklerin çok ipinde sanki,

bir Agnostik bilinen kurallar manzumesini çözmüş silkelemiş ; yeri geldiginde

ateisti dine baglar bazende dindara rakı içirtir bu fiillerin çokda önemi yoktur

sonuçta dinliliğinde dinsizliğinde tutundugu temellerin çok derinde olmadıgını bilir

mümin ile agnostik diyalog kıvamında boza diye pişirilmek istenmiş pöh

hakdogan
18-05-2009, 13:50
Çay bahçesinin kapısına geldiklerinde Mü'min saatine baktı ve

[Mü'min] Akşam ezanı için müezzin elini kulağına götürdü götürecek. Seni, Namaz sonrasına kadar yalnız bırakmamı hoş görür müsün ?

Dedi..

[Agnostik] Çayımı söyledikten sonra benim için sorun değil.

Mü'min gülümsedi ve

[Mü'min] Elbette.

Dedi ve masaya kadar Agnostik'e refekat edip çay siparişini verdikten sonra Camii'ye doğru yol aldı. Agnostik, gelen çay'dan bir yudum aldıktan sonra yanında bulunan Stenger’ın God: The Failed Hypothesis kitabını açtı ve Mü'min dönünceye kadar kitaptan daha önce işaretlediği sayfaları tekrar tekrar okudu.

Sayfalar arasında gezinirken, zaman zaman Mü'min ile yaptığı konuşmada tuttuğu notlara bakma ihtiyacı da hissediyor, notlara baktıktan sonra tekrar kitaba dönüyordu.

...

Bir ara elini çay bardağına götürdüğünde çayının bitmiş olduğunu gördü, dönüp çayının tazelenmesini isteyecekti ki Mü'min'in oturduğu masayı işaret ederek iki çay söylediğini gördü.

[Mü'min] Merhaba. Umarım fazla bekletmedim.

[Agnostik] Yok hayır, aslında ne kadar süre geçtiğinin farkında değilim.

[Mü'min] Sebebi görüyorum.

[Agnostik] Okuduğum bir kitap, ancak ilk buluşmamızda aramızda geçen konuşmalardan sonra tekrar göz atma ihtiyacı hissettim. Sohbetin seyrine göre lazım olabilir düşüncesi ile gelirken yanıma almıştım.

[Mü'min] Mesnevi'de aynı düşünce ile yanında olmalı.

[Agnostik] Evet. Bilmeni isterim, İslam'i kaynaklara, Mesnevi gibi eserlere fransız birisi değilim.

[Mü'min] Güzel.

[Agnostik] En son, gözlemlediğin evren ile iç dünyan arasındaki uyumdan söz ediyordun. Yemek boyunca aklımın bir köşesinde bu konuyu düşünüp durdum. Söylediğin şey neticede subjektif.

[Mü'min] Yani?

[Agnostik] Yanisi şu; ortada bir uyum yoktur ancak sen böyle sanıyorsundur!

[Mü'min] Ben, elimdeki “anlam haritası”ndan hereketle, önce kendimi sonra dünyayı okuduğumu ve bu okuma sonucu afak enfüs uyumunu yakaladığımı söylüyorum. Söz ettiğim şey, iç dünyamla gözlemlenebilir dış dünyadan elde ettiğim algılar arasındaki uyum. “Gözlemlenebilir dış dünyaya dönük algılar da subjektiftir” der ve bunu mutlak manada ele alırsan, o vakit her türlü deneysel ve tekrarlanmış gözlemsel sonuçları dahi çöpe atarsın. Bu “Bilimsel” bir tavır olmaz, elinde eşya ve hadiseleri anlamak adına tek bir ölçü kalmaz. Söz konusu olan tek tük örnekler olsa, belki istisnai sayar, değerlendirme dışı tutabilirdik, ancak konuştuğumuz şey esasen birden fazla tecrübe ve gözlemle, birden fazla İnsanın, örneğin bir cismi yerden yukarıda serbest bıraktıklarında, cismin arza doğru hareket ettiğini söylemesi/gözlemlemesi gibi durumlardır.

Böyle bir durumla karşılaştığımızda “yerde bir cazibe var ve bu cazibe cisimleri kendisine çekmektedir” demekte tereddüt etmeyiz “bunlar subjektif gözlem ve tecrübeler” demeyiz. Şimdi meseleyi “doğruya referans olma” noktasından, yani doğru yerden ele almak adına şu soruyu gündeme getireyim : Bir haritanın temel işlevi nedir?

Kapsadığı alana dair topografik ve mekansal bilgi vermek, bu anlamda kendisine göz atana mekansal referanslı bilgi aktarmak ve aktarılan bu bilgi ile muhataba “konum” tayininde yardımcı olmak. Gidilecek ya da aranılan istikamete ışık tutmak vb işlevlerdir. Doğru mu?

[Agnostik] Doğru.

[Mü'min] Buradan hareketle “elimizdeki harita ne derecede gerçeğe işaret ediyor, gerçeği sembolize ediyor?” sorusunun somut yanıtının, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olmaları ile doğrudan alakalı olduğunu söyleyebilir miyiz?

[Agnostik] Evet.

[Mü'min] O vakit, elindeki “anlam haritası”na bakıp, o haritada iç dünyası ve dış dünya'ya dair işaret edilenleri, iç dünyası ve dış dünya'da işaret edildiği yerde bulan, bunlara haritanın “takip et” dediği yollarla ulaşan birisi için “bu hal subjektif” demek, ne anlama geliyor? Elimizde örneğin bize “yerde cazibe var” diyen bir harita varsa ve dış dünyaya dönük gözlemlerimiz, deney ve tecrübelerimiz de bu söyleneni teyit ediyorsa, burada haritanın doğruya referans olduğunu neden teslim etmeyelim ve bu noktada neden şüphe taşıyalım?

Duraksadı, bir müddet sonra...

[Agnostik] Şimdi ben zaten bu anlam haritası meselesine gelmek istiyordum. O zaman girelim bu konuya. Anlaşılan benim kişiden kişiye değişebilir olma hali için somut örnekler vermem lazım. Mesela İnananların genel hali bu, senin sözünü ettiğin uyumu görme yaşama iddiası. Sadece Müslümanlar değil bu söylediklerini söyleyenler, diğer dinlere inananlarda, başka İnanç gurupları da anlatmaya çalıştığın hali yaşadıklarını iddia ediyorlar. Ancak sorun şu ki, senin “anlam haritan” ile onların ki çok farklı, hatta kimi noktalarda birbiri ile çelişik halde. O zaman benim de “hepinizin anlam haritalarınız ile dış dünya arasında uyumluluk görmeniz subjektiftir, yanılıyorsunuz” demen çok normal. Öyle değil mi?

[Mü'min] Değil, aksine fazlasıyla anormal.

[Agnostik] Neden?

[Mü'min] Sen bir “anlam haritası”nı, içeriği, kapsam ve kaynağından hareketle yanlışlamak dururken, başka haritaların varlığı üzerinden iptal etmeye çalışıyorsun da ondan.

[Agnostik] Haritayı yanlışlamaktan çok, gözlemlediğini söylediğin şeyin subjektifliğini göstermeye çalışıyorum diyelim.

Mü'min gülümsedi...

[Mü'min] Ne yani, “anlam haritam” ile bir problemin yok mu? Diyelim dediğin gibi, yine hatalısın. Zira böyle bir genelleme ile hem kapsam ve içerikleri birbirinden farklı haritaları aynı genellemeye alıyorsun, hem ortak noktaları es geçiyorsun, hem de bir ya da daha fazla haritanın yanlışa referansını doğru kabul edenler üzerinden, doğru olanı da yanlışlıyorsun. Ayrıca somut, nesnel dış dünyaya dair gözlemleri çöpe atıyorsun. Bir diğer konu, senin söz konusu gurupların yaşadıkları “tatmin” düzeyini nasıl ölçebileceğin ve yine söz konusu gurupların ellerinde mevcut olandan daha iyisine dair enformatik bilgilerinin ne durumda olduğunu saptayıp saptayamayacağındır.

[Agnostik] Bu söylediklerini biraz açmanı istiyorum.

Dedi ve not almaya başladı...

[Mü'min] Hatırlarsan “anlam haritalarından” ilk buluşmamızda, İnsanoğlu'nun kendisini tanıma süreçlerinde sahip olduğu araçlar kapsamında söz etmiş ve “doğru haritaya malik olma”nın önemine işaret etmiştim. Zira doğru haritaya malik olan doğru okumalar yapmakta, doğru okumalar yapan kendini doğru tanımakta, kendini doğru tanıyan da yere sağlam basmakta. Şimdi yeryüzünde tek bir “anlam haritası” yok. Her bir “anlam haritası” da sadece “anlam haritası” olduğu için doğru ya da yanlış diye bir durum da söz konusu olamaz. Kimisi kapsama alanının hayatın birkaç boyutunu içine aldığını söylerken, kimisi sadece tek bir boyutunu kapsadığını söylüyor, kimisi de hayatın bütün boyutlarının kapsama alanında olduğunu söylüyor. İdeolojiler de anlam haritalarıdır, kimi Felsefi akımlarda ve elbette Semavi Dinler'de.

Şimdi burada kapsam, içerik ve kaynak farklılıkları ile karşı karşıyayız. Dolayısı ile sıhhatli bir mükayeseyi, bu açıdan baktığımızda benzer kapsam ve içeriğe sahip, sonra da aynı kaynaktan gelenler arasında yapmalıyız diye düşünüyorum.

Dolayısıyla, beşeri düşünce mahsulü çeşitli felsefe, yaşam telakkileri ya da ideolojilerini kendi anlam haritaları olarak kabul etmiş ve bu anlam haritaları ile afak enfüs uyumu yakaladıklarını söyleyen İnsanların durumu ile, özellikle Semavi Dinlere mensup İnsanların durumunu mükayese etmek yanlıştır.

Hele hele bu İnsanların “anlam haritaları” arasında farklar bulunmasından hareketle, bu haritaları iptal etmek çok büyük yanlıştır. Zira en başta bu İnsanların “İnsan”a dair varsayımları, okumaları farklıdır. Afak'tan da enfüs'ten de anladıkları başkadır, hayat ve gayesi noktasında farklı düşünmektedirler vs.

Beyninin ve yüreğinin odaklandığı tek şey sınıfsız bir toplum, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü kırmak, sosyal adaleti sağlamak olan bir İnsan'ın, kaniata dair gözlemleri ile bu arzuları arasında uyumlar olması ve bu uyumun onda ideolojik bir kararlılık, itminan hasıl etmesi karşısında bana dönüp “bak oda kendinden emin” demenin çok bir anlamı yok. Zira onun “doğru olan bu” dediği bazı konular için ben de “doğru olan bu” diyorum. Tersi onun için de geçerli.

Dolayısıyla yine sanıyorum ilk buluşmamızda söylediğim bir noktaya dönüyoruz. Benimle aynı “anlam haritası”nı kullanmayan bir İnsan topluluğunun, bir Ümmet'in afak-enfüs dengesini sıhhatli kuramadığını düşünür bilirim, ancak istinat ettikleri hiçbir nokta yoktur demem, diyemem.

Onlara “uyum” olarak yansıyan, güven ve itminan veren hususların bir bölümü benim içinde cari olabilir, dolayısı ile bu noktada ortak bir paydada buluşuyor olabiliriz. Ancak ayrıldığımız noktalar da vardır. Benim durduğum yerden baktığımda ayrıldığımız noktalar, onların haritalarının yanlışlığı, ya da o haritayı okuma yanlışlıkları olarak görülüyor.

Birilerinin yanlış “anlam haritası” varsa, esasen bu harita ile yollarını da gerçekte bulamıyor olsalar da, “daha iyisi yok, elde olan bu, idare ediyoruz” sanıyorlarsa bu benim doğru haritaya malikiyetime ve bu malikiyetten hareketle yaşadığım iç/dış uyumuna gölge düşürmez.

[Agnostik] Tamam, hadi Semavi Dinler dışında kalanları, ideolojileri vs dışarda tutalım, senin kapsam, içerik ve kaynak üçlünü de baz alarak salt Semavi Dinleri ele alalım. Bunlar arasında neden farklılıklar var? Üstelik öyle böyle değil. Tanrı imajından tut, İnsanın tabiatına kadar bir sürü çelişik durum var. Bu farklılıklara rağmen onlar da senin gibi “uyum” görüyorlar. Üstelik bir haritayı doğru/yanlış diye değerlendirmek de yine subjektif değil mi?

[Mü'min] Aslında cevap az önce söylediklerim için de gizli. Bir haritanın doğru/yanlış olarak değerlendirilebilmesi adına, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olup olmadığına bakmak lazım demiştim ve sen de bunu onaylamıştın. Dış dünya dediğimiz şey somut, objektif/nesneldir. Dolayısı ile senin “subjectivite” kaçamağına tevessül etmemen adına ben, işin özellikle bu boyutu üzerinden hareket edeceğim ki, sana firar edeceğim bir açık arka kapı kalmasın.

Bir Müslüman olarak İslam'dan hareketle konuştuğumda ben İslam'ın yeryüzünde toplumsal yaşamın parçası birey'e, bireyler toplamı olan topluma, birey-toplum, toplum-birey ilişkisine, bunların her birinin çevre-doğa ile olan münasebetlerine ve en önemlisi birey ile Yaratıcı ilişkisi üzerine söyledikleri ile dış dünya'da yaptığım gözlemler arasında ve teorik düşüncelerimde tam bir mütabakat görüyorum.

Zamanın akışı içinde, her bir yeni gözlem ve tecrübemle bu uyumun teyit edildiğini, doğrulandığını çeşitli sağlama yöntemlerinden “anlam haritam”ın bana hep doğruyu söylediğini görüyorum. Dolayısı ile bu durum, elimdeki “anlam haritası”nın benim henüz varmadığım noktalara dair söylediklerine, varmak istediğim istikamete nasıl gidebileceğimi kendisine sorduğumda verdiği cevaplara tam bir teslimiyet göstermemi netice veriyor.

Bu bahsettiklerim tamamen nesnel/objektif meselelerdir ve bu hali yeryüzünde yaşayan bir tek ben de değilim, benimle aynı haritayı kullanan diğer Mü'minlerde benzer pozisyonda. Şimdi burada durup, “Allah'ın İslam'dan önce gönderdiği mesajlara müntesip olduklarını bu gün iddia edenlerin ellerindeki, benim haritamdan farklı haritalarının varlığından hareketle benim 'anlam haritam' nasıl yanlışlanabilir?” diye sana tekrar soruyorum.

[Agnostik] Neden sendekinden farklılar? Kaynak aynı iddiasındasınız, o zaman bu fark niye?

[Mü'min] Evrenin kör tesadüflerle vucuda gelmediği, İnsanoğlu'nun başı boş bırakılmış bir canlı olmadığı, yeryüzünde bir misyonu bulunduğu, bu misyon çerçevesinde yaptıkları ve yapmadıkları sebebiyle bir sorumluluğa malik olduğu ve bu sorumluluk sebebiyle ceza ya da mükafat göreceği gibi en temel noktalarda uyum var. Önce bunu iyice anlamamız lazım.

Bundan sonrası, İnsanoğlu ve onun nisyan ile malüllüğü, iç bünyesinde taşıdığı zaaflar ve zamanın yıpratıcı etkileri gibi, daha pekçok da eklenebilecek faktörler sebebi ile, İnsanların Peygamberler eli ile aldıklarını sonraki nesillere sıhhatle aktaramamalarından kaynaklanan sapma ve bozulmalardır. Zaten bu sebeple yeni elçiler gelmiş ve kendilerinden önce bildirilenlerde meydana gelen sapma ve bozulmaları tashih etmiştir. İslam özelinden hareket ettiğimizde, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) öncesi gönderilmiş elçilerin, belirli bir topluma ve zamana bağlı gönderildiklerini, dolayısı ile getirdiklerinin de zaman ve mekan kaydı ile kayıtlı olduğu gerçeğini de gözden uzak tutmamalıyız.

Dolayısıyla, İslam öncesi gönderilmiş, belirli bir topluma, zaman ve mekan kaydı ile sınırlı olarak tebliğ edilmiş bir “anlam haritası” üzerinden, üstelik ortak noktaları da göz ardı edip, benim elimde bulunan ve kıyamete kadar cari olacağını söyleyen “anlam haritası”nı yanlışlamaya kalkmak metodolojik olarak doğru değil. Falsification böyle yapılmaz.

[Agnostik] Ben tümdengelimci değilim.

[Mü'min] Ben öyleyim. Son olarak örneğin bir Yahudi ve Hıristiyan'ın yaşadığını söylediğin “uyum” konusuna geleyim.

[Agnostik] İddia onlara ait.

[Mü'min] Evet. Daha önce de söylediğim gibi, gördüklerini söyledikleri “uyum” ve dolayısı ile yaşadıkları “tatmin”in düzeyini ölçebilmen mümkünse bunu bir Müslüman'ın gördüğü “uyum” ve yaşadığı “tatmin” ile mükayese et bakalım, nasıl bir sonuca varacaksın? Mesela bir Hıristiyanın “İlah tasavvuru” ile Müslüman'ın “İlah tasavvuru”nu, bu tasavvurların İnanırlarında hasıl ettiği itminanı, inşa ettiği bilinç düzeyini, “farkındalık” durumunu bir mükayese et. Yahudi ve Hıristiyan teolojisinin anlattığı Yaratıcıyı İnanırları ne düzeyde, nasıl anlayıp mümkün mertebe kavramışlar, İslam'ın anlattığı Yaratıcı'yı Müslümanlar ne düzeyde anlayıp İtminana kavuşmuş bir bak. Ne demek istediğimi sanırım o zaman anlayabileceksin.

Mü'min sözlerini tamamladığında yatsı ezanı okunmaya başlamıştı, ikisi de sukut etti. Ortamı ezan sesi doldurmuştu, Agnostik

[Agnostik] Camii'ye gideceksin, saat de ilerlemiş. Bu günlük bu kadar diyelim, müsait olduğun bir zaman kaldığımız yerden devam etmek isterim. Söylediklerin neticede salt İslam'ı ele almak ve onun üzerinden devam etmek gerektiğini düşündürdü bana.

Dedi...

[Mü'min] Ben mutlak manada “Din” dediğimde sadece İslam'ı anlarım. İslam'ın ne söylediği benim için önemlidir. İslam'ın gelişi ile güncel, beşeriyetin arazları sebebi ile meydana gelmiş sapmaların tashih edildiği son versiyon “anlam haritası” tedavüle girmiştir ve benim müracaat ettiğim de budur.

[Agnostik] Anlıyorum. Peki çıkalım o zaman.

Mü'min ve Agnostik birlikte çay bahçesinden ayrıldılar. Camii'ye giden sokağın başında son kez vedalaşma sonrası Mü'min'in ardından bakan Agnostik Bilmediğini Bilmeyen'i aramasının zamanının geldiğini düşündü ve telefonunu eline aldı.

[Bilmediğini Bilmeyen] Canım, merhaba. Nerelerdesin sen hayırsız?

[Agnostik] Abi merhaba. Şu an neredesin? Müsaitsen yanına gelmek istiyorum, seninle konuşmam lazım.

[Bilmediğini Bilmeyen] Septik ile mekandayız, güzelleşiyoruz, sende gel.

Dedi ve kahkaha attı...

[Agnostik] Abi bana ayık halin lazım. Yarın muayenehane'neuğrayayım, ne dersin?

[Bilmediğini Bilmeyen] Olur, olur tabi de, konu ne yahu?

[Agnostik] Abi gelince konuşuruz. Telefonda anlatılacak gibi değil.

[Bilmediğini Bilmeyen] Yahu hep gizem hep gizem.

Dedi ve kahkaha attı...

[Bilmediğini Bilmeyen] Tamam canım beklerim, yarın gel görüşelim.

[Agnostik] Tamam abi, görüşürüz.

Dedi ve telefonu kapattı...

paslıçivi
19-05-2009, 07:54
Stenger’ın God: The Failed Hypothesis kitabını açtı
[Agnostik] Abi bana ayık halin lazım. Yarın muayenehane'neuğrayayım, ne dersin?

bahsettiğin kitabı da yazarını da tanımam etmem, ne oturup bir çay içmişliğimiz vardır ne de bir tavla atmışlığımız..;)

evet ben de herkes gibi okudum ve hala okumaya devam ediyorum..

geçmişteki ve günümüzdeki insanı, bir de kendimi anlamaya, tanımaya, çalışıp varoluş denen bilmeceyi çözmeye gayret ediyorum..

yaşamımdaki düşüncelerim ve bu sitede yazdıklarım; tüm bu okunanlar, meditasyonlarım, algılarım, sezgilerim, sonunda sentezleyip çıkarım yaptığım %100 made in paslıçividir.. burdaki bir çok çıkarımı dünyanın hiçbir kitabında bilgi bankasında bulamazsın..

varolan hiçbir harita beni tatmin etmiyor.. varolan tüm patikaları terkedip kendi patikamı kendim açıyorum.. beni tatmin eden de bu.. yani haritamı bir oya işlemecesi gibi kendim adım adım işleyip çiziyorum.. çünkü bu benim yaşamım ve kimseye emanet edilmeyecek kadar değerli.. yaşamımın tüm sorumluluğunu kendim üstüme alıyorum..

bugünlerde biraz rahatsızım.. ama senin o olmamı isteyip can attığın türden bir rahatsızlık değil.. trakya ağzıyla griplere yakalanmışım.. gece yatarken yorganı fazla savurmuşum, kıçım açıkta kalınca cereyan çarpmış..:p.. her yerim dökülüyor..:o

bu arada siz müslümanlar(teistler) sıkışınca niçin belden aşağı vurmaya başlıyorsunuz.. adam gibi konuşmak sizin fıtratınızda yokmu.. ya küfredersiniz ya da karşıdaki insanı akıl ruh hastası olmakla suçlarsınız.. islam size bunu mu öğretiyor.. nasıl adam(insan) olunacağını size biz mi öğreteceğiz..

her dilden konuşmayı bilirim.. ama karşımdakini önce insan bilirim.. karşımdaki tavrında ısrar ederse anlıyacığı dilde bende mevcuttur.. geçmişte bir tecrübemiz olmuştu bilirsin.. bu saatten sonra bana insan terbiyeciliği yaptırma..

daha cevap yazıcam da kendimi biraz toparlıyayım..

one
19-05-2009, 10:56
iddiasını mantıklı olarak kabul edip tüm savunmasını ve taarruzlarını boş bir iddia

yı legalleştirmesinin üzerinde kurdugunu akıl terazisinden saklayanla

agnostik ancak kafa bulur

yazarların saçmalık üretme potansiyellirinin bollugu karşısında bloke olanlar ancak

akılsızlardır

akılsızın birine agnostik elbisesi giydirip berber koltuguna oturtmuş

traş yapıyor

sizde çıraklık yapıp sıcak su havlu tutuyonuz cık cıks

samanyolu tv de şu beyaz elbise giydililip sorgu meleği görüntüsü verilmiş olan

bir adet salatalık ile dünya hayatındaki günahları sorgulanan zavallı figuranın

muhabbetlerinin 64 bit vista sürümünü takdim etmiş arkadaş

paslıçivi
19-05-2009, 12:22
sevgili one..

boş bir adam olmadığın belli..

kontrolün de sende olmadığı gibi..

freni patlamış dolu tanker gibi davranacağına..

geç direksiyona tankeri sen yönlendir..

konuyla ilgili görüşlerini yazarak konuşmaya dahil olabilirsin..

bilgili insanlarla tartışmaktan keyif alırım ve faydalanmaya çalışırım..

sonra hakdoğan gelip sırnaşma derse kızma ..

bana da niye söylemedin deme..

one
19-05-2009, 13:13
sevgili one..

boş bir adam olmadığın belli..

kontrolün de sende olmadığı gibi..

freni patlamış dolu tanker gibi davranacağına..

geç direksiyona tankeri sen yönlendir..

konuyla ilgili görüşlerini yazarak konuşmaya dahil olabilirsin..

bilgili insanlarla tartışmaktan keyif alırım ve faydalanmaya çalışırım..

sonra hakdoğan gelip sırnaşma derse kızma ..

bana da niye söylemedin deme..


sizde onun kutsallarına ikna metotları ve mantıklı modellemeler dışında

yöntemler kullandıgınız sürece kavganız devam eder

benden söylemesi

paslıçivi
19-05-2009, 13:24
[Mü'min] Sen bir “anlam haritası”nı, içeriği, kapsam ve kaynağından hareketle yanlışlamak dururken, başka haritaların varlığı üzerinden iptal etmeye çalışıyorsun da ondan.



az önce uzun bir yazı yazdım ama yanıtla butonuna tıklayınca boş bir sayfayla karşılaştım ve yazı uçtu gitti.. neyse..

yaşam haritalarının içeriği, kapsamı ve kaynağından yanlışlamak benim işim değil.. hangi birini yanlışlayayım.. ortalık haritadan geçilmiyor.. zamanında ateist (kısa dönem) deistlik(yedeksubay) dönemlerimde o işi yapmıştım.. sonra meditasyonu ilerletmem sayesinde varolan zihinden arınmaya başlayınca uyandım diyelim..

çünkü eskiden islamiyeti reddettiğim halde varolan zihinde yaşadığım için hala islamiyeti yanlışlamakla zaman kaybediyordum.. madem reddettin niçin hala yaşamının bir parçası islamiyet.. ama bu insanın elinde olan özgür iradenin bir ürünü değil.. zihinden arınmadığın sürece yaşamın boyunca ilk teist inancınla uğraşıp durursun..

hristiyan kökenli bir ateist isayla cebelleşip dururken islamiyetle budizmle vs. hiç uğraşmaz.. hindu kökenli bir ateist hinduizmin tanrılarıyla cebelleşirken ne islamiyet ne hristiyanlık ne budizm onun umrunda bile değildir.. zihinde yaşayan insanın kendisiyle savaşıdır bu.. çekilcek dert değildir..

tamamen zihinden arınınca haritalarla uğraşmayı bırakıyorsun.. haritaları yanlışlamak benim işim değil.. haritaların sahibi haritasının sağlamasını yapmak ve doğrulamakla mükellef.. çünkü tüm evren, tanrı, tüm dünya insanlığıyla ilgili konuşuyor..

ben nasıl tanrıyla konuştuğunu iddia eden adamı yanlışlayamazsam, bir ineğin bir farenin kutsal olduğunu da yanlışlayamam.. bunları yanlışlayamamam onların hakikat, gerçeklik olduğunu göstermez.. sadece belirsiz olduğunu gösterir..

işte burda insanoğlu dünyaya geldiği zaman ve mekana göre kendisine dayatılan kavramları varolan bilinç seviyesine göre kabullenir ya da reddeder.. biz buna inanç diyoruz..

inançlar sınanabilen kavramlar değillerdir.. yani doğrulaması yanlışlaması yapılamaz.. yapılabilseydi zaten inanmak değil bilmek terimini kullanırdık..

varolan tüm inançlarda kendisini kabul ettirebilmek adına ciddi yaptırımlardan bahsedilir.. değişik cennet cehennemler, yaşama kötürüm insan ya da insan dışı varlık olarak tekrar gelme vs..

rüyalar özeldir.. unutma özel olan ne varsa rüya alemine aittir.. hakikat açık bir gökyüzü gibidir.. o herkes, tüm insanlık içindir.. ve o tektir..

paslıçivi
19-05-2009, 13:30
sizde onun kutsallarına ikna metotları ve mantıklı modellemeler dışında

yöntemler kullandıgınız sürece kavganız devam eder

benden söylemesi

biz hakdoğanla kavga etmiyoruz..:)

fikirlerimizi savaştırıyoruz..

zaman zaman egolar işin içine karışsa da müdahaleyle düzeltiyoruz..

egolarımızı biraz törpüleyebilirsek insan olmanın gereği konuşa konuşayı başarileceğimize inanıyorum..:)

one
19-05-2009, 15:04
biz hakdoğanla kavga etmiyoruz..:)

fikirlerimizi savaştırıyoruz..

zaman zaman egolar işin içine karışsa da müdahaleyle düzeltiyoruz..

egolarımızı biraz törpüleyebilirsek insan olmanın gereği konuşa konuşayı başarileceğimize inanıyorum..:)


yöneticiler siteye alkış ikonu koymuyorlarki napalım olsa alkışlardım :)

paslıçivi
20-05-2009, 07:33
Şimdi yeryüzünde tek bir “anlam haritası” yok. Her bir “anlam haritası” da sadece “anlam haritası” olduğu için doğru ya da yanlış diye bir durum da söz konusu olamaz.
Şimdi burada kapsam, içerik ve kaynak farklılıkları ile karşı karşıyayız. Dolayısı ile sıhhatli bir mükayeseyi, bu açıdan baktığımızda benzer kapsam ve içeriğe sahip, sonra da aynı kaynaktan gelenler arasında yapmalıyız diye düşünüyorum.
Ancak ayrıldığımız noktalar da vardır. Benim durduğum yerden baktığımda ayrıldığımız noktalar, onların haritalarının yanlışlığı, ya da o haritayı okuma yanlışlıkları olarak görülüyor.

Birilerinin yanlış “anlam haritası” varsa, esasen bu harita ile yollarını da gerçekte bulamıyor olsalar da, “daha iyisi yok, elde olan bu, idare ediyoruz” sanıyorlarsa bu benim doğru haritaya malikiyetime ve bu malikiyetten hareketle yaşadığım iç/dış uyumuna gölge düşürmez.


sevgili hakdoğan.. senin ıskaladığın nokta burası işte..

sıhhatli mukayese...

bu dünyaya gözünü açan 1000 insandan 999'u kendisine dayatılan dinle doğup onunla ölüyor..

kimse dünyada varolan ve diğer insanların binlerce yıldır inandığı dinleri bırak senin dediğin gibi sıhhatli mukayeseyi, sıradan bir mukayese bile yapmıyor..

çünkü her doğan çocuğa toplumun inandığı din hakikatmiş gibi oya gibi işleniyor.. çocuk büyünceye kadar yaşamının her kademesinde inancının her türlü uygulamalarını bizzat yaşıyor ve yaşatıyorlar.. savunmasız, idraksiz bir çocuğun bunu kabuletmekten başka hiçbir şansı yok..

çocuk yetişkin yaşa geldiğinde toplumun dayattığı giydirdiği inancı onun hakikati oluyor artık.. bunu sorgulamadan, sıradan günlük dertlerle yaşamına devam edip gidiyor.. ve yaşamını sonlandırıyor..

zaman zaman yaşamı sorgulama ihtiyacı hissettiğinde düşünüyor, taşınıyor ve yine kendi inancının hakikatliğine ulaşıyor.. çünkü hala kendisine giydirilen zihinde(egonun egemenliğinde) yaşıyor, başka bir sonuca, başka bir hakikate, başka bir inanca ulaşması imkansız..

teizm düzeyinde bilinci olan insanlara diğer dünya dinlerini/inançlarını sorduğun da alacağın cevap çok nettir..

ben gerçek dinde doğduğum için şanslıyım ama diğer insanlarda da akıl zeka var kardeşim, onlar da arayıp bulsunlar..

evet bu ifade tüm dünya inanırları için istisnasız geçerli bir kuraldır.. hepsi kendi inancının hakikat diğerlerinin batıl olduğu yönünde adı gibi emindirler..(benim derin uyku dediğim olay)

1000de 1 kişi bilinç düzeyi yükselmeye başlıyor.. bu egonun çatlama evresidir.. ego varlığını sürdürebilmek adına senin bilinç düzeyini kesinlikle yükselmesine izin vermez.. ego hep iktidar olmak ve iktidarı kaptırmamak ister ve bunu yapabilmek için bir çok savunma mekanızması geliştirmiştir..

senin egonun çatlaması, aldığın dini öğretinin yoğunluğuyla çok ilgili.. çok fazla giydirildiysen çatlaması zordur ama fazla giydirilmediysen çatlama kolaydır kendiliğinden bile gelişebilir.. (bizim azınlık'ın doğduğundan beri inançsız olduğunu iddia etmesi gibi;), tamam sen çakma değil orjinalsin:D)

bu egoyu çatlatan olaylar farkında olarak ya da olmadan ilacı(meditasyon) alman ya da egonun savunma mekanızmalarının yetersiz kaldığı durumlarda yaşadığın ciddi psikolojik travmalardır..

ego çatladığı zaman bilincin yükselmeye başladığı için günlük dertleri bırakıp yaşamı sorgulamaya başlarsın.. çünkü artık sorgulama/duygulanım oranındaki huzur/mutluluk/tatmin kaybolmuştur.. o sabit denge bozulmuştur artık.. o sabit denge bozulmadığı sürece inancını kesinlikle sorgulamaz ve sıhhatli bir mukayese işine girmezsin.. nasıl doğduysan hiç büyümeden(bilinç) sadece yaşlanarak öylece ölür gidersin..

bu sabit denge bozulduğunda önce kendi inancını, tatmin etmezse diğer dünya dinlerini araştırırsın.. genellikle bu bir süreçtir ve bir süre sonra tekrar kendi inancına geri döner.. ya da diğer dinlerden birine transfer olur(çakma, imitasyon olayı)..

tekrar döndüğü kendi dininde ya da çakma dininde sabit denge huzuru yakaladıysa yaşamına bu şekilde devam eder.. ve onun için hakikat artık yeni dinidir..

kendi dininde ya da çakma dininde sabit dengeli huzuru bulamazsa ego ciddi anlamda parçalanmış demektir.. artık yolculuğa çıkmaya hazırdır.. ilk ara geçiş dönemi septizmdir(inancından ciddi şüphe devresi) ve çok sancılı bir dönemdir.. kişinin bu evrede uzun süre kalması ciddi psikolojik rahatsızlıklara neden olabilir.. hala parçalanmış zedelenmiş egonun etkisinde olduğu için savunma mekanızmaları var gücüyle kişiyi bu evreden çıkarmaya çalışır..

egonun savunma mekanızmaları sağlamsa, iyi gelişmişse kişi septik dönemden tekrar kendi inancına dönüp huzuru bulur.. ya da tam aksi gelişip kişi artık ateist ya da deist aşamasına sıçrama yapar..

gördüğün gibi insanoğlu bu dünyada neye, hangi dine, hangi yoğunlukta inancağına kendi özgür iradesiyle karar vermiyor.. bunu tamamen ataları belirliyor..

daha öncede defalarca dile getirdiğim gibi sen bugün islami bir toplumda değil de israilde dünyaya gelseydin, bugün allahın elçisi olarak gördüğün muhammed, onun kitabı kuran ve dini islam senin en büyük düşmanın olacaktı.. iş aslında bu kadar basit..

ama tüm bunları görebilmen için egonun çatlaması ve farkındalık, aydınlanma yani tam bir uyanıklık durumuna gelmen gerekiyor..

böyle bir ortamda derin uykuda ya da körkütük sarhoş yaşam süren birinden sen hangi hesap/kitap/infazdan bahsediyorsun..

yukarda bahsettiğim inanç sadece semavi dinler için değil, dünyada gelmiş geçmiş ve gelecek olan tüm dinler/inançlar için geçerlidir..

paslıçivi
20-05-2009, 07:58
amaaaa...

meditasyon yapıp varolan zihinden arınınca, kafayı soktuğun çukurdan çıkarıp şöyle bir etrafına bakıyorsun.. ortalıkta senin gibi 300 e yakın devekuşu olduğunu görüyorsun..

hepsi kafasını kuma gömüp en hakiki çukur benim çukurumdur, devekuşundan başka da kuş bilmem, tanımam diyen devekuşlarını görüyorsun..

evrende aklı, zekası, bilinciyle(?) en üstün canlı olduğu sanılan insanın ne kadar acınacak durumda olduğunu görüyorsun.. nasıl derin bir uykuda güzel rüyalar içinde horul horul uyuduğunu, arada bir farkında olmadan yellendiğini görüyorsun..

nasıl binlerce yıldır budhanın öğretilerini kazımayıp semavi dinlere inananlar bundan sonraki yaşamlarında kötürüm ya da insandışı varlık olarak dünyaya gelmeleri saçma ve anlamsız ise...

yine binlerce yıldır diğer dinleri ve yaratıcı tanrıyı reddeden budistlerin de cennet/cehennem denen ikili yaşamla değerlendirilmesi saçma ve anlamsızdır..

varoluş büyük bir gizemdir.. sevseniz de sevmeseniz de bu maalesef böyle..

ben bu gizemi çözdüm, biliyorum diyen biri varsa çıksın bir adım öne de anlatsın bakalım..

biz de öğrenmiş olalım..

"aslolan insandır"dan yola çıkarsanız herşeyi çözersiniz..

hakdogan
20-05-2009, 15:58
Geceyi Mü'min'le yaptığı görüşmelere dair tuttuğu notları okumak ve bu notlardan hareketle yeni sorular oluşturmakla geçirmiş, geç yatmış fakat randevusuna geç kalma korkusu ile erken uyanmıştı. Uykusuz ve yorgundu, hızlı bir şekilde hazırlanıp tuttuğu notları yanına alarak evden çıktı, Bilmediğini Bilmeyen'in muayenehane'sine doğru yol aldı.

Muayenehane'ye geldiğinde Sekreter Agnostik'in geldiğini haber verdi, “Al içeri” talimatı sonrası Agnostik Bilmediğini Bilmeyen ile yüzyüzeydi...

Hoş geldin canım, gel şöyle bir kucaklayayım seni, özledik doğrusu.

[Agnostik] Hoşbulduk abi, ben de seni özledim.

Kucaklaştılar...

Hadi canım sende! Aramazsın sormazsın, özlemiş miş!

[Agnostik] Abi dün aradım ya.

Dedi ve tebessüm etti.

[Bilmediğini Bilmeyen] Aradın, aradın da ne konuştuk yahu?

dedi ve kahkahayı bastı

[Bilmediğini Bilmeyen] Güzelleşmiştik Septik'le, oda seni özlemiş biliyor musun? “Ne zamandır görmüyorum” diyordu.

Hüzünlü bir eda ile

[Agnostik] Son dönemlerimde bir çok sevdiğimi ihmal ettiğimin farkındayım.

Dedi...

[Bilmediğini Bilmeyen] Yine mi kendinle savaşımdasın?

[Agnostik] Evet. Kendimle savaşmadığım bir zaman dilimi hiç oldu mu acaba? “Ben neden böyleyim?” diye kendime sormuyor değilim abi.

[Bilmediğini Bilmeyen] Neden böyle olduğunu ikimizde biliyoruz, konuşuruz. Kahvaltı ettin mi?

[Agnostik] Hayır.

[Bilmediğini Bilmeyen] Tamam. Beraber hem atıştıralım hem konuşalım. İlk randevum saat 12:00'de. Zamanımız var.

Dedi ve Sekreterinden kahvaltılık bir şeyler temin etmesini istedi. Sonra da oturduğu masadan kalkıp Agnostik'in yanına oturdu. Kahvaltılıklar gelip, birkaç bardak çay içildikten sonra Agnostik geliş sebebini anlatmaya başladı...

[Agnostik] Abi, sana daha önce bahsettiğim şahısla görüşmeye başladım, bu yanımda gördüğün o görüşmeden tuttuğum notlar.

[Bilmediğini Bilmeyen] Şu yobazla mı?

[Agnostik] Adamın yobaza benzer bir hali çok açıkçası.

[Bilmediğini Bilmeyen] Her teist, hele ki Müslüman Yobazdır aslanım, cepte önce bu yanlışlanamaz bilgin olmalı.

[Agnostik] O yobaz dediğin adamın sözlerinden bazıları beni sarstı. Kendimi sorgulamama sebep oldu. Buraya da bunun için geldim, yardımına ihtiyacım var.

[Bilmediğini Bilmeyen] Anlat bakalım, “EGO”sunun esiri bir köle, senin gibi zihin açıklığını yakalamış birini, hangi açıdan sarsabilirmiş?

[Agnostik] İlk buluşmamızda bir Agnostik'in, benim o ana dek hiç farketmediğim bir çelişkisine değindi.

[Bilmediğini Bilmeyen] Neymiş o?

[Agnostik] Bir Agnostik bir dini/inancı, ya da kullandığı metaforla bir “anlam haritası”nı reddederken, bunu sahip olmadığını ve olamayacağını iddia ettiği bir bilgiyle yapıyor diyor.

[Bilmediğini Bilmeyen] Anlam haritası?

[Agnostik] Evet. İnsanların kendilerini ve evreni tanımak, olayları okumak anlamak adına müracat ettikleri ve davranışlarını etkileyen, belirleyen şey anlamında kullanıyor. Benim çıkarsamama göre tabi. Dinler, izmler, felsefe vb şeyler ona göre “anlam haritası” oluyor.

[Bilmediğini Bilmeyen] Eee, sonra!

[Agnostik] Onu diyordum işte, ona göre bir Agnostik “Tanrı var ya da yok diyemem” demişken, örneğin semavi bir dini redettiği anda adını koymasa da “yok diyebilirim” demiş oluyor. “Yok” derken bilgi sahibi olmadığını iddia ettiği Tanrı'ya dair bir imaja sahip olduğunu ortaya koyuyor. Reddettiği Tanrı imajını, kendisinde olan Tanrı imajıyla örtüşmediği için reddediyor. Ayrıca bu şekilde “yok” dediği için de korkak oluyor.

Bilmediğini Bilmeyen yüzünü ekşitti, oturduğu koltukta biraz geriye doğru yaslanıp hafifçe sesini yükselterek, kızgın bir eda ile

[Bilmediğini Bilmeyen] Sana o yobazla görüşme demiştim değil mi? Bak nasıl da kelime oyunları yaparak aklını karıştırmaya çalışmış. Anlamıyorum, sen bu sözlerdeki safsatayı göremedin mi?

Dedi...

[Agnostik] Görsem burada olmazdım herhalde. Abi, adam diyor ki, “Tanrı nedir, ne olmalıdır”a dair bir bilgin olmadan red ya da kabul edemezsin. Bu bana çok mantıklı geldi. Adam diyor ki “bu reddi neyle yapıyorsun? Aklınla mı?”

[Bilmediğini Bilmeyen] Sen ne dedin?

[Agnostik] Benim ne dediğimi boş ver, sen bu soruya ne cevap veriyorsun?

[B][Bilmediğini Bilmeyen] Benim, senin ve tüm insanlığın bilmediği ve daima merak ettiği kavramlar üç tanedir. T[B]anrı, varoluş ve ölüm sonrası. Teistler ve diğer inanç sahipleri Tanrı'ya dair bir karara varmışlardır. Varlığı, mahiyeti, sayısı gibi konularda kesin kanaate sahiptirler. Biz Agnostikler ise tanrının varlığının ya da yokluğunun bilinemeyeceğini savunuruz. Ben bir Agnostik olarak şu an varolan bilgilerim, algılarım, sezgilerimle, Tanrı'nın varolup olmamasıyla birlikte, birey olup olmadığını, tek olup olmadığını, yaratıcı özelliği olup olmadığını, neye benzedeğini, mahiyetini, biz insanlarla ilgilenip ilgilenmediğini bilemeyeceğimizi söylüyorum. Daha açık ifade edersem tanrı kavramının ne olup olmadığını bilmediğimi ve şu anda buna karar verecek düzeyde olmadığımı söylüyorum.

[Agnostik] Abi işte tam bu noktada, onun bana sorduğunu sana soruyorum: Madem Tanrı kavramının ne olduğunu bile bilmiyorsun, o zaman nasıl reddediyorsun?

[Bilmediğini Bilmeyen] Bilinemeyeceğine neyle kanaat getirmişsem onunla reddediyorum. Evren, varoluş, insanlık, yaşam denen gizemin nasıl bilinemeyeceğine aklımla ulaştıysam, Tanrı'ya dair söz söyleyenlerin sözlerinin geçersizliğine, Tanrı tarafından yazıldığı iddia edilen metinlerin Tanrı'dan gelmediğine yine aklımla karar veriyorum.

Agnostik not defterini eline aldı ve

[Agnostik] Bak abi, buna çok yakın bir konuşma ilk buluşmamızda aramızda geçti, o günün akşamı aklımda kalanları bu deftere not düştüm.

Dedi ve not defterinin sayfaları arasında gezindi...

[Agnostik] Buna göre bana şunu sormuş : “Semavi Dinler'in Tanrı'dan gelmediğini tayin edebilen akıl, tersini tayin edemez mi?” Ben de buna “Teorik olarak evet.” cevabını vermişim. O devamla “Peki nerede kaldı akla çektiğinizi iddia ettiğiniz sınır çizgisi?” demiş. Ben de “Tanrının bilenemez oluşu devam etmektedir, bizler Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz diyoruz.” demişim. Sen de bunu söyledin az önce. Ben bunu dedikten sonra sana bahsettiğim gibi “Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz demekle bir Tanrı imajımızın mevcut olduğunu itiraf etmiş olduğumuzu” söylüyor. Çünkü bizler “Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz” derken, sahip olduğumuz Tanrı imajı ile anlatılan imajı karşılaştırıyoruz ve sonra “bu olamaz” diyoruz ona göre. Bu durumda ortada “bilinemezlik” de kalmıyor diyor. Bizleri tam bu noktada “korkaklık”la suçluyor. “Ateist hiç olmazsa inkarını sahipleniyor, sizler son tahlilde onunla aynı noktada buluştuğunuz halde bunu da yapamıyorsunuz, 'karar veremem' dediğiniz konuda karar veriyor ama bunu kendinize bile itiraf edemiyorsunuz.” diyor adam.

Duraksadı, Agnostik'in yanından kalkıp masasına geçti. Gözlüklerini çıkarıp camlarını temizledi, tekrar taktı ve

Tanrı imajını insan zihni oluşturmuştur. Bir idda ile karşılaşıyoruz, “bu evrenin bir tanrısı var, bu söz tanrı sözüdür” gibi bir iddia ile. Bununla bize bir imaj sunuluyor, çocukluğumuzla birlikte bu imajı zihnimize giydiriyorlar. Ailemiz, yaşadığımız toplum yapıyor bunu. Bazı insanlar zaman geçtikçe, büyüdükçe, bu imajı sorguluyor. Bu sorgulamayı yapanlar eğer “EGO”larının baskılamasını aşabilirlerse gerçekle tanışma fırsatı buluyorlar. Bu süreç tabi başından sonuna zihin içinde akıyor, sonuçta reddetmeyi akıl yapıyor. Ben burada bir Agnostik açısından çelişki, korkaklık göremiyorum.

Dedi...

[Agnostik] O zaman sende kabul ediyorsun bir Tanrı imajına sahip olduğumuzu. Doğru mu?

Evet, ancak bunu bize yaşadığımız aile/toplum empoze ediyor.

[Agnostik] Ne yani, alemizin, toplumun bize yüklediği imajla biz, alemiz ve toplumumuza yüklenmiş imajı mı reddediyoruz? İki imajda aynı.

Gözleri birbirlerinin gözlerine çakılmış vaziyette bir süre sukut ettiler...

[Agnostik] Adam haklı! Bu çok büyük bir çelişki.

[Bilmediğini Bilmeyen] Hayır, ortada bir çelişki yok. Bize giydirilen Tanrı imajı insan zihni tarafından oluşturmuştur. İnsan zihninde değişim ve dönüşümler de geçirmiştir, hala da geçirmektedir. Ortada bir sürü Tanrı imajı var görmüyor musun?

[Agnostik] Yüzyıllar içindeki değişim neyse, ama sen diyorsun ki biz de var olan Tanrı imajı aile/toplum tarafından bize giydiriliyor. Sonra biz bu imajla aile/topluma giydirilmiş imajı reddediyoruz. Abi bu bana mantıklı gelmedi. Ayrıca şu aile/toplum yönlendirmesi konusu üzerinde de çok durdum. Seninle yıllardır üzerinde konuştuğumuz bir konu bu. Ancak kafama takılanları tam aydınlatamıyor bu açıklama modeli. Eğer bir Tanrı imajımız olduğunu kabul ediyorsak, ki ediyoruz, “Tanrı bilinemez” demeye nasıl devam edebiliyoruz? Sonra, aile ve toplumun zihnimize giydirdiği imajlar bu denli belirleyici ise, yıllarca başka bir dine inanarak yaşamış bir kişi, daha sonra nasıl dinini değiştiriyor, ya da deist, agnostik veya ateist olabiliyor. Yine dinlerden ve öğretilerinden uzak bir yaşam ortamında büyümüş bir deist, agnostik, ateist nasıl oluyor da yıllar sonra bir inanca sahip olabiliyor, bir dine bağlanabiliyor. Antony Flew mesela, ilerlemiş yaşında nasıl oluyorda “yanılmışım” diyebiliyor bu adam?

[Bilmediğini Bilmeyen] Teizm düzeyinde inanç doğmadır, bu düzeyden sonra deist ya da ateist olanlar ise çakma inanca sahiptirler. Kimse doğuştan ateist, agnostik doğmaz güzelim. Ancak herkes doğduktan sonra aile/toplum tarafından teizmle kirletilir, afyonlanır ve böylece uyutulur. Ateizm, deizm, agnostizm gibi felsefeler bu kirlenmeden, afyondan arınma, uykudan uyanma dönemidir.

[Agnostik] Abi ben başka bir şeyden söz ediyorum ama. O zaman tek tek gidelim. Sana göre nasıl oluyor bu uyanma?

[Bilmediğini Bilmeyen] Yaşamda insanı diğer canlılardn ayıran çok önemli bir özellik vardır değil mi? Bir bitki; bitki olarak varolur ve bitki olarak ölür. Yine bir hayvan; hayvan olarak varolur ve hayvan olarak ölür. Bir insan; dünyaya safbilinç olarak gelir, bu hal insan'ın özüdür. Buna ulaşıp farkındalıkla büyüme potansiyeline sahiptir. Tohum olarak dünyaya gelirsin, çatlayıp filizlenme ve çiçek açma potansiyelin vardır. Kişi tohumunu çatlatıp değişik seviyelere kadar filizlenebilir. Bunu yapanlar; ailesinden, yaşadığı toplumdan öğrendiği inancın ve diğer dünya dinlerinin güzel bir rüya olduğunu farkedip uyananlardır. Teizmdışı bilinç seviyesidir bu nokta. Diğerleri büyüyemez, sadece yaşlanıp ölürler. Tohum olarak gelip cücüklenmiş tohum olarak giderler. Bunlar; ailesinden, yaşadığı toplumdan öğrendiği inancı hakikat diğerlerini aldanma gibi yaşayanlardır. Teizm düzeyi bilinç seviyesidir bu nokta.

[Agnostik] Tamam da, şimdi ben bu yaptığın tarifte, son derece belirleyici olduğunu söylediğin zihnimize giydirilmiş imajlardan nasıl sıyrıldığımıza dair bir şey göremiyorum. Ayrıca hangi kriterle teizm dışı bilinç düzeyinin, teizm bilinç düzeyine kıyasla olumlanması gerektiğini de göremiyorum.

[Bilmediğini Bilmeyen] Zihnimize giydirilmiş imajlardan tabi ki akılla sıyrılacağız. Bir insanın gerçek anlamda aklını zekasını kullanabilmesi için varolan zihinden arınması lazım. Varolan zihninle aklını kullanmaya çalışırsan egonun kölesi olursun. Aklın, zekan özgür değildir, “EGO”nun baskısı altındadır, bu baskıyı aşmadan özgür düşünemezsin, yaptığın “EGO”nun baskıcı yönetimi altında düşünmekten öteye gitmez.

[Agnostik] Yani “EGO”yu aşmak lazım!

[Bilmediğini Bilmeyen] Çatlatmak, onun üzerine çıkmak lazım. Bu olmadan mutlu sonra erişmek yok. Zaten o yüzdendir ki; dünyada her inançlı insan düşünerek gerçeği aradığında yine kendi inancına ulaşır.

[B][Agnostik] Ortada bunun tam tersi örnekler var ama. Yani bir Hıristiyan durduk yere İslam'ı kabul etmiyor değil mi? Ya da tam tersi durduk yere olmuyor! Rusya örneği var birde, hatırlarsın sana daha önce de sözünü ettiğim bir araştırmada, tamamen seküler bir ideoloji ile yetiştirilmiş bireylerin SSCB'nin dağılması sonrası ilerlemiş yaşlarında Din'le karşılaşmaları sonrası Dindar olmaları durumu anlatılıyordu. Yine Flew'den söz ettim. Ne düşünüyorsun bunlar hakkında?
Canı yavaş yavaş sıkılmaya başlamıştı...
Güzelim, insan dünyaya geldiği zaman ve coğrafyaya göre yaşadığı aile/toplum tarafından eğitim öğretim almaya başlar. Milliyet, ahlak, yaşam kuralları yanı sıra inanç eğitimi de alır. Bu özbenliğin üzerine, katman katman kalın zırh gibi bu öğretiler çocuğa giydirilir, ilk altı yaş çok önemlidir. Bu yaşlarda birçok şey olup bitmiştir artık. Senin sözünü ettiğin araştırmada sonradan Ortodoks kilisesine bağlananların nasıl bir çocukluk geçirdikleri çok önemli.


[B][Agnostik] Tamamen seküler bir yaşam, biliyorsun sende de var bu araştırma.

[B][Bilmediğini Bilmeyen] Bakmak lazım, bilinç düzeylerindeki gerileme ne sebeple olmuş!


[Agnostik] Sana bana göre gerileme, onlara göre ilerleme. Gerçek hangisi ve ben bunu nasıl anlayacağım? Örneğin sen, hangi kriterle “gerileme” diyorsun?


[Bilmediğini Bilmeyen] Neden Tanrı kavramı insanlarda bu denli çeşitliliğe sahip? Niçin tüm insanlık tanrı deyince aynı şeyi anlamıyor algılamıyor? Bu çeşitliliğe rağmen herkes kendinden nasıl bu kadar emin?

Dedi ve duvardaki saate baktı...

[Agnostik] Ona göre farklı “anlam haritaları” üzerinden diğerleri yanlışlanamaz. Tabi İslam'ı kastediyor. İslam'ı yanlışlamak için diğer dinleri, izmleri vs kullanmak yanlıştır diyor. Bana buda doğru geldi. Bak abi, demiş ki “Bir haritanın doğru/yanlış olarak değerlendirilebilmesi adına, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olup olmadığına bakmak lazım.” Sonra diğer haritalar konusunda da “Evrenin kör tesadüflerle vucuda gelmediği, İnsanoğlu'nun başı boş bırakılmış bir canlı olmadığı, yeryüzünde bir misyonu bulunduğu, bu misyon çerçevesinde yaptıkları ve yapmadıkları sebebiyle bir sorumluluğa malik olduğu ve bu sorumluluk sebebiyle ceza ya da mükafat göreceği gibi en temel noktalarda uyum var.” diyerek “hiç bir ortak noktanın olmadığı, tamamen farklı haritalardan söz etmiyoruz” demek istiyor. Zaten ona göre bu farklılıklar da Peygamberlerin öğretilerinin zamanla bozulması sebebiyle oluşmuş, “İslam bunları tashih etti.” diyor. Bunlar kafama mıh gibi çakıldı, çıkmıyor.

[Bilmediğini Bilmeyen] Onun “harita” dediklerini yanlışlamak benim işim değil. Hangi birini yanlışlayayım. Ortalık haritadan geçilmiyor diyorum sana.

[Agnostik] Yanışlamadan reddetmedik ya abi biz bunları?

[Bilmediğini Bilmeyen] Seni bilmem, beni tatmin etmediği için reddettim ben. Bunları yanlışlayamamam onların hakikat, gerçeklik olduğunu göstermez. Sadece belirsiz olduğunu gösterir. İşte burada görüyoruz ki insanoğlu, dünyaya geldiği zaman ve mekana göre kendisine dayatılan kavramları varolan bilinç seviyesine göre kabullenir ya da reddeder. Biz buna inanç diyoruz.

[Agnostik] “Sadece belirsiz” diyorsun, diyoruz. Ama bu halimizi “EGO”'nun boyunduruğundan kurtulmak, tohumu çatlatmak olarak ifade ediyoruz. Abi...Biz kendimizi mi kandırıyoruz?

Bu sözlere çok sinirlenmişti, ayağa kalktı

[Bilmediğini Bilmeyen] Ben 25 yaşlarında allahtan geldiğine inandırıldığım kutsal kitaba sağlam bir vole vurarak duvara yapıştırmıştım ve aynısını şimdi yine, 42 yaşımda çok rahat yaparım. Şüphen olmasın. O cahil yobazın sözlerini not alacağına, sana anlattığım ve %100 bana ait olan, için de geçen bir çok çıkarımı dünyanın hiçbir kitabında bilgi bankasında bulamayacağın sözlerimi not al.

Dedi ve Agnostik'e yaklaştı...

[Bilmediğini Bilmeyen] Sana anlattıklarım yaşama dair gözlem ve düşüncelerimden oluşmuş, meditasyonlarımla derinleşmiş, algılarım, sezgilerim ile yoğrulup sentezlenmiştir.

[Agnostik] Bu söylediklerin senin için çok anlamlı olabilir, ancak benim için de en azından eskisi kadar anlamlı olabilmesi için, taşıdığı subjektiviteden uzaklaşmalı, nesnel olmalı. Bu söylediklerini not alıp yobaz dediğin adama aktarsam ne diyecektir tahmin edebiliyorum.


[Bilmediğini Bilmeyen] Ben sıradan klasik bir Agnostik değilim. Ama insanların kolay anlayabilmesi açısından kendimi böyle sınıflıyorum. O cahil benim bulunduğum konumu algılayacak bilinç düzeyinde bile değilken, bu sözlerime karşı ne söyleyeceği benim umrumda mı sanıyorsun?

[Agnostik] Ne kadar ilginç!

[Bilmediğini Bilmeyen] Nedir ilginç olan?

Dedi ve duvardaki saate tekrar baktı. Saat 11:55'i gösteriyordu...

[Agnostik] Onunla konuşmaya başladıktan sonra ben de kendimi eskisi kadar rahat “Agnostik” olarak ifade edemez olmuştum. Şimdi sen de bana “Ben sıradan bir Agnostik değilim” diyorsun.

[Bilmediğini Bilmeyen] Güzel kardeşim, bunun o yobazın getirdiği eleştirilerle bir alakası yok.

[Agnostik] Neyse abi. Saat 12'ye yaklaştı, hastalarını bekletmeyelim. Bana zaman ayırdığın için cidden teşekkür ederim. Hoşça kal.

[Bilmediğini Bilmeyen] Onunla tekrar görüşmeni istemiyorum, bunun sana bir yararı yok.

[Agnostik] Böyle yaparsam, bana ilk buluşmamızda söylediği şeyi kabullenmiş olurum. Ben korkak değili abi. Herşey için tekrar teşekkürler. Hoşça kal.


Dedi ve Bilmediğini Bilmeyen'in muayenehanesinden ayrıldı...

paslıçivi
21-05-2009, 08:16
sevgili hakdoğanım günaydın..

umarım hepimiz için güzel bir gün olur..

hava güzel.. kızlar güzel.. daha ne olsun değil mi..:)

öncelikle şu niçin klasik bir agnostik olmadığımı açıklamaya çalışayım..

agnostizim din karşıtı bir felsefe olmasına rağmen tanımlamasında sadece tanrı figürü üzerinden bir açıklama getirmeye çalışır.. tanrının varolup olamayacağını insan aklıyla bulamayacağını savunur..

bunun dışında varoluş(evrim,bingbang,akıllıtasarım yaradılış) ve ölüm sonrası için bir tanımlama işine bulaşmaz.. bulaşamaz..

agnostiklerin tamamına yakını evrimcidir, yani evrime inanırlar, ateist düşünceye çok yakındırlar.. evrimi destekleyip, inanan insanlar öldükten sonra da genelde yokolacağını kabul ederler..

ben tartışmalarda insanların kolay anlayabilmesi adına varolan bu din karşıtı felsefelerden agnostizm bana en yakın olduğu için onu kullanmayı tercih ediyorum..

peki neden klasik bir agnostik değilim..?

çünkü benim yaşamda sorguladığım sadece tanrı kavramı değil.. beraberinde varoluş ve ölüm sonrası da var.. ayrıca ben tanrı kavramı için "var da diyemem yok da" diyerek işin içinden sıyrılmıyorum.. çünkü benim sorguladığım sadece varlığı/yokluğu değil.. ben aslında tanrı kavramına kendi tanımlamamla evrenin patronu yada orjin terimini kullanıyorum.. ama bu patron kaçkişi, nasıl birşey, bir konseymi, kendi havasında bir varlıkmı, bizi testmi ediyor yoksa üstümüzde deney mi yapıyor, yada bizi labirentte horoz döğüşümü yaptırıyor ya da biz onun umrunda değilmiyiz gibi yüzlerce senaryo aklıma geliyor.. bunları bilmiyoruz..
hepsinin olasılığı eşit..

ben varolan tüm dinleri/inançları/felsefeleri reddettiğim için daha doğrusu hiçbiri benim bilincimdeki sorgulama/duygulanım oranını tatmin etmediği için tanrı, varoluş ve ölüm sonrası hakkında hiçbir sabitlenmiş bir fikrim(inanç) yok..

ben ne evrimciyim ne yaradılışçı..

yaradılış hikayeleri sadece semavi dinlerde yok.. bu sitede vardı ama şimdi linkini bulamadım..bir arkadaş eklerse sevinirim.. bir çok dinde, kültürde çok değişik yaradılış efsaneleri var.. hangisinin doğru olduğunu bilemeyiz.. kimin önüne ne konuyorsa insanlar onu yiyiyor.. tabii bunlar teizm düzeyi bilinci olanlar.. non-teist dediğimiz insanlar tüm bu yaradılış efsanelerini reddeder ve evrimi destekleyip ona inanırlar.. ben şu an bilim evrimi desteklediği sürece evrimin yanındayım ama evrim teorisi de bir yerde tıkanır.. ilk ivmeyi ve ilk ivmeye başlayan/başlatan sebebi açıklayamaz.. evrenin canlılığın olmadığı(böyle bir şey varsa) dönemi kimse açıklayamaz..

benim aklıma akıllı tasarım ve evrim dışında daha bir çok olasılık geliyor.. yüzlerce senaryo yazabilirim.. ve hepsinin olasılığı şimdilik eşit..

ölüm sonrası için de yine ben yine şu an için bilmiyorum diyorum.. ölümden sonra yok olacağız, ölümden sonra ikili yaşam modeli(cennet cehennem), sonsuz yaşam(reenkarnasyon), karma yaşam(insandışı canlık/varlık olarak gelme) şimdilik bilinen ve inanılan popüler inançlar.. bunların dışında yine benim aklıma yüzlerce senaryo geliyor ölüm sonrası/sonraları için.. ve hepsinin olasılığı şimdilik eşit..

devam edicem..

paslıçivi
22-05-2009, 08:34
non-teist (deist, panteist, agnostik, ateist) bilinç düzeyindeki insanların kesiştikleri ortak nokta dünyadaki tüm organize olmuş inançların(din, semavi ve diğerleri) tanrılarını reddetmesidir..

yani bir ateist de bir deist de vs.. varolan tüm dinlerin tanrılarını redddeder..

ama bu non-teist insanlarda tanrı kavramı yoktur anlamına gelmez..

deist; varolan din tanrılarını reddettiği gibi bu dinlerden bağımsız henüz insanlıkla iletişime geçmemiş yaratıcı birey tanrı kavramını kabul eder..

panteist; varolan dinlerin tanrılarını reddettiği gibi deistlerin yaratıcı birey tanrısını da reddeder.. evrenin zaten kendisi tanrıdır, evren tanrısaldır der..

ateist; varolan dinlerin tanrılarını reddettiği gibi deistin birey tanrısıyla panteistin evrensel tanrısını da reddeder..

agnostik; varolan dinlerin tanrısını reddettiği gibi deistin ve panteistin kabulettiği tanrı kavramlarının yani tanrı kavramının bilinemeyeceğini savunur.. yani agnostiğin bilinemez dediği tanrı kavramı varolan teizm düzeyindeki dinlerin tanrıları değildir, onlar zaten aşılmıştır...

burda görüldüğü üzere olayda cesaret/korku kavramları değil non-teistlerin kendi aralarında farklı tanrı algıları kavramı vardır.. non-teist insanlar dünyadaki varolan tüm organize dinleri ve onların tanrılarını reddettiği için gerekli cesareti daha doğrusu teizmüstü bilincini açıklamış olurlar zaten.. bunun cesaretle korkaklıkla alakası yoktur farklı bilinç düzeyleri vardır..

non-teist insanların varolan dinlerin tanrılarını reddetmesi sadece akılla olan bir reddetme değildir.. akıl dediğimiz kavram bilinç açıklığı düzeyinin müsaade ettiği oranda çalışabilir algılayabilir..

bir insan istediği kadar zeki olsun, bilinç düzeyi henüz teizm düzeyinin üstüne çıkmadığı sürece varolan inancından sapması imkansızdır..

bilinç düzeyi yükselmiş bir insanın da çok zeki olmasına gerek yoktur.. yani bir ateist bir agnostik bazen bir teist kadar zeki değildir ve olmayabilir..

bilinç ve zeka çok farklı kavramlardır..

olayı benzetmek gerekirse..

otobanda iki otomobil düşünün.. vites ve hız kavramları vardır.. bir oto 2. viteste 80'le giderken diğeri 3. viteste 60'la gidebilir.. ya da her ikisi de farklı viteslerde aynı hızda seyrediyor olabilirler..

burda vites bilinç düzeyini, hız zeka düzeyini gösterir..

kocakarı inancıyla yaşamını sürdüren biri 1. viteste 20yle giderken, kendi dinini okuyup araştıran ulema tayfası da yine aynı 1. viteste 50/60/80 basmaya çalışıp motora hararet yaptırmaktadır..

kişi manuel vites mekanızmasına sahipse istediği kadar gaza bassın araba 2. vitese geçmez.. burda müdahele gerekir, işte o meditasyondur..

kişi otomatik vites mekanızmasına sahipse gaza bastıkça vitesler kendiliğinden yükselmeye başlar.. artık kaçla gittiğinin bir önemi yoktur, araba her hızda uygun vitesi kendiliğinden bulur..

devam edicem..

hakdogan
22-05-2009, 18:02
Masasının üzeri kimisi üst üste yığılmış, kimisi açık ve dağınık vaziyette kitapları, dergileri ve tuttuğu notlarla karışmış vaziyette iken, Agnostik uykuya dalmıştı. Ne zaman sonra telefonu ısrarla çaldı...

[Agnostik] Alo.

[Septik] Don Kişot merhaba. Uyuyor musun yoksa. Olum saat kaç farkında mısın?

Saatine baktı...

[Agnostik] İkiye çeyrek var.

dedi ve esnedi...

[Septik] Benim Don Kişot'um eskiden güne erken başlar ve önceden belirlediği yel değirmenlerine saldırırdı.

Dedi ve güldü.

[Agnostik] Don Kişot artık yorgun abi.

[Septik] Konuşmak ister misin? Geleyim mi yanına? İstersen sen bana gel, uzun zaman oldu görüşemedik.

[Agnostik] Abi beni bağışla. Saat üçte bir randevum var, telefonunla uyandım, uyuya kalmışım. Bir duş alıp bir şeyler atıştırayım ve randevuma yetişeyim müsadenle.

[Septik] Tamam koçum. Sen bilirsin, biliyorsun ne zaman istersen. Sana bir telefon kadar yakınım, unutma bunu.

[Agnostik] Biliyorum abi, teşekkür ederim.

[Septik] Nereye gideceksin?

[Agnostik] Yel Değirmenine.

[Septik] Hımm. Geçen gün bizim kankaya bahsettiğin değirmen mi?

[Agnostik] Evet.

[Septik] Bak, konuşmaktan, diyalogtan zarar gelmez. Konuş, buna bir şey demiyorum ama...

[Agnostik] Abi neden böyle yapıyorsunuz? İki gün önce de kankandan okkalı bir fırça yedim bu mevzu için. Bizler, kendimizi özgür düşünebilen, tabuları olmayan, bilimsel metodlara bağlı İnsanlar olarak tanımlamıyor muyuz?

[Septik] Aynen koçum aynen, ben konuşma demedim ki sana!

[Agnostik] Demedin ama “ama” dedin. Rahatsızlığınızı, benim için endişelenmenizi anlıyorum. Siz beni tanıyorsunuz değil mi? Ben rüzgar karşısında savrulacak bir yaprak olabilir miyim? Bana “eleştirel” olmayı sizler öğrettiniz. Kendimi eleştirmekten korkarsam başkalarını nasıl eleştirebilirim? Ben bu adamla konuşmaya devam edeceğim, benim bir korkum yok.

[Septik] Tamam aslanım, sen daha iyi bilirsin. En kısa zamanda görüşelim. Böyle telefonla olmuyor, özledim seni Don Kişot'um benim.

[Agnostik] Tamam abi, ararım ben seni.

Dedi ve telefonunu kapattı. Duşunu alıp yemeğini yedikten sonra evinden ayrıldı. Bu sefer Mü'min onu Beykoz Korusu Sosyal Tesislerinde bekliyordu. Tesise vardığında biraz geçiktiğini farketmişti...

[Agnostik] Merhaba.

[Mü'min] Merhaba. Hoş geldin.

[Agnostik] Hoş bulduk. Kusura bakma, biraz geçiktim. Malum trafik.

[Mü'min] Önemli değil. Karnın açsa önce bir şeyler yiyebiliriz.

[Agnostik] Hayır teşekkür ederim. Sen yiyebilirsin, benim soğuk bir içecek dışında şu an istediğim bir şey yok.

Dedi. Soğuk meşrubatlar geldi ve muhabbet başladı...

[Agnostik] Evet... Nerede kalmıştık diye aldığım notlara bakıyorum da, en son “anlam haritaları” farkları ve senin Din dendiğinde İslam'ı anlamanı konuşmuşuz.

[Mü'min] Doğrudur.

[Agnostik] İslam'a gelmeden konuyu biraz daha genel çerçevede ele almak istiyorum. Özellikle inançlar ve farklılıkları, bu farklılıklarda toplumların, sosyal ve coğrafi koşulların yeri, ailenin birey üzerinde bu anlamdaki etkileri vs.

[Mü'min] Olur, konuşalım.

[Agnostik] Sen, bir “anlam haritası”nı başka bir anlam haritası ile yanlışlamanın yanlışlığını vurgulamıştın. O halde ben de sana “Nasıl doğruluyorsun? Hangi kriterle, senin elindeki harita hak, diğerleri batıl diyorsun?” diye soruyorum. Bu soruya nasıl cevap verirsin?

[Mü'min] Ben, senin “birbirleri ile çelişen haritalar var” demen üzerine, bir “anlam haritası”nı salt kendisi ile birebir örtüşmeyen başka “anlam haritaları”nın varlığı üzerinden yanlışlamanın yanlışlığına temas ettim diye hatırlıyorum.

[Agnostik] Evet.

[Mü'min] Yanlış anlamlar çıkmaması adına bunu sarahate kavuşturmak lazım, çünkü temelde, bana şimdi sorduğun soruya ben, “bir haritayı, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olup olmamaları ile doğrular ya da yanlışlarım” diyeceğim ve zaten daha önce de bunu söyledim. Yine buradan hareketle “dış dünya'ya dair, dış dünyada sağlamasını yaptığım harita ile çeliştikleri için, diğer haritaları batıl kabul ediyorum” diye de ekleyeceğim. Yani bir “anlam haritası” başka bir anlam haritasını yanlışlamada kullanılabilir, tabi kişi birinci aşamayı geçtikten sonra.

Bu aşamadan sonra bir “anlam haritası”nı kabul etmiş kişi, bu harita ile örtüşmeyen diğer haritaları reddedebilir, zira bir içerik doğrulaması/sağlaması yapmıştır, bunda gösterdiği başarıya göre “bu benim 'HAK anlam haritam', yolumu bulacağım klavuz” demiş, bu iki aşamadaki başarısı oranında kararında isabet etmiştir. Senin dile getirdiğin durumda ise, bir “anlam haritası”, içeriğinden hareketle bir doğrulama/sağlamaya tabi tutulup, bunun üzerinden yanlışlanmıyor, içeriği farklı haritaların varlığı üzerinden yanlışlanmaya çalışılıyor. “Falsification böyle yapılmaz” dediğimi hatırlıyorum.

Dinlediklerine dair notlar aldı...

[Agnostik] Az önce “kişinin geçtiği birinci aşama” dan söz ettin. Yanlışlamadan söz ederken. Neyi kast ediyorsun burada, ne aşaması bu?

[Mü'min] Evet, bir “anlam haritası”na malik birey'in, mesela benim bir başka “anlam haritası”nı yanlışlama sürecim iki aşamada gerçekleşiyor. Birinci aşamada harita, dış dünya ile uyumu ve iç dünyamla örtüşmesi sebebi ile kendisini bana kabul ettiriyor. Haritada gösterileni, gösterilen yerde buluyorum. İkinci aşamada da tabir caiz ise rüştünü ispat eden bu haritayı ben true/false ayracı olarak kullanıyorum. Doğruyu söyleme iddiasında olan ne varsa onu, şaşmaz bir ölçü, mihenk olarak haritama danışıyor ve “doğru” vizesi almışsa “doğru”, aksi halde “yanlış” olarak kabul ve İman ediyorum. Bu anlamda Kur'an-ı Kerim'in bir adının da “Furkan” olması üzerinde durmamız gerek.

[Agnostik] Oraya gelmeden, şu konuyu enine boyuna konuşalım istiyorum. Şimdi bu örtüşme, iç ve dış uyumu noktasında insan piskolojisini ele alalım diyorum. Mesela sen; acaba çocuk yaşta almaya başladığın eğitimle, sana ailen ve toplum tarafından giydirilmiş imajlar, ön kabullerle, bir uyum görmeye zorlanıyor olamaz mısın?

[Mü'min] Daha önce de söyledim. Konu objectif/nesnel dış dünya olduğunda bu tip savlar havada kalır. Tabi burada, konu eksik kalmasın diye şunu da ifade etmek lazım; İmanları taklidi olanlarla, tahkiki olanları tefrik etmeliyiz. Söylediğin şey, taklidi İmana sahip olanlar için, kısmen geçerli olabilir, ancak tahkiki İman'a sahip İnsanlar için geçerli değildir. Yine burada taklidi olan şey her zaman bir Din, metafizik bir İnanç'ta olmayabilir. Örneğin Ateist felsefenin hakim olduğu aile ortamında yetişen bir çocuk da, bu felsefe istikametinde yönlendirilmiştir. Ancak gerek bu çocuk, gerek ailesinden ve yaşadığı toplumdan bu tip yönlendirmelere maruz kalmış diğer örnekler, yaşam süreleri içinde, sahip oldukları harita ile afak/enfüs dengesini kurmak adına bir çabaya girecektir. Zira İnsanoğlu papağan değildir, ya da mukallit bir maymun. İnsan bir yaşam biçimini, bakış açısını, felsefeyi, İnancı tekrarlıyor ya da taklit ediyor olsa da, o tekrarladığı ve taklit ettiği şeyin içeriğine, taşıdığı manaya dair az çok bir malikiyeti vardır. Bu noktada kafa yormuştur.

İnsan'a çok özel melekeler verilmiştir ve iç bünyede sürekli rekabet halinde olan iki zıt kutbu sebebi ile İnsan daima bir sorgulama hali içindedir. Zaten kendisini varlık ağacındaki diğer canlılardan ayıran en temel vasfı da budur. İnsanlardan kimisi bunu daha yoğun dalga boylarında yaşarken kimisi daha düşük dalga boylarında yaşar. Ama yaşamayan yoktur. Az ya da çok her İnsan yaşar bu süreci, bu vasfıyla İnsan diğer canlılardan daha muazzez addedilir. İnanan ya da İnkar eden herkes, “anlam haritaları” ile dış dünya arasında bir uyum ararlar. Senin aradığın şey de temelde bu.

[Agnostik] Aynı yere geliyoruz gibi. Bu uyum subjektif yanılsama olamaz mı? Şimdi derler ki “İnsan dünya'ya safbilinç olarak gelir, ancak daha sonra aile/toplum tarafından zihnine çeşitli imajlar giydirilir, safbilinç bir nevi kirletilir, İnsan afyonlanıp uyutulur.” Dinler bize bir imaj giydiriyor, çocukluğumuzda aile/toplum bu imajı zihnimize giydiriyor. Sonrasında insanlar eğer safbilinçleri üzerine giydirilmiş bu imajları aşabilirse, yani eğer “EGO”larının baskılamasını aşabilirlerse zihinlerine giydirilen imajın sahteliği ile yüzleşip, gerçekle tanışma fırsatı buluyorlar.

[Mü'min] Diyenler kim?

Dedi ve gülümsedi...

[Agnostik] Freud psikanalizi üzerine çalışanlar diyeyim. Devam edeyim müsadenle.

[Mü'min] Dinliyorum.

[Agnostik] Şimdi deniyor ki, ateizm, deizm, agnostizm gibi felsefeler, İnsan'ın kirletilmiş saf bilinçleri açısından arınma, uykudan uyanma dönemlerini ifade eder. Dünya'ya safbilinç olarak gelen insan ki bu hali insan'ın özüdür, diğer canlılardan farklı olarak bu bilince ulaşıp farkındalıkla büyüme potansiyeline sahiptir. Bir bitki yaşama bitki olarak gelir, bitki olarak gider, hayvanlarda öyle.

[Mü'min] İnsan bu durumda ne olarak gelip, ne olarak göçüyormuş?

[Agnostik] İnsan safbilinç olarak geliyor dünyaya, bu “tohum” olma hali, sonra türlü teizm çeşitleri ile bu safbilinç kirletiliyor, tohum olarak gelip cücüklenmiş tohum olarak gidiliyor.

[Mü'min] Teist olmayanlar, ya da sonra teizm'den rucu edenler?

[Agnostik] Onlar tohum'u çatlatıp filizlenme ve çiçek açma evresine geçenler olmakta.

[Mü'min] Doğrusu ilginç! Bitkiler, hayvanlar, İnsan dışında kalan diğer canlılar kendi natürleri içinde kalarak seyri süluklerini tamamlarken, İnsan kendi natürünü bazen bozarak, bazen bozmadan, bazen de bozmuşsa sonradan aslına rücu ederek, bunların hepsini yapabilme yeteneğine sahip olarak Dünya'ya gelip, sonra da göçüyor demek.

[Agnostik] Evet. İlginç bulduğun nokta neresi?
[Mü'min] Önce senin de ilginç bulacağını düşündüğüm şeyi ifade edeyim : İslam tam da bunu söylüyor, tabi İslam'ın İnsan natürü noktasında söyledikleri ile, görüşünü naklettiklerinin İnsan natürü'ne dair zanları farklı. İkinci olarak, aklıma Ziya Gökalp geldi diyeyim ve sukut edeyim.

Dedi ve tebessüm etti...

[Agnostik] Tek tek gidelim. Önce İslam nasıl tam da bunu söylüyor?

[Mü'min] Sure-i Nahl'in yetmiş sekizinci ayetinde mealen “Allah, sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmediğiniz bir halde çıkardı. Öyle iken size, işitme, gözler ve kalpler verdi ki, şükredesiniz.” buyrulur. Sure-i Rum'un otuzuncu ayetinde ise mealen buyrulur ki : “O halde yüzünü bir hanif olarak dine tut, Allah' ın insanları kendisi üzerine yarattığı fıtratına. Allah'ın yaratışında değişme yoktur, dosdoğru sabit din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

Resul-i Ekrem'de (S.A.V) “Her çocuk fıtrat üzerine doğar.” buyurmuştur. Sözlerinin devamında Çocuğun aile etkisi ile İslam haricinde, yani fıtratı ile uyumsuz bir İnanca sürüklendiğini ifade etmiştir.

[Agnostik] Bunlarla mı İslam, senin söylediğin şeyi söylemiş oluyor?

[Mü'min] Nahl suresinde naklettiğim ayette açıkça İnsanlar'ın tabir caiz ise sıfır kilometre bir zihinle Dünya'ya geldikleri ifade ediliyor. Ardın'dan İnsan'a verilen melekelerden, “duyum”, “gözlem” ve “sezgi”ye işaret edilmesi de bilginin elde edilme yol ve yöntemlerine bir gönderme yapıldığını görüyoruz. Rum suresinde bahsettiğim ayette geçen “HANİF” kavramı yanlıştan, çarpık olandan doğru, düzgün olana meyli ifade eden. Örfte Hz. İbrahim'in (A.S) ve takipçilerinin ismi olmuştur, batıl/sahte İlahlardan yüz çevirip, yalnız bir Allah'a yönelen, kulluk eden manasına.

Agnostik not tutmaya devam ediyordu...

[Mü'min] Yani ayet, yanlışlardan, eğriliklerden sıyrılarak üzerine yaratıldığın fıtratına rücu et diyor. “Fıtrat” kelimesi yaratılışın ilk tarz ve şeklini ifade eder. Yani senin “kirlenmeden önceki hal” ile kastettiğin hale. Ayette “insanları kendisi üzerine yarattığı” ifadesindenhareketle, burada Evrensel İnsani değerlere gönderme olduğunu da söyleyebiliriz. Naklettiğim Hadis-i Şerif'e gelince, sanırım tefsire ihtiyaç yoktur.

[Agnostik] İlginç.

Dedi ve bunu beden dili ile de teyit etti...

[Agnostik] Ziya Gökalp nereden çıktı peki?

[Mü'min] Naklettiğin görüş bana, Gökalp'in yaptığı felsefik üçkağıtçılığı hatırlattı.

[Agnostik] Hangisi ve ne üçkağıtçılığı?

[Mü'min] İnsan'ın Dünya'ya safbilinç olarak gelmesi, sonra ailesi ve toplumu tarafından bu safbilincin manipüle edilmesi, kirletilmesi, bu kirlenmenin teizmle olması ve buradan geriye, safbilince dönüp, teizmden arınmanın “öz'e dönüş” diye yutturulup pazarlanmaya çalışılmasını kast ediyorum. Gerçeği tersyüz ederek yapılmış felsefik hokkabazlık bu. Yine bu hokkabazlığın üzerine bina edildiği teoriyi kendi içinde deforma etme hali var burada ve zaten tam da bu açıdan Gökalp'i bana hatırlatıyor.

[Agnostik] Başım çatlayacak gibi, beynimi çok yoruyorsun. Biraz daha açık, anlaşılabilir konuşamaz mısın?

[Mü'min] Beyninin kıvrımlarını kanatmadan olmuyor bu işler. Hani “tohum”u çatlatma meselesi varya, filizlenme. İşte bu kolay olmuyor, olmayaccak. Bak şimdi; Ziya Gökalp, Emil Durkheim'e ait toplum analizinin, sosyal yapı tahlilinin kopyasıcı oldu, ancak bu kopyacılıkta aslına sadık kalmadı, Durkheim'in merkezi bir noktada ele aldığı Din yerine etnik kökeni koydu. Durkheim'e göre milliyetçilik, toplumda hakim Dinin, o toplumun/milletin özelliklerine serptiği renkler ve çizgilerden meydana gelme duygudur. Gökalp bu modelde Din, yani İslam yerine “Türklük/Türkçülüğü” ikame etmeye çalıştı.

Şimdi tıpkı buna benzer, Dinler Tarihi'ni incelediğinde ve esasta İslam'a baktığında göreceğin, İnsanoğlu'nun tasaffi edilmesi sürecini “kirlenme” diye yaftalamaya çalışan naklettiğin analiz, hakikati tersyüz etmeye çalışıyor, bunu da Gökalp vari, kurgusunu üzerine bina ettiği açıklama modelini deforma ederek yapıyor.

[Agnostik] Nasıl?

[Mü'min] Senin naklettiğin görüşte “safbilinç”, İnsan'ın özü/natürü diye işaret edilen şeye Freud “ES” diyor. Bununla İnsan'ın toprağa bakan, eleştiriye kapalı yönünü, doyumsuz hazlarımızı, tatmin olmayan ihtiyaçlarımızı, yeme-içme ve üreme dürtülerimizi işaret ediyor. En ilkel yanımızı, alt bilincimizi. Freud'a göre “ES”in hakimiyetinde olan birey İnsan olamaz, zira güdülerini makul sınırlara çeken, olması gereken yerde frenleyen Vicdan'a malik değildir. Senin çatlatıldığından söz ettiğin, bununla düpedüz “yok edilmeli” demek istenen “EGO”, Freud'a göre “ICH”, dış dünya ile “ES” arasında frenleme mekanizması, denge unsurudur. “ICH” dış dünya'da nesnel uyumluluğu kontrol eden birimdir. Şimdi burada yapılan felsefi sahtekarlığı müşahade edebiliyor musun?

hakdogan
22-05-2009, 18:03
[Agnostik] Devam et, seni dinliyorum.

[Mü'min] “ICH” Freud'un modelinde eleştiri yapan ve güdülerimizi frenleyen merkezdir. Buna göre acıktığımızda satış tezgahının üzerinde bulunan ekmeğe bedelini ödemeden saldırmamamızı, sokakta karşılaşıp dış görünüşünden etkilendiğimiz karşı cinse dönük nahoş “tatmin” hareketleri yapmamamızı ve benzeri görevleri bu merkez sağlar. Onun modelinde bir de “ÜBER ICH” vardır, bu Vicdan olarak tarif edebileceğimiz noktadır. Freud'un kural ve değerler bütününden hareketle İnsan'ı yönlendirdiğini söylediği merkezdir burası. Şimdi dikkat et, Freud'a göre İnsanlarda gözlenen kin, nefret, acı, kavga, savaçlar ve benzeri olumsuzlukların kaynağı “ÜBER ICH”in gelişmemiş olması, yetersizliğidir. Freud, bu üç bilinç seviyesinin belli düzeylerde “yeterliliğe” sahip olmamasını İnsan için felaket olarak görür.

[Agnostik] Freud “ÜBER ICH” gelişiminde aile/toplum kanalıyla gelen İnançlara yer veriyor mu?

[Mü'min] Elbette. Aile, çevre, alınan eğitim, Din, gelenekler vasıtasıyla öğrendiklerimiz. Bütün bunlar içselleştirilir ve değer/kurallar bütünlüğümüzün oluşmasına katkı sağlar. Modern piskoloji'de bu noktada farklı düşünmüyor.


“İD” olarak tesmiye ettiği alt bilinci ruhsal aygıtımızın en eski ve en ilkel parçası olarak kabul ediyor, İnsan'ın içgüdülerini işaret ettiğini söylüyor. İşleyişini “gerçeklik ve mantıkla uyumsuz” olarak yaftalıyor, kuralsızlığa gönderme yaptığını söylüyor. Tam olarak, hayvani davranış kalıbına, salt dürtü tatmini dışında derdi olmayan bir merkeze gönderme yapıyor burası ve bu arzuladığı haz/tatmin için “EGO”ya baskı uyguluyor İD.

Burada “EGO” ile işaret edilen, Freud'un “ICH” ile işaret ettiğine benzer şekilde, insanoğlunun dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan merkezdir. Burada gerçeklik kuralı/reality ilkesi hakimdir. Bu tahlilde “EGO” dış dünyayı algılar, oradaki koşulların farkına varır. Örneğin yiyecek nerededir ve nasıl ulaşılır gibi. Sonra da alt bilinçten gelen dürtülerin dış dünya koşullarına uyumlu hale getirilmesi vazifesini üstlenir. “Tezgah'ın üstünde bulunan ekmeği çalmayacaksın, parasını ödeyeceksin” gibi.

[Agnostik] Biz bencil İnsanlara “egoist” derken yanlış ifade kullanıyoruz desene!

[Mü'min] Evet, piskolojinin gerçekleri ve isimlendirmeleri açısından yanlış bir kullanım olduğu söylenebilir, sözünü ettiğinin.

[Agnostik] Devam et lütfen.

[Mü'min] Geriye “SÜPEREGO”, yani üstbenlik kaldı. Bu da zaman içinde “EGO”dan, toplumsallaşma/sosyalleşmeyle ve edinilen değerlerle ilgili olarak evrimleştiği söylenen seviyedir.

Kısacası, senin naklettiğin ve “İnsanın özü” ve “o öze dönmek lazım” diye pazarlanan, yutturulmaya çalışılan şey, İnsan'ı hayvanlardan ayıran özelliklerin yok edilerek, İnsan'ı hayvan mesabesine çekmek, hazları ve bu hazların tatmininden başka derdi olmayan bir embesili “özgür İnsan” diye takdim etmek hokkabazlığıdır.

Garip bir şekilde durulduğunu hissetmişti, son derece dingin bir eda ile

[Agnostik] Bu söylenenlerden hareketle düşünüyorum da, doğumu sonrası hiçbir eğitim ve öğretime tabi tutulmamış, dolayısıyla zihnine çeşitli imajlar giydirilmemiş bir İnsan, bu dünyada nasıl bir yaşam sürerdi. Dinler yok, felsefe ve izmler yok. Başka bir İnsan da yok. Nasıl olurdu acaba?

dedi...

[Mü'min] İnsan eskilerin tabiri ile “medeniyyün bi't-tab”dır; yani tabiatı itibariyle sosyal bir varlıktır. Yeryüzünde söylediğine benzer tecrübeyi yaşayan bir beşer olmuşmudur, oldu ise bu nakledilmiş midir bilgim yok. Ancak sana teorik/felsefi bir çalışmadan söz edebilirim.

[Agnostik] Öyle mi? Hangi çalışma?

[Mü'min] İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ından söz ediyorum. Issız bir adaya çocukken tek başına düşen, bir Ceylan tarafından emzirilen, yalnız bir İnsan olarak büyüyen Hay'ın hikayesinden söz ediyorum. Şimdi bana “hikayeyi anlat” diyeceksin.

[Agnostik] Evet.

Dedi ve gülümsedi...

[Mü'min] İkindi yaklaşıyor, o yüzden kısa bir özet yapacağım, eseri bulup okumak, arzu edersen senin bileceğin iş.

[Agnostik] Tabi.

[Mü'min] Hay adada çevresini gözlemler, kendisi ile diğer canlılar arasındaki farkları müşahade etmeye başlar. Önce organlarını, sonra melekelerini keşfeder. Bazı canlıların doğar doğmaz atalarında gözlenen özelliklere sahip olduklarını görür, uçmak, yüzmek vb. Kendisi ise yapmak istedikleri konusunda tedrici bir süreç yaşamaktadır. İlk başta bundan müzradip olan Hay, zamanla bu durumun diğer canlılarda gözlemlemediği, öğrenebilme/gelişebilme, sonra da akletme yeteneğine işaret ettiğinin farkına varır ve esasen, kendisi ile yaşadığı adadaki diğer canlıları ayıran ve kendisini bir nevi adanın hakimi yapan en temel kriterin bu olduğu sonucuna varır.

Eşya ve hadiseleri okuyarak tefekkür'e devam eden Hay, sonuçta bazı canlıların herhangi bir öğrenim süreci olmadan bazı özelliklere sahip olmasına da, kendisinin öğrenmeden, gayret etmeden gelişememesine de bir “KARAR VEREN”in bulunduğunu, bunun “O'nun isteği” olduğunu, sahipsiz olmadığını, kendisine bu özellikleri vererek “hakim” olmasını sağlayanın kendisini sevdiğini ve kendisinin de O'nu sevdiğini düşünür, karar verir.

[Agnostik] Sonra?

[Mü'min] Sonra adaya bir başka İnsan daha gelir, adı Absal'dır. Absal, zamanının Peygamberine, Vahyi tebliğine bağlıdır. Hay, Absal ile tanışma ve diyalogları sonrası, Absal'ın sahip olduğu “anlam haritası”nın, yıllardır dış dünyada yaptığı gözlemler ve iç sezgileri ile ulaştığı sonuçla örtüştüğünü görür.

[Agnostik] Eser hiçbir yönlendirmeye tabi olmayan İnsan, çevresel gözlemleri ile Yaratıcı'ya ulaşır diyor.

[Mü'min] Evet, aynen öyle.

[Agnostik] Edinip okumaya çalışacağım.

[Mü'min] Peki. Bu günlük bu kadar yeter diyelim istersen?

[Agnostik] Tabi, geç kalmanı istemem. Teşekkür ederim her şey için.

[Mü'min] Rica ederim.

[Agnostik] Ben biraz daha burada kalacağım.

[Mü'min] Olur. Hoşça kal.

Dedi ve Mü'min Beykoz Korusu Sosyal Tesislerinden ayrıldı. Bir süre sadece etraftaki manzarayı seyreden Agnostik'in aklında artık Hay bin Yaksan vardı...

paslıçivi
22-05-2009, 19:19
[Agnostik] Görsem burada olmazdım herhalde. Abi, adam diyor ki, “Tanrı nedir, ne olmalıdır”a dair bir bilgin olmadan red ya da kabul edemezsin. Bu bana çok mantıklı geldi. Adam diyor ki “bu reddi neyle yapıyorsun? Aklınla mı?”

[Bilmediğini Bilmeyen] Sen ne dedin?
[Agnostik] Benim ne dediğimi boş ver, sen bu soruya ne cevap veriyorsun?


hakdoğanım niçin benim ne dediğimi boşveriyorsun.. :nono: hatırlatayım..

insanlarda inanç diye bir kavram var.. bilmedikleri konularda bildiğini zannedip hakikatmiş gibi yaşayarak kendilerini derin bir uykuya sokuyorlar.. insanlık tarihi bilindiğinden beri yüzlerce binlerce inanç çeşidi(rüya) var.. ötelerden haber getirdiğini söyleyen insanlar ve tanrılar tarafından yazıldığına inanılan kutsal metinler var.. bazıları 1400 yıllık bazıları 7-8 bin yıllık olduğu tahmin ediliyor.. ve bu kutsal metinlerin içeriği açısından çoğu birbirinden çok farklı.. varoluş hikayelerinden tut da ölüm sonrası değişik yaşamlar vaadediyorlar.. bazıları sonsuz yaşamı(reenkarnasyonu), karma yaşamı(dünyaya insandışı varlık olarak gelme) bazıları cennet cehennemi, hatta bu cennet cehennemime gidiş yolları ve bu mekanların katları bile çok farklı.. 700 katlı cennet cehennem vaadedenler var.. sadece günümüzde din/mezhep/tarikat farklılıklarından 300 e yakın inanç çeşidi var.. ve hepsi kendi inancından çok eminler, diğer inançları beğenmiyorlar..


bu kutsal metinlere baktığında hiçbiri; zaman ve coğrafyadan özgürleşemediğini görüyorsun.. tüm evrene insanlığa hakim olması gereken tanrı/tanrılar bunu becerememiş.. hepsi zaman diliminde belli bir kısıtlamaya mağdur olduğu gibi coğrafya olarak da hiçbiri tüm insanlığa erişip ulaşamamış.. birçoğunun üstünden binli yıllar geçmesine rağmen hepsi belli bir zamanda belli bir coğrafyadan çıkıp evrensel olmayı başaramamış..

ve bu kutsal denen kitapların öğretilerinin çoğu birbirinden çok farklı kavramlar içermektedir.. varoluş, tanrı, ölüm sonrası için çok değişik senaryolara sahipler.. ve bu öğretilere göre milyarlarca insan yaşayıp ölmüştür.. sadece dünyaya geldikleri zaman ve coğrafyanın etkisinde kalarak..

bir budist köyünde doğan bir çocuğun yaratıcı tanrı ve cennet cehenemi kavramını anlaması imkansızdır.. bir yahudi köyünde doğan çocuğun muhammedi tanrının elçisi olarak görmesinin imkansız olduğu gibi..

bu arada beni canlandırman çok hoşuma gidiyor.. böyle devam.. :D

fikirlerinin gücüne güvenemediğin için tartışırken bu forumda diğer arkadaşlara yaptığını bana da yapmaya çalışıyorsun..

psikolojik argümanlar kullanıyorsun.. karşıdaki insanın moralini, özgüvenini yıkmaya çalışıyorsun..

ama paslıçiviyi tanımıyorsun..:bounce:

seninle ömrünün sonuna kadar burda tartışır da senin yazdığını bu tiplemeyi okurken attığı kahkahaları duymazsın..:party::dance:

beynimin kıvrımlarını değil zamanımı çok zorluyorsun.. yaşam, bütün gün bilgisayar başında geçirilmeyecek kadar değerli ve güzel..

çünkü yaşanacak bir yaşamım ve ıskalanmaması gereken bir hayatım var..:rofl:

bu yeni ikonları sevdim..

paslıçivi
22-05-2009, 19:34
[Agnostik] O zaman sende kabul ediyorsun bir Tanrı imajına sahip olduğumuzu. Doğru mu?

[Bilmediğini Bilmeyen] Evet, ancak bunu bize yaşadığımız aile/toplum empoze ediyor.

[Agnostik] Ne yani, alemizin, toplumun bize yüklediği imajla biz, alemiz ve toplumumuza yüklenmiş imajı mı reddediyoruz? İki imajda aynı.

Gözleri birbirlerinin gözlerine çakılmış vaziyette bir süre sukut ettiler...

[Agnostik] Adam haklı! Bu çok büyük bir çelişki.

[Bilmediğini Bilmeyen] Hayır, ortada bir çelişki yok. Bize giydirilen Tanrı imajı insan zihni tarafından oluşturmuştur. İnsan zihninde değişim ve dönüşümler de geçirmiştir, hala da geçirmektedir. Ortada bir sürü Tanrı imajı var görmüyor musun?

[Agnostik] Yüzyıllar içindeki değişim neyse, ama sen diyorsun ki biz de var olan Tanrı imajı aile/toplum tarafından bize giydiriliyor. Sonra biz bu imajla aile/topluma giydirilmiş imajı reddediyoruz. Abi bu bana mantıklı gelmedi. Ayrıca şu aile/toplum yönlendirmesi konusu üzerinde de çok durdum. Seninle yıllardır üzerinde konuştuğumuz bir konu bu. Ancak kafama takılanları tam aydınlatamıyor bu açıklama modeli. Eğer bir Tanrı imajımız olduğunu kabul ediyorsak, ki ediyoruz, “Tanrı bilinemez” demeye nasıl devam edebiliyoruz?


hakdoğanım..

aile/toplumun bize giydirdiği tanrı imajı değil.. teizm düzeyindeki dini inançtır..:horn:

bu dini inancın tek tanrısı olabileceği gibi birden çok tanrısı ya da tanrısız bir din de olabilir..

tanrı imajı her insanın fıtratında vardır..

ben tanrının varlığıyla ilgilenmiyorum, şimdiye kadar hiç aklıma gelmedi, hiç önemsemiyorum diyen kişi egonun en kuvvetli savunma mekanızmalarını kullanıyor demektir..

tanrı deyince teist sadece kendi dininin tanrı/tanrılarını aklına getirir.. diğer dinlerin ve non-teistlerin tanrıları aklına bile gelmez.. onlar zaten batıldır..

ama non-teist insanların bahsettiği tanrı çok farklı bir kavramdır.. bunu görebilmen için bilincinin bir üst vitese geçmesi lazım..

yoksa böyle hararet yapıp durursun..:pound:

paslıçivi
22-05-2009, 20:06
Sonra, aile ve toplumun zihnimize giydirdiği imajlar bu denli belirleyici ise, yıllarca başka bir dine inanarak yaşamış bir kişi, daha sonra nasıl dinini değiştiriyor, ya da deist, agnostik veya ateist olabiliyor. Yine dinlerden ve öğretilerinden uzak bir yaşam ortamında büyümüş bir deist, agnostik, ateist nasıl oluyor da yıllar sonra bir inanca sahip olabiliyor, bir dine bağlanabiliyor. Antony Flew mesela, ilerlemiş yaşında nasıl oluyorda “yanılmışım” diyebiliyor bu adam?


bunları abdulkadirle konuştuğumuz "amerikada müslüman olmak" topiğinde açıkladım ama seni de kırmayayım..

bu olaylar egon ve onun savunma mekanızmalarınla olan ilişkisinden başka bir şey değildir..

egonun merkezinde (teist) ya da çatlamış egonun egemenliğinde(non-teist) yaşadığın sürece bilinç seviyenin izin verdiği sorgulama/duygulanımdaki oranındaki tatmin/mutluluk/huzurda sabit altın oranı yakalayamadığın sürece ordan oraya savrulursun..

bugün müslümansın yarın budist olursun.. kesmez ateist olursun.. o da kesmez isevi olursun..

ne, kim olduğunu bilmediğin, kendini tanımadığın sürece egonun kölesi olarak sirk maymununa dönersin.. her gittiğin yerde doğruyu aradığını, bulduğunu sanırsın..

aradığın doğru değil.. huzur/tatminden başka bir şey değildir..

doğruyu kim kaybetmiş ki insanoğlu bulsun...:gossip:

Ayrıca hangi kriterle teizm dışı bilinç düzeyinin, teizm bilinç düzeyine kıyasla olumlanması gerektiğini de göremiyorum

bunu deneyimlemeden anlayamazsın.. bizler çoğumuz eski teistleriz.. ben mesela islamiyeti tam olarak yaşayan hacı bir ane babanın çocuğuyum.. eski kulağı kesik müslümanlardanım yani.. camide müezzinlik yapmışlığım bile var cahiliye dönemimde..:roll:

olur da birgün nasipliysen bir üst vitese geçebilirsen ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksın.. senin bilincini ben yaşadım ama sen henüz benim bilincimi yaşamadın.. bilemezsin..

sonra hiç aklına gelmiyor mu.. bu adamlar gerizekalımı yaa.. durduk yerde kendilerini sonsuza kadar cehennem ateşinde yanma riskine atıyorlar.. hiç olmazsa paşa paşa "ulen biz de müslümanız deyip soteye yatmaya" akıl edemeyecek kadar saftirik mi duruyoruz ordan..

hakdoğanım, çokbilmişim.. beyin kıvrımlarını biraz daha zorla bakalım..:crazy:

paslıçivi
22-05-2009, 21:26
[Agnostik] Ortada bunun tam tersi örnekler var ama. Yani bir Hıristiyan durduk yere İslam'ı kabul etmiyor değil mi? Ya da tam tersi durduk yere olmuyor! Rusya örneği var birde, hatırlarsın sana daha önce de sözünü ettiğim bir araştırmada, tamamen seküler bir ideoloji ile yetiştirilmiş bireylerin SSCB'nin dağılması sonrası ilerlemiş yaşlarında Din'le karşılaşmaları sonrası Dindar olmaları durumu anlatılıyordu. Yine Flew'den söz ettim. Ne düşünüyorsun bunlar hakkında?

[Agnostik] Tamamen seküler bir yaşam, biliyorsun sende de var bu araştırma.

[Bilmediğini Bilmeyen] Bakmak lazım, bilinç düzeylerindeki gerileme ne sebeple olmuş!


[Agnostik] Sana bana göre gerileme, onlara göre ilerleme. Gerçek hangisi ve ben bunu nasıl anlayacağım? Örneğin sen, hangi kriterle “gerileme” diyorsun?

bu dünyada insanoğlu her dinden diğer dine, teizmdem nonteizme, nonteizmden teizme geçiş yapabilir.. bu tamamen kişisel bilinç açıklığının müsaade ettiği tatmin/huzur meselesidir.. sadece o kişiyi bağlar..

rusyadaki insanların dindar olması bilinç düzeylerini geriletmemiştir.. bilinç düzeyleri aynı kalmıştır.. bilinç düzeyi toplumsal değil bireyseldir, kişiseldir..

sekülerizm insana dayatmak doğasına aykırıdır.. insanların büyük bir çoğunluğu 1000de 999u teizm düzeyi bilince sahip canlılardır.. sekülerizm nonteist bir yaşamı gerektirir..

nonteist bilince geçmek toplumun dayatmasıyla, öğretiyle, toplumsal bir geçiş ve yaşam şekli olamaz.. çünkü insanoğlu varoluşun gizemiyle henüz yaşamaya uygun bilinç evrimini tamamlamamıştır.. bilinç evrimini tamamlamadığı sürece bir afyona bir uyuşturucuya bir güvenli limana ihtiyacı vardır.. o yüzden kişi dünyaya geldiği zaman ve coğrafyadaki kendisine dayatılan dini inancı gerçekmiş gibi benimser.. aksi halde mutlu huzurlu olması imkansızdır..

dünyada en büyük afyon uyuşturucu şimdilik teizm düzeyindeki dini inançtır.. insanların elinden bunu alırsanız o toplum başka afyonlara ihtiyaç duyacaktır.. rusyada cinsellik ve votka en büyük afyondur seküler dönem için..

teizm düzeyi inançlar organizedir , bugünkü dinlerin tamamı organize olmuş inanç şekilleridir.. insanlar bir çatının altında toplanıp sürüler halinde dolaştıklarında kendilerini güvende hissederler..

nonteizm inançlar organize değildir ve insanlık bilinç evrimi tamamlanana kadar organize olması imkansızdır.. yani siz bir topluma ateizmi, deizmi, agnostizmi vs.. dayatamazsınız.. bunlar kişisel ulaşılabilecek bilinç seviyeleridir.. dışardan öğretimle, dayatmakla imkansızdır.. kişi yaşamda dengeli bir ruh hali oluşturamaz.. yaşadığı bir streste ya da yaşı ilerledikçe bir ayağı çukura girmeye başladımı hemen teizme döner.. bu onun doğruyu bulması değil, henüz evrimleşememiş bilincinin müsaade ettiği tatmin/huzuru yani güvenli limana sığınmasından başka bir şey değildir..

kişisel olarak aydınlamış ateist Budha'nın öğretileri bile teizm düzeyi bir inanç şekli olan budizme dönüştürülmüştür insanlar tarafından.. insanda varolan insanüstü bir varlığa sığınma ihtiyacı insanların Budha'yı tanrısallaştırmalarına neden olmuştur.. aynı bir puta, bir hayvana yapılan tanrısallaştırma kutsalllaştırma gibi..

....ve bunu farkeden kişisel aydınlanmış semavi dinlerin peygamber dediğimiz insanların, tam özüne inip ordaki genlerinden gelen bencilliğin pik yaptığı insanlar gibi..

olay aslında insanlık adına çok trajikomiktir ama şimdilik bu evrim sürecine müdahele gücümüz yok maalesef..:boink:

paslıçivi
22-05-2009, 21:41
[Agnostik] Ona göre farklı “anlam haritaları” üzerinden diğerleri yanlışlanamaz. Tabi İslam'ı kastediyor. İslam'ı yanlışlamak için diğer dinleri, izmleri vs kullanmak yanlıştır diyor. Bana buda doğru geldi. Bak abi, demiş ki “Bir haritanın doğru/yanlış olarak değerlendirilebilmesi adına, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olup olmadığına bakmak lazım.”


hakdoğanım yerim senin referans noktalarını....:brushteeth:

niçin bu referans noktalarını sadece o toplumda doğanlar görüyor da diğer insanlar göremiyor..

niçin her insan kendisine dayatılan referans noktalarını kendi kutsalında görüp diğerlerinde göremiyor..

sen pazardan karpuzmu seçiyorsun ki referans noktalarından bahsediyorsun..

senin savunduğun islamın bir bilim değil bir inanç olduğunu niye hala farkedemiyorsun..

sen farkındalık ifadesinden ne anlıyorsun.. daha doğrusu anlıyor musun..:loco:

daha önce sana sormuştum.. tüm dünya insanlığının göremediği, kaçırdığı, ıskaladığı ve senin gördüğün yakaladığın nedir islam ve kuranda..

dünya nüfusunun %85i o referans noktalarını göremiyor.. kör bu dünya insanlığı değil mi...:doh:

paslıçivi
22-05-2009, 21:51
[Bilmediğini Bilmeyen] Onunla tekrar görüşmeni istemiyorum, bunun sana bir yararı yok.


ben senin kadar umutsuz değilim.. :nono:

çünkü zeki ve bilgili bir adamsın ama hala birinci viteste balataları yakmakla meşgulsun..:hail:

umarım ışığımızdan nasiplenir bir üst vitese geçerek rahat yolculuğa devam edersin..:car:

zeki ve bilgili insanları severim..

paslıçivi
23-05-2009, 07:28
“hiç bir ortak noktanın olmadığı, tamamen farklı haritalardan söz etmiyoruz” demek istiyor. Zaten ona göre bu farklılıklar da Peygamberlerin öğretilerinin zamanla bozulması sebebiyle oluşmuş, “İslam bunları tashih etti.” diyor. Bunlar kafama mıh gibi çakıldı, çıkmıyor.


nasıl her şeyi ve evreni yoktan vareden, herşeye gücü yeten bir tanrıdır ki, insanlara yol göstermek için gönderdiği haritalar insanlar tarafından değiştirilip bozulabiliyor.. ve bu yüce tanrı bunu kendi ağzıyla itiraf ediyor..

bunlar kafama mıh gibi çakılanlar değil, zamanında çakılmış çivilerin çıkartılmasına neden olan olaylardır..:juggle:

ben nasıl tanrıyla konuştuğunu iddia eden adamı yanlışlayamazsam, bir ineğin bir farenin kutsal olduğunu da yanlışlayamam.. bunları yanlışlayamamam onların hakikat, gerçeklik olduğunu göstermez.. sadece belirsiz olduğunu gösterir..

işte burda insanoğlu dünyaya geldiği zaman ve mekana göre kendisine dayatılan kavramları varolan bilinç seviyesine göre kabullenir ya da reddeder.. biz buna inanç diyoruz..

inançlar sınanabilen kavramlar değillerdir.. yani doğrulaması yanlışlaması yapılamaz.. yapılabilseydi zaten inanmak değil bilmek terimini kullanırdık..

[Agnostik] “Sadece belirsiz” diyorsun, diyoruz. Ama bu halimizi “EGO”'nun boyunduruğundan kurtulmak, tohumu çatlatmak olarak ifade ediyoruz. Abi...Biz kendimizi mi kandırıyoruz?


burda bahsettiğim belirsizlik bilimsel anlamda belirsizlik.. yani tüm dünya insanlığı için geçerlidir..

devamında bunun reddi ya da kabulünden bahsediyorum.. kabul edenler teist etmeyenler nonteist bilince sahiptirler..

yani varolan haritalar benim için belirsiz değildir.. varolan bilinç düzeyiyle bunların hepsinin birer hikaye olduğuna karar verilmiştir..

ama bu lafla sözle anlatılamaz.. anlatılabilseydi insanlar konuşarak diğer insanların dinlerini değiştirebilirlerdi ya da nonteist bir düzeye sıçramasına neden olabilirlerdi..

tüm dünya insanlığının din tartışmalarının nasıl bittiğini biliyorsun..

senin dinin sana benim dinim bana..:croc:

Onunla konuşmaya başladıktan sonra ben de kendimi eskisi kadar rahat “Agnostik” olarak ifade edemez olmuştum. Şimdi sen de bana “Ben sıradan bir Agnostik değilim” diyorsun.


aydınlanma, farkındalık, tam uyanıklık hali sözlerle anlatılacak bir kavram değildir.. siz şizofren bir insana istediğiniz kadar onun hasta olduğunu anlatın.. anlamayacaktır.. ne zaman ki uygun dozda, uygun antipsikotik ilacı, uygun sürede verirseniz kişi iyileşecek ve eskiden hasta olduğunun farkındalığüına erişecektir..

teizm düzeyinde inancı olan insanları uyandırmanın yolu da ilacı vermektir ya da almasına ikna etmektir..

artık ilacın ne olduğunu biliyorsunuz..

meditasyon..:thumb:

paslıçivi
24-05-2009, 08:48
[Mü'min] Yanlış anlamlar çıkmaması adına bunu sarahate kavuşturmak lazım, çünkü temelde, bana şimdi sorduğun soruya ben, “bir haritayı, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olup olmamaları ile doğrular ya da yanlışlarım” diyeceğim ve zaten daha önce de bunu söyledim. Yine buradan hareketle “dış dünya'ya dair, dış dünyada sağlamasını yaptığım harita ile çeliştikleri için, diğer haritaları batıl kabul ediyorum” diye de ekleyeceğim. Yani bir “anlam haritası” başka bir anlam haritasını yanlışlamada kullanılabilir, tabi kişi birinci aşamayı geçtikten sonra.


sen varolan(toplumun giydirdiği) zihninle bu freferans noktalarının sağlamasını yaparsan; kendini istediğin kadar yırt, istediğin kadar beyninin kıvrımlarını kanat ulaşacağın referans/sağlama işleminde yine kendi haritana ulaşacaksın..

çünkü sorguladığın şey bir bilim değil bir inanç.. inancını bilimsel olarak sorgulayamazsın.. sadece düşünerek yaparsın bu işi.. düşünmek demek varolan zihni kullanmak demektir.. yani sana yüklenen programı kullanıyorsun.. sana xp yüklendiyse dosyaları bu xp formatında, vista yüklendiyse vista formatında, linux yüklendiyse linux formatında değerlendirebilirsin.. yani dosyaları algılarken objektif olamazsın..

bir budist, istediği kadar dünyadaki referans noktalarıyla kendi haritasını karşılaştırsın, yaratıcı bir tanrıya ulaşamaz.. bu yaşam ve cennet cehennem denen ikili yaşam modeline ulaşamaz.. çünkü ona yüklenen programda(zihinde) evren kadimdir, sonradan yaratılmamıştır, zamanda bir başı bir sonu yoktur ve ölüm sonrası sonsuz çoklu yaşam(reenkarnasyon) vardır.. huzur/tatmin bozulmadığı sürece o da tüm dünya insanlığının 1000de 999u gibi kendisine yüklenen program/zihin/harita ile doğar büyür yaşlanır ve ölür..

benzer şekilde bir müslüman bir hindu bir jaina bir jintoist bir mormon bir musevi bir hristiyan aynı şekildedir.. senin bahsettiğin din değiştirenler dünya nüfusunun 1000de 1 idir.. ve bunlar islamiyete gelebileceği gibi coğrafyasına ve kültürüne yakın diğer tüm dinlere ya da nonteist inanca geçebilirler.. 1000 de 1 insanı referans gösteremezsin.. onlar istisnadır.. egoyu çatlatmışlardır..

bugün islamdan kaçıp hristiyanlığa, budizme ve nonteizme geçen bir çok insan vardır..

yaptığın bu harita/yaşam sağlamasında kendi haritana ulaştıktan sonra diğer haritaları batıl kabuledersin.. bunu sadece sen yapmıyorsun.. dünya insanlığının tümü yapıyor.. o da aklınca düşünüp sorguluyor allem ediyor kullem ediyor yine kendi haritasının doğrulamasına varıp diğerlerini batıl kabul ediyor..

bir museviye dünyanın en son teknolojileriyle, en ikna edici insanlarıyla git yaklaş ve onun dininin yanlışlaması yap.. inancından döndürmen imkansızdır, tatmin/huzur dengesini koruduğu sürece.. kesinlikle kendi inancı dışındaki dinleri bunlara hristiyanlık ve islam da dahildir, batıl kabul edecektir..

bilgisayarın özü olan bir işletim sistemi vardır.. henüz üzerine vista, xp, linux gibi bir işletim sistemi kurulmadan.. o senin özbenliğindir.. üzerine yüklenen program senin egon, sahtebenliğindir.. seni yöneten dünyayı algılatan üzerine sonradan yüklenen işletim sistemidir..

format atmadan özbenliğine ulaşamazsın.. ama burda format atmak demek şimdiya kadar öğrendiğin öğretilerin silinmesi anlamında değildir.. sadece üzerine yüklenen işletim sisteminin(sahtebenliğin) egemenliğine son verip senin özünde varolan işletim sistemine ulaşıp gerçek imparatoru sahneye çıkarmaktan ibarettir..

öze inme işleri tüm inançlarda dinlerde vardır.. inanç tabakası geçilemediği için herkes özüne indidğini zanneder.. bir müslüman tasavvuf yoluyla muhammedin allahına, bir budist zen yoluyla tanrısallaştırılmış budhaya bir hristiyan isamesihe ulaşır..

meditasyon dediğim şey zaten tasavvuf işlemidir.. varolan zihinden arınıp öze inme işidir.. çünkü tüm insanlık dünyaya geldiği toplum tarafından bir zihin giydirilerek özü derinlere itilmiştir.. kişi kendini toplumun giydirdiği zihin zannetmektedir..

bir japona japon ve budist zihni giydirilir.. ve kendini bu zanneder..

bir türke islam ve türk zihni giydirilir.. ve kendini bu zanneder..

bir avrupalıya ingiliz, yunan vs. ve hristiyan zihni giydirilir.. kendini bu zanneder..

din ve millet en önemli tabakalardır giydirilen zihinde.. bunların aşılması bunlardan arınmak çok zordur.. çok küçük yaşlarda arınma/format/meditasyon/tasavvuf işine girmek lazım.. sonradan yapılan arınma öze inme işlerinde belli bir yere kadar gidebilirsin.. ve vardığından yerden daha öte gidemediğin için öze ulaştım sanırsın..

öze inme işi kolay bir iş değildir.. çünkü şu an kendin zannettğin egonun parçalanma işlemiyle başlarsın.. ve kendini, kişiliğini, kimliğini kaybediyor sanıp büyük bir kaos yaşarsın.. sen de bilirsin tasavvuf yolunda kafayı yiyenler az değildir.. burayı aşmak ruhun karanlık gecesini geçmektir.. ölmeden önce ölüp tekrar doğmaktır..

sahte, uykuda uyuduğun yaşamdan uyanıp, gerçek yaşamı anda yaşamaya başlamaktır.. zihinden kurtulduğun için zamandan da kurtulursun.. yaşamını evrenin varoluşu ve ölüm sonrası programın belirlemez.. andaki algıların sezgilerin belirler ve bu sana mutlak mutluluğu coşkuyu verir.. burdayken zaten bir öğretiye ihtiyacın yoktur, yaşamın kutsallığını görüp tüm evrene saygılı bir şekilde yaklaşırsın..

çünkü sende o sınırsız evrenin sadece vazgeçilmez, olmazsa olmaz bir parçasısın, sen olmadan evren varolamaz, evren olmadan sen varolamazsın..

paslıçivi
24-05-2009, 10:11
[Mü'min] Doğrusu ilginç! Bitkiler, hayvanlar, İnsan dışında kalan diğer canlılar kendi natürleri içinde kalarak seyri süluklerini tamamlarken, İnsan kendi natürünü bazen bozarak, bazen bozmadan, bazen de bozmuşsa sonradan aslına rücu ederek, bunların hepsini yapabilme yeteneğine sahip olarak Dünya'ya gelip, sonra da göçüyor demek.

[Agnostik] Evet. İlginç bulduğun nokta neresi?
[Mü'min] Önce senin de ilginç bulacağını düşündüğüm şeyi ifade edeyim : İslam tam da bunu söylüyor, tabi İslam'ın İnsan natürü noktasında söyledikleri ile, görüşünü naklettiklerinin İnsan natürü'ne dair zanları farklı. İkinci olarak, aklıma Ziya Gökalp geldi diyeyim ve sukut edeyim.

hastalığın adı zihindir.. seni zamanda uykuda yaşatan zihindir.. toplum tarafından yüklenir.. ve bu hastalık binlerce yıldır insanın ataları tarafından masumane bir şekilde gelecek nesillere taşınmaktadır..

insan muhteşem bir canlıdır ama mükemmel değildir..(bir hekim olarak konuşuyorum).. insanın fizyolojisini anatomisini psikolojisini incelediğinizde muhteşem bir mekanızma ile karşılaşırsınız.. ama bu muhteşem mekanızma mükemmel değildir yani kusursuz değildir.. kendisinden önce gelen atalarının kusurlarına ve yaşadığı çevreye karşı tam bir savunma güvenliği içinde değildir..

olması gereken dişlerimiz çürümektedir, görmesi gereken gözlerimiz bozulup görmemiz zorlaşmakatadır, olması gerekn saçlarımız dökülmektedir, olması gereken ruh sağlığımız bizim dışımızdaki etkenlerle bozulabilmektedir..

bazı kusurlar hastalıklar genlerle genetik olarak taşınabildiği gibi bazı hastalıklar da zihinle öğretiyle taşınmaktadır..

somatik(bedensel) ve psikiyatrik(ruhsal) rahatsızlıklarımızı teknolojimiz ve bilgilerimiz sayesinde kısmen ya da tamamen tedavi edebiliyoruz..

zihin de bir hastalıktır ve öğretilerle nesilden nesile geçer.. o yüzden insanlık değişik din ve milliyet kavramlarına maruz kalıp bölünmüştür..

zihin ne bedensel ne ruhsal bir hastalıktır.. zihin bir bilinç düzeyi hastalığıdır.. safbilinç olarak dünyaya gelen insanın üzerini zihin tabakalarıyla bir zırh gibi giydirerek bilincin stand-by konumuna gelmesidir.. safbilinçten(özbenlikten) egoya(yalancı benliğe) geçip hastalanma halidir..

nasıl bedensel ruhsal hastalıklarımızın tedavi şekilleri varsa bilinç hastalıklarımızın şimdilik tedavi şekli de meditasyondur.. bilinç evrimimizi tamamladığımızda yeni doğan çocuklara din, millet gibi zihin hastalığı oluşturan öğeleri bulaştırmayacağız.. özbenlik, safbilinç olarak kalmalarına müsaade edeceğiz.. o zaman ilaca da(meditasyon) gerek kalamayacak..

şu ana hastalıktan bir şekilde kısmen kurtulmuş ya da bulaşmamış insanlar vardır, bunlar nonteist inançlı insanlardır ve evrenseldir ama hastalıktan tam olarak arınammışlardır.. hala hastalığın yanetkisi egonun egemenliğinde yaşamakta ve yaşadığı toplumla ve kendi zihniyle mücadele devam etmektedir..

zihinden tam olarak arınarak öze ulaştığınızda artık en azından kendi zihninizle mücadele bitmiş gerçek gizemli yaşamla tanışmışsınızdır..

zihinden tam olarak arındığımızda sadece bilinç düzeyi değil aslında zihin kökenli olan psikiyatrik hastalıklardan da arınmış olacağız.. zihinden arınıp safbilinç olmak tüm psikiyatrik hastalıklara karşı aşılanmak gibi bir şey olacaktır..

çünkü psikiyatik hastalıkları oluşturan yaşadığımız zihindir.. id ego süperego arasında yaşanan çatışmalar ve bu çatışmaları dengelemeye çalışan egonun savunma mekanızmlarına bağlıdır mutluluğumuz ve ruhsal sağlığımız..

id ego süperego arasındaki çatışmalarda huzursuzluk/mutsuzluk oluşur ama bu henüz bir hastalık değildir.. gerginlik yas dediğimiz olaydır.. bu aşamada egonun savunma mekanızmaları devreye girip bu gerginlik yas durumunu zaman içerisnde ortadan kaldırır.. genel insan ortalamasında büyük üzüntülerde bu süre yaklaşık 1-2 aydır.. ölümün ardından 40ı çıkmak deyimi burdan gelir..

egonun savunma mekanızmaları iyi gelişmemiş insanlar bir stres bir üzüntüyle karşılaştığında bu süre zarfında gerekli dengeyi kuramazlar.. ve mutsuzluk/huzursuzluk dediğimiz bu durum kronikleşip hastalık halini alır.. kişi artık belli bir zaman geçmesine rağmen hala üzüntüsünü atamadığını yaşam kalitaesinin çok bozulduğunu, yaşamda gerekli keyfi alamadığını belirtir..

işte zihinden arındığınızda ego ve onun savunma mekanızmalarına ihtiyacınız yok.. çünkü özünüzde varoluşun hediyesi mutlak mutluluk/coşku hali var.. ve mutluluğunuz bu dünyadaki kazanım/kayıplarınıza çok fazla bağlı değil..

bazı şeyleri yaşamadan deneyimlemeden aktarmak çok zor...

paslıçivi
24-05-2009, 11:20
[Mü'min] Senin naklettiğin görüşte “safbilinç”, İnsan'ın özü/natürü diye işaret edilen şeye Freud “ES” diyor. Bununla İnsan'ın toprağa bakan, eleştiriye kapalı yönünü, doyumsuz hazlarımızı, tatmin olmayan ihtiyaçlarımızı, yeme-içme ve üreme dürtülerimizi işaret ediyor. En ilkel yanımızı, alt bilincimizi. Freud'a göre “ES”in hakimiyetinde olan birey İnsan olamaz, zira güdülerini makul sınırlara çeken, olması gereken yerde frenleyen Vicdan'a malik değildir. Senin çatlatıldığından söz ettiğin, bununla düpedüz “yok edilmeli” demek istenen “EGO”, Freud'a göre “ICH”, dış dünya ile “ES” arasında frenleme mekanizması, denge unsurudur. “ICH” dış dünya'da nesnel uyumluluğu kontrol eden birimdir. Şimdi burada yapılan felsefi sahtekarlığı müşahade edebiliyor musun?

insan denen canlıyı çözmek henüz kısmet olmamıştır.. zaman içerisinde çok değişik psikoljik felsefi açılımlar yapılmıştır.. freud bu konuda oldukça ilerlemiş bazı şeylerin temel taşlarını oluşturmuştur ama insan hakkında son söz söylenip son nokta konmamıştır..

safbilinç/özbenlik/id/es/merkez/çekirdek/nüve/anda yaşamak dediğim olay içimizdeki vahşi hayvandır zaten.. temel/primer ihtiyaçları olan beslenme/barınma/üreme(cinsellik) e ulaşmak için hiç beklemez, ertelemez, hemen ulaşmaya çalışır.. bunlara ulaşmaya çalışırken karşılaştığı engellerle kıyasıya mücadele eder ve onlarla savaşıp istediğini almaya çalışır..

ego/ich/sahtebenlik/çeper/zihin/zamanda yaşamak bir toplum içinde yaşamak zorunda kalan insanın sonradan geliştirdiği bir mekanızmadır.. diğer insanlarla uyum içinde yaşamak, dışlanmamak için bu mekanızmasının geliştirilmesi kaçınılmazdır.. bu mekanızmayı geliştirememiş aksi şekilde davranan; hırsızlar, katiller, tecavüzcüler toplum tarafından dışlanıp gerekli cezaya çarptrırlırlar..

benzer şekilde henüz ego gelişmemiş küçük bir çocuk da aynıdır.. onu yaşamda tutan primer ihtiyaçlarını arzularını bekletemez, hemen ulaşmak ister, bunu için de herşeyi yapar.. acıktığında, tuvaleti geldiğinde, canı bir şeyi arzuladığında, korktuğunda, sevindiğinde, öfkelendiğinde yer, zaman, dini kurallar, milli kavramlar, toplum kuralları gözetmeden özünden gelen tepkiyi tüm çıplaklığıyla verir..

ıd ve ego bir oluşumdur.. bu oluşumu yönetmek için bir yöneticiye, karar organına gerek vardır..

bu karar organı ben/benlik dir.

merkezdeki özbenlik.. çeperdeki sahtebenliktir...

ego/sahtebenlik sonradan ortaya çıkan bir benliktir ve çok kurnazdır.. varolabilmek, iktidarı elden bırakmamak, gerçekbenin(imparator) ortaya çıkmaması için sana binlerce oyun oynar ve egonun savunma mekanızmaları dediğimiz kavramları geliştirmiştir.. sen gerçek bende değil, toplumun sana verdiği öğretilerde(din, milliyet, ahlak toplum kuralları vs..) yani sahtebenlikte yaşayan derin uykudaki bir insansındır..

sen; egoda yaşadığından, bir özbenliğin olduğundan ve savunma mekanızmalarının sana oynadığı oyunlardan bihaber bir yaşam sürer gidersin..

öze inmek hayvan gibi davranamk değildir.. gerçek imparatorun sahneye çıkmasıdır.. öze indiğinde varoluşun hediyesi mutlak mutluluk, zeka, sevgi, cesaret, algı sezgi kavramlarıyla tanışırsın.. bunlar senin bir insan olarak toplum içinde diğer insanlarla uyum içinde yaşamana yeter de artar bile.. artık egonun kölesi sahte bir yaşam değil özün egemenliğinde kendini bulmuş, bilmiş, tanımış bir insan olarak yaşarsın..

öze inmiş insan kendisiyle barışık ama toplumla hafif bir çatışma halindedir.. ama bu çatışma küçük bir çocuğun ailesi çevresiyle olan masum çatışmadan başka bir şey değildir..

paslıçivi
25-05-2009, 09:10
[Agnostik] Biz bencil İnsanlara “egoist” derken yanlış ifade kullanıyoruz desene!

[Mü'min] Evet, piskolojinin gerçekleri ve isimlendirmeleri açısından yanlış bir kullanım olduğu söylenebilir, sözünü ettiğinin.

egoizm; kelime anlamı olarak bencildir.. hep ben, sadece ben, hep bana, sadece bana olarak açıklayabiliriz.. yani egoda yaşayan anlamında değildir.. daha kolay anlaşılabilir olması açısından karşıtı tevazu, paylaşımcılık diyebiliriz..

yaşamda varolan tüm canlılar doğası gereği bencildir.. bir bitki bir hayvan da bencildir.. varolan ihtiyaçları için diğer canlıları önemsemez, hayatta kalabilmek için önce ben sahip olmalıyım der.. ihtiyacı olduğunda diğer canlıları öldürmek ve onun haklarına tecavüz etmek gerektiğinde kesinlikle çekinmez ve gerekeni yapar.

varoluşun esas teması canlılığın devamıdır.. bu yüzden tüm canlılardaki genler bencildir.. varoluş canlılara yaşamda kal ve üre emrini vermiştir.. bencilliğin verdiği duyguyla sen yaşamda kal ve senin soyun devam etsin olarak ortaya çıkar bu durum.. yani bir canlı için kendi yaşamı ve kendi soyunun devamı öncedir her zaman.. tüm canlılarda varolan mücadele ve savaş bunun üzerinedir..

süperego; egoizmin ilacı, antitodur, dengeleyicisidir.. kelime anlamı olarak vicdandır.. ama tamamen egoizmi yoketmez sadece yumuşatır, azaltır.. süperegosu gelişmiş kişiler tevazu sahibi, paylaşımcı kişilerdir..

canlılığın devamı üzerine kurulmuş varoluş gereği hayvanlar bir tek eşi ve yavrusu gereği bencillikten uzaklaşabilir, paylaşımcı olur.. ebeveyn bir hayvan öncelikle yavrusu için daha sonra eşi için yaşamını tehlikeye atıp, besinini paylaşabilir.. değişik hayvan türlerinde farklı bencillikler olmakla beraber asıl tema budur..

insan denen canlıda da bencilliğin en aza indirgendiği nokta yine canlılığın devamıdır.. ebeveyn bir insan yavrusu için bencilliğini minimuma indirmek zorundadır.. bebeğini korumak, kollamak, beslemek, büyütmek, yaşamda kalmasına yardım edip kendi ihtiyaçlarını ikincil hale getirmek zorundadır.. hatta onu evlendirip yeni bir canlı(torun) ortaya çıkması için teşvik eder.. aksi takdirde süperego kişinin mutlu olmasına izin vermez..

insanda bencillik olmazsa olmazlardandır.. çünkü yaşamda kalması ve soyunun devamı bu bencilliğine bağlıdır.. varoluş bunu genetik olarak tüm canlılara kodlamıştır..

bencillik özbenlikte maximum seviyededir.. yalancıbenlikte(ego) sosyal varlık olmanın gereği biraz törpülenmiştir ya da gizlenmek zorundadır.. kişi ister özbenliğe ister egoya yakın yaşasın burda en önemlisi süperegonun gelişmişlik halidir.. süperego güçlendikçe bencillik azalır, zayıfladıkça artar..

özüne inmiş ya da yakın yaşayan insanlarda varoluş gereği egoizm had safhadadır.. ama bu tevazu adı altında gizlenerek inceden çok güçlü bir bencillik yaşanmak zorundadır.. aksi takdirde kişi yaşadığı toplumdan dışlanır ve bencilliğini yaşamasına izin verilmez.. peygamberler, ermişler, peşinden insanları sürükleyen mistik kişilikler bunlara çok güzel örneklerdir..

ünlü mistik mevlanadan bir inci..

eğer hiss-i hayvani cihan sultanını görseydi ,sığır ve eşeklerde Allah-ı Tealayı görebilirdi..

kendisi görmüş ya.. göremeyen insanlara yaptığı benzetmeye bakın.. bu mistik bir de tevazu sahibi olun der.. işte egoizm böyle bir şeydir.. tevazu zırhının altından bencilliğin en babası yaşanır beslenir..

peygamberler olayına hiç girmiyorum.. biliyorsunuz zaten..

paslıçivi
25-05-2009, 09:43
[Agnostik] Bu söylenenlerden hareketle düşünüyorum da, doğumu sonrası hiçbir eğitim ve öğretime tabi tutulmamış, dolayısıyla zihnine çeşitli imajlar giydirilmemiş bir İnsan, bu dünyada nasıl bir yaşam sürerdi. Dinler yok, felsefe ve izmler yok. Başka bir İnsan da yok. Nasıl olurdu acaba?

dedi...

[Mü'min] İnsan eskilerin tabiri ile “medeniyyün bi't-tab”dır; yani tabiatı itibariyle sosyal bir varlıktır. Yeryüzünde söylediğine benzer tecrübeyi yaşayan bir beşer olmuşmudur, oldu ise bu nakledilmiş midir bilgim yok. Ancak sana teorik/felsefi bir çalışmadan söz edebilirim.

böyle bir vaka yaşanmıştır.. küçük bir çocukken ormanda kaybolup hayvanlarla beraber yaşamını devam ettiren 15-16 yaşlarında bir çocuk bulunmuştur.. bulunduğunda tamamen ilkel bir hayvan gibi davranmaktadır ve eğitme çalışmalarına dayanamayıp ölmüştür..

haybin yaksan da çocukları etkilemek için güzel bir masal..

ama sadece embesil çocukları..

mep
27-05-2009, 08:25
Sn. Hakadoğan
Sitemizin c/p Konusundaki uygulamalarını biliyor,bilerek buna devam ediyorsunuz.

paslıçivi
27-05-2009, 08:41
Ama gerçeği aramada anamı babamı dinlemem, biliyorsun.

gerçeği aramada sadece anamı babamı değil tüm dünyayı dinlemem.. dinlemem derken kulaklarımı tıkarım demiyorum, anamı babamı da duyarım tüm dünyayı da..

ama görüyorumki anam babam da dahil tüm dünya bir inanç kıskacında.. sorgulama bitmiş, hele teistlerde hiç başlamamış bile.. doğduğunda önüne koyulanı yiyerek yaşadığını zannedip yaşamlarını bitiriyorlar..

nonteistlerde bir yerde teslim olmak zorunda kalmışlar.. çünkü bilinçlerini artıracak hareketi yapmadıkları için bir noktada tatmini yakalayıp stop demişlerdir..

bilinmeyeni bildiğini zannetmek insanda varolan bilinci o noktada kapatmak demektir.. ateiste deiste panteiste sorarım; bildiğini zannettiğin şeyi yani inancını sınayabiliyor musun, doğrulamasını yanlışlamasını yapabiliyor musun, deneyimleyebiliyor musun.. cevap çok net.. hayır.. ozaman bilmediğini bildiğini zannediyorsun yani inanıyorsun..

inanmak derin bir uyku halidir.. ben yıllarca yeterince uyudum değişik kademelerde.. ama şimdi tam bir uyanıklığı yaşıyorum.. tüm dünya insanlığına baktığımde insan beynini niçin çok küçük bir kısmını kullanmak zorunda kaldığını şimdi çok net görebiliyorum.. insan denen canlı sanıldığından çok daha zeki ve potansiyel.. ama henüz zihin denen hastalıktan kurtulmayı bilmiyor, farkında değil.. bu farkındalık gün gelecek bir şekilde öğrenilecek ve yayılacak.. insanın evriminin gelişimin sonu yok.. daha 100 yıl önce insanın yaşadığı şartlara bir de şimdiye bakın.. insanlık tarihinin eskiliği gözönüne alındığında çok kısa zamanda geometrik gelişmeyi çok net görebilirsiniz.. ve bu gelişmeyi sağlamada mihenk noktalarını oluşturanlar sadece çok şey bilenler değil algı sezgi dünyasında yaşayan insanlar olmuşlardır.. herkesin kafasına elma düşer ya da herkes hamamda tası yüzdürür ama o anda yakalanması gerekeni zamanda yaşayanlar değil anda yaşayanlar yakalayabilir..

paslıçivi
27-05-2009, 09:08
“İnsan zihninin dış dünya ile ilişkilerinde, gerçeği aramada bize kazık atabilme ihtimali” oluştursun isterim. Ne dersin, gerçekte böyle bir ihtimal var mı?

dedi...

[Psikolog] Böyle isimlendirmek ne derece doğru bilemiyorum, ancak zihnimiz bize bazen oyunlar oynayabilir.

zihin derken aynı şeyden bahsediyorsak zihin bazen değil herzaman bize kazık atıp oyun oynar..

safbilinç olarak geldiğimiz dünyada sonradan safbilincimiz üzerine eklenen katmanların tümüne zihin diyorum..

insanı bir küreye benzetirsek kürenin mekezi/çekirdeği safbilincimiz/özbenliğimizdir.. daha sonra bu çekirdeğin üstüne yaşadığın aile/toplum katman katman bir şeylerle örter.. bunların içinde inanç, milliyet, toplum ahlak kuralları, bir insan nasıl olmalı vs.gibi binlerce öğreti içerir..

ama bu öğretiler dünyaya gözünü açtığın zaman ve coğrafyaya göre çok farklılıklar gösterir.. sen kendini bilecek yaşa geldiğinde gerçek benliğin dediğim bu çekirdek artık çok derinlerde kalmıştır.. sen artık safbilinç/kürenin merkezi değil üzeri katman katman zırhlarla örtülmüş büyük bir küre olursun..

ve bu kürenin merkezi olduğu gibi bir de dış yüzeyi yani çeperi vardır.. sen artık bu çeperde yaşıyorsun ve bu küreyi yönetmek için karar verici bir organa ihtiyaç var işte bu sahte ikincil benliktir.. sen kendini artık bu çeperdeki ben zannediyorsun.. bu çeperdeki ben çok kurnazdır ve bir çok savunma mekanızması vardır..

işte bu çekirdekten çepere kadar olan katmanların tümü zihindir ve bu zihnin patronu sahtebenliğindir.. sahtebenlik sana herzaman kazık atıp oyun oynar..

paslıçivi
27-05-2009, 10:21
Ancak bu durum, adeta boş bir databank olan İnsan zihninin doğru bilgi ile doldurulması için, onun mutlaka boş bulunması gerektiği düşüncesine bizi götürürse yanılırız.

Anladığım kadarıyla sizin “öze dönmek”ten kastınız, İnsan zihninin katettiği gelişim aşamalarını ki, bunlar aynı zamanda sağlıklı öğrenme biçimlerini de kapsar, öğrenmeyi de öğreniriz, bütün bunları yok edip, adeta bandı geriye sarıp, bir çocuk olmak. Bu bir yetişkin için psikotik ve nevrotik sonuçlara sebebiyet verebilir, olayın bu yönüne şimdilik temas etmeden sizi daha iyi anlamak anlamak için soruyorum, çocukluk evresine dönen İnsan tekrar bu mekanizmaları geliştirmeyecek mi?


bandı geri sarıp hiçbir şey yoketmiyoruz.. tüm öğrendiklerimiz yerli yerinde duruyor.. inançlar, milliyet, ahlak, toplumsal kurallar vs.. ne kadar katman varsa hepsi kalıyor.. sadece yönetici patron değişiyor.. çeperdeki sahtebenliği parçalayıp, iktidarına son verip mekezdeki özbenliğe gerçek imparatora ulaşıyoruz..

artık binlerce yıldır öğrendiklerimiz ve bize eklenen katmanların oluşturduğu zihnin ve sahtebenliğin kölesi değiliz.. artık imparator(özbenlik) sahnede ve iktidarı ele geçiriyor.. zihin denen katman atılmıyor ve yan tarafta ihiyacımız olduğunda istersek onu kullanıyoruz.. yani zihnin kölesi değil efendisi oluyoruz..

diğer bir anlatımla kürenin çeperinden merkeze bir yolculuk başlatıyoruz, meditasyon/tasavvuf denen olay.. yolculuk yaparken katmanların arasından geçip arzın merkezine ulaşmaya çalışıyoruz.. bu yolculuk oldukça çetrefellidir, kolay bir şey değildir.. tam çekirdeğe/özbenliğe ulaşıp onu derinlerde çekip küreyi ters yüz yapıyoruz.. artık özbenlik imparator ve tek yönetici..

bu yolda balatayı sıyıranlar çoktur.. çünkü sahte benlik parçalanmaya başalr ve savunma mekanızmaları yetersiz kaldığı için kişi büyük bir kaos yaşar..

burda en onemli katman teizm düzeyindeki inancımızdır.. bu katman genellikle geçilemez.. merkezin/özbenliğin hemen üzerindeki en kalın en dirençli katmandır..

nonteist inanca sahip olanlar o yüzden teist inanca göre oldukça şanslıdırlar.. meditasyon yaparlarsa özüne kadar inme şansları vardır.. merkezde safbilinç vardır, çepere doğru gittikçe bilinç minimum seviyeye iner.. bir teist tam çeperde yaşar..

insanlar öze inme yolunda en kalın tabaka olan inanç tabakasını geçemediği için oraya geldiğinde bilinç oldukça yükselir ve kişi inancını çok daha yoğun yaşar.. mevlana yunus vs.. mevlananın gördüğü allahü teala islam tabakasını geçemediği için ulaştığı bilinç düzeyidir ve bu tabakadan daha ileri gidemediği için özüne indiğini zanneder.. bir budist zen yoluyla Budhaya ulaşır, hristiyan isaya, musevi musanın tanrısına ulaşır..

peygamber ya da mistik dediğimiz bir dinin akımın kurucuları tam özüne inmiş insanlardır.. bir muhammed, isa, budha vs.. özde bir inanç yoktur sadece kişi safbilinç haline geldiği için tüm enerjisi tek noktada yoğunlaşmıştır artık..oldukça etkileyici bir insan haline gelirler.. etkisinde kaldığı dinlerin öğretilerin eşliğinde kendi dinini kurar.. batının mistikleri cennet cehennemi doğunun mistikleri reenkarnasyonu baz alarak dinlerini akımlarını oluştururlar..

çünkü zamanında batıda gelir dengesi çok bozuktu ve insanlara bu yaşamda yaşayamadıkları cennette yaşatılacaktı ve onlara bu azabı yaşatanlar de cehennemde cezasını bulacaktı..

doğu çok daha zengin gelir dağılımı dengeliydi.. böyle bir yaşam süren mistikler sonsuz yaşamı yarattılar..

batı artık fakir değil ve cennet cehhennem insanları tatmin etmiyor.. bu yüzden ateizme ve doğu dinlerine ilgi hergeçen gün artıyor..

paslıçivi
27-05-2009, 10:33
[Psikolog] Kişisel formasyonunuzu öğrenebilir miyim?

Bu soruya canı sıkıldı...


hakdoğanım burası çok güzel.. ama yoruldum ve işlerim var..

çalakalem geçiştirmek istemiyorum..

psikolog arkadaşına sor bakalım.. hayatında hiç lacivert kızıl hüzmeleri görecek düzeyde yoğun trans halinde meditasyon deneyimlemesi olmuş mu..

olmadığı kesin.. çünkü sorduğu sorudan bu durum bariz bir şekilde sırıtıyor..:bored:

OQONUC
27-05-2009, 18:31
çünkü zamanında batıda gelir dengesi çok bozuktu ve insanlara bu yaşamda yaşayamadıkları cennette yaşatılacaktı ve onlara bu azabı yaşatanlar de cehennemde cezasını bulacaktı..

doğu çok daha zengin gelir dağılımı dengeliydi.. böyle bir yaşam süren mistikler sonsuz yaşamı yarattılar..

batı artık fakir değil ve cennet cehhennem insanları tatmin etmiyor.. bu yüzden ateizme ve doğu dinlerine ilgi hergeçen gün artıyor..
__________________

Sayın paslıçivi

İlk pasajda Batı'da çıkan bir peygamber yok bu tamamen doğunun kültüdür diye eleştirilen DİN olgusuna karşı bir tavır sergilemişsiniz. Çok güzel bir gelişme bence.

Buna bağlı olarak diğer pasajlarınızda ise çalişki var. Sanıırm aceleyle söylemek istediklerinizi net ifade edemediniz. Tekrar gözden geçirmenizi öneirirm.

Zira; bu iş senginlik ile doğru orantılı ise şimdi doğunun ateist batının dindar olması gerekirdi.
Hımmm , bakın bu olabilir de... İlginç... O zaman şu zaman dilimi için çelişki diyelim mana karışmasın.

Selamlar

paslıçivi
28-05-2009, 06:11
Sn. Hakadoğan
Sitemizin c/p Konusundaki uygulamalarını biliyor,bilerek buna devam ediyorsunuz.

Sitemizin c/p Konusundaki uygulamalarını biliyor,bilerek buna devam ediyorsunuz.
............

Çok ilginç. C/p yi ispat etmenizi talep ediyorum.
Eğer C/p değilse de kendi yazınızı bu tür itham yazılarının ait olduğu yer olan çöplük formuna kaldrımanızı...

sevgili mepin uyarısı çok yerindedir..

hakdoğanın yazılarının büyük bir kısmı benim yazılarımından alıntılardan oluşuyor ve gereksiz bir kalabalık oluşturuyor..

o kadar çok şey yazana kadar eleştirmek istediği ya da sormak istediklerini basitçe alıntı yaparak sorarsa işler kolaylaşır..

Hakdoğan kendisine sırnaşan biriyle(paslıçivi) muhattap olamayacak kadar büyük biri.. sen yoga falan mı yapıyorsun.. çünkü yoga bildiğim kadarıyla egoyu çok besler..

o yüzden hakdoğan benimle bu tarz konuşarak seviyesini düşürmez.. yoksa incileri dökülür..

ama hakdoğan ve ben bu sitede kaldığımız sürece hakdoğandaki değişimi izlemenizi öneririm.. bir kişi nasıl yontularak insan yapılır bunu göreceksiniz..

paslıçivi
28-05-2009, 06:44
çünkü zamanında batıda gelir dengesi çok bozuktu ve insanlara bu yaşamda yaşayamadıkları cennette yaşatılacaktı ve onlara bu azabı yaşatanlar de cehennemde cezasını bulacaktı..

doğu çok daha zengin gelir dağılımı dengeliydi.. böyle bir yaşam süren mistikler sonsuz yaşamı yarattılar..

batı artık fakir değil ve cennet cehhennem insanları tatmin etmiyor.. bu yüzden ateizme ve doğu dinlerine ilgi hergeçen gün artıyor..
__________________

Sayın paslıçivi

İlk pasajda Batı'da çıkan bir peygamber yok bu tamamen doğunun kültüdür diye eleştirilen DİN olgusuna karşı bir tavır sergilemişsiniz. Çok güzel bir gelişme bence.

Buna bağlı olarak diğer pasajlarınızda ise çalişki var. Sanıırm aceleyle söylemek istediklerinizi net ifade edemediniz. Tekrar gözden geçirmenizi öneirirm.

Zira; bu iş senginlik ile doğru orantılı ise şimdi doğunun ateist batının dindar olması gerekirdi.
Hımmm , bakın bu olabilir de... İlginç... O zaman şu zaman dilimi için çelişki diyelim mana karışmasın.

Selamlar

dinlerin felsefelerin ortaya çıkışı çok eskidir.. burda konuştuğumuz popüler dinlerden en tazesi islamdır, o da 1400 yıl gibi çok uzun bir geçmişe sahiptir..

o dönemlerde amerika kıtası henüz keşfedilmemişti.. burda batıyı ifade ederken avrupa ve afrika ve batı/orta asyayı kastediyorum.. doğu derken de uzak doğu asyayı..

insan zaman içerisinde teknoloji bilim sayesinde bir mistiğin peşinden binlerce yıl gidecek düzeyden çok uzaklaşmıştır.. binlerce yıl önce ortaya çıkan bir mistik iletişim çağında olmaması ve sadece yöresel etkileyici gücünü kullanarak dağın zirvesinden o ilk kartopuna ivmeyi verip devasa çığlar oluşturmayı başarmışlardır.. artık günümüzde dünya küçücük bir köy gibidir.. bu tür mistiklerin arkasından çok fazla insanın gitmesi imkansızdır..

olay tabii ki sadece zenginlik değil ama temel belirleyici faktörlerden biridir.. yöresel insanın gelenekleri, töreleri, yaşam bakış felsefeleri, metafizik olaylara yaklaşımı vs.. bir çok faktör etkendir..

bilinci yeterince evrimleşemeyen insanoğlu hala zihinde ve egosunun kölesi olarak yaşamaktadır.. o yüzden dinler/inançlar hala geçerliliğini korumaktadır ama sınıfsal farklılıklar ekonomi bilim, iletişim çağında olmamız gibi bir çok faktör yüzünden etkisi hergeçen azalacak ve insanlık uyanacaktır..

paslıçivi
28-05-2009, 07:21
[Psikolog] Kişisel formasyonunuzu öğrenebilir miyim?

Bu soruya canı sıkıldı...

[Bilmediğini Bilmeyen] Diplomamı yanımda getirmedim, pardon!



tanrı, varoluş, ölüm sonrası hakkında hiçbir inancı olmayan, varolan tüm yaşam haritalarını terkederek, okuyarak, meditasyon yaparak ve tüm bunları sentezleyerek ulaştığı çıkarımlarla kendi yaşam haritasını çizmeye çalışan biri sence hangi formasyonu arkasına alarak konuşur..

evet bir diplomam var ama onu sadece hayatımı idame ettirecek primer ihtiyaçlarımı(beslenme barınma vs.) karşılamak için kullanıyorum..

güç, servet, mevki, iktidar gibi ikincil ihtiyaçlar meditasyon sayesinde buharlaşıp gidiyor..

geriye bilincin açıklığı seviyesinde yaşamı evreni varoluşu sorgulamaktan alınan tatmin yani asıl insan olmanın gereği üçüncül ihtiyaç kalıyor..

ben artık bu evredeyim.. benim formasyonum bu..

senin psikolog arkadaşının karşısına 4-5 tane konusunda çok iyi psikiyatri profesörü getiricem.. ama bunlar aynı zamanda inançlı insanlar..

türk-müslüman
hintli-hindu
yahudi-musevi
japon-budist

bu dört bilimadamı freudçu görüş, ego, id, nevrotik psikotik hastalıklar vs.. konusunda son gelişmeleri takip ediyor olsunlar.. olası bir kongrede birçok konu hakkında hepsi hemfikirdir.. ortak noktada buluşurlar.. çünkü bilim evrenseldir.. sana göresi, bana göresi olmaz..

bu dört aklı başında bilimi takip eden, mürekkep yalamış,zeki bilgili profesörler kongrede verilen kahve molasında ayaküstü din/inanç konusuna girip konuşmaya başlıyorlar..

senin şu tiyatro sahnesindeki senaryo yazılarından bir tane de bu dört profesör için yazabilir misin.. sonra psikolog arkadaşın gidip sorsun bakalım sizin formasyonunuz nedir.. neye dayanarak konuşuyoruz...

inançlar; rüyamıdır yoksa gerçeklikmidir.. bunu size bu dört bilimadamının konuşması çok net verecektir..

uykunun derinliğini göreceksiniz.. bilimadamı seviyesindeki insanların bile dünyanın bilgisiyle yüklenip sadece hamallık yapan bir katırdan farklı olmadığını göreceksiniz..

sonra benim bahsettiğim farkındalık/aydınlanma/tam uyanıklık halinin ne olduğunu göreceksiniz..

bu senaryoyu yazmazsan kalbimi kırarsın bunu bilesin hakdoğanım..

sen bu senaryoyu yaz, psikolog arkadaşın da gidip sorsun.. sonra ben sazı elime alıp çalıp söylemeye başlıcam.. hiç şüphen olmasın..

devam edicem..

OQONUC
28-05-2009, 13:07
bilinci yeterince evrimleşemeyen insanoğlu hala zihinde ve egosunun kölesi olarak yaşamaktadır.. o yüzden dinler/inançlar hala geçerliliğini korumaktadır .............................

Çok doğru.. Dere geçilirken at değiştirilmezmiş. Tebrikler.

ama sınıfsal farklılıklar ekonomi bilim, iletişim çağında olmamız gibi bir çok faktör yüzünden etkisi hergeçen azalacak ve insanlık uyanacaktır..

Yaşadığımız zaman dilimindeki geçerli formasyonları bir kenara atarak geleceğin hayalinde ve hiç gelmeyecek olan bir ütopyanın peşinde teker teker avcılşarın eline düşmektense sizce de ortak bir amaca doğru var olan formellerin eteğinde mücade etmek daha evla değil midir?

Not:Ben çekiliyorum. Hakdoğan ile olan samimi dostluğunuza parazit oldum.Siz devam edin bence çok güzel gidiyor bu başlık. Ben kesin kayantırım çok durursam.
Şimdilik yaptığım kaynak için bile Özür dilerim.
Selamlar.

hakdogan
28-05-2009, 19:51
Güzel bir ilk bahar günü, randevusuna geç kalma korkusunun da verdiği hafif telaşla, seri adımlarla çıktı evinden. Verilen adreste bahsedilen çay bahçesini bulmuş ve içeriye girmişti, aradığı kişi hemen tam karşısında yer alan masada oturuyordu.

“Merhaba” dedi.

[Mü'min] Merhaba, hoş geldiniz.

[Agnostik] Hoşbulduk.

[Mü'min] Buyrun oturun lütfen. Demli bir çay söylemek için sizi bekiyordum, siz de çay arzu eder misiniz yoksa farklı bir tercihiniz mi olur?

[Agnostik] Çay alayım.

Çaylar söylenir, muhabbet başlar.

[Agnostik] Öncelikle görüşme talebimi geri çevirmediğiniz için teşekkür ederim.

[Mü'min] Rica ederim.

[Agnostik] Sakıncası yoksa başlayabilir miyim? Doğrusu vereceğiniz yanıtlara dair sabırsızlanıyorum.

[Mü'min] Elbette başlayabilirsiniz. Ancak öncelikle bir hususu yerli yerine koymamız gerekiyor.

[Agnostik] Hangi hususu?

[Mü'min] Sabırsızlıkla cevaplarını beklediğiniz/aradığınız sorularınızın tamamının cevaplarının bende olamayabileceği ancak sizde olmamasının imkansız olduğu hususu ?

[Agnostik] Anlamadım!

[Mü'min] Konuşmamızın ilerleyen safhalarında anlayabileceğinizi umuyorum.

[Agnostik] Bir saniye, sizi yanlış anlamadıysam samimiyetimden şüphe ediyorsunuz.

[Mü'min] Ne münsabet?

[Agnostik] Eğer sorularımın cevaplarını biliyorsam neden bir arayış içinde olayım ve sizinle görüşmek isteyeyim?

[Mü'min] Dikkat buyrun, ben sorularınızın cevaplarını biliyorsunuz demedim, soracağınız soruların cevapları sizde dedim.

[Agnosik] Yanıtlar bende ancak benim haberim yok!

[Mü'min] Sevdiğinizi ve aşina olduğunuzu umduğum bir kavramla açıklık getirmeye çalışayım : Farkındalık sorunu.

Kısa süren bir sessizliğin ardından...

[Agnostik] Aslında tam da bu yüzden, bu tavrınız sebebiyle sizinle görüşmek istedim. Nasıl bu kadar emin olabildiğinizi, bu özgüvenin kaynağını, “bütün cevaplar bende” iddiasının neye dayandığını anlamak için.

[Mü'min] Dikkat buyrun, size dair benim söylediğim “bütün cevaplarınız bende” demekten farklı, hatta ötesinde bir şey. Ben aradığınız cevapları nerede bulabileceğinizi bildiğim iddiasındayım.

[Agnostik] İçimde!

[Mü'min] Öz benliğiniz, enfüsünüz de.

[Agnostik] Ben bana dair söylediklerinizin de ötesinde, genelde sahip olduğunuz özgüveni, kesin inancınızı sorguluyorum. İsterseniz buradan başlayalım. Sizin özgüveniniz, emin oluşunuz özünüzde varolduğunu söylediğiniz cevaplara farkındalık sebebiyle mi ?

[Mü'min] Tam isabet. İç dünyamda müşahade ettiklerimle, dış dünyam arasındaki uyum ben de “yakin” dediğimiz hali oluşturuyor.

[Agnostik] Bu “yakin” ya da “farkındalık” durumu neden herkes de yok, örneğin ben de neden yok? Daha da genellersek, her farkındalık iddiası ile sizin farkındalık iddianız bir mi ? Örneğin bir Hıristiyan'da farkındalık yaşadığını söyleyecektir, bir Yahudi'de. Ama size göre onlar “farkında” değiller, onlara göre de siz. Öyle değil mi ?

[Mü'min] Soru “Neden herkes de 'yakin' yok?” Bu İnsanların sahip oldukları araçlarla, önce melekelerini keşfetme, sonra bunları kullanmada sergiledikleri başarı, bu kullanım sürecinde sebat etme azimleri/kararlılıkları, kısacası İnsanın kendisini tanıması durumu ile alakalıdır. Kimisi bu dünyadaki misyonunu yeme-içme-uyuma ve çiftleşmeden ibaret görüp, fezada boşluk işgal etmenin bunlar dışında başkaca bedeli olmadığını sanırken, kimisi de beyninin her kıvrımını kanatırcasına düşündükçe düşünüyor, sorguladıkça sorguluyor ve “buraya nasıl ve neden geldim, nereye gidiyorum”un cevabını arıyor. İkinci kategoride yer alan İnsanın cehdinin bir mükafatı olması doğal değil mi?

[Agnostik] Mükafat?

[Mü'min] Siz buna, “çalışmasının semeresi” diyebilirsiniz, ben de böyle ifade etmekte bir mahsur görmem. Ancak bu, elde edilenin bir mükafat olması durumunu değiştirmez.

[Agnostik] İyi ama, herkes söylediğiniz süreçlerden geçmiyor. Beyninin kıvrımlarını kanatmadan “İşittik ve itaat ettik” diyenler de var. Onlar nasıl “farkındalık” kazanmış oluyor? Ya da “yakin” dediğiniz hali? Yine kimisi neden dünyayı yeme-içme ve üreme arenasından ibaret sayarken, kimisi bunun ötesinde anlamlar yüklüyor? Bu iki gurubu birbirinden farklı noktalara savuran şey nedir? Ayrıca diğer inanç sistemlerine inananlarla örneğin siz Müslüman arasında varolan çelişki durumunu nasıl açıklayacaksınız? Bütün bunlar “hangi farkındalık, gerçek farkındalık?” sorusunu gündeme getirmiyor mu?

[Mü'min] Son kısma geleceğim, önce taşları yerli yerine oturtalım. Hatırlarsanız az önce İnsanların sahip oldukları melekelerden, bunları keşfetme, sonra kullanma cehdlerinden ve bunları yaparken sergiledikleri azim ve sebatları bakımından birbirlerinden ayrıldıklarından söz etmiştim.

[Agnostik] Evet.



[Mü'min] Öncesinde “sahip oldukları araçlarla” diyerek.

[Agnostik] Araçlar?

[Mü'min] Evet, araçlar. İnsanoğlu'nun kendini ve melekelerini tanıma/keşfetme süreçlerinde sahip olduğu anlam haritalarından söz ediyorum. Esasen İnsanları birbirinden ayıran temel faktör budur, doğru haritaya malik olan doğru okumalar yapmakta, doğru okumalar yapan kendini doğru tanımakta, kendini doğru tanıyan da yere sağlam basmaktadır.

[Agnostik] Diğer İnanırlar?

[Mü'min] Şimdi o kısımdayız. Yeryüzünde Müslümanlarla aynı İnanç umdelerine %100 bağlı olmayan ve fakat kendilerine burada konuştuğumuz anlamda “farkındalık” izafe edenler bulunuyor olması, ne Müslümanların farkındalığına gölge düşürür, nede söz konusu inanırların kendi içlerinde, hatta sizin durumunuzda olanlarla aralarında farkındalık bakımından derece farkları bulunduğu gerçeğini perdeler.

[Agnostik] Derece farkı derken?

[Mü'min] Örneğin bir Hıristiyan'ın burada sözünü ettiğimiz anlamda, kendini tanımada, eşya ve hadiseleri yorumlama/tahlil etmede, kısacası doğru okuma yapmda ve bu okumanın onun iç ve dış dünyası ile uyumunda bulunduğu nokta ile sizin ki farklıdır.

[Agnostik] Yani bu okuma işinde Hıristiyan benden daha mı başarılı, ya da daha mı “farkında” oluyor?

[Mü'min] Nazarınıza vermeye çalıştığım şey, seviye/level farklarının bulunmasının, katedilen mesafeleri sıfıra indirgemeyi gerektirmeyeceği. Benim açımdan bir gayr-ı müslim afak-enfüs dengesini sıhhatli kuramamış birisidir, ancak istinat ettiği hiçbir nokta yoktur da demiyorum.

[Agnostik] Yani sizin kadar olmasa da “farkında”.

Dedi ve tebessüm etti...

[Mü'min] Malikiyeti var, tam nasipsiz değil. Her şeyden evvel “sahipsiz” olmadığına müdrik.

[Agnostik] Peki ya ben? Bir agnostik bu anlamda sizin zihin dünyanızda nereye oturuyor?

[Mü'min] Doğrusu cevabından hoşlanmayacağınız bir sual sordunuz, üstelik en başta söylediğim gibi “farkında” olmasanız da cevabını bildiğiniz bir sual bu.

[Agnostik] Hoşlanmayacağımı düşündüğünüz yanıtı merakla bekliyorum.

[Mü'min] Kendi durumunuzu az önce siz “olamamak” hali ile açıkladınız. Kainata dair bir Müslümanın tereddüt etmediği düşünceler hakkında “o kadar emin olamıyorum” demek istediniz. Esasen sizin bu hal üzre olmanız değil, bundan müzdarip olmanız dikkat çekici!

[Agnostik] Neresi dikkat çekici?

[Mü'min] Kendinizi “agnostik” olarak tanımlıyorsunuz, öyle değil mi?

[Agnostik] Evet.

[Mü'min] O halde emin olamayışınızın dikkat çekici bulunmasına “neresi dikkat çekici?” karşılığını vermeniz daha da dikkat çekici.


Dedi ve tebessüm etti...

[Mü'min] İster bir süreç sonunda, ister sorgulamanızın en başında olsun, varsayımınız “bilinemezlik” olduktan sonra “mütmain” olmayı beklemeniz, sizin cephenizden bakıldığında tuhaf olarak görülmeli. Ben ise buradan bunu “dikkat çekici” olarak yaftalıyorum. Zira bu itminan arayışı, tatmin olmayı her daim bekleyen ve bu gerçekleşene kadar da bekleyecek olan bir melekenize gönderme yapıyor ve o meleke de diğerleri gibi, cevabın esasen enfüsünüzde olduğuna işaret ediyor.

[Agnostik] Biraz açar mısınız?

[Mü'min] “Sizin inandığınız kesinlikte ben neden inanamıyorum?” diyorsunuz, ben de diyorum ki bırakın İnanmayı, siz kesin olarak inkar ettiğinizi dahi kendinize itiraf edemiyorsunuz. Zira yola “ben var da diyemem, yok da” diyerek çıkıyorsunuz, ya da yolunuz “ben var da diyemem, yok da” durağında nihayetleniyor. İnkarında dahi septik olma iddiasındaki bir İnsanın, bir Mü'min'in “yakin” halini tam olarak kavraması da talep etmesi de mümkün değildir, zira o zaten bu noktada ehliyetli olmadığını iddia etmekte, kendini buna inandırmaktadır.

[Agnostik] Agnostiklerin, İnsan aklına sınırsız bilme yetisi atfetmemelerinin bir Müslümanı rahatsız ettiğini ilk kez görüyorum. Oysa benzer bir düşünce İslam'da da yer alıyor. Yanlılıyor muyum ?

[Mü'min] İki noktada yanılıyorsunuz. Birincisi, agnostizmin İnsan aklına sınırsız bilme yetisi atfetmemesinden rahatsız olmam söz konusu olmaz, zira olmayan bir şey beni rahatsız etmez. İkincisi İnsan aklının bilme yetisinin bir sınırı olduğunun söylenmesi de beni rahatsız etmez, zira buna bende inanıyorum.

[Agnostik] Burada duralım. Agnostizmin aklın bilme yetisini sınırlı kabul ettiğini neye dayanarak reddediyorsunuz?

[Mü'min] Nihai varış noktasına bakarak. Bana söyler misiniz, “var da diyemem, yok da” dedikten sonra varılan son durak neresidir? Aklınıza bir saha tayin ettiğinizi ve “bunun dışında sana hüküm ferma olma alanı yok” dediğinizi iddia edip, sonra o saha dışında kalan alana dair, sizinle aynı ontolojik düzlemde yer alan İnsanoğlu'nun en nadide bireylerinin “ötelerden getirdim” dediği haberleri, bu noktada ehliyeti olmadığını itiraf ettiğiniz akla müracatla reddettiğinizi gördükten sonra, sizin “aklın Yaratıcı ve ölüm sonrasına dair söz söylemeye mecali yoktur” tespitinizde samimiyet görmemiz mümkün değildir?

[Agnostik] Farklı şeylerden bahsediyoruz diye düşünüyorum.

[Mü'min] Ne gibi?

[Agnostik] Peygamberlerin getirdiklerinin “ötelerden” olduğuna dair iddia kendilerine ait. Bize göre ise getirdikleri akıllarının ürünü.

[Mü'min] Bu sizi korumaktan çok uzak bir kamuflaj. Söyler misiniz, Peygamberlerin “ötelerden” getirdikleri haberlerin “ötelerden” olmadığını nasıl tespit edebiliyorsunuz?

Kısa bir tereddütten sonra...

[Agnostik] Akılla.

Dedi...

[Mü'min] Gelen mesajın “ötelerden olmadığını” tayin edebilen akıl, tersini tayine de memur olabilir mi?

[Agnostik] Teorik olarak evet.

[Mü'min] Peki nerede kaldı akla çektiğinizi iddia ettiğiniz sınır çizgisi?

[Agnostik] Bakın, bu durumda Tanrının bilenemez oluşu devam etmektedir. Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz diyoruz sadece.

[Mü'min] Siz neye kıyasla “Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz” diyorsunuz? Bu hüküm cümlesi ile bir Tanrı/İlah tasavvurunuzun mevcut olduğunu itiraf etmiş olmuyor musunuz? Oluyorsunuz. Zira bir mükayese üzerinden, sahip olduğunuz İlah tasavvuruyla kıyas etmek neticesi "olamaz" diyorsunuz. Peki nerede kaldı bilinemezlik? Bir ateistle sizi ayıran hüzünlü sınır çizgisine geldik. Ateist İnkarını ve dolayısı ile sorumluluğunu üstlenirken, bir agnostik, varış noktası itibariyle neredeyse yan yana durduğu Ateistin aksine, bunu da yapamamakta, önce kendine, sonra bütün cihana yalan söylemektedir.

Duydukları karşısında sarsıldığını belli etmek istemeden

[Agnostik] Neden?


Diye sordu...

[Mü'min] Çünkü yaptığınız şeyi reddetip kabullenmeyen, tepki veren melekeleriniz, iç mekanizmalarınız hala faaliyette ve siz onlara, yani kendinize karşı geliştirdiğiniz argümanlara fiili davranışlarınızla isyan ettiniz, kendinizle çeliştiniz. Derinlerden ızdırap yüklü “reddedişler”i bastırma güdüsü ile hareket ediyorsunuz, ancak itminan arayışınız da hala sürüyor. Zira korkuyorsunuz. En başta cevabından hoşlanmayacağınız bir sual sordunuz demiştim, üzgünüm. Mesele korkmanız, korkaklığınız.


Bir süre sessizlik...

[Mü'min] Çayları tazeleyelim mi?

[Agnostik] Hayır, teşekkür ederim. Müsadenizi isteyeceğim. Anlattıklarınız üzerinde düşünmem gerekiyor.

[Mü'min] Müsaade sizin.

[Agnostik] Tekrar görüşebilir miyiz?

[Mü'min] Tabi ki, ne zaman isterseniz.

[Agnostik] Sizi arayacağım, o vakte kadar kendinize iyi bakın. Her şey için teşekkür ederim.

[Mü'min] Rica ederim. Siz de kendinize iyi bakın, görüşmek dileği ile.


Tokalaşıp çay bahçesinden ayrıldı. Omuzlarındaki yükün, kafasındaki soruların, bu randevu öncesine nazaran artıp ağırlaştığı hissi ile ve boşluğa bakan gözlerinde garip bir hüzünle, hızla evine doğru yol aldı...

hakdogan
28-05-2009, 19:55
Koltuğunun altında kitapları ve not defteri ile çay bahçesinin kapısından içeri girdi, muhatabı onu yine aynı masada aynı eda ile bekliyordu...

[Agnostik] Merhaba.

[Mü'min] Merhaba, hoşgeldiniz. Buyrun oturun lütfen.

[Agnostik] Hoşbulduk. Önce sizin için mahsuru yoksa, sizli-bizli konuşmanın çok da hoşuma gitmediğini belirtmek istiyorum. Bana “sen” diye hitap edebilirsiniz. Sizin için mahsuru yoksa ben de “siz” yerine “sen” diye hitap etmeyi tercih ederim.

[Mü'min] Benim için hiçbir mahsuru yok.

[Agnostik] Güzel, o halde çayları söyleyerek başlamak istiyorum.

[Mü'min] Sen misafirim sayılırsın, çayları ben söylerim.

Gülümsedi ve

[Agnostik] Tamam öyle olsun.


dedi...

[Agnostik] İzninle geçen buluşmamızın finaline dönmek istiyorum.

[Mü'min] Tabi ki, buyur.

[Agnostik] Bana “korkak” dedin, “korkaklık” ithamında bulundun. Doğrusu bunun üzerinde çok düşündüm ve..

Mü'min eliyle mola işareti yaptı ve

[Mü'min] Özür dilerim, araya girmeliyim. Siz, pardon sen...

Karşılıklı gülüşmeler

[Mü'min] Sen “Peki ya ben? Bir agnostik hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorarak, şahsını nazara verdin. Dolayısı ile cevap, görünürde seni işaret etti, sana dönük oldu. Ancak söylenenler sana özel değildi. Ben, sorunun da içeriğinde yer alan Agnostik algıya dönük topyekün hüküm ve değerlendirmemi paylaştım seninle.

[Agnostik] Bunun farkındayım, müsadenle devam etmek istiyorum.

[Mü'min] Tabi ki, dinliyorum.

[Agnostik] Dediğim gibi, “korkaklık” ithamın üzerinde düşündüm. Yani ben özelde kendim için, genel olarak da bir agnostik adına “kendisine izah edemediği yönler olduğunda 'bilinemezlik' perdesi arkasına saklanan bir korkak” olma durumu var mıdır yokmudur sorusunun yanıtını aradım.

[Mü'min] Nasıl bir neticeye vardın?

[Agnostik] Neticeye varmak adına yardımına ihtiyacım var.

[Mü'min] Nasıl bir yardım?

[Agnostik] “Senin zorunlu gördüğün şey, gerçekten zorunlu mu?” meselesinde, konuyu biraz daha açmanı istiyorum. Şöyle ki; sözünü ettiğin Tanrı/İlah tasavvuru meselesine “Gerçekten 'Tanrı tarifi/anlatımı' olduğunu iddia eden bir öğretiyi kritize etmek için, Tanrı/İlah tasavvuruna sahip olmam gerekir mi?” anlamında takıldım, konu üzerinde çok düşündüm fakat işin içinden çıkamadım.

[Mü'min] Çözümlemen hangi noktada tıkandı?

[Agnostik] Şöyle ki; ben eğer aklımın bir Tanrının varlığını algılama/sorgulama yetisi olmadığını gerçekten düşünüyorsam, senin işaret ettiğin Semavi Dinleri tebliğ eden Peygamberler ve öğretileri karşısında “red” pozisyonu dışında bir pozisyon alsam da, sözünü ettiğin türden bir eleştiriye muhatap olabilirim. Öyle değil mi?

[Mü'min] Tam olarak öyle değil.

[Agnostik] Tam olarak öyle değil mi? Peki tam olarak ne? Örneğin “kabul” desem de kendimle çelişmiş olmaz mıyım?

[Mü'min] “Ben, aklım ile bir Tanrı'nın var ya da yok olduğuna hükmedemem” görüşü bir Agnostik'e ait, dolayısı ile kişi “Tanrıya inanıyorum” dediği anda, evvel emirde zaten bu görüşten ayrılmış, bunun yanlışlığına müdrik olmuş ve yaptığı tercihe göre hayatı okumada yeni bir pozisyon almış olmakta. “İnandım” diyerek bunu açıkça ortaya koymakta. Ancak, sen eğer, “Red dışında kalan bir pozisyon” diyerek, tamamen İman etmediğin, teslimiyet göstermediğin, bazı şüpheler taşıdığın ve fakat tamamen de “red” halinde olmadığın duruma işaret ediyorsan, yani İman ile red arası bir konumu kast ediyorsan o vakit burada “Peygamberlerin öğretileri karşısında, aldığın red dışında kalan söz konusu pozisyona seni götüren başat amil nedir?” sorusu, seni o pozisyona götürenin ne olduğunu anlaman adına gündeme gelir.

[Agnostik] Önce inanma durumunu ele alalım. İnanıyor olsaydım, senin tabirinle evvel emirde “var da yok da diyemem” noktasından ayrılmış olurdum. Peki beni bu noktaya ne götürmüş olurdu, sahip olduğumu iddia ettiğin bir Tanrı imajı mı?

[Mü'min] İnanma pozisyonunda da “seni iman etme noktasına getiren şey nedir?” sorusuna muhatap olacak ve o vakit de bir cevap verecektir. Bu ister “Akıl” olsun, ister “Vicdan/sezi vb” sonuç değişmeyecekti. Evet, “seni bu İnanmaya götüren sebep, sahip olduğun İlah tasavvuru” diyecektim. Zira sen, muhatap olduğun anlatımın/öğretinin anlattığı İlah ile, sende mevcut tasavvuru mükayese etmiş ve gördüğün uyumdan hareketle “Rabbimi buldum” diyerek İman pozisyonuna gelmiştin.

Not defterini açtı, yazmaya başladı...

[Agnostik] “Red” ve “İman” dışında kalan pozisyon için de benzer şeyler söyleyeceksin.

[Mü'min] Evet. Söylediğim gibi, “İnandım” dediğinde “ben Tanrı var da diyemem, yok da” noktasından ayrıldığını açıkça deklare etmiş olursun, bu noktaya seni, sendeki İlah tasavvuru ile İman ettiğin öğretide anlatılan İlah'ın benzerliği götürür. “Reddedmiyorum ama İman da etmedim” dediğin de ise, kamuflajlı da olsa, seni bu noktaya getirenin sendeki İlah tasavvuru ile reddedemediğin öğretide anlatılan İlah'ın benzerliği olduğunu ifade etmiş olursun. Bazı noktalarda henüz aklın ve vicdanın tam olarak tatmin olmamıştır, o sebeple henüz “İnandım” dememişsindir.

Tekrar not aldı...

[Agnostik] Bu değerlendirmeye göre, reddedebilmek için bile bir İlah imajına sahip olmalı İnsan. O halde sana göre bu İmaja sahip olmayan yok. Doğru mu anladım?

[Mü'min] Tam isabet. Muhtemelen bu soruyu kendine de defalarca sordun, adını koymasan da. “Gerçekten sahip olduğum bir İlah tasavvurum yok mu?” diye tekrar nazar et kendine, bakalım ne göreceksin.

[Agnostik] Bana gelmeden önce, ateistin durumunu ele alalım. Yaptığın genellemeye göre onda da bir Tanrı İmajı var olmalı.

[Mü'min] Olmayan beşer yok.

[Agnostik] Oda korkaklığından dolayı mı bunu kendine itiraf edemiyor?

[Mü'min] Ateistin inkarı da neticede korkaklık, sorumluluktan kaçmaktır, diğer inkar çeşitleri ile inkar edenler gibi. Fakat bu anlamda “korkaklık” ile, senin şahsında Agnostiklere izafe ederek bahsettiğim “korkaklık” tam olarak aynı hale işaret etmiyor. Ateist'i bu anlamda Agnostik'ten farklı bir konuma getiren husus, “yok” dediği için aklına Tanrı'yı bilme anlamında bir sınır çizmemesidir. Agnostikler “var da yok da diyemem” dedikleri halde, nihai noktada Ateistler gibi düşünüp, özellikle Semavi Dinler olarak anılanları kesin olarak reddederler. Dediğim gibi bu reddetme işlemi, “hakkında akıl yürütemem” dedikleri Aşkın/Müteal varlığa dair kendilerinde mevcut bulunan tasavvura kıyasla olmaktadır. Ama onlar bir tasavvura sahip olduklarını dahi İnkar etmekteler, İnkar ettiklerini de. Korkaklık hali tam bu noktada açığa çıkmakta.

Kısa süren sessizliğin ardından...

[Agnostik] Bu noktada anlattıklarından hareketle şu sonuca vardım : İnsan'ın Tanrı var demesi için de, yok demesi için de bir Tanrı imajına sahip olması lazım. Bu olmadan var da yok da diyemez.

[Mü'min] Doğru. Akıl sahibi İnsan için durum bu merkezdedir.

[Agnostik] Bu söylem...

Getirdiği kitaplardan birini eline aldı ve daha önceden işaretlediği sayfayı açarak okudu

[Agnostik] “Herşey zıddı ile kaimdir” söylemi ile örtüşüyor. Peki bu durumda Tanrı eşya konumuna indirgenmiş olmuyor mu? Tanrı'yı bilmek ya da reddetmek için bir imaja sahip olmak gerekiyorsa, bu imajı kavramak için de karşıt bir imaja sahip olmak gerekiyordur. Karşıtı olan ise maddedir. Yoksa sizin Tanrınız madde mi?

Mü'min gülümsedi...

[Mü'min] Herşeyden önce, “tasavvur”dan söz ettiğimizi ıskalamamalıyız. “Herşey zıddı ile kaimdir” sözüne gelirsek, bu söz İnsan algısına dönük bir sözdür, bizler eşyayı zıddı ile idrak eder, kavrarız. Geceyi görmeden gündüzü, acıyı tatmadan tatlıyı teşhis edebilir miydik? Gözlemlenebilir eşya ve hadiselere dönük algımızın tomografisini çeken bir sözdür “Herşey zıddı ile kaimdir” sözü. İnsanoğlu denen büyük aile, gözlemlediği kainatta, zıtlık/karşıtlıklar müşahade ederek, bu tablonun sahibinin, tabloda yer alıp kendilerini zıtları üzerinden İnsan'a tanıtanlar/kabul ettirenlerden farklı ve üstün olması gerektiğini müdrik olanlarla olamayanlar olmak üzere iki büyük kategoriye ayrılıyor. Bizim terminolojimizle ifade edersek, İnananlar ve inanmayanlar olarak beşeriyet bu müdrik olma ve olamama sebebiyle ikiye ayrılıyor. Buradan İnananların “zıtlıklar tablosunun sahibinin zıddı olmaz/olamaz” sonucuna vardığını kestirebilirsin. Zıddı olmayanın zıd tasavvuruda olamaz. Zira zıtlık idraki için de zıddın varlığı ve gözlemlenmesi gerekmektedir. Kısacası doğru İlah tasavvurunun evvel emirde içerdiği hususlardan birisi “zıddı olmama” durumudur ve bu tasavvuru, gözlemlenen kainattaki karşıtlıklar besler. Zira tablo'nun sahibi, tabloda yer alanlardan farklı ve üstün olmalıdır. Dolayısı ile İnsanoğlu'nun “Yaratıcı Zatı ile kaim olandır” tasavvuruna malik olmasına bir mani yoktur, zira Yaratıcı madde/eşya değildir. İslam'ın anlattığı Allah Teala böyledir. Bu anlamda İslam'ın, Yaratıcı ile yaratılmışlara dair söyledikleri, ontolojik yakınlaşmayı imkansız kılmaktadır. Müslümanların bilinçlerinde İslam'ın inşaa ettiği Tevhid Akidesinin berraklığı, batı felsefi-teoloji geleneğinde görülen particularization türü varlık algılamasına geçit vermez/vermemiştir. Dolayısıyla, İslam haricinde kimi öğretiler için dile getirebilinecek “Yaratıcıyı nesneleştirme” eleştirisi, İslami epistemoloji ve ontoloji açısından asla söz konusu değildir. Bir diğer mesele, “kavramak” tabirinden hareketle, sonra geleceğini düşündüğün “Yaratıcının kavranması” meselesi. İslam'ın Yaratıcı ile yaratılmışlar arasında sözü edilen kati sınırları belirlemesi de gösteriyor ki, beşer ya da bir başka idrak sahibi yaratılmışın idraki tarafından, Yaratıcı'nın tam olarak ihata edilmesi mümkün değildir. Yanında getirdiğini gördüğüm Mesnevi'de Mevlana bu sebeple “Varlık aleminde Hak nurunun zıddı yoktur ki açıkça görünebilsin” diyor. Yani gerek ontolojik düzlem farklılığı, gerek İnsanoğlunun algı kapasitesi, Yüce Yaratıcıyı İnsanın bilgisi ile kuşatmasına manidir, ancak bilmesine değil.

Bir süre duraksadı ve sonra uzun uzun not aldı...

[Agnostik] Söylediklerin kendi içinde çelişkili.

[Mü'min] Çelişki nerede?

[Agnostik]Bir Tanrı'nın varlığı ya da yokluğuna karar vermek için kişinin Tanrı imajına sahip olması gerektiği akla yatkın geliyor. Ancak aynı bakış açısı ile “bu imajın karşıtı” olması gerektiği de akla yatkın geliyor. Birincisi için “gerekli” deyip, ikincisi için “gerek yok” denmesi bir çelişki değil mi?

[Mü'min] Hayır, değil. Zira İnsan özelinde karşıtlar üzerinden var ya da yok olan nesneler değil, o nesnelere dair algılardır. Karşıtlık üzerinden idrakimize yansıyan “tanıma” durumudur ve bu gözlemlenen eşya ve hadiselere dairdir. Söz konusu İlah tasavvuru olduğunda ise bizimle aynı ontolojik düzlemde bir varlığa dair değil, aşkın/müteal bir varlığa, yani beşer aklı ile kuşatılması mümkün olmayan bir varlığa dair tasavvurdan söz ediyoruz. Yine bu tasavvurun inşaa edildiği anlam haritalarına ve afak ile enfüs uyumuna işaret ediyoruz. Ateistler ya da agnostikler, Peygamberlerin anlattığı Yaratıcıyı reddederken, referans olarak sahip oldukları İlah tasavvuruna başvuruyorlar ve esasen “böyle bir İlah olamaz” diyorlar. Yaşadıkları temelde “tanıma” sorunudur. Problemleri, yanlış anlam haritalarından yola çıkmaları ve yanlış İlah tasavvuruna sahip olmalarıdır. Daha önce söylediğim gibi bir İlah tasavvuru olmayan akla malik beşer yeryüzünde yok.

[Agnostik] “Anlam haritaları” konusu, ilk buluşmamıza dair konuşmak istediğim ikinci konuydu, ancak birinci konuyu henüz bitiremedik. Araya bir de “beşer aklı ile kuşatılamayan İlah” konusunu almam gerekiyor. Oraya gelmeden hangi uyumdan söz ettiğini anlayamadım diyeyim! Afak enfüs uyumu derken ne kast ediyorsun?

[Mü'min] Az önce ifade etmeye çalıştığım uyum. Gözlemlenen kainatta neredeyse her bir parçayı zıddı üzerinden idrak edebiliyorsak, yani o her bir parça bize kendi varlığını ancak zıddı üzerinden kanıtlayabiliyorsa, bütün bunların sahibinin böyle bir “muhtaçlığı” olmamalı. Peygamberlerin ağzından kendisini anlatan Yaratıcı'da böyle olduğunu söylüyor, dolayısı ile “haber” ile “görülen” arasında mutabakat/uyum hasıl oluyor. Tabi olayın bir de içe/enfüse bakan yönü var, oraya da girebiliriz ancak işin doğrusu karnım açıktı ve sanıyorum bu senin için de geçerli. Sohbetin devamını yemekten sonraya bırakmayı öneriyorum, ne dersin?

[Agnostik] Yemeği ben ısmarlıyorsam neden olmasın?


Mü'min gülümsedi...

[Mü'min] Bunun ne önemi var ki?

[Agnostik] En azından kendimi iyi hissetmemi sağlayacaktır. Aksi takdirde onca şüphem varken, bunlara bir de “beleşçilik” şüphesi eklenecek.


Karşılıklı kahkahalar...

[Mü'min] Kısa da olsa bir tanışıklığımız, arkadaşlığımız ve buna binaen bir hukukumuz var. En azından ben böyle görüyorum. Dolayısı ile arkadaşlar arasında böyle şeylerin mevzusu bile olmaz, lütfen aklına beni de üzecek böyle şeyler getirme.

[Agnostik] Teşekkür ederim. Ben de senin gibi düşünüyorum ve seninle tanıştığıma çok memnunum. O halde yemeği benim ısmarlamam da bir sakınca görmüyorsun.

[Mü'min] Neden göreyim?

[Agnostik] Çok güzel. Bak yemek sonrası çaylar yine senden ama.


Karşılıklı kahkahalar...

[Mü'min] Tamam öyle olsun.

[Agnostik] Doymaya midemden daha fazla muhtaç beynim varken, önceliği sürekli midemin almasına da bozulmuyor değilim.

Mü'min, düşünceli ve biraz da hüzün dolu bir bakışla

[Mü'min] Fezada boşluk işgal etmenin bir bedeli olduğuna müdriksin. Bu çok önemli bir ayrıcalık.

dedi. Agnostik kitapları ve not defterini masanın üzerinden aldı ve Mü'min'le çay bahçesinden ayrıldı...

hakdogan
28-05-2009, 19:58
Çay bahçesinin kapısına geldiklerinde Mü'min saatine baktı ve

[Mü'min] Akşam ezanı için müezzin elini kulağına götürdü götürecek. Seni, Namaz sonrasına kadar yalnız bırakmamı hoş görür müsün ?

Dedi..

[Agnostik] Çayımı söyledikten sonra benim için sorun değil.

Mü'min gülümsedi ve

[Mü'min] Elbette.

Dedi ve masaya kadar Agnostik'e refekat edip çay siparişini verdikten sonra Camii'ye doğru yol aldı. Agnostik, gelen çay'dan bir yudum aldıktan sonra yanında bulunan Stenger’ın God: The Failed Hypothesis kitabını açtı ve Mü'min dönünceye kadar kitaptan daha önce işaretlediği sayfaları tekrar tekrar okudu.

Sayfalar arasında gezinirken, zaman zaman Mü'min ile yaptığı konuşmada tuttuğu notlara bakma ihtiyacı da hissediyor, notlara baktıktan sonra tekrar kitaba dönüyordu.
...
Bir ara elini çay bardağına götürdüğünde çayının bitmiş olduğunu gördü, dönüp çayının tazelenmesini isteyecekti ki Mü'min'in oturduğu masayı işaret ederek iki çay söylediğini gördü.

[Mü'min] Merhaba. Umarım fazla bekletmedim.

[Agnostik] Yok hayır, aslında ne kadar süre geçtiğinin farkında değilim.

[Mü'min] Sebebi görüyorum.

[Agnostik] Okuduğum bir kitap, ancak ilk buluşmamızda aramızda geçen konuşmalardan sonra tekrar göz atma ihtiyacı hissettim. Sohbetin seyrine göre lazım olabilir düşüncesi ile gelirken yanıma almıştım.

[Mü'min] Mesnevi'de aynı düşünce ile yanında olmalı.

[Agnostik] Evet. Bilmeni isterim, İslam'i kaynaklara, Mesnevi gibi eserlere fransız birisi değilim.

[Mü'min] Güzel.

[Agnostik] En son, gözlemlediğin evren ile iç dünyan arasındaki uyumdan söz ediyordun. Yemek boyunca aklımın bir köşesinde bu konuyu düşünüp durdum. Söylediğin şey neticede subjektif.

[Mü'min] Yani?

[Agnostik] Yanisi şu; ortada bir uyum yoktur ancak sen böyle sanıyorsundur!

[Mü'min] Ben, elimdeki “anlam haritası”ndan hereketle, önce kendimi sonra dünyayı okuduğumu ve bu okuma sonucu afak enfüs uyumunu yakaladığımı söylüyorum. Söz ettiğim şey, iç dünyamla gözlemlenebilir dış dünyadan elde ettiğim algılar arasındaki uyum. “Gözlemlenebilir dış dünyaya dönük algılar da subjektiftir” der ve bunu mutlak manada ele alırsan, o vakit her türlü deneysel ve tekrarlanmış gözlemsel sonuçları dahi çöpe atarsın. Bu “Bilimsel” bir tavır olmaz, elinde eşya ve hadiseleri anlamak adına tek bir ölçü kalmaz. Söz konusu olan tek tük örnekler olsa, belki istisnai sayar, değerlendirme dışı tutabilirdik, ancak konuştuğumuz şey esasen birden fazla tecrübe ve gözlemle, birden fazla İnsanın, örneğin bir cismi yerden yukarıda serbest bıraktıklarında, cismin arza doğru hareket ettiğini söylemesi/gözlemlemesi gibi durumlardır.

Böyle bir durumla karşılaştığımızda “yerde bir cazibe var ve bu cazibe cisimleri kendisine çekmektedir” demekte tereddüt etmeyiz “bunlar subjektif gözlem ve tecrübeler” demeyiz. Şimdi meseleyi “doğruya referans olma” noktasından, yani doğru yerden ele almak adına şu soruyu gündeme getireyim : Bir haritanın temel işlevi nedir?

Kapsadığı alana dair topografik ve mekansal bilgi vermek, bu anlamda kendisine göz atana mekansal referanslı bilgi aktarmak ve aktarılan bu bilgi ile muhataba “konum” tayininde yardımcı olmak. Gidilecek ya da aranılan istikamete ışık tutmak vb işlevlerdir. Doğru mu?

[Agnostik] Doğru.

[Mü'min] Buradan hareketle “elimizdeki harita ne derecede gerçeğe işaret ediyor, gerçeği sembolize ediyor?” sorusunun somut yanıtının, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olmaları ile doğrudan alakalı olduğunu söyleyebilir miyiz?

[Agnostik] Evet.

[Mü'min] O vakit, elindeki “anlam haritası”na bakıp, o haritada iç dünyası ve dış dünya'ya dair işaret edilenleri, iç dünyası ve dış dünya'da işaret edildiği yerde bulan, bunlara haritanın “takip et” dediği yollarla ulaşan birisi için “bu hal subjektif” demek, ne anlama geliyor? Elimizde örneğin bize “yerde cazibe var” diyen bir harita varsa ve dış dünyaya dönük gözlemlerimiz, deney ve tecrübelerimiz de bu söyleneni teyit ediyorsa, burada haritanın doğruya referans olduğunu neden teslim etmeyelim ve bu noktada neden şüphe taşıyalım?

Duraksadı, bir müddet sonra...

[Agnostik] Şimdi ben zaten bu anlam haritası meselesine gelmek istiyordum. O zaman girelim bu konuya. Anlaşılan benim kişiden kişiye değişebilir olma hali için somut örnekler vermem lazım. Mesela İnananların genel hali bu, senin sözünü ettiğin uyumu görme yaşama iddiası. Sadece Müslümanlar değil bu söylediklerini söyleyenler, diğer dinlere inananlarda, başka İnanç gurupları da anlatmaya çalıştığın hali yaşadıklarını iddia ediyorlar. Ancak sorun şu ki, senin “anlam haritan” ile onların ki çok farklı, hatta kimi noktalarda birbiri ile çelişik halde. O zaman benim de “hepinizin anlam haritalarınız ile dış dünya arasında uyumluluk görmeniz subjektiftir, yanılıyorsunuz” demen çok normal. Öyle değil mi?

[Mü'min] Değil, aksine fazlasıyla anormal.

[Agnostik] Neden?

[Mü'min] Sen bir “anlam haritası”nı, içeriği, kapsam ve kaynağından hareketle yanlışlamak dururken, başka haritaların varlığı üzerinden iptal etmeye çalışıyorsun da ondan.

[Agnostik] Haritayı yanlışlamaktan çok, gözlemlediğini söylediğin şeyin subjektifliğini göstermeye çalışıyorum diyelim.

Mü'min gülümsedi...

[Mü'min] Ne yani, “anlam haritam” ile bir problemin yok mu? Diyelim dediğin gibi, yine hatalısın. Zira böyle bir genelleme ile hem kapsam ve içerikleri birbirinden farklı haritaları aynı genellemeye alıyorsun, hem ortak noktaları es geçiyorsun, hem de bir ya da daha fazla haritanın yanlışa referansını doğru kabul edenler üzerinden, doğru olanı da yanlışlıyorsun. Ayrıca somut, nesnel dış dünyaya dair gözlemleri çöpe atıyorsun. Bir diğer konu, senin söz konusu gurupların yaşadıkları “tatmin” düzeyini nasıl ölçebileceğin ve yine söz konusu gurupların ellerinde mevcut olandan daha iyisine dair enformatik bilgilerinin ne durumda olduğunu saptayıp saptayamayacağındır.

[Agnostik] Bu söylediklerini biraz açmanı istiyorum.

Dedi ve not almaya başladı...

[Mü'min] Hatırlarsan “anlam haritalarından” ilk buluşmamızda, İnsanoğlu'nun kendisini tanıma süreçlerinde sahip olduğu araçlar kapsamında söz etmiş ve “doğru haritaya malik olma”nın önemine işaret etmiştim. Zira doğru haritaya malik olan doğru okumalar yapmakta, doğru okumalar yapan kendini doğru tanımakta, kendini doğru tanıyan da yere sağlam basmakta. Şimdi yeryüzünde tek bir “anlam haritası” yok. Her bir “anlam haritası” da sadece “anlam haritası” olduğu için doğru ya da yanlış diye bir durum da söz konusu olamaz. Kimisi kapsama alanının hayatın birkaç boyutunu içine aldığını söylerken, kimisi sadece tek bir boyutunu kapsadığını söylüyor, kimisi de hayatın bütün boyutlarının kapsama alanında olduğunu söylüyor. İdeolojiler de anlam haritalarıdır, kimi Felsefi akımlarda ve elbette Semavi Dinler'de.

Şimdi burada kapsam, içerik ve kaynak farklılıkları ile karşı karşıyayız. Dolayısı ile sıhhatli bir mükayeseyi, bu açıdan baktığımızda benzer kapsam ve içeriğe sahip, sonra da aynı kaynaktan gelenler arasında yapmalıyız diye düşünüyorum.

Dolayısıyla, beşeri düşünce mahsulü çeşitli felsefe, yaşam telakkileri ya da ideolojilerini kendi anlam haritaları olarak kabul etmiş ve bu anlam haritaları ile afak enfüs uyumu yakaladıklarını söyleyen İnsanların durumu ile, özellikle Semavi Dinlere mensup İnsanların durumunu mükayese etmek yanlıştır.

Hele hele bu İnsanların “anlam haritaları” arasında farklar bulunmasından hareketle, bu haritaları iptal etmek çok büyük yanlıştır. Zira en başta bu İnsanların “İnsan”a dair varsayımları, okumaları farklıdır. Afak'tan da enfüs'ten de anladıkları başkadır, hayat ve gayesi noktasında farklı düşünmektedirler vs.

Beyninin ve yüreğinin odaklandığı tek şey sınıfsız bir toplum, sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü kırmak, sosyal adaleti sağlamak olan bir İnsan'ın, kaniata dair gözlemleri ile bu arzuları arasında uyumlar olması ve bu uyumun onda ideolojik bir kararlılık, itminan hasıl etmesi karşısında bana dönüp “bak oda kendinden emin” demenin çok bir anlamı yok. Zira onun “doğru olan bu” dediği bazı konular için ben de “doğru olan bu” diyorum. Tersi onun için de geçerli.

Dolayısıyla yine sanıyorum ilk buluşmamızda söylediğim bir noktaya dönüyoruz. Benimle aynı “anlam haritası”nı kullanmayan bir İnsan topluluğunun, bir Ümmet'in afak-enfüs dengesini sıhhatli kuramadığını düşünür bilirim, ancak istinat ettikleri hiçbir nokta yoktur demem, diyemem.

Onlara “uyum” olarak yansıyan, güven ve itminan veren hususların bir bölümü benim içinde cari olabilir, dolayısı ile bu noktada ortak bir paydada buluşuyor olabiliriz. Ancak ayrıldığımız noktalar da vardır. Benim durduğum yerden baktığımda ayrıldığımız noktalar, onların haritalarının yanlışlığı, ya da o haritayı okuma yanlışlıkları olarak görülüyor.

Birilerinin yanlış “anlam haritası” varsa, esasen bu harita ile yollarını da gerçekte bulamıyor olsalar da, “daha iyisi yok, elde olan bu, idare ediyoruz” sanıyorlarsa bu benim doğru haritaya malikiyetime ve bu malikiyetten hareketle yaşadığım iç/dış uyumuna gölge düşürmez.

[Agnostik] Tamam, hadi Semavi Dinler dışında kalanları, ideolojileri vs dışarda tutalım, senin kapsam, içerik ve kaynak üçlünü de baz alarak salt Semavi Dinleri ele alalım. Bunlar arasında neden farklılıklar var? Üstelik öyle böyle değil. Tanrı imajından tut, İnsanın tabiatına kadar bir sürü çelişik durum var. Bu farklılıklara rağmen onlar da senin gibi “uyum” görüyorlar. Üstelik bir haritayı doğru/yanlış diye değerlendirmek de yine subjektif değil mi?

[Mü'min] Aslında cevap az önce söylediklerim için de gizli. Bir haritanın doğru/yanlış olarak değerlendirilebilmesi adına, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olup olmadığına bakmak lazım demiştim ve sen de bunu onaylamıştın. Dış dünya dediğimiz şey somut, objektif/nesneldir. Dolayısı ile senin “subjectivite” kaçamağına tevessül etmemen adına ben, işin özellikle bu boyutu üzerinden hareket edeceğim ki, sana firar edeceğim bir açık arka kapı kalmasın.

Bir Müslüman olarak İslam'dan hareketle konuştuğumda ben İslam'ın yeryüzünde toplumsal yaşamın parçası birey'e, bireyler toplamı olan topluma, birey-toplum, toplum-birey ilişkisine, bunların her birinin çevre-doğa ile olan münasebetlerine ve en önemlisi birey ile Yaratıcı ilişkisi üzerine söyledikleri ile dış dünya'da yaptığım gözlemler ve teorik düşüncelerimde tam bir mütabakat görüyorum.

Zamanın akışı içinde, her bir yeni gözlem ve tecrübemle bu uyumun teyit edildiğini, doğrulandığını çeşitli sağlama yöntemlerinden “anlam haritam”ın bana hep doğruyu söylediğini görüyorum. Dolayısı ile bu durum, elimdeki “anlam haritası”nın benim henüz varmadığım noktalara dair söylediklerine, varmak istediğim istikamete nasıl gidebileceğimi kendisine sorduğumda verdiği cevaplara tam bir teslimiyet göstermemi netice veriyor.

Bu bahsettiklerim tamamen nesnel/objektif meselelerdir ve bu hali yeryüzünde yaşayan bir tek ben de değilim, benimle aynı haritayı kullanan diğer Mü'minlerde benzer pozisyonda. Şimdi burada durup, “Allah'ın İslam'dan önce gönderdiği mesajlara müntesip olduklarını bu gün iddia edenlerin ellerindeki, benim haritamdan farklı haritalarının varlığından hareketle benim 'anlam haritam' nasıl yanlışlanabilir?” diye sana tekrar soruyorum.

[Agnostik] Neden sendekinden farklılar? Kaynak aynı iddiasındasınız, o zaman bu fark niye?

[Mü'min] Evrenin kör tesadüflerle vucuda gelmediği, İnsanoğlu'nun başı boş bırakılmış bir canlı olmadığı, yeryüzünde bir misyonu bulunduğu, bu misyon çerçevesinde yaptıkları ve yapmadıkları sebebiyle bir sorumluluğa malik olduğu ve bu sorumluluk sebebiyle ceza ya da mükafat göreceği gibi en temel noktalarda uyum var. Önce bunu iyice anlamamız lazım.

Bundan sonrası, İnsanoğlu ve onun nisyan ile malüllüğü, iç bünyesinde taşıdığı zaaflar ve zamanın yıpratıcı etkileri ve bunlara eklenebilecek daha pek çok faktör sebebi ile, İnsanların Peygamberler eli ile aldıklarını sonraki nesillere sıhhatle aktaramamalarından kaynaklanan sapma ve bozulmalardır. Zaten bu sebeple yeni elçiler gelmiş ve kendilerinden önce bildirilenlerde meydana gelen sapma ve bozulmaları tashih etmiştir. İslam özelinden hareket ettiğimizde, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) öncesi gönderilmiş elçilerin, belirli bir topluma ve zamana bağlı gönderildiklerini, dolayısı ile getirdiklerinin de zaman ve mekan kaydı ile kayıtlı olduğu gerçeğini de gözden uzak tutmamalıyız.

Dolayısıyla, İslam öncesi gönderilmiş, belirli bir topluma, zaman ve mekan kaydı ile sınırlı olarak tebliğ edilmiş bir “anlam haritası” üzerinden, üstelik ortak noktaları da göz ardı edip, benim elimde bulunan ve kıyamete kadar cari olacağını söyleyen “anlam haritası”nı yanlışlamaya kalkmak metodolojik olarak doğru değil. Falsification böyle yapılmaz.

[Agnostik] Ben tümdengelimci değilim.

[Mü'min] Ben öyleyim. Son olarak örneğin bir Yahudi ve Hıristiyan'ın yaşadığını söylediğin “uyum” konusuna geleyim.

[Agnostik] İddia onlara ait.

[Mü'min] Evet. Daha önce de söylediğim gibi, gördüklerini söyledikleri “uyum” ve dolayısı ile yaşadıkları “tatmin”in düzeyini ölçebilmen mümkünse bunu bir Müslüman'ın gördüğü “uyum” ve yaşadığı “tatmin” ile mükayese et bakalım, nasıl bir sonuca varacaksın? Mesela bir Hıristiyanın “İlah tasavvuru” ile Müslüman'ın “İlah tasavvuru”nu, bu tasavvurların İnanırlarında hasıl ettiği itminanı, inşa ettiği bilinç düzeyini, “farkındalık” durumunu bir mükayese et. Yahudi ve Hıristiyan teolojisinin anlattığı Yaratıcıyı İnanırları ne düzeyde, nasıl anlayıp mümkün mertebe kavramışlar, İslam'ın anlattığı Yaratıcı'yı Müslümanlar ne düzeyde anlayıp İtminana kavuşmuş bir bak. Ne demek istediğimi sanırım o zaman anlayabileceksin.

Mü'min sözlerini tamamladığında yatsı ezanı okunmaya başlamıştı, ikisi de sukut etti. Ortamı ezan sesi doldurmuştu, Agnostik

[Agnostik] Camii'ye gideceksin, saat de ilerlemiş. Bu günlük bu kadar diyelim, müsait olduğun bir zaman kaldığımız yerden devam etmek isterim. Söylediklerin neticede salt İslam'ı ele almak ve onun üzerinden devam etmek gerektiğini düşündürdü bana.

Dedi...

[Mü'min] Ben mutlak manada “Din” dediğimde sadece İslam'ı anlarım. İslam'ın ne söylediği benim için önemlidir. İslam'ın gelişi ile güncel, beşeriyetin arazları sebebi ile meydana gelmiş sapmaların tashih edildiği son versiyon “anlam haritası” tedavüle girmiştir ve benim müracaat ettiğim de budur.

[Agnostik] Anlıyorum. Peki çıkalım o zaman.

Mü'min ve Agnostik birlikte çay bahçesinden ayrıldılar. Camii'ye giden sokağın başında son kez vedalaşma sonrası Mü'min'in ardından bakan Agnostik Bilmediğini Bilmeyen'i aramasının zamanının geldiğini düşündü ve telefonunu eline aldı.

[Bilmediğini Bilmeyen] Canım, merhaba. Nerelerdesin sen hayırsız?

[Agnostik] Abi merhaba. Şu an neredesin? Müsaitsen yanına gelmek istiyorum, seninle konuşmam lazım.

[Bilmediğini Bilmeyen] Septik ile mekandayız, güzelleşiyoruz, sende gel.

Dedi ve kahkaha attı...

[Agnostik] Abi bana ayık halin lazım. Yarın muayenehane'ne uğrayayım, ne dersin?

[Bilmediğini Bilmeyen] Olur, olur tabi de, konu ne yahu?

[Agnostik] Abi gelince konuşuruz. Telefonda anlatılacak gibi değil.

[Bilmediğini Bilmeyen] Yahu hep gizem hep gizem.

Dedi ve kahkaha attı...

[Bilmediğini Bilmeyen] Tamam canım beklerim, yarın gel görüşelim.

[Agnostik] Tamam abi, görüşürüz.

Dedi ve telefonu kapattı...

hakdogan
28-05-2009, 20:03
Geceyi Mü'min'le yaptığı görüşmelere dair tuttuğu notları okumak ve bu notlardan hareketle yeni sorular oluşturmakla geçirmiş, geç yatmış fakat randevusuna geç kalma korkusu ile erken uyanmıştı. Uykusuz ve yorgundu, hızlı bir şekilde hazırlanıp tuttuğu notları yanına alarak evden çıktı, Bilmediğini Bilmeyen'in muayenehane'sine doğru yol aldı.

Muayenehane'ye geldiğinde Sekreter Agnostik'in geldiğini haber verdi, “Al içeri” talimatı sonrası Agnostik Bilmediğini Bilmeyen ile yüzyüzeydi...

[Bilmediğini Bilmeyen] Hoş geldin canım, gel şöyle bir kucaklayayım seni, özledik doğrusu.

[Agnostik] Hoşbulduk abi, ben de seni özledim.

Kucaklaştılar...

[Bilmediğini Bilmeyen] Hadi canım sende! Aramazsın sormazsın, özlemiş miş!

[Agnostik] Abi dün aradım ya.

Dedi ve tebessüm etti.

[Bilmediğini Bilmeyen] Aradın, aradın da ne konuştuk yahu?

dedi ve kahkahayı bastı

[Bilmediğini Bilmeyen] Güzelleşmiştik Septik'le, oda seni özlemiş biliyor musun? “Ne zamandır görmüyorum” diyordu.

Hüzünlü bir eda ile

[Agnostik] Son dönemlerimde bir çok sevdiğimi ihmal ettiğimin farkındayım.

Dedi...

[Bilmediğini Bilmeyen] Yine mi kendinle savaşımdasın?

[Agnostik] Evet. Kendimle savaşmadığım bir zaman dilimi hiç oldu mu acaba? “Ben neden böyleyim?” diye kendime sormuyor değilim abi.

[Bilmediğini Bilmeyen] Neden böyle olduğunu ikimizde biliyoruz, konuşuruz. Kahvaltı ettin mi?

[Agnostik] Hayır.

[Bilmediğini Bilmeyen] Tamam. Beraber hem atıştıralım hem konuşalım. İlk randevum saat 12:00'de. Zamanımız var.

Dedi ve Sekreterinden kahvaltılık bir şeyler temin etmesini istedi. Sonra da oturduğu masadan kalkıp Agnostik'in yanına oturdu. Kahvaltılıklar gelip, birkaç bardak çay içildikten sonra Agnostik geliş sebebini anlatmaya başladı...

[Agnostik] Abi, sana daha önce bahsettiğim şahısla görüşmeye başladım, bu yanımda gördüğün o görüşmeden tuttuğum notlar.

[Bilmediğini Bilmeyen] Şu yobazla mı?

[Agnostik] Adamın yobaza benzer bir hali yok açıkçası.

[Bilmediğini Bilmeyen] Her teist, hele ki Müslüman Yobazdır aslanım, cepte önce bu yanlışlanamaz bilgin olmalı.

[Agnostik] O yobaz dediğin adamın sözlerinden bazıları beni sarstı. Kendimi sorgulamama sebep oldu. Buraya da bunun için geldim, yardımına ihtiyacım var.

[Bilmediğini Bilmeyen] Anlat bakalım, “EGO”sunun esiri bir köle, senin gibi zihin açıklığını yakalamış birini, hangi açıdan sarsabilirmiş?

[Agnostik] İlk buluşmamızda bir Agnostik'in, benim o ana dek hiç farketmediğim bir çelişkisine değindi.

[Bilmediğini Bilmeyen] Neymiş o?

[Agnostik] Bir Agnostik bir dini/inancı, ya da kullandığı metaforla bir “anlam haritası”nı reddederken, bunu sahip olmadığını ve olamayacağını iddia ettiği bir bilgiyle yapıyor diyor.

[Bilmediğini Bilmeyen] Anlam haritası?

[Agnostik] Evet. İnsanların kendilerini ve evreni tanımak, olayları okumak anlamak adına müracat ettikleri ve davranışlarını etkileyen, belirleyen şey anlamında kullanıyor. Benim çıkarsamama göre tabi. Dinler, izmler, felsefe vb şeyler ona göre “anlam haritası” oluyor.

[Bilmediğini Bilmeyen] Eee, sonra!

[Agnostik] Onu diyordum işte, ona göre bir Agnostik “Tanrı var ya da yok diyemem” demişken, örneğin semavi bir dini redettiği anda adını koymasa da “yok diyebilirim” demiş oluyor. “Yok” derken bilgi sahibi olmadığını iddia ettiği Tanrı'ya dair bir imaja sahip olduğunu ortaya koyuyor. Reddettiği Tanrı imajını, kendisinde olan Tanrı imajıyla örtüşmediği için reddediyor. Ayrıca bu şekilde “yok” dediği için de korkak oluyor.

Bilmediğini Bilmeyen yüzünü ekşitti, oturduğu koltukta biraz geriye doğru yaslanıp hafifçe sesini yükselterek, kızgın bir eda ile

[Bilmediğini Bilmeyen] Sana o yobazla görüşme demiştim değil mi? Bak nasıl da kelime oyunları yaparak aklını karıştırmaya çalışmış. Anlamıyorum, sen bu sözlerdeki safsatayı göremedin mi?

Dedi...

[Agnostik] Görsem burada olmazdım herhalde. Abi, adam diyor ki, “Tanrı nedir, ne olmalıdır”a dair bir bilgin olmadan red ya da kabul edemezsin. Bu bana çok mantıklı geldi. Adam diyor ki “bu reddi neyle yapıyorsun? Aklınla mı?”

[Bilmediğini Bilmeyen] Sen ne dedin?

[Agnostik] Benim ne dediğimi boş ver, sen bu soruya ne cevap veriyorsun?

[Bilmediğini Bilmeyen] Benim, senin ve tüm insanlığın bilmediği ve daima merak ettiği kavramlar üç tanedir. Tanrı, varoluş ve ölüm sonrası. Teistler ve diğer inanç sahipleri Tanrı'ya dair bir karara varmışlardır. Varlığı, mahiyeti, sayısı gibi konularda kesin kanaate sahiptirler. Biz Agnostikler ise tanrının varlığının ya da yokluğunun bilinemeyeceğini savunuruz. Ben bir Agnostik olarak şu an varolan bilgilerim, algılarım, sezgilerimle, Tanrı'nın varolup olmamasıyla birlikte, birey olup olmadığını, tek olup olmadığını, yaratıcı özelliği olup olmadığını, neye benzedeğini, mahiyetini, biz insanlarla ilgilenip ilgilenmediğini bilemeyeceğimizi söylüyorum. Daha açık ifade edersem tanrı kavramının ne olup olmadığını bilmediğimi ve şu anda buna karar verecek düzeyde olmadığımı söylüyorum.

[Agnostik] Abi işte tam bu noktada, onun bana sorduğunu sana soruyorum: Madem Tanrı kavramının ne olduğunu bile bilmiyorsun, o zaman nasıl reddediyorsun?

[Bilmediğini Bilmeyen] Bilinemeyeceğine neyle kanaat getirmişsem onunla reddediyorum. Evren, varoluş, insanlık, yaşam denen gizemin nasıl bilinemeyeceğine aklımla ulaştıysam, Tanrı'ya dair söz söyleyenlerin sözlerinin geçersizliğine, Tanrı tarafından yazıldığı iddia edilen metinlerin Tanrı'dan gelmediğine yine aklımla karar veriyorum.

Agnostik not defterini eline aldı ve

[Agnostik] Bak abi, buna çok yakın bir konuşma ilk buluşmamızda aramızda geçti, o günün akşamı aklımda kalanları bu deftere not düştüm.

Dedi ve not defterinin sayfaları arasında gezindi...

[Agnostik] Buna göre bana şunu sormuş : “Semavi Dinler'in Tanrı'dan gelmediğini tayin edebilen akıl, tersini tayin edemez mi?” Ben de buna “Teorik olarak evet.” cevabını vermişim. O devamla “Peki nerede kaldı akla çektiğinizi iddia ettiğiniz sınır çizgisi?” demiş. Ben de “Tanrının bilenemez oluşu devam etmektedir, bizler Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz diyoruz.” demişim. Sen de bunu söyledin az önce. Ben bunu dedikten sonra sana bahsettiğim gibi “Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz demekle bir Tanrı imajımızın mevcut olduğunu itiraf etmiş olduğumuzu” söylüyor. Çünkü bizler “Peygamberlerin anlattığı Tanrı var olamaz” derken, sahip olduğumuz Tanrı imajı ile anlatılan imajı karşılaştırıyoruz ve sonra “bu olamaz” diyoruz ona göre. Bu durumda ortada “bilinemezlik” de kalmıyor diyor. Bizleri tam bu noktada “korkaklık”la suçluyor. “Ateist hiç olmazsa inkarını sahipleniyor, sizler son tahlilde onunla aynı noktada buluştuğunuz halde bunu da yapamıyorsunuz, 'karar veremem' dediğiniz konuda karar veriyor ama bunu kendinize bile itiraf edemiyorsunuz.” diyor adam.

Duraksadı, Agnostik'in yanından kalkıp masasına geçti. Gözlüklerini çıkarıp camlarını temizledi, tekrar taktı ve

[Bilmediğini Bilmeyen] Tanrı imajını insan zihni oluşturmuştur. Bir iddia ile karşılaşıyoruz, “bu evrenin bir tanrısı var, bu söz tanrı sözüdür” gibi bir iddia ile. Bununla bize bir imaj sunuluyor, çocukluğumuzla birlikte bu imajı zihnimize giydiriyorlar. Ailemiz, yaşadığımız toplum yapıyor bunu. Bazı insanlar zaman geçtikçe, büyüdükçe, bu imajı sorguluyor. Bu sorgulamayı yapanlar eğer “EGO”larının baskılamasını aşabilirlerse gerçekle tanışma fırsatı buluyorlar. Bu süreç tabi başından sonuna zihin içinde akıyor, sonuçta reddetmeyi akıl yapıyor. Ben burada bir Agnostik açısından çelişki, korkaklık göremiyorum.

Dedi...

[Agnostik] O zaman sende kabul ediyorsun bir Tanrı imajına sahip olduğumuzu. Doğru mu?

[Bilmediğini Bilmeyen] Evet, ancak bunu bize yaşadığımız aile/toplum empoze ediyor.

[Agnostik] Ne yani, ailemizin, toplumun bize yüklediği imajla biz, ailemiz ve toplumumuza yüklenmiş imajı mı reddediyoruz? İki imajda aynı.

Gözleri birbirlerinin gözlerine çakılmış vaziyette bir süre sukut ettiler...

[Agnostik] Adam haklı! Bu çok büyük bir çelişki.

[Bilmediğini Bilmeyen] Hayır, ortada bir çelişki yok. Bize giydirilen Tanrı imajı insan zihni tarafından oluşturmuştur. İnsan zihninde değişim ve dönüşümler de geçirmiştir, hala da geçirmektedir. Ortada bir sürü Tanrı imajı var görmüyor musun?

[Agnostik] Yüzyıllar içindeki değişim neyse, ama sen diyorsun ki biz de var olan Tanrı imajı aile/toplum tarafından bize giydiriliyor. Sonra biz bu imajla aile/topluma giydirilmiş imajı reddediyoruz. Abi bu bana mantıklı gelmedi. Ayrıca şu aile/toplum yönlendirmesi konusu üzerinde de çok durdum. Seninle yıllardır üzerinde konuştuğumuz bir konu bu. Ancak kafama takılanları tam aydınlatamıyor bu açıklama modeli. Eğer bir Tanrı imajımız olduğunu kabul ediyorsak, ki ediyoruz, “Tanrı bilinemez” demeye nasıl devam edebiliyoruz? Sonra, aile ve toplumun zihnimize giydirdiği imajlar bu denli belirleyici ise, yıllarca başka bir dine inanarak yaşamış bir kişi, daha sonra nasıl dinini değiştiriyor, ya da deist, agnostik veya ateist olabiliyor. Yine dinlerden ve öğretilerinden uzak bir yaşam ortamında büyümüş bir deist, agnostik, ateist nasıl oluyor da yıllar sonra bir inanca sahip olabiliyor, bir dine bağlanabiliyor. Antony Flew mesela, ilerlemiş yaşında nasıl oluyorda “yanılmışım” diyebiliyor bu adam?

[Bilmediğini Bilmeyen] Teizm düzeyinde inanç doğmadır, bu düzeyden sonra deist ya da ateist olanlar ise çakma inanca sahiptirler. Kimse doğuştan ateist, agnostik doğmaz güzelim. Ancak herkes doğduktan sonra aile/toplum tarafından teizmle kirletilir, afyonlanır ve böylece uyutulur. Ateizm, deizm, agnostizm gibi felsefeler bu kirlenmeden, afyondan arınma, uykudan uyanma dönemidir.

hakdogan
28-05-2009, 20:04
[Agnostik] Abi ben başka bir şeyden söz ediyorum ama. O zaman tek tek gidelim. Sana göre nasıl oluyor bu uyanma?

[Bilmediğini Bilmeyen] Yaşamda insanı diğer canlılardan ayıran çok önemli bir özellik vardır değil mi? Bir bitki; bitki olarak varolur ve bitki olarak ölür. Yine bir hayvan; hayvan olarak varolur ve hayvan olarak ölür. Bir insan; dünyaya safbilinç olarak gelir, bu hal insan'ın özüdür. Buna ulaşıp farkındalıkla büyüme potansiyeline sahiptir. Tohum olarak dünyaya gelirsin, çatlayıp filizlenme ve çiçek açma potansiyelin vardır. Kişi tohumunu çatlatıp değişik seviyelere kadar filizlenebilir. Bunu yapanlar; ailesinden, yaşadığı toplumdan öğrendiği inancın ve diğer dünya dinlerinin güzel bir rüya olduğunu farkedip uyananlardır. Teizmdışı bilinç seviyesidir bu nokta. Diğerleri büyüyemez, sadece yaşlanıp ölürler. Tohum olarak gelip cücüklenmiş tohum olarak giderler. Bunlar; ailesinden, yaşadığı toplumdan öğrendiği inancı hakikat diğerlerini aldanma gibi yaşayanlardır. Teizm düzeyi bilinç seviyesidir bu nokta.

[Agnostik] Tamam da, şimdi ben bu yaptığın tarifte, son derece belirleyici olduğunu söylediğin zihnimize giydirilmiş imajlardan nasıl sıyrıldığımıza dair bir şey göremiyorum. Ayrıca hangi kriterle teizm dışı bilinç düzeyinin, teizm bilinç düzeyine kıyasla olumlanması gerektiğini de göremiyorum.

[Bilmediğini Bilmeyen] Zihnimize giydirilmiş imajlardan tabi ki akılla sıyrılacağız. Bir insanın gerçek anlamda aklını zekasını kullanabilmesi için varolan zihinden arınması lazım. Varolan zihninle aklını kullanmaya çalışırsan egonun kölesi olursun. Aklın, zekan özgür değildir, “EGO”nun baskısı altındadır, bu baskıyı aşmadan özgür düşünemezsin, yaptığın “EGO”nun baskıcı yönetimi altında düşünmekten öteye gitmez.

[Agnostik] Yani “EGO”yu aşmak lazım!

[Bilmediğini Bilmeyen] Çatlatmak, onun üzerine çıkmak lazım. Bu olmadan mutlu sonra erişmek yok. Zaten o yüzdendir ki; dünyada her inançlı insan düşünerek gerçeği aradığında yine kendi inancına ulaşır.

[Agnostik] Ortada bunun tam tersi örnekler var ama. Yani bir Hıristiyan durduk yere İslam'ı kabul etmiyor değil mi? Ya da tam tersi durduk yere olmuyor! Rusya örneği var birde, hatırlarsın sana daha önce de sözünü ettiğim bir araştırmada, tamamen seküler bir ideoloji ile yetiştirilmiş bireylerin SSCB'nin dağılması sonrası ilerlemiş yaşlarında Din'le karşılaşmaları sonrası Dindar olmaları durumu anlatılıyordu. Yine Flew'den söz ettim. Ne düşünüyorsun bunlar hakkında?

Canı yavaş yavaş sıkılmaya başlamıştı...

[Bilmediğini Bilmeyen] Güzelim, insan dünyaya geldiği zaman ve coğrafyaya göre yaşadığı aile/toplum tarafından eğitim öğretim almaya başlar. Milliyet, ahlak, yaşam kuralları yanı sıra inanç eğitimi de alır. Bu özbenliğin üzerine, katman katman kalın zırh gibi bu öğretiler çocuğa giydirilir, ilk altı yaş çok önemlidir. Bu yaşlarda birçok şey olup bitmiştir artık. Senin sözünü ettiğin araştırmada sonradan Ortodoks kilisesine bağlananların nasıl bir çocukluk geçirdikleri çok önemli.

[Agnostik] Tamamen seküler bir yaşam, biliyorsun sende de var bu araştırma.

[Bilmediğini Bilmeyen] Bakmak lazım, bilinç düzeylerindeki gerileme ne sebeple olmuş!

[Agnostik] Sana bana göre gerileme, onlara göre ilerleme. Gerçek hangisi ve ben bunu nasıl anlayacağım? Örneğin sen, hangi kriterle “gerileme” diyorsun?

[Bilmediğini Bilmeyen] Neden Tanrı kavramı insanlarda bu denli çeşitliliğe sahip? Niçin tüm insanlık tanrı deyince aynı şeyi anlamıyor algılamıyor? Bu çeşitliliğe rağmen herkes kendinden nasıl bu kadar emin?

Dedi ve duvardaki saate baktı...

[Agnostik] Ona göre farklı “anlam haritaları” üzerinden diğerleri yanlışlanamaz. Tabi İslam'ı kastediyor. İslam'ı yanlışlamak için diğer dinleri, izmleri vs kullanmak yanlıştır diyor. Bana buda doğru geldi. Bak abi, demiş ki “Bir haritanın doğru/yanlış olarak değerlendirilebilmesi adına, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olup olmadığına bakmak lazım.” Sonra diğer haritalar konusunda da “Evrenin kör tesadüflerle vucuda gelmediği, İnsanoğlu'nun başı boş bırakılmış bir canlı olmadığı, yeryüzünde bir misyonu bulunduğu, bu misyon çerçevesinde yaptıkları ve yapmadıkları sebebiyle bir sorumluluğa malik olduğu ve bu sorumluluk sebebiyle ceza ya da mükafat göreceği gibi en temel noktalarda uyum var.” diyerek “hiç bir ortak noktanın olmadığı, tamamen farklı haritalardan söz etmiyoruz” demek istiyor. Zaten ona göre bu farklılıklar da Peygamberlerin öğretilerinin zamanla bozulması sebebiyle oluşmuş, “İslam bunları tashih etti.” diyor. Bunlar kafama mıh gibi çakıldı, çıkmıyor.

[Bilmediğini Bilmeyen] Onun “harita” dediklerini yanlışlamak benim işim değil. Hangi birini yanlışlayayım. Ortalık haritadan geçilmiyor diyorum sana.

[Agnostik] Yanışlamadan reddetmedik ya abi biz bunları?

[Bilmediğini Bilmeyen] Seni bilmem, beni tatmin etmediği için reddettim ben. Bunları yanlışlayamamam onların hakikat, gerçeklik olduğunu göstermez. Sadece belirsiz olduğunu gösterir. İşte burada görüyoruz ki insanoğlu, dünyaya geldiği zaman ve mekana göre kendisine dayatılan kavramları varolan bilinç seviyesine göre kabullenir ya da reddeder. Biz buna inanç diyoruz.

[Agnostik] “Sadece belirsiz” diyorsun, diyoruz. Ama bu halimizi “EGO”nun boyunduruğundan kurtulmak, tohumu çatlatmak olarak ifade ediyoruz. Abi...Biz kendimizi mi kandırıyoruz?

Bu sözlere çok sinirlenmişti, ayağa kalktı

[Bilmediğini Bilmeyen] Ben 25 yaşlarında allahtan geldiğine inandırıldığım kutsal kitaba sağlam bir vole vurarak duvara yapıştırmıştım ve aynısını şimdi yine, 42 yaşımda çok rahat yaparım. Şüphen olmasın. O cahil yobazın sözlerini not alacağına, sana anlattığım ve %100 bana ait olan, içinde geçen bir çok çıkarımı dünyanın hiçbir kitabında bilgi bankasında bulamayacağın sözlerimi not al.

Dedi ve Agnostik'e yaklaştı...

[Bilmediğini Bilmeyen] Sana anlattıklarım yaşama dair gözlem ve düşüncelerimden oluşmuş, meditasyonlarımla derinleşmiş, algılarım, sezgilerim ile yoğrulup sentezlenmiştir.

[Agnostik] Bu söylediklerin senin için çok anlamlı olabilir, ancak benim için de en azından eskisi kadar anlamlı olabilmesi için, taşıdığı subjektiviteden uzaklaşmalı, nesnel olmalı. Bu söylediklerini not alıp yobaz dediğin adama aktarsam ne diyecektir tahmin edebiliyorum.

[Bilmediğini Bilmeyen] Ben sıradan klasik bir Agnostik değilim. Ama insanların kolay anlayabilmesi açısından kendimi böyle sınıflıyorum. O cahil benim bulunduğum konumu algılayacak bilinç düzeyinde bile değilken, bu sözlerime karşı ne söyleyeceği benim umrumda mı sanıyorsun?

[Agnostik] Ne kadar ilginç!

[Bilmediğini Bilmeyen] Nedir ilginç olan?

Dedi ve duvardaki saate tekrar baktı. Saat 11:55'i gösteriyordu...

[Agnostik] Onunla konuşmaya başladıktan sonra ben de kendimi eskisi kadar rahat “Agnostik” olarak ifade edemez olmuştum. Şimdi sen de bana “Ben sıradan bir Agnostik değilim” diyorsun.

[Bilmediğini Bilmeyen] Güzel kardeşim, bunun o yobazın getirdiği eleştirilerle bir alakası yok.

[Agnostik] Neyse abi. Saat 12'ye yaklaştı, hastalarını bekletmeyelim. Bana zaman ayırdığın için cidden teşekkür ederim. Hoşça kal.

[Bilmediğini Bilmeyen] Onunla tekrar görüşmeni istemiyorum, bunun sana bir yararı yok.

[Agnostik] Böyle yaparsam, bana ilk buluşmamızda söylediği şeyi kabullenmiş olurum. Ben korkak değilim abi. Herşey için tekrar teşekkürler. Hoşça kal.

Dedi ve Bilmediğini Bilmeyen'in muayenehanesinden ayrıldı..

hakdogan
28-05-2009, 20:08
Masasının üzeri kimisi üst üste yığılmış, kimisi açık ve dağınık vaziyette kitapları, dergileri ve tuttuğu notlarla karışmış vaziyette iken, Agnostik uykuya dalmıştı. Ne zaman sonra telefonu ısrarla çaldı...

[Agnostik] Alo.

[Septik] Don Kişot merhaba. Uyuyor musun yoksa. Olum saat kaç farkında mısın?


Saatine baktı...

[Agnostik] İkiye çeyrek var.

dedi ve esnedi...

[Septik] Benim Don Kişot'um eskiden güne erken başlar ve önceden belirlediği yel değirmenlerine saldırırdı.

Dedi ve güldü.

[Agnostik] Don Kişot artık yorgun abi.

[Septik] Konuşmak ister misin? Geleyim mi yanına? İstersen sen bana gel, uzun zaman oldu görüşemedik.

[Agnostik] Abi beni bağışla. Saat üçte bir randevum var, telefonunla uyandım, uyuya kalmışım. Bir duş alıp bir şeyler atıştırayım ve randevuma yetişeyim müsadenle.

[Septik] Tamam koçum. Sen bilirsin, biliyorsun ne zaman istersen. Sana bir telefon kadar yakınım, unutma bunu.

[Agnostik] Biliyorum abi, teşekkür ederim.

[Septik] Nereye gideceksin?

[Agnostik] Yel Değirmenine.

[Septik] Hımm. Geçen gün bizim kankaya bahsettiğin değirmen mi?

[Agnostik] Evet.

[Septik] Bak, konuşmaktan, diyalogtan zarar gelmez. Konuş, buna bir şey demiyorum ama...

[Agnostik] Abi neden böyle yapıyorsunuz? İki gün önce de kankandan okkalı bir fırça yedim bu mevzu için. Bizler, kendimizi özgür düşünebilen, tabuları olmayan, bilimsel metodlara bağlı İnsanlar olarak tanımlamıyor muyuz?

[Septik] Aynen koçum aynen, ben konuşma demedim ki sana!

[Agnostik] Demedin ama “ama” dedin. Rahatsızlığınızı, benim için endişelenmenizi anlıyorum. Siz beni tanıyorsunuz değil mi? Ben rüzgar karşısında savrulacak bir yaprak olabilir miyim? Bana “eleştirel” olmayı sizler öğrettiniz. Kendimi eleştirmekten korkarsam başkalarını nasıl eleştirebilirim? Ben bu adamla konuşmaya devam edeceğim, benim bir korkum yok.

[Septik] Tamam aslanım, sen daha iyi bilirsin. En kısa zamanda görüşelim. Böyle telefonla olmuyor, özledim seni Don Kişot'um benim.

[Agnostik] Tamam abi, ararım ben seni.

Dedi ve telefonunu kapattı. Duşunu alıp yemeğini yedikten sonra evinden ayrıldı. Bu sefer Mü'min onu Beykoz Korusu Sosyal Tesislerinde bekliyordu. Tesise vardığında biraz geçiktiğini farketmişti...

[Agnostik] Merhaba.

[Mü'min] Merhaba. Hoş geldin.

[Agnostik] Hoş bulduk. Kusura bakma, biraz geçiktim. Malum trafik.

[Mü'min] Önemli değil. Karnın açsa önce bir şeyler yiyebiliriz.

[Agnostik] Hayır teşekkür ederim. Sen yiyebilirsin, benim soğuk bir içecek dışında şu an istediğim bir şey yok.

Dedi. Soğuk meşrubatlar geldi ve muhabbet başladı...

[Agnostik] Evet... Nerede kalmıştık diye aldığım notlara bakıyorum da, en son “anlam haritaları” farkları ve senin Din dendiğinde İslam'ı anlamanı konuşmuşuz.

[Mü'min] Doğrudur.

[Agnostik] İslam'a gelmeden konuyu biraz daha genel çerçevede ele almak istiyorum. Özellikle inançlar ve farklılıkları, bu farklılıklarda toplumların, sosyal ve coğrafi koşulların yeri, ailenin birey üzerinde bu anlamdaki etkileri vs.

[Mü'min] Olur, konuşalım.

[Agnostik] Sen, bir “anlam haritası”nı başka bir anlam haritası ile yanlışlamanın yanlışlığını vurgulamıştın. O halde ben de sana “Nasıl doğruluyorsun? Hangi kriterle, senin elindeki harita hak, diğerleri batıl diyorsun?” diye soruyorum. Bu soruya nasıl cevap verirsin?

[Mü'min] Ben, senin “birbirleri ile çelişen haritalar var” demen üzerine, bir “anlam haritası”nı salt kendisi ile birebir örtüşmeyen başka “anlam haritaları”nın varlığı üzerinden yanlışlamanın yanlışlığına temas ettim diye hatırlıyorum.

[Agnostik] Evet.

[Mü'min] Yanlış anlamlar çıkmaması adına bunu sarahate kavuşturmak lazım, çünkü temelde, bana şimdi sorduğun soruya ben, “bir haritayı, haritada gösterilen referans noktalarının dış dünyada, haritada gösterilen yerde olup olmamaları ile doğrular ya da yanlışlarım” diyeceğim ve zaten daha önce de bunu söyledim. Yine buradan hareketle “dış dünya'ya dair, dış dünyada sağlamasını yaptığım harita ile çeliştikleri için, diğer haritaları batıl kabul ediyorum” diye de ekleyeceğim. Yani bir “anlam haritası” başka bir anlam haritasını yanlışlamada kullanılabilir, tabi kişi birinci aşamayı geçtikten sonra.

Bu aşamadan sonra bir “anlam haritası”nı kabul etmiş kişi, bu harita ile örtüşmeyen diğer haritaları reddedebilir, zira bir içerik doğrulaması/sağlaması yapmıştır, bunda gösterdiği başarıya göre “bu benim 'HAK anlam haritam', yolumu bulacağım klavuz” demiş, bu iki aşamadaki başarısı oranında kararında isabet etmiştir. Senin dile getirdiğin durumda ise, bir “anlam haritası”, içeriğinden hareketle bir doğrulama/sağlamaya tabi tutulup, bunun üzerinden yanlışlanmıyor, içeriği farklı haritaların varlığı üzerinden yanlışlanmaya çalışılıyor. “Falsification böyle yapılmaz” dediğimi hatırlıyorum.

Dinlediklerine dair notlar aldı...

[Agnostik] Az önce “kişinin geçtiği birinci aşama” dan söz ettin. Yanlışlamadan söz ederken. Neyi kast ediyorsun burada, ne aşaması bu?

[Mü'min] Evet, bir “anlam haritası”na malik birey'in, mesela benim bir başka “anlam haritası”nı yanlışlama sürecim iki aşamada gerçekleşiyor. Birinci aşamada harita, dış dünya ile uyumu ve iç dünyamla örtüşmesi sebebi ile kendisini bana kabul ettiriyor. Haritada gösterileni, gösterilen yerde buluyorum. İkinci aşamada da tabir caiz ise rüştünü ispat eden bu haritayı ben true/false ayracı olarak kullanıyorum. Doğruyu söyleme iddiasında olan ne varsa onu, şaşmaz bir ölçü, mihenk olarak haritama danışıyor ve “doğru” vizesi almışsa “doğru”, aksi halde “yanlış” olarak kabul ve İman ediyorum. Bu anlamda Kur'an-ı Kerim'in bir adının da “Furkan” olması üzerinde durmamız gerek.

[Agnostik] Oraya gelmeden, şu konuyu enine boyuna konuşalım istiyorum. Şimdi bu örtüşme, iç ve dış uyumu noktasında insan piskolojisini ele alalım diyorum. Mesela sen; acaba çocuk yaşta almaya başladığın eğitimle, sana ailen ve toplum tarafından giydirilmiş imajlar, ön kabullerle, bir uyum görmeye zorlanıyor olamaz mısın?

[Mü'min] Daha önce de söyledim. Konu objectif/nesnel dış dünya olduğunda bu tip savlar havada kalır. Tabi burada, konu eksik kalmasın diye şunu da ifade etmek lazım; İmanları taklidi olanlarla, tahkiki olanları tefrik etmeliyiz. Söylediğin şey, taklidi İmana sahip olanlar için, kısmen geçerli olabilir, ancak tahkiki İman'a sahip İnsanlar için geçerli değildir. Yine burada taklidi olan şey her zaman bir Din, metafizik bir İnanç'ta olmayabilir. Örneğin Ateist felsefenin hakim olduğu aile ortamında yetişen bir çocuk da, bu felsefe istikametinde yönlendirilmiştir. Ancak gerek bu çocuk, gerek ailesinden ve yaşadığı toplumdan bu tip yönlendirmelere maruz kalmış diğer örnekler, yaşam süreleri içinde, sahip oldukları harita ile afak/enfüs dengesini kurmak adına bir çabaya girecektir. Zira İnsanoğlu papağan değildir, ya da mukallit bir maymun. İnsan bir yaşam biçimini, bakış açısını, felsefeyi, İnancı tekrarlıyor ya da taklit ediyor olsa da, o tekrarladığı ve taklit ettiği şeyin içeriğine, taşıdığı manaya dair az çok bir malikiyeti vardır. Bu noktada kafa yormuştur.
İnsan'a çok özel melekeler verilmiştir ve iç bünyede sürekli rekabet halinde olan iki zıt kutbu sebebi ile İnsan daima bir sorgulama hali içindedir. Zaten kendisini varlık ağacındaki diğer canlılardan ayıran en temel vasfı da budur. İnsanlardan kimisi bunu daha yoğun dalga boylarında yaşarken kimisi daha düşük dalga boylarında yaşar. Ama yaşamayan yoktur. Az ya da çok her İnsan yaşar bu süreci, bu vasfıyla İnsan diğer canlılardan daha muazzez addedilir. İnanan ya da İnkar eden herkes, “anlam haritaları” ile dış dünya arasında bir uyum ararlar. Senin aradığın şey de temelde bu.

[Agnostik] Aynı yere geliyoruz gibi. Bu uyum subjektif yanılsama olamaz mı? Şimdi derler ki “İnsan dünya'ya safbilinç olarak gelir, ancak daha sonra aile/toplum tarafından zihnine çeşitli imajlar giydirilir, safbilinç bir nevi kirletilir, İnsan afyonlanıp uyutulur.” Dinler bize bir imaj giydiriyor, çocukluğumuzda aile/toplum bu imajı zihnimize giydiriyor. Sonrasında insanlar eğer safbilinçleri üzerine giydirilmiş bu imajları aşabilirse, yani eğer “EGO”larının baskılamasını aşabilirlerse zihinlerine giydirilen imajın sahteliği ile yüzleşip, gerçekle tanışma fırsatı buluyorlar.

[Mü'min] Diyenler kim?


Dedi ve gülümsedi...

[Agnostik] Freud psikanalizi üzerine çalışanlar diyeyim. Devam edeyim müsadenle.

[Mü'min] Dinliyorum.

[Agnostik] Şimdi deniyor ki, ateizm, deizm, agnostizm gibi felsefeler, İnsan'ın kirletilmiş saf bilinçleri açısından arınma, uykudan uyanma dönemlerini ifade eder. Dünya'ya safbilinç olarak gelen insan ki bu hali insan'ın özüdür, diğer canlılardan farklı olarak bu bilince ulaşıp farkındalıkla büyüme potansiyeline sahiptir. Bir bitki yaşama bitki olarak gelir, bitki olarak gider, hayvanlarda öyle.

[Mü'min] İnsan bu durumda ne olarak gelip, ne olarak göçüyormuş?

[Agnostik] İnsan safbilinç olarak geliyor dünyaya, bu “tohum” olma hali, sonra türlü teizm çeşitleri ile bu safbilinç kirletiliyor, tohum olarak gelip cücüklenmiş tohum olarak gidiliyor.

[Mü'min] Teist olmayanlar, ya da sonra teizm'den rucu edenler?

[Agnostik] Onlar tohum'u çatlatıp filizlenme ve çiçek açma evresine geçenler olmakta.

[Mü'min] Doğrusu ilginç! Bitkiler, hayvanlar, İnsan dışında kalan diğer canlılar kendi natürleri içinde kalarak seyri süluklerini tamamlarken, İnsan kendi natürünü bazen bozarak, bazen bozmadan, bazen de bozmuşsa sonradan aslına rücu ederek, bunların hepsini yapabilme yeteneğine sahip olarak Dünya'ya gelip, sonra da göçüyor demek.

[Agnostik] Evet. İlginç bulduğun nokta neresi?

[Mü'min] Önce senin de ilginç bulacağını düşündüğüm şeyi ifade edeyim : İslam tam da bunu söylüyor, tabi İslam'ın İnsan natürü noktasında söyledikleri ile, görüşünü naklettiklerinin İnsan natürü'ne dair zanları farklı. İkinci olarak, aklıma Ziya Gökalp geldi diyeyim ve sukut edeyim.

Dedi ve tebessüm etti...

[Agnostik] Tek tek gidelim. Önce İslam nasıl tam da bunu söylüyor?

[Mü'min] Sure-i Nahl'in yetmiş sekizinci ayetinde mealen “Allah, sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmediğiniz bir halde çıkardı. Öyle iken size, işitme, gözler ve kalpler verdi ki, şükredesiniz.” buyrulur. Sure-i Rum'un otuzuncu ayetinde ise mealen buyrulur ki : “O halde yüzünü bir hanif olarak dine tut, Allah' ın insanları kendisi üzerine yarattığı fıtratına. Allah'ın yaratışında değişme yoktur, dosdoğru sabit din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

Resul-i Ekrem'de (S.A.V) “Her çocuk fıtrat üzerine doğar.” buyurmuştur. Sözlerinin devamında çocuğun aile etkisi ile İslam haricinde, yani fıtratı ile uyumsuz bir İnanca sürüklendiğini ifade etmiştir.

[Agnostik] Bunlarla mı İslam, senin söylediğin şeyi söylemiş oluyor?

[Mü'min] Nahl suresinde naklettiğim ayette açıkça İnsanlar'ın tabir caiz ise sıfır kilometre bir zihinle Dünya'ya geldikleri ifade ediliyor. Ardın'dan İnsan'a verilen melekelerden, “duyum”, “gözlem” ve “sezgi”ye işaret edilmesi de bilginin elde edilme yol ve yöntemlerine bir gönderme yapıldığını görüyoruz. Rum suresinde bahsettiğim ayette geçen “HANİF” kavramı yanlıştan, çarpık olandan doğru, düzgün olana meyli ifade eden. Örfte Hz. İbrahim'in (A.S) ve takipçilerinin ismi olmuştur, batıl/sahte ilahlardan yüz çevirip, yalnız bir Allah'a yönelen, kulluk eden manasına.

Agnostik not tutmaya devam ediyordu...

[Mü'min] Yani ayet, yanlışlardan, eğriliklerden sıyrılarak üzerine yaratıldığın fıtratına rücu et diyor. “Fıtrat” kelimesi yaratılışın ilk tarz ve şeklini ifade eder. Yani senin “kirlenmeden önceki hal” ile kastettiğin hale. Ayette “insanları kendisi üzerine yarattığı” ifadesindenhareketle, burada Evrensel İnsani değerlere gönderme olduğunu da söyleyebiliriz. Naklettiğim Hadis-i Şerif'e gelince, sanırım tefsire ihtiyaç yoktur.

[Agnostik] İlginç.

Dedi ve bunu beden dili ile de teyit etti...

[Agnostik] Ziya Gökalp nereden çıktı peki?

[Mü'min] Naklettiğin görüş bana, Gökalp'in yaptığı felsefik üçkağıtçılığı hatırlattı.

[Agnostik] Hangisi ve ne üçkağıtçılığı?

[Mü'min] İnsan'ın Dünya'ya safbilinç olarak gelmesi, sonra ailesi ve toplumu tarafından bu safbilincin manipüle edilmesi, kirletilmesi, bu kirlenmenin teizmle olması ve buradan geriye, safbilince dönüp, teizmden arınmanın “öz'e dönüş” diye yutturulup pazarlanmaya çalışılmasını kast ediyorum. Gerçeği tersyüz ederek yapılmış felsefik hokkabazlık bu. Yine bu hokkabazlığın üzerine bina edildiği teoriyi kendi içinde deforma etme hali var burada ve zaten tam da bu açıdan Gökalp'i bana hatırlatıyor.

hakdogan
28-05-2009, 20:09
[Agnostik] Başım çatlayacak gibi, beynimi çok yoruyorsun. Biraz daha açık, anlaşılabilir konuşamaz mısın?

[Mü'min] Beyninin kıvrımlarını kanatmadan olmuyor bu işler. Hani “tohum”u çatlatma meselesi varya, filizlenme. İşte bu kolay olmuyor, olmayaccak. Bak şimdi; Ziya Gökalp, Emil Durkheim'e ait toplum analizinin, sosyal yapı tahlilinin kopyasıcı oldu, ancak bu kopyacılıkta aslına sadık kalmadı, Durkheim'in merkezi bir noktada ele aldığı Din yerine etnik kökeni koydu. Durkheim'e göre milliyetçilik, toplumda hakim Dinin, o toplumun/milletin özelliklerine serptiği renkler ve çizgilerden meydana gelme duygudur. Gökalp bu modelde Din, yani İslam yerine “Türklük/Türkçülüğü” ikame etmeye çalıştı.

Şimdi tıpkı buna benzer, Dinler Tarihi'ni incelediğinde ve esasta İslam'a baktığında göreceğin, İnsanoğlu'nun tasaffi edilmesi sürecini “kirlenme” diye yaftalamaya çalışan naklettiğin analiz, hakikati tersyüz etmeye çalışıyor, bunu da Gökalp vari, kurgusunu üzerine bina ettiği açıklama modelini deforma ederek yapıyor.

[Agnostik] Nasıl?

[Mü'min] Senin naklettiğin görüşte “safbilinç”, İnsan'ın özü/natürü diye işaret edilen şeye Freud “ES” diyor. Bununla İnsan'ın toprağa bakan, eleştiriye kapalı yönünü, doyumsuz hazlarımızı, tatmin olmayan ihtiyaçlarımızı, yeme-içme ve üreme dürtülerimizi işaret ediyor. En ilkel yanımızı, alt bilincimizi. Freud'a göre “ES”in hakimiyetinde olan birey İnsan olamaz, zira güdülerini makul sınırlara çeken, olması gereken yerde frenleyen Vicdan'a malik değildir. Senin çatlatıldığından söz ettiğin, bununla düpedüz “yok edilmeli” demek istenen “EGO”, Freud'a göre “ICH”, dış dünya ile “ES” arasında frenleme mekanizması, denge unsurudur. “ICH” dış dünya'da nesnel uyumluluğu kontrol eden birimdir. Şimdi burada yapılan felsefik sahtekarlığı müşahade edebiliyor musun?

[Agnostik] Devam et, seni dinliyorum.

[Mü'min] “ICH” Freud'un modelinde eleştiri yapan ve güdülerimizi frenleyen merkezdir. Buna göre acıktığımızda satış tezgahının üzerinde bulunan ekmeğe bedelini ödemeden saldırmamamızı, sokakta karşılaşıp dış görünüşünden etkilendiğimiz karşı cinse dönük nahoş “tatmin” hareketleri yapmamamızı ve benzeri görevleri bu merkez sağlar. Onun modelinde bir de “ÜBER ICH” vardır, bu Vicdan olarak tarif edebileceğimiz noktadır. Freud'un kural ve değerler bütününden hareketle İnsan'ı yönlendirdiğini söylediği merkezdir burası. Şimdi dikkat et, Freud'a göre İnsanlarda gözlenen kin, nefret, acı, kavga, savaşlar ve benzeri olumsuzlukların kaynağı “ÜBER ICH”in gelişmemiş olması, yetersizliğidir. Freud, bu üç bilinç seviyesinin belli düzeylerde “yeterliliğe” sahip olmamasını İnsan için felaket olarak görür.

[Agnostik] Freud “ÜBER ICH” gelişiminde aile/toplum kanalıyla gelen İnançlara yer veriyor mu?

[Mü'min] Elbette. Aile, çevre, alınan eğitim, Din, gelenekler vasıtasıyla öğrendiklerimiz. Bütün bunlar içselleştirilir ve değer/kurallar bütünlüğümüzün oluşmasına katkı sağlar. Modern piskoloji'de bu noktada farklı düşünmüyor.


“İD” olarak tesmiye ettiği alt bilinci ruhsal aygıtımızın en eski ve en ilkel parçası olarak kabul ediyor, İnsan'ın içgüdülerini işaret ettiğini söylüyor. İşleyişini “gerçeklik ve mantıkla uyumsuz” olarak yaftalıyor, kuralsızlığa gönderme yaptığını söylüyor. Tam olarak, hayvani davranış kalıbına, salt dürtü tatmini dışında derdi olmayan bir merkeze gönderme yapıyor burası ve bu arzuladığı haz/tatmin için “EGO”ya baskı uyguluyor İD.
Burada “EGO” ile işaret edilen, Freud'un “ICH” ile işaret ettiğine benzer şekilde, insanoğlunun dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan merkezdir. Burada gerçeklik kuralı/reality ilkesi hakimdir. Bu tahlilde “EGO” dış dünyayı algılar, oradaki koşulların farkına varır. Örneğin yiyecek nerededir ve nasıl ulaşılır gibi. Sonra da alt bilinçten gelen dürtülerin dış dünya koşullarına uyumlu hale getirilmesi vazifesini üstlenir. “Tezgah'ın üstünde bulunan ekmeği çalmayacaksın, parasını ödeyeceksin” gibi.

[Agnostik] Biz bencil İnsanlara “egoist” derken yanlış ifade kullanıyoruz desene!

[Mü'min] Evet, piskolojinin gerçekleri ve isimlendirmeleri açısından yanlış bir kullanım olduğu söylenebilir, sözünü ettiğinin.

[Agnostik] Devam et lütfen.

[Mü'min] Geriye “SÜPEREGO”, yani üstbenlik kaldı. Bu da zaman içinde “EGO”dan, toplumsallaşma/sosyalleşmeyle ve edinilen değerlerle ilgili olarak evrimleştiği söylenen seviyedir.

Kısacası, senin naklettiğin ve “İnsanın özü” ve “o öze dönmek lazım” diye pazarlanan, yutturulmaya çalışılan şey, İnsan'ı hayvanlardan ayıran özelliklerin yok edilerek, İnsan'ı hayvan mesabesine çekmek, hazları ve bu hazların tatmininden başka derdi olmayan bir embesili “özgür İnsan” diye takdim etmek hokkabazlığıdır.

Garip bir şekilde durulduğunu hissetmişti, son derece dingin bir eda ile

[Agnostik] Bu söylenenlerden hareketle düşünüyorum da, doğumu sonrası hiçbir eğitim ve öğretime tabi tutulmamış, dolayısıyla zihnine çeşitli imajlar giydirilmemiş bir İnsan, bu dünyada nasıl bir yaşam sürerdi. Dinler yok, felsefe ve izmler yok. Başka bir İnsan da yok. Nasıl olurdu acaba?

dedi...

[Mü'min] İnsan eskilerin tabiri ile “medeniyyün bi't-tab”dır; yani tabiatı itibariyle sosyal bir varlıktır. Yeryüzünde söylediğine benzer tecrübeyi yaşayan bir beşer olmuşmudur, oldu ise bu nakledilmiş midir bilgim yok. Ancak sana teorik/felsefi bir çalışmadan söz edebilirim.

[Agnostik] Öyle mi? Hangi çalışma?

[Mü'min] İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ından söz ediyorum. Issız bir adaya çocukken tek başına düşen, bir Ceylan tarafından emzirilen, yalnız bir İnsan olarak büyüyen Hay'ın hikayesinden söz ediyorum. Şimdi bana “hikayeyi anlat” diyeceksin.

[Agnostik] Evet.

Dedi ve gülümsedi...

[Mü'min] İkindi yaklaşıyor, o yüzden kısa bir özet yapacağım, eseri bulup okumak, arzu edersen senin bileceğin iş.

[Agnostik] Tabi.

[Mü'min] Hay adada çevresini gözlemler, kendisi ile diğer canlılar arasındaki farkları müşahade etmeye başlar. Önce organlarını, sonra melekelerini keşfeder. Bazı canlıların doğar doğmaz atalarında gözlenen özelliklere sahip olduklarını görür, uçmak, yüzmek vb. Kendisi ise yapmak istedikleri konusunda tedrici bir süreç yaşamaktadır. İlk başta bundan müzradip olan Hay, zamanla bu durumun diğer canlılarda gözlemlemediği, öğrenebilme/gelişebilme, sonra da akletme yeteneğine işaret ettiğinin farkına varır ve esasen, kendisi ile yaşadığı adadaki diğer canlıları ayıran ve kendisini bir nevi adanın hakimi yapan en temel kriterin bu olduğu sonucuna varır.

Eşya ve hadiseleri okuyarak tefekkür'e devam eden Hay, sonuçta bazı canlıların herhangi bir öğrenim süreci olmadan bazı özelliklere sahip olmasına da, kendisinin öğrenmeden, gayret etmeden gelişememesine de bir “KARAR VEREN”in bulunduğunu, bunun “O'nun isteği” olduğunu, sahipsiz olmadığını, kendisine bu özellikleri vererek “hakim” olmasını sağlayanın kendisini sevdiğini ve kendisinin de O'nu sevdiğini düşünür, karar verir.

[Agnostik] Sonra?

[Mü'min] Sonra adaya bir başka İnsan daha gelir, adı Absal'dır. Absal, zamanının Peygamberine, Vahyi tebliğine bağlıdır. Hay, Absal ile tanışma ve diyalogları sonrası, Absal'ın sahip olduğu “anlam haritası”nın, yıllardır dış dünyada yaptığı gözlemler ve iç sezgileri ile ulaştığı sonuçla örtüştüğünü görür.

[Agnostik] Eser hiçbir yönlendirmeye tabi olmayan İnsan, çevresel gözlemleri ile Yaratıcı'ya ulaşır diyor.

[Mü'min] Evet, aynen öyle.

[Agnostik] Edinip okumaya çalışacağım.

[Mü'min] Peki. Bu günlük bu kadar yeter diyelim istersen?

[Agnostik] Tabi, geç kalmanı istemem. Teşekkür ederim her şey için.

[Mü'min] Rica ederim.

[Agnostik] Ben biraz daha burada kalacağım.

[Mü'min] Olur. Hoşça kal.

Dedi ve Mü'min Beykoz Korusu Sosyal Tesislerinden ayrıldı. Bir süre sadece etraftaki manzarayı seyredenAgnostik'in aklında artık Hay bin Yakzan vardı...

hakdogan
28-05-2009, 20:11
Eve geldiğinde yaptığı ilk iş dizüstü bilgisayarını açıp, İnternet üzerinden İbn-i Tüfeyl'in eserine ulaşmaya çalışmak oldu. Kitabı bulup sipariş ettikten sonra, Mü'min ile “İnsan Zihni” üzerine konuştukları geldi aklına ve “yıllardır bana anlattıklarını Dinler'i sorguladığım kadar sorguladım mı?” sorusunu geçirdi içinden, Bilmediğini Bilmeyen'i düşünerek. Telefonuna sarıldı ve Septik'i aradı...

[Septik] Alo.

[Agnostik] Abi merhaba, nasılsın?

[Septik] İyiyim be Don Kişot. Sen nasılsın? Beni bu kadar çabuk arayacağını sanmıyordum.

[Agnostik] İyi sayılır diyelim abi.

[Septik] Ne o, bir yaramazlık mı var?

[Agnostik] Bilemiyorum abi, kafam biraz karıştı senin bu kankan'ın anlattıkları hakkında!

[Septik] Yapma be, benden habersiz hangi aralıkta görüştünüz bakayım?

[Agnostik] Yok abi, en son bildiğin görüşmemizde, daha doğrusu hem orada hem de yıllardır kendisinden duyduğum, senin de bildiğin görüşlerini kastediyorum.

[Septik] Hımm, şu elektrik, gaz, otobüs genel müdürlüğünün yapısına dair sürekli tekrarladıklarını mı kastediyorsun?

Agnostik güldü...

[Agnostik] Evet abi, “EGO”ya dair söylediklerini.

[Septik] Bu bürokratik meselede yel değirmeni mi kafanı karıştırdı yoksa?

[Agnostik] Öyle oldu abi. Az önce adamın söylediklerini düşündüm, sonra da “Acaba özgürleşme, kendini keşfetme konusunda dinlediklerimi, dinleri sorguladığım kadar sorguladım mı?” diye kendime sordum. Netice de bireysel tecrübelerim diyor anlattıklarına, sorgulamalıydım. Abi hadi ben yapmadım, sen yaptın mı dediğimi?

[Septik] Aslanım, ben tabi ki sorguladım, septik olmak bunu gerektirir zaten.

[Agnostik] Psikoloji bilgim yeterli düzeyde değil, o yüzden dinlediğim her iki görüşün, her ikisinin anlattıklarının ne oranda psikoloji ile kesişip örtüştüğüne karar veremedim.

[Septik] Bu yel değirmeni neler söyledi ki, ben de merak ettim doğrusu?.

[Agnostik] Freud ve modern piskoloji açısından kankan'ın anlattıklarını eleştirdi, onun “öze dönüş” dediği halin insan'ın insanlığından uzaklaşması olduğunu söyledi. Bir de arada Ziya Gökalp benzerliği kurdu ki, orasını hiç açma!

[Septik] Ne? Ya baksana, yarın bizim Kemal bana misafir olacak, hani bir keresinde seni tanıştırdığım psikolog arkadaşım. Sen de gelsene bana, hem güzel yüzünü görürüm, hem Kemal alçakgönüllü bir arkadaştır ve meraklı gençleri çok takdir eder, soracağın sorulara yanıt vermekten zevk duyacaktır. Ona sorarsın kafana takılanları, oda psikiyatri açısından cevap verir, ne dersin?
[Agnostik] Abi çok güzel olur ya.

[Septik] Hem kankayı da çağırırız, açık oturum yaparız be yav.

Dedi ve kahkahayı bastı...

[Agnostik] Abi olmadı, hiç bırakmıyorsun ki şöyle ağız tadı ile kankan'ı arkasından çekiştirelim.

Dedi ve güldü...

[Septik] Bırakmam, o benim biricik kankam. Şimdi tamam o zaman, yarın bendesiniz, ben kankaya haber veririm.

[Agnostik] Tamam abi, öpüyorum yanaklarından.

[Septik] Ben de öptüm Don Kişot'um.

Agnostik bu telefon görüşmesi sonrası rahatlamıştı, bir gün sonrasını iple çekiyordu...
BİR GÜN SONRA, SEPTİK'İN EVİ...

[Septik] Hoş geldin kardeşim benim.

[Agnostik] Hoş bulduk abi. Kemal bey içerde mi?

[Septik] Bak hele. Aylardır görüşmemişiz, hoş beş etmeden hemen “Kemal bey içerde mi?”

[Agnostik] Abi haklısın, kusura bakma.

Dedi ve Septik ile kucaklaştı. Kısa süren hasbihal'in ardından Psikolog ve Bilmediğini Bilmeyen'in salonda olduğunu, Bilmediğini Bilmeyen'in kendisine biraz kırıldığını Septik'ten dinledi...

[Septik] Aman diyeyim, zaten bozuldu bu girişime. Fazla üzerine gitme.

[Agnostik] Abi saygım sevgim tartışma konusu edilemez. Ama gerçeği aramada anamı babamı dinlemem, biliyorsun.

[Septik] Biliyorum biliyorum. Ancak aranız açılsın istemem, o yüzden senden rica ediyorum kontrolü bana bırak. Konuyu ben açıp istediğin noktaya getireyim. Sonrasında sen istediğin noktada kafana takılanları her ikisine de sorarsın. Tamam mı?

[Agnostik] Nasıl istersen.

[Septik] Hadi içeri girelim.

Dedi ve Agnostik'i salona götürdü. Kısa süren hoş beş faslı sonrası Septik konuya girdi ve

[Septik] Kemal'cim sence sakıncası yoksa bu gün muhabbetimizin konusu, “İnsan zihninin dış dünya ile ilişkilerinde, gerçeği aramada bize kazık atabilme ihtimali” oluştursun isterim. Ne dersin, gerçekte böyle bir ihtimal var mı?

dedi...

[Psikolog] Böyle isimlendirmek ne derece doğru bilemiyorum, ancak zihnimiz bize bazen oyunlar oynayabilir.

[Septik] Kanka'nın bu noktada bir analizi var.

dedi ve kısaca Bilmediğini Bilmeyen'in “EGO” merkezli görüşlerini aktardı. Sonra sözü Bilmediğini Bilmeyen aldı...

[Bilmediğini Bilmeyen]İnsan dünyaya geldiğinde, bulunduğu zaman ve coğrafyaya göre yaşadığı aile/toplum tarafından eğitim öğretim almaya başlar. Bu eğitim/öğretim etnik bilinç, ahlak, yaşam kuralları yanı sıra inanç eğitimini de içerir. Bunlar, özbenliğin üzerine katman katman kalın zırh gibi giydirilir. Burada ilk altı yaş çok önemlidir. Bu yaşlarda birçok şey olup bitmiştir artık. Bundan sonra kişi, zihnine katman katman giydirilmiş zırhları delmeden, özüne dönmeden özgür düşünemez ve kendisine “gerçek” diye sunulanı kritize edemez diyorum.

[Psikolog] Şimdi İnsan zihninin doğumundan itibaren gelişim sürecine girdiği yadsınamaz bir gerçek. Bu gelişimde ailenin, yaşanılan toplumun, ötesinde coğrafik koşulların etkisi de yadsınamaz. Ancak bu durum, adeta boş bir databank olan İnsan zihninin doğru bilgi ile doldurulması için, onun mutlaka boş bulunması gerektiği düşüncesine bizi götürürse yanılırız.

Anladığım kadarıyla sizin “öze dönmek”ten kastınız, İnsan zihninin katettiği gelişim aşamalarını ki, bunlar aynı zamanda sağlıklı öğrenme biçimlerini de kapsar, öğrenmeyi de öğreniriz, bütün bunları yok edip, adeta bandı geriye sarıp, bir çocuk olmak. Bu bir yetişkin için psikotik ve nevrotik sonuçlara sebebiyet verebilir, olayın bu yönüne şimdilik temas etmeden sizi daha iyi anlamak için soruyorum, çocukluk evresine dönen İnsan tekrar bu mekanizmaları geliştirmeyecek mi?

[Bilmediğini Bilmeyen] Şöyle ifade edeyim, burada insanoğlunun büyük çoğunluğunu baz alarak konuşuyoruz. Teist zihin yapısını, bu zihnin sahip olduğu “EGO”yu analiz etmeye çalışıyoruz. Çocukluğumuzla birlikte “evrenin sahibi bir Tanrı” imajı ile karşılaşıyor zihnimiz, bu öğreti ile giydiriliyor. Bunu ailemiz, yaşadığımız toplum yapıyor. Bazı insanlar ilerleyen zamanla birlikte bu öğretiyi sorguluyor. Bu sorgulamayı yapanlar eğer “EGO”larının baskılamasını aşabilirlerse gerçekle tanışma fırsatı buluyorlar.

[Psikolog] Kişisel formasyonunuzu öğrenebilir miyim?

Bu soruya canı sıkıldı...

[Bilmediğini Bilmeyen] Diplomamı yanımda getirmedim, pardon!

Dedi...

[Psikolog] Sorumda bozuntuya vermenize sebep olacak bir yön yok, bazı terimleri yanlış kullandığınızı düşünüyorum, bu yüzden sordum. Bakın, birincisi “EGO” dediğimiz kavram tamamen altbenlik'ten soyutlanmış değildir. Çocuk büyüdükçe, dış dünyanın gerçekleri ona hazza ulaşmada bazı kuralların olduğunu öğretir. Bu durumda altbenliğin bir bölümü özel bir evrimleşme göstererek “EGO”yu oluşturur. “EGO” bir düzenleyicidir, “düzenleyici dizge” diye de anılmaktadır. “EGO” insanoğlunun dış dünya ile uyum içinde yaşamasını sağlayan zihinsel işlevler bütünüdür. Yani gerçeklik kuralı egoda hakimdir, buna da reality ilkesi diyoruz.

Psikolog'un sözleri Agnostik'in zihninde şimşekler çaktı, konuşulanları not aldığı defteri bir kenara bırakarak, Mü'min'le yaptığı konuşmalara dair not tuttuğu defteri eline aldı ve kendisinde “çağrışım” yapan kısmı buldu : “'EGO' ile işaret edilen, Freud'un 'ICH' ile işaret ettiğine benzer şekilde, insanoğlunun dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan merkezdir. Burada gerçeklik kuralı/reality ilkesi hakimdir. Bu tahlilde 'EGO' dış dünyayı algılar, oradaki koşulların farkına varır. Örneğin yiyecek nerededir ve nasıl ulaşılır gibi. Sonra da alt bilinçten gelen dürtülerin dış dünya koşullarına uyumlu hale getirilmesi vazifesini üstlenir. 'Tezgah'ın üstünde bulunan ekmeği çalmayacaksın, parasını ödeyeceksin' gibi.”

[Psikolog] Dikkat edilirse, “EGO”yu bu anlamda salt düşünce/inanç meseleleri açısından değil, öncelikle yaşamsal zorunluluklar, doğal ihtiyaçlar açısından ele alıyorum. Çünkü bahsettiğiniz yaşlarda gerekli kavramlara sahip olmayan bireyde soyut düşünce ve inançlar, daha ilerleyen yaşlarda oluşur. “EGO” altbenliğin tatmin edilmesi gereken istekleri açısından bir zarurettir. Çünkü birey toplumsal yaşamda var olmaktadır, yaşama/hayatta kalma dürtümüz açısından da altbenliğin istekleri karşısında bir düzenleyici faktöre ihtiyaç vardır.

[Bilmediğini Bilmeyen] Sizin bahsettiğiniz gerçeklik sahte bir gerçekliktir. Bakınız her halde kabul edersiniz ki kimse annesinden ateist, agnostik olarak doğmaz. Ancak herkes doğduktan sonra aile/toplum tarafından teizmle kirletilir, insanların büyük çoğunluğu böyledir, yeryüzünde nonteistlerin teistlere oranına bakın lütfen. Bir insan; dünyaya safbilinç olarak gelir, bu hal insanın özüdür. Kişi sonradan teizmle afyonlanır ve böylece uyutulur. Kişi ateizm, deizm, agnostizm gibi felsefelere bağlanmışsa, işte o zaman bu kirlenmeden, afyondan arınma, uykudan uyanma dönemindedir diyebiliriz, yoksa uyku halinde olma devam etmektedir.

[Psikolog] Bakın ben, teizmi ya da nonteizmi, bunlardan hangisi uyku halidir, hangisi uyanma halidiri, bunlardan bahsetmiyorum.

Tam burada Agnostik devreye girme ihtiyacı hissetti...

[Agnostik] Evet, zaten bunu konuşursak bir sonuca varacağımızı düşünmüyorum. İzninizle ben asıl merak ettiğim şeyi sorayım. Bu “EGO” ve onun üzerinde sonradan oluşan diğer katman ve varsa diğerleri, bireyin “gerçek/hakikat” arayışının önünde bir engel midir? Ne oranda belirleyicidir? Gerçekliğe ulaşmak için “EGO”nun parçalanması, yok edilmesi zorunlu mudur?

[Psikolog] Genç arkadaşım, kişi, “EGO”su olması gereken gelişme düzeyini yakalamışsa sağlıklı bir yaşam sürebilir, aksi durumda ya da “EGO”nun yok edilmesinde psikotik ya da nevrotik hastalıklara yakalanır, kişinin dış dünya ile reel bağlantısı kopar. Çünkü “düzenleyici dizge” ya çok zayıftır, ya da yok olmuştur. Bizlerin psikoz/psychosis dediğimiz akıl hastalığı da, kısaca kişinin gerçekle bağlantısının kaybolması durumudur. Bu durumda duygulanım ve bilişsel işlevlerde nicelik ve nitelik bozuklukları vardır. Bu bozuklukları olağan işlevlerin bir uzantısı olarak değil, kişilikte bir gerilemeyle açıklarız. Şizofreni bunlardan biridir.

Agnostik, Psikolog'un sözlerine karşı ne söyleyeceğini merak ettiği Bilmediğini Bilmeyen'e baktı...

hakdogan
28-05-2009, 20:13
[Bilmediğini Bilmeyen] 2-3 yaşlarındaki bir çocuk şizofren midir? O yaştaki çocuğun “EGO”su henüz gelişmemiştir. İnsanoğlu niçin o çocukluktaki özbenliğiyle kalmaz da yaşamak için bir sahtebenlik sonra da süperego ve bunların uyumlu geçinebilmesi için de savunma mekanızmaları geliştirir? Bunu hiç düşündünüz mü?

[Psikolog] Bakın, ıı! Afedersiniz, unuttum adınızı?

[Bilmediğini Bilmeyen] Paslı.

[Psikolog] Tekrar özür dilerim. Paslı bey, bu söylediğiniz konular üzerine düşünmek benim mesleğim. Bahsettiğiniz yaşlarda, çocukluk evresinde “SÜPEREGO”, çocuğun büyükleri ile olan etkileşimi sonucu gelişir ve toplumsal yasakları içerir. Bu yasakları içeren merkezin bir kısmı bilinçli, diğer kısmı ise bilinç altıdır. Çünkü bazı yasaklar bilincin daha tam olarak gelişmediği çok küçük yaşlarda öğrenilmiştir. Buradan da anlamalıyız ki, yetişkin bir bireyde olduğu kadarıyla oluşmasa da, çocuklarda da bu bilinç düzeyleri vardır ve zamanla gelişimi tamamlanmaktadır. İnsanoğlu o bahsettiğiniz özbenlikle, yani “İD” ile, yanlış anlamıyorum sizi değil mi? “İD”yi kastediyorsunuz?

[Bilmediğini Bilmeyen] Evet.

[Psikolog] Tamam. İnsanoğlu “İD” ile, yani sadece cinsiyet ve saldırganlık gibi dürtüleri ile hayatını sürdürülebilir kılamaz, o sebeple bu dürtüleri ile dış dünya arasında “uyum”a ihtiyacı vardır. “EGO” tam da bunu yapar ve yeterince gelişmişse, sadece “İD”yi değil, “SÜPEREGO”yu da dengeler. Bu sebeple “EGO” ve “SÜPEREGO”ya ne sebeple ihtiyaç duyulduğu ortadadır.

[Bilmediğini Bilmeyen] Dünya'ya “EGO” ve “SÜPEREGO” ile gelmiyoruz!

[Psikolog] Doğuştan sahip olduğumuz ana materyal “İD”dir. “İD” biyolojik temele dayanan, genetik şifreyle yüklenmiş dürtü ve içgüdülerden oluşmuş ana yapıdır. “İD”de değişim, dönüşüm, dolayısıyla da gelişim olmaz, bu yapı doğduğumuzda nasılsa, ölene kadar varlığını aynı şekilde muhafaza eder. Daha önce söylediğim gibi, “EGO” dediğimiz kavram, tamamen altbenlik'ten soyutlanmış değildir. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi “İD”, “EGO”, “SÜPEREGO” kavramlarının beynin herhangi bir bölgesine karşılık olmadığı, bu kavramların tamamen soyut olduklarıdır. Bu kavramlarla kastedilmek istenen şey, daha çok “türlü işlevler dizgesidir”. Yine unutmamamız gereken bir şey, bu işlevler tamamen kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılmış değildir, aksine birbirleri ile geçişlidir.

Septik Psikolog arkadaşını dikkatle dinlerken, bir yandan da Bilmediğini Bilmeyen'i takip ediyordu, Agnostik söz aldı ve

[Agnostik] “EGO” ve “SÜPEREGO”nun oluşma sebep ve süreçleri nelerdir?

dedi...

[Psikolog] “İD”nin dürtüsel talepleri hedef nesnesine ulaşıp rahatlamak ve üzerindeki gerilimi boşaltmak ister. Çocukluk evresini ele alırsak, annenin de yardımıyla bütün dürtüler hedefine, gecikmeden ulaştırılmaya, hedef nesnesyle buluşturulmaya çalışılır. Örneğin bebeğin açlık dürtüsü anne memesi verilerek rahatlatılırken anne ile kaynaşma, anne kucağına yatırılarak tatmin edilir.

Dürtülerimizin iki kaynağı vardır. Bunlardan birisi yaşam enerjisidir ki üretkenliği temsil eder, diğeri de ölüm enerjisidir ki buda agresyonları temsil eder. Her iki dürtü de mutlak olarak hedefine ulaşmak istemektedir. Başlangıçta “İD”de zaman, mekan, mantık ve diğer kavramlar oluşmamıştır ve bunların anında temin edilmesi gerekir. Bir dürtünün, dürtü oluşma süreciyle eş zamanlı olarak tatmin edilememesi, bebekte gerilimi ve sıkıntıyı doğurur. Engellenmişlikten kaynaklı sıkıntı ile agresyon ortaya çıkar ve çocukta öfke deşarjı meydana gelir.

Hayatın gerçekliklerine baktığımzda, bir dürtü yola çıktığında bu dürtünün tatmin edilebilmesi için bir zaman periyoduna, nedensel bir ilişkiye, mantıksal bir bütünlüğe ve uygun mekansal koşullara bağlılığın söz konusu olduğunu görürüz. Anne ve bebeği örneğinden hareket edersek, anne ne kadar özverili olursa olsun, bebekle ne kadar yakından ilgilenirse ilgilensin, bebeğin dürtülerinin, oluşum sürecinde eş zamanlı olarak hedefine ulaştırılmasını sağlayamaz, bu reel olarak mümkün değildir.

İşte bu gibi hallerde, yani dürtülerin eş zamanlı olarak tatmin edilememesi durumlarında, ruhsal bir yumak olan “İD”nin bir kısmının farklılaşarak “EGO” dediğimiz; dürtüyü bir süre erteleyebilme yeteneğine sahip komponent'in, ruhsal bileşenin oluşmasını temin ettiğini görüyoruz.

[Septik] Doğal olarak?

[Agnostik] Evet, bu süreç tamamen doğal bir süreçtir ve “EGO”nun ilk oluşum çekirdeğidir.

[Bilmediğini Bilmeyen] Ben hala bu “sahte benliğe” neden ihtiyacımız olduğunu anlayamadım!

[Psikolog] “EGO” sahte benlik değildir, bilincimizdir. Çocukluk evresinden devam edelim. Bu evrede ortada henüz hafıza kayıtları olmadığından ve dışsal nesnelerin içsel tasarımlarının oluşturulamadığı bir evre söz konusu olduğundan, bebek için dünya adeta her an yeniden yaratılmaktadır. “Yaratılmaktadır” tabiri sizi rahatsız etti ise “oluşmaktadır” da diyebiliriz.

Dedi ve tebessüm etti. Bilmediğini Bilmeyen müstehzi bir gülümseme ile karşılık verdi...

[Psikolog] Hafızası olmayan birini gözünüzde canlandırmak adına bir Alzheimer hastasını düşünün. Böyle bir hasta yıllardır tanıdığı eşini tanıyamaz ve çocuklarına yabancı muamelesi yapar. Çünkü Alzheimer hastasının hafıza kayıtları biyolojik nedenlerle bozulmuş ve kayıtlar yok edilmiştir. Bu tahribatın derecesine göre de problemler ve sıkıntılar doğmaktadır. İnsan'da düşünsel/zihinsel sürekliliği ve bu anlamda varlığımızı temin eden şey hafızamız, hafızamızda tutulan nesne tasarımlarıdır. Bir bebek, henüz bu tasarımlarını oluşturmamışken her an yeni bir dünya ile karşı karşıyadır. Karşılaştığı her obje onun için “yeni”dir, bu annesi dahi olsa.

Bebek artık zihninde ve hafıza kayıtlarında, duyuları ile aldığı nesne tasarımlarını, süretlerini kaydetmeye başladığı andan itibaren zihinsel süreklilik, nesnelerin devamı diye isimlendirdiğimiz süreç başlar ve bu aşama ile birlikte varoluşun sürekliliği gerçekleşir. İşte tam bu noktada realiteye uyum gösterebilmek için bir takım çabalara başvurulur. Bunu yapan da, “İD”den gelişen, farklılaşan ve dürtülerin belirli bir süre ertelenmesini sağlayan güç, yani “EGO” gücüdür.

[Agnostik] Varsayalım çocukta “EGO” hiç oluşmadı, ya da gelişmedi, bu durumda neler olabilir?

[Psikolog] Arzu ve isteklerin hiçbir kontrole tabi olmayacak şekilde, sorgusuz/sualsiz deşarj edilmesi ve bireyin hedef nesneye yönlendirilmesi realite açısından mümkün olmadığından, meydana gelebilecek problemleri kestirebilirsiniz. Çocuk üzerinden konuşmaya devam edersek, örneğin yeni bir kardeşin dünyaya geldiğini düşünelim. Çocuk, kıskançlık dürtüsüyle kardeşini öldürmek dahi isteyebilir. Bu, çocuk için doğal bir dürtüdür ve böyle örnekler söz konusudur. İşte böyle bir dürtüyü frenlemeye çalışan güç, realiteye uymaya çalışan “EGO” gücüdür ve varolmadığında, ya da gelişmediğinde neler olabileceği ortadadır.

Agnostik elindeki not defterine bakarak

[Agnostik] Kemal bey, o zaman “İD'in hakimiyetinde olan birey, dürtülerini reel sınırlara çeken EGO gibi bir güce sahip olmadığında, ya da bu güç çok zayıf, gelişmemiş olduğundan İnsan olamaz” diyebilir miyiz?

Dedi...

[Psikolog] Henüz İnsani gelişimini tamamlayamamış olduğundan, İnsan'ı İnsan yapan ve İnsan'ca bir yaşam için zorunlu olan mekanizmalardan mahrum olduğundan, böyle bir birey İnsan'dan çok, tabirimi mazur görün bir hayvana benzeyeceğinden, İnsan dememiz pek mümkün değildir.

Az sonra olabileceklerden çekinen ve bir gözü daima Bilmediğini Bilmeyen'de olan Septik araya girerek

[Septik] Eee şimdilik bu kadar yeter, biraz soluklanalım. Sizlere ikramlarım olacak.

Dedi ve mutfağa gitmek için izin istedi. Kalkarken, Psikolog arkadaşı kendisine lavabonun yolunu göstermesini rica etti, Agnostik “ben yardımcı olayım” diyerek ayağa kalktı.

Bilmediğini Bilmeyen salonda yalnız kalmıştı ve öfkeliydi. Kendisini köşeye sıkıştırılmış gibi hissediyordu, zira konuşmaların bundan sonraki seyrinin nereye varabileceğini az çok kestirebiliyordu...

hakdogan
28-05-2009, 20:19
Psikolog'a refekat ettikten sonra mutfağa gelen Agnostik

[Agnostik] Abi ne düşünüyorsun?

Dedi...

[Septik] Ne hakkında?

[Agnostik] Konuşulanlar hakkında.

[Septik] Hımm doğrusu kankayı bu noktada çok da sağlam göremedim. Gerçi haksızlık etmeyelim, Kemal neticede alanında uzman birisi, oldukça birikimli. Dostum belki bu sebeple fazlaca topa girmiyor.

[Agnostik] Görüldüğü kadarıyla kankanın söyledikleri psikolojinin verileri ile örtüşmüyor. Saldıranlığı, doyumsuzluğu, ötesinde bilinçsizliği “kendinde olmak” olarak ifade ediyor. Konuya hakim değilmiş, bunu bu gün anladım.

[Septik] Haksızlık etme be Don Kişot, sence “bilinci olmayan biri” mi benim kankam?

[Agnostik] Abi bence değil, ona göre, kendince. “EGO'mu çatlattım” demiyor mu?

[Septik] Evet.

[Agnostik] E duymadın mı Kemal beyi?

[Septik] Duydum, duydum da, biliyorum ki kankam bilinçsiz değil.

Agnostik gülümseyerek

[Agnostik] O zaman başka bir yerini çatlattı da, bunu EGO'su mu sanıyor?

Dedi..

[Septik] Olabilir.

dedi ve kahkahayı bastı...

[Septik] Neyse, bırakalım gevezeliği, al şunları içeri götür bakalım.

Septik'in hazılardığı ikramları servis etmesinde yardımcı olan Agnostik, salona geldiğinde Psikolog'un da orada olduğunu gördü...

[Bilmediğini Bilmeyen] Gerçeği keşfetmek adına, zihinsizliğe, 6 yaş öncesine dönmek gerektiğini nasıl reddedebilirsiniz, anlayamıyorum.

[Psikolog] Zihinsizlik ile kastettiğiniz şey, bilgibankamızı formatlamak. Öğrendiklerimizi kaybetmek, sadece bunu değil “nasıl öğrenileceği”ne dair öğrendiklerimizi de kaybetmek. Bundan sonra tekrar aynı süreçler yaşanacak, yaşanmazsa öğrenmek diye bir durum oluşmayacak. O halde neden böyle bir gerekliliğe ihtiyaç duyulsun? Amaç, istenen yönde yönlendirme yapmaksa, bu durumda bir önceki durumla gerçeklik arasında varsaydığınız duvarı tekrar öreceksiniz.

Aslında ortada sizin sandığınız gibi bir duvar yok. İnsan'ın sizin sözünü ettiğiniz gerçekliği arayış ve sorgulayış evresi ergenlik dönemidir. Ergenlik dönemi, özellikle İnanç gelişimi için önemli bir evredir. Bireylere ebeveynleri tarafından din telkin edilmiş olsa dahi, bilişsel gelişimlerindeki ilerlemelerden ötürü, kendi dini inançlarının gerçekten ne olduğunu sorgulamaya bu evrede başlarlar. Zaten bireyde “kimlik gelişimi”nin odak hale gelmesi ergenlik esnasında, özellikle ergenliğin geç dönemi ve üniversite yaşlarında olmaktadır.

Bu esnada salona Septik'te geldi ve

[Septik] Dur bakalım Kemal'cim, bizi beklemeden başlama, bizim başımız kel mi? Çok şey kaçırmadık değil mi?

Dedi ve güldü...

[Psikolog] Paslı beye “zihinsizliğe” neden gerek olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Kısacası kimlik gelişimi için beklenmesi gereken evreler olduğu gibi, mekanizmalar da vardır. Bunlar olmadan kimlik inşaası da mümkün değildir.

Agnostik not almaya başlamıştı...

[Psikolog] Ergen bireyler “Ben kimim?” sorusunu kendilerine sorarlar. “yaşadıklarım, hakkımda olanlar nedir?”, “Hayat nedir?”, “Nasıl bir hayata ulaşmak istiyorum?” ve benzeri soruları kendilerine yöneltenler ergenlerdir, çocuklar değil. Sorular gittikçe sofistike ve kimlik arayışlarının parçası olan, bilgiç, mantıksal problemleri içerir.

[Bilmediğini Bilmeyen] “EGO”yu çatlatmakla hiçbir şeyi yoketmiyoruz. Tüm öğrenilenler yerli yerinde duruyor. İnançlar, milliyet, ahlak, toplumsal kurallar vs. Ne kadar katman varsa hepsi kalıyor. Sadece yönetici patron değişiyor. Çeperdeki sahtebenliği parçalayıp, iktidarına son verip mekezdeki özbenliğe gerçek imparatora ulaşıyoruz.

[Psikolog] Bakın, tekrar ediyorum ki; “İD”, “EGO”, “SÜPEREGO” kavramları, beynin herhangi bir bölgesine karşılık gelmez, bu kavramlar tamamen soyuttur. Bu kavramlarla kastedilmek istenen şey, daha çok “türlü işlevler dizgesidir”. Bu işlevler de birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılmış değildir, aksine birbirleri ile geçişlidir.

“EGO”yu parçalamak sonucu oluşacak iktidar, psikotik ve nevrotik iktidardır. “Düzenleyici dizge”den yoksun birey imparator değil, olsa olsa terminatör olabilir. Bunu zaten bu kavramlarla zihnimizi anlamamıza katkı sunanlar söylüyor.

Tam bu noktada Agnostik'in zihnine Mü'min'in “Gerçeği tersyüz ederek yapılmış felsefik hokkabazlık bu. Yine bu hokkabazlığın üzerine bina edildiği teoriyi kendi içinde deforma etme hali var burada ve zaten tam da bu açıdan Gökalp'i bana hatırlatıyor” sözleri geldi ve

[Agnostik] Kim? Freud mu?

Dedi...

[Psikolog] Evet. “EGO” altbenliğin tatmin edilmesi gereken istekleri açısından bir zarurettir. Çünkü birey toplumsal yaşamda var olmaktadır, yaşama/hayatta kalma dürtümüz açısından da altbenliğin istekleri karşısında bir düzenleyici faktöre ihtiyaç vardır

[Bilmediğini Bilmeyen] Ben, bize eklenen katmanların oluşturduğu zihnin ve sahtebenliğin kölesi olmamaktan söz ediyorum. İmparatorluk tahtına özbenliğin oturmasından, özbenliğimizin sahnede olması ve iktidarı ele geçirmesinden bahsediyorum. Zihin denen katman atılmıyor ve yan tarafta ihiyacımız olduğunda istersek onu kullanıyoruz. Yani zihnin kölesi değil efendisi oluyoruz.

[Psikolog] Yan tarafa aldığınız şey parçalanmış halde, ona tekrar başvurmanız ne derece imkan dahilinde? Ayrıca tekrar ediyorum bu soyut katmanlar, birbirlerinden ayrıştırılabilinecek düzeyde, keskin/belirgin sınırlarla birbirlerinden ayrılmıyorlar, tam aksine geçişkenler. Kısacası bilimsel bulgularımızla, psikolojinin bu gün sahip olduğu birikimle sizin söyledikleriniz örtüşmüyor, örtüşmemek bir yana, söyledikleriniz bilimsel gerçeklerden çok uzaklara savruluyor.

Sözlerinizde çok daha önemli bir problem de, temel içgüdülerle “gerçeği arama” gibi soyut meseleler arasında nasıl bir bağ kurduğunuz konusu. Bakın şu an arkadaşımız birbirinden çekici ikramlarla ve hemen yanında köpüğü bana göz kırpan ve kokusu burnuma kadar gelen kahvesi ile sehpalarımızı donatmış durumda. Şu an, şu kahveye derhal elimi uzatıp nahoş bir ses çıkarıp içmiyorsam bunu parçalamak istediğiniz katmanın fonksiyonları ile açıklıyoruz. Bu ve benzeri “dış dünya ile reel uyum” çabalarının gerçeklik arayışına mani olduğunu nereden çıkarıyorsunuz?

Septik araya girerek

[Septik] Buyur Kemalcim, kankam, Don Kişot'um lütfen buyrun. Tüketip, aynı zamanda da konuşabiliriz değil mi?

Dedi ve kahkahayı bastı. Muhabbet artık ikramlar ve içilen kahvelerle sürmekteydi...

hakdogan
28-05-2009, 20:21
[Bilmediğini Bilmeyen] Siz varolan, toplumun giydirdiği zihninizle dış dünyadaki gerçekleri algıladığınızda, algılanan “EGO”nuzun manipülasyonuna uğrayacaktır. Bunu bir bilgisayara yüklenmiş program gibi düşünün, kişi, kendisine yüklenen programı kullanıyor. Eğer yüklenen xp ise dosyalar bu xp formatında, vista yüklendiyse dosyalar vista formatında, linux yüklendiyse linux formatında olacaktır, o formatta değerlendirilecektir. Kişinin algısı manüpüle edilecektir. Yani dosyaları algılarken objektif olamayacaktır.

Bu noktada söze Septik girdi...

[Septik] Kanka bu olmadı.

[Bilmediğini Bilmeyen] Olmayan ne?

[Septik] Verdiğin örnek. Bir bilgisayar mühendisi olarak müdahale etmeliyim. XP, Vista, Linux işletim sistemleridir kanka. İşletim sistemlerine oranla dosyaların, programların bu formatlarda olması değil, bu işletim sistemlerince tanınıp, tanınamaması söz konusudur. Yani dosya/program ya işletim sistemine uyumludur ve o işletim sistemi altında dosya/program doğru çalışır, ya uyumsuzdur dosya/program okunamaz, çalıştırılamaz.

[Bilmediğini Bilmeyen] E aynı şey.

[Septik] Değil be kanka. Bak şimdi, bilgisayar dünyasında temelde ortak dil 0, 1'dir. Bilgisayar dediğimiz cihaz sadece bundan anlar. Buna “makina dili” diyoruz. Bütün işletim sistemleri, yazılmış programlar, bunların oluşturduğu dosyalar vs temelde makine için 0'lar 1'lerden ibarettir. Şimdi örneğin JPEG görüntü formatını ele alalım. Bu format sayısal görüntü kodlama biçimidir ve bu format standartlaşmıştır.

[Bilmediğini Bilmeyen] Eee?

[Septik] Ee'si şu kanka. JPEG standardı, görüntünün nasıl kodlanacağını tanımlar, bu görüntünün depolanma biçimini belirtmez. JPEG bir dosyayı XP, Vista, Linux ya da bir başka işletim sisteminin yüklü olduğu bilgisayara kopyalayabilirsin ve bu JPEG'de bir değişime sebep olmaz. Örneğin Linux işletim sistemi altında olan JPEG “Linux JPEG”i değildir kanka.

Dedi ve güldü...

[Septik] İşletim sistemi eğer JPEG'i doğru okuyacak yerleşik ya da üçüncü parti yazılıma sahipse, o dosyayı olduğu gibi okuyacaktır ve okuma sonucu alınacak çıktı, diğer işletim sistemlerinin sonuçları ile aynı olacaktır. Dosyada bir ağaç resmi varsa, Vista kullanıcısı da ağaç görecektir, Linux kullanıcısıda. Çünkü hepsi temelde aynı malzemedir kanka, kullanılan 0'lar ve 1'lerdir. İşletim sistemleri de, programlar ve dosyalar da bilgisayar dünyasının bu evrensel dilinden oluşur. Sadece zaman zaman, bu 0 ve 1'lerin yan yana dizilim farklılıklarını doğru okuyamamak, yani “bir dosya ya da programı desteklememek” durumu söz konusu olabilir. Yüklersin ilgili formatı doğru okuyan aracı işletim sistemine, doğru sonucu alırsın.

Agnostik anlatılanları cankulağıyla dinlemekte ve not almaktaydı...

[Psikolog] Paslı bey, verdiğiniz örnek, bilgisayar dünyasındaki işleyişe ne derece uygundur ya da değildir bilmiyorum, konunun uzmanı arkadaşımız izah etti. Ben şunu söyleyebilirim ki, söylediğiniz şey psikolojik olarak da doğru değil, bilimsel verilerimizle örtüşmüyor.

Bilmediğini Bilmeyen, kendisini kuşatılmışlık psikolojisi içinde hissediyordu, beden dili ile bunu belli etmeye başlamıştı...

[Bilmediğini Bilmeyen] Beyefendi, anlamamakta ısrar ediyorsunuz. Görmüyor musunuz? Yaşadığınız dünyayı gözlemlemiyor musunuz. Bir Yahudi için İsa Mesih peygamber bile değilken, bir Hıristiyan için o Rab'tır, Tanrı oğlu'dur. Bir Müslüman için ise bu kabul edilemezdir. Hıristiyan ve Yahudiler için de Müslümanlık kabul edilemez. Bir Budist, istediği kadar bu dinleri düşünsün, anlattıklarını düşünsün, yaratıcı bir tanrıya ulaşamaz. Bu dinlerin yaşam ve cennet cehennem denen ikili modeline ulaşamaz. Çünkü ona yüklenen programda, yani zihinde evren kadimdir, sonradan yaratılmamıştır, zamanda bir başı bir sonu yoktur ve ölüm sonrası sonsuz çoklu yaşam, reenkarnasyon vardır.

[Psikolog] Teolojik alan benim alanım değil. Ancak sizin bireyin çocukluk döneminde öğrendiklerine yüklediğiniz determinist yaklaşımı analiz etmek benim alanım. Bakın, dünyayı gözlemlemekten söz ettiniz, bunu sizin iyi yapamadığınızı düşünüyorum. Dünya'da nonteist olup sonradan teist olan, bir Din' inanan sayısız örnek vark, tersi örnekler de var. Bu İnsanlar söz konusu değişimleri “EGO”larını, denge mekanizmalarını parçalayarak yaşamıyorlar, öyle olsa bırakın yeni bir inanışa geçmek, sağlıklı bir yaşam sürmeleri mümkün olamaz.
Sizin bu konularda kafa yormanız, kendinizce açıklama modelleri kurmaya çalışmanıza bir şey demiyorum. Ancak gerçeklikten fazlaca savrulmuşsunuz, bakınız ünlü bir çalışma var.

dedi ve çantasından Religious Judgement: A Developmental Perspective kitabını çıkardı...

[Psikolog] Fritz Oser ve Paul Gmunder'in kitabı var, okumuş olmalısınız.

Bilmediğini Bilmeyen'nin gözleri adeta boşluktaydı...

[Psikolog] Yine J.W. Santrock imzalı bir makale var çantamda. “Gençlerde Ahlaki Gelişim, Değerler ve Din” konulu. Arzu ederseniz bunu da sizinle paylaşabilirim. Kafa yorduğunuz konularda size ışık tutacaktır.

Bilmediğini Bilmeyen müstehzi bir eda ile

[Bilmediğini Bilmeyen] Sonrasında size kısa bir özet de takdim edecek miyim? Tabi sonucunda takdir dolu puanlamalar da olacak mı? Notlama tabanınız nedir? 10 mu 100 mü?

Dedi. Psikolog mütebessim bir eda ile

[Psikolog] Peki siz bilirsiniz.

Dedi. Septik'in canı da sıkılmıştı, Agnostik araya girerek

[Agnostik] Ben yararlanmak isterim, sakıncası yoksa.

Dedi.

[Psikolog] Tabi, memnuniyetle.

Dedi. Sohbetin kalan bölümünde tadsızlık çıkmamasını istemeyen Septik, konuyu değiştirdi. Agnostik'in kafasında artık, yıllardır karşılaştığı kimi olgu ve sezgilerine karşı, Bilmediğini Bilmeyen'in yönlendirmesiyle takındığı tavırlar vardı. “Zaman mı kaybettim?” sorusu, zihnini kemiriyordu...

paslıçivi
29-05-2009, 06:36
bu topicte ne oldu ne bitti.. asıl topic sanırım silinmiş.. benim yazılarım yok.. ve bir açıklama da yok..

yapılacak bir açıklamadan sonra yazılarıma devam edicem..

ama şunu kısaca belirteyim..

ben nasıl kendimi tanımlarken agnostik terimini kullanmak zorunda kaldıysam ve aslında agnostizmden farklı bir felsefeyle olaya yaklaşıyorsam..

yine aynı şekilde kafamda varolan analiz ve tesbitlerimi açıklamak için bilinen bazı terimleri kullanmak zorundayım..

ego süperego id ile ilgili açıklamalarım tabii ki şu anki modern psikiyatrik tanımlamalarla birebir örtüşmüyor. bunun çok net farkındayım.. ama dediğim gibi bazı şeyleri açıklamak için bazı bilinen kavramlar üzerinden benzetmeler yaparak gidiyorum..

insan denen canlının psikolojik yapısı, bilinç açıklığı yapısı henüz tam olarak çözülmemiştir.. çözülseydi ortalıkta bu kadar çok tedavi edilemeyen hastalık, bu kadar farklı inanç türleri olmazdı..

neyse umarım bir açıklama gelir..

paslıçivi
29-05-2009, 17:23
çok ilginç. gerçekten çok ilginç..

hala bir açıklama yok..

gözden kaçtı desem olacak iş değil..

sabahtan beri bir çok site yöneticisi eminimki burayı okudu ve ölüm sessizliği....

seçimle yönetim belirleyen demokratik bir site ve darbe gibi bir hareket..

hakdoğan sana sorayım bari... senin bir bilgin fikrin varmı..

çünkü sen gönderilerini tekrar topic açarak yazmışsın..

umarım aklıma gelen olasılıklar doğru değildir..

ben hala bir açıklama bekliyorum..

serüvenci
29-05-2009, 17:30
çok geçmiş olsun. emeğinize yazık olmuş.

silinmeyle ilgili konuyu frodo'ya soracaksınız. logları inceleyip sileni bulacak ve malümat alıp size bildirecektir. Cem konuyu geri getirecektir. daha önce yapmışlardı.

OQONUC
29-05-2009, 17:45
Gölge Meclis olarak bizler konunun takipçisiyiz. Eğer bu başlık yerine gelmez ise 7 gün boyunca boykot kararı aldık. Gerekirse daha da uzatabiliriz.

Ki ben Hakdoğan'a mesajların aniden silinebilir diye de iyi ki uyarmışım. Keşke sizi de uyarsaydık sevgili paslıçivi.

Şunu da belirrmek gerekir ki, her ne kadar keyfi uygulamalar yapılıyor olsa da sitenin akil yönetim takımınında bundan rahatsızlık duyduğundan eminim. Oradaki arkadaşların böylebir şeye tenezzül edeceklerini düşünmeyiniz. Bu olsa olsa benim tahminimce liyakati olmayan birisinin işidir. Bu da bizim ne kadar haklı olarak devrim yapmak istediğimize bir delildir.

Herşey yeniden eşit ve adil olarak paylaşılmaldır. Sitenin ana sayfasına Türkiye'de ilk yazmak yerine ADİL yazmak daha etkili olurdu diye düşünüyorum.

Sonuçta bu başlığın olduğu gibi Sevgili serüvencinin de belirttiği üzere geri gelmesi gerekir. Ve bizler gölge meclis olarak yanlışlıkla silinmiş mazaretini kabul edeceğimizi baştan belirtiyoruz.

Selamlar

frodo
29-05-2009, 17:55
Bir arkadaşımız yanlış bir işlem yapmış. Düzeltildi.

frodo
29-05-2009, 18:05
sabahtan beri bir çok site yöneticisi eminimki burayı okudu ve ölüm sessizliği...

Bu başlığa verilen emeğin farkındayım Ama hiç okumadığım bir başlık dersem umarım kızmazsınız . Bir yönetici arkadaş sormasa idi açıkçası hiç haberim olmayacaktı. Bu durumlarda lütfen şikayet butonunu kullanın. O mesajları okumama gibi bir lüksümüz yok.

Başlığa emek veren arkadaşlardan da özür dileriz. İşlemi yapan arkadaş olmadığından
neden yapıldığını soramıyorum.

paslıçivi
29-05-2009, 19:54
Yaşadığımız zaman dilimindeki geçerli formasyonları bir kenara atarak geleceğin hayalinde ve hiç gelmeyecek olan bir ütopyanın peşinde teker teker avcılşarın eline düşmektense sizce de ortak bir amaca doğru var olan formellerin eteğinde mücade etmek daha evla değil midir?

insan denen canlı doğanın ona verdiklerinin kölesi durumundadır.. belki de sonsuz zamanda bir tek kez yaşama fırsatımız olan hayatımızı yalancı benliğimizin kölesi olarak olmayacak işlerle uğraşıp heba etmekteyiz..

ademle havvadan gelen ya da maymunun bir kolu olarak evrimleşen ya da bilmediğimiz bir orjinden başlayan ya da döngüsel sonsuz bir hayatın parçası olan insanın elinde olan verilerle bugün insanoğlunun inanılmaz bir medeniyet savaşı verdiğini görmekteyiz.. mağarada yaşayan adam artık yaşadığı gezegenden farklı gezegenlere gidebilmekte ve canlıları, kendi cinsini klonlayabilmektedir..

insan bireysel yaşamdan toplumsala yaşama doğru binlerce yıllar içerisinde bir yolculuk yapmaktadır.. mağarada yaşayan bir aile ya da bir mezrada yaşayan bir kaç aileden, köyleri kasabaları, şehirleri, ülkeleri ve bugün avrupa birliği dediğimiz milyar insan kapasitesinde topluluklar oluşturmuştur..

bu bir süreçtir.. insanın doğayla ve kendi cinsiyle varolan amansız savaşın kaçınılmaz sonuçlarına doğru yol alınmaktadır.. eskiden varolan kabileler arası savaştan bugün güçbirliği oluşturan dünya devletlerinin dünya savaşlarını izliyoruz..

insanlar birbirleriyle savaştıkça ortak değerleri olan daha büyük insan topluluklarından oluşan güç birlikleri oluşturmaktadır.. bugün avrupa birliği vardır yarın asya birliği afrika birliği vs. kaçınılmaz olacaktır.. belki bu büyük oluşumlar arasında da savaşlar olacaktır..

avrupa birliği ülkeleri tek çatı altında toplanarak etnik milli değerlerine ilk darbeyi vurmuşlardır.. zamanla fransız yunan italyan gibi milli kimlikler gücünü etkisini kaybedip avrupa birliği etkisi gücü olarak ortaya çıkacaktır.. bu yeni doğan nesillere zihin olarak yüklenecek ve taşınacaktır..

avrupa birliğinde farkındaysanız milli kimliğe darbe vurulurken altında toplanılan çatının adı dindir ve hristiyanlıktır.. büyük olasılıkla bu hristiyan birliğinin karşısına milli kimlikler geri plana atılarak farklı bir din birliği çatısı oluşacaktır.. bunun islamiyet olması büyük ihtimaldir.. ya da 3. 4. güç birlikleri olasıdır..

bu oluşan devasa dinbirliği oluşumları arasındaki savaşlar da insanın geleceğini belirleyecektir.. yapılacak bu savaşlardan sonra sanırım insanlar yine zararı görecek ve asıl gitmesi gereken yola zorla da olsa girmek zorunda kalacaktır..

o yol da dünya insanlığıdır.. sonradan yapıştırılmış tüm etiketlerinden arınmış insandır..hiçbir milli, etnik, dini, sınıf ayrımı olmadan herkesin dünyada kardeş olduğunun farkına varılacağı zamandır.. bu uzun bir süreçtir, daha yüzyıllar binyıllar alabilir..

işte insan denen canlı yaşadığı savaşlar ve bilimin de ışığında gerçek insan olmanın, birey olmanın, dünya insanı olmanın bilincine varacak ve kendisine yakışır bir düzeyde yaşamanın yolculuğunda adım adım ilerleyecektir..

insanlığın aydınlanması kaçınılmazdır.. çünkü diğer ihtimalde kendi türünün soyunu sona erdirecektir..

paslıçivi
29-05-2009, 21:19
Gerçekliğe ulaşmak için “EGO”nun parçalanması, yok edilmesi zorunlu mudur?


[Psikolog] Genç arkadaşım, kişi, “EGO”su olması gereken gelişme düzeyini yakalamışsa sağlıklı bir yaşam sürebilir, aksi durumda ya da “EGO”nun yok edilmesinde psikotik ya da nevrotik hastalıklara yakalanır, kişinin dış dünya ile reel bağlantısı kopar. Çünkü “düzenleyici dizge” ya çok zayıftır, ya da yok olmuştur. Bizlerin psikoz/psychosis dediğimiz akıl hastalığı da, kısaca kişinin gerçekle bağlantısının kaybolması durumudur. Bu durumda duygulanım ve bilişsel işlevlerde nicelik ve nitelik bozuklukları vardır. Bu bozuklukları olağan işlevlerin bir uzantısı olarak değil, kişilikte bir gerilemeyle açıklarız. Şizofreni bunlardan biridir.



bu işin kolay olmadığını, herkese kısmet olmadığını söyledim zaten..

bu uğurda(tasavvuf) balatayı sıyıranları siz müminler benden iyi bilirsiniz..

bahsettiğiniz ruhun karanlık gecesidir, ölmeden önce yaşarken ölmektir ve tekrar doğmaktır.. ve bir aşkınlık yaşanması olayıdır..

egoyu(sahtebenliği) öldürmeden, parçalamadan bu dünyada sadece güzel bir rüya görürsünüz.. bu rüya toplumun size dayattığı dini inancınızdır.. hangi din/inanç olduğunun hiçbir önemi yoktur..

OQONUC
29-05-2009, 21:21
Sevgili Paslıçivi

içten ve samimi yazınız için teşekkür ederim. Yazınızın büyük bir bölümünde kullandığınız gelecek zaman kipinin de aslında emperyalizmin uzattığı bir ütopya olarak halka empoze edildiğini ileride anlayacaksınız umarım.

Yazınızda söz ettiğiniz tekamül için bugün neler yapmalıyız konusunda sağlıklı ve duru bir zihinle tevekküle daldığınızda; önünüze iki yol çıkacaktır. Ya tüm tanrıları inkar ederek El Allah için hedefe koşacaksınız; ya da insanlığın mülkiyetsizliğini beşer için kurtuluş olarak görüp sıkı bir komünist olarak yol alacaksınız.
İnanın arası yok bu işin.

Şikayet edilen sistemlerin içerisinde birileri size zulm ederken sevgi kardeşlik birlik dirlik kelimeleri sadece birer uyku ninnisidir.

Şu kadarını söylerimki, insanlık savaşmaktan yorgun ve bitap düşene kadar, atılacak bir tek mermi kalmayana kadar halkın ezilmesi bitmez.

Şu pasajınız gherçekten güzel;

işte insan denen canlı yaşadığı savaşlar ve bilimin de ışığında gerçek insan olmanın, birey olmanın, dünya insanı olmanın bilincine varacak ve kendisine yakışır bir düzeyde yaşamanın yolculuğunda adım adım ilerleyecektir..

İnanın insaf gözüyle kutsal kitapları okuduğunuzda çıkaracağınız sonuçta budur. Ki siz belki de bu pasajı ruhunuzda nakş eden vicdanın adalet terazisinin çoşkusu ile yazdınız. Cenab-ı Hak bana da böyle bir kalp nasip eylesin.Tebrik ederim.
Selamlar

paslıçivi
29-05-2009, 21:46
[Psikolog] “EGO” sahte benlik değildir, bilincimizdir.

burası da çok güzel..

sahtebenliği açıklamak için bulabildiğim en iyi tabir... çünkü bahsettiğim sahtebenliğin insanlığın bildiği ya da bilimsel tam bir karşılığı yok henüz.. ama ego tabiri buna çok yakın..

Kemal abi senin bir inancın var mı.. hakdoğanın sağlam arkadaşı olduğuna göre müslümansın büyük ihtimalle.. benim de budist bir psikolog arkadaşım var.. konusunda oldukça deneyimli ve birikimlidir.. bir türlü yaratıcı tanrı kavramını anlatamıyorum.. bu konuda bana biraz yardımcı olsan diyorum..

senin arkadaş hakdoğan çok yetenekli senaryolar yazıyor.. rica ettim ama kazımadı beni.. seni kırmaz belki..

şu an dünya insanlığının tamamına yakını bilinç kelimesinin daha ne olduğunun farkında bile değil.. bu işin profesörleri dahil.. onlar sadece kitaplardan okuduklarını papağan gibi tekrarlayıp duruyorlar..

bilinçaçıklığının ne olduğu deneyimlemeden anlaşılacak bir şey değil çünkü.. bilgiyle olmuyor.. dönüşüm gerekiyor...

paslıçivi
30-05-2009, 06:43
[Psikolog] Bakın, tekrar ediyorum ki; “İD”, “EGO”, “SÜPEREGO” kavramları, beynin herhangi bir bölgesine karşılık gelmez, bu kavramlar tamamen soyuttur.

şu cümleyi bir kaç kez tekrarlamış olmanız bile benim ne anlatmak istediğimi hiç anlamadığınızı gösteriyor..

bu psikolojik terimlerin beyinde somut bir bölgeyi kastetttiğimi nasıl çıkardınız ki.. buna bu işten biraz anlayan biri bile kahkahalarla güler..

siz beni ne sandınız ki, bu işileri meraktan, genel kültür olsun diye okuyan biri mi..

kemal abicim senin yaptığın; bu işlerle senin benim gibi profesyonel olarak uğraşan insanların bildiği daha doğrusu bilmek zorunda olduğu temel bilgileri tekrar etmekten başka bir şey değil..

yani şimdilik modern psikiyatrinin insanın ruhsal aygıtını tanımlamak için kullandığı ifadeler.. bakın şimdilik diyorum.. siz de çok iyi biliyorsunuz ki insan denen canlı ne somut ne de soyut yapısıyla henüz tam olarak çözülmüş keşfedilmiş bir canlı değildir.. daha alınacak çok mesafe vardır..

paslıçivi
30-05-2009, 07:48
[Bilmediğini Bilmeyen] Ben, bize eklenen katmanların oluşturduğu zihnin ve sahtebenliğin kölesi olmamaktan söz ediyorum. İmparatorluk tahtına özbenliğin oturmasından, özbenliğimizin sahnede olması ve iktidarı ele geçirmesinden bahsediyorum. Zihin denen katman atılmıyor ve yan tarafta ihiyacımız olduğunda istersek onu kullanıyoruz. Yani zihnin kölesi değil efendisi oluyoruz.

[Psikolog] Yan tarafa aldığınız şey parçalanmış halde, ona tekrar başvurmanız ne derece imkan dahilinde? .

anlıyacağanız şekilde kısaca tekrar edeyim...

ruhsal aygıtın 4 kompenenti var..

safbilinç; doğduğumuzda hiçbir öğretiyle kirletilmemiş saf/arı insan... kürenin çekirdeği..

zihin; doğduktan sonra yaşadığımız sürece safbilincin üzerine katman katman zırh gibi giydirilen ve safbilinci varlığını dahi unutturan tüm öğrendiklerimiz, deneyimlerimiz, yaşadıklarımızdan oluşan bilgi bankası deposu yani hafızamız.. kürede çekirdekten çepere/dış yüzeye kadar olan bölüm..

özbenlik; safbilinç dediğimiz saf/arı insanın, kürenin merkezindeki çekirdeğin karar verici organı, yöneticisi, beni..

sahte/yalancıbenlik; zihinde yani kendisine verilen öğretilerde, kürenin en dış yüzeyinde çeperde yaşayan insanın karar verici organı, beni..

çekirdekte safbilinç dediğimiz yerde tam bir bilinçaçıklığı/uyanıklık/farkındalık vardır.. çekirdekten/merkezden çepere doğru gidildikçe bilinç azalır ve çeperde stand-by (yarı uyku) halindedir..

ama insanoğlu daha aşağıdaki bilinç düzeylerini deneyimleme şansı olmadığı için varolan bilincini en yüksek zanneder..

çeperin yöneticisi sahtebenliğin egemenliğinde yaşayan insan teizm düzeyinde bilinci ve inancı vardır.. yani aile/toplumun kendisine dayattığı dini inancı gerçeklikmiş gibi yaşar..

bu hangi din inanç olursa olsun farketmez.. bir müslüman için muhammed gerçekten tanrının elçisidir ve ölümden sonra cennet cehennem vardır.. bir budist için Budha gerçekten tanrısal bir kişiliktir ve öldükten sonra çoklu/karma sonsuz yaşam vardır.. bir isevi için isamesih gerçekten rabdir, bir musevi için yahudiler gerçekten tanrının seçilmiş özel kavmidir, bir hindu için inek gerçekten kutsal bir hayvandır vs..

parçalayıp yokettiğimiz şey zihnimiz değil onun yöneticisi sahtenliğimizdir, egoya benzettiğim şey.. sahtebenlik çok kurnazdır, varolmak için herşeyi yapar, sizin işte bu benim, ben buyum dediğiniz bendir.. sizi öyle bir uyuturki siz ne özbenliğinizden habersinizidir ne de uyutulduğunuzdan..

sahtebenliği parçaladıktan ya da iktidarına son verdikten sonra arzın merkezine yolculuk başlar.. yani zihin dediğimiz öğretiler deneyimlerin içinden kürenin merkezine doğru ilerleriz, bunu yapan şey meditasyondur..

zihinde yol alırken hala parçalanmış egonun etkisindeyizidir.. ateizm deizm panteizm agnostizim hepsi ya da bazıları yaşanır..

kişi hala yaralanmış sahtebenliğin egemenliğinde olduğu için hala zihinde yaşamaktadır ve mücadelesi devam etmektedir..

onun için teizm düzeyindeki inancı hala zihninde önemli bir yer kaplar ve onun verdiği rahatsızlığı gidermek için henüz varolan sahtebenliğin savunma mekanızmaların etkisiyle eski diniyle inancıyla onu yanlışlamaya çalışmakla uğraşıp durur..

bu yolculuğu başarıyla bitirip arzın merkezine (safbilinç) ulaşabilirseniz gerçek patron imparator olan özbenlikle tanışırsınız.. artık ruhun karanlık gecesi geçilmiş ve ölmeden ölüp tekrar doğmuşsunuzdur..

ve gerçek yaşam başlar.. çünkü orda şimdiye kadar tatmadığınız hazlar, farkında olmadığınız bazı özelliklerinizin farkına varmaya başlarsınız.. artık zihnin kölesi değil efendisi olmuşsunuzdur.. hortumun çeperinde savrulmaktan kurtulup hortumun merkezindeki sabit ölü noktada asıl yaşamı yaşamaya başlarsınız..

zihin denen tabakayı aştığınız için hiç bir öğreti sizi köle yapapamaz, milliyetinizi, inançları, ahlak toplum kurallarını, onuru gururu bilirsiniz ama bunlara gelen saldırlarda savrulmazsınız ve artık bunlar sizin kölenizdir ve efendi sizsinizdir..

öfkeyi gerektiğinde çağırır bilinçli bir şekilde kullanırsınız, öfkeli olursunuz ama öfke olmazsınız yani öfkeye dönüşmezsiniz.. siz ayrı bir yerde öfke ayrı bir yerde sizin denetiminizdedir..

üzüntü keder sizi savuramaz, siz her zaman merkezinizde dimdik ayakta durusunuz..

yani otomatik pilottan çıkıp uçağı artık kendiniz uçurursunuz..

yaşam sizinle değil siz yaşamla oynarsınız..

cesaretin sevginin zekanın algının sezginin mutlak mutluluğun hazzına varırsınız..

hakdogan
30-05-2009, 16:57
Saat bir hayli ilerlemiş ve Psikolog Müsaade istemişti. Misafirini uğurlayan Septik salona geri döndüğünde

[Septik] Kanka, kimi tavırlarını sana yakıştıramadım.

Dedi. Bilmediğini Bilmeyen kızgın bir ses tonuyla

[Bilmediğini Bilmeyen] Hangi tavırlarımı?

Dedi...

[Septik] Kabalık ettin. Kemal'in sorularına verdiğin cevaplar, sana önerdiği kitapla ilgili tavrın vs. Sana yakışmadı be kanka.

[Bilmediğini Bilmeyen] Siz beni imtihan etmeye kalkacaksınız, bu yaşta bana ÖSS sınavındaki toy çocuk muamelesi çekeceksiniz, bu kabalık olmayacak, benim yaptıklarım mı kabalık olacak? Hadi canım sende!

Septik, Bilmediğini Bilmeyen'in tam karşısına oturdu...

[Septik] Orda dur kanka, ne sınavı? Seni aradım böyle böyle, “Kemal bize gelicek, Don Kişot'ta. Çocuğun sormak istediği sorular var, sen de gelmek ister misin?” dedim. İstedim ki senin de söz hakkın olsun, kendini ifade et. Kötü mü ettim? Bu mu seni sınava çekmek?

[Bilmediğini Bilmeyen] Neydi o “Ben bilgisayar mühendisiyim, bu örnek olmadı” tripleri?

[Septik] Ne tribi be? Gerçek bu. Verdiğin örnek doğru değil. Ne yani, bunu da mı söylemeyelim?

Agnostik iki dostun aralarının üstelik istemese de kendisi yüzünden açılacağınan endişe ederek

[Agnostik] Abi bütün suç benim, kısacaksan bana kız.

Dedi...

[Bilmediğini Bilmeyen] Senin suçun bu gün burada olmak değil. Bir yobazla kafa kafaya verip konuşmak. Sonrada işi bu noktalara kadar vardırmak.

[Agnostik] Tavrın tek mürşidin olduğunu söylediğin bilimle örtüşmüyor.

[Bilmediğini Bilmeyen] O yobazın tavrı mı örtüşüyor?

[Agnostik] Şu ana dek “tutucu” bir tavrını görmedim. Ayrıca Kemal beyin sözlerine bakılırsa, söyledikleri en azından psikoloji ile bir hayli örtüşüyor. Senin sözlerinin örtüşme durumuyla ters orantılı biçimde.

[Bilmediğini Bilmeyen] Neresi örtüşüyor be? Adam kalkmış “psikotik ve nevrotik sonuçlar”dan söz ediyor.

[Agnostik] O da aynısından söz etti.

[Bilmediğini Bilmeyen] Aslanım, bu işin kolay olmadığını, herkese kısmet olmadığını sana kaç kez söyleyeceğim? Bu uğurda, tasavvuf yolunda balatayı sıyıranları o yobaz benden iyi bilir. Bahsettiğimiz ruhun karanlık gecesidir, ölmeden önce yaşarken ölmektir ve tekrar doğmaktır, bir aşkınlık yaşanması olayıdır.

[Agnostik] Tasavvuf deneyimleriyle ve terminolojileriyle senin bir bağ kurmaman lazım. Bu konuda be ona soru sorma ihtiyacı bile hissetmiyorum.

[Bilmediğini Bilmeyen] Neden?

[Agnostik] İki nedenden. Birincisi tasavvufu daha önce incelemiştim, onların tecrübeleri ile senin anlattığın arasında hiçbir benzerlik yok abi. Mutasavvıflar “çile” dedikleri evreleri yaşadıktan sonra senin “kirlenme” dediğin teist bilinçten sıyrılmıyorlar, tam aksine aşkın varlığa yaklaştıklarını iddia ediyorlar. Üstelik kullandıkları metodlar da çok farklı. Neredeyse yemek yok, içmek yok, cinsel ilişki yok, kısacası doğal ihtiyaçlardan olabildiğince uzaklaşarak yapıyorlar bunu. Senin bu durumu “safbilinçleri üzerine ilave katmanlar geçiriyorlar” diye ifadelendirmen gerekirken, kendi açıklama modeline bu durumu destekleyici örnek olarak sunuyorsun. Ben ona “ölmeden ölmek lazım” desem bana ilk söyleyeceği şey “'Ölmeden önce ölünüz' sözü Peygamberimize aittir” olacaktır. Tabi sonra uzun uzun bununla İslam'i bilinçle, gerçek uyanıklığın kastedildiğini anlatacak.

Septik başını sallayarak

[Septik] Don Kişot haklı.

Dedi...

[Agnostik] İkinci neden ise Kemal beyin vurguladıkları.

[Bilmediğini Bilmeyen] Ben ne diyorum sen neden bahsediyorsun!

[Agnostik] Balatayı sıyıranlardan söz ediyorsun. Kim abi onlar?

[Bilmediğini Bilmeyen] Boş ver! Sahtebenliği öldürmeden, parçalamadan bu dünyada sadece güzel bir rüya görürsün. Bu rüya toplumun dayattığı dini inançtır.

[Agnostik] Abi bakıyorum şöyle

Psikolog'un sözlerini not aldığı defteri karıştırıyor...

[Agnostik] Kemal beyin sözlerine de, sen sadece tasavvuf açısından değil, bilimsel gerçeklik bakımından da çok uzağa savrulmuşsın. Benim “EGO” ve “SÜPEREGO” nasıl oluşur soruma nasıl cevap vermiş Kemal bey? Tamamen doğal süreçlerle demiş. Anne'nin çocuğun dürtülerini geçiktirmeden tatim etmede bir noktaya kadar başarılı olabileceğini söylemiş. Tam şurası, bak “Bir dürtünün, dürtü oluşma süreciyle eş zamanlı olarak tatmin edilememesi, bebekte gerilimi ve sıkıntıyı doğurur. Engellenmişlikten kaynaklı sıkıntı ile agresyon ortaya çıkar ve çocukta öfke deşarjı meydana gelir.” sonra yine demiş ki “Anne ve bebeği örneğinden hareket edersek, anne ne kadar özverili olursa olsun, bebekle ne kadar yakından ilgilenirse ilgilensin, bebeğin dürtülerinin, oluşum sürecinde eş zamanlı olarak hedefine ulaştırılmasını sağlayamaz, bu reel olarak mümkün değildir. İşte bu gibi hallerde, yani dürtülerin eş zamanlı olarak tatmin edilememesi durumlarında, ruhsal bir yumak olan 'İD'nin bir kısmının farklılaşarak 'EGO' dediğimiz; dürtüyü bir süre erteleyebilme yeteneğine sahip komponent'in, ruhsal bileşenin oluşmasını temin ettiğini görüyoruz.”

[Bilmediğini Bilmeyen] Eee? Dinledik bunları zaten.

[Agnostik] Abi pes! İçgüdüsel tepkilerin sonuçta kişiyi saldırganlaştırmaması, mutsuz etmemesi, hatta anladığım kadarıyla sonuçta tatmin edilebilmesi için oluşan mekanizmalara sen tamamen irrasyonel biçimde farklı işlevler yüklüyorsun. Bunu ortaya koyan tespitler karşısında da “eee?” diyorsun. Adam açıkça kişinin sağlıklı yaşamı ve toplumsal yaşamda varolmasının devamı adına oluşan mekanizmalar olarak ifade etti senin “gereksiz ve yanlış” gördüğün mekanizmaları. Düşünsene, önüne gelene saldıran, her dürtüsünü oluşma anında tatmin etmeye çalışan bir birey, toplumda varolabilir mi? Ya da böyle bireylerin toplamından bir toplum oluşabilir mi?

Şu örneğe neden itiraz etmedin? “Çocuk üzerinden konuşmaya devam edersek, örneğin yeni bir kardeşin dünyaya geldiğini düşünelim. Çocuk, kıskançlık dürtüsüyle kardeşini öldürmek dahi isteyebilir. Bu, çocuk için doğal bir dürtüdür ve böyle örnekler söz konusudur. İşte böyle bir dürtüyü frenlemeye çalışan güç, realiteye uymaya çalışan 'EGO' gücüdür ve varolmadığında, ya da gelişmediğinde neler olabileceği ortadadır.”

Septik düşünceliydi...

[Bilmediğini Bilmeyen] Kemal beyin yaptığı; bu işlerle benim gibi uğraşan insanların bildiği daha doğrusu bilmek zorunda olduğu temel bilgileri tekrar etmekten başka bir şey değil. Bunlar modern psikiyatrinin insanın ruhsal aygıtını tanımlamak için kullandığı ifadeler, tabi şimdilik. İnsan denen canlı ne somut ne de soyut yapısıyla henüz tam olarak çözülmüş keşfedilmiş bir canlı değil.

[Agnostik] Abi çok mütevazisin, ama bak sen çözmüşsün işte! Modern psikiyatriye ne gerek var? Beni çok şaşırtıyorsun, hem “bildiğim kavramlar” diyorsun, hem bunlar yanlışlamadan bunlardan uzaklara savruluyorsun.

[Bilmediğini Bilmeyen] Ne oldu? İki adamla 3-5 lak lak yaptın da beni eleştirir pozisyona mı geldin? Senin anlıyacağan şekilde kısaca tekrar edeyim. Ruhsal aygıtın 4 kompenenti var. Birincisi Safbilinç; doğduğumuzda hiçbir öğretiyle kirletilmemiş saf/arı insan. Bunu kürenin çekirdeği olarak düşün.

[Agnostik] Yanılgın burada başlıyor zaten abi. Ne arı insanı, düpedüz bir hayvandan söz ediyorsun?

[Bilmediğini Bilmeyen] Kime göre?

[Agnostik] Kime göre mi? Örneğin Freud'a göre. Seni modern psikaytri bağlamıyor anladık da, “geldiğim noktayı borçluyum” dediğin Freud da mı seni bağlamıyor?

Septik'e döndü...

[Agnostik] Abi sana sorayım. Sadece yemek, içmek ve üremekten anlayan, bunları tatmin etmekten başka kaygısı olmayana sen İnsan der misin?

Dedi...

[Septik] Demem.

[Agnostik] Ama kankan bizim özümüz bu ve oraya dönelim diyor!

[Bilmediğini Bilmeyen] Diyemez tabi, oda henüz “EGO” boyunduruğundan kurtulamadı. Zihin; doğduktan sonra yaşadığımız sürece safbilincin üzerine katman katman zırh gibi giydirilen ve safbilince varlığını dahi unutturan tüm öğrendiklerimiz, deneyimlerimiz, yaşadıklarımızdan oluşan bilgi bankası deposu yani hafızamızdır. Yapıyı küreye benzetirsek, kürede çekirdekten çepere, dış yüzeye kadar olan bölüm bu. Özbenlik ise safbilinç dediğimiz saf/arı insanındır, kürenin merkezindeki çekirdeğin karar verici organı, yöneticisi, “ben”i.

[Septik] Kanka, tamam da bak o katmanlar dediğin şey, özellikle “EGO” Kemal'in sözünü ettiği türden güdüleri frenlemek işlevi görüyor. Bilim, psikoloji bu gün bunu söylüyor. Bunun neresi kötü ve aslında Kemal'in dediği gibi soyut düşünceler, gerçeklik arayışı ile bunun alakası ne? Kusura bakma da, bana da artık söylediklerin tutarlı gelmiyor.

hakdogan
30-05-2009, 16:59
[Agnostik] Kaldı ki Kemal bey izah etti, bu frenleyici işlev senin “özümüz” dediğin şeyden evrimleşiyor. Bunlar geçişken, birbirlerinden de ayrılmış değil. Üstelik bunlar beynimizde somut noktalara da işaret etmiyor, soyut kavramlar.

Şunu bir kaç kez tekrarlamış olması bile benim ne anlatmak istediğimi hiç anlamadığını gösteriyor. Bu psikolojik terimlerle beyinde somut bir bölgeyi kastetttiğimi nasıl çıkardı ki?

[Septik] Kanka, bunları öylesine keskin bir şekilde birbirinden ayırıyorsun ki, ne birbirleri ile olan ilişkilerine, nede geçişkenliklerine değiniyorsun. Zaten parçalamaktan söz ediyorsun, ayrı katmanlar olarak ele alıyorsun. Bundan hareketle Kemal'in seni “bunlar beyinde somut bölgeleri ifade etmez, soyut kavramlardır” diye uyarması çok normal.

Bağırarak

[Bilmediğini Bilmeyen] Anlamıyor musunuz? Biz dünyaya böyle geliyoruz, neden sonra bu sahte benliklere ihtiyaç duyuyoruz?

Dedi...

[Agnostik] Bağırmana luzum yok abi, nedeni basit. Adam bunu da izah etti. Az önce de okudum sana, çok basit, nasıl anlamıyorsun hayret! Büyük kardeş, yeni doğmuş küçük kardeşini öldürmesin diye. Üstelik “'İD'nin bir kısmının farklılaşarak 'EGO' dediğimiz; dürtüyü bir süre erteleyebilme yeteneğine sahip komponent'in, ruhsal bileşenin oluşmasını temin ettiğini görüyoruz.' diyerek Kemal bey, senin tukaka ettiğin şeyin, güzellemeler yaptığın, “özümüz” dediğin şeyden oluştuğunu söyledi. Senin öz dediğin “İD”de değişim/dönüşüm/gelişim olmuyormuş, doğrduğumuzda nasılsa, ölene kadar varlığını aynı şekilde koruyormuş. Son derece muhafazakar, tutucu yani.

[Bilmediğini Bilmeyen] Bana bak, haddini aşmaya başladık ufaklık!

[Agnostik] Neden? Anlattıklarını sorguladığım için mi? Az önce hafıza için “safbilincimize varlığını unutturuyor” dedin.

[Bilmediğini Bilmeyen] Evet.

[Agnostik] İyi ama, notlarıma bakıyorum da adam demiş ki “Çocukluk evresinden devam edelim. Bu evrede ortada henüz hafıza kayıtları olmadığından ve dışsal nesnelerin içsel tasarımlarının oluşturulamadığı bir evre söz konusu olduğundan, bebek için dünya adeta her an yeniden yaratılmaktadır.”

Sonra bir Alzheimer hastasını örnek vermiş. “yıllardır tanıdığı eşini tanıyamaz ve çocuklarına yabancı muamelesi yapar. Çünkü Alzheimer hastasının hafıza kayıtları biyolojik nedenlerle bozulmuş ve kayıtlar yok edilmiştir. Bu tahribatın derecesine göre de problemler ve sıkıntılar doğmaktadır. İnsan'da düşünsel/zihinsel sürekliliği ve bu anlamda varlığımızı temin eden şey hafızamız, hafızamızda tutulan nesne tasarımlarıdır. Bir bebek, henüz bu tasarımlarını oluşturmamışken her an yeni bir dünya ile karşı karşıyadır. Karşılaştığı her obje onun için 'yeni'dir, bu annesi dahi olsa.”

[Bilmediğini Bilmeyen] Eee?

[Septik] Eeesi şu, hafıza hiç te senin yapıyor sandığın şeyi yapmıyor. Tam tersi sürekliliği sağlıyor.

[Agnostik] Ortada hafıza yokken güdülerden başka geriye ne kalıyor? Kemal bey demiş ki “Bebek artık zihninde ve hafıza kayıtlarında, duyuları ile aldığı nesne tasarımlarını, süretlerini kaydetmeye başladığı andan itibaren zihinsel süreklilik, nesnelerin devamı diye isimlendirdiğimiz süreç başlar ve bu aşama ile birlikte varoluşun sürekliliği gerçekleşir. İşte tam bu noktada realiteye uyum gösterebilmek için bir takım çabalara başvurulur. Bunu yapan da, 'İD'den gelişen, farklılaşan ve dürtülerin belirli bir süre ertelenmesini sağlayan güç, yani 'EGO' gücüdür.”

[Bilmediğini Bilmeyen] Papağan gibi dinlediklerimizi tekrar etme.

Agnostik ayağa kalkarak

[Agnostik] Yanılgını kabul et abi.

[Bilmediğini bilmeyen] Şehadet de getireyim mi?

Dedi ve oda ayağa kalktı.

[Septik] Tamam, yeter, tadı kaçtı bu işin.

[Agnostik] Demogoji yapma abi. Beni boş ver, beni yanlış yönlendirdiğin için ben seni affedeyim, sorun değil. Ama ya sen? Kendini affedebilecek misin? Bir masala kaptırmışsın kendini, küçücük bir kafese hapsolmuşsun. Hayatı yeme/içme/üremeden ibaret gören bir anlayışa İnsanlık diyorsun. Bilim bilim diye güya didiniyoruz, bilimsel veriler karşısında bile dönüp “nerede yanlış yaptım?” demiyorsun. Tutuculuk bu, sadece inanlar yobaz olmuyor demek.

[Bilmediğini Bilmeyen] Yeter, küstahlık yapma! Ne konuda seni yanlış yönlendirmişim ben?

[Agnostik] Bazı şüphe ve tereddütlerimi, sezgilerimi hep baskılamama sebep oldun “bunlar 'EGO'nun kurnazca oyunları” diyerek.

[Bilmediğini Bilmeyen] Geç kalmış sayılmazsın küçük bey, koş karanlığa doğru, o yobaza doğru koş. Hadi!

[Septik] Yeter, tamam, tadı kaçtı dedik.

[Agnostik] Bir şeyi red ya da kabul etmekte bundan sonra ucuzcu olmayacağım. Örneğin bundan sonra birisi bana, aklı fikri yeme/içme/üremede olan bir embesili özgür insan diye pazarlamaya kalkarsa “yağma yok” diyeceğim. Taassubun her türlüsüne karşı olacağım, sadece inanırların taasubuna değil, senin sergilediğine benzer taassupların da.

Bilmediğini Bilmeyen yumruğunu sıktı, son derece gergin biraz da titreyerek

[Bilmediğini Bilmeyen] Defol gözüm önünden, gözüm görmesin seni.

Dedi...

[Septik] Kanka yeter, kontrolü tamamen kaybettin. Benim evimde misafirsiniz. Kimse kimseyi kovamaz.

[Agnostik] “EGO”su çatlamış abimizin, kontrollü olmasını beklemek boşuna. Her şey için teşekkür ederim abi. Hoşça kal.

Dedi ve kapıya doğru yöneldi. Septik yaşananlardan dolayı üzgündü. Bir yanda arkadaşı diğer yanda çocukluğundan bu yana tanıdığı ve sevdiği Agnostik vardı. Kapıda Agnostik'e

[Septik] Tamam, bu gün kabahat onun, ancak sende biraz üzerine gittik. Bunları olmamış sayalım. Sakinleşince onunla konuşacağım, hatasını anlayacaktır. Seni çok sever.

Dedi...

[Agnostik] Kırgın değilim abi, önemli değil. Tekrar her şey için teşekkür ederim.

[Septik] Don Kişot'um, yarın görüşelim, sadece ikimiz.

[Agnostik] Bir süre kendimi dinlemeliyim.

Dedi ve içeriye baktı.

[B][Agnostik] Belki yanlışım bu. Herkesi dinlemekten kendimi dinlemeye vakit ayırmamak.

[Septik] Sen bilirsin. Kendini dinledikten sonra biz de seni dinleyebilelim. Olmaz mı?

[Agnostik] Tabi abi. Hoşça kal.

Dedi ve Septik'in evinden ayrıldı. Aklına Mü'min'le yaptığı ilk görüşmede Mü'min'in, cevabı kendisinde olmayan bir sorusunun bulunamayacağını söylemesi geldi. Artık kendisini dinlemekte kararlıydı...

paslıçivi
30-05-2009, 18:19
[Agnostik] Yanılgını kabul et abi.

[Bilmediğini bilmeyen] Şehadet de getireyim mi?

Dedi ve oda ayağa kalktı.

[Septik] Tamam, yeter, tadı kaçtı bu işin.


[Bilmediğini Bilmeyen] Yeter, küstahlık yapma! Ne konuda seni yanlış yönlendirmişim ben?


Bilmediğini Bilmeyen yumruğunu sıktı, son derece gergin biraz da titreyerek

[Bilmediğini Bilmeyen] Defol gözüm önünden, gözüm görmesin seni.

Dedi...

[Septik] Kanka yeter, kontrolü tamamen kaybettin. Benim evimde misafirsiniz. Kimse kimseyi kovamaz.


merkezde kalmak zordur hakdoğanım...

o sahtebenlik seni öyle savurur ki, anlatılmaz..

gerçek yaşamda yaşamak istediklerimiz arzularımız vardır da çoğuna ulaşamayız ve sanal tatmin yoluna gideriz.. senin yaptığın da bu bilmiyorum farkındamısın..

bilimsel olarak masturbasyon deniyor senin yaptığına..

ben daha sazı elime almadım dur bakalım..

paslıçivi
31-05-2009, 16:48
Kısacası bilimsel bulgularımızla, psikolojinin bu gün sahip olduğu birikimle sizin söyledikleriniz örtüşmüyor, örtüşmemek bir yana, söyledikleriniz bilimsel gerçeklerden çok uzaklara savruluyor.

beyler..

psikolojinin bugün sahip olduğu birikimle son nokta konulmuş mudur.. yani insanı çözdük değil mi.. daha iyi bir açılım gelmediği sürece bugünkü birikimler tabii ki kabul edilecektir..

ama bilimi bilim yapan da budur zaten.. son noktayı koyup dosyayı kapatmaz.. her zaman şüphecidir bilim.. hep yeniliklere, herşeye açıktır..

siz bugünkü bilimin verilerini tam doğru kabul edip üstüne birşey koymaya çalışmazsanız; adı bilimadamı olan, egosunu tatmineden, bankamatik memuru, bilgi yüküyle dolaşan bir katırdan farkınız kalmaz..

psikoloji dediğimiz şey elle tutulup gözle görülen somut bir kavram değildir.. üzerinde daha birçok gelişmeye gebedir.. çünkü üzerinde somut deney yapamazsınız.. malzemeniz insan.. farelerle maymunlarla bu iş olmaz.. sadece insanı, insanlık tarihini gözlersiniz.. elinizdeki verilerle bir takım açılımlar yapmak zorundasınızdır ve daha iyisini çıkana kadar kabul edilmek zorundadır..

henüz insanın ruhsal aygıtının kompenentlerini ve parametrelerini ölçemiyoruz.. ölçebildiğimiz diğer somut kavramlarda bile yeni açılımlara zaman içerisinde ihtiyaç duyuyoruz.. çünkü bilim bilinmeyeni; bilinenle ve yeni fikirlerle çarpıştırarak ilerliyor..

durun bakalım daha.. değişmeyen tek şey değişimdir.. varoluşun acımasız kuralıdır bu.. bunu anlamak için insanlık tarihine ve gerçek diye bildikleri inandıkları şeylere biraz bakmanız yeterlidir..

bu arada bu kadar bilimsellikten bahsetmişken bana şu vahiy olayının bilimsel bir açılımını yapsan diyorum Kemal abi...:noidea:

paslıçivi
31-05-2009, 17:41
Sözlerinizde çok daha önemli bir problem de, temel içgüdülerle “gerçeği arama” gibi soyut meseleler arasında nasıl bir bağ kurduğunuz konusu.

gerçeği aramak için safbilinçten oluşan ve patronu olan özbenlik olan çekirdeğinize inmelisiniz..

çeperde patron yalancıbenliktir.. ve tüm kıyaslamaları varolan bilgi deposuyla(zihin) yapar.. ve yalancıbenlik varolmak için sizi bu zihin dışına çıkarmamak için bir çok savunma mekanızması geliştirmiştir.. sizi zihnin kölesi yapar.. varolan zihninizin dışına isteseniz de çıkmazsınız.. bu sizin özgür iradenizde olan bir şey değildir.. çünkü siz gerçek sizde yaşamıyorsunuz..

nasıl mı..

bir müslüman kendini ne kadar zorlarsa zorlasın gerçeği aradığında muhammedin allahına ulaşır..

bir isevi rab isamesihe ulaşır..

bir budist budhaya ve öğretilerine ulaşır..

bir hindu çok tanrılarına ulaşır..

bir musevi musanın tanrısına vs..

ve bunlara ulaşan kişi düşündüğü için zihnini kullanır.. düşünmek zihine yüklenmiş bilgilerin analizidir.. iktidardaki sahtebenlik sizi bu analiz ve sentezin dışına çıkmanıza izin vermez..

o yüzden dünyadaki her insana kendi inancı gerçeklik, en mantıklısı gelir.. siz ne uyuduğunuzdan ne de savunma mekanızmaların o korkunç işleyişinden bihaber mutlu bir yaşam sürdüğünüzü zannedersiniz..

standart bir insanın normalde inancıyla bir derdi yoktur.. günlük yaşamın gidişatında aklına bile getirmez.. gelip böyle siteleri okumaz bile.. gereği yoktur, çünkü o inancının hakikat olduğundan adı gibi emindir(derin uyku)..

ona göre kendi inancı dışındaki tüm dünya inançları batıldır.. bu basit bir okuma yazma bilmeyenden tutun da bir profesöre kadar değişmez.. bir budistten tutun da bir jainaya, museviye, müslümana vs.. değişmez.. aynıdır..

çünkü bu işin dinle/inançla/bilgiyle/zekayla bir alakası yoktur..

peki neyle alakası var.. kimler bu işleri kurcalar..

bilinç... bilinçaçıklık seviyesi..

yalancıbenliği çatlamaya hazır, çatlamış, o yolda ilerleyen yani çeperdeki dogma teist bilincinden merkezdeki safbilince yolculuğa çıkmaya hazır ya da çıkmış olanlar.. bunlar o derin uykudan uyanmaya hazır ya da uyanmış insanlardır.. hangi dinden hangi eğitim seviyesinde olduğunun hiç bir önemi yoktur..

tam merkezde tam bir uyanıklık, farkındalık, aydınlanma vardır..

ulaştığınız tüm insanlık için geçerli olan yaşamın büyük bir gizem olduğudur.. tüm dünya insanlığının kendi dogma teist inancını gerçeklik zannederek güzel bir rüya gördüğüdür..:sleep:

bunları okuyan bir teist(hangisi olduğu hiç önemli değil) yine yazılanları saçma bulacak ve hala kendi inancını hakikat olduğunu iddia edecektir.. başka yolu da çıkarı da yoktur zaten..

çünkü sahtebenliğin savunma mekanızmaları onun gönül penceresini açıp beyin pencerelerini kapatmıştır..

uyku güzeldir.. insanı güzelleştirir ve mutlu eder...:baby:

paslıçivi
01-06-2009, 06:59
Zaten bireyde “kimlik gelişimi”nin odak hale gelmesi ergenlik esnasında, özellikle ergenliğin geç dönemi ve üniversite yaşlarında olmaktadır.


işte meditasyona erken yaşta başlamanın gereği de burda zaten.. belli kalıplar oturduktan sonra bazı tabakalar (dini ve milli) çok sertleşiyor ve artık arınmak imkansızlaşıyor..

insanı oluşturan dünyaya geldiği aile/toplumun doğruları, inançları, milli, manevi vs. değerleridir.. bunlarla yüklenmiş insana bir kimlik, bir kişilik veriyoruz..

insan aslında özünde sadece kim/kişidir...

toplum ona -lik ekliyor ve kim/kişi kayboluyor yerine kimlik/kişilik oluyor.. yani o toplumun bir ürünü..

birey olmaktan çok uzak...

hakdoğanım bu arada avatarın güzelmiş, güle güle kullan..:nerd:

paslıçivi
01-06-2009, 07:33
[Septik] Verdiğin örnek. Bir bilgisayar mühendisi olarak müdahale etmeliyim. XP, Vista, Linux işletim sistemleridir kanka. İşletim sistemlerine oranla dosyaların, programların bu formatlarda olması değil, bu işletim sistemlerince tanınıp, tanınamaması söz konusudur. Yani dosya/program ya işletim sistemine uyumludur ve o işletim sistemi altında dosya/program doğru çalışır, ya uyumsuzdur dosya/program okunamaz, çalıştırılamaz.

evet bilgisayar konusunda haklısınız.. anlatmak istediğimi tam olarak doğru ifade edememişim.. dosya formatını algılama sözü yanlış olmuş..

kabaca şöyle ifade etmeye çalışayım.. bu 3 işletim sistemini de kullanmış biriyim.. hepsi dosyaları programları bir şekilde tanıyor ve gösteriyor, sadece bazen uyum/uygunluk sorunları yaşanabiliyor..

bir bilgisyara işletim sistemi yüklenmeden çıplak halini özbenliğimize, yüklendikten sonraki halimizi de sahtebenliğimize benzetiyorum.. bir işletim sistemi yüklenmiş bilgisayarı artık o işletim sistemi tarafından yönetiliyor.. yani o işletim sisteminin izin verdiği şekilde çalışabiliyor diyeyim kabaca..

bu konuda ileride daha farklı bir açılım yapabilirim..

paslıçivi
01-06-2009, 07:44
Bir de arada Ziya Gökalp benzerliği kurdu ki, orasını hiç açma!

bu arada şunu da açıklayayım da Ziya Gökalp zan altında kalmaya devam etmesin..

yıllardır kafamdaki varolan düşünceler, kavramlar, sentezleri değişik dillerde ifade etmeye çalışıyordum.. ama sonuçta filozof ya da edebiyatçı değiliz.. bir şeyleri hissetmek ve algılamak başka, bunları ifade edebilmek bambaşka bir olay..

Osho'yla tanışmam ve birkaç kitabını okuduktan sonra işte bu! dedim..yaşamı benim gibi algılayan okuyan bir adamı buldum..kafamdaki modele en yakın insan düşünürü.. bunu da bu sitede birkaç kez dile getirdim..

yani anabilgisayar benim, işletim sistemim Osho diyebilirim..

paslıçivi
02-06-2009, 09:31
[Agnostik] Tavrın tek mürşidin olduğunu söylediğin bilimle örtüşmüyor.


tek mürşidin bilim olduğunu kim söylemiş..

Atatürk'e laf atıyorsan O, en hakiki demiştir.. tek değil..

aradaki farkı algılayabileyecek düzeydesin..

varoluşun gizem olduğunu bilen biri nasıl kendisine tek yol bilimi seçebilir..

somut, soyut, fizik, metafizik her şeye açığım ben.. yaşam sadece bilimle açıklanmayacak kadar komplekstir..

ayrıca sadece bilime bağlanırsak yaşadığımız dönemin bilgi birikimden öte gidemeyiz.. çok yavan bir yaşam olur..

insan hepsinin ötesinde ve üstünde bir canlıdır.. bilimi de üreten insandır..

varoluşunu sorgulayan, sevgi aşk gibi yüce duyguları yaşayabilen bir canlıyı keşfetmek için sanırım hiçbir zaman mümkün olmayacaktır..

ben varoluşun gizemini çözmek için şu an varolan bilgilerle yetinmeyecek kadar açgözlüyüm..

selanikli
02-06-2009, 11:36
Sayın Hakdoğan;

anlaşılan o ki gerçek muhatapların burada dururken onları bırakıp, hayali muhataplarını hayali kişilerinle tartışmaya sokuyorsun ve orada kendi kahramanını üstün duruma getirerek gerçek muhataplarına karşı da tartışmayı kazanmak istiyorsun.
1 - Bu kirli bir taktiktir.
2 - Hiç bir işe yaramaz.
3 - Bir tartışma kazanacağına güvenin varsa - belli ki yok - gel burda bizimle tartış.
Mesela ben, Kuran Allah Kelamı Değildir'i kanıtlıyorum. İddialarımı çürüt.
Aksi taktirde, kirli taktikleri uygulamaya çalışan biri olarak sen de kirlenirsin.
İkincisi, bu numaranı bilenler karşısında komik ve zavallı duruma düşersin.
Üçüncüsü senin bir korkak olduğuna hükmederiz ve haklı oluruz.
Dördüncüsü, uzuuuun c/p ler yapmak yasaktır, bunu ihlal etmen de terbiyen ile ilgili soru işaretleri doğurur.
Beşincisi, bu şekilde sitede gözgözü görmez bir toz duman yaratmayı hedeflediğini biliyorum. Ama bunu da yapamazsın, o saçmalıkları okuyup zaman öldürecek kimse yok burada.
Altıncısı, sevgili yönetimimizi bu uzuuuuun c/p ler konusunda göreve davet ediyorum.

selanikli
02-06-2009, 11:41
Ha bu arada İ. Türe abimin hatırını sormayı unuttum. Suudi Arabistan'a gitmiyor değil mi?
Böyle büyük bir Türk dahisinin Arap çöllerinde telef olup gitmesine çok üzülürüm.

Hööörmetler.

keci
02-06-2009, 14:41
Merhaba

Bu forum gerçekten çok eğlenceliymiş, bu çok güzel..

Ben bu konu ile ilgili bir şeyler sormak istiyorum müsadenizle.

Neden yaratıcının varlığını sorguluyoruz ?

Onun varlığını bilmek veya bilmemek bizim durumuzda bir
değişiklik meydana getirecek mi ?
Yinede ölmeyecek miyiz ?
Ya da başka bir insanın inancı beni neden
ilgilendirsin ? Bana faydası ne ?

Eğer yaratıcı yoksa ben neden varım ?

Ben var isem neden yok olacağım ?
Bu son derece anlamsız değil mi ?

Eğer anlamsız bir evrende yaşıyorsam anlam arayışımın anlamı ne ?
Bu var olma ve yok olma sürecinde ben nerede duruyorum.?

En önemlisi ben neden tüm bu soruları soruyorum ? Amacım ne ?

Ayrıca Tanışma bölümünde sorduğum soruyu burada da ifade
etmek istiyorum :

Aklın var oluş gerekçesi nedir ?

Saygılarımla...

azınlık
02-06-2009, 17:52
Aklın var oluş gerekçesi nedir ?

Sorun/problem çözmek.

A.

keci
02-06-2009, 19:13
Burada soruyu eksik olarak sormuşum sanırım;
Aklın bir fonksiyonu olarak varlığı ve yokluğu sorgulamasını kastetmiştim.
diğer mesajlarımda bunu ifade ettiğim için sanırım gerek görmedim.
Cümlenin doğrusu sanırım "kendini sorgulayan Aklın var oluş gerekçesi olacaktı" Bu bağlamda cevabınıza bakacak olursak ; Aklın var oluş gerekçesini "sorun / problem" çözmek olarak ifade etmişsiniz.

Ancak doğada var olan diğer canlı türlerinde bu türden bir Akıl olmadığı halde bizden çok daha az problemi olan canlılar var ve problemlerini sorgulamadıkları için aslında hiç yok.

Sadece anlık sorunlara çözümü belli olan cevaplarla müdahale ediyorlar.
Pekala bizde bu şekilde var olabilirdik Evrim gereği...
Üstelik bu şekilde doğal dengeyide bozmamış olurduk çevre kirliliği, ormanların yokolması gibi problemlere yol açmadan..
Öyle değil mi ?

Saygılarımla....

hakdogan
02-06-2009, 20:27
Oturduğu apartmanın dış kapısından içeri girerken uzaklardan gelen Ezan seslerini işitti, “Sabah vakti, Rüstem abi Namaz'a kalkmış olmalı” diye düşündü ve kapıcı dairesinin kapısını çaldı...

[Kapıcı] Buyur beyim, hayrola bu saatte, başına bir hal mi geldi yoksa?

[Agnostik] Ezan seslerini duydum, ayaktasındır diye düşündüm.

[Kapıcı] Az önce kalktıydım bende. Gel, içeri buyur.

[Agnostik] Sağol Rüstem abi, içeri girmiyeyim. Senden bir şey rica edecektim.

Bu sırada yakınlarında bulunan Camii'nin minarelerinden de Sabah Ezanı okunmaya başlamıştı...

[Kapıcı] Aziz Allah.

Kısa süre sessizlik...

[Kapıcı] Buyur, emrin olur.

[Agnostik] Ben sana aksini söyleyinceye kadar, evimde olsamda beni arayan soranlara “burada yok” diyeceksin.

[Kapıcı] Başın dertte mi yoksa?

[Agnostik] Yok hayır, sandığın gibi bir durum yok. Biraz dinlenmeliyim, kendimi dinlemeliyim.

[Kapıcı] Sen merak etme, soran oldumuydu ben “burada yok” derim, tasalanma.

[Agnostik] Sağolasın abi. Ben bir şey lazım olursa seni çağırırım.

[Kapıcı] Tamam beyim, sen çağırmadan gelmem.

Agnostik kapıdan ayrılıp sırtını dönmüştü ki aniden

[Agnostik] Rüstem abi.

Dedi ve geriye döndü...

[Kapıcı] Buyur.

[Agnostik] Sen hiç kendini dinledin mi?

Kapıcı şaşırmıştı

[Kapıcı] Nasıl yani beyim?

Dedi...

[Agnostik] Kendini dinledin mi? Ne istiyorsun, ne için yaşıyorsun? Yaşama amacın nedir? Bunları hiç düşündün mü?

[Kapıcı] Beyim gir hele içeri. Kapı önünde ayak üstü konuşulacak şey mi bunlar? Gir, gir içeri, Namaza gidip geleyim, çay ocağın üstünde, dönüşte birlikte kahvaltı ederiz, haydi gir.

Agnostik daveti kabul etti ve içeri girdi. Rüstem'in dairesine her girişinde aklına gelen düşünceler tekrar zihninde canlandı. Bir kapıcı dairesinde varolabilecek konfor hangi boyutlarda olabilirdi ki? Buna rağmen Rüstem'in mutsuz olduğunu söyleyemezdi. “Rüstem'i içinde bulunduğu şartlara rağmen mutlu kılan ne olabilir?” diye düşünüyordu. Hayatın, varoluşun anlamı üzerine hiç düşünmemek, Rüstem'in mutluluğunun kaynağı olabilir miydi? Bunları düşünürken gözleri yavaş yavaş kapandı ve uykuya daldı.

...

Kapının açıldığını duydu ve uyandı, Rüstem fırından aldığı taze ekmekle gelmişti. Hemen ocağın üzerinde demlenen çağı indirdi ve aldığı taze ekmek, biraz peynir ve siyah zeytinden müteşekkil mütevazi sofrasını kurdu.

[Kapıcı] Buyur beyim.

Dedi ve Agnostik'i sofrasına davet etti. Sıcak çay ve ondan daha sıcak ev sahibini, mütevazi sofrasıyla birlikte bir müddet süzen Agnostik

[Agnostik] Mutlusun değil mi?

Dedi...

[Kapıcı] Çok şükür. Halimden memnunum.

[Agnostik] Geldiğimde sorduğum soruyu hatırlıyor musun?

[Kapıcı] Hatırlıyom beyim.

[Agnostik] Peki cevabın “evet” mi “hayır” mı?

Kapıcı üzerine aldığı sofra bezini açtı ve eline çay bardağını alarak biraz geriye çekilip duvara yaslandı...

[Kapıcı] Beyim ben babamı kaybettiğimde sekiz yaşındaydım. Anam genç yaşında dul galmıştı, kardeşim onun kucağında bir bebek. O çağlarımda istediğim anamı ele güne muhtaç etmemek, kardeşimi aç bırakmamaktı. Bunun için çalışmam lazımdı. Beni bir akrabamızın demir atölyesine çırak diye verdiler. Sabahçıyım, okula da gidiyom. Sabah okul, öğleden sonra atölyedeyim. İlk okulu zor bela bitirdim. Sonra okuyamadım, aklımız derin değil, sırtımızda ailenin yükü. O yükü hafifletelim diye o gün bu gündür de beyim çalışıyom, durmadan çalışıyom.

[Agnostik] Yani bu Dünya'ya sevdiklerin için çalışmaya mı geldin?

[Kapıcı] Beyim doğrusu memlekette, o zamanlarımda böyle şeyleri pek düşünmüşlüğüm yoktu. “Kader” diyodum, böyle yazılmış. Şehre geldiğimde böyle şeyleri düşünmeye başladım.

[Agnostik] Nasıl yani?

[Kapıcı] Şehre geldim bir baktım ki, burada bir kahveye nerdeyse bizim nahiyenin bütün nufusu kadar adam toplanıyo. Herkeslerin bir derdi, hikayesi var, biri birine benzemiyo. Bir koşturmaca, bir hengame, sanki mahşer. Karıncalar gibi geliyodu bana insanlar beyim. Otobüs durakları, dolmuşlar. İnsanlar iniyo, biniyo, sokaklar kalabalık, çarşı pazar tıka basa dolu. “Ne oluyo yahu?” diye o zamanlarımda sorduydum, nedir bu hal diye.

[Agnostik] Yaş kaçtı abi?

[Kapıcı] Askerlikten sonra.

[Agnostik] Peki hangi sonuca vardın?

[Kapıcı] Beyim baktım ki herkesin bir vazifesi var.

[Agnostik] Nasıl yani?

[Kapı] İnsanları tanıdıkça, şehirde seneler geçtikçe beyim, baktım ki hiç kimse boşuna yaratılmamış, boşuna koşturmuyo. Herkeslerin bir gayesi var, herkeslerin yaptığı, alakadar olduğunda bir sebep var. O yapılanda başkalarına bazen fayda var, bazen zarar. Lafa daldım, ver hele bardağını, çayını tazeleyeyim.

Agnostik'in çayını tazeledikten sonra

[Kapıcı] Gördüm ki herşey de bir hikmet var.

Dedi...

[Agnostik] Şu gördüğün hikmeti bana da anlatsana.

[Kapıcı] Beyim mesela şu 14 numaradaki Aysun hanımı düşün.

[Agnostik] Şu kavgacı kadın.

[Kapıcı] Evet o. Beyim o bile luzumlu, faydalı biri ve öyle olmasının sana bana yararı var. O bilmez ama bu apartmana çok şey öğretti.

[Agnostik] Ne öğretti?

[Kapı] O bu apartmana gelmeden evvel, gözünün üzerinde kaşı var diye az kiracı gönderilmedi buradan. Bu kadın geldikten sonra ben de, ahalide anladı, komşulukta önemli olan nedir diye.

[Agnostik] Aysun hanım olmasa anlayamaz mıydık?

[Kapıcı] Anlayamazdık, böyle biri lazımdı beyim. Lazımdı ki, yok teybin sesini açıyolar, yok merdivenlerden hızlı iniyolar felan diye komşuna husumet beslenmez, iyilikleri unutulmaz bu anlaşılsın. Bak bu Aysun hanım olmasa, senin kapı komşuların da çoktan buradan gönderilmişti beyim, yalan mı?

Agnostik tebessüm etti...

[Agnostik] Abi tamam öyle olsun da, ben sana başka bir şey soruyorum.

[Kapı] Hikmeti sordunya beyim, oraya gelecem. Kardeşim, dedim ya bebekti, annemin kucağında.

[Agnostik] Evet.

[Kapı] İşte o büyüdü, huyu suyu nedir belli olduya, sonra ben dedimk ki kendi kendime “ulen Rüstem, Rabbül Alem'in bilir işini. Babamdan geriye büyük evlat diye sen değil de kardeşin kalaydı, ananın ve senin halin nice olurdu?”

[Agnostik] Nasıl ki huyu suyu kardeşinin?

[Kapıcı] Beyim ne sen sor ne ben diyeyim. Doğduğuna pişman, miskin oğlanın teki. Mesuliyet alacak biri değil.

Agnostik düşünceli bir edayla

[Agnostik] Rüstem abi, hayatının anlamı bu kadar basit olabilir mi?

Dedi...

[Kapıcı] Valla beyim, dedim ya ben ilk okulu zor bela bitirdim, aklım derine ermez. Ama yaşadım ve gördüm, benim anama kardeşime bir Rüstem lazımmış.

hakdogan
02-06-2009, 20:28
Agnostik'te sofradan geriye çekildi...

[Agnostik] Peki bu adil mi?

[Kapıcı] Hangisi beyim?

[Agnostik] Neden yükü sen çekiyorsun? Kardeşin, annen ya da bir başka akraban değil de neden sen?

[Kapıcı] Beyim dedim ya, bu bize rahmet olmuş. Kardeşim bu yükü çekemezmiş. Anamın bu yükün altına girse neler çekeceğini bilemem. Hem o vakit beyim, anam için de bu suali edebilirdin değil mi?

[Agnostik] Evet.

[Kapıcı] İşte beyim, yükü birinin çekmesi lazım. Bu apartmana da bir Rüstem lazım. Ahmet bey gibisi de lazım, Aysun hanım gibiside. Her katta yönetici Ahmet bey gibisi var diye bir düşün, nasıl görülürdü işler? Ne demişler beyim, “sen ağa ben ağa bu ineği kim sağa?”

Agnostik şaşırmaya başlamıştı, aslında bu konulara Rüstem'in kafa yormuş olabileceği hiç aklına gelmemişti...

[Agnostik] Din eğitimi aldın mı?

[Kapıcı] Dedik ya beyim, cahiliz biz. Dinimi de şehirde öğrendim desem yalan olmaz. Hatçam sağolsun, evlendikten sonra öğretti bana Kur'an okumayı, helali haramı.

[Agnostik] Okuduğunu anlıyor musun?

[Kapıcı] Ben cahilim diyorum beyim, sen “okuduğunu anlıyor musun?” diye soruyon. Kafamı buluyon benimle? Arapça bilmiyom ki ben.

Dedi ve gülümsedi...

[Agnostik] İnandığın kitap ne diyor diye hiç merak etmiyor musun?

[Kapıcı] Ediyom tabi, ediyom da o yüzden bilene soruyom.

[Agnostik] Hiç şüphen oldu mu Rüstem abi? İslam'dan şüphen oldu mu?

[Kapıcı] Valla bazen şeytan dürtmüyor değil, amma bir bayram namazında dinlediğim hocayı hiç unutmam.

[Agnostik] Ne dinledin hocadan?

Hava aydınlanmaya başlamıştı. Kapıcı perdeyi kaldırıp dışarıya baktıktan sonra

[Kapıcı] Hoca Peygamber Efendimizin hiç yalan söylemediğini, Peygamber olmazdan evvel de, sonra da yalanını tutanın olmadığını anlattıydı. Düşmanları bile bunu teslim etmiş. O'na düşmanlık eden, sonradan da Müslüman olan birine, daha Müslüman olmadan “hiç yalanını tuttun mu?” demişler.

Dedi...

[Agnostik] Peki ne cevap vermiş?

[Kapıcı] “Tutmadım” demiş.

[Agnostik] Bu sana ne ifade ediyor Rüstem abi?

[Kapıcı] Beyim, insanlara yalan söylemeyen Allah'a karşı yalan söylemez.

Agnostik aldığı yanıt karşısında sarsılmıştı, içinden “kendince sağlamasını yapmış” diye geçirdi...

[Agnostik] Peki abi. Ben yavaş yavaş kalkayım, hava aydınlandı. Senin mesai başlar birazdan.

[Kapıcı] Sen bilirsin, geldin soframa neşe kattın, bana unuttuklarımı hatırlattın, sağol varol.

[Agnostik] Öyle mi oldu gerçekten?

[Kapıcı] Tabi ya. Bana her gün birisi gelip “ne istiyon, amacın ne?” diye sormuyo ki beyim. Bak ne dedimdiydi ben? Kimse boşuna koşturmuyo. Herkeslerin yaptığı, alakadar olduğunda bir sebep var.

[Agnostik] Yani?

[Kapıcı] Yani beyim, ben çalışıyom, didiniyom. Düşünmeye çok vaktim olmuyo, ama sen bu imkana sahipsin. Ben çalışacam, sen düşünecen. Bak arada geldin, beni de düşündürdün. Sen de lazımsın beyim.
Başından aşağıya kaynar sular boşaltılmışcasına yandığını hissediyordu...

[Agnostik] Rüstem abi. Taşıdığım yük seninkinden hafif değil. Değiştirmek mümkün olsa ben senin yüküne talip olurum. “Rüstem olmak ister misin?” deseler olurum, inan bana olurum.

[Kapıcı] Beyim işte her nimetin bir külfeti var derler ya, o hesap. Kim bilir, belki sen Rüstem olamayacağın için bu nimetlere sahipsin. Bak arkanda ailen var, sana koca bir daireyi almışlar, dayamış döşemişler, yalnız yaşıyon. Okutmuşlar seni, okulun bitmiş “hadi ne zaman çalışacan” diyenin yok. “Akşam tencerede ne kaynayacak?” tasası çekmiyorsun. Sen desen ki “baba şu işi yapmak istiyom” şehrin istediğin yerinde sana istediğin dükkanı açacak, mekanını kuracak güçte. Bütün bunlara sahipsin beyim, geriye düşünmekten başka sana ne kalıyo?

Hayatın, varoluşun anlamını hiç düşünmediğini ve bu sebeple mutlu olduğunu sandığı muhatabının sözleri karşısında dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu, neredeyse bulunduğu yere yığılıp kalacaktı. Titrek bir ses tonuyla

[Agnostik] Ben artık gideyim. Söylediklerimi unutma lütfen.

Diyebildi...

[Kapıcı] Tamam beyim, tasalanma sen.

Kapıcı dairesinden ayrılıp, asansörle kendi dairesinin bulunduğu kata çıktı. Yorgun ve uykusuzdu, Rüstem'ten duydukları karşısında şaşkındı. Kapıyı açtı ve kendisini yatağına zor attı. “Uyumak istiyorum, uyumak” dedi ve uykuya daldı.

36 SAAT SONRA...

[Agnostik] Rüstem abi, Rüstem abi.

[Kapıcı] Buyur beyim.

[Agnostik] Abi bir bakarmısın?

[Kapıcı] Hemen geliyom beyim.

Kapıyı çaldı. Agnostik kapıyı açtığında Rüstem'in elinde kargo poşetini gördü...

[Kapıcı] Buyur beyim.

[Agnostik] Abi bu ne?

[Kapıcı] Sana gelmiş, içinde kitap varmış. “Burda yok, bana bırakın” dedim.

[Agnostik] İyi yapmışsın.

Dedi ve paketi açtı. İbn-i Tüfeyl'in Hay bin Yakzan'ı artık elindeydi...

[Agnostik] Arayan soran oldu mu diye soracaktım Rüstem abi. Bunun dışında var mı söyliyeceğin bir şey.

[Kapıcı] Var beyim.

Dedi ve cebinden bir kağıt çıkardı...

[Kapıcı] Bi adam geldi, ilk defa görüyom, burada daha evvel hiç görmediğim biri. Seni sordu, arkadaşıyım dedi. Tabi ben “burada yok” dedim. Temiz bir siması vardı, “ne zamandır haber alamıyom, görürsen şu notu ileti ver” dedi ve bu kağıdı verdi.

[Agnostik] Nasıl biriydi?

Dedi ve kağıdı Kapıcı'dan aldı...

[Kapıcı] Sen yaşlarda, belki biraz daha büyük, esmer bir arkadaştı beyim.

Dedi. Agnostik elindeki not kağıdında “Umarım herşey yolundadır ve bir yaramazlığın yoktur. Müsait olduğunda lütfen beni ara.” yazısını okudu ve hemen altına yazılmış telefon numarasına baktı. Numara Mü'min'e aitti...

[Agnostik] Abi, bu arkadaş tekrar gelirse bana haber ver.

[Kapıcı] Tamam beyim.

[Agnostik] Teşekkür ederim abi.

Dedi ve kapıyı kapattı. Elinde bulunan nota bakıyordu. İçinden “umarım, tekrar geldiğinde ben buna hazır olurum” diye geçiriyordu...

paslıçivi
03-06-2009, 08:06
[Bilmediğini Bilmeyen] Kemal beyin yaptığı; bu işlerle benim gibi uğraşan insanların bildiği daha doğrusu bilmek zorunda olduğu temel bilgileri tekrar etmekten başka bir şey değil. Bunlar modern psikiyatrinin insanın ruhsal aygıtını tanımlamak için kullandığı ifadeler, tabi şimdilik. İnsan denen canlı ne somut ne de soyut yapısıyla henüz tam olarak çözülmüş keşfedilmiş bir canlı değil.

[Agnostik] Abi çok mütevazisin, ama bak sen çözmüşsün işte! Modern psikiyatriye ne gerek var? Beni çok şaşırtıyorsun, hem “bildiğim kavramlar” diyorsun, hem bunlar yanlışlamadan bunlardan uzaklara savruluyorsun.


modern psikiyatriye çok gerek var.. bilim adım adım ilerler..

bazen bir açılımın üzerine bir kelime koymak onyıllar, yüzyıllar alabilir..

sana daha önce bir örnekle açıklamaya çalıştım..

uluslararsı bir psikiyatri kongresi yapılıyor.. verilen akşam yemeğinde konusunda uzman 5 tane psikiyatri uzmanı aynı masada yemek yiyiyorlar.. bu psikiyatrlar inançlı ve yahudi, budist, hindu, deist, hristiyan...

bunların hepsi bugün sahip olduğumuz modern psikiyatrinin birikimleri konusunda hemfikirler.. yani ruhsal aygıtın ıd ego superego gibi kompenentlerinden oluştuklarını kabuletmişler.. bu konuda her tartışmada hepsi birbirini onaylıyor ve tek noktada birleşiyorlar...

yemekte haliyle alkol de var.. birazdan güzelleşmeye başlıyorlar.. sol beynin hakimiyetinden yavaş yavaş sağ beyin hakimiyetine geçliyor.. ve malum din/inanç konusu açılıyor..

bu koskoca 5 tane bilimadamı tartışma sonunda ne hangi tanrının varlığında, ne sayısında, ne ölüm sonrası yaşamda bir türlü kesinlikle anlaşamıyorlar..

bunlar insanın ruhsal aygıtının çözüldüğünü zannediyorlar.. ama inanç konusundaki bu taban tabana zıt görüşlerini kesinlikle karşıdaki psikayatra açıklayamıyorlar anlatamıyorlar..

hakdoğanım senden ricam Kemal abi bu duruma varolan psikiyatri bilgileriyle bir açıklama getirebilir mi.. her konuda anlaşan bu bilimadamları inanç konusunda niçin birbrilerini anlamıyorlar.. ruhsal aygıtın hangi kompenentinde arıza var ki bunların çocuk gibi anlaşamadan ya da kavga ederek masadan kalkıyorlar..

ki bu masada hakikat olarak islamiyetin adı bile geçmiyor.. gerçi bir ara deist islamiyete değinmek istiyor ama ağzını açtığına pişman ediyorlar.. bırak şu arap uydurması batıl dini diyorlar.. gariban deist de eski müslümanlardan ama masadaki tartışmaları görünce daha çok yol alması gerektiğini hissediyor..

evet hakdoğanım.. Kemal abi konusunda birikimli deneyimli bir psikolog olarak bunu bugün varolan psikiyatri bilgileriyle nasıl açıklıyor..

bilmekle, farkındalık/aydınlanma arasındaki farkı kavrayabilecek mi...

paslıçivi
03-06-2009, 10:35
[Agnostik] İki nedenden. Birincisi tasavvufu daha önce incelemiştim, onların tecrübeleri ile senin anlattığın arasında hiçbir benzerlik yok abi. Mutasavvıflar “çile” dedikleri evreleri yaşadıktan sonra senin “kirlenme” dediğin teist bilinçten sıyrılmıyorlar, tam aksine aşkın varlığa yaklaştıklarını iddia ediyorlar. Üstelik kullandıkları metodlar da çok farklı. Neredeyse yemek yok, içmek yok, cinsel ilişki yok, kısacası doğal ihtiyaçlardan olabildiğince uzaklaşarak yapıyorlar bunu. Senin bu durumu “safbilinçleri üzerine ilave katmanlar geçiriyorlar” diye ifadelendirmen gerekirken, kendi açıklama modeline bu durumu destekleyici örnek olarak sunuyorsun. Ben ona “ölmeden ölmek lazım” desem bana ilk söyleyeceği şey “'Ölmeden önce ölünüz' sözü Peygamberimize aittir” olacaktır. Tabi sonra uzun uzun bununla İslam'i bilinçle, gerçek uyanıklığın kastedildiğini anlatacak.


öze inmenin her dinde farklı metodları vardır.. hangi metodu kullandığın çok önemli değildir..

önemli olan dipsiz kuyuya halatsız atlamaktır.. burdaki halat senin dogmatik teist bilincidir.. ve bu halatın uzunluğu kadar derine inebilirsin.. halatın bittiği yerde özüme vardım sanırsın..

daha önce örneklerini verim.. bir budist Budhaya bir hristiyan Rab isamesihe bir müslüman muhammedin allahına bir hindu çok tanrılarına ulaşır..

safbilinç(özbenlik) üzerindeki en dirençli katman teist düzeyindeki inançtır.. çeperden merkeze yolculuğa başladığında yalancı benliğin kölesi olarak en fazla kendi inancına kadar gidebilirsin.. ve o yüzden öze indiğini söyleyen her dinden insan dinini/inancını çok daha yoğun yaşar.. çünkü sahtebenliğini çatlatmış inanç katmanına çok yaklaşmıştır ama burayı aşamamıştır..

bu tabakayı aşabilirsen inanç kavramı diye bir şey kalmaz.. tam özündesindir.. kendini bulmuşsundur, kim olduğunu görmüşsündür.. artık tanrı sensindir.. tanrısallığı yaşarsın.. safbilinç olarak bir enerji halinde kitleleri arkandan sürüklemeye hazırsındır..

batının mistikleri peygamberler ve doğunun mistikleri budha, tao vs.. böyle insanlardır.. tek farkı yaşadıkları coğrafya ve zamandan etkilenerek yeni dinlerini7felsefelerini kurarlar.. batının mistikleri ikili yaşamı doğunun mistikleri çoklu sonsuz yaşamı varetmişlerdir..

muhammed çıktığı dağdaki mağarada özüne inme işlerini yapmış ve islamiyeti kurmuştur büyük olasılıkla.. çünkü anne/babasızlık onda ölmeden önce ölme zeminini hazırlamıştır..

selanikli
03-06-2009, 11:07
muhammed çıktığı dağdaki mağarada özüne inme işlerini yapmış ve islamiyeti kurmuştur büyük olasılıkla.. çünkü anne/babasızlık onda ölmeden önce ölme zeminini hazırlamıştır..

Sayın paslıçivi;
Muhammed o mağaraya şu sebeplerden çıkmıştır.
1 - Muhammed, karısı Hatice, Hatice'nin amcaoğlu Varaka Bin Nevfel ve daha bir kaç kişi hanif'tir. ( İbrahim dininden olan ) Ve Hanifler her ramazan ayında Hira Dağı'nda inzivaya çekilmektedir. ( Peygamberlik ilanından öncesinden bahsediyorum. )
2 - Hatice ve Varaka Muhammed'i Araplar'a peygamber yaparak Araplar'ı bir din etrafında toplayıp, birleştirmeye ve çekidüzen vermeye karar vermişlerdir. Ayrıca bu kararın gereği olarak Muhammed inzivaya yollanmış. Peygamberlik ilanına zemin hazırlanmak hedeflenmiştir.
Saygılar.

azınlık
03-06-2009, 11:17
muhammed çıktığı dağdaki mağarada özüne inme işlerini yapmış ve islamiyeti kurmuştur büyük olasılıkla..

Muhammed'in özünden çıka çıka islam mı çıkmış? Yazık ...

Özüne inip de orada "ellerini ayaklarını çaprazlama kesin"i bulan birine acımaktan başka birşey yapmak gelmez elden.

A.

paslıçivi
04-06-2009, 07:18
[Agnostik] Abi pes! İçgüdüsel tepkilerin sonuçta kişiyi saldırganlaştırmaması, mutsuz etmemesi, hatta anladığım kadarıyla sonuçta tatmin edilebilmesi için oluşan mekanizmalara sen tamamen irrasyonel biçimde farklı işlevler yüklüyorsun. Bunu ortaya koyan tespitler karşısında da “eee?” diyorsun. Adam açıkça kişinin sağlıklı yaşamı ve toplumsal yaşamda varolmasının devamı adına oluşan mekanizmalar olarak ifade etti senin “gereksiz ve yanlış” gördüğün mekanizmaları. Düşünsene, önüne gelene saldıran, her dürtüsünü oluşma anında tatmin etmeye çalışan bir birey, toplumda varolabilir mi? Ya da böyle bireylerin toplamından bir toplum oluşabilir mi?

Şu örneğe neden itiraz etmedin? “Çocuk üzerinden konuşmaya devam edersek, örneğin yeni bir kardeşin dünyaya geldiğini düşünelim. Çocuk, kıskançlık dürtüsüyle kardeşini öldürmek dahi isteyebilir. Bu, çocuk için doğal bir dürtüdür ve böyle örnekler söz konusudur. İşte böyle bir dürtüyü frenlemeye çalışan güç, realiteye uymaya çalışan 'EGO' gücüdür ve varolmadığında, ya da gelişmediğinde neler olabileceği ortadadır.”



modern psikiyatrinin "id" dediği şey benim "safbilinç" dediğim doğduğumuzdaki varolan ruhsal aygıtımızdır..

id(safbilinç) bahsedildiği gibi vahşi bir hayvan gibidir.. doğasına kodlanmış olan "hayatta kal ve üre" emrini yerine getirmek için kural, kanun tanımaz.. varolan ihtiyaçların giderilmesi için sabredemez, bekleyemez, diğer canlıların haklarına saygılı olamaz.. "hemen, şimdi, bana, sadece benim" ilkeleriyle çalışır.. içgüdüseldir.. çünkü gen bencildir..

ama bu id'in henüz bir yöneticisi(karar organı) yoktur.. yaşadığı çevreyle uyum içinde hayatta kalabilmek için zamanla bir yönetici sessiz ve derinden gelişmeye başlar.. bu id'in yöneticisi özbenliktir..

bir de insanın yaşadığı toplumun kurallarına, inançlarına, milli kimliğine vs.. göre giydirilen zihnin(hafıza) yöneticisi, düzenleyicisi vardır..Ego(sahtebenlik).. bu özbenlik gibi sessiz ve derinden değil apaçık aleni bir şekilde gelişmeye başlar.. egoya şekil veren kişinin yaşadığı toplumdur.. oysa safbilincin yöneticisi düzenleyicisi olan özbenliğe şekli safbilincin kendisi verir..

egonun kölesi olarak yaşayan insan kendini türk/müslüman, japon/budist, ingiliz/hristiyan, hintli/hindu yahudi/musevi vs.. zanneder.. kendisine doğduktan sonra giydirilen zihinde yaşar..

dünya üzerinde insan eliyle çizilmiş çizgiler(vatan sınırları) için ölmek ve öldürmeyi maharet sanır.. özel mülkiyetin korunması için din ve millet kavramları kutsallaştırılmış ve birbirbiriyle iç içe girmiştir.. kendisine giydirilen zihnin kölesi olduğu için kendi cinsi olan diğer insanları öldürmekte ve ölmekte hiçbir sakınca görmediği gibi bunu şanlı şerefli bir şey zanneder...

insan yaşadığı toplumun(fabrikanın) bir ürünü olduğunun, kendisi(safbilinç) olmadığının ve çok derin bir uykuda olduğunun farkında bile değildir.. körkütük sarhoş bir yaşam sürer..

bir insanın özbenliğinin sağlıklı gelişimi için yine insan topluluğunun içinde doğup büyümesi ve yetişmesi lazımdır.. insandan uzak bir ortamda büyüyen bir çocuğun özbenliği yine vahşi bir hayvan gibi şekillenecektir.. yani insanlarla uyum içinde yaşaması gerekmediği için bir sahtebenlik(ego) gelişmeyecektir..

zihin ve onun yöneticisi ego insanoğlunun kalıtsal bir hastalığıdır.. toplumlardan toplumlara aktarılır.. bu bir bilinç evrimidir.. bir süreçtir.. yüzlerce binlerce yıldır devam etmektedir..

insanoğlu bilinç evrimini tamamladığında yetiştiği toplumun ürünü değil bir birey, bir evrensel canlı olduğunu farkedip kendi cinsini öldürmekten vazgeçecektir.. çünkü diğer insanlarla kardeş olduğunu ve onlardan hiçbir farkı olmadığını görecektir..

insan denen canlı bilinç evrimini tamamlayıp dünya insanı ve tek vücut olduktan sonra belki de varoluşun acımasız kanunu için evrendeki diğer gezegenlerdeki olası canlılarla bir savaş içine girecektir..

paslıçivi
04-06-2009, 07:46
yani uzun lafın kısası sevgili hakdoğanım..

o bahsedilen çocukta ne özbenlik ne de sahtebenlik henüz oluşmamıştır.. o varoluşun ona kodladığı emirlerle hareket edip davranmaktadır.. maximum seviyede bencildir.. onun tek derdi henüz "hayatta kal"maktır.. büyüdüğünde varoluşun diğer kaçınılmaz emri "üre" için harekete geçecektir..

küçük bir bebeği kucağınıza alıp aniden aşağı doğru indirmeye başlayın,
kendini kasarak(yenidoğan refleksi) varoluşun "hayatta kal" emrini yerine getirmeye çalışmaktadır.. yere düşmesinin ona zarar vereceği henüz öğretilmemiştir..acıktığında ağlayarak ortalığı inletir, çünkü yaşamı tehlikeye girmektedir..

kardeşi onun en büyük rakibidir.. insan olabilmesi için gereken gıda sevgi gibi vazgeçilmez öğelere bir ortak gelmiştir çünkü..

paslıçivi
04-06-2009, 07:52
Muhammed'in özünden çıka çıka islam mı çıkmış? Yazık ...

Özüne inip de orada "ellerini ayaklarını çaprazlama kesin"i bulan birine acımaktan başka birşey yapmak gelmez elden.

A.

sevgili dostum.. her insan doğumuyla, çocukluğuyla, yaşadıklarıyla ayrı bir dünyadır.. her insanın özbenliği derinden gizliden oluşur.. muhammed'den bu çıkmış.. onun suçu değil.. her insan gibi o da varoluş karşısında aciz bir canlıdır sadece..

paslıçivi
04-06-2009, 08:05
Sonra bir Alzheimer hastasını örnek vermiş. “yıllardır tanıdığı eşini tanıyamaz ve çocuklarına yabancı muamelesi yapar. Çünkü Alzheimer hastasının hafıza kayıtları biyolojik nedenlerle bozulmuş ve kayıtlar yok edilmiştir. Bu tahribatın derecesine göre de problemler ve sıkıntılar doğmaktadır. İnsan'da düşünsel/zihinsel sürekliliği ve bu anlamda varlığımızı temin eden şey hafızamız, hafızamızda tutulan nesne tasarımlarıdır. Bir bebek, henüz bu tasarımlarını oluşturmamışken her an yeni bir dünya ile karşı karşıyadır. Karşılaştığı her obje onun için 'yeni'dir, bu annesi dahi olsa.”



alzheimer hastalığı ruhsal değil bedensel aygıtın(beyin) bir hastalığıdır.. burda somut bir kayıp, dejenerasyon mevcuttur..

sahtebenliğin köleliğinden kurtulup özbenliğin efendiliğine geçişle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur..

azınlık
04-06-2009, 08:23
muhammed'den bu çıkmış.. onun suçu değil..

Paslı selam,

Tabi ki onun suçu değil. Söylediklerine katılıyor, herkes için taşları yerine oturttuğunuza da seviniyorum. Bu fenomeni her yönüyle ele almak ve incelemek gelecek nesillerin kendi yollarını kendileri çizebilmeleri için yapılabilecek en iyi şeylerden biri.

A.

paslıçivi
05-06-2009, 10:09
[Kapıcı] Beyim işte her nimetin bir külfeti var derler ya, o hesap. Kim bilir, belki sen Rüstem olamayacağın için bu nimetlere sahipsin. Bak arkanda ailen var, sana koca bir daireyi almışlar, dayamış döşemişler, yalnız yaşıyon. Okutmuşlar seni, okulun bitmiş “hadi ne zaman çalışacan” diyenin yok. “Akşam tencerede ne kaynayacak?” tasası çekmiyorsun. Sen desen ki “baba şu işi yapmak istiyom” şehrin istediğin yerinde sana istediğin dükkanı açacak, mekanını kuracak güçte. Bütün bunlara sahipsin beyim, geriye düşünmekten başka sana ne kalıyo?


insan denen canlının ihtiyaçları kabaca 3 kademedir..

primer(birincil); hayatta kalabilmek ve soyunu devam ettirebilmek için beslenme, barınma, karşıcins ihtiyaçları olmazsa olmazlardandır..

sekonder(ikincil); sosyal bir canlı olmanın verdiği egonun tatmini, mal mülk mevki erk vs..

tersiyer(üçüncül); varoluşun ona verdiği akıl ve bilincin dürtmesiyle varoluşunu sorgulamak.. bu kademeye genellikle ilk iki kademeyi aşanlar ve bilinçaçıklığı müsait olanlar ulaşır..

bu kademelerin temininde tatmininde aşmış olanlar ya da cidi bir problem yaşayanlarda üçüncül ihtiyaç ortaya çıkabilir..

standart günlük toplumsal insan olarak yaşamaya çalışan bir insan bu hengamenin arasında varoluşu pek sorgulama ihtiyacı duymaz.. varolan teist inancı ona destek olmakta yaşamın sıkıntıların aşmakta yardım sağlamaktadır.. ve varolan teist inancını gerçeklik gibi yaşar.. müslümanı, budisti, musevisi, hindusu, farketmez.. o inancı gerçeklik olarak derin uykuda bir yaşam sürer ve yaşamını tamamlar..

yani bir musevinin aklına nasıl tanrısızlık ve çoklu/sonsuz yaşam gelmezse bir budistin aklına da yaratıcı bir tanrı ve cennet/cehennem kavramı gelmez..

bazı şeyleri aşıp da inanç kavramını sorgulama aşamasına gelebilirse sadece kendi dogmatik teist inancını araştırır, derin bilgiler edinme yoluna gider.. dünya insanlığının inandığı diğer din/inançları araştırma öğrenme ihtiyacı duymaz.. çünkü ona giydirilen zihinde diğer tüm inanaçlar bozulmuş ya da batıldır.. bu yine müslümanı, budisti, jainası, mormonu, hristiyanı için değişmez.. bu işlem devekuşunun kafasını soktuğu çukuru derinleştirmekten başka bir şey değildir..

aydınlanma/farkındalık; tüm bunları görüp, aşkınlık gerçekleştirip tam bir uyanıklık ile zamandan sıyrılıp anda yaşamaktır.. rüyadan uyanıp gerçek yaşamı yaşamaktır..

paslıçivi
07-06-2009, 09:48
[Agnostik] Hiç şüphen oldu mu Rüstem abi? İslam'dan şüphen oldu mu?

[Kapıcı] Valla bazen şeytan dürtmüyor değil, amma bir bayram namazında dinlediğim hocayı hiç unutmam.

[Agnostik] Ne dinledin hocadan?

Hava aydınlanmaya başlamıştı. Kapıcı perdeyi kaldırıp dışarıya baktıktan sonra

[Kapıcı] Hoca Peygamber Efendimizin hiç yalan söylemediğini, Peygamber olmazdan evvel de, sonra da yalanını tutanın olmadığını anlattıydı. Düşmanları bile bunu teslim etmiş. O'na düşmanlık eden, sonradan da Müslüman olan birine, daha Müslüman olmadan “hiç yalanını tuttun mu?” demişler.

Dedi...

[Agnostik] Peki ne cevap vermiş?

[Kapıcı] “Tutmadım” demiş.

[Agnostik] Bu sana ne ifade ediyor Rüstem abi?

[Kapıcı] Beyim, insanlara yalan söylemeyen Allah'a karşı yalan söylemez.


inanç; sınanabilen/deneyimlenebilen bir kavram değildir..


inanç ve şüphe etle tırnak gibidir.. şüphe, inancın yanında bonus olarak gelir, kaçınılmazdır..

neye, kime, hangi dine, hangi inanca, hangi tanrı/tanrılar/tanrısızlığa inandığının hiçbir önemi yoktur.. önemli olan inanç kavramının kendisidir..

ister teist ister nonteist olsun bir inancın varsa yanında şüphe kaçınılmazdır..

bilinç, vites..

zeka, hız..

şüphe, motor devri/hararet olsun..

uygun hızda uygun vitese atmazsan motor devri yükselip hararet yapar.. yani zeka yükseldikçe hız artar, hararet olur.. bu şüphenin artmasıdır..

zeka seviyesi düşük olan insanlar en mutlu insanlardır.. onlara giydirilen teist düzeyindeki inançlarında şüphesi yok denecek kadar az olduğu için çok huzurlu derin bir sarhoşluk/uyku içinde yaşamlarını sürerler..

zeka seviyesi yükseldikçe sorgulama artar ve şüphe yükselmeye başlar.. artık bir üst vitese atma zamanı gelmektedir.. atamayanar çok gergindir ve inancı ve çevresindeki inançsızlarla sürekli çatışma halindedir.. içindeki kaosu dışarı yansıtmak zorundadır.. sahtebenliğin savunma mekanizmaları maximum seviyeye çıkmıştır ama yine de yeterli gelmeyebilir..

bir üst vitese atma dönemi sahtebenliğin parçalanmaya başlaması ve sıkıntılı septisizm dönemidir.. aşılabilirse bir üst vitese geçilerek uygun hızda hararetsiz bir yolculuk mümkündür.. aşılamayan dönemlerde bir üst vitese geçilmediği için başka bir teist inanca geçilebilir..

muhammed dahil dünyadaki tüm mistikler toplum içinde karizmatik, güvenilir, etkileyici insanlardır.. çünkü insanın ruhu bir enerji ve bu enerji tek noktada odaklanmıştır..

mistikler tam özüne inmiş insanlardır.. gen bencildir, sahtebenlikte(egoda) bencillik oldukça yontulmuştur, azdır yani.. ama öze yaklaştıkça bencillik artar ve tam merkezde maximum seviyeye çıkar..

mistikler dünya insanlığının en egoist(bencil) insanlarıdır.. bencillik öyle dayanılmazdır ki, kişi tanrı, tanrının oğlu, tanrının elçisi konumundan birini seçmek durumundadır.. ve bu hedefe ulaşmak için toplumda onay gören tevazu ve doğru/dürüstlüğü sonuna kadar kullanırlar.. yani kaz gelecek yerden tavuk esirgenmemektedir..

insanı vareden ve varoluşu sorgulatmayan sevgi dolu bir yürektir.. evrenin tüm molekülleri sevgi denen bağla birbirine sıkıca bağlanmıştır.. evrende en küçük bir molekül/elektron bile evren için vazgeçilmezdir.. o olmadan evren varolamaz, evren olmadan o varolamaz..

mistiklerin bu dünyada tek/en büyük kazanımları, etkiledikleri insanların ona akan sevgileridir..

paslıçivi
07-06-2009, 10:05
[Agnostik] Din eğitimi aldın mı?

[Kapıcı] Dedik ya beyim, cahiliz biz. Dinimi de şehirde öğrendim desem yalan olmaz. Hatçam sağolsun, evlendikten sonra öğretti bana Kur'an okumayı, helali haramı.

[Agnostik] Okuduğunu anlıyor musun?

[Kapıcı] Ben cahilim diyorum beyim, sen “okuduğunu anlıyor musun?” diye soruyon. Kafamı buluyon benimle? Arapça bilmiyom ki ben.

Dedi ve gülümsedi...

[Agnostik] İnandığın kitap ne diyor diye hiç merak etmiyor musun?

[Kapıcı] Ediyom tabi, ediyom da o yüzden bilene soruyom.


hakdoğanım kafanı soktuğun çukurdan bir parça çıkarıp çevrene(dünya insanlığına) bakabilseydin, dininin/inancının kitabını okumadan, bilmeden, sorgulamadan Rüstem gibi yaşayan insanların ne kadar muazzam bir kalabalık olduğunu görürdün..

bu bahsettiğin sadece islamiyette yok.. dünyanın tüm insanlığı aynı şekilde.. %99u bu şekilde yaşıyor..

kendisine giydirilen teist inancı hakikat olarak yaşayıp sorgulama okuma araştırma ihtiyacı duymayıp tohum olarak dünyaya gelip cücüklü tohum olarak ölmektedir..

ona göre dünyanın diğer dinleri batıldır, araştırmaya bile gerek yoktur, çünkü kendi dinini bile araştırmaya gerek görmez..

bu dünya; çobanlar ve onların güttükleri kalabalık koyun sürülerinden oluşmaktadır..

farkındalık/aydınlanma bu derin uykudan uyanıp sürüden ayrılmaktır..

hakdogan
11-06-2009, 14:24
BİR HAFTA SONRA


Agnostik, bütün hayatını teşrih masasına yatırmış ve karşılaştığı tabloda baskın rengin “gri” olduğunu görmüştü. En temel konularda dahi siyah/beyaz keskinliğinde sonuç ve kanaatlere varamadığını görmek, bunu kendisine itiraf etmek durumda kalmak, ruhunda fırtınalar koparmıştı.

Kendisini dinlemiş ve “tatmin olmak” istediğinden emin olmuştu. “Kesin bilgiye” muhtaçtı, şüpheci tabiatının itiraz edemeyeceği keskinlikte bilgiydi aradığı.

Hiç olmazsa artık, bundan emindi...



MÜ'MİN'İN EVİ

Çalışma odasında üzerinde uzun süredir çalıştığı eserine odaklanmışken aniden aklına iki gece üst üste gördüğü rüya ve Agnostik gelmişti. “Hala haber alamadım” diye içinden geçirmişti ki kapısının sert vuruşlarla çalındığını duydu. Kapıyı açtığında karşısında Bilmediğini Bilmeyen'i gördü...

-Bilmediğini Bilmeyen İçeri girebilir miyim?

Mü'min yıllar sonra, kapısında Bilmediği Bilmeyen'le karşılaşmanın verdiği şaşkınlıkla

-Mü'min Buyur.

Dedi...


-Bilmediğini Bilmeyen Fazla kalacak değilim. İki çift sözüm var sana.

Mü'min ilk şaşkınlığı üzerinden atmaya çalışarak misafirini salonuna aldı. Kısa süren sessizlik ardından Bilmediğini Bilmeyen geliş sebebinin Agnostik ile diyalogları olduğunu ifade edip

-Bilmediğini Bilmeyen Fakülteden bu yana peşimdesin. Yaptıklarımı yıkmayı kendine vazife edinmişsin. Bundan öncekiler neyse, ancak o çocuğu sana yedirmem.


Dedi. Mü'min, Bilmediğini Bilmeyen ile Agnostik'in tanışıklığını öğrenmiş olmakla bir kez daha şaşkınlığa düşmüş, Agnostik'in kendisi ile Bilmediğini Bilmeyen'in tanışıklığından haberdar olup olmadığını merak etmişti...

-Mü'min Geçmiş hukukumuzu biliyor mu?

-Bilmediğini Bilmeyen Hayır, bilmiyor.


-Mü'min Peki benim onunla senin ilişkini, tanışıklığını bildiğimi nereden çıkardın?

-Bilmediğini Bilmeyen Durduk yere oltana takılmadı ya!

-Mü'min Sakın bizi, reddettiğin “Kader” bir araya getirmiş olmasın?

-Bilmediğini Bilmeyen Bırak şimdi bunları, bir haftayı aşkın süredir ona ulaşmaya çalışıyorum ama haber alamıyorum. Nerede bu çocuk? Ona ne yaptın? Uzak duracaksın ondan, aydınlanmış yetenekli, pırıl pırıl bir çocuk o. Onu alıp karanlığa sürüklemene müsaade etmeyeceğim. Cevap ver bana, nerede bu çocuk?

Mü'min derin bir nefes alıp, oturduğu koltuğa iyice yerleşip, ayak ayak üstüne attı ve

-Mü'min Bak kibirli münkir, fakülte yıllarında değiliz. Elinde, kullanma ruhsatın bulunmayan silahlarla gaspedebileceğin haklarımdan oluşan kozlar da yok. Hoş, onlar varken de senin zulmüne boyun eğmediğimi iyi bilirsin. Evimde misafirsin, yaşca benden de büyüksün. Olmayan haddinle emir kipinde konuşmaya devam edip, haksız ithamlarda bulunmayı sürdürürsen seviyene inmem, ancak sana kapıyı da gösteririm. O sebeple, ne söyleyeceksen adam gibi söyle, İnsan gibi müzakere edelim.

Dedi. Bilmediğini Bilmeyen'de derin bir soluk aldı...

-Mü'min Ben hiçbir zaman, senin kastettiğin anlamda senin peşinde olmadım, tam aksine daima peşimde olan sendin. Hemen yanı başımda duran bir kazazede gibiydin, sana el uzattım, ızdırabını dindirmeye yardımcı olmak istedim. Ancak sen tercihini palyatif ve esasen yarana merhem olmayan seçeneklerden yana yaptın, nefsine köle olmayı seçtin. O andan bu yana da benim seninle, hakkında “hayır” dua etmek dışında bir işim kalmadı.

-Bilmediğini Bilmeyen Dualarını kendine sakla. O çocuktan uzak duracaksın, o kadar. Örümcek bağlamış ideolojini empoze edecek başka birini bul.


-Mü'min Neden korkuyorsun? Uydurduğun yalanların, etrafına ördüğün çemberin, kurguladığın sahte dünyanın farkına varır da “yalana paydos” der diye mi endişe etmektesin? Bağımsız, özgür bir birey o. Ayrıca kafası da senden çok daha dakik çalışıyor. Bunu açıkça müşahade ettim. Kendisi ulaştı bana, “size suallerim var” dedi. Bir Müslüman olarak cevaplamamı istediği suallerdi bunlar. “Kimsin, neticisin?” bile demedim. Ben sen değilim. Ayrıca ne ideolojisi! “İzm”lerin İnsanlığa saadet getiremeyeceğini beni tanıdığın ilk günden bu yana haykırıyorum. Kulaklarının üzerindeki perde ne denli yalıtkan!


-Bilmediğini Bilmeyen Bana vaaz vermeyi bırak. Nerede bu çocuk?
-Mü'minOn gün kadar oldu, son görüşmemizden bu yana geçen süre. Bir hafta evvel evine kadar gittim, orada olmadığı söylendi bana, not bıraktım “müsait olduğunda beni ara” dedim, şu ana dek aramadı. Kısacası nerededir bilmiyorum.

-Bilmediğini Bilmeyen Haberin yok yani?

-Mü'min Bravo, kırk yılda bir tezahür etse de, tek seferde anlayabiliyorsun.

-Bilmediğini Bilmeyen Kendi karanlığına o çocuğu da sürükledin. Bunalıma soktun.


-Mü'min Bütün sermayesi “karanlık” olan birisinin, cürmünün sorumluluğundan kaçma refleksi ile önüne gelene çamur atması haline alışığız, seni tanıdığım ilk günden bu yana tek meziyetin bu.

-Bilmediğini Bilmeyen Ne cürmü yobaz?

-Mü'min Cahil münkir, aslında benimle konuştuğunda hemen anlamalıydım, o abuk nazariyeyi senden başkasından almış olamazdı. Kurbanına zerk ettiğin zehrin semptomları onu bana getirdi. Kendin için inşa ettiğin dar kafese onu da kapatmayı denemişsin. Cürüm listene eklediğin isimlerden sadece birisi o. Ya diğerleri?

Bilmediğini Bilmeyen Mü'min'in Agnostik'ten habersiz olduğunu anlamıştı, içinden “kalıp şu yobazla tartışmaktansa gidip bulunabileceği diğer adreslere bakmalıyım” diye geçirdi...

-Bilmediğini Bilmeyen Senin gibi bir yobazla kaybedecek zamanım yok, tekrar ediyorum o çocuktan uzak dur.

Dedi ve ayağa kalktı...


-Mü'min Yetişkin bir birey o. Fezada boşluk işgal etmenin bir bedeli olduğuna müdrik, varlık ağacında kendisini diğer canlılardan, ottan, börtü böcekten, bir kütükten, geviş getirenlerden ayıran temel vasfının ne olduğunu keşfetmiş birisi. Doğruyu bulacağına inanıyorum.
Sen onu bırak da kendi haline acı, üzülerek görmekteyim ki hala bıraktığım yerdesin. Milimetrik ilerleme dahi yok. Ve daha acısı, her zaman olduğu gibi kendine edindiğin sahte davaların müdafii bile olamıyorsun, zira davana dahi müdrik değilsin. Tam bir ezbercisin.

Bu sözler karşısında öfke patlaması yaşayan Bilmediğini Bilmeyen, Mü'min'in üzerine yürüdü ve bağırarak

-Bilmediğini Bilmeyen Yaşadığı toplumun kendisine giydirdiği zihne esir olmuş bir yobazın küstahlığına bakın! Kim ezberci ulan, sen mi ben mi?


Mü'min'de ayağa kalktı ve aynı ses tonu ile

-Mü'min Sen.

Dedi...


-Mü'min İnsan olmanın sorumluluğundan kaçmak yetmezmiş gibi, bundan mütevellid inkarı'nın sorumluluğundan da kaçan ezberci, sen dururken bu vasıfla başkaca kimi yaftalayalım? Tekrar ediyorum, evimdesin, misafirimsin, yaşca da büyüğümsün. Beni, İnançlarımın, örfümün geleneğimin dışına çıkacak fiiler işlemek mecburiyetinde bırakma. Buraya aradığını söylediğin kişiyle ilgili sorular sormaya mı geldin, yoksa benden, vehimlerinle beslenmiş peşin hükümlerini içeren ithamlarını sıralayıp hesap sormaya mı?

Geliş sebebin birinci şıksa sana söyleyeceğimi söyledim, kendisinden haberim yok. 10 gün kadar oldu en son görüşmemden bu yana. Yok geliş sebebin ikinci şıksa benden hesap sorma hak ve haddine malik olmamanla beraber, bu teşebbüsünü ve bu teşebbüsü besleyen vehim ve peşin hükümlerini yerle bir etmesini bilirim.

Şimdi geliş sebebine göre hareket et.

hakdogan
11-06-2009, 14:25
Bilmediğini Bilmeyen karşılaştığı meydan okuma karşısında “çekip gitmek olmaz” diye düşündü ve Mü'min'in karşısına oturdu. Öfkeliydi, sakinleşmek için bir müddet bekledi, ardından
-Bilmediğini Bilmeyen Ben söylediklerimin ne anlama geldiğini bilen, bunu yaşayan biriyim. Bunu ancak ayık olan anlar. Oysa sen uykudasın, sen ve senin gibiler uykudadır, derin uykuda.

Dedi...


-Mü'min İnsanoğlu ayılanlar ve ayılamayanlar olmak üzere iki büyük kategoriye ayrılıyor. Malumu ilan etmekle iş bitmiyor, mesele “gerçekte kim uykuda, kim ayık?” sorusunun sahih cevabını bulabilmekte. İnsanlığa dönüp “İnsanlar uykudadır, ölümle uyanırlar” diyen bir Peygamber'in tebliğ ettiği Din'e iman etmiş bir ferd olarak ben sana dönüp “uyuyorsun” demeliyim, ancak Alemlerin Rabbinin icraatındaki cilveye bak ki, kendisini gönüllü hipnoz etmiş bir sarhoş, bana “uyuyorsun, ayık değilsin” diyor. Ne diyelim, cilve-i Rabbani.


-Bilmediğini Bilmeyen Muhammed'de safbilinç üzerindeki en dirençli katmanı çatlatmış, çeperden merkeze yolculuğa başlamış biri olmalı. Yalancı benlikten sıyrılıp, onun esiri olmaktan kurtulmuş biri. Batının mistikleri, doğunun mistikleri buddha, tao ve bütün peygamberler böyle insanlardır. Onun için, muhammed'in böyle söylemesi normal.

Sözünü ettiğim tabakayı aşabilirsen inanç kavramı diye bir şey kalmaz. Tam özündesindir. Kendini bulmuşsundur, kim olduğunu görmüşsündür, artık tanrı sensindir, tanrısallığı yaşarsın. Safbilinç olarak bir enerji halinde kitleleri arkandan sürüklemeye hazırsındır. Muhammed çıktığı dağdaki mağarada özüne inme işlerini yapmış ve islamiyeti kurmuştur büyük olasılıkla. Çünkü anne/babasızlık onda ölmeden önce ölme zeminini hazırlamıştır.

-Mü'min Dedim ya, sen hala bıraktığım yerdesin. Yıllardır ezberlediğin ve fakat derinlemesine nufuz dahi edemediğin aynı retoriğin gönüllü papağanlığını yapmaktasın. Ne söylediğinin farkındasın, ne içinde bulunduğun halin. Ne “İnsan'ın özü”nden haberin var, ne de Peygamberlerden. İnsanın toprağa bakan yönünü, hayvani dürtülerini “İnsan'ın özü” diye yaftalayan/pazarlayan, İnsan'a şaşı bakan bir sarhoşsun sen. İnsan'ın hayvani dürtülerini rehber edinmesi sonrası tanrılık iddiasında bulunacak derece sapma yaşayacağı zaten malumumuz. Nemrud'lardan, Firavun'lardan, bunların modern çağlardaki muadillerinden haberdarız.

Bunlardan haberdar olduğumuz gibi, senin, “nefsini/hevasını İlah edinenler”le Peygamberleri aynı düzlemde ele alma basiretsizliğine, şaşılığına ve hokkabazlığına da aşinayız. O Peygamberler ki, beşeriyete kendileri gibi beşerlere, kendi elleri ile imal ettikleri taştan tahtadan putlara, sahte ilahlara, sufli nefislerine değil, yalnız ve yalnız yerlerin ve göklerin Rabbine kulluk etmeyi tebliğ etmiş, bu noktada en kamil örnekliği bizzat kendileri yaşayıp göstermiş, benzer şekilde İnsanoğluna nefisleri ile nasıl mücadele edeceklerini, bizzat kendi mücadeleri ile öğretmiş, örneklik teşkil etmiştir.

Yaşamları kahir ekseriyetle açlık, yoksulluk, fikri ve bedeni mücadele içinde gemiş ve bu mücadele sonucunda maddi hiçbir makam/mevki, haz ve tatmin de elde etmeden bu dünyadan ayrılmış İnsanlığın en nadide bireylerini, heva ve heveslerinin kölesi, nefislerini Rab edinmiş, beşeriyetin utanç vesilesi sefil bireyleriyle aynı düzlemde ele alma, onları birbirlerinin muadili gibi lanse etme hokkabazlığı sana utanç olarak yetecekken, bir de bu hokkabazlığa, uydurduğun yalanlara başkalarını da iman etmeye davet etmek, cürmünü katmerliyor.

Sahi, sen kendi kendini hipnoz ederek, uydurduklarına kendini ikna etmiş ve sonuçta iman etmiş olabilirsin de, kafatasının içinde beyin taşıyan, İnsan olmanın şuurunda bulunan muhataplarından, bu saçmalıklara inanmalarını hangi akli melekeyle beklemektesin? Sana, seni kendi mantığın içinde kıskıvrak yakalayacak ve mahkum edecek bir soru: Senin “öze inme” diye yaftaladığın, esasta İnsan'ı özünden koparan ve çok uzaklara savuran faaliyet sonuçta İnsanı sahtekar mı yapmakta?

-Bilmediğini Bilmeyen Ne münasebet yobaz?

-Mü'min Az önce ne söyledin sen?

-Bilmediğini Bilmeyen “Öze inmeyi başaran sahtekar olur” mu dedin ben?


-Mü'min “Batı'nın ve Doğu'nun mistikleri, Peygamberler özlerine inmiş İnsanlardır” deyip, sonra da Allah Resulüne “İslamiyeti kurmuştur” diye iftira etmedin mi?

-Bilmediğini Bilmeyen Böyle söyledim.

-Mü'min Sen Peygamberlere İman ediyor musun? Kainat, yaşam, ölüm ve sonrasına dair söylemlerine itibar ediyor musun? “Doğruyu/hakikati ifade ediyorlar” diyor musun? Aynı şekilde o mistiklere de “doğruya referans olma” noktasında değer atfediyor musun?

-Bilmediğini Bilmeyen Bu sorunun cevabını biliyorsun.

-Mü'min Ben biliyorum da, sen yine de kendi düşünceni ifade et.

Bilmediğini Bilmeyen, Mü'min'in varacağı noktayı kestirmişti...

-Bilmediğini Bilmeyen Hep aynı taktik, mantık hileleri ile sonuca varma çabaları.


-Mü'min Mantık hilesi mi?

Dedi ve güldü...

-Mü'min Hani mantık evrenseldi? “Sana göresi bana göresi” olmazdı? Sana az mı “mantık yalama olabilir” diye anlatmaya çalıştık?

Ancak burada mantık hilesi de yok, mantığın yalama olması hali de. Dediğim gibi, sana, seni kendi mantığın içinde kıskıvrak yakalayıp, mahkum edecek bir sual sordum. Sen bütün nasipsizliğinle Peygamberlerin İnsanlara yalan söylediğini, esasen kendilerince kurgulanmışı “İlahi kaynaklı” olarak gösterip takdim ettiklerini ve İnsanlığı biribirine düşürdüklerini iddia ediyor, etmekle kalmıyor buna iman ediyorsun.

-Bilmediğini Bilmeyen Ne saçmalıyorsun be! İman etmek senin gibilerin işi. Ben kafayı kuma gömmem.

-Mü'min Hiç boşuna inkar etme. Kendi uydurduklarına iman eden, kendi nefsini Rab edinmiş birisin sen. Peygamberler, Vahiy, Dinler, Alemlerin Rabbi hakkında dillendirdiklerin senin imanın. Ben de şimdi seni, bu imanla yüzleştiriyorum. Sen bu imanında samimi isen, gerçekten böyle düşünüyor ve inanıyorsan, o vakit “öze inme” olarak yaftaladığın, esasta İnsan'ı özünden koparan ve çok uzaklara savuran faaliyetin sonuçta İnsanı yalancı ve sahtekar yaptığını, kendi adına da bu faaliyette bulunup başarılı da olduğunu söylediğine göre, kendinin de “yalancılar/sahtekarlar” limanına demirlemiş gemide bir yolcu olduğunu itiraf etmen gerekiyor. Tutarlılık bunu gerektirir.

Bu sözler karşısında Bilmediğini Bilmeyen'in gözleri, yuvalarından fırlayacak noktaye gelmişti. Tam ayağa kalkıp Mü'min'in üzerine yürüyecekti ki, önce kapının zili çalındı, ardından sert vuruşlara vurulduğu duyuldu.

İkisi de ayaktaydı ve birbirlerine bakıyorlardı...

paslıçivi
12-06-2009, 18:20
Agnostik, bütün hayatını teşrih masasına yatırmış ve karşılaştığı tabloda baskın rengin “gri” olduğunu görmüştü. En temel konularda dahi siyah/beyaz keskinliğinde sonuç ve kanaatlere varamadığını görmek, bunu kendisine itiraf etmek durumda kalmak, ruhunda fırtınalar koparmıştı.


Bu sözler karşısında öfke patlaması yaşayan Bilmediğini Bilmeyen, Mü'min'in üzerine yürüdü ve bağırarak


İnsanın toprağa bakan yönünü, hayvani dürtülerini “İnsan'ın özü” diye yaftalayan/pazarlayan, İnsan'a şaşı bakan bir sarhoşsun sen. İnsan'ın hayvani dürtülerini rehber edinmesi sonrası tanrılık iddiasında bulunacak derece sapma yaşayacağı zaten malumumuz. Nemrud'lardan, Firavun'lardan, bunların modern çağlardaki muadillerinden haberdarız.

“öze inme” olarak yaftaladığın, esasta İnsan'ı özünden koparan ve çok uzaklara savuran faaliyetin sonuçta İnsanı yalancı ve sahtekar yaptığını, kendi adına da bu faaliyette bulunup başarılı da olduğunu söylediğine göre, kendinin de “yalancılar/sahtekarlar” limanına demirlemiş gemide bir yolcu olduğunu itiraf etmen gerekiyor. Tutarlılık bunu gerektirir.
Bu sözler karşısında Bilmediğini Bilmeyen'in gözleri, yuvalarından fırlayacak noktaye gelmişti. Tam ayağa kalkıp Mü'min'in üzerine yürüyecekti ki, önce kapının zili çalındı, ardından sert vuruşlara vurulduğu duyuldu

hakdoğanım.. bak hala baston cilalıyorsun (masturbasyon)..

birinci viteste 80 basmaya çalıştığın için motor devri yükselip hararet yapıyor ve zırt pırt ceza alıyorsun..:target::ear:

ata artık şunu ikinci vitese de, sen de rahatlayasın, forum yönetimi de ahalisi de..:fear:

ilk fırsatta cevap yazıcam...

paslıçivi
14-06-2009, 07:30
Agnostik, bütün hayatını teşrih masasına yatırmış ve karşılaştığı tabloda baskın rengin “gri” olduğunu görmüştü. En temel konularda dahi siyah/beyaz keskinliğinde sonuç ve kanaatlere varamadığını görmek, bunu kendisine itiraf etmek durumda kalmak, ruhunda fırtınalar koparmıştı.


daha önce yazdığım bir sitede bu gri olayından bahsetmiştim..

evet zihnin efendisi sahtebenlik(ego) varoluş, tanrı, ve ölüm sonrası kavramlarında griyi siler, hiç sevmez.. griyle(bilinmezlikle) yaşamak zordur.. bugün inançsızım diyen en baba ateist bile tanrı ve ölüm sonrası yaşam yoktur der, yani siyah bandı çekmiştir.. teist tanrı ve ölüm sonrası yaşam vardır diyerek beyaz bandı çekmiştir..

deisti, panteisti, katı agnostiği de kendine uygun siyaha beyaza yakın bandı çekmiştir.. işte inanç dediğim olay da budur zaten..

sorgulayan, karar vermemiş, noktayı koymamış beyin huzursuzdur.. en kötü karar kararsızlıktan iyidir der insanoğlu..

ama ne zaman.. sahtebenliğin kölesi olarak yaşadığında..

aydınlanma/farkındalık dediğim olaydaki aşkınlık, sıçrama kavramı budur işte..

artık uzaya çıkan roketin yerçekiminden kurtulup uzayın gizeminde yerçekimsiz yolculuk yapması ya da okyanusta elinde bir halat olmadan kıyıdan uzaklaşmayı göze alıp devasa dalgalarda keyifli sörf yapabilmektir..

evet bunlar insanın ruhunda fırtınalar koparır ama bu fırtınalar zannettiğin gibi sıkıntı verici değil aksine sana cesaret, zeka, algı, sezgi, sevgi dolu coşkulu bir yaşamı getirir..

bazı şeyler yaşanılmadan, deneyimlemeden farkedilemez, anlatılamaz..

paslıçivi
14-06-2009, 07:44
Kendisini dinlemiş ve “tatmin olmak” istediğinden emin olmuştu. “Kesin bilgiye” muhtaçtı, şüpheci tabiatının itiraz edemeyeceği keskinlikte bilgiydi aradığı

tatmin olmak için kesin bilgiyi aramıyorum.. kesin bilgiyi bulmak yaşamı çok anlamsız kılar.. bana tatmini veren bu arama fiilinin kendisidir.. varoluşun gizemi devam edip ben sorguladıkça tatmin olurum, aksi halde bilinç sahibi bir canlı olmanın hiçbir anlamı kalmaz.. griler varsa, ben sorguluyorsam tatminliyimdir..

insan denen canlının varolması varoluşun gizeminde yatar, gizem yoksa insan da(bilinçli canlı) yoktur..

hani bu dünyada bir şeyi çok seversin de ulaşmaya çalışırsın, onun hayaliyle yaşarsın, çok keyiflidir ama sonra o çok arzuladığın şeye ulaştığında bir süre sonra tüm heyecanın söner biter, o şeyin fazla bir değeri kalmaz..

işte böyle bir şey bu..

paslıçivi
14-06-2009, 08:17
Ancak sen tercihini palyatif ve esasen yarana merhem olmayan seçeneklerden yana yaptın, nefsine köle olmayı seçtin. O andan bu yana da benim seninle, hakkında “hayır” dua etmek dışında bir işim kalmadı.

palyatif olan toplumun sana dayadığı zihindir, inançtır.. neye, kime, hangi dine, hangi tanrıya/tanrılara inandığının hiçbir önemi yoktur.. yeter ki varoluşu sorgulamayı bıraktıracak bir noktan olsun.. sen o noktada yalancı mutluluğu, huzuru yakaladığın için kendini doğru yolda zannedersin..

müslüman olman gerekmez.. istersen fareye tap, istersen İsa'yı tanrı kabul et, istersen putalara tap, ya da Budha'nın tanrısallığına inan.. ya da ineğin kutsal olduğuna inan.. hiç bir şey değişmez.. yeter ki seni bu gizemden kurtaracak bir halatın olsun yani bir inancın olsun..

bir inancın varsa sorgulama bitmiştir ve bilinç uyku durumuna geçtiği için artık mutlusundur huzurlusundur ama bunların hepsi yalancıdır.. çünkü hala sahtebenliğini doyurmakla meşgulsündür..

nefsine köle olmak sana inancının en baştan dayattığı bir negatifliktir.. inançlar insanı önce denize iter, sen günahkar bir canlısın diye, sonra da huzur bende diye kendine çağırır.. sen de denize düşen yılana sarılır misali inacına sarılırsın..

mutluluk; mutsuzluğun olmaması hali değildir.. ama dinler sana bunu yaparlar, senin önce suçluluk duygunu kullanarak çok masumken bile sana mutsuzluğu tattırıp kendilerine çekerler.. yaşadığın huzur mutluluk sahtedir yalancıdır, eşeğini kaybettirirp sana eşeğini geri verince sen kendini mutlu zannedersin..

oysa senin özünde varoluşun hediyesi mutlak mutluluk vardır.. ona ulaştığın zaman ancak şu anki sahte mutluluğun farkına varabilirsin ama sahtebenliğin seni uyutmak için o kadar güçlü savunma mekanızmaları geliştirmiştir ki sen bunları zekayla düşünmekle aşamazsın.. egon buna kesinlikle müsaade etmez, çünkü kendi varlığı tehlikeye düşer..

özünde nefsinin kölesi olmuyorsun.. varoluşun hediyesi güzel şeyleri bilinçli bir canlı olmanın kontrolünde yaşamın ve insanın değerini, kutsallığını görerek tam bir coşku içinde yaşıyorsun.. doğaya ve diğer canlılara suç, günah olduğu için değil, özündeki mutlak coşkuyu yaşadığın için kesinlikle zarar veremiyorsun..

sahtebenliğin sahte süperegosu(sahte vicdan) ile özbenliğin gerçek süperegosuyla(gerçek vicdan) karşılaştırılmayacak düzeyde olduğunu görüyorsun..

dediğim gibi bazı şeyler yaşanmadan farkedilemez..

hakdogan
14-06-2009, 23:16
Mü'min, açmak için kapıya yöneldiğinde Bilmediğini Bilmeyen'de evden ayrılmak üzere salondan antreye çıkmıştı. Mü'min kapıyı açtığında o, dış kapının tam karşısında, ayakta bulunuyordu ve açılan kapının ardında gelen misafiri gördüğünde şaşkınlıktan dona kalmıştı...

Mü'min- Hoş geldin.

Agnostik- Hoş bulduk.

Dedi ve Mü'min'le tokalaştı. İçeriye adımını attıktan sonra oda gördüğü karşısında şaşkındı...

Agnostik- Abi...Sen ne arıyorsun burada?

Bilmediğini Bilmeyen- Neyi arayacağım, seni arıyorum seni! Gel buraya.


Dedi ve Agnostik'le kucaklaştı...

Bilmediğini Bilmeyen- Senin için çok endişelendim. Nerelerdesin sen?


Mü'min kapıyı kapatıp her iki misafirini de salona aldı...

Agnostik- Bir süre yalnız kalmak istedim. Evimdeydim, büyütülecek bir şey yok.


Bilmediğini Bilmeyen- Evinde miydin? Kaç kez geldim kapına kadar biliyor musun? Neden “yok burada” dendi bana?

Agnostik Mü'min'e bakarak

Agnostik- Beni arayan ve “burada değil” yanıtı alan tek kişi sen değilsin abi. Arayan olursa, evde olmadığımı söylemesini Rüstem abiden ben rica ettim.

Dedi. Kısa bir süre yaşanan sessizliğin ardından Mü'min

Mü'min- Sizlere ne ikram edeyim? Ne arzu edersiniz?

Dedi...


Agnostik- Teşekkür ederim, ben bir şey almayayım.

Bilmediğini Bilmeyen- Kalıcı değilsin zaten, haydi kalk. Gidiyoruz.

Dedi ve ayağa kalktı. Agnostik önüne bakıyordu, düşünceli, mahsun bir hali vardı...

Agnostik- Bu ızdıraba son vermek istiyorum artık, bu yükü daha fazla taşıyamayacağım. Bulunduğum caddede sapabileceğim ara sokaklar yok. Geriye dönmeyi ise korkaklık sayarım, kendime yakıştırmam.


Başını kaldırdı ve Bilmediğini Bilmeyene baktı...

Agnostik- Yolun sonuna kadar gideceğim abi, aradığım tatminkar cevapları bulana kadar, arayışım sürecek. Bu arayışın bir parçası olarak buradayım.

Dedi...

Bilmediğini Bilmeyen- Ne bulacağını sanıyorsun yolun sonunda?

Agnostik- Aradığımı.


Bilmediğini Bilmeyen- Nedir o aradığın?

Agnostik, gözleri boşlukta

Agnostik- Amacımı...Anlamımı...Neden varolduğumu ve bunu neden, nasıl sorguladığımı.

Dedi. Mü'min Agnostik'i dikkatle süzüyordu...

Bilmediğini Bilmeyen- Dünya insanlığını bölen inanç kavramına sığınarak, ondan medet umarak mı amacını, anlamını bulacaksın?

Agnostik- Ulaştığım sonuç her ne olacaksa benim inancım olacak. Bu sonuç “her şey anlamsız” dahi olsa.

Bilmediğini Bilmeyen Agnostik'in hemen yanına oturdu. Mü'min konuşmayı dinliyordu...

Bilmediğini Bilmeyen- Birey olamamış insanların davranışlarını sergilemen beni üzüyor. Birey olamamışlar yalnızlığa katlanamaz, sığınılacak “çatı” ararlar. Bir aileye, etnik kimliğe, sosyal guruba dahil olmaya çabalarlar. Yetmezse din çatısı ararlar. Sen bu kadar zayıf birisi değilsin.

Agnostik- Beni anlamıyorsun, beni anlamıyorsun abi. Şimdi inanç ile din arasındaki farka değinerek zaman kaybetmek istemiyorum. Ben varlığıma dair kesin bir fikre sahip olmak istiyorum. Boşlukta sallanmaktan yoruldum.

Bilmediğini Bilmeyen- Seni iyi anlıyorum. Yanlızlık korkusu bu. Çeperde yaşayan insan için bunlar kaçınılmazdır, çeperdeki insan çatılara sımsıkı sarılır, bir çatı yetmezse diğerine geçiş yapar.

Mü'min bu sözler karşısında müstehzi bir gülümsemeyle karışık

Mü'min- Yani muhatabın, ait olduğundan daha geniş bir sosyal çevre edinme güdüsüyle mi hareket ediyor? Bu güdüyü “yanlızlık korkusu” mu besliyor?

Dedi...

Agnostik- Beni anlamıyorsun abi, anlamıyorsun.

Dedi Bilmediğini Bilmeyen'e ve başını iki elinin arasına alıp önüne doğru eğildi. Bilmediğini Bilmeyen, gözleri Mü'min'in gözlerine odaklanmış halde Agnostik'e

Bilmediğini Bilmeyen- Seni anlıyorum. Kalk gidelim, bizde konuşalım.

Dedi...

Mü'min- Sana bir soru sordum?

Bilmediğini Bilmeyen- Yapmak istediğin şeye fırsat vermiyeceğim.

Mü'min- İnsan olmanın gereğini yapan, varoluşu sorgulayan, her şeyden evvel kendini tanımaya, keşfetmeye çalışan, yani fezada boşluk işgal etmenin hakkını vermeye, bedelini ödemeye gayret eden bir İnsan'a “yanlızlık korkusu yaşıyorsun” diyen sen, sana soruyorum: Sen burada ne arıyorsun?

Agnostik başını ellerinin arasından kaldırdı ve Mü'min ile Bilmediğini Bilmeyen'in burun buruna geldiğini gördü...

Mü'min- “Yanlızlık korkusunu” asıl yaşayan da, seni buraya getiren dürtüyü, varoluşunu sorgulayana fatura eden de, çeperde yaşayıp İnsani özden ötelere savrulan da sensin, sen.

Bilmediğini Bilmeyen- Ne saçmalıyorsun be! Benim için yalnızlık tekbaşınalıktır ve keyif vericidir. Mutlak mutluluğu yakalayan için çeperde bir takım çatılara kene gibi yapışmak diye bir şey söz konusu olmaz. O çatılara yapışıp diğer çatılara karşı taraf, düşman olmak, mücadele etmek hali çeperde yaşamayanda görülmez.

Mü'min- Öyle mi? Bak sen! O vakit tekraren soruyorum: Ne arıyorsun burada?

Bilmediğini Bilmeyen- Haber alamadığım bir yakınımın akıbetini sormak için geldim buraya.

Mü'min- O halde “Onu sana yedirmem, uzak dur ondan” gibi aforizmalar senden niçin sadır oldu?

Bilmediğini Bilmeyen Mü'min'le, Agnostik'in yanında tartışmak istemiyordu. Tekrar Agnostik'e dönüp

Bilmediğini Bilmeyen- Kalk haydi, gidiyoruz.

Dedi. Agnostik, ikilinin birbirlerine hitap edişlerinden kuşkulanmıştı

Agnostik- Siz daha öncesinden tanışıyor musunuz?

Dedi...

Bilmediğini Bilmeyen- Gidelim buradan. Lütfen.

Mü'min- Korkuyorsun. Hakikatle yolu kesişir, gerçekle yüzleşir, kurguladığın masalın bir simülasyon olduğunu farkeder, önce kendini, sonra bütün bir alemi keşfeder, en nihayetinde de gerçek sahibine ulaşır diye ürperiyorsun değil mi? Seni buraya getiren de bu korku, hayata karşı pozisyon alışta, bulunduğun çatı altında biraz daha yanlızlaşma korkusu. Yoksa karşındaki senin umrunda bile değil.

Bilmediğini Bilmeyen- Sen onun sorularına yanıt verirken benzer bir korkuyla mı hareket ediyordun ha?

Mü'min- Aleme şaşı bakanın, şaşkın tahlillerinden beslenmiş, şaşkın bir sual bu. Farz-ı muhal, varoluşunu sorgulayan bir yakınım sana gelip “arayıştayım” dediğinde ben de, senin evine gelip, önce sana “ondan uzak dur” deyip, ardından da o yakınımın “fikir çilesi”ni hafife alarak, onun kaygılarını zerrece anlamadan ve dikkate almadan ona “aslında sen yanlızlıktan korkuyorsun” deseydim, bütün bunların üstüne bir de “dinleme bu adamı” diye zangır zangır titreseydim bana böyle bir sual sorabilirdin.

Oysa ben, bana gelip “size suallerim var” diyen bir İnsan'ın suallerine cevap vermeye çalıştım. Senin durumun ile benim durumum arasındaki fark, yer ile gök arasındaki fark kadar.

Bilmediğini Bilmeyen- Benim korktuğumu, titrediğimi de nereden çıkardın megaloman?

Mü'min- Lavaboya git ve aynaya bak.

Bilmediğini Bilmeyen- Benim endişem, elinde bir harita pusula olmadan yol almayı beceremeyen birisinin, sevdiğim bir insanı aldatması. Evrenin, yaşamın bir haritası pusulası yoktur. Sen bu uçsuz bucaksız okyanusun ortasında elinde bir harita pusula olmadan yol almayı beceremiyorsun. Başkasına ne faydan olabilir senin?

Mü'min- Dedim ya sana, hala bıraktığım yerdesin.

hakdogan
14-06-2009, 23:18
Agnostik içinden “bunlar birbirini tanıyor” diye geçirdi...
Mü'min- Bu kainat tablosuna ne denli şaşı bir bakıştır ki, göçmen kuşlarında, güvercinlerde ferromanyetik taneciklerin vaolmasını dileyen, böylece onları pusulasız bırakmayan İradenin, İnsanoğlu'nu pusulasız bırakacağını varsayabiliyor. İşte senin İnsan'a verdiğin değer, onu indirgediğin konum ve alemi okumada gösterdiğin gözyaşartıcı başarı!

Sen bu uçsuz bucaksız okyanusta "kafana göre" takılıyorsun, ben "bu uçsuz bucaksız okyanusun sahibinin verdiği yol haritasına" sadık kalıyorum. Sen, nereye varacağını bilmediğin gibi, aslında nereye varmak istediğini dahi bilmiyorsun. Ben ise nereye varmak istediğimi ve varmak istediğim yere nasıl varılacağını biliyorum.

Artık düşün, “o sahil benim, bu sahil senin yalpalayıp duran ve aradağını asla bulamayan, bulamayacak olan, zira neyi aradığını dahi bilmeyen” mi, yoksa “okyanusun sahibinin verdiği yol haritasına sadık kalan ve böylece aradığını aradığı yerde bulan” mı sahili selamete demirler? Ve bu iki tipolojiden hangisinin, diğer İnsanlara faydası dokunur?

Bilmediğini Bilmeyen- Ben yaşamın bir pusulası yok dedim, insanın değil. Demogoji yapma. İnsanın ihtiyacı olan harita onun içine kodlanmış. Ona ulaşıp keşfetmek gerekiyor. Ben bunu inkar etmiyorum.

Mü'min- Sen dururken mugalata bize kalmaz. “Evrenin, yaşamın bir haritası, pusulası yoktur” deyip, aradan bir dakika geçmeden “İnsan'ın haritası var” diyerek tornistan eden muhatabım, söyle bana, içimizde varolduğunu söylediğin o haritayı kim kodlamış, kim?

Bilmediğini Bilmeyen- Kimin kodladığını ben bilmiyorum.

Mü'min- Kaçamak cevaplar verme bana. Ortada bir “kod” olduğunu madem kabul ediyorsun o vakit bir kodlayıcının bulunduğunu da kabul etmelisin. O halde hala nasıl inkar edebiliyorsun?

Mü'min sorduğu bu sual üzerine Agnostik'te ayağa kalktı. İkili sanki onun varlığını unutmuştu ve burunları adeta birbirlerine yapışmış vaziyette konuşmaya devam ediyorlardı...

Bilmediğini Bilmeyen- Ben kimin kodladığını bilmiyorum. Sen, bir kılavuzun çizdiği haritadan yola çıkarak bilme iddiasındasın. Ben, kılavuzun karga olma ihtimali ile yüzleşmek istemiyorum. Yaşam bir kumar değildir ve varolan pusulalardan, haritalardan birine sarılıp riske atılmayacak kadar kutsaldır.

Mü'min- Kendini mahkum ettiğin şu kafesi parçala ve kurtul artık. Bu nasıl bir mantık? “Bir 'Kodlayıcı' var” diyeceksin, sonra da “yaşam kumar değil” diyerek “Kodlayıcı”ya dair verilmiş bütün haberlere sırtını dönerek en büyük kumarı oynayacaksın. Üstelik kaybetmeye mahkum olduğunu zımnen kabul ederek.

Dış dünya orada, git ve “beni kandırıyor mu?” diye şüphe taşıdığın pusulayı, klavuzu sına. Neyden korkuyorsun? Sen şu işin adını neden doğru düzgün koymuyorsun. Tapındığın şeyi itiraf etmekten seni alıkoyan nedir? Bak, bu soruya cevap bulabilirsen senin için hala ümit var demektir.

Agnostik, konuşmanın geldiği noktanın, kendi sorgulamaları sonucu ulaştığı nokta ile örtüşmesi karşısında heyecanlanmıştı...

Bilmediğini Bilmeyen- Neye tapınıyormuşum ben?

Mü'min- Sure-i Furkan kırk üçüncü ayet. Bak ve kendinle yüzleş.

Kısa süren sessizliğin ardından Agnostik

Agnostik- Ne deniyor o ayette?

Dedi. Mü'min kütüphanesini işaret ederek

Mü'min- Orada meal ve tefsirler bulabilirsin. Birisinden bak.

Dedi. Bunun üzerine Agnostik kütüphaneye doğru yöneldi. Bilmediğini Bilmeyen Agnostik'in avuçlarından kayıp gittiğini hissediyordu, Mü'min'e sesini yükselterek

Bilmediğini Bilmeyen- Sen klavuzların hangisinin seni kandırıp kandırmadığına, hangisinin hak, hangisinin batıl olduğuna nasıl karar veriyorsun megaloman yobaz?

Dedi...

Mü'min- Ben, elimdeki haritaya, klavuza baktığımda, kainat tablosundaki her bir fırça darbesinin ki bunlardan birisi de benim, İnsan denen Allah'ın en büyün sanatı, mükemmel anlatıldığını, söz konusu anlatım ile iç dünyam, dış dünya ve ona dair gözlemlerim arasında tenakuz bulunmadığını, kusursuz bir uyum olduğunu teşhis ediyor ve bu uyumdan yeryüzünde kılavuz olma iddiasındaki diğer herşeyin mahrum olduğunu görüyorum. Bu sebeple ikna olup İMAN ediyorum.

Agnostik bu esnada eline Kur'an mealini alıp, Furkan Suresinin kırk üçüncü ayetini bulmuştu...

Agnostik- “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?”

Ayet meali karşısında kızgınlıkla Mü'min'i itip Agnostik'in yanına giden Bilmediğini Bilmeyen

Bilmediğini Bilmeyen- Ben gidiyorum. Şimdi sakin sakin, iyice düşün. Benimle mi geleceksin, yoksa bu yobazın yanında mı kalacaksın? Kararını ver.

Dedi. Agnostik son bir haftada yaşadıklarını, sorgulamalarını tekrar düşündü, elinde Kur'an-ı Kerim meali olduğu halde tekrar oturduğu koltuğa yöneldi, meali kapatıp koltuğa oturdu ve

Agnostik- Abi ben kararımı buraya gelmeden önce verdim. “Bilinemezliğe” dair bilinemezlikle yaşayamam. “Bilinemez” ise bunu bilmeliyim, değilse “Bilinemez”i tanımalıyım.

Dedi. Bilmediğini Bilmeyen Agnostik'in kararlılığı karşısında çaresiz kalmıştı, ona sırtını döndü ve Mü'min'e yöneldi

Bilmediğini Bilmeyen- Mutlu musun?

Dedi. Mü'min derin bir nefes aldı ve

Mü'min- İsterim ki sahip olduğum hazinelere bütün beşeriyet malik olsun, hele ki tanıdıklarım, yakınlarım, görüştüğüm İnsanlar, ulaşabildiklerim. Bu anlamda “gerçeği arıyorum” diyen bu arkadaşımın “arayışım devam edecek” demesi elbette beni mutlu ediyor, zira henüz varması gereken yerden uzakta. Senin, kendini mahkum ettiğin çıkmazlardan kurtulduğunu görürsem de mutlu olurum, inan bana.

Bilmediğini Bilmeyen- Kesin bilgiye ulaşmak yaşamı çok anlamsız kılar. Bana tatmin hissini veren arama fiilinin kendisidir. Varoluşun gizemi devam edip ben sorguladıkça tatmin olurum, aksi halde bilinç sahibi bir canlı olmanın hiçbir anlamı kalmaz..

Mü'min acıklı ve müstehzi bir gülümseme ile

Mü'min-Vasıtayı gaye edindin demek.

Dedi...

Bilmediğini Bilmeyen- Evet.

Mü'min- Bir sonuca varmayan, varamayacak olan, varmayı da hedeflemeyen “arayış”ı gaye edinmek! Bana ne öyle arayıştan? İnsan'a ne kazandıracak bu? Daha önemlisi, amaçsız bir arayış mümkün mü? Sen, kendini bu kadar sahte tesellilerle gerçekten avutabiliyor musun? Bu söylediğine kendini inandırabiliyor musun?

Agnostik ikiliyi dikkatle süzüyordu..

Mü'min- Yazık...Dinle beni, kır zincirlerini, kendini içine hapsettiğin bu dar kafesten kurtul. Bu kafes bir İnsan için inşaa edilmiş olamaz.

Bilmediğini Bilmeyen son bir kez Agnostik'e baktı, içinden “buraya kadarmış” dedi. Antre'ye çıktığında Agnostik ardından seslendi.

Agnostik- Abi.

Bilmediğini Bilmeyen bir an durdu, “ne söyleyecek?” diye içinden geçirdi. Agnostik'te onun yüzünü kendisine çevirmesini bekliyordu. Kısa süren bekleyiş ardından Bilmediğini Bilmeyen Hiçbir şey söylemeden kapıyı açtı ve çıktı. Artık Mü'min ve Agnostik, evde baş başa kalmıştı...

paslıçivi
15-06-2009, 08:04
“İzm”lerin İnsanlığa saadet getiremeyeceğini beni tanıdığın ilk günden bu yana haykırıyorum. Kulaklarının üzerindeki perde ne denli yalıtkan!


islamiyetin de bir izm olduğunu unutma.. teizm.. teizmin bir alt kolu..

saadet dediğin kavramın yaşadığın en büyük kademesini bilebilrsin, algılayabilirsin ancak.. daha üst kademelerini deneyimlemediğin sürece senin için saadet algılayabildiğindir..

islamiyeti de yaşamış biriyim.. hristiyanları, budistleri, hinduları da görüyorum..

hepsi kendi çukurunda çok saadetliler.. zannetme ki gayrimüslimler saadeti senin gibi yaşamıyorlar.. hatta çoğu daha fazlasını yaşıyorlar.. şu dünyada bir islam aleminin insanların suratlarına bak bir de diğerlerine.. insanın saadeti yüzüne, gözlerine, bakışlarına yansır..

Ve daha acısı, her zaman olduğu gibi kendine edindiğin sahte davaların müdafii bile olamıyorsun, zira davana dahi müdrik değilsin. Tam bir ezbercisin

diyorsun..

tabii her inanırın dediği gibi "senin davan hakiki diğerleri sahte" değil mi hakdoğanım.. hangi inanırla konuşsam aynı senin söylediklerini söylüyor, budisti hristiyanı musevisi hiç değişmiyor.. insan denen canlıyı ne hale getirdiğinizi farkedemiyorsunuz değil mi.. göremiyorsunuz değil mi..

programlanmış bir robotttan hiçbir farkınız olmadığını, diğer tüm programlanmış robotları beğenmediğinizi görebildiğiniz an uyuduğunuz o derin uykudan uyanacaksınız..

ezbercilik konusuna hiç girmeyelim istersen.. ben binyılların efsanelerin peşinden sürüklenen biri değil beni diğer varlıklardan bir parça üstün kılan bir özelliğimle varım..

ne demek istediğimi anlayabileceğini zannetmiyorum.. çünkü seni insan yapan en önemli özelliğin(bilinç) henüz evrimini tamamlamadığı için önüne konanı yemek zorundasın.. diğer tüm dünya insanlığı gibi..

Geliş sebebin birinci şıksa sana söyleyeceğimi söyledim, kendisinden haberim yok. 10 gün kadar oldu en son görüşmemden bu yana. Yok geliş sebebin ikinci şıksa benden hesap sorma hak ve haddine malik olmamanla beraber, bu teşebbüsünü ve bu teşebbüsü besleyen vehim ve peşin hükümlerini yerle bir etmesini bilirim.

waaauwww.. aslansın sen.. bir teistin çıkmazdaki kaçınılmaz saldırısı.. yerim seni ben..

bu arada biraz yavaşla.. cephe ve cephane çok ama zaman kısıtlı.. konuştuğumuz konular sıradan konular değil.. kimvurduya gitmesin.. yazık olur..

paslıçivi
15-06-2009, 08:33
İnsanoğlu ayılanlar ve ayılamayanlar olmak üzere iki büyük kategoriye ayrılıyor. Malumu ilan etmekle iş bitmiyor, mesele “gerçekte kim uykuda, kim ayık?” sorusunun sahih cevabını bulabilmekte. İnsanlığa dönüp “İnsanlar uykudadır, ölümle uyanırlar” diyen bir Peygamber'in tebliğ ettiği Din'e iman etmiş bir ferd olarak ben sana dönüp “uyuyorsun” demeliyim, ancak Alemlerin Rabbinin icraatındaki cilveye bak ki, kendisini gönüllü hipnoz etmiş bir sarhoş, bana “uyuyorsun, ayık değilsin” diyor. Ne diyelim, cilve-i Rabbani.



sadece siz müslümanlar değil, doğduğu zaman ve mekanda önüne konanı yemekle meşgul tüm dünya insanlığı..

sana yüklenmiş zihni mutlak hakikat olarak gören o muazzam kalabalıktan sadece birisin sen..

senin gibi derin uykuda olan diğer dünya insanlarının senden hiçbir farkı yok.. onlar da senin gibi önüne konanı mutlak hakikat olarak yaşayacak kadar körkütük sarhoş bir yaşam sürüyorlar..

ama dediğim gibi sizi bu konuda suçlamıyorum çünkü bu sizin elinizde olan bir şey değil.. bilincinizi oluşturan beyninizin kimyası evrimi henüz buna hazır değil..

ateşten geçmeden saflaşamayan altın gibi cesaretin varsa bunun ilacı derinlemesine trans halinde yapacağın meditasyondur..

bunu yapmaya cesaret edip de o ruhun karanlık gecesini aşabilirsen ne demek istediğimi o zaman anlıyacaksın..

yoksa dediğim gibi bu iş düşünmekle, zekayla olan bir şey olsaydı, dünyada herkes konuşarak diğer insanların inancını değiştirebilirlerdi..

zihin insanoğlunun nesiller boyunca birbirine aktardığı bir hastalıktır.. tedavisi meditasyondur..

paslıçivi
15-06-2009, 23:02
Mü'min Bak kibirli münkir

-Mü'min Cahil münkir

hakdoğanım bir cigara vereyim..

derin bir nefes çektikten sonra dudaklarını "O" şekline getirip dışarı üfle bak..

bu durumlarda çok iyidir..:rapture:

paslıçivi
16-06-2009, 06:30
benzer şekilde İnsanoğluna nefisleri ile nasıl mücadele edeceklerini, bizzat kendi mücadeleri ile öğretmiş, örneklik teşkil etmiştir.

çıtır haremini kurarak mı yapmış bu nefisle mücadele işini ve örneklik etmeyi..

Yaşamları kahir ekseriyetle açlık, yoksulluk, fikri ve bedeni mücadele içinde gemiş ve bu mücadele sonucunda maddi hiçbir makam/mevki, haz ve tatmin de elde etmeden bu dünyadan ayrılmış İnsanlığın en nadide bireylerini

yine başka bir forumda bunu açıklamıştım..

bugün birçok orta ölçekli esnaf genelkurmay başkanından daha fazla kazanmaktadır.. yani maddi hazzı daha fazladır..

genelkurmay başkanı o kadar kazanmadığı halde toplum içindeki gücü saygınlığı ve erki o maddi hazla kıyaslanabilir mi.. onun elinde olan gücün verdiği tatmin parayla kıyaslanabilir mi..

en büyük haz mevki, maddi midir, manevi midir..

peygamber maddi hiçbir haz mevki elde etmemiş ama tanrının elçisi olduğunu ilan ederek tanrının saygınlığını ve erkini kazanmıştır..

dediğim gibi mistiklerin özünde olan bencilliğin onlara sağladığı en büyük kazanım etkilediği insanların ilgi ve sevgileridir..

tanrının elçisi olduğunu ilan etmiş ve bunu yedirmiş bir kişinin artık maddi tatminle uğraşması çok saçmadır zaten.. muhammedin canı ne istemiş de olmamıştır..

ve bu tarz insanların en büyük özelliği tevazu perdesinin altından özüne inmenin maximum bencilliğini doyasıya yaşamışlardır..

ama , evreni yoktan varedebilen bir gücün, elçisinin hangi hatunlara kadar helal olduğuna, hatunları gece koynuna alma sırasına, evine gelen misafirlere ne zaman kalkması gerektiğine karışacak kadar sizin tanrı bilinciniz düşüktür..

şayet bir tanrı varsa ve hesap soracaksa sanırım kendini bu kadar basitleştiren alçaltan siz müslümanlardan başlayacaktır bu işe..

bir de bu hokkabazlığa, uydurduğun yalanlara başkalarını da iman etmeye davet etmek, cürmünü katmerliyor.


ben kimseyi kendi doğrularıma iman etmeye davet etmedim etmem de.. iman etmek çağırmaya insanlık dışı bir şeydir.. "senin aklın yok ben gerçeği buldum hadi benim arkamdam gelin" demek kadar insan denen canlıya büyük hakaret olamaz.. ben nasıl bazı şeyleri deneyimleyerek yaşadıysam siz de deneyimleyerek yaşayabilirsiniz diyorum..

ben koyun olmayın siz de kendi çobanınız olun diyorum.. her insanın özünde ona uygun çobanlık özellikleri vardır ama buna ulaşman bunu keşfetmen gerekiyor.. yoksa ben tanrıyım, oğluyum, elçisiyim diyen çobanların peşinden koyun gibi binlerce yıl sürüklenir, sonra bilimsel gelişmlerle dünyadaki her inanç gibi senin inancın da tarihin tozlu yapraklarında yerini aldığında boşa bir hayat sürmüş olursun..

dünyanın öküz şeklinde bir tanrının boynuzlarında durduğuna, antik çağın tanrılarına, isanın tanrı ya da oğlu olduğuna, budhanın tanrısal bir kişilik olduğuna, hinduların çok tanrılarına ve ineğin kutsal olduğuna, kendilerini tanrının özel seçilmiş kavmi olduğuna, muhammedin tanrının elçisi olduğuna vs.. daha yüzlerce efsaneye inanarak yaşamını tamamlamış muazzam bir insan kalabalıklığından bahsediyoruz.. hepsinin ortak noktası inanç denen senin bilincini kapatan şey.. hepsi safça ailesi ve toplumunun kendisine söylediklerine inanıp boş bir hayat yaşamışlardır..

sen insansın.. varoluş sana çok önemli bir özellik vermiş.. ama sen bunu kullanmayıp aile ve toplumunun sana yüklediği zihni mutlak gerçeklik olarak yaşayarak koskaca bir yaşamı ıskalıyorsun..

paslıçivi
16-06-2009, 07:10
-Mü'min Hani mantık evrenseldi? “Sana göresi bana göresi” olmazdı? Sana az mı “mantık yalama olabilir” diye anlatmaya çalıştık?

Ancak burada mantık hilesi de yok, mantığın yalama olması hali de. Dediğim gibi, sana, seni kendi mantığın içinde kıskıvrak yakalayıp, mahkum edecek bir sual sordum. Sen bütün nasipsizliğinle Peygamberlerin İnsanlara yalan söylediğini, esasen kendilerince kurgulanmışı “İlahi kaynaklı” olarak gösterip takdim ettiklerini ve İnsanlığı biribirine düşürdüklerini iddia ediyor, etmekle kalmıyor buna iman ediyorsun.

-Bilmediğini Bilmeyen Ne saçmalıyorsun be! İman etmek senin gibilerin işi. Ben kafayı kuma gömmem.

-Mü'min Hiç boşuna inkar etme. Kendi uydurduklarına iman eden, kendi nefsini Rab edinmiş birisin sen. Peygamberler, Vahiy, Dinler, Alemlerin Rabbi hakkında dillendirdiklerin senin imanın. Ben de şimdi seni, bu imanla yüzleştiriyorum. Sen bu imanında samimi isen, gerçekten böyle düşünüyor ve inanıyorsan, o vakit “öze inme” olarak yaftaladığın, esasta İnsan'ı özünden koparan ve çok uzaklara savuran faaliyetin sonuçta İnsanı yalancı ve sahtekar yaptığını, kendi adına da bu faaliyette bulunup başarılı da olduğunu söylediğine göre, kendinin de “yalancılar/sahtekarlar” limanına demirlemiş gemide bir yolcu olduğunu itiraf etmen gerekiyor. Tutarlılık bunu gerektirir.


mantık evrensel mi..

güldürme beni hakdoğan.. ben de seni zeki bir adam sanıp karşıma almış konuşuyorum.. hayal kırıklığına uğratma beni..

mantık evrensel olsaydı tüm dünya insanlığı mantık denen kavramı kullanarak herkes aynı doğruya ulaşırdı..

sana göresi bana göresi olmayan gerçeklerdir, hakikatdir.. hakikat bir tanedir ve bulutsuz bir gökyüzü gibi herkes için tartışmasız net ve açıktır..

bir şeyi ifade ederken bana göre diye başlıyorsan o senin mantığındır senin ulaştığın inancındır..

hakikat senin inancını kazımaz.. o bildiğini okur.. varoluşun acımasız kuralıdır bu..

beni papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayan bir ezberci olmakla suçluyorsun ama demiyorsun ki bu adam bunu niçin yapıyor..

bu sitede kaç defa yazdığımı ben bile unuttum.. inanç dediğim olay benim için 3 kavram için geçerlidir..

1.. varoluş.. yani algıladığımız evren kadimmidir, sonradan mı varolmuştur, bir sirkülasyon içindemidir, yada bilmediğimiz aklımıza gelmeyen başka bir düzenek mi vardır...

2.. tanrı.. burda bahsettiğim tanrı dünyada varolan yüzlerce binlerce gelmiş geçmiş inanç çeşitlerindeki zaman ve mekan sorununu aşamamış tanrı ve tanrılar değil.. evrenin orjini, patronu, efendisi olan henüz insanlığın idrak edemediği fizik ötesi bir güçden bahsediyorum..

3..ölüm sonrası.. ölüm sonrası yaşam varmıdır yokmudur, varsa nasıl bir yaşam şekli vardır, yoksa ölüm sonsuzluk, herşeyin bittiği anlamına geliyor..

inanç dediğim kavramı tüm dünya insanlığının bilmediği ama merak ettiği bu konular üzerinde bir fikri benimseyip sabitlenmesi ve sorgulamanın durması olarak ifade ediyorum..

dünyadaki tüm din ve inanç şekillerini incelersen zaten bu 3 kavram üzerine kurgulanmıştır.. ama hepsinin kurgusu çok farklıdır..

bu 3 kavramın dışında günlük yaşamda tabii ki benim de inançlarım var.. bu işi yapabileceğine inanıyorum, sevebileceğime inanıyorum gibi.. mistiklerin tanrılarla bir bağlantısı olmadığına inanıyorum vs..

bu bir bilinç ve tatmin meselesidir.. ben kendimi istediğim kadar zorlayayım muhammedin tanrının elçisi olduğuna inanmam imkansız..

çünkü zamanında bunu yaşadım ve kuranı okuduğumda bu kitap allahın kitabıysa ben de bu mahallenin muhtarıyım demiştim.. bu kitap ve muhammedin hayatı beni tatmin etmiyorsa bu iş zorla olmaz..

çünkü evrenin nasıl bir şey, insanın nasıl bir muhteşem canlı olduğunu algıladıkça muhammed, kuran ve onun allahı solda sıfır kalıyor..

ama bu senin bilinç düzeyini tatmin ediyorsa evreni yokan varedebilen gücü bu kitapla bu elçiyle özdeşleştirebiliyorsan sen de inanacaksın tabi ki.. bu da senin bilinç tatmin düzeyin..

Bu sözler karşısında Bilmediğini Bilmeyen'in gözleri, yuvalarından fırlayacak noktaye gelmişti.

çok baston cilalıyorsun, bir kat vernik at da aşınmasın.. sonrası bir cigara daha vereyim mii. yine dudakların O şekline getirip üflersin.. bilirim keyiflidir..

paslıçivi
16-06-2009, 08:09
Mü'min- Bu kainat tablosuna ne denli şaşı bir bakıştır ki, göçmen kuşlarında, güvercinlerde ferromanyetik taneciklerin vaolmasını dileyen, böylece onları pusulasız bırakmayan İradenin, İnsanoğlu'nu pusulasız bırakacağını varsayabiliyor. İşte senin İnsan'a verdiğin değer, onu indirgediğin konum ve alemi okumada gösterdiğin gözyaşartıcı başarı!

sen insan olarak pusulasız değilsin.. ama o pusula ortalıkta dolaşan onlarca tanrıdan geldiği iddia edilen kutsal metinler değil..

güvercindeki ferromanyetik tanecik onu bilinçsizce içgüdüsel hareket ettirir, yön buldurur ama sen insansın senin de omuzlarının üzerinde karpuz büyüklüğünde bir kelle ve bu kellenin içinde beyin denen bir organa sahipsin.. onun içinde nöronlar, sinapslar, nörotransmitterlar var ve bunlar sende zeka ve bilinç şeklinde ortaya çıkıyor.. senin haritan pusulan orda.. ve bunlar senin kutsal kitapların gibi zaman ve mekanla sınırlanmış değil, evrenseldir.. zamandan mekandan bağımsızdır.. sadece insan olarak dünyaya gelmen yeterlidir..

Sen bu uçsuz bucaksız okyanusta "kafana göre" takılıyorsun, ben "bu uçsuz bucaksız okyanusun sahibinin verdiği yol haritasına" sadık kalıyorum. Sen, nereye varacağını bilmediğin gibi, aslında nereye varmak istediğini dahi bilmiyorsun. Ben ise nereye varmak istediğimi ve varmak istediğim yere nasıl varılacağını biliyorum.

tabii ki kafama göre takılıcam, çünkü bilinç denen kavramı orası üretiyor.. kıçıma göre takılacak halim yok..

sen nereye varmak istediğini bilmiyorsun sadece sana yüklenen programa tıpış tıpış uyuyorsun.. yani inanıyorsun..

japonyada ya da dünyanın farklı bir coğrafyasında dünyaya gelseydin bu bildiğini zannettiğin şey çok farklı olacaktı.. çünkü sana orda farklı bir zihin farklı bir program yüklenecekti..

dünya insanlığının binde 999u gibi sen de inandığını bildiğin yanılgısı içinde derin bir uykuda güzel bir rüya gördüğünün farkında değilsin..

Artık düşün, “o sahil benim, bu sahil senin yalpalayıp duran ve aradağını asla bulamayan, bulamayacak olan, zira neyi aradığını dahi bilmeyen” mi, yoksa “okyanusun sahibinin verdiği yol haritasına sadık kalan ve böylece aradığını aradığı yerde bulan” mı sahili selamete demirler? Ve bu iki tipolojiden hangisinin, diğer İnsanlara faydası dokunur?

sen ne aradığını bildiğini mi zannediyorsun.. sen sana yüklenen program eşliğinde hareket etmekten başka bir şey yapmıyorsun.. müslümanlık programı yüklendiğin için muhammedin allahını arıyorsun.. budistlik programı yüklenseydi budhanın tanrısallığını, isevilik yüklenseydi isanın tanrılığını hinduizm yüklenseydi onların tanrılarını ve ineğin kutsallığını arayacaktın..

ve aradığın herneyse her taşın altında ona varacaksın, onu bulacaksın, çünkü sana yükelenen program o.. bu asla hakikat olmayacaktır.. sadece hakikatı bulduğunu zannedeceksin..

hakikatı aramak istiyorsan hiçbir önyargın hiçbir inancın olmamak zorunda.. yatağı hazırlanmış dere ancak yatağında akar ve ulaşacağı göl bellidir..

gölge etme başka ihsan istemem demiş... sen önce inancından dolayı diğer insanları karşıtaraf olarak görüp zarar verme yeter.. kimse senden fayda beklemiyor..

primum nihil nosere..

-InVi-
16-06-2009, 18:17
Vardir Bununda Bizim Bilmedigimiz Bir Hikmeti
Vardir Bununda Bir Mantikli Aciklamasi
Allah'dan Hidayet Dileyelim....Ilk Önce Kendimize
Sonra Bizde Kendisinde Olmayani Arayana


23.02.2009

Mantık evrensel bir kavramdır, sana göre bana göre dersen o mantık olmaz.. senin kişisel rüyan olur..


15.06.2009
mantık evrensel mi..
güldürme beni hakdoğan..


Oof Allah'im Of.....

paslıçivi
17-06-2009, 12:46
Vardir Bununda Bizim Bilmedigimiz Bir Hikmeti
Vardir Bununda Bir Mantikli Aciklamasi
Allah'dan Hidayet Dileyelim....Ilk Önce Kendimize
Sonra Bizde Kendisinde Olmayani Arayana


23.02.2009


15.06.2009



Oof Allah'im Of.....



kuşadasında tatildeyim.. güneşin altında fazla kalmış olabilirim..:whistle:

vardır tabii ki bir açıklaması.. farklı bir anlam yüklemiş olabilirim..insanız hata da yapmış olabiliriz herkes gibi.. alıntı yaptığınız o metnin bir linkini verin bakayım inceleyeyim..

mesele o değil de; sizinle hiç yazışmadığımız halde benim bundan 4 ay önceki yazımdan hemen alıntı yapabilme beceriniz.. enteresan.. çok sıkı takip ediyorsunuz sanırım beni..

bir de bu olaya hakdoğanın değil de başka birinin müdahele etmesi.. hani adam denetimde diyecem ama hakdoğanın arkasında sanki gizli bir ekip harıl harıl çalışıyor gibi.. ne psikoloğu kaldı ne bilgisayar uzmanı ne lahiyat uzmanı ne şıracası ne de kendi tabiriyle dublörü.. sitede şüphelendiğim bir iki kişi daha var..

hakdoğanım sizin ekipte kuantum fizikçisi de vardır.. ileride o da lazım olacak sanırım..

zaman zaman farklı kelimelere farklı anlamlar yüklemiş olabilirim ama bu anlatmak istediğim şeyi değiştirmeyeceğini siz de çok iyi biliyorsunuz..

invi beni sıkı takip edip bu hatamı yakaladığın için sana 5 yıldız veriyorum.. git boyunu ölçtür bakalım uzamış mı.. asli görevine devam bu arada..:spy:

-InVi-
17-06-2009, 18:05
Paslicivi,
tabiki tüm forumlarda özgürce yazabilmelisiniz....bunda bir sikayetim olamaz....
ama basligi takip eden birisi olarak, anladigim kadari ile basligi acan forumdasimiz, bu baslik altinda "hic kimse" ile direkt muhatap olmuyor / almiyor....
sizi de dahil.....
forumlari ve bu forumlarda düsüncelerini beyan eden üyeleri dikkatli okumak suc degil herhalde...kimsenin adami degilim, allah'in kuluyum....
bunun ne anlama geldigini bilmiyor olabilirsiniz, garipsemem...
bana bes yildiz vereceginize, kendinize ve kendi dogrularinza bir güzel ceki düzen verinki, sadece ben degil...hepimiz sevinelim....

paslıçivi
17-06-2009, 23:13
ama basligi takip eden birisi olarak, anladigim kadari ile basligi acan forumdasimiz, bu baslik altinda "hic kimse" ile direkt muhatap olmuyor / almiyor....
sizi de dahil.....bak baaakk..

demek beni de dahil hiç kimseyi direkt muhattap almıyor..

yani indirekt muhattap olup çayda çırayı mı oynuyor..

hem sen nerden biliyorsun.. göbeğiniz beraber mi kesildi..

muhattap almamasının sebebi mavi boncuklu olması mı..:first:

yoksa incileri mi dökülür..:bump2:

direkt muhattap olmakla indirekt muhattap olmayı bir açıklasan da biz de öğrensek.. benim yazılarımdan yaptığı alıntılar veya diğer topiclerden yaptığı şey nedir.. muhattap olması için gelip sarılıp öpmesi mi lazım..:hug:

o muhattap almasın.. ben o bir insan olduğu için muhattap alıyorum..:dance:

kendinize ve kendi dogrularinza bir güzel ceki düzen verinki, sadece ben degil...hepimiz sevinelim.... __________________sizi ve bu sitedekileri sevindirmek gibi bir misyonum yok..:smokin:

sevinmek gibi bir amaç taşıyorsanız yanlış sitede, yanlış kişiyle muhattapsınız..:crutch:

paslıçivi
18-06-2009, 09:08
Agnostik- Ulaştığım sonuç her ne olacaksa benim inancım olacak. Bu sonuç “her şey anlamsız” dahi olsa.


varoluş, tanrı ve ölüm sonrası için benim hiçbir zaman inancım olmayacak.. bu konular hakkında bir bilgim olabilir ancak.. o da tüm dünya insanlığı tarafından tartışmasız kabuledilen bir bilgi olacaktır..

Boşlukta sallanmaktan yoruldum

yaşadığım duygu durumu azap verici değil keyif coşku verici ama bunu deneyimlemeden algılayamazsın.. bunun sebebi de düzenli yaptığım meditasyonlar sayesinde sahtebenliğin köleliğinden ve dolayısıyla yalancı mutluluktan mümkün olduğunca çok arınıp mutlak mutluluğa yaklaşmış olmam...

Mü'min- Yani muhatabın, ait olduğundan daha geniş bir sosyal çevre edinme güdüsüyle mi hareket ediyor? Bu güdüyü “yanlızlık korkusu” mu besliyor?


Mü'min- İnsan olmanın gereğini yapan, varoluşu sorgulayan, her şeyden evvel kendini tanımaya, keşfetmeye çalışan, yani fezada boşluk işgal etmenin hakkını vermeye, bedelini ödemeye gayret eden bir İnsan'a “yanlızlık korkusu yaşıyorsun” diyen sen, sana soruyorum: Sen burada ne arıyorsun?

Mü'min- “Yanlızlık korkusunu” asıl yaşayan da, seni buraya getiren dürtüyü, varoluşunu sorgulayana fatura eden de, çeperde yaşayıp İnsani özden ötelere savrulan da sensin, sen


Mü'min- Öyle mi? Bak sen! O vakit tekraren soruyorum: Ne arıyorsun burada?

gerçi dediğin gibi 40 yılda bir, bir kerede anlıyorum ve henüz ikinci kırk yıl daha dolmadı ama bu forumda ne aradığımı soruyorsun galiba.. biliyorsun benim jetonlar da köşeli biraz..:horn:

ben sadece burda değil yaşamın her köşesindeyim.. yaşam ıskalanmıyacak kadar güzel ve zengin.. ben de her insan gibi bir toplum içinde yaşıyorum.. bir işim, dostlarım, çevrem var..

yaşamımda en keyif aldığım anlar sadece kendimle olduğum anlar.. bir çok insan yalnızlıktan acı çekip sıkılırken ben özellikle yalnız kaldığım anları kollar ve doyasıya kendimle olurum..

bazen fırsat bulabilirsem bir kaç gün kimseyle görüşmeyip tüm dini, milli, kişilik, vs. etiketlerinden arınmış sadece basit bir insan olarak yaşamanın keyfi de anlatılacak gibi değildir.. kim olduğunu, ne olduğunu görürsün kendini, özünü tanırsın..

paslıçivi
18-06-2009, 11:57
İnsan'ın hayvani dürtülerini rehber edinmesi sonrası tanrılık iddiasında bulunacak derece sapma yaşayacağı zaten malumumuz. Nemrud'lardan, Firavun'lardan, bunların modern çağlardaki muadillerinden haberdarız.


hayvani dürtüler senin doğandır, varoluşun kanunudur, onu reddederek, bastırarak sadece kendini hasta edersin..

ama senin hayvandan bir farkın var.. bir hayvan varlığının ve bir gün öleceğinin farkında bilincinde değildir.. anda bilinçsizce içgüdüleriyle hareket eder..

ama sen insansın.. bu varoluşun sana verdiği hayvani dürtülerini bilinçle birleştiğinde tam bir insan gibi yaşarsın..

nemrut ve firavunlardan sonra tanrılık veya oğlu veya elçisi iddiasında bulunan musa, isa, muhammedi yazmayı unutmuşsun..

orta çağ devrinin insanının yaşadığı teknoloji, kültür ve bilinç seviyesi bunları yemeye müsaitti.. günümüzde hala mesih, peygamber, tanrı olduğunu iddia eden hem uyanıklar hem de ileri derecede hasta insanlar var..

hastaları hastaneye tıkabiliyoruz ama tarikat şeyhi, lideri ve fetoş gibi uyanıklar maalesef hala bu düzenden insanların kanını ruhunu emip sömürmeye devam ediyorlar..

paslıçivi
18-06-2009, 12:15
-Mü'min Hiç boşuna inkar etme. Kendi uydurduklarına iman eden, kendi nefsini Rab edinmiş birisin sen. Peygamberler, Vahiy, Dinler, Alemlerin Rabbi hakkında dillendirdiklerin senin imanın. Ben de şimdi seni, bu imanla yüzleştiriyorum. Sen bu imanında samimi isen, gerçekten böyle düşünüyor ve inanıyorsan, o vakit “öze inme” olarak yaftaladığın, esasta İnsan'ı özünden koparan ve çok uzaklara savuran faaliyetin sonuçta İnsanı yalancı ve sahtekar yaptığını, kendi adına da bu faaliyette bulunup başarılı da olduğunu söylediğine göre, kendinin de “yalancılar/sahtekarlar” limanına demirlemiş gemide bir yolcu olduğunu itiraf etmen gerekiyor. Tutarlılık bunu gerektirir

sadece peygamber olduğunu iddia edenlere değil dünyanın hiçbir mistiğine inanmıyorum.. ne batılısı ne doğulusu.. ne muhammedi ne budhası.. hatta birebir dünya görüşümün uyduğu dediğim oshoya..

osho aydınlanmış bir insandır ama reenkarnasyonu deneyimlediğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir.. bunu deneyimlemesi sadece onu bağlar beni değil.. aynı muhammeddin kendi deneyimlemesi gibi..

ortalık fizikötesiyle iletişime geçip haber veren insanlarla dolu.. sen objektif davranarak hangisine inanacağına nasıl karar vereceksin.. onlardaki akıl da sendeki çakıl mı..

budhaya inanıp çoklu yaşama göre hayatını düzenleyenler mi haklı yoksa semavi dinlerin peygamberlerine inanıp ikili yaşama göre düzenleyenler mi ya da çok tanrılara inanıp ona göre düzenleyenler mi.. bu liste insanlık tarihi boyunca uzayıp gider..

doğru cevap tabii ki bilinemez olacaktır.. sen sadece dünyaya geldiğin zaman ve mekanının basit bir ürünüsün .. ürün olmaktan çıkıp tüm etiketlerden arınıp kendini tanıdığında bir birey olmayı başarabilirsen özünle karşılaşıp tanışabilirsin..

işte o zaman varoluşun bir sır olduğunu görür ve zamandan sıyrılırsın..

bambaşka bir yaşam başlar...

paslıçivi
18-06-2009, 16:44
Mü'min- Korkuyorsun. Hakikatle yolu kesişir, gerçekle yüzleşir, kurguladığın masalın bir simülasyon olduğunu farkeder, önce kendini, sonra bütün bir alemi keşfeder, en nihayetinde de gerçek sahibine ulaşır diye ürperiyorsun değil mi? Seni buraya getiren de bu korku, hayata karşı pozisyon alışta, bulunduğun çatı altında biraz daha yanlızlaşma korkusu. Yoksa karşındaki senin umrunda bile değil.


sen inancından bu kadar eminsen ne işin var bu sitede.. bırak adamlar cehennenme gitsin.. sanane.. bu insanları dine döndüremeyeceğini sen de çok iyi biliyorsun..

ama ateistler varolan bir olasılığı ortaya çıkarmaya çalışıyorlar ve sen bir teist olarak buna katlanamazsın.. bu olasılığı aklına bile getirmek istemiyorsun.. sana kabus gibi geliyor..

nedir o...

öldükten sonra sonsuza dek yokolma olasılığı..

evet ateistlerin savunduğu şey bu.. o yüzden gidip deistlerle panteistlerle hristiyanlarla hindularla mücadele etmezsin, ateistlerle ettiğin kadar...

aman bir tanrı olsun da nasıl olursa olsun, bu evrende ateistlerin dediği gibi maymundan türeyip öldükten sonra sonsuza değin yokolmayalım da..

kim neden korkuyor acaba..:scared:

paslıçivi
18-06-2009, 17:05
içimizde varolduğunu söylediğin o haritayı kim kodlamış, kim

Ortada bir “kod” olduğunu madem kabul ediyorsun o vakit bir kodlayıcının bulunduğunu da kabul etmelisin. O halde hala nasıl inkar edebiliyorsun?

Bir 'Kodlayıcı' var” diyeceksin, sonra da “yaşam kumar değil” diyerek “Kodlayıcı”ya dair verilmiş bütün haberlere sırtını dönerek en büyük kumarı oynayacaksın. Üstelik kaybetmeye mahkum olduğunu zımnen kabul ederek.

Mü'min- Ben, elimdeki haritaya, klavuza baktığımda, kainat tablosundaki her bir fırça darbesinin ki bunlardan birisi de benim, İnsan denen Allah'ın en büyün sanatı, mükemmel anlatıldığını, söz konusu anlatım ile iç dünyam, dış dünya ve ona dair gözlemlerim arasında tenakuz bulunmadığını, kusursuz bir uyum olduğunu teşhis ediyor ve bu uyumdan yeryüzünde kılavuz olma iddiasındaki diğer herşeyin mahrum olduğunu görüyorum. Bu sebeple ikna olup İMAN ediyorum.


kim kodlamış hakdoğanım..

biliyorsun ben bilmiyorum.. ama tüm dünya senin gibi biliyor değil mi..

bir tek ben cahil kalmışım bu konuda..:becky:

ama neden tüm dünyadaki tamamına yakın herkes kendisine öğretilen yüklenen zihne, inanca göre kılavuz olma iddiasında sadece kendi kutsalını görüyor.. niçin diğer herşeyin mahrum olduğunu görüyor..:Cry:

insanların dünyaya geldikleri topraklardaki vitamin değişiklikleri mi neden oluyor ya da karşıdan eser rüzgar farklı olduğu için mi.. ya da ne bileyim fasulyenin neden pişmediğini mi.. :loco:

neden hakdoğanım, çokbilmişim, nedeeeennn, onlar insan değil mi, onlar senin kadar zeki değil mi, sen Einstein'den daha mı zekisin..:frog:

paslıçivi
19-06-2009, 08:59
“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?”


dünyada gelmiş geçmiş tüm mistiklerin ortak noktası insanoğlunun merak ettiği bu tanrı ve ölüm sonrası yaşam için fizikötesinden haber aldığını iddia etmesidir..

muhammed özüne inip tam bir aydınlanma içinde olan tarihteki nadir insanlardan biridir.. tam özüne indiği için genin bencilliğinden dolayı maximum bencilliği yaşar.. tanrısallığı yaşar, bu tür insanlar ya tanrıdır, ya tanrının oğludur ya da elçisidir..

muhammed doğduğu toplumdaki çevresinde ve yaptığı ticari gezilerde hristiyanlığın ve museviliğin etkilerinden esinlenerek ve onları bertaraf etmek için her mistik kendisinden önce gelenlere çamur atarak ama o yolun bir yolcusu olduğunu ifade ederek kendi dinini kurmuştur..

muhammed sizin yukarda verdiğiniz tanrıdan geldiğine inandığınız ayette kendisini çok güzel ifade etmiştir.. dervişin fikri neyse zikri de odur derler ya..

muhammed anne babasızlığı yaşamış, karşı cinse olan açlığının, itilip kakılmasının acılarını özüne inerek, haremini kurarak, ve tüm kainatın kendi yüzü suyu hürmetine yaratıldığını iddia edecek kadar tanrısallığı yaşamış ve bunu tüm açlıklarını gidermek için çok güzel kullanmıştır..

muhammed batıda değilde doğuda dünyaya gelseydi, ordaki mistizimin etkisinde kalarak reenkarnasyonu destekleyerek ona yeni bir şekil vermeye çalışacaktı..

kuranı incelerseniz putperestlik, yahudilik ve hristiyanlığı baz alarak eleştiri ve yol alır.. kendisinden çok daha eski hindistan dinlerini ve yine kendisinden 1100 yıl eski budizme tek bir laf etmemiştir.. çünkü bu dinler muhhammedin varolduğı arap coğrafyasında hiçbir etkisi olmayan ve genelde bilinmeyen dinlerdi..

ama artık teknoloji, iletişim ve medeniyet sayesinde dünya büyük bir köy haline geldi.. bundan sonra insanlar bu iletişimin verdiği avantajla bilinç evrimini hızlandırıp organize inançlardan(dinler) özgürleşip nonteizme doğru kayış göstereceklerdir.. avrupa ve amerika şuan bu aşamadadır..

varolan geometrik bilgi ve teknoloji artışıyla önümüzde 50-100 yıl içerisinde dünyanın inanç şekli teizmden nonteizme çok net bir şekilde kayacaktır..

paslıçivi
20-06-2009, 06:38
Bilmediğini Bilmeyen- Mutlu musun?

Dedi. Mü'min derin bir nefes aldı ve


Mü'min- İsterim ki sahip olduğum hazinelere bütün beşeriyet malik olsun, hele ki tanıdıklarım, yakınlarım, görüştüğüm İnsanlar, ulaşabildiklerim.



tabii bu dünyada bir tek müslümanlar mutlu.. dünya nüfusunun %80ini oluşturan gayrimüslim kesim geberiyor saadetsizlikten..

ama sen kafanı soktuğun islamiyet çukurunda insanları değerlendirirken müslümanlar ve islamiyeti reddeden ateist, agnostik bozuntularını algılayabiliyorsun sadece.. diğer dinlerin inanırları senin çukurundan görünmüyor bile..

merak etme; sadece siz müslümanlar değil dünyanın tüm teist kafada olan insanları senin gibi.. onlarda insanları -bir kendi dinine inananlar -iki kendi dinini reddeden lokal ateist agnostik bozuntularından ibaret zannediyorlar.. onlar da kendi çukurunda çok mutlular merak etme..

insanın biyolojik ve dolayısıyla bilinç evrimi esnasında insanoğlu nelere inanmadı ki.. hepsi çok mutluydu.. ama hepsinin inancı yeri ve zamanı geldiğinde tarih oldu.. bir gün senin de inancının tarih olacağı gibi.. sadece gereken şey zaman süreci.. insanlık tam bir aydınlığa erişene kadar daha ne teist, nonteist inançlar olacaktır kimbilir..

seni mutlu eden şeyin islamiyet değil toplumun sana yüklediği zihni olduğu gibi kabul edip çevresiyle uyum içinde olma ve varoluşun seni rahatsız eden gizemindeki sorgulamanın bitmiş olması olduğunu farkedebildiğin gün tohumun çeperini bir parça olsun çatlatacaksın..

sen bu sonsuz zaman ve mekanda sadece gözlerini dünyaya açtığın kısacık yaşamında zaman ve mekanın inancını hakikat olarak yaşayan derin uykuda insanlardan birisin sadece.. insanlık tarihi binlerce çeşit inancı hakikat olarak yaşamış ve ölmüş insan sürüleriyle dolu.. en ilkelinden en modernine herkes inancını hakikat olarak yaşayıp derin bir sarhoşluk içinde göçtü bu dünyadan.. aynı senin de göçeceğin gibi..

uyanma şansın var.. ama zihinden arınmadığın, sahtebenliğin etkisindeki sahte dünyada yaşadığın sürece herhangibir çobanın koyunu olmaktan kurtulamayacaksın...

paslıçivi
20-06-2009, 12:59
Mü'min-Vasıtayı gaye edindin demek.

Dedi...

Bilmediğini Bilmeyen- Evet.

Mü'min- Bir sonuca varmayan, varamayacak olan, varmayı da hedeflemeyen “arayış”ı gaye edinmek! Bana ne öyle arayıştan? İnsan'a ne kazandıracak bu? Daha önemlisi, amaçsız bir arayış mümkün mü? Sen, kendini bu kadar sahte tesellilerle gerçekten avutabiliyor musun? Bu söylediğine kendini inandırabiliyor musun?

Agnostik ikiliyi dikkatle süzüyordu..

Mü'min- Yazık...Dinle beni, kır zincirlerini, kendini içine hapsettiğin bu dar kafesten kurtul. Bu kafes bir İnsan için inşaa edilmiş olamaz.



evet dediğin kısmen doğru...

çünkü sen binlerce yıldır insan denen canlıyı tanımıyorsun.. tanıdığını zannediyorsun sadece.. özüne yakın kendini tanımış bir insan hiçbir kafese girmez.. giremez..

sadece sahtebenlikte yaşayan ve bu sahtebenliğin onayladığı bir inancı olmak zorunda olan insanlar kafeste yaşar..

ve kafesini de kendi özgür iradesiyle seçemez.. çünkü hala zihinde yaşıyordur ama bunun farkındalığına erişememiştir..

yaşadığı zihin de kendi özüne(özbenliğine) ait(uygun) değildir.. bölünmüş parçalanmış ayrışmış atalarının ona verdiği bir zihindir.. ve binlerce yıldır insanoğlunu derin uyutan bir hastalıktır bu zihin..

varoluşun gizemini kimse çözememiş.. sadece çözdüğünü iddia edenler var.. mistikler... ama onlara da bakarsan hepsi farklı bir sonuca ulaşmış..

sen ya bu mistiklerden birini seçip koyun gibi sürü psikolojisiyle hareket edeceksin.. ve yaşamını riske edip kumar oynayacaksın..

ya da

varoluşun gizemini anlık kabullenip tüm kapılarını varoluşa açacaksın.. sen varoluşa kapılarını açmayı dener ve başarırsan, o sana inanç zincirlerini kırıp kafesten çıktığın için verilerini vermeye başlar.. yaşamını riske etmeyip kendin kuracaksın..

ya vasıtayı gaye edineceksin ya da derin bir uykuya(inanç) dalacaksın..

paslıçivi
30-06-2009, 06:37
Yazilan yeni mesaj:
***************
- paslıçivi
ortada itiraf edilecek bir şey yokki itiraf edeyim..

hakdoğan
Kendi postlarını bana tekrar burada astırma.
Aracı/vasıtayı gaye edindiğini bizzat "*evet*" diyerek kabul etmiş birisi, sonra kalkıp "*ben bir sonuca varmamayı gaye edinmedim*" derse çelişkilerin en büyüğüne savrulmuş demektir.
Gerçi bu senin için şaşılacak bir şey değil be @paslı.
Zira "*çelişkilerini*" çekip çıkarırsak, geriye sana dair elde pek bir şey kalmıyor :lol:

- paslıçivi
benim haz aldığım, araştırmak soruşturmak..
yani orgazm olmak değil sevişmek...

hakdoğan
-Çok değerli sözler bunlar, ne anlamda?
Önceliklte yukarda "*çelişki yokkine*" modunda söylenen sözlerin mesnetsizliğini resmetmesi anlamında, sonra da *İnsani natürün, doğallığın ve dolayısı ile realitenin ne denli uzağına savrulduğunu afişe etmesi* anlamında.
İnsani iradeye bağlı hiç bir fiil yoktur ki, bir amaca, gayeye matuf olmasın.
* İnsan "orgazm" olmak için sevişir, "doymak" için yer ve "bulmak" için arar.*
Biri çıkarda "*ben ogazm olmak için değil, sevişmiş olmak için sevişiyorum, doymak için değil yemiş olmak için yiyorum vb*" sözler söylerse hakkında iki şey düşünülür:
1- Yalan söylüyor.
2- Derhal tıbbi desteğe tabi tutulmalı.
* Üçüncü bir şık yok.*

-paslıçivi
sonuca ulaştığımda bunu tüm dünya insanlığına sınanabilirliğiyle kanıtlayabilirsem o zaman ne ala...

hakdoğan
Böyle bir mecburiyetin hiç bir zaman yok.
Zira başkalarının İnanması "*İnanmanı*" gerektirmediği gibi, başkalarının reddetmesi de reddetmeni gerektirmez.
* Bu kadar net, kesin, değişmez, akli bir ölçüdür bu.*
Bundan dahi mahrumsun.
Sana üzülmeyeyim de kime üzüleyim?

- paslıçivi
ben ne diyorum dünyadaki herkesin elindeki gül kırmızı..

hakdoğan
-Yanlış.
Eşya ve hadiselere "*şaşı*" bakmanın neticesi çarpık bir analiz.
Bizim konuştuğumuz konu açısından kullanılan metafor, "*KIRMIZI GÜL'E HERKESİN KIRMIZI DEMEMESİ*" hali.
Dolayısı ile herkesin elindeki Gül Kırmızı değil, kimileri "*KIRMIZI GÜL*"e mor, gri, lacivert vs diyor.
Birilerinin "*KIRMIZI GÜL*"e mor, gri, lacivert demesi "*KIRMIZI GÜL*"ün renginin *KIRMIZI *olduğu gerçeğini, *HAKİKATİNİ* değiştirmiyor.

- paslıçivi
senin islamiyet dışındaki dinlere batıl demenle onlar batıl olamayacağı gibi bir gayrimüslimin islamiyete batıl demesiyle islamiyet batıl olmaz..
peki sence bu açılımdan sonra ne olur..

- hakdogan
Dış dünya orada, git ve *beni kandırıyor mu?; diye şüphe taşıdığın pusulayı, klavuzu sına. *Neyden korkuyorsun?*

paslıçivi
hangi dinin hakikat hangisinin batıl olacağı konusunda kimin elinde bir yetki var ve neden.. niçin tüm dünya insanlığı bu yetkiye sahip olduğunu düşünüyor..

hakdoğan
*Alemde bir mana, tutarlılık, gaye ve amaçlılık var da ondan.*
Vahye muhatap olan ve dolayısı ile "*sorumlu*" olan İnsan da ondan.
"*Sorumlu*"nun, sorumluluğu çerçevesinde, cevap anahtarında doğru şıkkı tespit etmeye çalışıp, sonuçta bir karara varıp, bazı seçenekleri işaretlememesinden ve bunun neticesinde, *verdiği yanıtın doğru yada yanlış olmasına bağlı olarak bir karşılık görmesinden daha doğal ne olabilir?*
İlginç olan nedir biliyor musun?
Eldeki seçeneklerden "*doğru olanı bulup işaretleyen*"leri, hiç bir seçeneği işaretlemeyen, bunu hiç bir istinat noktası olmadan yapan, "*birden fazla seçenek var ben ne yapayımkine*" diyen ve dolayısı ile *sınavda çakan *birisinin eleştirmesi :lol:
Hayret ki ne hayret!
:)

paslıçivi
bu inanç kelimesine aslında evrensel bir tanım gerekiyor..

hakdoğan
Evet ve bu tanımın adresi wiki değil :)

-paslıçivi
evet hakdoğanım.. tüm bu açıklamalardan sonra paslıçivinin şu anki inancını bir kez daha tanımlamanı istiyorum..

hakdoğan
Malesef ortada bir "*açıklama*" yok.
Oyunu kendi yarı alanında kabul edip, orta alanda top çeviren bir takımın nisbi topa sahip olma oranı ile "*iyi oynuyoruz*" demesi gibi bir şey senin, "*bu açıklamalardan sonra*" demen :lol:
Senin inancının ne olduğunu bir kaç kez yazdım: *Nefsini İlah edinmek.
*
Fazlası değil...


yine ne oldu kii... bizim topic buharlaşmış..

üye olduğum için mail adresime gelen son iletin hakdoğanım..

burdan devam edelim..

paslıçivi
30-06-2009, 07:27
hakdoğan
Kendi postlarını bana tekrar burada astırma.
Aracı/vasıtayı gaye edindiğini bizzat "*evet*" diyerek kabul etmiş birisi, sonra kalkıp "*ben bir sonuca varmamayı gaye edinmedim*" derse çelişkilerin en büyüğüne savrulmuş demektir.


beni tatmin veren varoluşu sorgulamak..

kırmızıyla vurguladığım cümle de nerden çıktı şimdi..:juggle:

- paslıçivi
benim haz aldığım, araştırmak soruşturmak..
yani orgazm olmak değil sevişmek...

hakdoğan
-Çok değerli sözler bunlar, ne anlamda?
Önceliklte yukarda "*çelişki yokkine*" modunda söylenen sözlerin mesnetsizliğini resmetmesi anlamında, sonra da *İnsani natürün, doğallığın ve dolayısı ile realitenin ne denli uzağına savrulduğunu afişe etmesi* anlamında.
İnsani iradeye bağlı hiç bir fiil yoktur ki, bir amaca, gayeye matuf olmasın.
* İnsan "orgazm" olmak için sevişir, "doymak" için yer ve "bulmak" için arar.*
Biri çıkarda "*ben ogazm olmak için değil, sevişmiş olmak için sevişiyorum, doymak için değil yemiş olmak için yiyorum vb*" sözler söylerse hakkında iki şey düşünülür:
1- Yalan söylüyor.
2- Derhal tıbbi desteğe tabi tutulmalı.
* Üçüncü bir şık yok.*

üçüncü bir şık yok değil, ilk iki şık da yanlış zaten..

çünkü tek doğru şık var..

sahtebenlikten, zihinden, zamandan arınmış insanın anda yaşamasıdır olay.. insanın zihnine yüklenen -meli -malı lardan kurtulmuştur.. o basitçe anda yaşıyordur..

senin bahsettiğin sahtebenliğin kölesi olarak yaşayan, daha doğrusu yaşadığını zanneden, derin uykudaki insanlık için geçerlidir..

bu arada tantral sex diye bir şey, bir incele istersen.. orgazm insanda yıkıcıdır, varolan enerjinin dışarıya boş yere atılmasıdır.. bir hapşırıktan öte bir şey değildir...

-paslıçivi
sonuca ulaştığımda bunu tüm dünya insanlığına sınanabilirliğiyle kanıtlayabilirsem o zaman ne ala...

hakdoğan
Böyle bir mecburiyetin hiç bir zaman yok.
Zira başkalarının İnanması "*İnanmanı*" gerektirmediği gibi, başkalarının reddetmesi de reddetmeni gerektirmez.
* Bu kadar net, kesin, değişmez, akli bir ölçüdür bu.*
Bundan dahi mahrumsun.
Sana üzülmeyeyim de kime üzüleyim?


hakdoğanım bak ne diyorum.. inanç kavramı insanı uyutur, bilincini kapatır..

ben olur da bir sonuca ulaşırsam buna insanların inanması değil bilmesi gerekir.. yoksa binlerce yıldır insanlara çobanlık yapan mistiklerin tüm dünya insanlığını ne kadar farklı patikalardan götürdüğünü görmüyorsun..

bu arada benden nefret et ama bana üzülme:target::party:

paslıçivi
30-06-2009, 08:20
- paslıçivi
ben ne diyorum dünyadaki herkesin elindeki gül kırmızı..
hakdoğan
-Yanlış.
Eşya ve hadiselere "*şaşı*" bakmanın neticesi çarpık bir analiz.
Bizim konuştuğumuz konu açısından kullanılan metafor, "*KIRMIZI GÜL'E HERKESİN KIRMIZI DEMEMESİ*" hali.
Dolayısı ile herkesin elindeki Gül Kırmızı değil, kimileri "*KIRMIZI GÜL*"e mor, gri, lacivert vs diyor.
Birilerinin "*KIRMIZI GÜL*"e mor, gri, lacivert demesi "*KIRMIZI GÜL*"ün renginin *KIRMIZI *olduğu gerçeğini, *HAKİKATİNİ* değiştirmiyor.



aynı şeyleri söylüyoruz be hakdoğanım..

gülün renginin kırmızı olduğuna kim karar veriyor..

bilim mi?

yoksa insan denen canlının algısı, yüklenen zihni inancımı...

cevap çok net.. bilim değil.. insan zihnine yüklenen inancı..

ve bu yüklenen zihindeki gülün kırmızı olduğu şartlandırılıyor insanoğluna..

yani örnek vermek gerekirse...

budist bir toplumda dünyaya gelen çocuğa elindeki gülün(budizm) kırmızı

müslüman toplumunda dünyaya gelen bir çocuğa elindeki gülün(islam) kırmızı

hindu toplumda dünyaya gelen bir çocuğa elindeki gülün(hinduizm)kırmızı

yahudi toplumda dünyaya gelen çocuğa elindeki gülün(musevilik)kırmızı

vs...

olduğu öğretiliyor, şartlandırılıyor, yükleniyor...

kişi yetişkin yaşa geldiğinde onun için tek kırmızı gül kendisininkidir.. kendisine yüklenendir.. işte bu noktada bilinç kapanıyor..diğerleri kırmızı değil; patlıcan moru, çingene pempesi, zekimüren göbeği yeşili, kaz boku sarısı rengindedir..

bu bahsettiğim olgu şu an derin uykuda olan tüm dünya insanlığı için geçerlidir..

ama bir insan bu kadar net açık anlatmama rağmen bu cümlelerden sonra yine hayır onlarınki kırmızı değil benimki kırmızı diyecektir..

çünkü seni uyutan sahtebenliğin varlığı buna bağlıdır.. sen farkında olmadan onun varolan savunma mekanizmaları tehlikeyi sezip anında savunma ve saldırıya geçecektir.. aksi halde sahtebenliğin(ego) parçalanır ve büyük bir kaos yaşamaya başlarsın.. egon buna kesinlikle müsaade etmez...

işte seni uyutan bu sahtebenlik ve zihinden ve dolayısıyla onun savunma mekanızmalarından arınmanın şimdilik bilinen tek yolu meditasyondur.. düşünerek zekanla bu işi aşamassın.. ben ne kadar anlatırsam anlatayım sen dediğim dedik çaldığım düdük demeye devam edeceksin..

bu sadece senin için geçerli değil.. teist/nonteist inancı olan herkes için geçerlidir..

ben burda bir budistle tartışsam bunları anlatsam sonunda söyleyeceği şey kırmızıgül budizm, hristiyana anlatsam kırmızıgül hristiyanlık/isevilik ateiste anlatsam kırmızıgül ateizm vs diyecektir.. aksi mümkün değildir..

çünkü sahtebenliğin senin bilinci kapatmıştır.. varoluşun gizeminde, sırrında yaşaman için henüz gerekli evrimi tamamlamadın..

ya yüzlerce binlerce yıl bekleyip doğal aydınlanmayı bekleyeceksin ya da muhammed gibi, buddha gibi, isa gibi kişisel aydınlanma/farkındalığını kendin yapacaksın...

senin muhammedden, buddhadan, isadan, taodan bir farkın yok.. o da insan sen de insansın..

onların senden tek farkı; farkında olarak ya da olmayarak ruhun karanlık gecesini başarıyla geçip sahtebenliklerinden kurtulup özüne inmiş olmalarıdır...

paslıçivi
30-06-2009, 11:47
- paslıçivi
senin islamiyet dışındaki dinlere batıl demenle onlar batıl olamayacağı gibi bir gayrimüslimin islamiyete batıl demesiyle islamiyet batıl olmaz..
peki sence bu açılımdan sonra ne olur..

- hakdogan
Dış dünya orada, git ve *beni kandırıyor mu?; diye şüphe taşıdığın pusulayı, klavuzu sına. *Neyden korkuyorsun?*



inançların sınanamayacak bir şey olduğunu ne zaman anlayacaksın..

sınanabilinen şeyler hakikattir, bilimdir, inanç değil.. kişileri değil tüm dünya insanlığını bağlar.. yani evrenseldir..

muhammedin tanrıyla konuştuğunu nasıl sınayacaksın..

ve en önemlisi insanlar dış dünyayı sınadıklarında niçin herkes kendi klavuzuna ulaşıyor..bunu niçin görmek istemiyorsun..

bu dünyanın tek doğrusunu müslümanlar mı görüyor sanıyorsun..

gayrimüslimler kör mü..

budistler japonlar 2500 yıldır budhaanın tanrısızlık ve reenkarnasyon öğretilerine inandıkları için cehenneme gideceklerini mi zannediyorsun yoksa..

onlarınn da senin budhanın tanrısallığını kabul etmediğin için bir dahaki yaşamında maymun olarak geleceklerine inandığın gibi..

uyanın artık hadi.. silkinin biraz..

ilacı almadan olmuyor bu işler..

bir şizofren düşünerek hasta olduğunu anlayamaz.. zaten asıl o melekesi arızalıdır..

inanç da böyle bir şeydir.. düşünerek akıl yoluyla uyanman imkansıza yakın.. çünkü bilincin kapalıdır..

şizofrenide ilaç nasıl şartsa inançta da ilaç(meditasyon) şart..

paslıçivi
30-06-2009, 13:33
"*Sorumlu*"nun, sorumluluğu çerçevesinde, cevap anahtarında doğru şıkkı tespit etmeye çalışıp, sonuçta bir karara varıp, bazı seçenekleri işaretlememesinden ve bunun neticesinde, *verdiği yanıtın doğru yada yanlış olmasına bağlı olarak bir karşılık görmesinden daha doğal ne olabilir?*


yani diyorsun ki...

bu dünyada insanlar dünyaya gelip varoluşu sorgulama yaşı geldiğinde dünyadaki tüm dinleri/inançları araştırıp sorguluyorlar sınıyorlar ve kendi akıllarıyla, özgür iradeleriyle inanacakları dini seçiyorlar..

yanlış anlamadım di mi hakdoğanım..?

gerçekten böyle düşünüyorsun değil mi..

vay anammm vayyyy..

ben de sana bunun böyle olmadığını 1 milyon insandan 999999'u önüne ne konursa onu yiyiyor diyorum..

o milyonda bir dediğimiz kesimin de büyük çoğunluğu nonteist dediğimiz insanlar.. çok küçük bir kısmı da teist bir dinden başka bir teist dine geçiyor...

olay maalesef bu kadar vahim.. insanlık maalesef ki bu kadar derin bir uykuda..

sen mesela hakdoğanım.. annen baban musevi de, sen araştırıp sınayıp sonradan mı islamiyeti seçtin.. ya da sizin familya budistdi de sonradan mı müslüman oldun..

zihin denen sana yüklenen programın yöneticisi sahtebenliğin gücünü ve savunma mekanızmalarını algılayabiliyor musun..

sanmam.. çünkü dediğim gibi farkındalık/aydınlanma sözle olan bir şey değil..

ateşten geçmeyen altın saflaşamaz.. sadece kendini saf altın zanneder..

paslıçivi
30-06-2009, 13:43
İlginç olan nedir biliyor musun?
Eldeki seçeneklerden "*doğru olanı bulup işaretleyen*"leri, hiç bir seçeneği işaretlemeyen, bunu hiç bir istinat noktası olmadan yapan, "*birden fazla seçenek var ben ne yapayımkine*" diyen ve dolayısı ile *sınavda çakan *birisinin eleştirmesi :lol:
Hayret ki ne hayret!
:)


inanç dediğimiz kavram hangi canlıyı ilgilendirir hakdoğanım..

bitkileri mi, hayvanları mı, insanları mı..?

insanları değil mi..

peki bu inanç dediğimiz kavramların amacı, hedefi nedir..

seni ölüm sonrası için, sana bir takım hedefler göstermek değil mi.. evet..

peki ölüm sonrası hedefleri ve bunlara ulaşmanın yolları/kriterleri bu kadar farklılıkları olan dinlerin içinden insanın kendi özgür iradesiyle inancını seçememesi, sadece önüne konanı yemesi, sana ne gibi bir şey çağrıştırıyor..

sen hangi istinat noktasından bahsediyorsun....

bu işin istinat noktası mı kalmış..

yaşam; çobanlar ve onların güttükleri koyunlardan ibaret sadece..

ben de sana diyorum ki, gel koyun olma, sen de çoban ol...

Faith
04-07-2009, 17:50
Mükemmel çalışma.

Emek veren arkadaşı kutluyorum.

paslıçivi
05-07-2009, 20:54
hoşgeldin faith, şu sattığından soğuksa iki bardak versene.. havalar çok sıcak, içim yandı..

hakoğanım.. hadi rastgele... mevsim pek avlanma mevsimi değil ya.. neyse bakalım..:fish2:

Faith
08-07-2009, 13:20
Sattığım bir ürün yok sayın paslıçivi.

Başarılı bulduğum deneme sahibini tebrik ettim.

Serinleme ihtiyacınızı bu başlığı başından itibaren tekrar okuyarak giderebilirsiniz diye düşünüyorum, yada tam aksine başlıktan uzak durarak.

Tabiki orasını siz bilirsiniz.

Bu arada hoşbulduk sayın paslıçivi.

paslıçivi
09-07-2009, 23:34
Başarılı bulduğum deneme sahibini tebrik ettim

sizden önce de bir iki kişi gelmişti bu foruma.. onlar çok sabırsızdı.. daha ilk gönderisinde balıklama atlamıştı pasta cila işine..

sizin bu sitede kaçıncı gönderinizde başladınız üzüm suyu satmaya..

neyse tekrar hoşgeldiniz..

Faith
10-07-2009, 11:54
sayın paslıçivi

bu başlığın tamamını okuduğumdan sizin bu tavrınız bana inanın yadırgatıcı gelmiyor.

Bakınız, kendinizi hakdoğana karşı söylenen her olumlu cümle bana karşı dile getirilmiş bir eleştiridir konumuna sürüklemeniz hoş değil.

Başlık sahibi arkadaşımızın çalışmasına başarılıdır demek size dönük bir eleştiri değildir.

Aslında sizin başlık içinde cansiperane savunmalarınızı çok yerde takdir ettim neticede bu forumda tek agnostik siz değilsiniz herhalde, buna rağmen burada agnostizme dönük eleştirilere cevap verme cesaretini bir tek siz göstermişsiniz.

Bunu takdir ediyorum.

paslıçivi
12-07-2009, 19:44
bu başlığın tamamını okuduğumdan sizin bu tavrınız bana inanın yadırgatıcı gelmiyor.

Bakınız, kendinizi hakdoğana karşı söylenen her olumlu cümle bana karşı dile getirilmiş bir eleştiridir konumuna sürüklemeniz hoş değil.

Başlık sahibi arkadaşımızın çalışmasına başarılıdır demek size dönük bir eleştiri değildir.



ben de hakdoğanın psikolojisini çok iyi analiz ettiğimi için her mücadele ettiği topiğin sonunda bir pasta cilacı çıkmasını yadırgamıyorum.. hatta çok hoş bile oluyor..:cheer2:

bana eleştiri getirdiğinizden bahsetmedim ki zaten.. buyrun eleştirin düşüncelerimi, herkese açık.. beni nekadar az kişi eleştirirse ya da beni ne kadar çok insan doğrularsa ben o zaman kendimden şüpheye düşerim.. yanlış yoldayım diye.. çünkü ben tüm dünya insanlığını baz alarak konuşuyorum, derin uykudalar diye.. ama bu site islami bir ülkenin sitensi olduğu için müslümanlar ve onu yanlışlamaya çalışan ateistlerle geçiyor muhabbetler..

keşke şu forumda her dünya inancından ve onu reddden nonteist insanlar olsa da anlatmak istediklerimi daha rahat gösterebilsem...

uykunun derinliğini gösterebilsem..

hakdogan
16-07-2009, 20:21
Salona döndüğünde Agnostik, kendisini omuzlarında taşıdığı yükün ağırlığı altında ezilmiş bir hamal gibi hissediyordu. Koltuğa oturduğunda “bu adam neden böyle yapıyor anlamıyorum!” dedi, sonra da dudaklarından “gittikçe yanlızlaşıyorum” sözcükleri döküldü. Mü'min ona


Mü'min- Münzevilik, kendini dinleme çabası içinde olan herkesin uğraması zaruri bir liman. Kişinin çabasına bağlı olarak bu münzevilik daha da derinleşebilir.

Dedi...

Agnostik- O liman bu liman geziyoruz zaten. Son birkaç gündür andığın limandayım.

Mü'min- Sorun, tek başına bir limandan diğerine gezmek değil, sorun aradağını hangi limanda bulacağın!

Agnostik- Benim için bulup bulamayacağıma dair tatmin edici bir cevap dahi şu aşamada yeterli.

Dedi ve başını önüne eğdi...

Mü'min- İçecek ya da yiyecek bir şeyler ister misin?

Agnostik-Soğuk bir şeyler alabilirim.

Mü'min “tabi” dedi, kendisi ve Agnostik için aparatif yiyeceklerde hazırladı ve tam karşısına geçip oturdu...

Mü'min- Buyur.

Agnostik- Teşekkür ederim.

Mü'min- Sence canlılara, İnsanoğluna tatmini olmayan bir his/ihtiyaç verilmiş olabilir mi?

Agnostik- Verilip verilmediği, verildi ise kim tarafından verildiği zaten arayışımın konusu!

Dedi ve tebessüm etti...

Agnostik- Benim açımdan şu anda soru “İnsanoğlunda tatmini olmayan ihtiyaçlar var mı?” şeklinde sorulabilir. Sence var mı?

Mü'min- Canlılar aleminde en basit ve alt seviyeden yukarıya doğru ilerle ve alemi gözlemle, sonra kendine dön ve sor “var mı?” diye

Agnostik- Ben gerçeği, sadece doğruyu bilmek istiyorum. Bu arzumu şu ana dek tatmin edemedim.

Mü'min- Şu ana kadar bunu başaramaman, hiçbir zaman başaramayacağın, ya da bunu başarmış/başaracak İnsanlar bulunduğu gerçeğini değiştirmez. Aslında senin “arayış halin” dahi, tek başına sana tatminkar cevaptır. Sonuçta tatmin olacağını ummasan, böyle bir arayışta olmazdın.

Agnostik duraksadı...

Agnostik- Evet doğru, umudum var. Ama bu mutlaka tatmin olacağım anlamına gelmiyor değil mi? Ya da şöyle sorayım, bende ya da sende, diğer canlılarda arzular bulunması, bunların mutlaka tatmin edileceği anlamına gelmez değil mi?

Mü'min- Kainatı bir tablo gibi gözlemlemek, okumak lazım. Bu tablodaki her bir fırça darbesine Büyük Sanatkar'ın gizlediği mesajlar var. Okumasını bilmek lazım. Sen bu tabloda, Dünya'ya baktığında, yer yüzünde senden, “İnsan” dan daha kıymetlisini görebiliyor musun?

Agnostik- Kıymetli derken?

Mü'min- Aklı olan, akleden, eşya ve hadiselere müdahale edip yönlendirebilen, kimi eşya ve hadiseler kendisine müsahhar kılınmış, sadece çevresine değil, kendi varlığına da “zoom” yapan, merak mikroskopu ile yapı taşlarını inceleyen ve “Ben kimim?” sorusunu kendisine soran ve bu özellikleri ile diğer gözlemlenen bütün canlılardan ayrılan, anlam ve değer kazanan başka bildiğin bir canlı var mı?

Agnostik- Hayır.

Mü'min- O halde en kıymetli canlı bu Dünya'da İnsan.

Agnostik- Diyelim öyle, sonra?

Mü'min- Dedim ya, Kainatı tablo gibi gözlemlemek, her bir fırça darbesine dikkat etmek, bir kitabı satır satır okur gibi “okumak” lazım.

Dedi ve ayağa kalktı. Kitaplığına gitti ve oradan bir dergiyi eline alıp aradığı sayfayı bulup

Mü'min- Sana özetleyerek, yavru kangurulara dair bir şey okuyayım.

Dedi...

Mü'min- “Kanguru yavruları embriyonik gelişmesinin başlarında; gözleri, arka bacakları ve kuyrukları bile gelişmeden, boyları 5-15 mm kadarken doğarlar. Bu durum plasentalı bi memelide olsa embriyon ölür ve anneye de 'düşük yaptı' denirdi. Oysa henüz gelişmemiş bu yavrular, rahimden çıktıktan sonra güçlü ön bacaklarıyla annesinin karnındaki kıllara tutunarak yavaş yavaş tırmanır ve annenin karın derisinden yapılmış olan ve içinde memelerin bulunduğu kesenin içine girer.

Yavru kanguru'nun doğumu ile birlikte anne kanguru'nun memelerinde birtakım hormon değişiklikleriyle süt üretilir. Bu sütün içinde, bütün vitaminler, inorganik ve organik gıdalar, çeşitli hastalıklarla mücadele için gerekli limfositler yer alır. Kese içinde dört meme vardır ve bunlardan ikisi faal, ikisi ise dinlenmededir. Yavru kanguru'nun gözleri de olmadığı halde, süt gelen memelerden bir tanesini bulur ve o memeye tutunur. Önce doğan yavru, keseyi terk edecek hale gelmemişse, yeni döllenmiş ve henüz blastosist durumundaki embriyon bu safhada bekletilir.” Buraya dikkat etmelisin, embriyonik diyapoz adına anneye bahşedilen mükemmel hormon sistemi sana bir şeyler fısıldamalı.

Devam ediyorum, “ortalama bir ay kadar sonra, yeterince gelişen yavru, keseden ayrılınca, sırasını beklemekte olan blastosist halindeki embriyo, rahme yapışarak yeniden gelişmeye başlar. Doğuma bir iki gün kalınca anne, artık gezebilecek durumdaki önceki yavruyu gezinmesi için, kesesinden dışarı çıkarır. İkinci yavru doğduğunda o da kardeşi gibi gözsüz ve ayaksızdır, yine yolunu şaşırmadan doğum yerinden keseye doğru tırmanarak içeri girer ve kendisine uygun süt salgılayan bir meme başını kapar.”

Agnostik tam bu esnada, Hay bin Yakzan'da Hay'ın gözlemini hatırladı...

Mü'min- Şimdi buraya dikkat etmeni istiyorum.“Anne kangurunun kesesinde dört farklı meme bulunur. Bu memelerden birisinde, kıvamı ve ısısıyla küçük yavru'ya özel oluşmuş bir süt vardır. Diğer üç memede ise yeni doğmuş bir yavru için değil, yaşı daha ileri bir yavru için oluşmuş, o yavruya uygun süt bulunmaktadır. Yeni doğan yavru da birkaç hafta sonra ilk emdiği memeyi bırakacak ve yaşına göre olan memeyi emmeye başlayacaktır. Biraz daha büyüyünce ise bir ötekisine geçiş yapacaktır.”

Şimdi sana soruyorum: Yeni doğmuş yavru kanguru için, kıvam, ısı ve içerdiği besinler açısından farklı süt salınımı söz konusu olmasa, ya da bütün memelerden bu kıvam, ısı ve aynı içerikte besinlerle süt salınımı söz konusu olsa, durum ne olurdu?

Agnostik düşünceliydi...

Mü'min- Yavru kangrunun birkaç aylık geçici gereksiniminin ihmal edilmeyip karşılandığı ile karşı karşıyayız. Bu örnek, yeryüzünde gözlemlenmiş ve binlerce milyonlarca verilebilinecek benzeri örnekleri içeren, büyük tablodan manidar bir karedir. O yavru kanguruyu, ihtiyaçlarını tatminden mahrum bırakmayan, İnsan'ı da bırakmaz, bırakmamıştır.

Agnostik- Doğrusu ilginç! “Tabloyu okumak”tan kastettiğin, bu tip okumalar mı?

Dedi ve bardağına biraz soğuk su alıp yudumladı...

Mü'min- Evet...Bu tabloda her bir karede, her bir fırça darbesinde gördüğümüz hikmet, bir amaca yönelim, tutarlılık var...Bütün bunlar, gören göz, duyan kulak, düşünen akıl ve sezgilere açık bir kalp için çok anlamlı ve bilgi yüklü sayfalar hükmündedir. Alemi bir kitap gibi okumak lazım.

Agnostik- Satır satır, paragraf paragraf.

Mü'min- Evet.

Agnostik- Yanlış hatırlamıyorsam, bana “ben tümdengelimci'yim” demiştin.

Mü'min- Öyleyim. Ama bu parçalarla ilgilenmeyeceğim anlamına gelmiyor.

Agnostik- Bu o açıdan aklıma gelmedi. Tablo'yu okumak ve verdiğin örnekten hareketle aklıma geldi. Bu tümevarım yöntemini çağrıştırıyor öyle değil mi? Ayrıca neden tümevarım değil de, tümdengelim?

Dedi ve bardağımdan bir yudum su daha içti...

Mü'min- Tümdengelim evvel emirde, aleme dair gözlemi, bu gözlemlerden genel sonuçların, hüküm ve prensiplerin elde edilmesini içerir. Daha sonra da bu genel sonuç, hüküm ve prensipler ışığında, gözlemlenenlerin açıklanmasını ifade eder. Dolayısıyla tümdengelimci, parçaları açıklamada, “bütüne dair bilgi”den hareket eder, bende böyle yapıyorum. Ancak bunu yapabilmek için, önce “bütüne dair bilgi”ye ulaşmak lazım.

Aslında temel espri de burada. Benzer olgu ve gözlemler karşısında, farklı değerlendirmeler, ya bütüne dair farklı bilgi ve algılardan kaynaklanır, ya da parçayı okumada içine düşülen yanlışlardan. Parçayla, örneğin yavru kanguruyla ilgilenmek, metodolojik olarak kişiyi tümevarımcı yapmaz, parçayı okuma/agılama, bunun sonucunda bütüne dair o parçayı adeta puzzle'nin ilgili yerine yerleştirme ameliyesi kişiyi tümdengelimci yapar.

Agnostik- Neden tümdengelim?

Mü'min- “Parça, bütünün habercisidir.” Bu doğru bir sözdür ve Hz. Ali'ye aittir. Bütünün habercisi olan parçayı doğru okumakta, bütüne dair doğru bilgi ile ilgilidir. Bazen salt parçaya ait bilgi, bütüne dair bizi yanıltabilir.

Agnostik- Nasıl?

Mü'min- Elindekine bak!

Agnostik- Su!

Mü'min- Suyun moleküler yapısına baktığımızda iki hidrojen, bir oksijen atomu ile karşılaşıyoruz. Parçalara dair bu bilgiye dikkat edelim, biri yanıcı diğeri yakıcı iki atomun birlikteliği, bütüne, yani suya dair bilgimiz olmasa bize ne düşündürür?

Agnostik- Doğrusu buda ilginç! Peki bütüne dair bilgin, sana bu parçaları nasıl okutuyor?

Mü'min- Bana, yanıcı ve yakıcıdan, ne yanan nede yakanı, hatta yanma ve yakmanın oluşturacağı hasarı giderici, serinletip ferahlatıcıyı çıkaran kudretin her şeye kadir olduğunu, zıtlıklar üzerindeki mutlak hakimiyetini ve o zıtlıkların var edicisi olduğunu gösteriyor. “Ölüden diriyi, diriden de ölüyü” çıkaracağına yakinimi artırıyor, bana “Ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın.” dedirtiyor. Bu ifade, Al-i İmran Suresinin 27. ayetinde geçer.

hakdogan
16-07-2009, 20:23
Agnostik başını öne eğdi, bir müddet süren sessizliğinin ardından başını kaldırdı ve
Agnostik- Bana bu tür bir okumayı mı tavsiye ediyorsun? Sence, ulaşmak istediğim hedefe varmak adına takip etmem gereken yöntem bu mu?

Dedi...

Mü'min- Evet. Seninle ilk buluşmamızda aramızda geçen konuşmayı hatırlıyorsan, orada da açıkça ifade etmiştim ki, cevabı sende olmayan bir sualin yok. Hiç birimizinde yok. Önce kendini tanımalısın. Bir iç muhasebe yaşamalısın. Muzdarip olduğunu söylediğin münzeviliği gerçek anlamda yaşamalısın. Sen bir “eser”sin, müessirini tanımak için önce kendini bilmelisin.Sahih bir İlah Tasavvuruna ihtiyacın var. Bunu da ancak önce kendini, sonra da eşya ve hadiseleri tanıyarak elde edebilirsin. Bu tanıma/okuma işinde başarılı olduktan sonra, “aradığını” bulabilirsin. Aradığını bulduktan sonra sıra tümdengelim/dedüksiyon ile, öncesinde sahip olmadığın açıklamalara kavuşmaya gelecek. Sonrasında puzzle'nin parçalarını birleştirmek ve “büyük resmi” müşahade etmek, sandığından çok daha kolay olacak.

Agnostik Mü'min'i dikkatli süzdükten sonra

Agnostik- Anlamlı bir yaşam...“Büyük resmi” görmüş olmak...Güzel bir şey olmalı?

Dedi...

Mü'min- Öyle...

Agnostik- Bu sözünü ettiğin süreçlerden geçtiğimde, ulaşacağım sonuç, varacağım yer noktasında şüphe taşımaman ilginç!

Mü'min- Böyle bir şey söylemedim.

Agnostik- Ben öyle algıladım o zaman!

Mü'min- Ben, çıkma iradesi gösterdiğin büyük yolculuğun ilk merhalelerinden ve finalde başarılı bir son için zaruri asgari şartlardan söz ettim. Kendini tanıma, eşya ve hadiseleri okumada başarı kaydını dile getirdim. Başarılı bir okuma yapan her kişinin artık “bilinemezlik” limanında demirli kalamayacağını düşünüyorum, bu bana göre imkansız.

Agnostik- “Bilinemezlik” limanı, henüz bu dediğin aşamaları geçmemiş benim için de demirli kalamayacağım bir yer. Ben “büyük resim”den özellikle İslam'ı kastettiğini düşünmüştüm.

Mü'min- İslam, “büyük resmin” ana temasıdır.

Agnostik tebessüm etti, sonra saatine baktı ve

Agnostik- Vakit geç olmuş.

Dedi. Ayağa kalktı, Mü'min'de...

Agnostik- Müsadenle gideyim artık. Sana, bana zaman ayırdığın için, her şey için teşekkür ediyorum.

Mü'min- Rica ederim. Şunu bilmeni isterim, arayışın sonucunda layık olduğun noktaya ulaşmanı bütün kalbimle diliyor, umuyorum. Sen, görebildiğim kadarıyla buna layık ve bunu hakeden birisisin.

Agnostik- Teşekkür ederim.

Dedi ve kapıya doğru yöneldi. Mü'min'de Agnostik'i takip ediyordu. Dış kapıya geldiklerinde Agnostik

Agnostik- Seninle yaptığım konuşmalar sonucu vardığım iki sonuç var.

Dedi...

Mü'min- Nedir onlar?

Agnostik- Birincisi, “bir inceleme/araştırmanın mutlaka, konusunun kaynaklarını kapsaması gerektiği” gerçeğine sırt çevirmenin, inceleme/araştırmayı yapana zaman ve enerji kaybettirdiği. Semavi dinleri, İslam'ı kendi kaynaklarından yeterince araştırmamış olmamım yanlışlığını, seninle konuşmalarım sonucunda kavradım.

Mü'min- Diğeri?

Agnostik- Diğeri de İnancı ve İnanç sahiplerini fazlaca hafife almanın yanlışlığı.

Başını önüne eğdi ve

Agnostik- Doğrusu çevremde olan birkaç inanırdan hareketle İnançlar ve İnanç sahiplerine dair, ucu açık büyük genellemelere gitmişim. Bunun da yanlış olduğunu artık kabul ediyorum.

Dedi...

Mü'min- Anlıyorum.

Agnostik kapıdan dışarı çıkmıştı ki aniden yüzünü Mü'min'e çevirip ona

Agnostik- Son bir sorum var sana?

Dedi...

Mü'min- Buyur, dinliyorum!

Agnostik- Paslı abi, beni yanlızlık korkusu ile itham ettiğinde ona “burada ne işin var?” demiştin.

Mü'min- Evet.

Agnostik- Peki, senin bana zaman ayırmanda, ona söylediklerin dışında başka bir sebep yok mu?

Mü'min bir an duraksayarak

Mü'min- Var tabi.

Dedi...

Agnostik- Nedir o sebep?

Mü'min-Muhyiddin İbn-i Arabi der ki, “en güzel iman, küfrün kaynağını görerek vücuda gelendir.” Ben, küfrün kaynağını tanımayı kendine borç bilen biriyim.

Mü'min ile Agnostik'in gözleri, bir süre birbirlerine çakılı kaldı...

Agnostik- Anlıyorum...Hoşca kal.

Mü'min- Bu ayrılşı, diğerlerinden ayıran bir eda var sende!

Agnostik- Belki haklısın. Münzevi olmalıyım, bir yolculuğa çıkmalıyım, ya da başka bir şey, bilmiyorum, bilmemek de canımı sıkıyor. Ancak haklısın. Bir süre seni de, başkalarını da rahatsız etmiyeceğim.
Umarım tekrar kapını çaldığımda, aradığını bulmuş, en azından neyi aradığını ve bu arayışın pozitif ya da negatif bir sonla neticelenip, neticelenemeyeceğini bilen birisi olarak karşına çıkarım.

Mü'min- Yolun açık olsun, kapım sana her zaman açık.

Dedi ve merdivenlerden aşağı inen Agnostik'i, gözden kayboluncaya kadar süzdü. Kapıyı kapatıp içeriye girdiğinde “Ya Rab! Bilerek, ya da bilmeyerek seni arayan bu kuluna yardım et” diye içinden geçirirken, aynı anda Agnostik'te içinden “altına girdiğim yükü bu omuzlar taşıyabilir mi?” diye geçiriyordu...

hakdogan
16-07-2009, 20:27
Mü'min ile Agnostik
(http://rapidshare.com/files/256531895/Mue_min_ile_Agnostik.pdf)

paslıçivi
18-07-2009, 22:54
hakdoğanım..
topiği sonlandırmışsın ama ben de son bir iki şey yazayım.. istemezsen devam etmeyiz..

Agnostik- O liman bu liman geziyoruz zaten. Son birkaç gündür andığın limandayım.

ben liman liman gezmiyorum, liman demek güvenli barınak demek yani inanç demek..

ben hala okyanusun açıklarında devasa dalgalarda sörf yapıyorum..

Mü'min- Sorun, tek başına bir limandan diğerine gezmek değil, sorun aradağını hangi limanda bulacağın!


varolan limanların hepsini en baştan reddettiğimi söylemiştim.. hiçbir liman bana göre değil.. çünkü hepsi tüm zamanlara ve tüm insanlığa hitapettiğini iddia etmelerine rağmen hiç biri bunu başaramadığı gibi, insan denen canlı dünyaya geldiği limanı kabuletmek zorunda kalmış.. herkes kendi limanında sıkışıp kalmış.. çünkü insanlar dünyaya geldiklerinde dünyadaki tüm limanları inceleyip hangisinin hakikat olabileceğini araştırmıyor, daha doğrusu araştıramıyor çünkü robot gibi tüm dünya insanlığına kendi limanı hakikat olarak yükleniyor.. dünya limanlar ve bu limanlarda başını suya sokmuş devekuşu balıklarıyla dolu..:fish:


Mü'min- O halde en kıymetli canlı bu Dünya'da İnsan

tümdengelim, tümevarım gibi felsefi kelimelerle vakit harcayacağımıza şu yukarda yazdığın gerçekten yola çıkarsan dünyadaki tüm dinlerin nasıl bir uykudaki rüya olduğunu görürsün...

dinlerin hepsi tüm insanlığa hitapettiğini söyler ama insan denen canlı bu dünyada neye kime inanacağına kendi istemiyle karar vermez.. neye kime inancağına kendin karar veremediğin sürece dinlerin bahsettiği inancın hesap/kitap/infaz bölümleri komediden öte gidemez..

sen dünyaya geldiği yerde sana inanacağın din yüklenir, sen sonra sittiğin sene bu inançtan çıkamazsın.. bırak diğer dünya dinlerini araştırmayı kendi dinini bile doğru dürüst sorgulatmazlar adama.. çünkü ölüm sonrası yaptırımları hepsinin çok ağırdır... sadece islamiyetten bahsetmiyorum..

Mü'min- Yavru kangrunun birkaç aylık geçici gereksiniminin ihmal edilmeyip karşılandığı ile karşı karşıyayız. Bu örnek, yeryüzünde gözlemlenmiş ve binlerce milyonlarca verilebilinecek benzeri örnekleri içeren, büyük tablodan manidar bir karedir. O yavru kanguruyu, ihtiyaçlarını tatminden mahrum bırakmayan, İnsan'ı da bırakmaz, bırakmamıştır.
Agnostik- Doğrusu ilginç! “Tabloyu okumak”tan kastettiğin, bu tip okumalar mı?

Dedi ve bardağına biraz soğuk su alıp yudumladı...

Mü'min- Evet...Bu tabloda her bir karede, her bir fırça darbesinde gördüğümüz hikmet, bir amaca yönelim, tutarlılık var...Bütün bunlar, gören göz, duyan kulak, düşünen akıl ve sezgilere açık bir kalp için çok anlamlı ve bilgi yüklü sayfalar hükmündedir. Alemi bir kitap gibi okumak lazım.


bunu dünyada bizden çok daha iyi bilen insanlar var.. onlar niçin bu tabloyu okuduklarında senin muhammedin allahını, kuranını göremiyorlar da hepsi kendi inancının kutsalını görüyorlar.. aradaki fark ne sence... bir budist ya da hristiyan ya da ateist bir zoolog niye seninle aynı şeyi göremiyor..

insan denen canlının robotluğunu, şartlanmışlığını, uykusunu algılayabiliyor musun hakdoğanım..

paslıçivi
18-07-2009, 23:41
Başarılı bir okuma yapan her kişinin artık “bilinemezlik” limanında demirli kalamayacağını düşünüyorum, bu bana göre imkansız.

bilinemezlik bir liman değil... liman sınırlarlanmış bir bölgedir, bilinemezlikte sınır yoktur..

varoluş hiçbir zaman bilinemez dersen zamanda yaşamaya başlar ve uykuya dalarsın...

ben varoluşu an itibariyle bilmiyorum diyorum.. tüm zamanlar için kati bir karara varmıyorum, yani bir inanç durumu yok..

an itibariyle bilmiyorum dediğin anda insanda varolan merak, sorgulama sayesinde her an varoluşa tüm kapıların pencerelerin açık... ve her gün yeni bir şeyler algı sezgi olarak geliyor sana.. bilinç sürekli açık çünkü, uyku durumu yok..

varoluşu biliyorum(inanç) dediğin anda bilinç kendini kapatıyor ve o seviyede hayatı kabullenip yaşamaya başlıyorsun.. daha doğrusu yaşadığını zannediyorsun...

sana göre imkansız olması normal... çünkü sen yalancıbenlikte yaşıyorsun, yalancıbenlik inançsız yaşayamaz, bu imkansızdır.. egonun bilinemezlikle varolması mümkün değildir.. çünkü senin beyin kimyan henüz buna müsait değildir.. yalancı benlikten kurtulmadığın sürecede bir inancın olması kaçınılmazdır.. bu inancın ne olduğunun hiç ama hiçbir önemi yoktur...

Agnostik- Diğeri de İnancı ve İnanç sahiplerini fazlaca hafife almanın yanlışlığı.

Başını önüne eğdi ve

Agnostik- Doğrusu çevremde olan birkaç inanırdan hareketle İnançlar ve İnanç sahiplerine dair, ucu açık büyük genellemelere gitmişim. Bunun da yanlış olduğunu artık kabul ediyorum.


ah be hakdoğanım.. sen hala beni çevremdeki bir kaç kendini bilmez müslümana tepkiden dolayımı böyle olduğumu zannediyorsun... o kadar şeyi boşuna yazmışız demek ki...

Faith
30-07-2009, 13:33
Mü'min ile Agnostik
(http://rapidshare.com/files/256531895/Mue_min_ile_Agnostik.pdf)

Sayın hakdoğan kendi adıma size çok teşekkür ediyorum bu paylaşım için.

Sağolunuz.

-InVi-
30-07-2009, 17:35
Allah sizden razi olsun sn Hakdogan !

ulpian
04-08-2009, 19:25
Sayın Hakdogan,

agnostikleri hiç anlamamışsınız. 'Acaba İslam doğru mu, hak din mi?' gibi şüpheleri olan biri agnostik değildir ki zaten. Agnostik (aynı ateistler, deistler, panteistler gibi) yeryüzündeki dinlerin ve bu dinlerde öğretilen Tanrı tasavvurlarının yanlış, insan ürünü olduğundan emindir.

Diğer din karşıtı düşüncelerden ayrıldığı sadece epistemolojik noktalardır. Agnostik 'Tanrı'nın var veya yok olduğu konusunda aklen bir ispat muhaldir' derken, aynı zamanda bu sorunun pratikte hayati bir önemi olmadığını da söylemiş olmaktadır ki, bu yüzden zaten agnostikler de, deistler de pragmatik ateistlerdir. Yani hayatlarını şekillendirirken, tercihler yaparken aynı ateistler gibi herhangi bir doğaüstü varlığın farazi buyruklarını göz önünde bulundurmazlar. Üstelik hayatını şekillendirmede kendisine yardımcı olacak ilahi bir dürtünün arayışı içerisinde de değildir agnostikler.

Sizin bu (Necip Fazıl'ın Mümin ile Kafir'inden mülhem olduğunu düşündüğüm) diyalogunuzda, agnostik diye adlandırdığınız kişi, henüz herhangi bir tercih yapamamış, bunun iç huzursuzluğunu yaşayan ve tercih yapabilmek için arayış içinde olan biri. Agnostik ise tutumunu çoktan belirlemiştir: Yeryüzündeki dinlerin tümünün yanlış ve insan ürünü olduğuna kanaat getirmiş, bunun ötesinde gerek Deizm anlamında gerekse başka bir anlamda bir Tanrı'nın var olup olmadığına aklen hükmedilemiyeceği gerçeğine ulaşmış, bu soruya pratik hayatta herhangi bir önem atfetmekten de vazgeçmiştir.

saygılarımla